Sosyal medya
paylaşımları gerekçe gösterilen Gazeteci Oya Lale Arslan, "dezenformasyon"
ve "terör propagandası" iddiasıyla yürütülen soruşturma
kapsamında Ankara'da gözaltına alındı.
#canlı #laleözanarslan #erkacarer
Erk Acarer ile 2 Eyl 2026 tarihinde yapılan canlı yayının özetidir.
https://www.youtube.com/ watch?v=Sl0mLvSKhkI
Türkiye gündemi aynı anda birkaç farklı cephede hareketleniyor: Yandaş medya ve medya ilişkileri üzerinden yürütülen soruşturmalar, Melih Gökçek hakkında başlatılan süreç, yargı içerisindeki çatışma iddiaları ve bunların arkasındaki iktidar mücadeleleri…
Bütün bu gelişmeleri birbirinden bağımsız olaylar olarak değerlendirmek yerine, daha geniş bir çerçeve içinde okumak gerekiyor.
Son dönemde iktidara yakın medya ve çevrelerde başlayan soruşturmalar, yalnızca belirli kişilerin yargılanması olarak görülmemeli. Asıl soru, bu operasyonların nereye kadar uzanacağı ve kamuoyuna ne göstereceğidir.
Ortaya çıkan tabloya ilişkin temel yorum şu: İktidar çevresindeki eski ortaklıklar parçalanıyor, yeni dengeler kuruluyor ve sermaye ile güç ilişkileri yeniden şekilleniyor.
Bu nedenle soruşturmalara yalnızca “yolsuzlukla mücadele” veya “temiz toplum” başlığı altında bakmak yeterli olmayabilir. Bir başka ihtimal de iktidar içerisindeki eski ittifakların tasfiye edilmesi ve gelecekte kurulacak yeni siyasi-ekonomik düzen için alan açılmasıdır.
Buradaki temel kavram “kasa kazanır” düşüncesidir. İktidar çevresindeki kişiler arasındaki ilişkilerin önemli bölümünün ortak siyasi veya ekonomik çıkarlara dayandığı; bu çıkar ortaklığı sona erdiğinde ise aynı insanların birbirlerini tasfiye etmeye başlayabildikleri ileri sürülüyor.
Bu bakış açısından bugün yaşananlar, geçmişteki ortaklıkların çözülmesinin yeni bir aşaması olarak değerlendiriliyor.
Metnin önemli bölümlerinden biri, yargı içerisindeki ilişkiler ve özellikle Sidar Demiroğlu üzerinden gündeme getirilen iddialara ayrılmış.
Buradaki temel eleştiri, tek bir kişinin suçlanmasının bütün sistemi açıklamaya yetmeyeceği düşüncesidir.
Eğer gerçekten bir yapı, ekip veya çıkar ilişkisi söz konusuysa, yalnızca bir kişinin tasfiye edilmesiyle sistemin bütünü temizlenmiş olmaz. Aksine, geçmişte birlikte hareket eden kişilerin içlerinden birinin “günah keçisi” haline getirilmesi ve diğerlerinin sistemin dışında bırakılması ihtimali tartışılmalıdır.
Bu nedenle yargıdaki sorunlara kişiler üzerinden değil, ilişkiler ağı üzerinden bakılması gerektiği savunuluyor.
Metindeki temel soru şudur:
Eğer insanlar birlikte hareket ettiyse, neden yalnızca bir kişi sorumlu tutuluyor?
Bu yaklaşım, geçmişteki çeşitli iktidar mücadelelerinde görülen “ortaklık bozulduğunda ortaklardan birinin bütün yükü üstlenmesi” modeline benzetiliyor.
Metnin bir diğer önemli başlığı medya.
İddialara göre Türkiye’de gazetecilik ile halkla ilişkiler ve tanıtım faaliyetleri arasındaki sınır giderek ortadan kalkmış durumda.
Normalde PR faaliyetinin amacı bir kişi, şirket veya ürün hakkında olumlu bir tanıtım gerçekleştirmektir. Ancak bu faaliyet gazetecilik görünümüne büründüğünde sorun başlıyor.
Daha ileri aşamada ise medya organlarının yalnızca belirli kişi ve şirketlerin reklamını yapmakla kalmayıp, onlar hakkında olumsuz haberleri engellemek, rakipleri baskı altına almak veya belli ekonomik ilişkilerin parçası olmak için kullanıldığı iddiaları ortaya çıkıyor.
Metinde Halil Falyalı, Sezgin Baran Korkmaz ve Serdar Özyurt gibi örnekler üzerinden bu dönüşüm tartışılıyor.
Buradaki temel ayrım önemlidir:
Gazetecilikte etik sınırların aşılması başka bir şeydir; gazeteciliğin suç veya çıkar ilişkilerinin bir aracına dönüşmesi başka bir şeydir.
İkinci durumda artık yalnızca meslek etiği değil, doğrudan hukuki ve toplumsal sorunlar ortaya çıkar.
Metinde özellikle silah ticareti ve silah üretimi çevresindeki ilişkiler de sorgulanıyor.
Burada savunulan görüş, medya mensuplarının belirli iş insanlarıyla kurduğu yakın ilişkilerin yalnızca “dostluk” veya “tanıtım” çerçevesinde değerlendirilmemesi gerektiğidir.
Silah sektörü gibi güvenlik açısından hassas bir alanda faaliyet gösteren kişilerle medya arasındaki para, reklam, etkinlik ve sosyal ilişkilerin kamuoyuna açık biçimde sorgulanması gerektiği ileri sürülüyor.
Aynı şekilde, belirli gazetecilere veya medya kuruluşlarına yapılan ödemelerin niteliğinin de araştırılması gerektiği belirtiliyor.
Metnin vardığı sonuç şu:
Medya ile ekonomik ve siyasi güç arasındaki ilişki şeffaf değilse, gazetecilik ile çıkar ilişkisini birbirinden ayırmak giderek zorlaşır.
Metinde sıkça kullanılan bir başka kavram “dijital temizlik”.
Buradaki iddia, bazı gazeteci ve medya mensuplarının geçmişte yaptıkları paylaşımları, haberleri veya ilişkileri silmeye başladıkları ve bunun temelinde gelecekte kendileri hakkında soruşturma açılabileceği korkusunun bulunduğudur.
Bu durum yalnızca birkaç kişinin endişesi olarak değil, daha geniş bir toplumsal atmosferin göstergesi olarak yorumlanıyor.
Ortaya çıkan tablo şöyle tarif ediliyor:
“Acaba sıra bana da gelir mi?”
İktidar çevresindeki insanlar geçmişteki ilişkileri nedeniyle birbirleri hakkında bilgi sahibi oldukları ölçüde birbirlerine karşı bir tür koz taşıyor olabilirler. Böyle bir sistemde herkes hem başkasını suçlayabilecek hem de kendisinin geçmişinden korkabilecektir.
Bu nedenle mesele yalnızca soruşturmalar değil, korku üzerinden kurulmuş bir siyasi ve toplumsal ilişki düzenidir.
Melih Gökçek soruşturması bu çerçevede ayrı bir önem taşıyor.
Metindeki değerlendirmeye göre Gökçek, geçmişten gelen siyasi ilişkileri ve sahip olduğu bilgi nedeniyle sıradan bir siyasi aktör değil. Bu nedenle kendisine yönelik bir operasyonun nasıl ve ne ölçüde yürütüleceği iktidar açısından hassas bir denge sorunu oluşturabilir.
Buradaki iddia, operasyonların bir anda değil, kademeli biçimde yürütülebileceğidir.
Çünkü geçmişte iktidarın önemli isimlerinden biri olmuş bir kişinin bütün geçmişinin bir anda açılması, yalnızca kendisini değil, onunla birlikte hareket etmiş başka kişileri ve ilişkileri de gündeme getirebilir.
Bu nedenle “kara kutu” benzetmesi yapılıyor.
Asıl mesele yalnızca Gökçek’in ne yaptığı değil, Gökçek konuşursa kimlerin daha fazla zarar görebileceğidir.
Metin daha sonra Mansur Yavaş’a yönelik olası bir soruşturma ihtimalini tartışıyor.
Buradaki değerlendirme kesin bir öngörüden ziyade siyasi bir senaryo olarak ortaya konuyor:
Melih Gökçek’e yönelik bir operasyon gerçekleştirilir ve ardından Mansur Yavaş hakkında benzer bir süreç başlatılırsa, bunun kamuoyuna “Herkese operasyon yapılıyor” şeklinde sunulabileceği ileri sürülüyor.
Böylece siyasi maliyetin azaltılması mümkün olabilir.
Ancak asıl eleştiri Mansur Yavaş’tan ziyade muhalefetin genel siyasi yaklaşımına yöneliyor.
Metne göre muhalefet, sürekli olarak:
“Sağ seçmen ne der?”
“Erdoğan’ı kızdırırsak ne olur?”
“Bu adım bize zarar verir mi?”
sorularıyla hareket ediyor.
Oysa siyaset yalnızca hedef kitlenin beklentilerine göre şekillenen bir pazarlama faaliyeti değildir.
Bir siyasi partinin kendi değerleri, programı ve ilkeleri varsa, siyasetin temelini bunların oluşturması gerektiği savunuluyor.
Metnin bütün bu farklı konuları birbirine bağlayan ana tezi burada ortaya çıkıyor.
Sorun yalnızca belirli kişilerin suçlanması veya belirli operasyonların yapılması değildir.
Asıl sorun, kurumların birbirleriyle sağlıklı ilişkiler kuramadığı, siyasi ve ekonomik çıkarların devlet mekanizmalarıyla iç içe geçtiği bir düzenin oluşmasıdır.
Bu nedenle yalnızca birkaç kişiyi tasfiye etmek yeterli değildir.
Bir sistemin gerçekten temizlenmesi için;
yargının bağımsız olması,
medyanın ekonomik ve siyasi güçlerden bağımsız hareket edebilmesi,
devlet kurumlarının kişilere değil kurallara bağlı olması,
siyasi ilişkilerin çıkar ortaklıklarına dönüşmemesi
gerektiği savunuluyor.
Aksi halde kişiler değişir, fakat sistem aynı kalır.
Metnin ikinci büyük bölümü, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncay Bakırhan’ın Aydınlar Bildirgesi ve Alevilerle ilgili tartışmalara yol açan açıklamalarına ayrılıyor.
Bakırhan’ın bazı aydınların ve milletvekillerinin konumuna yönelik sözleri, özellikle Alevi çevrelerde tepki çekiyor.
HDP'nin eski milletvekili Müslüm Doğan da Bakırhan’a tepki göstererek kendi siyasi geçmişini hatırlatıyor ve toplumsal barış vurgusu yapıyor.
Buradaki temel eleştiri, Türkiye’nin zaten son derece hassas olan Alevi-Sünni ve Türk-Kürt meselelerinin siyasal polemiklerde kullanılmasının yeni gerilimler yaratabileceğidir.
Barış süreci yürütülmek isteniyorsa, kullanılan dilin çok daha dikkatli olması gerektiği savunuluyor.
Çünkü siyasi aktörlerin kullandığı birkaç kelime, sosyal medyada hızla büyüyerek toplumun farklı kesimleri arasında yeni bir çatışma alanına dönüşebilir.
Tartışmanın tarihsel boyutu İdris-i Bitlisi ve Yavuz Sultan Selim dönemine kadar götürülüyor.
1514 Çaldıran Savaşı sonrasında Osmanlı’nın doğu politikasında Kürt beyleriyle kurulan ittifakın önemli bir rol oynadığı ve İran-Safevi etkisinin batıya doğru ilerlemesinin engellendiği belirtiliyor.
Ancak metnin önemli uyarısı şu:
1514’teki jeopolitik koşulları 2026’ya doğrudan taşımak tarihsel açıdan yanıltıcı olabilir.
Çünkü o dönemde temel aktörler Osmanlı ve Safevi devletleriyken, bugün Ortadoğu’da Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, İran, Türkiye, Suriye ve Irak gibi çok daha fazla aktör bulunmaktadır.
Dolayısıyla bugünkü gelişmeleri yalnızca “Türk- Kürt ittifakı” üzerinden açıklamak yetersizdir.
Metindeki daha geniş jeopolitik tez ise Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’daki yeni düzenin önemli mimarlarından biri olduğu yönündedir.
Bu çerçevede;
Suriye’deki Kürt güçlerinin Şam yönetimiyle entegrasyonu,
Türkiye ile PKK arasındaki çatışmanın sona erdirilmesi,
Irak’taki Kürt yapılarının konumu,
Suriye’nin uluslararası sisteme yeniden dahil edilmesi,
İran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması
aynı stratejik çerçevenin parçaları olarak değerlendiriliyor.
Buradaki temel iddia, Washington’ın bir taraftan Kürt silahlı yapılarını Suriye devletine entegre ederken diğer taraftan Şam yönetimini uluslararası sisteme dahil etmeye çalıştığıdır.
Bu nedenle Türkiye’deki gelişmelerin yalnızca iç politika açısından değil, Ortadoğu’daki güç dengelerinin yeniden kurulması bağlamında ele alınması gerektiği ileri sürülüyor.
Bu jeopolitik denklemde İran özel bir yere yerleştiriliyor.
Metindeki değerlendirmeye göre ABD'nin İran politikası yalnızca İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamaya yönelik değil; aynı zamanda İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden oluşturduğu bölgesel nüfuz ağını zayıflatmaya yönelik daha geniş bir stratejinin parçası.
Bu nedenle Irak ve Suriye’deki gelişmeler İran’dan bağımsız düşünülemiyor.
