=======================
Meltem TV
https://www.youtube.com/watch? v=1nt8uysDKmA
24- Kas-2025
Bu videoda, Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik “dinsiz” iftiralarının tarihsel kökeni, 1919’dan itibaren İngiliz ve daha sonra Alman istihbaratının uyguladığı propaganda stratejileri ve Atatürk’ün dine bakışına dair resmi kaynaklardan alınmış gerçek sözleri ele alınıyor.
Videoda Neler Var?
Atatürk’e “dinsiz” suçlamalarının 19-Mayıs-1919’dan sonra neden başladığı
İngiliz işgalinin Anadolu ve İstanbul üzerindeki rolü
Kurt Ziemke’nin 1930’da yazdığı “Yeni Türkiye” kitabında yer alan gizli strateji:
“Cumhuriyeti din düşmanı ve Kürt düşmanı olarak gösterme planı”
İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin fetva operasyonları ve “fetva savaşları”
Atatürk’ün gerçek din alimlerine verdiği değer ve sahte din adamlarına karşı mücadelesi
Atatürk’ün dine bakışını gösteren resmi belgelerden alınmış sözleri:
“Bizim dinimiz en makul ve en tabi dindir.”
“Türk milleti daha dindar olmalıdır.”
“Müslümanlık Türk’ün milli dinidir.”
Atatürk’ün Kur’an’a duyduğu saygı ve Türkçe tefsir/meal çalışmalarına verdiği destek
Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyat eğitimi ve gerçek din bilginleri yetiştirme vizyonu
Ezan ve Kur’an’ın Türkler tarafından okunma üslubuna dair övgüsü
— — — — —
Atatürk’ün dinsiz gösterilmesi şey meselesi şudur.
Bakın Atatürk 19-Mayıs-1919’a kadar Çanakkale’nin Muzaffer Paşası.
Son derece dindar.
Yani Osmanlı hükümetin bakış açısıyla söylüyorum.
Osmanlı yetkililerin efendim eee mükemmel bir insan, mükemmel bir komutan, her yönüyle mükemmel bir insan.
19- Mayıs-1919’da Samsun’a ayak basıp da milli mücadeleyi başlattığında Atatürk’e dinsizlik iftiraları başlıyor.
Bakın 19 Mayıs’tan sonra başlıyor.
1919.Neden?
Çünkü Osmanlı İngilizin esareti altında.
İtilaf devletleri İstanbul sokaklarında devreye geziyorlar.
Galata Kulesi’nin üzerinde İngiliz bayrağı var.
Harbiye binamızda İngilizlerin bayrağı var.
Nereye gitsiz İngilizlerin bayrağı var.
Anadolu coğrafyası işgal efendim edinmiş vaziyette.
Yunan eee Ege’ye Ege işgale başlamış.
İzmir’e çıkmış ve işgale başlamış.
Bu şartlar var o sırada tamamen.
Mondros mütarekesiyle de Osmanlı silah Osmanlı askeri silah bırakma durumuna gelmiş ve Kuvay-i Milliye de zaten silah bırakmayan subay ve askerlerle beraber ve halkı organize ederek önce başlıyor.
Kuvay-i Milli Hareketi.
Daha sonra Atatürk bunları ordulaştırıyor ve bir millet haline, bir devlet haline dönüştürüyor.
Şimdi buradaki mesele şu:
Atatürk’ü atılan dinsizlik iftiraları milli mücadele başladıktan sonradır.
Neden?
Türk milletini ondan uzak tutmak için, Türk milletini onun etrafında kenetlenmesini engellemek için bu dindar, 19 Mayıs’tan sonra dinsiz.
Ya aynı Atatürk öncesi nasıl dindar sonrası niye dinsiz oluyor?
Milli mücadele.
Yani bu iftiranın kaynağı dini değil.
Bakın bu iftiranın kaynağı siyasi işgal mantığıyla beraber bugün bu iftiraları atanlar da İngiliz’in mantığıyla, Yunan’ın mantığıyla bu iftiraları atıyorlar.
İşte Profesör Doktor Haydar Baş Bey’in vurguladığı şey bu.
Size gelip de birisi Atatürk’ü eleştiriyor, dinsiz iftirası atıyorsa merak etmeyin onlar İngiliz ve Yunan istihbaratının elemanlarıdır.
Gönüllü ya da ücretli.
Onlar bunu bilinçli olarak iftiraları atıyorlar.
bunu ifade etmişti ki bazılarından da İngiliz pasaportu çıktığını biliyoruz değil mi?
Bunu da biliyoruz.
Şimdi bu temel tespiti önce ortaya koyalım.
Yani 1919 Mayıs günü bu iftiralar başladı.
Daha sonra sadece Atatürk’e değil Atatürk’le beraber olanların hepsine Fevzi Çakmağından tutun ne kadar yanında silah arkadaşı varsa İnönü vesaire hepsi için bu iftiralar atıldı.
Neden?
Milli mücadeleyi engellemek için, yeni bir devlet kurulmasını engellemek için daha sonra da 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra da devleti de dinsiz göstererek halkla devlet arasını açmak istediler.
Ya bir projeydi bu.
Bu bir İngiliz projesiydi.
Bir Yunan projesiydi ve onların içimizdeki yerli uşaklarının eee efendim projeleriydi bunlar.
Daha sonra da bakın biz bu itirafları şimdi İngilizler bunu yaptılar ama biz bu itirafları daha sonraki dönemlerde başka efendim kişilerde de başka ülkelerden de duyduk.
Şimdi bunun bir örneğini ifade edeceğiz.
5. görsel alalım arkadaşlar.
Evet 5 görsel bu.
Şimdi ben yine müsaadenizle kalkayım tabii ki.
Ben de geleyim bu sefer sizle beraber.
Şimdi bu adam kameraya da arkamız dönmemiş oluruz.
Bu adam kimdir?
Bu adam bakın Alman asıllı Ortadoğu uzmanı Kört Ziyemke.
Kört Zihke 1930 yılında Dne Türkey denilen bir eee Day Neürkey denilen bir kitap Yeni Türkiye yazıyor ismi Yeni Türkiye.
Bir kitap yayınlıyor bu adam.
Bakın şu adam şu anda ancak bu fotoğrafı bulabildik.
biraz şey ama Alman asıllı bir efendim Ortadoğu uzmanı.
Eee şimdi burada ne anlatıyor bu adam?
Bakın bir strate Almanya’nın Türkiye’ye yönelik uygulaması gereken stratejiyi yazıyor.
Hangi strateji uygulamalıyız diyor.
Bu kitapta şu D Turkey kitabında bunu ifade ediyor.
Neymiş strateji?
stratejiye göre amaç daha doğrusu Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin hem din düşmanı hem de Kürt düşmanı olduğu temasını ortaya atıp işlemektir." diyor.
Yani biz Alman istihbaratı olarak Alman efendim Türkiye üzerinde emelleri olan bir irade olarak diyor bizim işlememiz gereken şey bu diyor.
Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti dinsiz gösterelim.
Hem de diyor Türk düşmanı gösterelim diyor.
Din düşmanı ve Kürt düşmanı gösterelim diyor.
Şimdi aslında bugün yaşananları bu İmralı süreci birçok şeyler yani Kürt kardeşleri üzerine oynanan oyunlar aslında 1920’lere 1900 yani şu anda 1930’da yazılmış bir kitapta bu yazıyor.
Şu anda bu proje bugüne ait bir proje değil.
Hatta hani 18001900 yıllarda İngiliz ajanlarının başlattığı projeler bunlar.
Aslında bunu Alman Almanlar 1930’da bunu bir kitap olarak yazmışlardı.
Din Satürk programınız 1930 yıllarında da başlamıştır diyor.
Evet.
Dış ve iç Türkiye Cumhuriyeti düşmanları dinsiz Atatürk propagandasına 1930’lu yıllarda başlamışlardır diyor Zenke’nin plan şeyine göre.
Ama ben özellikle baştaki şunu belirttim.
Bu aslında bir İngiliz planı.
Almanlar sonradan dahil olmuşlar.
İngilizlerin planı ise 1919’da başladı.
Bunu net bir şekilde ifade edelim.
1919’da yani Atatürk daha hayattayken Atatürk’e dinsiz iftiraları atılmaya başlandı.
Sebebi de bu bir projedir.
Yani Türkiye’yi bölmek, parçalamak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni başarısız kılıp işgalini tekrar hani o efendim şark meselesi, şark projesini devreye koyabilmek için bu projeyi hayata geçirdiler.
İşte bugün hala atılan iftiralar, yapılan efendim hani eee PKK'ya yönelik, İmralı’ya yönelik efendim yaşanan gelişmeler hepsi bu projenin aslında devamı.
Biri dini boyuta, biri etnik boyuta.
Dikkat ederseniz.
Evet.