Buradan hareketle, Türk ve Kürt unsurların bölgesel entegrasyonu ile İran’ın çevrelenmesi arasında stratejik bir ilişki bulunduğu öne sürülüyor.
13. 1514-ile-2026 Arasında Kurulan Paralellik
Metnin en dikkat çekici tarihsel karşılaştırması burada ortaya çıkıyor.
1514’te Osmanlı, Kürt beyleriyle kurduğu ittifak üzerinden Safevi İran’ının batıya açılımını sınırlandırmıştı.
2026’da ise çok farklı aktörlerin bulunduğu bir Ortadoğu’da Kürt yapıların Türkiye, Suriye ve Irak devlet sistemleriyle entegrasyonu tartışılıyor.
Ancak önemli fark şudur:
1514’te bölgesel düzeni kuran güç Osmanlı iken, bugün bölgesel mimarinin başlıca dış aktörlerinden biri Amerika Birleşik Devletleri’dir.
Dolayısıyla 1514 benzetmesi yapılacaksa, yalnızca “Türk- Kürt ittifakı” kısmını değil, bu ittifakın hangi büyük güç dengesi içinde kurulduğunu da hesaba katmak gerekir.
Alevilerin bugün yaşanan tartışmalara neden hassasiyet gösterdiğini anlamak için yalnızca güncel siyasi söylemlere değil, tarihe de bakılması gerektiği savunuluyor.
Osmanlı-Safevi rekabetinin zaman içerisinde mezhepsel bir güvenlik meselesine dönüşmesi, Anadolu’daki Alevi toplulukların tehdit algısını derinleştiren tarihsel süreçlerden biri olarak ele alınıyor.
Bu nedenle Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisi, Çaldıran ve Safevi rekabeti gibi kavramların güncel siyasi mücadelelerde yeniden kullanılmasının Aleviler açısından sıradan bir tarih tartışması olmadığı vurgulanıyor.
Burada yapılması gereken, tarihi bugünkü siyasi ihtiyaçlara göre eğip bükmek değil; tarihin hem jeopolitik hem de toplumsal sonuçlarını birlikte değerlendirmektir.
Metnin son bölümündeki temel mesaj ise barış sürecinin desteklenmesiyle, süreç içerisinde ortaya çıkabilecek tehlikelerin eleştirilmesinin birbirine zıt olmadığıdır.
Barışı desteklemek, süreçteki her siyasi söylemi doğru kabul etmek anlamına gelmez.
Aynı şekilde, sürece yönelik eleştiri de barış karşıtlığı olarak değerlendirilmemelidir.
Asıl ihtiyaç duyulan şey, farklı görüşlerin birbirini “barış düşmanı”, “ırkçı”, “mezhepçi” veya “hain” gibi etiketlerle tasfiye etmeye çalışmadığı bir tartışma ortamıdır.
Çünkü toplumsal barış yalnızca silahların susmasıyla değil, toplumun farklı kesimlerinin birbirinin tarihsel hafızasına ve hassasiyetlerine saygı göstermesiyle mümkün olabilir.
Metnin bütününü bir araya getirdiğimizde iki büyük mesele ortaya çıkıyor.
Birincisi, Türkiye’de siyaset, medya, ekonomi ve yargı arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığı ve eski iktidar ortaklıklarının çözülürken yeni güç mücadelelerinin ortaya çıktığı iddiasıdır.
İkincisi ise Türkiye’nin içinde bulunduğu dönüşümün yalnızca iç politikayla açıklanamayacağı; Suriye, Irak, İran, Kürt meselesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel politikalarının aynı jeopolitik denklem içerisinde değerlendirilmesi gerektiğidir.
Bu iki başlık aslında birbirinden tamamen bağımsız değildir.
Kurumsal zayıflık içeride, jeopolitik kırılganlık ise dışarıda aynı sorunu büyütmektedir: Devletin ve toplumun ortak kurallar etrafında yeniden bütünleşebilmesi.
Bu nedenle çözüm, yalnızca birilerinin tasfiye edilmesi veya birkaç soruşturmanın sonuçlandırılması değildir.
Asıl mesele;
hukukun üstünlüğünün yeniden kurulması, kurumların bağımsızlaştırılması, gazeteciliğin yeniden gazetecilik haline gelmesi, siyasetin çıkar pazarlığından uzaklaşması ve Türk, Kürt, Alevi, Sünni bütün toplumsal kesimlerin birbirinin varlığını tehdit olarak görmediği bir siyasal düzenin kurulmasıdır.
Aksi halde kişiler değişse bile çatışmalar, tasfiyeler ve güç mücadeleleri devam eder.
Ve belki de bütün tartışmanın en önemli sorusu şudur:
Türkiye gerçekten bir “temizlik” sürecinden mi geçiyor, yoksa eski ortaklıkların tasfiye edilerek yeni bir güç düzeninin kurulmasına mı tanık oluyor?
=======================
Lale, merhaba. Herkese iyi akşamlar dilerim.
İyi akşamlar. Evet, değerli izleyiciler, gündemi konuşacağız. Soruyorum ve desteklerinizi bekliyoruz.
Oldukça hareketli. Yaz bitmeye yakın, sonbaharın girişinde adli yılın açılışı vardı. Oradaki görüntüleri konuşacağız elbette. Onun dışında, biliyorsunuz, bir süredir devam eden havuz medyasıyla, yandaş medyayla ilgili soruşturma, bazı isimlerin alınmasıyla belli bir noktaya ulaşmıştı. Şimdi bundan sonra itirafçılar var, pişmanlıktan yararlananlar var vesaire. Nereye gidecek bu işin sonu? Onu konuşacağız.
Bir de yeni bir soruşturmamız eklendi, biliyorsunuz: Melih Gökçek soruşturması. Tıpkı diğer davalarda olduğu gibi bunun da ucu nereye gidecek, sonu nereye varacak diye soruyoruz biz. Yanıt aramaya çalışıyoruz. Onu konuşacağız.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncay Bakırhan’ın açıklamaları var. Çok tepki çekti. Özellikle bu süreçte Aydınlar Bildirgesi ile ilgili yaptığı açıklamalar... Yani Türkiye’nin bazı kanayan yaralarının tekrar gündeme gelmesi, deşilmesi veya bir noktaya ulaşmış gibi görünmesi... Ama bu insanların yaptığı açıklamalar bu olayları bazen tamir edilemeyecek noktalara kadar götürebilir. Çok tehlikeli. Bütün bunları konuşacağız ve siyaset tabii ki.
Değerli izleyiciler, hemen başlayalım.
Erken, medya şimdi ya da yandaş medya ne dersek diyelim. Biliyorsun, Rasim Ozan bu arada tahliye oldu. İlk programına da çıktı. “Onu özlemişim, bunu özlemişim” falan... Programda açıklamalar da yaptı. Cem Küçük içeride.
İsmail Çanak itirafçı oldu. Ama şimdi biz hep şunu diyoruz: Az sonra belki Gökçek soruşturmasında da benzer şeyleri konuşacağız, şekil olarak. Tabii ki sistem olarak... Yani bunlar işte alınıyor ama halkın gazı da alınıyor bu arada. Bir süre sonra itirafçılar geliyor, o geliyor, bu geliyor. Onlar oluyor, bitiyor ve serbest bırakılıyorlar.
Mesela Rasim Ozan‘ın da itirafçı olduğu söylenilmişti. Sen hatta bu konuyla ilgili ilk şeyi sen paylaşmıştın. Nereye gidecek diye soruyoruz. Önemli bir şey çünkü şöyle bağlayalım: Bu sözünü ettiğimiz kişiler Beyaz TV’de de çalıştılar. Hatta hâlâ Tahir Sarıkaya oranın mensubuydu.
Beyaz TV kimin? Melih Gökçek’in oğlu Osman Gökçek’in televizyonu. Aslında bunu Gökçek soruşturmasından bağımsız da tutmak pek mümkün değil. Ama bu havuz medyası, yandaş medya soruşturması, davası nereye gidecek ve asıl önemli olan şu: Nereye gidecek ama bize ne getirecek? Yani işin geldiği nokta ne? Ne öğreneceğiz buradan? Neler dönüyor? Öğrenebilecek miyiz daha doğrusu?
Ya aslında çok bir şey öğrenmeye gerek yok artık, Lale. Ne olup bittiği Türkiye’de ortada.
Doğru.
Ne olacak sorusuna gelelim. Açıkçası kamuoyunu çok üzmek istemem ama “Ne olmayacak?” diye sormak daha doğru bir soru olur diye düşünüyorum. Bunun üzerine de “Ne oluyor? Niye bu duruma geliyoruz?” meselesini koymak istiyorum. Çok konuşuldu aslında.
Ben ilk günde söyledim. Aç kapağı da böyle yapmıştım. Şimdi ikinci, üçüncü nesil ve artık AKP'ye yakın, AKP'li, AKP'nin damarlarına sızmış kişilere de operasyon yapılıyor. Tabii bunların çok para sahibi olduğunu öngörmek mümkün. Burada birtakım bedeller ödeniyor.
Daha doğrusu burada birtakım paralar aktarılıyor. Yani sermaye böyle ikinci, üçüncü defa kendi içerisinde de el değiştiriyor. Ya iktidarın içerisinde ya da parti içi çatışmalarda olan şeyler oluyor.
Bu şu açıdan tehlikeli. Bunu konuştum aslında ama bir kere daha açmak isterim. Eski Baas rejimlerini andıran bir çürümenin içerisindeyiz. Yani yukarıdan açılan bir yolsuzluk var. Bu böyle aşağı doğru saçaklanarak bir şema gibi gidiyor. Ve burada artık tamamen iktidar içi bir sıkıntıyı da görmek mümkün.
Eski iş birlikleri bitiyor. Tabiri caizse kartlar yeniden karılıyor.
Yolda bırakılması gerekenler yolda bırakılıyor. Çökülmesi gerekenlerin malına mülküne çökülüyor. Bir biçimde de siyaset yeni dönemine hazırlanıyor.
O yeni dönemden kasıt nedir? O kasıt da çok tartışılıyor.
Şudur: Erdoğan‘dan sonrası ne olacak? Acaba bunların hepsi temizlik ya da yeni baştan AKP’liler üzerinden, iktidar sermayesi üzerinden el değişimleri, ekonomik olarak bir yol temizliği mi? sorusunu da beraberinde getirmek gerekiyor.
Tüm bunlara ilişkin güçlendirici başka örnekler de var. O da şudur: AKP içerisinde belli klikler ve belli çatışmalar var ya... Yani sarayın olduğu her yerde zaten olan şeyler; damatlar arasında olur, oğullar arasında olur. Bu çatışmalar oluyor.
Bu çatışmalar olurken de arka planda çok fazla hem sosyal hem dijital hem suça ilişkin iz bırakılıyor. Mesela Sidar Demiroğlu, yüksek yargı üyesi.
Evet.
Senin özel haberin o.
Evet. Yani orada şöyle bir şey oluyor. Orada da bunu iyi okumak, iyi değerlendirmek gerekiyor. Yani yargının bir tarafı çok doğrudur, bir tarafı çok bozuktur; “Sidar Demiroğlu temizliği yapıldı, yargı tamamen düzeldi” falan gibi bir şey...
Zinhar yok aslında. Çok daha çekirdekte bir kavga biliyor musun bu? Açacağız birazdan bunu, diğer meseleleri konuştuktan sonra.
Bu, Pelikan ya da İstanbul yargısının iç kavgası ve korku üzerine bina edilmiş bir iç kavga. Çünkü ortaklıklar dedik ya; ortaklıklar bozuluyor, dağılıyor, yeniden kurulmaya çalışılıyor. Ortaklar dışarıda bırakılırken, günah keçisi yapılırken, onlar konuşuyor, “Beni yaktınız” diyor filan. Bunu hep gördük biz AKP'de.
Şu örneği hep veriyorum. Bu AKP İzmir İl Başkanı Ahmet Kurtuluş örneğine çok benziyor. Bu özellikle Sidar Demiroğlu meselesi.
Birlikte oturmuşlar, birlikte yemişler. Kalkmışlar, rahat rahat karınlarını doyurmuşlar. Diyorlar ki: “Bulaşığı da Sidar yıkasın, bu işten sıyrılalım.”
Oysa aslında normal bir yargıda, normal çalışan bir yargıda Sidar Demiroğlu’yla birlikte pek çok kişi de yargılanır. Çünkü bunlar bir ekipti, dediğimiz gibi.
Fakat öyle tuhaf şeyler görüyoruz ki... İzleyicilerin çok dikkatli ve gündemin çok detayını takip edenleri belki fark edebilir. Birtakım mecralar bazı yargı üyelerinin neredeyse promosyonunu yapıyor ya da bir biçimde tek bir kişi üzerine odaklanılıyor. Oradan suç çıkarılıyor.
Biz şunu söyledik hep en başından beri:
Cemaat meselesinde de böyle söyledik. “Beraber yürüdünüz kardeşim bu yollarda, değil mi?” Yani bizim aslında siyaseten bir dost kazanamamamızın nedeni de bunu söylemek.
Çok kirli bir yargı, çok kirli kurumlar var ve bu kurumlardan birini azade edip tamamen “Bu suçludur” demek ya da birini çıkarıp “Bunun hiç suçu yoktur” demek çok mümkün görünmüyor.
Her şey iç içe geçmiş ne yazık ki Türkiye’de ve parça parça dökülüyor açıkçası. Bu daha nerelere gider, bakacağız yani. Artık bu kardeş kavgasına kadar gidebilir.
Burada tabii şu da yapılıyor.
“Kardeş kavgası”ndan kastımın da aslında içeriği boş değil. Yani Bilal Erdoğan, Berat Albayrak hattına baktığınızda sonuç itibarıyla günün sonunda iki kardeşi görüyorsunuz, değil mi? Berat Bey’in eşi ve onun abisi ya da kardeşi Bilal Erdoğan’ı görüyorsunuz.
Şimdi sarayın olduğu yerde hep böyle birtakım gruplaşmalar, klikleşmeler olacaktır. Buralardan elbette yargı çalışır ama yargı kendine kadar çalışır ve önü açıldığı kadar çalışır.
Bu “önü açıldığı kadar çalışır” meselesi önemlidir.
Melih Gökçek ya da Binali Yıldırım meselesini de buralardan, bir yerlerden değerlendirmemiz gerekiyor. Ama şunu da ifade edelim: Binali Yıldırım’a ikinci tur dönüyorlar. Yani koparmada ikinci turu dönüyorlar. Onu da ifade edelim.
İlk Sedat Peker’in anlattıklarından sonra oldu. Şimdi de anladığımız kadarıyla çırılçıplak soyarlar, kapının önüne bırakırlar.
Bu iş buraya doğru gidiyor. Aynı şey Melih Gökçek’te de olmak kaydıyla.
Hep dediğimiz şeyi bir kere daha tekrarlayalım: Kasa kazanır günün sonunda. Kasa kazanır.
Evet. Kasanın da ne olduğunu biliyoruz.
Şöyle bir durum var tabii. Bunu herkes anlıyor. Sen anlıyorsun, ben anlıyorum, yurttaşlar anlıyor, kamuoyu, toplum anlıyor. Menfaat ortaklığı bir gün biter. Yani mümkün değil ilelebet sürmesi. Ve o menfaat ortaklığı bittiğinde de o ortaklar birbirini yemeye çalışır. O dönem kim güçlüyse öbürünü yer.
Onun için hiç kimseye göbekten bağlanmayacaksın. Yani ne olursa olsun, sana ne getirirse getirsin. Çünkü gücü eline alan karşı tarafı bitiriyor.
İç içe geçmiş ilişkiler var, Lale. Yine söyledik, belki “dememeliyiz” ama evet, böyle günahlarından birbirine bağlı bir iktidar var. Dolayısıyla bu iktidar paydaşlarının her koşulda ayrılması çok zor oluyor.
Cemaatle olan kavgalarını biliyoruz. Bütün kirli çamaşırların ortaya dökülmesi en sesli olanlardan biri buydu.
Uzun yıllar iktidarın içerisinde yer alan, hatta bir tarafıyla MHP, bir tarafıyla AKP'nin tam böyle öznesi konumunda olan Sedat Peker, bir eliyle Rabia, bir eliyle Bozkurt işareti yapıyordu. Orada ortaklık bittiğinde neler olduğunu da biliyoruz.
O nedenlerden ötürü buralara baktığımızda şimdi şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki bu yine belgeler çağına giriştir. Yani bir kez daha bir biçimde temizlik yapılıyor.
Bu temizlikte de hem muhalefet hem AKP için, muhalefetten kurtuluyor ve bu da “Temiz toplum, işte bak, günün birinde herkese uzanır” gibi bir algıyla lanse ediliyor. Bu çok doğru bir algı değil.
Şu önemli:
Evet. Melih Gökçek, bu toplumun hiçbir zaman içine sindiremediği bir figür. Tıpkı Rasim Ozan Kütahyalı, tıpkı Cem Küçük olduğu gibi.
Sadece biz Rasim Ozan Kütahyalı’nın tutuklanmasından sonra gördük ki sadece muhalifler, toplumun muhalif tarafı Rasim Ozan Kütahyalı’dan alerji duymuyor.
Kendi dinamiklerinde de iş böyle. Bunlar şunu anlayamıyorlar. O açıdan önemlidir belki: Saray çevresi, günü geldiğinde bir mendil gibi kullanıp atar. Atacaktır da.
Dolayısıyla bundan sonraki adımları belki buna göre atmak gerekiyor. Çok açıkça Selahattin Demirtaş’ı da anarak belki noktayı koyabiliriz:
Krala yaslanma.
Krala yaslanırsan düşersin. Kral şunu görüyoruz ki bugün kral düşmese bile sen düşüyorsun, kral istediğinde. Dolayısıyla kendi yoluna bakman gerekiyor.
Ama ne yazık ki Türkiye’de herkes birbirine göbekten bağlı görünüyor. Bu da çok can sıkıcı bir şey.
Ha, şöyle bir ortam olsaydı ne kadar güzel olurdu: Düzgün bir ülke. Ondan sonra aşağı yukarı askeri ölçülerde demokrasi, insan hakları var. Ekonomide işler çok kötü değil. Herkes birbirine bir biçimde bağlı. Herkes birbirinin mahallesine giriyor, çıkıyor.
Bu zaten öyle bir ortamda iyi olurdu. Çünkü sonuç itibarıyla aynı mahallenin çocuklarıyız.
Fakat aynı mahallenin çocukları olma avantajını bunlar yanlış anladılar.
Yani bunlar sadece para ve rant üzerine kurdular bu ilişkileri. O nedenle de herkesin kuyruğu birbirine değerken bir gün, sanıyorum ki herkes “Sıra bana gelir mi?” sorusunu da soruyor.
Bu, aslında Türkiye’de en heyecanlı olan şey. Herkes soruyor.
Bak, gidin bakın. Pek çok gazeteci magazine döndü.
Magazine döndü, gelir. Bak Fuat Uğur mesela, magazinle ilgileniyor.
Doğru. Mert, bir kısa özet geçsene.
Ya şöyle: Bir kere çok çeşitli iddianamelerden görüyoruz ki PR faaliyetleri artık Türkiye’de gazetecilikte almış başını gitmiş. Ama PR faaliyetleri kapsamında da kalmamış.
PR faaliyeti nasıldır? Editorial dediğimiz faaliyet nasıldır? İşte birinin reklamını yaparsın, tamam mı?
Bunu genelde Türkiye’de ilk bu işler, bu editorial çalışmalar dergicilikten başladı. Tamam mı? İşte halkla ilişkiler... Halkla ilişkiler müdürü der ya: “Biz bu ay reklam vermek istemiyoruz.”
“E o zaman ne yapalım?”
“Bir tanıtım yapalım.”
“Ne yapacağız?”
“Bir gezi düzenleyeceğiz.”
Tamam mı? Araba lansmanlarında da çok olur bu. Bu şekilde yapılır.
Ama şimdi bireysel olarak bu şekilde yapmaya başladılar. Fakat burada da işin tadını kaçırdılar. O çarıklı mantalitesinden ötürü bu iş böyle oldu.
Yani yetinmediler. Tamam mı? Yetinmediler. Burada çok kirli bir figür varken bunun reklamını yapmaktan da bile bile hiç geri durmadılar. O ayrı bir şey. Tam iç içe geçtiler. Aile dostu filan oldular. O da ayrı bir şey.
Ama başka bir tarafta da şunu yaptılar. Cem Küçük-Halil Falyalı örneğinde biz bunu gördük.
Diyor ki: “Şu kadar para verirsen biz bunu yazmayız.”
Ya da Sezgin Baran Korkmaz örneğinde gördük, değil mi?
Kim?
Veis Ateş. Açıkça, “Biz bu işleri düzeltiriz, siyasetle aranı yaparız, 10 milyon dolar atarsan...” konuşması yapıyordu.
Bir yandan da iş buraya gitti. Şimdi buraya gidince artık bu iş suç örgütü oldu.
Bak, PR çalışması. Ben etik bulmadığımı söylemek isterim. Yani bireysel olarak bir otel reklamı filan yapmak istemem. Ancak bunun etik kısmı tartışılabilir ya da tarz meselesi tartışılabilir.
Fakat artık iş etikten çıktı, Lale. Yani “Senin suçun bunlar. Bunu yazmayalım” ya da “Sen tırt bir adamsın ama biz seni cilalarız.” Bak, en büyük örnek Serdar Özyurt.
O yüzden korku içindeler.
Konuştuğumuz şeylerin pek çoğunda iddianame bakıyoruz, haber takip ediyoruz. Zaman zaman ne diyorlar? “Sızmalar yapıyoruz, bilgilere ulaşıyoruz” filan.
Tamam, eyvallah. Ama burada çok basit bir şey var: Açık kaynaklar var ya. Açık kaynaklar var.
Şimdi çok basit bir mesele üzerinden gidiyoruz. Aslında İsmail Çanak, Tahir Sarıkaya dediğimiz şey çok basit bir mesele. Tek bir örnek üzerinden yola çıktığımızda bile çok basit bir mesele.
Ne o? Bir silah tüccarı var burada. Tamam mı? Bir açar bakarsınız, değil mi?
Bu işin prosedürü nedir? Hani biz bu adamı yücelteceğiz. Bir silah fabrikası nasıl kurulur? Tamam mı? Bireysel olarak bir silah fabrikası kurulmalı mıdır? Bu kadar güvenliğin ön planda olduğu bir ülkede her önüne gelen “Ben silah fabrikatörüyüm” demeli midir?
Sokaklar bu kadar mafyaya da teslimken bir yanda... Harita bir başka dert, sokakların mafyaya teslim olması bir başka dert.
Bu noktada bile bile ne olabileceğini, bir silah tüccarını alıyorlar, pamuklara sarıyorlar, allıyorlar, pulluyorlar. Ama en sonunda ilişkiler çok daha girift bir noktaya ulaşıyor.
Beraber oturup kalkmalar oluyor. Ailecek görüşmeler oluyor. Ondan sonra da diyorlar ki: “Biz kardeşim, bu adam... Fethullahçılar o dönem saldırıyordu bu adama.”
Fuat Uğur’un yazısı kendini bu yazıyla savunuyor.
İşte biz de buna istinaden bir yazı yazdık. Hiç kimse, hiç kimse bir silah tüccarını, bir silah tüccarının kurduğu fabrikasını, bir silah ticaretinin bir adım sonra kaçakçılığa, silah kaçakçılığına dönüşeceğini bildiği halde... Bu olacak. Çünkü bir silah fabrikası kurulamıyor. Kopyala-yapıştır üretim yapılıyor. Türkiye’nin başını derde sokar bu.
Yazarsan sen sadece etik sıkıntıların içerisinde kalmıyorsun artık. Sen bir biçimde bir suçlunun sağ kollarından biri oluyorsun.
Ve bu ilişkiler sürdüğü sürece de işte Tahir Sarıkaya’da gördüğümüz üzere 63 kez Sedat... Serdar Özyurt’la para trafiği var ve paranın Tahir Sarıkaya’dan dağıtıldığına ilişkin bilgi var.
Buradan sonra artık etik kurallara bakmıyor. Yani medya normlarına bakmıyor.
İşte böyle bir ülkede, böylesine de yargının, adaletin ayaklar altına alındığı ülkede bile artık işin o kadar tadını kaçırmışsınız ki mahkemeler bakıyor, yargı bakıyor ve bakmaya da buradan devam edecek. Bunu da söylüyoruz.
Bize bir hayrı var mı?
Bize hayrı şu: Bundan sonra birileri daha zor iş yapacak. Birileri bu işlerden daha zor para kazanacak.
Ama bu işler bitecek mi? Hayır, bitmeyecek. Çünkü esas mesele de bu işleri zaten daha çekirdeğe indirgeyerek yapmak. Artık çok fazla saçaklanma istenmiyor.
Bilhassa bak, silah sektörünü konuşuyoruz ya. Silah sektöründe sizin ne haddinize kardeşim?
Orada taş gibi damat duruyor. Yığınağı var, silahı var. İsterse gider bir yerin distribütörü olur. Oradan da istediği silahları verir. Sizin haddinize değil.
Bütün aslında biz geçen yazdan beri bir boyutuyla bu silah meselesini de konuşuyoruz.
Tekrar tekrar söylüyorum ama kimse sesini çıkarmayacak. Medyadaki belli başlı isimler dışında da sesini çıkaran olmayacak.
Haluk Levent’i konuştuk işte; yoksulun parası, sömürü filan. Amenna.
Ama şunu da konuşmamız gerekmiyor mu? Şimdi Serdar Özyurt’un neden otelinde sürekli konser verdirdiği, neden özel etkinliklerde Haluk Levent’le birlikte olduğunda konuşmayalım mı?
Haluk Levent’in Tahir Sarıkaya’ya 100 bin lira burs parası verdiğini konuşmayalım mı?
Bunları da konuşmak durumundayız ama bizden istenilen ya da medyadan istenilen ve toplumdan istenilen “Bizim gösterdiğimiz pencereden konuşun.”
Sidar Demiroğlu meselesi de tam buralarda düğümleniyor.
Evet. Şimdi tabii burada, “Sıra kimde?” gibi magazinel, heyecanlandıran sorular sormak da aslında biraz yersizleşiyor. Herkeste böyle bir şey var dedin: “Sıra bana gelecek mi? Sıra bana gelir mi?”
Ya bak şunu söyleyeyim, Lale. Net söylüyorum bunu. Çok net söylüyorum.
Bu saydığım isimler: Ersoy Dede’ler, Fuat Uğur’lar, hatta Ahmet Hakan’lar...
Kardeşim, söyleyin bana: Dijital temizlik yapıyor musunuz, yapmıyor musunuz? Bu kadar basit bir sorun var.
Bu kadar basit bir sorun var. Hepsi dijital temizlikte. Tamam mı? Hepsi. Bunun bir anlamı olsa gerek, değil mi?
Nereden biliyorsun bunu?
Bazen gazeteci kaynağını söylemek durumunda değildir. Çok net biliyorum bunu. Fakat bu dijital temizlik, her kesim korktuğu için herkesin de yaptığı bir şey. Yani herkes düşünüyor:
“Ulan, bana yarın bir şey olur mu?”