Eee, şimdi Atatürk’ün dinle alakalı olan efendim yani Atatürk ve Atatürk’ün dine bakışını eee biraz daha değerlendirelim.
Evet.
3üncü sorumuzu yani Atatürk dink nasıl tarihsel olarak.
Evet.
Sor eee 6 görsele alalım arkadaşlar.
Tabii burada uzun uzadıya e anlattık ama ben bazı noktaları bazılarını efendim ifade edeceğim.
Müsaadenizle yine kalkalım.
Tabii ki.
Bakın burada Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü görüyoruz.
Efendim eee hocalarla beraber eee hocalara çok değer veren ama hangi hocalara değer veren?
Gerçekten İslam dinini yaşayan, bilen alimlere Atatürk değer veriyordu.
Ülke düşmanlarına, milli mücadele düşmanlarına asla hocaydı, bilmem neydi değer vermiyordu.
Atatürk’ün birinci şeyi hem din konusunda samimi olacak hem de milli konularla samimi olacak.
Bu ikisi beraber olursa o Atatürk’ün nezdinde alimdir.
Bir değeri vardır.
Yoksa biliyorsunuz hutbe savaş şey eee fetva savaşları vardır.
Evet.
Profesör Doktor Haydar Baş Bey’in hoş geldin Atatürk eserinde bu gerek o efendim Damat Ferit hükümetinin yayınlattığı İngilizlerin e kaleme alarak yayınlattığı birtım fetvalar ona karşılık Rıfat Böğrekçiye ve ekibine hazırlanan efendim ceva hazırlanan fetvalar fetva savaşları yaşanıyor.
Bir tarafta Türk milletinin bağımsızlığını isteyen hocalar onlar başımızın tacı.
Ama bir taraftan İngilizin İngiliz muhipleri cemiyetine bağlı olup da İngiliz adına fetva veren, sözde dindar, sözde alim olan insanlar.
Onların dinle, İslam’la hiçbir alakası yok.
Bunun üstüne mi, sonra öncesi mi, sonrası mı tam bir emin değilim.
Orasına tarihsel olarak bakmak lazım.
Ama Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de bazı eee bu İngiliz ajanlarından olan eee dindar imamlara karşı diyeyim eee imamların eee bilgisini aldıktan sonra eee imamları toplayıp biliyorsunuz ki orada eee yere Kur’an-ı Kerim koyup üzerinden atla diye emir veriyor.
Tabii gerçek Müslüman olan, gerçek İslamiyeti eee anlatmak isteyen imamlar üzerinden geçmiyor.
O Allah’ın kitabıdır diyor.
Onun üzerine geçemeyiz paşam diyor.
Tabii o ajan dediğimiz imamları üzerinden geçiyor ve Atatürk diyor ki bugün dinini satan yarın vatanını da satar.
Diyor.
Eee onlara karşı bir emir de veriyor.
Evet.
Bunu da ek olarak söylemek istedim.
Tabii kesinlikle.
Mesela İskilitli Atıftan bahsederler.
İskilitli bir atıf şapka kanununa muhalefet ettiği için değil.
eee Atatürk aleyhinde eee idam fermanını ya da efendim Atatürk’ün dinsiz olduğu noktasında birtım fetvalara eee Kuvay Milliyecilerin kafir olduğu noktasındaki fetvalar imza attığı için İskilpli atıp yargılanıp eee cezalandırılıyor.
Yani mesele budur.
Vatana ihanetten dolayı.
Yoksa şapkadan şundan bundan dolayı değil.
Yani şimdi burada bakın ne diyor Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dine bakışı.
Bizim dinimiz en makul ve en tabi dindir.
Bizim dinimiz ya bunu diyen bir adam nasıl dinsiz olabilir ya?
Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir.
Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur.
Bundan daha güzel izah olabilir mi?
Bunu ne zaman söylemiş?
Yani 1919’da değil.
1923’te.
Milli mücadeleden sonra söylüyor bunu.
Bakın devamında ne var?
Bizim dinimiz milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı öğütlemez.
Aksine Allah da peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şereflerini korumalarını emrediyor.
Ya Allah da peygamber de diyerek efendim bir şey söylüyor.
Bu insan nasıl dinsiz olabilir ya?
Yani dolayısıyla gerçekten çok büyük eee iftiralar eee atıyorlar ve bunun da altını çizmemiz lazım.
Bakın, eee, şurada sadece bir ilk cümleyi okuyayım.
Türk milleti daha dindar olmalıdır.
Ya dinsiz bir adam Türk milletinin daha dindar olmalıdır der mi?
Türk milleti daha dindar olmalıdır.
Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum.
Dinime bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum.
Bakın şu da aslında güncel bir konu.
Şu şu sözü Atatürk’ün Atatürk’ün huzurunda bak kaynaklarını okumuyorum ama kaynak o kaynakları söyleyelim.
Atatürk’ün söyle ve deme işleri cilt no 2 sayfa 90.
Eee cilt no 2 sayfa 92.
Yine aynı şekilde cilt no e sayfa 70’te bunlar yer alıyor.
Evet.
tarihi bir kaynaktır.
Atatürk’ün söyle ve demeçleri bakın şurada Atatürk’ huzurunda bulunan birisi Türklerin diyor milli dinin şamanlık olduğunu söylüyor.
Bak günümüzdeki aslında bazı milliyetçiyim diyenl bir cevap bu aslında.
Hı hı.
Milli dinin şamanlık olduğunu söylüyor.
Atatürk diyor ki buna hiddetleniyor, kızıyor.
Ahmak diyor, "Müslümanlık Türk’ün milli dinidir diyor.
Bakın Atatürk’ün dine bakışı bu.
Bugün bazı milliyetçi diye geçenler bakın milliyetçiliği ön plana, Türk milliyetçiliğini ön plana çıkartarak İslam’a saldırıyorlar.
Bu Arap dinidir, bu şöyledir, bu böyledir diyerek İslam dinine saldırıyorlar.
Bu milletin inancına saldırıyorlar.
Atatürk bunlara kızıyor, fırça atıyor.
Diyor ki, "Ahmak" diyor, "müslümanlık, Müslümanlık Türk’ün milli dinidir.
Milli dinidir.
Müslümanlığı Türkler yaymışlar ve Türkler kendilerine göre en geniş manasıyla anlamışlar.
ve benimsemişlerdir.
Münür Hayri Egeli bilinmeyen yönleriyle Atatürk kaynağı da bu.
Onun dışında efendim bakın burada da şu bölümü okuyacağım.
Her sarıklı hoca, her sarıklıyı hoca sanmayın.
Hoca olmak sarıkla değil beyinledir diyor.
Aslında böyle bir eee altı çizilecek bir laf söylemiş.
Burada da şeyden bahsediyor yani.
Eee hani teknoloji küfür biliyorsunuz o dönemlerde başlıyor bu filtre.
Daha önceden başlıyor aslında.
Osmanlı’yı geri bırakan şey de bu zaten.
Osmanlı teknoloji devrimi kaçırmıştır.
E dolayısıyla bugün de efendim biz dijital devrimi kaçır Avrupa Sanayi Devrimine geçmişken biz tabii neydi işte arabaya binmek şu pantolon giymek bu bilmem neyi giymek bu yani şu küfür şu bilmem ne.
Atatürk onlara cevap veriyor.
Küfür onların zannıdır diyor.
Küfür bunu söyleyenlerin zannıdır diyor.
Ondan sonra diyor işte bakın bu yanlış yorumu yapanların amacı İslamların kafirlere esir olmasını istemek değil de nedir diyor.
Müthiş tespitler değil mi?
İslamların kafirlere esir olmasını istemek değil de nedir?
Yani müthiş tespitler.
Yani geçelim arkadaşlar diğer şeyimize.
Şu anda nerede kaldık?
E 7 numaralı olması lazım.
Yok.
Bunun bir ikincisi olması lazım.
İkincisi.
Evet.
Evet.
Bakın şu da çok önemli.
Atatürk kendisine 1923 yılında bir Kur’an hediye ediliyor.
Kur’an-ı Kerim armağan ediliyor.
Ve Atatürk ne diyor biliyor musunuz?
Önce teşekkür ediyor.
Sonra diyor ki, "Bence değerini takdire imkan olmayan bu hediyeyi en derin ve hürmetkar din duygularınla saklayacağım." 1923 Atatürk’ün efendim eee TT açılımını tam bilmiyorum.
E sayfa 480 değerini takdire imkan olmayan bu hediyeyi en derin ve hürmetkar din duygularına saklayacağım.
Hani birilerinin attığı iftira neydi?
Gökten indi sanılan efendim doğmalar dogm hani Kur’an’ı kastediyordu aslında.
Tam aksine Kur’an’ı kastetmiyordu orada.
kendilerini o dönemlerde bugünlerde de var bunlar hoca olarak tanıtıp İngiliz ajanlığı yapanlar ben şunu hissettim, ben şunu rüyamda gördüm, ben bunu bilmem ne yaptım, gökten şöyle oldu, bilmem ne böyle oldu diyerek uydurmalar, doğmalar oluşturuyorlardı.