İşte esas kaygı duyulması gereken meselelerden biri de bu. Ya ülkenin hakikaten nasıl bir çamur yığınına dönüştüğü, herkesin bir biçimde “Ulan, acaba ben de suça bulaştım mı ya da benim cezamı keserler mi?” dediği bir ortamın içerisindeyiz.
İki yönlü tartışılır. Hem bu kişilerin üzerinden ne yaptıkları konusunda endişe duymaları hem de iktidarın bu işleri kullanması açısından tartışılır.
İktidar herkesi bir biçimde bağlamış. Tamam mı? Bağlamış, yani onu öyle tutmuş. Üç beş tanesini burada tutmuş. Biliyor yani. Çakmak çıkarıyor dosyayı. Üç beş tanesini başka biçimde tutmuş. Öyle bağlamış filan.
Bundan sonra da ne yazık ki bu bağlama operasyonları sürüyor ve sürecek. Bunu da göreceksiniz.
Bu ne yazık ki yine söylediğimiz, Baas yöntemi ya da böyle artık “tek başına faşizm” ya da “Türkiye’ye şeriat geliyor” filan diye değerlendirilemez.
Evet.
Bu başka bir şey. Bu büyük bir karmaşa, kesinlikle.
Tamam mı? Büyük bir karmaşa bu. Bu şekilde değerlendirilir.
Ancak bu karmaşada da eğer gerçekten gazetecilik faaliyeti dışında faaliyette bulunmadıysanız, evet, korkmakta haklısınız.
Tabii ki bunu yine saydığım dijital temizlik konusunda fikir verdiğim isimlere yönelik söylüyorum.
Serdar Özyurt yakalanamadı.
Serdar Özyurt yakalanırsa bakalım neler olacak. Bakalım neler olacak.
Dijital temizlik artık her dönem kim gündemdeyse ona göre yapılıyor.
FETÖ döneminde çok gördük biz bunu, değil mi? İşte bir olay oluyor, bir soruşturma başlıyor hemen.
Lale, bak onu da beceremiyorlar ya.
Ya o kadar her şeyi unuttu ki, o kadar rahata alışmışlar ki bu Cem Küçük’ler filan... Tamam mı?
Yani bunlar böyle pijamayla telefon alıp... Ya bir kere bu isim, bu saydığımız isimler bir kere bir yerden bildirdiler mi? Esas mesele bu.
Bir yere gidip yerinde incelemede bulundular mı? Hadi onu kimse yapmayı sevmiyor. Üşengeciz biz. Tamam mı?
Ama bu isimler öyle gazetecilikten uzaklaştı ki, öyle gazetecilikten uzaklaştı ki istinaf mahkemesinin ne olduğunu bilmiyor.
Bilmeyen gazeteciler var. Tamam, ya bırak istinaf mahkemesini; Yargıtay’ın tanımını yapamayacak, Danıştay’ın tanımını yapamayacak gazeteciler yaratıldı.
Ve gazetecilik aslında bunun da en klasik, en iyi örneği Abdülkadir Selvi’dir.
Sizin gazetecilik yapmanıza gerek kalmadan, size söyleneni yazmanız üzerine bir formüle dönüştürüldü AKP iktidarıyla beraber.
Eskiden az çok kafa çalıştırırdın, tamam mı? Yani “Ne soracağım?” diye, değil mi?
Patronlar döneminde “Ulan nereden kuralım? Nasıl bir şey?” diye düşünürdün.
Bunların hepsi bir mesaiydi. Kafa çalıştırmaya yönelikti. “Buradan bir açı yakaladık, oradan kapatırız” filan gibi bir durum vardı.
Ama bunlarda öyle yok ki ya.
Abdülkadir Selvi’ye bak ya. Beş gün üst üste ya. El insaf yahu.
Anladık. Anladık.
Anladık abiciğim. Ekrem İmamoğlu, tamam mı? Ekrem İmamoğlu eskisi gibi hani rockstar değil. Tamam, anladık.
Başına bir şey gelebilir. Anladık. İlgi yok, anladık. Yani bunu çok basit bir mesele. Biz bunu anladık zaten.
Şey diyorlar herhalde: “Gündemden düşürmem bunları” falan gibi bir durum. Ama bu çok saçma oluyor, bak.
Yani biz buna... Biz bu... Tamam, yani biz sen bize niye aptal muamelesi yapıyorsun?
Aynen, tam da öyle.
Bütün topluma niye aptal muamelesi yapıyorsun?
Yani işte böyle bir şey oldu. Bu noktada da aslında şuraya bağlayacağım, Lale: Bunlar telefon temizliği filan yapmayı bile bilmiyorlar.
Bunlar yaptıkları gibi yapılmaz.
E, arasınlar, söyleyeyim. Çok şey yapıyorlarsa nasıl yapılacağını söyleyeyim. Çok basit bir formülü var ama onu bile bilmiyorlar ya.
Siliyor.
Neden? Neden bilmiyorlar?
O kadar güveniyorlardı ki kendilerine. Hem o kadar güveniyorlar...
Ben de bilmiyorum.
Aynı mevzu da bak, güvendikleri için de hiçbir şey öğrenmemişler. Hiçbir şey öğrenmemişler.
Çok iğrenç hakikaten ya. Yani bugün bu noktada bunu konuşuyor olmamız tabii...
Şimdi muhalif medyada “Adalet Bakanlığı şunun üstüne gidiyor, bunun üstüne gidiyor, temiz eller operasyonu” benzeri tanımlamalar falan filan...
Ya ama dediğin gibi biz aptal değiliz. Halk da aptal değil. Dolayısıyla herkes neyin ne olduğunu görüyor. Kimse bunları yemiyor.
Şöyle bir çifte standart var. Çok güzel. Tamam. Adalet Bakanlığı gitsin bütün bu olanlara hiçbir şey ayırt etmesin.
Ama arkadaş, Melih Gökçek davetli olarak gidecek cuma günü ifade vermeye ama sen ne yapıyorsun? Ekrem İmamoğlu’nu palas pandıras evinden alıyorsun ya da bir başkasını.
Ya buralarda bak, buralarda tartışılacak bir şey bile yok. Yani bu çifte standartta tartışılacak bir şey bile yok.
Ama esas belki şunu tartışabiliriz: Bir tarafıyla Akın Gürlek bu operasyonları yapmak istiyor.
Evet.
Evet. Ama onu da ifade edeyim.
Normali bu zaten.
Erk, normali bu ama işte onun da yeri dar. Onun da öyle bir şeyi var, tamam mı?
Öyle.
Bir kere zaten ayrım var. Yani Ekrem İmamoğlu’nu tabii evinden alıyor. Çünkü biz Akın Gürlek’in nereden bugünlere geldiğini böyle gözümüzün önünde bir film izleyerek zaten görüyoruz. Onlar çok normal ama buna rağmen bir biçimde artık akıl dışı şeyler oluyor.
Kim ister biliyor musun bir de bu operasyonların sürmesini, yapılmasını?
Mehmet Şimşek ister.
Hımm.
Tabii. Ne güzel, değil mi? Millet uyuyor bunların peşinde.
Ya ister çünkü Lale, ekonomi... Ekonomi yerlerde. Ne istiyor kendi politikasına göre? Mehmet Şimşek işte bir yerden para gelsin istiyor, bir yerden yatırım olsun istiyor. Türkiye gri listeye girmesin istiyor bir daha.
Tamam mı? İşte FED de çok düşük bir seviyede olmasın.
Bunların her koşulu, her koşulu sokaktan geçiyor, suç örgütlerinden geçiyor, demokrasiden geçiyor, insan haklarından geçiyor.
O yüzden hani diyordu ya Berat Beyimiz:
“Neymiş bu yapısal değişimler? Neymiş bu yapısal olaylar?”
İşte tam da bu yani.
Mehmet Şimşek’in istediği şeyler ama o, izin verildiği ölçüde yapılıyor.
Neden? Akın Gürlek meselesinde olduğu gibi.
Kardeşim, bir kara kutudur Melih Gökçek. Açılırsa içinden ne çıkacağı belli olmaz.
Hani o şaka dükkanlarında olur ya... Bir açarsın örümcek çıkar, bir şey çıkar. Ondan sonra öyle olmasından çok korkuyorlar yani.
O yüzden çok temkinli açıyor bu kutuları. O yüzden davet ediliyor. O yüzden yavaş yavaş ayar veriliyor.
Melih Gökçek de en nihayetinde hani günün birinde canıyla, malıyla, her şeyiyle, özgürlüğüyle tehdit edilirse iki tane tweet atar.
Türkiye karışır yani.
Buraları da dengeleyerek yapmaya çalışıyorlar.
Melih Gökçek’in bu gücü var mı? Bu şantaj gücü var mı?
Hiç şüphesiz.
Hiç şüphesiz. AKP iktidarının en başında biz şunu görüyoruz, değil mi? İki belediye başkanı, yıldız olarak lanse edilen Recep Tayyip Erdoğan, Melih Gökçek... Programdan programa dolaşıyorlar. Daha belediye başkanıyken.
Melih Gökçek’in buralardan birikimi var.
Birikimden kasıt herhalde para değil yani.
Para, eyvallah ama paranın ötesinde de bilgisi var.
Tabii tabii. Yoksa çoktan biterdi iş.
Yavaş yavaş, yavaş yavaş... Bak ne olur? Hep böyle olmuştur.
İdris Naim Şahin meselesinde olduğu gibi... Süleyman Soylu’ya ne oldu ya?
Günün birinde mutlaka bak, operasyon yapacaklar bu isimlere. Günün birinde yargı düzeldiğinde ya da AKP artık iyice taşıyamadığında...
Ama yavaş yavaş demlendiriyorlar. Yavaş yavaş düşürüp kademeli olarak...
Sonuçta diyorum ya, Melih Gökçek bir tweet atsa Türkiye yıkılır. O tweet’i attığında da hiçbir şey olmayacak seviyelere getirmeye uğraşıyorlar.
Aynen. Oraya geldiğinde iş çözüldü, tamam mı? Ama oraya da geliyorlar yavaş yavaş.
Uzun sürüyor. Biz arka planda görmüyoruz. Fakat arka tarafta olan biten o para alışverişleri, “pamuk eller cebe”, tamam mı? İşte o dediğim “kasa kazanır” meselesi böyle gırla, bütün hızıyla devam ediyor.
Lale, vallahi bu pişmanlıktan yararlanan itirafçıların ifadeleri vesaire... Bunların ben çok böyle kendiliğinden olan şeyler olduğunu da düşünmüyorum.
Dediğin gibi, zamanı gelince hepsi düşecek ya.
Yani şimdi, şun dediğim gibi, burada tadını kaçırdıkları bir nokta var. Tadını kaçırdılar.
Eskiden denir ya Türkiye’de: Elbette evlerden, Irak’tan... “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” meselesi vardı ya.
Evet.
Bunlar da artık “Çok çalıyorlar ama hiç çalışmıyorlar”a döndü. Anladın mı?
İşte Vizontele filmindeki gibi. Yani sen hep para istiyorsun ama ortada iş yok, kardeşim, meselesine döndü.
Herkes de bu siyasette de böyle, gazetecilerde de böyle olunca, işte burada da “Dur” derler.
Bir yandan da hâlâ siyasi hesaplar içinde de olursanız bir kere daha derler. Bu dengeleri de kaçırdılar.
Zannettiler ki bunlar gerçekten, “Ya Türkiye bir suç cenneti kardeşim.”
Ortam açık. İstediğiniz gibi yürüyün yani. Tamam mı? Yürüyün ya.
O, yine eskiden söylenen “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” filanları aşıldı böyle artık. “Ölümüne yiyelim bu ülkeyi.”
Ölümüne.
Hani bu işler gitmiyor zaten.
“Ölümüne bir yerlerden koparalım”a döndü. O olunca da Türkiye Uganda oldu.
Uganda olunca bir sarmal oldu. Toparlanamıyor. Halk mırıldanıyor filan, düzelemiyor.
İşte bir tarafıyla da bunların ipinin çekilmesi bu anlamı taşıyor. Yani “Temiz toplum, biz hiç kimsenin gözünün yaşına bakmayız.”
Mansur Yavaş meselesi de buralarda hep tartışıldı.
Kısmen ben gerçekçi buluyorum.
Yani Mansur Yavaş’a çıplak hâliyle operasyon yaparsanız çok fazla ses çıkar. Ama Melih Gökçek’in operasyonunun ardından Mansur Yavaş’a bir operasyon yaparsanız, arkasından dolanıp şunu söyleyebilirsiniz: “Herkese yapıyoruz.”
Dolayısıyla toplumun sesi de az çıkar.
Bu savaşı tam böyle bunun merkezine koymamakla beraber çok uzak olmamak gerektiğine de inanıyorum. Çünkü biz buna benzer pek çok şeyi gördük, yani AKP iktidarının geçmişinde.
Evet.
Ne yazık ki başından beri bu konuşuluyor. Şimdi Murat Ağırel’in bu işte bilgileri, belgeleri paylaşmasından bu yana hep deniyor ki aslında bu Mansur Yavaş’a yapılacak bir operasyonun ön adımı mı? İşte bir algı mı oluşturulmaya çalışılıyor?
Şimdi ben mesela o günden beri kiminle konuşsam soruyorum bu soruyu: Mansur Yavaş’a yapılacak bir operasyonun ön adımı mı bu?
Bunun da tabii Melih Gökçek’le ilgili durumun arkasından yapılması, kamuoyundaki karşılığını nasıl etkileyecek tartışması var.