Atatürk’ün orada reddettiği şey o.
Yoksa Atatürk’ün Kur’an’a olan saygısını burada görüyoruz.
takdire imkan değerini takdire imkanı olmayan bu hediye Kur’an-ı Kerim için bunu söylüyor.
Onun dışında bakın burada şöyle bir şey var.
Eee dini siyasetlerine dini efendim kendi çıkarlarına alet edenlere de burada çok güzel cevap veriyor Atatürk bakın ne diyor.
Bizi yanlış yola yönelten soysuz kimseler bilirsiniz ki çok kere din perdesine bürünmüşler.
Saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle bu şeriattan kasıt Kur’an Kur’an’ın hükümleri değil kendi uydurdukları birtım şeylerle sözleriyle aldata gelmişlerdir.
Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz.
Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din niteliği altındaki küfür ve küfürlükten gelmiştir.
Yani din görüntüsüyle beraber adam kendi küfrünü din diye yutturmuş bize.
İşte bunlardan dolayı gelmiştir diyor bütün bu kötülükler.
Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar.
Halbuki Allah’a şükürler olsun ki hepimiz müslümanız.
Hepimiz dindarız.
Yine Atatürk’ün söyleme demeçlerine sayfa y yani Atatürk’ün aslında eee milli mücadeleden sonra yaptığı en büyük mücadele kaba softa ham yobaz diyoruz ya.
Yani dini kendi çıkarlarına, kendi siyasetlerine, kendi menfaatlerini kullananlar da yaptığı mücadeledir.
Bunu da burada görmüş oluyoruz.
Eee, şu da çok önemli.
Yani bunlar hepsi önemli olduğu için geçemiyorum.
dini bilen ve yaşayan ve millete örnek olacak olan insanların yetiştirilmesi konusu.
Bakın çok enteresan.
Nasıl ki her hususta yüksek meslek uzmanlık sahipleri yetiştirmek gerekli ise dinimizin gerçeğini inceleme, araştırma ve telkin bakımından.
Telkin ne demek?
Anlatmak bakımından ilmi ve fenni kudrete sahip olacak seçkin ve gerçek din bilginleri de yetiştirecek yüksek kurumlara sahip olmalıyız.
Ya bir dinsiz bir insan kalkıp da dini öğretecek üst düzey insan niye yetiştirmek ister?
Neden böyle bir şey yapsın ki?
Zaten ilahiyat fakülteleri Atatürk zamanında kuruldu.
Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk zamanında kuruldu.
Kur’an tefsiri bunları konuşacağız biraz sonra.
Atatürk zamanında kuruldu.
Yani Atatürk din milletimiz dini öğrensin diye bir gayret gerçek dini peygamberin yaşadığı dini öğrensin diye bir gayret sarf etti.
Ezanla ilgili bakın bu arada bakın ezanla ilgili söylediği söz hangi tarihte tarihini yazmamışız.
Hani diyorlar ya Atatürk işte 1919’da 20’de bunları söyledi ama sonra vazgeçti.
Yani ya 1933’te söylediği cümleyi söylüyorum şu anda.
Atatürk ezan ve Kur’an okunmasıyla ilgili şunları söylüyor.
Ezan ve Kur’an’ı Türklerden başka hiçbir Müslüman milleti bu kadar güzel okuyamaz.
bunlara muhteşem bunlara muhteşem müzik ahengi veren Türk sanatkarlarıdır.
Yani o müzik ahengi denilen eee okuma tarzı o musiki ile beraber okunması yani 1933 Abdülkadir İnan iki hatıra vesaire belgeleri de burada var.
Ve yine bakın ne diyor.
İlk olarak Kur’an’ın dilimize çevrilmesini istedim diyor 1930 yılında.
Bu da ilk defa olarak Türkçeye çevriliyor.
Hz. Muhammed’in yaşamına ait bir kitabın da çevrilmesi için de emir verdim diyor.
Yani Atatürk’ün derdi neydi?
İnsanların dini doğru öğrenmesi, doğru kaynaklarını öğrenmesi, yukarıda bahsettiği o şarlatanlar var ya onlardan öğrenmemesi, gerçek alimlerden öğrenmesi gibi bir gayreti, bir gayreti vardır.
Aziz Mustafa Kemal Atatürk’ün
— — — — —
@arzusurucu
🇹🇷🇹🇷🇹🇷MİNNETTARIZ
YÜCE ÖNDERİMİZ GAZİ MAREŞAL MUSTAFA KEMAL ATATÜRK 🙏❤️
— — — — —
@Bizik01
“Milliyetçi ve tehlikeli bir niteliğe sahip. Ve çok zeki!” -Atatürk hakkındaki 3 Ekim 1919 tarihli İngiliz İstihbarat Raporu.
— — — — —
@necdetogutcu795
Tarihimizi ve zihinlerimizi, din tüccarlarının iftiralarından kurtarmaya çalışmakla çok saygıdeğer ve çok önemli bir şey yapıyorsunuz.
Emeklerinize ve yüreklerinize sağlık.
— — — — —
@selmasimmert6445
Hep ayni oyun sagligindada ayni yalaniBaska oyunlara bulun hersey bizim Atamizi Bize daha cok sayiyoruz,anliyoruz❤
— — — — —
@kuyumculu1
ÇOK DOĞRU TESPİTLER HELAL OLSUN SİZE ❤❤❤❤❤❤❤❤❤❤
— — — — —
@marcanhallo2911
❤ATATÜRK YÜCE YARADANIN 7 DÜVELLE SARILMIŞ İŞGAL EDİLMİŞ VATANA ÜLKEMİZ E MİLLETİMİZE Bİ KURTULUŞ LUTFU DUR
— — — — —
@ardaaydn4783
Atatürk ümcumhuriyetibir cuma günü hocalarlabirliktedualarlakurmuşt😊ur.Onun elmalili Hamdi yaziramealiniyazdırdığımealini okuyorum nurlar içinde yat atam
— — — — —
@Kadri-kl4om
Kendi din inançlarına baksınlar
Ne dinmiş be
Herkezin inançı kendine.inançlıları görüyoruz!elhamdüllah
— — — — —
@D.İ.AronLEVİS
…Yes, as a researcher, I emphasize here once again that if I do not stand for this right and truth, no matter who it is;
This would be treason against the Almighty Creator, Almighty God…
And I would be ashamed of myself for not fulfilling the ethical rules of this sacred and holy duty.
The Great Ghazi, the Great Leader Atatürk, is a blessing from Almighty God to the Turkish Nation.
Like his ancestors Muhammad and Ali, he feared nothing and bravely…
He fulfilled his sacred duty because…
The Great Savior of this Great Turkish Nation, the Immortal Atatürk, is a descendant of the Ahl al-Bayt, Seyyid Atatürk, and the Ahl al-Bayt. He never bowed down after the death of Prophet Muhammad; just like Hazrat Ali, he always stood for truth. Nothing could buy him. He was NOT a traitor.
He belonged to the city and gate of honor, dignity, morality, virtue, knowledge, and wisdom.
Here, with him, lay the secret of his ancestors, Muhammad and Ali. The Gate and the City.
For those who think and reason…
That is why the GREAT UNLOVED VIRTUES, THE GREAT ATATÜRK
That person who spoke of knowledge and science expressed the light of the Quran through ijtihad.
…
He destroyed all fabrications and prejudiced ideas, buried them along with their lies, and exposed the deeds of the traitors…
Put your hand on your conscience, tell the truth,
THINK AND DECIDE! THE GREAT GAZI, WITH HIS SKY POWER AND LOCAL GOVERNOR, CHOSE THE REPUBLIC AND BROUGHT THE COUNTRY TO THE BEAUTIFUL TURKISH NATION, HE BROUGHT A SECULAR UNDERSTANDING…
BECAUSE HE GRANTED WOMEN THE RIGHT TO VOTE AND BE ELECTED; THIS RIGHT IS NOT FOUND IN MOST COUNTRIES, EVEN IN MUCH MODERN THINKING…
Here is the truth: "He!" was the breath of the conscience-centered (religious) thought and reasoning of the Ahl al-Bayt, the Great Atatürk…
Because it was a secret from the breaths that took shape as he traveled through Anatolia. Atatürk = Conscience
Be witness, Almighty God, I have fully expressed the truths of the founder of the Turkish nation.
Amen!
— — — — —
@ardaaydn4783
Kim ne derse desinkervan yürüyor🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷
— — — — —
@marcanhallo2911
— — — — —
@cananemlik3720
Önce din değil ahlak gerek. Ahlaksız ne insan olur ne de müslüman. Vatana ihanet edenin ne dini olur ne de imanı. Ne mutlu Türküm diyene.
— — — — —
@suleymanerhan9184
Ya hu, Atatürk’ün dindar olup olmadığını sorgulayacağınıza, aynı dinin inananları olan dindarların mezhep ve tarikatlara ayrışıp birbirleriyle tepişmelerinin nedeninisorgulayın.
— — — — —
@alpugan23
İngiliz ve Arapçı siyasi ümmetçiler projesi diyelim
— — — — —
@istanbul1938
Suriye ırak iran afganistan ne halde.
Atatürk’ün Tırnağına kurban olsunlar. Zerafeti yeter. Asaleti emsalsiz. Ne istemiş sizden hatırlanmak sadece. Cumhuriyet e sahip cıkın demiş.
— — — — —
@ardaaydn4783
Aklımızdan çıkmıyorsu ❤nuz duacıyız..
— — — — —
@tarikhotic9777
İSTANBULDA 3550.Camiivar.Bu Camiilerin çoğu 1923 2000 yilları zarasında yapıldıbunaİnanmayan kişigitsin Camilerin kaisına baksın orada Yapım tarihi yaziyor.
— — — — —
@mustafaabaci2767
Kişi sevdiği ile haşr olunacaktır, kişi kimi severse kıyamette onunla beraber olacaktır. Allah herkezi, kıyamettesevdiği ile beraber eylesin.
— — — — —
@mehmetgulakdeniz339
İngiliz yazar Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynaklari ve SEYH SAİD İSYANİ adlı kitabında kendi adına çalışan bir ajanin olduğunu 132 ci sayfada yazmaktadır.Buradaki tanımlar bu meclisi mebusan ve Türkiye Cumhuriyeti vekili olan Dr. Rıza Nur’ı işaret ediyor. Hatiratim diye kazdığı yurt dışindayken 1926 yılında British Museum a teslim ettiği hatiratı 1960 da Püsküllü Kadir Mısırlıoğlu tarafından çevrildi. Sonraki yıllarda başka birleri tarafında eklenmiştir.Bunu yapan İngiliz istibaratıydi. Tüm amacı Atatürkü itibarsız etmek ve din yolu ile ülkeyi ikiye bilmektir.
— — — — —
@globalwarm2416
Dünyada tek bir hakikat vardir o da Türklük’tür.muhtemelen ilk insanlar türktü.
=======================
Odatv
https://www.youtube.com/watch? v=MODwV-44kWE
Lozan Konferası’na katılan Türk heyetinde ikinci delege olarak görev yapan Rıza Nur, TBMM’de 1. ve 2. Dönem Sinop milletvekili olarak yer aldı. Maarif Vekili görevinde bulunan Rıza Nur, daha sonra Türkiye’den kaçtı.
Hayat ve Hatıratım isimli hatıralarını kaleme alan Rıza Nur, anılarını British Museum’a teslim etti. Bu hatıraları Kadir Mısıroğlu yayınladı.
Odakitap editörü Cansu Karakuş sordu, gazeteci yazar Muharrem Bayraktar anlattı.
Rıza Nur kimdi, İngiliz istihbarat raporlarında nasıl anlatılıyordu hepsi ve daha fazlası videoda..
…
Röportaj: Cansu Karakuş
Kurgu: Bulut Gezer
Bu videoda, "Her Şeye Rağmen" kitabından... Herkese merhabalar, ben kitap editörü Cansu Karakuş. Bu hafta Dr. Rıza Nur’u konuşacağız. Konuğumuz Muharrem Bayraktar olacak ve Rıza Nur’u kendisinden dinleyeceğiz.
Rıza Nur, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin birinci ve ikinci döneminde Sinop milletvekilliği yapan, Lozan Konferansı’na katılan heyette ikinci delege olarak yer alan ve Maarif Vekilliği [Milli Eğitim Bakanlığı] yapan bir isim. Bunları, "Hayat ve Hatıratım" kitabını yazan bir isim olan Muharrem Bayraktar’dan dinleyeceğiz. [Kitap], yayınlandığı günden itibaren tartışmalara sebep olmuştu. Siz de Rıza Nur ile ilgili kapsamlı bir yazı kaleme aldınız. Buradan hareketle, Dr. Rıza Nur’u nasıl tarif ediyorsunuz, bunu sormak istiyorum.
Öncelikle, fark ettiğiniz gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 1. ve 2. dönem Sinop milletvekili olarak görev yaptı. Maarif Vekilliği yaptı. Zaten Lozan’da değil, Moskova Antlaşması görüşmeleri gibi birçok önemli görüşmede delege olarak çok önemli katkılarda bulundu. Hatta 14 ciltlik "Türk Tarihi" kitabı var; çok güzel yazmış olduğu... 1926’da, yani yurtdışına gitmesi de 1926’da, İzmir Suikastı’ndan sonraya dayanıyor. Yani orada bulunanların idam edilmesi söz konusu olunca, "Ben de idam edilirim" korkusuyla... Bunlar hakkında çok değişik şeyler söyleniyor. Fakat bu hatırat meselesi çok önemli. Yani Rıza Nur, hatıratını kaleme alıyor, 1935’te... Bunu İngilizlere veriyor, üzerine "25 yıl yayınlamayın" diyor. Bu, artı 1960’a kadar... 1935’ten 1960’a kadar, 25 yıl yayınlanmak üzere geliyor bu hatırat. Ve kapsamlı olarak yayınlayan kişi Kadir Mısıroğlu. Ondan önce aslında Profesör Cavit Orhan Tütengil hoca, ilk olarak bu büyük eser üzerine çalışmalarda bulunuyor 1963 yılında. Yani ’60’ta bunun süresi doluyor, 35’te veriyor, 60’ına kadar yayınlamayın diyor... Üç sene sonra Profesör Cavit Orhan Tütengil hoca, bu yazmalar üzerine çalışıyor ve bu kadar incelemeye başlıyor. İlk yayınlayan aslında hoca kapsamlı olarak yayınlıyor mu? Neden kapsamlı olarak diyorum? Çünkü hatıratında çok argo ifadeler var, çok uygun olmayan ifadeler var, saptırılmış ifadeler var. Mustafa Kemal’in annesi ile alakalı, babasıyla alakalı, olmaz şeyler yazmış. Gerçekle alakası yok. Bunları okuyup, "Bunların gerçekle alakası yok, kendi ifadesine göre yargılar. Bunun gerçekle bir alakası yok, zaten bunları ciddiye almak bizim açımızdan uygun olmaz" diye, bunları yayınlamıyor, yapmıyor. Bu bölümleri de Kadir Mısıroğlu tarafından yayınlanıyor. Bu durum, hatıratında gerçekten de çok güzel çalışmış bizim tarihçilerimiz, bilim insanlarımız. Fransız kütüphanesinde bulunuşu üzerine çalışıyorlar. Burada ilaveler, evet, el yazması, Osmanlıca yazmış. Daha sonra yan tarafına ilaveler de bulunmuş. Nasıl yapıldığını, kısmî kırmızı kalemle çizilmiş, mavi kalemle iptal edilmiş... Yani ilk verdiği orijinal metinler üzerinde, bir tarafa başka bir şekilde ilavelerde bulunmuş. Burada karakteriyle, imzasıyla... Rıza Nur’un Türkçü dergisi var ya, çıkarttığı, onun 7. sayısında Hüseyin Nihal Atsız’ın imzaladığı günü, sabah, ben onu gördüm. Peki, yazı karakteriyle imzasıyla, taklit edilmiş kısımlar bakıyordu. Farklı kalemler, neymiş, yazılar farklı, imzalar farklı, kullanım farklı, birkaç kalem kullanılmış. Zaten ilk bakıldığı zaman, bunu anlayanlar, dolayısıyla bu yani... Bugünkü iddia... Zaten bu incelemeleri yapanlar, yapılan incelemede bu yazının Rıza Nur’a ait olmadığını tespit ediyor ve diyorlar ki: "Bu yazıdan sonra, özellikle üçüncü hatıratın, bir, bu değiştirilen bölümlerine gelinceye kadar uzak durun. Yazdıkları bu, ilave edilmiş." İnkar edip, yani kendi yazdırırken inkar ediyor, böyle bir tecrübe. Bu neden yapıyor? "Bunu kim yaptı?" sorusuna gelince... Ben çok doğru bir dönemde... Ben Kadir Mısıroğlu hakkında, Cansu Hanım, ben çok yazılar yazmıştım, söyleyebilirim. Kadir Mısıroğlu hakkında en sert yazıları yazan isimlerden biriyim. Çünkü neden, asıl sebebi... Eğer bir insanda Atatürk düşmanlığı varsa, bunun bir sebebi olması lazım. Yani, seni Atatürk’e düşman yapacak size bir devlet, cumhuriyet, millet, imkan veriyor. Müslümansanız, bu toprakta özgürce ibadet edebiliyorsunuz. Müslümansanız, öz ve adet yapabiliyorsunuz. Yani burası mükemmel... Neden Kadir Mısıroğlu bu kadar düşman? Bunu düşündüm, sonra şuna ulaştım. Ben Kadir Mısıroğlu’nun kendini ifade etmesinde kulaklık söylüyordu, benziyor... 