Yani biraz daha yumuşayacak mı kamuoyu?
“Aa, bak, Melih Gökçek’e yapıldı. Mansur Yavaş’ın da nesi varsa çıksın ortaya, yoksa devam etsin ama varsa da bilelim” gibi bir duruma gelecek mi? O kıvama gelecek mi?
Gelecek gibi görünüyor.
Ama dün bir kere daha söylediğimi söylemiş gibi olacağım belki ama Mansur Yavaş’ın böyle, yani “Ne tarafa bakayım?” tavrı da bunda çok etkili.
“Ne yapayım ben?” tavrı var Mansur Yavaş’ın. Yani hep sağlamcı olayım artık.
Bir ülke sağlam bir noktada olmadığı için siyasetin de tamamen sağlam üzerinden gitmesi çok mümkün değil. Buralarda risk almak gerekiyor.
Şimdi hep böyle bir masum...
Peki sen bunu sadece kendi açısından sağlamcılık mı olarak görüyorsun, yoksa Ekrem İmamoğlu’nun başına gelenler muhalefet adayı için Mansur Yavaş’ın da başına gelebilir, ona göre dikkatli adım atalım koordinasyonu içinde mi görüyorsun?
Ya ben açıkçası Mansur Yavaş’ın daha bireysel hareket ettiğini düşünenlerdenim.
Mansur Yavaş... “Cumhurbaşkanı olmak ister misiniz?” Bütün koşullar var deseniz bu teklife hayır demeyecektir Mansur Yavaş.
Ama Mansur Yavaş’a ilişkin programı maalesef kendisi yapamıyor. Hani bunu da görüyoruz.
Şimdi CHP Mansur Yavaş’ı itiyor.
Yeni parti çok çekemiyor. Çünkü çektiği anda işin Ankara Belediyesi’ne bir operasyon yapılacağını biliyor.
Ne yapalım? Mansur Yavaş konusunda bir program... Çok fazla halkın teveccühü var. Bir cumhurbaşkanı adayı olursa...
Evet. Yani Kürt meselesi ayrı bir tarafta ama buna rağmen Mansur Yavaş’ın alacağı oy yüksek gibi görünüyor.
Fakat Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Mansur Yavaş bunlara ilişkin sanki kendisinin bir planı yokmuş gibi. Yani kendisi üzerinde birtakım tasarruflar yapılıyor.
Mansur Yavaş hep savunma içerisinde kalıyor.
Hep savunma içerisinde kalıyor.
Oysa kamuoyunun gördüğü Mansur Yavaş’la ilgili farklı bir şey. Mansur Yavaş bir ülkücü. Sahadan gelen bir siyasetçi.
Ama çok olumlu bir durum şu: Toplumda Mansur Yavaş ve yolsuzluk kelimesi birbiriyle yan yana gelerek konuşulmuyor.
Evet. Ve Ankara, iyi şeyler olduğuna ilişkin bir bilgiyle beraber konuşuluyor.
Şimdi Mansur Yavaş buralardan “Hadi, bir adım at” gibi bir hissiyat geliyor insana ama bana göre Mansur Yavaş o adımı atmayacak.
Atmayacak yani.
O nedenle de ya, bunu bir kere anlayamadık biz.
Gerçekten ya, ben ne siyaset bilimciyim?
İşte ne bu? Nasıl ya?
Sana bir şey söyleyeyim mi? Şu anda Türkiye’de siyaseti okumak için zaten siyaset bilimci olmaya gerek yok. O kadar açık ve net yaşanıyor ki her şey.
Hiç şüphe yok. Tamam mı?
Ama her şey o kadar açık seçik yaşandığı ortamda hâlâ şu oluyor: “Biz şunu yaparsak başımıza bir şey gelmez. Bunu yaparsak bu az konuşulur.”
Ya böyle bir şey değil artık Türkiye’nin durumu.
Yani hep söyledik yıllardır: Hedef kitleye göre siyaset yapılmaz. Biz reklamcı değiliz. Yani biz ürün alıcısı değiliz. Müşteri değiliz biz.
Bunu anlamadılar. Özellikle muhalif tarafta siyaset yapanlar bunu anlamadılar.
Müşteri değiliz kardeşim biz. Senin sana verilen bir misyon var, değil mi? Sosyal demokrat bir partinin çatısı altında siyaset yapıyorsun.
Aslında bu sana bir çerçeve çiziyor.
Bunun dışında bir yöntem belirlemene gerek yok ki.
“Aman sağcılar kaçmasın” diye sağcılaşmaya gerek yok. Çünkü burada bir tüzük, burada bir davranış kalıbı zaten var.
Bu şekilde yola çıktığınız için zaten kitleniz sizinle yürümeye karar vermiş.
Ama Türkiye’de şunun üzerine yapılıyor siyaset:
Bir: “Aman sağ seçmen ne der?”
İki: “Ya Erdoğan’ı kızdırırsak?”
Sınırı yok.
E ne yapalım yani? Sınırı yok.
Evet.
Ama her gün kızdırıyoruz biz. Böyle bir şey değil bu.
“Erdoğan’ı kızdırırsak başka bir şey olur. Aman bu işlere böyle devam edelim” gibi bir siyaset anlayışı olmaz.
Bunu CHP'li belediyelerde de gördük. Lale, altını böyle tekrar tekrar çiziyorum bunun.
Bizim siyaset ayrı, Erdoğan’la kavga ayrı. E ne yapacağız?
İşte buralardan zaten bir yol haritası çizilmiş.
Biz niye AKP'lileri gücendirelim, kıralım, Erdoğan’ın çevresini dışlayalım mantığıyla Aziz İhsan Aktaş çıkıyor karşımıza.
Demek istediğimi anlıyor musun?
AKP'den gelen bir ihaleci.
Aynen öyle. Bunu kesip atsan da başına gelecekler aynıydı.
Kesip atmadığında da bunları yaşıyorsun.
Tamam mı? Böyle bir durum işte.
Yani her şeyin, belki de Türkiye’de artık konuşulmaması, külliyen değişmesi gerekiyor.
Hani bazı belgesel programlarında çağırıyorlar ya, tamam mı? İşte evi eşek arıları basmış.
Artık yapacak bir şey yok. Bir sürü evi boşaltacaksın kardeşim. Örümcek basmış.
Her yerde mücadele yok. Bir süre boşaltıp bakacağız yani. Tamam mı?
Belki de bu durumdayız. Bunların konuşulacak bir tarafı yok.
Tuhaf bir hikâye içindeyiz.
Maalesef öyle. Tabii.
Hani gülüyorum ama çok dramatik bunlar. İnsanların içi acıyor konuşurken. O kadar bir çapaçoğlu batak olmuş ki, dediğin gibi, içindeki malzemeyi almadan bunların temizlenmesi çok zor.
Göreceğiz bakalım.
O da mümkün mü, değil mi, ayrıca tartışma.
Şimdi siyasete geçeceğim ama ondan önce şu şeyi, senin özel haberindi, Sidar Demiroğlu ile ilgili son durumu bir anlatırsan, Erk. Durumu noktalayalım. Sana da bir mola vereyim ben. Ondan sonra Tuncay Bakırhan’ın açıklamaları, Özgür Özel-Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşılaşması ve siyasette diğer gelişmeleri konuşacağız elbette.
Şimdi aslında Sidar Demiroğlu meselesi yeni bir mesele değil fakat yeni, böyle çatallanan bir mesele.
Biliyorsun, bundan 2,5 yıl önce İsmail Uçar “Yargıda Çürüme” başlıklı bir mektup yazmıştı.
Evet.
Ve bu mektupta da pek çok yerde uyuşturucu ticareti yapanların dosyalarının kapatıldığı, parayla hesapların kapatıldığı, talimatla birtakım işlerin yapıldığı isim isim yazılmıştı.
Buradaki isimlerden en öne çıkanı da İsmail Uçar’ın dilekçesinde Sidar Demiroğlu’ydu, değil mi?
Pek çok para karşılığı iş yaptığı ve pek çok dosyayı da para karşılığında kapattığı anlaşılmıştı.
Ve Sidar Demiroğlu ihraç edildi.
Tamam.
Sonra Sidar Demiroğlu aslında bugün, hani dün, ondan önceki gün attığı tweetler değil... Yıllardır Sidar Demiroğlu, herhalde içer ya da içtikten sonra coşar, bilmiyorum. Böyle belli saatlerde, özellikle önce gazetecileri hedef alan... Yani bu “Yargıda Çürüme” haberini yapan İsmail Uçar üzerinden bu haberleri yapan gazetecileri hedef alan isim isim böyle yazar.
Tamam.
Ama geçtiğimiz hafta artık Sidar Demiroğlu başka bir şey yazmaya başladı. Başka bir faza geçti.
Yani bak şunu yazdı. Dedi ki:
“İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı İsmail Uçar’ın şikâyet dilekçesinde ne vardı?”
Dedi ki: “Yargı içinde çete kurmak var. Rüşvet almak var. Hâkimlere baskı yapmak var. Her türlü usulsüzlüğü meşru görmek var.”
Ve buradan bazı eklemeler yaptı.
“TV100‘ün sahibi ve sanatçı Ebru Yaşar’ın kocası olan Diyarbakırlı Necat Gülseven’in beraatı için hâkime baskı yaptığı iddia edilerek ve hâkim tarafından baskıya ilişkin ses kaydı da HSK’ya gönderilerek adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçunun işlendiği iddia edilmekte” dedi.
Tamam mı? Bak, çok kritik bir yer. TV100. TV100‘ün dosyasının para karşılığı kapanması ve İsmail Uçar’ın bununla ilgili bir kayıt da HSK’ya gönderdiği...
Tamam mı?
Ayrıca Muazzez Ersoy’un eski sevgilisi olan Batmanlı iş insanı Metin Güneş lehine Can Tanrıyar dosyasına müdahale etmek var, dedi, bu HSK içerisinde.
Ve Metin Güneş’le Necat Gülseven de ortak bu arada TV100’de. Bunu da anlatmak gerekiyor. Çünkü burası da önemli bir kırılma.
Önce Sidar Demiroğlu’nun açık mektubundan aktarayım istiyorum.
Dedi ki bunları yazdı. Dedi ki:
“Başta şu anda Yargıtay üyesi olan Bekir Altun, sana sesleniyorum” dedi.
Tamam mı?
“Ondan sonra bu iddialara karşı cevabın yok mu?” dedi.
Onun ötesinde başka isimler de koydu ya da bu sıralı tweetlerde yazdı. Bunlardan biri hâkim Akif Ekinci’ydi.
Tamam mı?
Sonuçta da Akın Gürlek’e seslendi.
Şimdi Adalet Bakanı olduğu için Akın Gürlek tabii hiçbir şeyle suçlamadı. Çünkü dönem ayrı filan.
Dedi ki çok kritik bir cümle kurdu sonuç itibarıyla:
“Benim burada yaptıklarım üçte anlatılıyor” dedi. “Peki üçte bir geriye kalıyor” dedi. “Üçte bir ne olacak kardeşim? Ne olacak?” dedi.
Yani Sidar Demiroğlu dedi ki:
“Biz beraber yürüdük hocam bu yollarda. Yani neden beni günah keçisi yapıyorsunuz?”
Ben bunu sık sık İzmir FETÖ Borsası meselesinde Ahmet Kurtuluş meselesine bu yüzden benzettim.
Çünkü istihbarat, çünkü emniyet, yargı... İşte Okan Batı‘dan geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye iade edilen tetikçi Serkan Kurtuluş’a kadar, Binali Yıldırım’ın, Nükhet Hotar’ın, AKP’li öğretim görevlilerinin beraber bir dosya oluşturup FETÖ’cüleri sevk ettiler.
Tamam mı?
Ve iş patlayınca da bütün hikâyeyi Ahmet Kurtuluş’a devredip ortadan kaybolmak istediler.
Evet.
Öyle olmadı. Öyle olmadı. Ve işin tadı kaçtı.
Bir de Ahmet Kurtuluş infaz ettirildi.
Hâlâ konuşuluyor.
Şimdi Türkiye’de bir şey olacak mı?
Ya Türkiye’de birine, birilerine çok yıllar önce bir şey olması gerekiyordu zaten ama eninde sonunda olacak mı? Onu da ayrı bir parantez olarak buraya koyuyorum.
Çünkü bunlar çok büyük suçlar, çok kalın suçlar.
Şimdi Sidar Demiroğlu’nun meselesi de böyle.
Tamam mı?
Diyor ki: “Kardeşim, biz beraber kopardık, beraber ortaklık yaptık, beraber dosya kapattık. Talimatlar oldu. Ortaklıklarımız var. Beni günah keçisi yaptınız.”
Burada TV100’ü söylemesi çok kritik.
Neden çok kritik?
Çünkü biz televizyon kanalları üzerinden para aklama meselesini konuşuyoruz ya hep. İşte bu açıdan TV100’ü de konuşmamız gerekiyor.
Neresinden konuşmamız gerekiyor?
Ben kısaca “Butlan TV” diyorum.
TV100’ü, “Butlan TV”yi de şu açıdan konuşmamız gerekiyor.
Lale, ya evet, siz televizyoncu filan değilsiniz. Necat Gülseven, Diyarbakırlı iş insanı... Esas ismi neyse... Tamam mı?
Siz neyin parasını akladınız bu televizyonda ve kimlerle ortak çalıştınız?
Ben sana söyleyeyim.
Ekol TV'de “Yargı TV” kurulacaktı. Engelledik ya biz bunu. Aynı bunlar böyle Yargı TV gibi çalıştılar bir tarafıyla.
Ne yaptılar?
Adliye, savcılar, hâkimler... İş insanlarına tehdit ya da şantajla haber yaptılar ya da yapmadılar.
Bak, ne kadar bugün konuştuğumuz konuların aynısı aslında, değil mi?
Evet.
Yani Beyaz TV gibi bir mesele ortaya çıkıyor. Bunu yaptılar. Tamam mı?
Dosya biriktirdiler işte. Böyle genelde ihaleci iş insanlarının ya promosyonunu yaptılar ya koparma operasyonu yaptılar filan.
Bak, Muhammed Yakut çok uzun da anlatmıştı bunları o dönemde. O dönemde bunları yaptılar.
Sonra burada da iş patladı aslında.
Bak, Sidar Demiroğlu’nun hikâyesi burada. İş patladı.
İş patlayınca da şimdi bir kere daha Sidar Demiroğlu bir şeyler yazmaya başladı.
Ama Sidar Demiroğlu’nun yazdıklarına karşı da tuhaf bir hamle yapıldı.
Nereden yapıldı bu hamle?
Onu da söyleyeyim sana.
İş ortaya çıkıyor. Gerçek Gündem’den yapıldı.
Son Haber’den yapıldı.
Tamam mı?
Necat Gülseven’in hikâyesine baktığınızda aslında Gerçek Gündem’in patronu olduğunu görürsünüz.
Patron yani. Ben belgeleri yayınlamıştım.
Son Haber’in, Son Haber’in birlikte ortaklık yapılmak istenen başka bir medyanın partneri olduğunu görürsünüz.
Beraber Berat Albayrak’la yola çıktılar. Sonra hâlâ ortaklık devam ediyor. Ruhsal ikizlik devam ediyor ama onlar biraz daha bağımsız oldular.
Ve bu grup, bu kadro, insanlar, bu televizyonlar, bu mecralar üzerinden kopardı, koparmaya devam ediyor.
Ve son kertede de ne oldu biliyor musun?
Son kertede olan şu:
Metin Güneş’le Necat Gülseven’in arasına da ayrılık girdi.
Neden?
Çünkü Necat Gülseven televizyondan aldığı bu ekiple beraber... Bakın, ekibi de sayayım tekrar:
Sidar Demiroğlu, Bekir Altun...
Bak, isim isim.
Bazı gazeteciler diyor ki: “İşte yani siz sadece Sidar Demiroğlu’na yükleniyorsunuz.”
Ben o gazetecilerden değilim.
Sidar Demiroğlu’nun iş birliği yaptığı her isim... Bekir Altun, Sidar Demiroğlu, TV100’ün sahipleri ve Mustafa Doğan İnal bu işin içerisindeydi.
Önemli bir ayak TV100’dü. Gelir kaynağı, paranın aklanması da buralardan anlam kazanıyor.
Dediğim gibi sonuçta son noktada Necat Gülseven ve Metin Güneş’in de arası açıldı.
Neden?
Çünkü dedi ki:
“Ya biz para paylaşımı yapacaktık ya.”
Necat Gülseven dedi ki:
“Ben para mara vermiyorum. Televizyondan aldığım bu para zaten devletin parasıydı. Devletten yediğimiz paraydı. Devletin parası deniz. Haydan gelen huya gider. Ben bu parayı vermeyeceğim.”
Bak, bir ekip para topladı burada. O para paylaşılmadı.
Ve Necat Gülseven de bunu yazdı. Dedi ki:
“Benim başıma da bir şeyler gelebilir. Parasını İspanya’ya kaçırdı.”
Bakın sevgili dostlar, hikâyeyi anlatmıyorum.
Yani şimdi telaşın kaynağını, telaşın ne olduğunu buralarda görmeniz için bunları söylüyorum.
İspanya’ya kaçırdı parayı.
Çok kurnazdır. Tamam mı? Metin Güneş çok kurnazdır.
Hani öyle Melih Gökçek gibi yapmadı mesela. Almanya değil ya da risk olabilecek Birleşik Arap Emirlikleri değil. İspanya’ya çıkardı.
Tamam mı?
Ama buna rağmen bu ortaklığın bitmesine yakın olduğu halde, ortaklığın son dönemlerinde bunlara soruşturma da açılmak üzereydi.
Hatta evrakları verilecekti. Tamam mı?
Biz bunu duyacaktık.
Tam TV100’ün başına bir şey gelecek dediğimiz dönemde...
Peki Metin Güneş ne yaptı?
Metin Güneş ne yaptı?
20 milyon dolar TÜRGEV'e bağış yaptı.
Vay be!
Güzel hareket.
Bak, tırnak içinde.
Ne oldu biliyor musun burada? Ne oldu biliyor musun?
Bunlar Akın Gürlek’e, “Ya bırak bu işleri” çektiler.
Anladın mı?
TÜRGEV'e para vererek, 20 milyon doları vererek, “Ha, bırak bu işleri, seninle işimiz olmaz” dediler.
Akın Gürlek de bunu yazdı. Yazdı yani.
Çünkü Akın Gürlek burada doğru bir şey yapmak istiyor aslında.
Doğru bir hamle yapmak istiyor. Kritik bir hamle yapmak istiyor.
İşte dediğim Mehmet Şimşek meselesi burada, kardeşim. Mahvetmişsiniz yani.
Tamam, onu yapıyor. Bunu yazdı.
Fakat şunu da söyleyeyim: Bak, üç gün önce anlattığım ya... Burada böyle toplumda infial yaratmaz ama Ankara çok karışık, onu söyleyeyim.
Ankara çok karışık.
Metin Güneş’in en büyük hatası neydi biliyor musun?
Çok kurnaz ama boşboğaz.
Boş... Dedi ki her yerde:
“Akın’ı boş verin” dedi ya. “Akın’ı bırakın” dedi ya.
“Ben Bilal’e, ben Bilal’e Safağan diyorum” dedi.
Tamam mı?
“Safağan‘a üç beş attım” dedi TÜRGEV’e.
“Ben, bak, hiç soruşturma filan olmadı” dedi.
Ve bunu başka iş insanlarına da, kendisine soruşturma açılacak iş insanlarına da önerdi.
Empoze etti.
Tamam. Empoze etti.
E şimdi ortalık karıştı.
Şunu eksik bırakmayayım:
Burada bu grup, yani televizyon ve yargı üzerinden operasyon çeken grup aslında Berat Albayrak grubu.
Pelikancı grup, İstanbul yargısının grubu.
Tamam mı?
Ve Sidar Demiroğlu’yla bu işlerin merkezinde bu hikâyeleri anlatması...
Pelikancılar arasında bile artık, yani Bilalciler, Pelikancılar bitmiş ya da onlar bunlar bitmiş, kendi aralarında bile bu paylaşımlardan dolayı bir sıkıntıya düştükleri, korkudan dolayı bir sıkıntıya düştükleri, birbirlerini sattıkları görülüyor.
İşte tam da dediğimiz çöküş buralarda bir yer.
Bu Sidar Demiroğlu meselesi çok uzun boylu bir mesele.
Birincisi bu.
İkincisi de bu Pelikanların arasındaki bir kavga.
Şimdi söylüyorlar ya, söyleyeyim:
“Hani siz İsmail Uçar’dan taraf oldunuz” filan.
Bana ne kardeşim?
Ben Pelikancıların, iktidar içerisindeki kavgalara taraf olmuşum. Bir de iktidarın bir kanadının içerisindeki bir kavgaya taraf olmuşum.
Bizim duruşumuz çok net belli:
Türkiye’yi beraber kemirdiniz.
Kemirdiniz. Hesabı Sidar’a ödetmeye kalktınız. Sidar feveran etti.
Sonuçta Sidar’a ne yaptınız?
Çok komik yani. Gerçekten bazen insan diyor ki:
“Ulan, ilahi adalet var.”
Sidar’ın sosyal medya hesaplarına erişim engeli koydurdunuz.
Peki kardeşim.
Peki bak, buna rağmen husumet kurmuyoruz bu haberi.
Sidar Demiroğlu kimlere erişim engeli koydurdu?
Zaten kendisi söylüyor. Bizim YouTube hesaplarımıza, Twitter hesaplarımıza erişim engeli koyduran kişidir kendisi.
Sonuç itibarıyla...
Sidar’ın hakkını savunmasak da şunu diyoruz:
“Sidar yalnız değildir.”
Yani tamam mı?
Sidar’ın yanında iş birlikçileri de vardır.
Böyle bu kavgalar üzerinden...
Ancak siz işi bilmeyen bir topluma, “Bak, bu hâkim bu kadar pis, bu işte pisliğe devam ediyor” deyip kendinizi azadeleştirebilirsiniz.
Bunu sanki böyle bir medya çatışması gibi sunabilirsiniz.
Oysa hayır. Burada çok büyük bir dinamik çatışma var.
Bu arada bunu biraz daha iyi anlatabilirdim ama bir eşek arısı girdi ve...
“Sen yollayayım, aman aman... Biraz bunu da söyleyeyim, çok korktum. Aman, sen seni bir göndereyim, bak bir çaresine.”
Evet.
Değerli izleyiciler, hâkim Sidar Demiroğlu ile ilgili özel haberiydi Erkin, biliyorsunuz. Onunla ilgili ayrıntıları aktardı.
Eşek arısına veda edip dönecek umuyorum.
Şimdi ne konuşacağız?
Kriminal olayları konuştuk. Yaklaşık bir saattir. Zaten Türkiye’de gün geçmiyor ki yeni bir kriminal durum ortaya çıkmasın. Hep konuşacağız bunları.
Biraz sonra biraz siyaset konuşmak istiyoruz.
Siyaset aslında, hani bu da gene Türkiye’nin içini boşaltıp tamir edip öyle durdurmak gerekir dedi ya... Tekrar dönüş yapmak gerekir dedi ya...
Gerçekten yani, elinde bulunan durumları o kadar yanlış değerlendiriyor ki siyasetçiler. O kadar yanlış söylemleri var ki hem çok tehlikeli hem Türkiye’yi daha da geriye götürmeye yönelik.
Bunlardan biri, program başında söylemiştim, konuşacağız demiştim: Tuncay Bakırhan’ın açıklamaları.
Şimdi bir Aydınlar Bildirgesi yayınlandı. Bununla ilgili açıklamaları oldu.
Hem ekrana getireyim hem paylaşayım, üzerine konuşalım. Ne kadar tehlikeli olabilir? Türkiye’yi nerelere getirebilir?
Türkiye’nin en hassas olduğu konulardan biri çünkü bu.
Evet.
Şimdi şöyle diyor Tuncay Bakırhan:
“Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakına tepki gösteren Alevilere yanıt” şeklinde yer aldı bu haber.
Bunların ayrıntılarını birazdan konuşacağız ama şöyle diyor:
“Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptıklarımızın hangi aydın kimliği var, onu da bilmiyorum. Ucuz siyaset; bir partiye yamanacak, gidip oradan milletvekili olacak diye cımbızladığı iki tane kelime üzerinden sözde eleştiri yapıyor. Kürt hareketini ve Sayın Öcalan’ı eleştirmek aydın olmaksa vallahi kusura bakma, o dündü.
Mücadele ettiğimiz halklar ve inançlar konusunda algı oluşturmaya asla tahammülümüz yok. Milletvekili olmak için bir hafta beklediğin kapıyı tanıyorsun.”
Şimdi bununla ilgili örneğin Müslüm Doğan’ın tepkisi var. Çok sert bir tepkisi var sosyal medyadan paylaşmış Müslüm Doğan. Onu da hemen ekrana getireyim.
Müslüm Doğan da HDP milletvekiliydi biliyorsunuz.
Bunları toparlayalım ki...
Evet, görüyorsunuz ekranda. Şu anda okuyayım ben de.
Şöyle diyor:
“Sayın Bakırhan doğru söylemiş. Ankara Yenidoğan ve Tuzluçayır‘da büyüdüm. Sokak mücadelesinden geldim. Ama Sayın Başkan’ın unuttuğu bir şey var. Ben HDP’nin kurucu MYK üyesiydim. Sayın Bakırhan’ın metni anlayamadığını da düşünüyorum. Neyse. Ülkemizde süren sürecin kalıcı toplumsal bir barışla sonuçlanmasını diliyorum.”
demiş Müslüm Doğan da.
Bu işte, “Kapıdan, sokaktan topladığımız milletvekilleri” diye ima ettiği isimlerden biri de Müslüm Doğan ki yanıt veriyor.
Başka siyasetçiler de var elbette. Çok tepki gösteren var.
Akşam saatlerinde tamamen X üzerinde yürüyen tartışma bu konuyla ilgiliydi.
Şimdi Tuncay Bakırhan niye bu sözleri söyledi? Niye bu süreci böyle çıkmaz bir yokuşa doğru sürmeye çalıştı ya da bilmeden yaptı, bunu bilemiyorum.
Ama hakikaten şimdi bazı hassas konuları çarpıtarak ve kaşıyarak bu ülkeye bir şey kazandıramazsınız.
Yani siz buradan kazançlı çıkacağım diye Türkiye’yi geri götürürsünüz. Bu süreci geri götürürsünüz. Ve ülkeye en büyük kötülüğü yaparsınız.
Aleviler hem Ortadoğu’nun hem Türkiye’nin çok dinamik toplumudur. Çok etkin toplumudur.
Dolayısıyla Aleviler üzerinden birtakım tartışma yaratıp yeni oralara çekmek son derece yanlıştır, son derece tehlikelidir, son derece inciticidir.
Alevi toplumları, toplulukları, dernekler vesaire açıklamalar yaptılar. Kınama açıklamaları...
Çok hassas bir konuyu kaşımaktasınız.
Bunu birtakım benzetmelerle gündeme getirmek de ayrı bir yanlış, hata.