1966-68 diyorum, 67 olması lazım. Çünkü 68’de Kadir Mısıroğlu, tabii ki de farklı yayınlar yayınlıyor... Ondan sonra, Ocak’tan sonra... Yok, iki vidayı... Ankara’da sahibi arkadaşım vardı, bana onun teşvikiyle... Beyaz Saray isminde enteresan... Yani bunun doğru ismi Beyaz Saray... Orayı bıraktım diyor ve Cağaloğlu’na yerleştiriliyor. Yani daha önce bulunduğu yer Beyaz Saray, orayı bıraktım, arkadaşının teşvikiyle Cağaloğlu’na gittim. Orada diyor: "Birisi bana geldi, enteresan birisi..." Cansu Hanım, size birisi geldi bana... Rusça durun, hatıratın mikrofilmini, "Eğer gelip bana verirler mi?" mesela mikrofilmini... Biletleri başkan, ben buna veriyorlar. Tabi bunu niye verdikleri? Daha sonra Almanya’ya kaçacak, Almanya’da vatandaşlık alamayacak, İngiltere’ye sığındı diyor. Bana İngiltere sahip... Şimdi neden İngilizlerin eline çıktı bu olay? Yani mikrofilmi ona göre aslında... Ben hemen bunu alıyor, o saçma sapan bölümlerini yayınlıyor. Şimdi konum bu değil tabii. Bu Mustafa Kemal’in annesinin, işte, genelevde çalıştığına dair, babasının rızasının olmadığına dair... Bunları konuşmaya gerek yok. Osmanlı İmparatorluğu’nu müşteri devlet? Ne diyorsun? Çok ilginç... Küçülüyor, askeri idadiye alacağınız öğrencinin yedi sülalesini araştırıyorsunuz. Mustafa Kemal askeri okula gidecek ve bunun annesi hakkında şüphe olacak? Osmanlı idaresi bunu oraya böyle bir şey? Mantıken böyle bir şey iddia etmek için insanın akıl hastası olması gerekir. Yoksa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi psikiyatri servisine... Hakkında biliyorsunuz. Şimdi bunu yayınlayan... Bu kısım toplatılıyor, sonra tekrar... Yani tekrar topluyor, yurtdışına giriş maceraları... İngilizlere ifade ettiğim altın, altın ilave edilen bölümlerinin, özellikle bebek... Yeni taşındım, şu bey... Şeyden çıkartamadım, ben de var... Onlara ilave edilen, başka kalemlerle, Osmanlıca yan tarafa yazılmış, hatıratın ana sayfası yanına ilave edilen bölümler, ona ait deyip daha sonra biraz daha araştırmalar... Değil, birleştirdim. Robert Olson adında bir İngiliz yazarın "Türk Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Sait İsyanı" adlı bir kitabı var. Bu kitabın 132. sayfasında, İngiliz Genelkurmay’ın harp kütüphanesinde bulunan bazı belgelerden bahsediyor. Bu belgelerde, İngiliz Hava Kuvvetleri istihbaratının, Türkiye’den İngilizlere, ajanlarla verdiği bilgiler... Bu soruların tarihi aralığı şu: 29/14? Bir Ocak, bu iş, bu Aralık’ta bir askeri enteresan... Yani bir dans ediyor, bak orada... Girişi: "Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bir..." Bizden bahsediyor, mu birimiz var diyor. Bu diyor: "Türkiye’de bakanlık yapmış, 1925’ten sonra eski bakan sıfatını almış bir milletvekili, bugünkü meclisteki konuşmaları, gizli toplantıları, notları kaldırıp, havadisleri İngiliz gizli servisine rapor ediyor, bize rapor ediyor." Ve diyor: "Şimdi bu seçimi..." Kar atmışlar kitapta. Yok, işim amacım... Bunlara baktığımız zaman, bu ile zaman aralığında bakanlara baktığınız zaman, ayrılan ve bu sola doğru... Bir tek Rıza Nur var. Yani oklar onu gösteriyor. Bunu hiç şüphe yok. Tabii İngilizcede... Bunu daha sonra tekrar isim şuydu derse ne? Biz direkt açıkları sıçmama... Orada işaret edilen isim, o tarihlerde eski bakan olan isim, Rıza Nur. İngilizler biliyorlar ki, mecliste bizim için çalışan birimizin olduğunu ve onların gizli görüşmeler hakkında bilgi aldığını... Diğer bir enteresan bilgiyi aktarmak istiyorum size: Türk Tarih Kurumu tarafından, evet, kurulu tarafından çıkan Salahaddin Sönmez’in "Gizli Belgelerde Lozan Konferansı" kitabı. Sonra 90’larda yeni baskısı yapıldı. Bu kitapta da Lozan Konferansı ile alakalı bazı gizli belgelerden bahsediliyor. Raporlardan bir tanesinde, İstanbul’da bulunan İngiliz Yüksek Komiserliği yetkililerinden, Andrew Ryan’ın, Rıza Nur hakkında kendi hükümetine verdiği raporu bahsediyor. İngiliz Yüksek Komiseri yetkilisi Andrew Ryan’ın raporu diyor ki: "Zaman için belli bir görüşü olmayan, macerasever, aşırı eğilimli, en çok kim para verirse ona hizmet eden ve Bolşeviklerden de para alan bir isim." Lozan görüşmelerinde bulunan Rıza Nur hakkındaki bilgileri, burada, parayla birtakım bilgileri, Lozan’da hem kendilerine verdiklerini, hem daha sonra Ruslara para veriyor, sağlar... Bu arada aynı bilgileri verdiklerini aktarıyor. Şimdi enteresan bir şey yani, İngilizce iki ayrı kaynak... Ki bu kaynak sayısı, inşallah daha çok alır, bize daha çok belge, bilgi sunar... Rıza Nur’u kendilerine para karşılığı, hem mecliste, hem Lozan’da muhbirlik yaptığını söylüyorlar. Dolayısıyla, Cansu Hanım, şu ortaya çıkıyor. Türkiye’deki Atatürk düşmanlarının en çok sarıldığı isim, Rıza Nur’un hatıratıdır. Yani Atatürk’e saldırmak için en çok Rıza Nur’un hatıratını kullanırlar. Annesine, babasına, ailesine, soyuna, sopuna, sülalesine, hepsine iftira atarlar. Kaynak olarak aldıkları Rıza Nur, İngiliz istihbaratına çalışan bir ajandır. İnsanın bu kadar düşmemesi lazım. Ben Rıza Nur’un bir takım psikolojik sorunlarından, cinsel eğilimlerinden bahsetmek istemiyorum. Ben ilmi olarak konuşuyorum. Örnek aldığınız kişi, İngiliz gizli servisine çalışan bir ajan. Ya, ben zaten programın girişinde de ifade ettiğim gibi, şimdi hatıratın birçok bölümü ilave edilmiş. Annesiyle, babasıyla ilgili bölümleri zaten ilave ettirilmiş. Bunu ona ilave ettiren, Yunan istihbaratı, İngilizler... Neden? Attilâ İlhan’a rahmet, vefatında 1-2-3 program yaptım. Hatta bu programlardan bir tanesi de kitap haline getirdim, "Bakışımız Düşüyor: Attilâ İlhan’la Sohbet" kitabında. Bakın orada enteresan şeyler söylüyor. Siyasal İslamcı kesim, Atatürk’ün din düşmanı, hoca düşmanı, ne bileyim, hareket düşmanı olduğunu söylüyor. Ve Atatürk, tarikatlara karşıymış. En büyük tarikat, medeniyet tarikatıdır. Fakat onun ifadesiyle şöyle, Attilâ İlhan’ın diyor ki, Attilâ İlhan’ın benim programımda söylediği, kitabıma aldım, aktarıyorum: "Mustafa Kemal Paşa’nın benim kanaatimce, bir insanın itikadına hiçbir taarruzu yoktur, hiçbir saldırısı yoktur. Saldırdığı zaman dikkat edin, arkasında mutlaka yabancı devletler çıkar. Onlara saldırıyor. Onlar emperyalistlerdir. Saldırması onlar, saldırması olmaz. Neden olmaz? Çünkü bizim İstiklal Savaşımızın asıl karakteri, Anadolu İhtilali’nin asıl karakteri, tam bağımsızlıkçı, özgürlükçü, yani anti-emperyalist olmasıdır." Attilâ İlhan diyor ki: "Mustafa Kemal bir hoca ile