Yani dediğim gibi burada birtakım... Artık bilerek mi yaptı, bilmeyerek mi, ondan da çok emin değilim.
Tuncay Bakırhan’ı çok tanımıyorum. Dolayısıyla...
Ama hep başından beri söylüyorum: Ben bugün yürütülen sürecin siyasi ikballer temelinde yürütüldüğünü düşünüyorum.
Dolayısıyla ne kadar samimi olduğu konusunda da emin değilim.
Bu süreçten ve çerçeve yasadan bahsediyorum.
Hep birlikte umarım iyi bir şekilde neticelendiğini görürüz. Ama bugün bu Aydınlar Bildirgesi ile ilgili yaptığı tarihsiz açıklama, dediğim gibi, Alevi toplumunda son derece sert karşılandı.
Son derece hassas bir konu. Ve incitici açıklamalar bunlar.
Şimdi tabii burada İdris-i Bitlisi üzerinden yapılan, İdris-i Bitlisi üzerinden yürüyen bir tartışma var. Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi üzerinden...
Bunun bir tarihçesi var elbette.
Bu mezhepçi bilincin hastalıklı bir hâle gelmesi...
Yani ben hâlâ şunu algılamakta zorluk çekiyorum.
Buna öncülük eden isimler var. Öncülük eden isimler de değil, siyasetçiler var.
Mesela örnekse Altan Tan‘ın “MHP’nin sağlam ayağı olmak” açıklaması bugün en çok konuşulan konulardan biri.
Bunlar hem tehlikeli hem dediğim gibi Alevileri inciten tehlikeli açıklamalar.
Yani öyle bir damar var ki bu DEM Parti’nin içinde.
Zamanında HDP'de vardı ama HDP'de de vardı; şimdi iyice arttı bu.
Mütedeyyin denilen, dindar Kürtler konuyu buralara getirmeye çalışıyor.
Tehlikeli buluyorum.
Erk, bitti mi olan?
Arıyı da gönderdin herhalde.
Alıyorum seni yayına. Aldım. Ne dediğini duymadım ama.
Evet.
Şimdi Tuncay Bakırhan’ın açıklamalarını dile getirdim. Bir kez daha istersen hatırlayalım.
Bu Aydınlar Bildirgesi ile ilgili açıklamaları vardı.
“Sokaktan topladığımız milletvekilleri” diye bir iması var.
Buna tepki de gelen tepkilerden biri de HDP milletvekili Müslüm Doğan’dan geldi.
Diyor ki:
“Ben Ankara Yenidoğan ve Tuzluçayır‘da büyüdüm. Sokak mücadelesinden geldim. Ama Sayın Başkan’ın unuttuğu bir şey var. Ben HDP’nin kurucu MYK üyesiydim. Sayın Bakırhan’ın metni anlayamadığını da düşünüyorum ki olabilir. Neyse. Ülkemizde süren sürecin kalıcı toplumsal bir barışla sonuçlanmasını diliyorum.”
Hepimizin dileği bu.
Ama gerçekten Bakırhan bunu bilerek mi yaptı?
Bilmeden mi?
İkisi de tarihsiz.
Ne diyorsun?
Bu çok hassas bir konu elbette.
Sağ ol.
Ben Müslüm Doğan’ın “metni anlamaması” meselesinden gitmek istiyorum.
Bir kere bu doğru bir dil değil. Tabii onu eleştirmek gerekiyor.
Yani siz toplum siyaseti yapıyorsunuz. Bütün siyasi partiler için böyle. Birini tasfiye ederken ya da birinin siyasetçi olmasına karar verirken bunu siz yapmıyorsunuz. Toplum size yaptırıyor. Toplumun temayülleri size yaptırıyor.
Özellikle de toplumsal bir noktada durduğunu savunan partilerde bu iş böyle oluyor.
O yüzden “Kapımızda beklemek” filan, siyasi açıdan, özellikle HDP perspektifinden baktığımızda oldukça yadırganması gereken bir... Ben yakıştıramadım açıkçası.
Yani ben de yadırgadığımı ifade etmek isterim.
Müslüm Doğan’ın söylediği doğru.
Tuncay Bakırhan sadece Alevi aydınları değil, Abdullah Öcalan’ın ifadelerini de anlamamış. Bunu söyleyeyim bir kere.
Evet.
Çünkü esas nokta buradan kritikleşiyor.
Ve tabii ki bu meselenin içerisine şunu da koymamız gerekiyor: Kemal Öztürk’ün Alevilere yönelik söylemleri ve Altan Tan’ın Alevilere yönelik “Alisiz Alevi” gibi söylemleri...
Bunları da birlikte okumak gerekiyor ve çok da tehlikeli olduğunu söylemek gerekiyor.
Esas mesele burada, esas tartışılması gereken nokta İdris-i Bitlisi, şüphesiz.
Evet.
Ama bunun için bir tarih bilgisine ihtiyaç var.
Bir tarih kurgusuna ve tarih kopyalamasına ihtiyaç var.
Şimdi şöyle söyleyebiliriz aslında:
“İdris-i Bitlisi’den Abdullah Öcalan’a, Kürtler yeniden bölgesel düzenin anahtarı mı yapılmak isteniyor?” sorusunu sorarak başlamamız gerekiyor.
Neden?
Şimdi Öcalan’ın geçtiğimiz hafta konuştuğumuz, o “eklendi, çıkarıldı, gerçeği yansıtmıyor” denilen, sızan ya da sızdırılmış tutanakları vardı ya...
Öcalan’ın daha önceki açıklamalarına baktığımızda, Ortadoğu’da olanlara baktığımızda aslında bu tutanaklara hiç gerek olmadan Öcalan’ın ne söylediğine ilişkin bir bilgi sahibi olmamız mümkün görünüyor.
Çünkü Öcalan’ın tam da bu süreç içerisinde doğrulanmış, açık kaynaklarda olan bir cümlesi var.
O da “İsyandan entegrasyona.”
16-Şubat-2026’da DEM Parti heyetine şu mesajı iletiyor, Lale:
“Şiddet, ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçiş.”
Bir tarihsel cümle daha söylüyor. Çok önemli bir cümle söylüyor:
“Türksüz Kürt, Kürtsüz Türk olmaz.”
Hedefi de “demokratik cumhuriyet” olarak tarif ediyor.
Bu bize Abdullah Öcalan’ın bu süreç içerisindeki çizgisi konusunda fikir veriyor.
Burada şunu da görüyoruz aslında: Kürt tarafının, PKK içerisinden, hatta örgüt içerisinden gelen eleştirilerin de anlamını görüyoruz.
Çünkü Öcalan diyor ki: Ayrılma diye bir şey yok. Ulus devlet var. Silahlı mücadele değil.
Entegrasyon, ortak siyasal sistem ve demokratik siyaset diyor.
Tamam.
Buraya kadar ne kadar iyi görünüyor, değil mi?
Yani bu çok olumlu bir şey.
Ama İdris-i Bitlisi benzetmesinin ilk ayağı da tam bu noktada kuruluyor.
Neden?
Çünkü aynı anda Suriye Kürtleri ile ilgili bir şey oluyor. Geçmişte Osmanlı coğrafyasına da bakıp bunları anlatmak gerekiyor.
Teori somutlaşıyor.
30-Ocak-2026’da Şam yönetimi, tamam mı, SDF ile, yani Suriye Demokratik Güçleri arasında, ilk böyle ayrılıklarda... SDF ile Suriye yönetimi arasında aşamalı bir entegrasyon anlaşması yapılıyor.
Ve bu Ağustos ayı içerisinde Washington’ın artık böyle beklentisinin de ötesinde bir durum ortaya çıkıyor.
Nedir o?
Suriye Demokratik Güçleri, yeni Suriye ordusu ve devlet kurumları içerisine alınıyor.
Tamam mı?
Ya, bu çok önemli bir gelişme.
Üç gün sonra da ne oluyor?
Geçtiğimiz hafta SDF komutanı Mazlum Abdi, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet el-Şara’nın danışmanı oluyor.
Birkaç yıl öncesinde birbirlerinden tamamen kopuk, birbirleriyle savaş hâlinde iki siyasi yapıdan söz ediyoruz.
Şam, yani Sünni Şam ve Kürt yönetiminden söz ediyoruz.
Kürt kadroları Suriye devletinin içerisinde böyle bir formül ortaya çıkıyor.
Öcalan’ın kullandığı “entegrasyon” kelimesi Suriye’de de fiilen gerçekleşiyor aslında.
Tamam mı?
Türkiye‘de de aynı anda PKK sisteminin tasfiye edildiği söyleniyor ve Şubat ayı içerisinde Öcalan, PKK’nın silah bırakması ve kendisini feshetmesi çağrısında bulunuyor.
Ve bu Suriye sorunlarının da bir ölçüde azaltılacağı, azaltacağını Amerika Birleşik Devletleri tarafından da deklarasyonu anlamına geliyor.
Ayrıca Türkiye çağrısının Irak ve Suriye’deki silahlı Kürt yapılarına da uygulanması isteniyor.
Ve bundan sonra da Suriye ordusunun, SDF'nin Suriye ordusu içerisinde entegrasyonu; Türkiye‘de PKK’nın silah bırakması tartışmaları meydana geliyor.
Yani Abdullah Öcalan’ın sözleri aslında Suriye’de ve Türkiye’de vücut buluyor.
Buraya kadar da bu dosyalar sızdırıldı, sızdırılmadı meselesinde komploya bile bakmaya gerek yok.
Çünkü o dosyaların, o ifadelerin ana metni tam da entegrasyon üzerine kuruluyor.
Yani Kürt gruplarının, ister Suriye olsun, ister Türkiye olsun, ister Irak olsun, devlet içerisinde entegrasyonu.
Ama dikkat çekmesi gereken bölüm, masanın başında bu anlaşmalar yapılırken Amerika Birleşik Devletleri’nin olması.
Esas mesele bu.
Amerika Birleşik Devletleri, Suriye Demokratik Güçleri-Şam entegrasyonunu başından beri destekliyor.
Ve Suriye’yi de tam bu gelişmeler olurken, yani geçmişte HTŞ yöneticilerinin lideri olduğu Suriye’yi, uluslararası sisteme geri sokuyor.
İlginç bir durum ortaya çıkıyor biliyorsun.
Şara’nın ısmarladığı kahveler kredi kartıyla ödeniyor.
Bu aslında çok kritik bir mesaj.
Diyor ki: Suriye artık silahlı terör örgütü listesinden çıkarıldı.
Böylece yatırım ve uluslararası finans sisteminin içine sokularak meşruiyeti sağlandı, diyor.
Yani Washington bir yandan Kürt silahlı yapıyı Şam’a entegre ediyor. Diğer yandan ne yapıyor? Şam yönetimini de uluslararası sisteme entegre ediyor.
Bu tesadüf olarak görülmeyecek kadar açık bir politika bütünlüğü.
Ve daha çarpıcı olanı var.
Burada Amerika Birleşik Devletleri, Suriye üzerindeki, işte o gerginlikte, İsrail ve Türkiye arasındaki gerginlikte, Suriye’de Ebu Zuhur saldırısında olan gerginlikte derhal devreye sokuluyor ve iki ülke arasında bir hakemlik pozisyonu veriliyor.
İşte buradan da bir çatışmasızlık öneriliyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin burada, hani o “Ortadoğu projesi” filan deniyor ya... Tüm bu olan bitenlerde burada ne kadar büyük bir fonksiyonu olduğu görülüyor.
Şeyde, terazinin bir tarafında bu var:
Kürt, Şam yönetimi birlikte hareket ediyor.
Türkiye, Suriye, o İhvancı politikalar kapsamında birlikte hareket ettiriliyor.
Türkiye İsrail’le kavga ediyor.
Ama Amerika Birleşik Devletleri araç oluyor.
Şimdi tam söylediğim gibi, “Amerika bölgeyi düzenliyor” cümlesinin eldeki gelişmelerle karşılığı tam bu.
Peki esas kritik meseleye geliyoruz şimdi: Bitlisi meselesine.
Bu olanların Ortadoğu’nun çok önemli parçası İran’la ilgisine işte burada dosyanın diğer bir katı açılıyor. Diğer bir noktası açılıyor.
Amerika’nın bugünkü İran politikası yalnız İran devletini askerî olarak baskılamak değil. Yani “nükleer” arıyoruz filan gibi...
Irak’ta da yapılan numaralar sadece yeter sebep değil.
Burada İran’ın bölgedeki ekonomik, siyasal ve askerî bağlantılarını kesmek istiyor.
Bunun için de aslında bize bir görev veriyor.
Biz kimiz?
Türk ve Kürdüz.
Bize bir görev veriyor Amerika Birleşik Devletleri.
Irak’ta bunun başka gruplar üzerinden bir açık örneği yaşanıyor.
İşte bütün o İran’a destek olan grupların fişi çekilmek isteniyor Irak Bölgesel Yönetimi tarafından.
Ve Irak bankalarına da İran’la çok yakın ve İran’a bir biçimde zaman zaman destek oldukları için yaptırım uygulanmaya başlıyor.
Ekonomik birtakım ambargolar konuyor.
Dolayısıyla İran’ın Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut nüfuz kordonunun iki merkezli ülkesi olan Irak ve Suriye ile ilişkileri yeniden masaya yatırılıyor Amerika Birleşik Devletleri tarafından.
Şimdi Suriye’nin çok kritik bir pozisyonu var.
Artık Esad’ın İran’ı değil, Suriye’si değil.
Dolayısıyla İran’a bağımlı devlet değil, tam İran’ın karşısında bir devlet olarak konumlandırılıyor.