uğraştı mı? Birinci, onun arkasında İngiliz emperyalizmi var, Batılılar var. Binlerle dindarla uğraşmıyor." Siyasal İslamcılar bunu görmüyorlar veya görmezden geliyorlar. Mustafa Kemal’in hayatı baştan aşağı bununla doludur. Ve bugün siyasal İslamcılar ve Atatürk düşmanları, din adına Atatürk’e saldırıyorlar, Atatürk’ün yapmadığı olaylardan dolayı onu suçluyorlar, ona saldırıyorlar. Ama bakıyorsunuz ki, kaynak olarak aldıkları kişi, İngiliz gizli servisi, İngiliz istihbaratı. Bir Müslüman olarak nasıl o zaman bunlara inanıyorsunuz? Ve Yunanlılarda bunun arkasında... Cansu, nerede? Çünkü Mustafa Kemal Selanik doğumlu... Birtakım sözde arşiv belgelerini oradan... Ya, bak... Buradan Osmanlıca, bir de birilerine bu ilaveleri yaptırıyorlar. Yine Attilâ İlhan’ın bir ifadesi var, kitabıma koydum onu: "İngilizlerin 20. yüzyılda başarıya ulaşamadıkları tek işgal, Anadolu işgalidir. Bu işgali engelleyen kişi, Anadolu iktidarını gerçekleştiren, Mustafa Kemal’dir." O oluyor, gittiler, yaptı. İşte bu ihtilali yapmasının intikamını, İngilizce böyle bu kitapları da aldılar, bir adamları kullandılar. Kadir Mısıroğlu gibi zavallılar da bunları yazıp çizdi. Türkiye’deki birtakım İslamcılar da maalesef bunların peşinden gitti, gitmeye de devam ediyor. Bu bizi çok üzüyor. Hatta ben mesela, şu anda bu programı çekerken, dün yine baktım sosyal medyada, Twitter’da kıyamet kopuyor. "Biz Atatürk’ü sevmiyoruz" diye şey yazmışlar, tek açmışlar... Bu merkezden yapıyor ya, bir operasyon merkezi bu. Bunu yıllardan beri iddia ediyorum. Türkiye’de duruyorlar, duruyorlar. Mesela on günde bir, on beş günde bir, ayda bir, Atatürk düşmanı saldırıya geçiyorlar. Ya bir yerden düğmeye basılıyor. Atatürk’ün heykeline saldırı, yok, yok, bir fikrine saldırıyor, yaptığı bir savaşı yerin dibine sokuyor... Bu operasyon merkezi deniliyor ki, bakın bize ne kadar? Şu anda Atatürk’e bir şey söylemiyor, saklıyorlar. Zaman zaman buna izin veriyoruz. Türkiye’de Atatürk’e saldırma geliştirmek her zaman serbesttir, bundan kimsenin şüphesi olmasın. İşte buna İngiliz istihbaratı seviniyor. Kadir Mısıroğlu’nun peşinden gidenler seviniyor ve "Keşke İslam gelsedir" diyen zihniyet seviniyor. Tekrar tekrar söylüyorum, bu millet Mustafa Kemal’le barışmadıkça, ayağa kalkması mümkün değildir, özgür ve egemen olması mümkün değildir. Yine bebekleri... Aynı kitaptan, Attilâ İlhan’ın ifadesiyle söyleyeceğim, bu çok önemli olduğu için, müsaadenizle aktarmak istiyorum: 1927 tarihinde, Amerikalılar bir teklifte bulunuyorlar Türkiye’ye. "Bizim, savaşta birçok vatandaşımız öldü, kadınlar, erkekler öldü, birçok çocuk öksüz kaldı, yetim kaldı. Biz onlara, Amerika olarak yardımda bulunalım" diyor. Bu teklifi Mustafa Kemal’e iletiyorlar. Mustafa Kemal hemen reddediyor. Amerika’dan gelecek olan para... 84 madde halinde ve kısaca şunu anlatayım, yok, neden reddettiğini söylüyor. "Şimdiye kadar" diyor, "memleketimizde iktisadi, siyasi bir maksatla çalışan yabancılar, veya yabancı cemiyetler, bilhassa aşağıdaki gayeler peşinde koşmuştur" diyor ve 4 madde sıralıyor. Ben diğer aktaracağım 1. madde mesela: "Memleketimiz dahilindeki çalışmalardan insafsız kâr peşinde koşmak isterler." Yani onlar burada iş yaparsa, azami kâr düşünürler, insafsızca düşünürler. Ve dördüncü madde söyleyeceğim, diğerleri geçiyorum, Amerikalılardan bahsederken: "Ruhlarında yerleşmiş bulunan Hristiyanlık hissiyatıyla ve Hristiyan azınlıklarla ilgilenmek ve onlara, ister kasıtlı ister kasıtsız, arasında yaşadığı Müslümanlardan ayrılma arzusunu telkin etmek." Yok, işte önemli, para alır almaz, şakalar alırsanız diyor, ya bunlar... Bunların amacı misyonerlik, kışkırtmak. Müslüman çocuklarımızı dinlerinden çıkartmak. Bunların parasını yüzüne çalıyor. Şu siyasal İslamcılar bunu niye görmüyorlar? Mesela ben daha önce yazı yazdım gazetede, 7-8 sene önce... İngiliz Kraliyet ailesinin, İngiliz kraliçe, kralın verdiği yemekte bulunan muhabirlerden biri, Akit gazetesinin Londra muhabiriydi. Yazdım ben bunları. Açık da var yani. Akit gazetesinin Londra muhabiri, İngiliz Krallığı’nın verdiği yemeğe çağırılıyor. Bahçede öyle düzenleniyor. Türk basınından sadece Akit gazetesinin muhabiri çağırılıyor. Çok ilginç değil mi? Yani Türkiye’de bir sürü basın mensubu var, neden onlar çağırılıyor? Veya, yine Türkiye’de dini kullanan bir bölgesinde, birçok insan... Bunlardan bir tanesi, Kıbrıslı, vefat eden şey, Kıbrıslı Nazım Kıbrısi... Arasında İngiliz Kraliyet ailesinin Hz. Peygamber’in soyundan geldiğini söylüyor. Düşünün bu! Kıbrıslı Nazım Kıbrısi diyor ki: "İngiliz Kraliyet ailesinin fertleri Hz. Muhammed’in soyundan gelmiştir." Yani bunu size dedirten güç nedir? Sürenin anlattım bu. Demin Rıza Nur’u, rızan dur... O kitabı kim yazdı? Bu, bizim adamımızdır, bize muhbirlik yapıyor, ederken güç... Neyse, şeyh kılıklı, kılıklı bir şahsa da, "İngiliz Kraliyet Ailesi Hz. Peygamber’in soyundandır" dedirten de aynı güçtür. Müslümanlar bunu göremiyorlar, İslamcılar bunu göremiyorlar. Göremedikleri müddetçe de, canlı, daha çok sıkıntı çekecekler, siyasi olarak, ekonomik olarak. Ve ben ümit ediyorum, bir gün onlar bu işte, araya atılan... Anıtkabir’e gidip ondan özür dileyecekler. Başka çare yok. Yani, bir İngiliz gizli servisinin yazdırdığı bir kitabın, veya İngiliz istihbaratına çalışan bir ruh hastasının yazdığı hatıralardan yola çıkarak, bu memleketin kurucusuna iftira atmak... Ve bak, bunun dinle, imanla yeri yoktur, ahlakla yeri yoktur, töreyle yeri yoktur, insanlıkla yeri yoktur, ilimle, irfanla yeri yoktur. Ama mesela, Atatürk olunca, hemen sarılıyorlar bu da. Bu bizi çok üzüyor. İnşallah bundan vazgeçerler. Teşekkür ederim Muharrem Bey, katıldığınız için. Bir tarihçi olarak da araştırmalarınız için ayrıca teşekkür ederim.
Teşekkür ederim. Bu hafta Muharrem Bayraktar’la Dr. Rıza Nur’un bilinmeyenlerini konuştuk. Bu hafta bahsetmek istediğim haftanın kitapları ise: Destek Yayınları’ndan çıkan, Doktor Cansel Poyraz Akyol’un kaleminden "Faili Meşhur: 90’lar, Zamanın Sabrı" kitabı. Yeni çıkan eserler arasında. Destek Yayınları’ndan çıkan, bu, Mahfi Eğilmez’in kaleminden çıkan "Yapısal Reformlar ve Türkiye" isimli kitap, Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan, Ayfer Tunç’un "Günün Son İblisi" kitabı ise, yazarın toplu öykülerinin yer aldığı bir eser. Takiye Yayınları’ndan, "İnsanlığımı Yitirirken" O-saka, Zainichi? Yazdığı bir eser ve Japon klasikleri arasında yerini alıyor. Epsilon Yayınları’ndan çıkan, "Sezgisel Yeme" isimli kitap, sağlıklı beslenme alanında çığır açan yaklaşım başlığıyla okuyucularla buluşuyor. Yayınları’ndan çıkan, Gregore Şu Organın? Enter? Yeliz’in? Ve Denge... Almanya, İngiltere ve Şark Meselesi’nin anlatıldığı bir eser, Almanca’dan çevrilen. Son dönemde yayınlanmış eserler arasında. Güneşe Kitapları’ndan çıkan, Irmak Zilci’nin "Arkadaşım İçin" isimli eseri ise, bu hafta yayınlanan çocuk kitapları arasında yerini alıyor. Eser, Mehmet Fuat Yayıncılık Ödülü’nün sahibi bir eser. İzlediğiniz için teşekkür ederiz, yorumlarınızı bekliyoruz.
— — — — —
@muratilhan3995
Teşekkür ederim bu gibi aydınlatıcı bilgileri neşredip yayınlanmalı ki bu ajan kökenli din sömürücülerine meydan kalmasın
— — — — —
@DenizKayıı
Emeğinize sağlık Beyfendi 👏🏼👏🏼👏🏼
— — — — —
@Ork-b7k
Müthiş………..,,,,,,,ilginç,,,,,,,,…. demekkibazısiyasal islamcılarıningiliz işbirliğiile birlikteAtatürk e karşıyapılan hezeyanları n kaynağı.bunlar,. emperyalizm1. Taktiğimilletin kahramanlarını aşağılatmak milletin gözün den düşürmektir…
— — — — —
@mehmetbalci761
Emeğine sağlık kardesim bizleri aydinlattigin icin. Mekanin cennet olsun. Atam.Gazi Mustafa Kemal Atatürk Ne mutlu türküm diyene ❤️🇹🇷❤️
— — — — —
@ertugrulaktas2877
Teşekkürler değerli bir sunumdu
— — — — —
@ak_akurt
Teşekkür ederim ❤❤❤❤
— — — — —
@ekremsevindik146
sağolun gerçekleri yılmadan anlatmanızıtaktir ediyorum.
— — — — —
@AliYILDIRIM-jb6gi
Teşekkürler Muharrem Bayraktar
— — — — —
@oralbaytok
— — — — —
@hzreksieksioglu3679
🇹🇷🐺🇹🇷 👏👏👏👏
Doğruları dile getiren herkes Baştacımızdır.
— — — — —
@erdogangolpunar9438
Ağzınıza ve gönlünüze sağlık teşekkürler.
— — — — —
@Ozdemir-xz8rf
Ülkemizde maalesef vatan haini çok. Onlar, ingiliz, yunan sever, Türkede düşman.
— — — — —
@Felsefe952
Muharrem Bayraktar’ı görmek güzel.
— — — — —
@mustafayasar8011
Bilgilendirmeniz için teşekkürler Hatırlatı okudum Galiba 1200 sayfa civarndaydı ATATÜRK e çok dil uzatıyor ama ATATÜRK ün yerine millî mücadeleyi şu veya bu kişiyle kazanırdık diyemiyor Kadir Misiroğluna gelinceKendisi millimucadele olmadı diyor ama SARIKLI MÜCAHİTLER diye millimucadelede bulunan din adamlarını konu alankitap yazmış ATATÜRK kurucumuz ve liderimizdir Rahmet ve minnetle
— — — — —
@ayhancelik
Çok değerli bir yayın ancak ses yer yer cızırtılı ve kopmalar mevcut..aynı kişi ile bunu stüdyoda tekrar çekseniz çok güzel olur.
Bu tür videolar paylaşılmalı çok kişiye ulaşmalı bence.
Elinize sağlık, teşekkürler 🙏🏻
— — — — —
@avfatihcepni
Teşekkürler
— — — — —
@solmazayarslan7239
Kitapların isimleri ve yazarları ile birlikte içerikleri hakkında da çok kısa bilgiler verirseniz çok iyi olur.
— — — — —
@semaulas1068
Rıza Nur’un araştırmalarını en iyi yapan sayın Cengiz Özakıncıdır.
İlk hatıratını anlatan programı Kanal B de yayınlandı ve Kitaplarında da yer aldi.Kitaplarda da programlardada belgeleri dinleyici ve okuyucu ile paylaşır.Kabal B arşivinden tarihin öteki yuzü programlarını dinlemenizi ve resimli kitaplarını okumanızı önemle tavsiye ediyorum.
— — — — —
@numanerengil4743
Bizler okuyup elde edemedik ama umarım gelecek nesiller ifrat ve tefritten uzak gerçek tarihimizi öğrenirler.
— — — — —
@erdoganylmaz2602
150’liklerden Birisi.!!!
=======================
Cengiz Özakıncı ile Tarihin Bilinmeyen Yüzü
https://www.youtube.com/watch? v=PjQQaJzuOTY
— — — — — —
Cengiz Özakıncı ile "Tarihin Bilinmeyen Yüzü"nün 177. programından.
İyi akşamlar değerli izleyiciler. "Milli Mücadele’ye Kara Çalanlar" serimizde, Atatürk’e ve Kurtuluş Savaşımıza iftiraların kaynağına iniyor, kronolojik bir anlatımla bu yalanların bugünlere nasıl geldiğini ortaya koyuyoruz. Bu konu, malum Rıza Nur’un "Hayat ve Hatıratım" adlı kitabı. Milli Mücadele’ye kara çalanların dayandıkları en önemli kaynak.
Geçen programda, Rıza Nur’un 1924’te yazdıklarıyla 1926’dan sonra yurt dışında yazdıklarının taban tabana zıt olduğunu, Sayın Özakıncı sayfa görüntüleri ile örnekleyerek ekranlara taşımış ve "Milli Mücadele’ye iftiralarını çürütmek için 1924’te yazdıklarına bakmak yeterlidir" demişti. "Kendi kendine bu iftiralar çürüyecek" demişti. Ancak bu da karşı... Bazı izleyiciler diyorlar ki: "Rıza Nur 1924’te yazdıklarını rejimin baskısı altında yazdı. Milli Mücadele’yi ve önderlerini övdü. Aslında öyle değildi. Eğer öyle olsaydı, on iki ciltlik kitabını bastıramazdı. Ancak yurtdışına gittikten sonra, Milli Mücadele dönemini doğru olarak yazabildi. 1924’te rejimin baskısı ile yazdıkları yanlış ve geçersizdir. Yurtdışında özgür ortamda yazdıkları ise doğru ve geçerlidir" diyerek bir savunma getiriyorlar.
Hem bizim programımıza, hem de bunu söyleyenlere... Rıza Nur’u savunanların ileri sürdüğü bu argümanlarla ilgili, bu konunun biricik uzmanı Sayın Özakıncı ne diyor, acaba? Hocam, sözü size bırakıyorum.
► Estağfurullah. Biricik uzman değil, biz bu konuyu inceleyenlerden biri diyelim. Ama şimdi, biraz geçen programdan sonra, sizin ortaya koyduğunuz belgelere cevaben geldi ya bu iddialar... Bu bakımdan önce... Tabii ki uzmanlar vardır, kuşkusuz. Bu konuda çalışan değerli uzmanlarımız, bilim insanlarımız... Çalışmaya devam etmelerini canı gönülden diliyorum. Çünkü ne kadar çok kişi bu yalanlarla, iftiralarla mücadele ederse, doğru bir biçimde o kadar güçlü olacağız diye düşünüyorum. Sözü yine size bırakıyorum, Sayın Özakıncı.
► Bakın, evet. Rıza Nur konusunda çalışan çok değerli genç bir tarihçi, Cihan Oktay var. Onu, Rıza Nur’la ilgili daha önce, yıllar önce yaptığımız programlarda, yazdıklarını ekrana getirerek tanıtmıştık. Şimdi, bu ileri sürülen argüman, yani "1924’te rejimin baskısı nedeniyle, Milli Mücadele’yi rejimin hoşuna gidecek bir şekilde yazdım, Milli Mücadele’yi övdüm, Milli Mücadele’nin önderlerini övdüm. Fakat aslında yazmak istedikleri bu değildi. 1926’da yurt dışına çıktıktan sonra, daha özgür bir ortamda, rejim baskısı olmaksızın, Milli Mücadele’yi, o dönemi yeniden yazdım. Bu yazdıklarım asıldır" görüşünün kaynağı, yine bizzat Rıza Nur’un kendisi.
Nasıl yani? Öyle görelim. 1962 yılında... Evet, Nihal Atsız’ın çıkartmış olduğu Orkun dergisinin dokuzuncu sayısını getirelim ekrana. Bir nolu görüntümüz bu. İşte bu derginin dokuzuncu sayısında, Fahrettin Kırzıoğlu, Rıza Nur’un basılmış ve basılmamış eserleri ile ilgili bir makale yayınladı. İki nolu görüntümüzü de görelim. Onu iki nolu görüntümüzde göreceğiz. Bu Fahrettin Kırzıoğlu, burada çok önemli açıklamalarda bulundu. "Türk Tarihi"nin 1924’te yayınlanan kısmı ile ilgili olarak diyor ki... Üç nolu görüntüyü getirelim ekrana. İyi bakın, ne diyor? Bir sonraki görüntü mü? Evet, dört nolu görüntü verelim. Evet, şimdi okuyacağız.