Irak, İran’la bağlarının kesilmesi için olağanüstü bir Amerikan ekonomik yaptırımı altında.
Bunların hepsi çok önemli.
Yani bir Türk-Kürt birliğinden söz ediliyor ve bu Türk-Kürt birliğinin son karede İran’a karşı kullanılacak kritik bir koridor ya da bir eşik olarak tanımlanması hem Barack hem Abdullah Öcalan tarafından da vücut buluyor, anlatılıyor yani.
Şimdi gelelim 16. yüzyıla.
Neden Aleviler kaygılı?
İşte bunun bir tarihsel perspektifi var.
1514’te Çaldıran Savaşı’yla başlayan süreçte Osmanlı ile Safevi mücadelesinin yalnızca siyasi ve askerî bir mücadele olmadığını, mezhepsel bir boyut da kazandığını görüyoruz.
Bu noktada İdris-i Bitlisi’nin rolü ayrıca tartışılması gereken bir konu.
Osmanlı’nın bölgedeki Kürt beyleriyle kurduğu ilişki, dönemin jeopolitik koşulları içerisinde önemli sonuçlar doğurdu.
Bugün bu tarihsel deneyim yeniden gündeme getiriliyor.
Kürtlerin bölgesel düzen içerisinde yeniden önemli bir aktör hâline gelmesi, Türkiye-Suriye-Irak hattında yaşanan gelişmeler ve İran’ın bölgesel etkisinin kırılmak istenmesi arasında tarihsel bir paralellik kuruluyor.
Geçmişte Osmanlı’nın doğu sınırında Safevi İran’a karşı oluşturduğu düzen ile bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgede oluşturmaya çalıştığı yeni düzen arasında benzerlik kurulmasının nedeni de bu.
O dönemde İdris-i Bitlisi önemli bir Kürt aktör olarak Osmanlı ile Kürt emirlikleri arasındaki ilişkide aracılık yaptı.
Bugün ise Abdullah Öcalan’ın Kürt hareketinin silahlı mücadeleden demokratik siyasete ve entegrasyona geçişini savunan yaklaşımı, bu tarihsel örnekle karşılaştırılıyor.
Fakat burada çok dikkatli olmak gerekiyor.
Çünkü 1514’ün koşulları ile 2026’nın koşulları aynı değil.
Ancak tarihsel sonuçların nasıl ortaya çıktığı konusunda bir perspektif sunması bakımından 1514 önemli.
Çaldıran Savaşı sonrasında Osmanlı bölgesel bir düzen kurdu. Kürt emirliklerini sisteme dahil etti. Buna İdris-i Bitlisi aracılık etti.
Ama ne oldu biliyor musun?
Jeopolitik, mezhepsel bir güç mücadelesi de ortaya çıktı.
2026’ya baktığımızda Amerika bölgesel mimariyi yeniden şekillendirmeye çalışıyor.
Türkiye-Kürt çatışmasının sona erdirilmesi ve Kürt yapıların devlet sistemine entegrasyonu gündemde.
Öcalan bu dönüşümün tam da İdris-i Bitlisi gibi temel Kürt aktörü.
Bölgesel olarak zayıflatılmak istenen güçse yine İran.
Bugün tarihsel sonuçlar açısından işlerin iyi gittiği ifade ediliyor ya... Ama genel perspektife de bakmamız lazım.
O perspektifi de 1514 sonrasında kurulmuş bir örnek olarak önümüzde görüyoruz.
Osmanlı-Kürt ittifakının kısa vadeli jeopolitik sonuçları üzerinden, ama uzun vadede ürettiği mezhepsel ve siyasal sorunlarla birlikte okumalıyız.
Ne oldu?
O, bir karşıtlıkla yapılan birlikten sonra jeopolitik mücadele mezhepleştirildi.
Yavuz dönemi ve sonrasında Anadolu’da Alevilik bir tehdit olarak değerlendirilmeye başladı.
Ve tam karşısında da Alevilerin bu tehdide karşı bir tampon oluşturma isteği ortaya çıktı.
Yani bir çatışma iklimi yaratıldı.
Ve o iklim nereye kadar uzandı biliyor musun?
Çorum’a kadar uzandı, Maraş’a kadar uzandı, Sivas’a kadar uzandı.
Tamam mı?
Kürtler açısından da sıkıntılar ortaya çıktı.
O da şuydu: İşte hep o “kandırıldık” meselesi...
Kürtlere, beyliklere rahat hareket etme, serbestlik verildi. Ama bu statüler kalıcı olmadı.
Yani gelen bunu değiştirdi.
Ayrıca Kürtlerin başına o dönemde şu geldi:
Bölgesel ihtiyaçlar doğrultusunda stratejik olarak bir tampon konumuna yerleştirildiler.
Tamam. Bir tampon oldular.
Yavuz dönemi sonrası o dediğimiz şey, esas kırılma odur.
Osmanlı-Safevi çatışması mezhepsel bir güvenlik meselesine dönüştüğü için o algılar devam etti.
Ve ortaya şu çıktı:
Bir barış iklimi sağlanırken etnik temeller üzerinden, mezhepsel temeller üzerinden de dinamit mi konuyor sorusu da gündeme geldi.
Bugün itibarıyla İran meselesini değerlendirdiğimizde bana kalırsa sadece “barışla beraber demokrasi ve insan hakları, hukukla birlikte konuşulmalıdır” sorunundan öte, barış bu bulunduğumuz coğrafyada herkesin ortak sorunudur, ortak kaderidir.
Barışla beraber başka gerginliklerin ortaya çıkması da önlenmelidir. Sorunun giderilmesi bugün itibarıyla konuşulanlar arasında bence perspektif meselesine bir de buradan bakarsak daha verimli bir çalışma yürütebiliriz.
Yani şu kadar basit değil. İşte onu anlatmaya çalışıyorum.
“Barışı istemiyorsunuz, kandan besleniyorsunuz” gibi bir okuma çıkmıyor ortaya.
Toplumsal olarak tartışmak gerekiyor.
Kimse kimsenin aydın ölçeri değil.
Kimse kimsenin barış ölçeri değil.
Kimse kimsenin “Sen bilmiyorsun, biz bu işin iyisini biliyoruz” ölçeri değil.
Bence yapıcı bağlamda perspektifleri bu açıdan derinleştirmeliyiz.
Ya öte yandan şu olur:
Bugün, bilhassa Erdoğan’a yaranmak için “Barış şahane bir şey” deriz.
Öbür gün işler kötü gittiğinde, “E, zaten bunlar hak etmişti” deriz ki toplumda “provokasyon” denilen mesele esas budur.
Bu, görüşmelerin değerlendirilmesi değil.
Bu görüşmeler ilerlerken her kesimden birtakım kişileri, tamam mı, böyle abuk subuk laflarla, abuk subuk eylem biçimleriyle ortamı germesidir.
Ve burada kesinlikle her şeyi aynı çuvalın içerisine koymadan da değerlendireceğiz.
Sonuçta bir çuvala koyacağız.
Amedspor’un başarısının ardından Trabzonspor amigolarının nefret söylemi de son derece korkunç.
Kürt işçilerin dövülmesi son derece korkunç bir meseledir.
Ama aynı ölçüde çok kritik olan bir coğrafyada bulunanların, iktidarın yol vermesi nedeniyle yeniden kanaat önderi olup Alevilere, barış meselelerini mezhepsel bir başka boyuta çıkartarak okumaya çalışmaları da çok kırılgan bir şeydir.
Burada provokasyonsa, eğer, Alevilerin deklarasyonu değildir provokasyon olan.
Bana kalırsa ilk önce bu kişileri alandan uzaklaştırmanız gerekiyor.
Kesinlikle.
Ve bunun üzerine tartışmaların ilerlemesi gerekiyor.
Yoksa tarihi eğip bükecek de hâlimiz yok.
Konuşmaları ve olan biteni kendimize göre yontacak ya da olmasını istediğimiz gibi konuşulmuş gibi değerlendirecek bir pozisyonumuz da olamaz gazeteci olarak.
Bunu da herkes böyle bilmeli.
Kesinlikle.
Herkes her konuda aynı düşünmek durumunda değil. Aynı başlıkta bile farklı düşünceler olabilir.
Ama bu siyasetin iki yüzlülüğüdür.
Bugün böyle, yarın öyle konuşabilirler.
Hiç şaşırmıyoruz.
Tabii burada hem siyasetçilerin hem de kamuoyunda bilinirliği, tanınırlığı olan kişilerin ağızlarından çıkacak kelimeleri çok iyi tartmaları, seçmeleri gerekmektedir.
Ondan sonra söyledikleri ve yaptıkları tartışmayı bir noktaya taşıdığı için çok da faydalı olmayabiliyor.
Erk, yani bu sözler ağızdan çıktıktan sonra bak, saatlerdir bu konu konuşuluyor sosyal medyada ve halk arasında.
İşleri getiriyorsunuz, getiriyorsunuz, bir yere koyuyorsunuz.
Ondan sonra öyle laflar söylüyorsunuz ki gel de çık işin içinden.
Yani hani söylüyorlar ya, “Barış sürecinin üzerine titrenmesi gereken bir noktadayız.”
Özellikle bu İdris-i Bitlisi meselesi bu şekilde değerlendirilmesi gerekirken, buradan böyle çok ucuzlatılmış ve bir tarafa da tamamen yekten karşı duruş gösteren bir siyaset yapılmasının da çok manasız olduğunu düşünüyorum.
Yani Türkiye’de galiba hepimizin, her birimizin yetkinliği yok gibi.
Yetkinliğinin çok böyle alt sınırları var gibi.
O geçmişteki insan malzemesi de her sektörde, her konuda, her siyasi partide tıkandı gibi.
Esas bence buraları da açmamız gerekiyor.
Çünkü tam da Ortadoğululaşma böyle bir şey.
Bunu sadece bir siyasi parti lideri üzerinden söylemiyorum.
O yüzden kendimiz üzerinden bir değerlendirme yaparak, kendimizi de bu işin içine katarak söylüyorum:
Doğru yolda değiliz.
Yani hiçbir konuda hem de.
Evet.
İşte bulunduğumuz yeri geriye götürebilecek adımlar bunlar.
Çok tehlikeli.
Doğru yolda değiliz.
Evet, bu iş böyle olmaz.
Madem bir işe başladınız, sürdürebilecek salahiyetiniz yoksa yapmayacaksınız bunu.
Yani gerçekten çok tehlikeli bu işler.
İnsanları incitmesinin de ötesinde, bak, son dönemde ne olaylar oluyor.
Sivri olaylar oluyor.
Yani bunlar çok tehlikeli gerçekten.
O ceset torbaları falan korkunç şeyler ya.
Yani şu devirde şunları konuştuğumuza inanamıyorum.
Gerçekten insanlık, hümanizm açısından şunları konuştuğumuza inanamıyorum.
Toplumu bu kıvama getirmek...
Tabii cehalet de var işin içinde.
Ama mesela bu işte tarihi perspektiften bakmak, olaya sen yaklaşık yarım saattir anlatıyorsun, aslında işin bilincinde olmaktır.
Ama bunu işte kime, nerede söyleyeceğini bilmeden böyle laflar edersen geri dönüşü çok zor.
Sonra çıkıp “Ben yanlış anlaşıldım” demenin de ne kadar doğru olduğu ayrıca tartışmalı elbette.
Yani yanlış anlaşılacak şeyler söylemeyeceksiniz.
Hele ki bu adımların önünde giden siyasetçilerseniz eğer, madem bir işe soyundunuz, öyle değil mi?
Çok dikkatli olacaksınız arkadaş.
Ağzınızdan çıkacak kelimeyi iki düşünüp bir konuşacaksınız.
Böyle düşünüyorum.
Çok teşekkür ediyorum. Harika oldu.
Özellikle bu bölüm, dediğim gibi, tarihsel perspektiften de anlattın ki doğru anlaşılabilmesi için çok çok önemliydi bu.
Ağzına, yüreğine sağlık Erk.
Hadi bakalım. Ne zaman sekiz saat falan yapacağız yayını?
Aynen. Oraya doğru gidiyoruz.
İki saate dokuz dakikamız kaldı.
Peki ama ben bütün yayın çok güzeldi ama son bölüm hakikaten çok özel bir bölüm oldu bence.
Teşekkür ederim hem araştırman için hem anlattıkların için.
Değerli izleyiciler, sizlere de çok teşekkürler. Bizi bu saate kadar izlediniz.
Elbette canlı yayınlarımız sürecek. Yine bekleriz.
Herkese iyi geceler diliyoruz.
Hoşça kalın.
- - - - - - - - - - - -
-
a45UyF587661
- - - - - - - - - - - - -
| Gruba mesaj göndermek icin To send a message to the group |
: |
ozgur-
gundem@googlegroups.com |
| Gruba üye olmak icin To join the group |
: |
ozgur-
gundem+subscribe@googlegroups.com |
| Grup kurucusuna yazmak için To write to the group founder |
: |
0raj.p0yraz@neomailbox.net /
oraj.poyraz@openmail.cc |
| Grup Sayfamız Our Group Page |
: |
https://groups.google.com/
g/ozgur-gundem/ |
| Arzu ederseniz bloğuma da göz
atabilirsiniz You can also check out my blog if you wish |
: |
http://
orajpoyraz.blogspot.com/ |
| Yeni web sayfam Our new website |
: |
https://erkin.cc/ |
| Eposta adresleri (Derdiniz varsa
buradan ulaşın.) Email addresses (Contact us here if you have any problems.) |
: |
Oraj.Poyraz@erkin.cc 0raj.p0yraz@neomailbox.net oraj.poyraz@openmail.cc |