Diyor ki: "1942 Haziran sonlarında" -ki Rıza Nur, 1938 yılında Atatürk öldükten bir yirmi gün kadar sonra Türkiye‘ye döndü ve 1942’nin Eylül’ünde, sekiz Eylül’ünde vefat etti- diyor ki Fahrettin Kırzıoğlu, Rıza Nur’la ilgili 1942’de bir anısını anlatıyor. Diyor ki: "1942 Haziran sonlarında, yani Almanların Moskova’yı sıkıca kuşattığı ve Moskof’ların Kırım doğusuna, İdil boylarına varınca geri çekildiği sıralarda, Batılılar havadan Berlin’i çok yakıcı, yıkıcı bir biçimde bombalıyordu. Ahmet Rıza Nur Bey, bu günlerde çok telaşlı gözüküyor ve her sabah elinde getirdiği günlük gazetelerde bombalanan Berlin semtlerini, elindeki bir şehir planı ile karşılaştırıp bir semtin başına gelenleri öğrenmeye çalışıyordu. Bu hali, rahmetli Mehmet Ali [Bayrak] Bey ile benim dikkatimi çekiyordu. Ertuğrul Pişkin’in de bulunduğu bir sırada, rahmetli doktor Rıza Bey’i sıkıştırıp, Berlin’in havadan bombalanması ile neden bu kadar alakalı olduğunu sorduk. Şükrü Bey’ize dayanamadı, hemen -bütün sözleri kulağımda kalan- şu cevabı verdi" demiş. Rıza Nur: "Bu, hırsız milli ve ilmi bir sırdır, fakat bilhassa sizlere olsun söylemeliyim. Benim ’Türk Tarihi’nin basılmayan son iki cildi, on üçüncüsü ’Meşrutiyet 1908-1918’ ve on dördüncüsü ’Milli Savaş ve Cumhuriyet 1918-1938’ çağı tarifidir. Ben bunu, serbest ve hakikatleri olduğu gibi yazdığımdan ötürü, diğer on iki ciltten ve 1926 yılından sonra neşredemezdim ve etmedim. Çünkü iktidarda ve gözde olan birçok şahsa dokunan tarafları vardır. Ben her zaman için doğruyu söyleyip yazmaktan çekinmeyen birisi olduğumdan ve İttihatçılar gibi Cumhuriyet Halk Partililer ile de anlaşamadım. Benim gibi düşünüp davrananlardan, Trabzonlu Şükrü Bey’in, Deli Halit Paşa’nın Ankara’da gözlerinin önünde nasıl öldürüldüğünü bilirsiniz. Benim de başıma aynı şey gelecekti. Bu, Ulus gazetesinin basıldığı matbaanın sahibi Recep Zühtü’yü beni vursun diye arkama düşürmüşlerdi. Bu yüzden yurdumu terk ederek yeniden gurbete çıktım ve daha yeni dönmüş bulunuyorum. Bu hayatta bütün emelim Türk ilmine ve irfanına hizmettir."
Devam ediyoruz. Cihan Bey, bu düşünce ve ruhla, Türk tarihinin son iki cildini, hadiselerin şahidi ve Milli Savaş yıllarının vekili, Moskova ve Lozan konferanslarının murahhası -yani delegesi- olarak ve yalnız Ulu Tanrı’ya hesap verip vicdan muhasebesi sonunda yüzü ak çıkacak şekilde, tam bir hürriyetle yazdım. Bu son ciltlerin bahislerinden küçük bir kısmını, ’Türk Birliği’nin 8. numarasında, Mısır, İskenderiye, bir Şubat 1938, sayfa 289-319 arası ’Hatırat Parçaları’ adıyla neşrettim. Ama bu son ciltleri bazı vesikaları ilave ederek, İskenderiye ve bilhassa Paris’te ikmal ettim, tamamladım. Bunları sabit kalemle ve altına ikişer karbon kağıdı koyarak üçlü suret olarak eski harflerle yazıp temize çektim. Bu son iki cildin dışarıda yeni harflerle basılıp yurda sokulması ve yeni nesle tanıtılması serbest olarak mümkün değildi. Bu yüzden, elimdeki temiz musveddelerden iki el yazmasından birisini Paris Milli Kütüphanesi’ne ve birisini de Berlin Devlet Kütüphanesi’ne, sıkıca muhafaza edilmek ve erbabının, uzmanının mütalaasına sunulmak üzere, resmi senet karşılığında verdim. Sabit kalemli asıl musvedde ise nezdimdedir."
Evet, şimdi en çok merakımı mucip olan, ilgimi çeken husus, Alman işgalinden sonra Paris Milli Kütüphanesi hasara uğramış olabilir. Son olarak, Berlin Devlet Kütüphanesi’ndeki yazmamın, son günlerdeki bombardımanlardan zarar görüp görmemesidir. İşte bunun için Berlin’in bombalanması beni kaygılandırıyor ve gece-gündüz alakadar ediyor. Sizlerin hatırınızda olsun, bu ’Türk Tarihi’nin 13-14. ciltlerinin kendi yazımla kopyaları bu iki Avrupa payitahtındaki, başkentindeki meşhur kütüphanelerdedir."
Rahmetli Rıza Nur Bey’in burada... Kırzıoğlu sözü alıyor: "Rahmetli Doktor Rıza Nur Bey’in İstanbul’da ansızın ölümü üzerine, Sinop’taki evinin ve kütüphanesinin emniyetçi aranıp tarandığı söylenmektedir. Bu yüzden, Türk tarihinin son iki cildinin yazması, el yazması da varisi Nihal Atsız Bey’e ulaşmamış olsa gerektir. Bütün umutlar, Paris ve Berlin kütüphanelerinde saklanan kopyalarındadır. 1908-1938 arası gerçek tarihimizi öğrenecek olanlara selam veriyorum" diyor.
Evet, şimdi efendim, bu işte sizin girişte sormuş olduğunuz sorunun temeli, kaynağı... Rıza Nur’un, Fahrettin Kırzıoğlu’nun 1962 yılında Nihal Atsız’ın yayınlamış olduğu Orkun dergisinin dokuzuncu sayısında aktarmış olduğu, Rıza Nur’dan aktarmış olduğu bu sözlerdir. Bu sözlere göre Rıza Nur, özetle şunu demek istiyor: "Efendim, 1924-1926 arası evet, Türkiye’de ben bir ’Türk Tarihi’ yazdım ve yayınladım. Fakat Cumhuriyet dönemini ve Milli Mücadele dönemini içeren ciltleri Türkiye’de bastıramazdım. Çünkü yönetenlere dokunan tarafları vardır ve o nedenle, 1926’da bir, ne yurt dışına... Ölüm korkusuyla, öldürülürüm korkusuyla yurtdışına gittikten sonra, orada devam ettim, bu Türk tarihinin Milli Mücadele’yi ilgilendiren bölümlerini yazmaya. Fakat onları da bu Paris, işte Paris Milli Kütüphanesi’ne, Berlin Devlet Kütüphanesi’ne kopyalarını bıraktım. Bir sureti de bendedir" diyor.
Bir şey, yanlış anlaşılabilir. Bir altını çizmeniz açısından sormak isterim. Türkiye’de, o dönemde, kendi ifadesiyle "rejimin baskısı altındayken" de Milli Mücadele’yi yazmış. Yani yazmamış değil. Yani bak, yazdığım şeyleri burada bastıramadım. "Niçin çıkıp dışarıda bastırmaya çalışmadım?" gibi algı olabilir. Öyle değil, değil mi? Yani burada yazılmış ve Milli Mücadele... Adı geçen hafta anlattınız, hatta sayfaları gösterdiniz, Milli Mücadele’yi öven satırları var, sayfalarca. Rıza Nur’un bu anlattığımız sözlerinde bir takım yanlışlar var. Bu yanlışlardan bir tanesi, 1924’te yayınlanan, onun yazmış olduğu "Türk Tarihi"nde dört cilt var. 1, 2, 3, 4. ciltlerde "Taze Türk Tarihi" başlıklı bir bölüm var. "Taze", demek o zamanın, işte yeni Türk tarihi demek. O sayfalarda, geçen programda okuduk, ekrana getirip getirip okuduk. Milli Mücadele’yi yazmamış değil, yazmıştır. Bunu da ekrana getirdik.
Evet, şimdi... Fakat 1924’te yayınlanan Rıza Nur Türk Tarihi’nde, Milli Mücadele hakkında hiçbir kötü söz, kötü bir şey olmadığı gibi, Milli Mücadele önderleri Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy... Hiçbiri hakkında tek bir kötü sözcük yok. Rıza Nur’un "Ben asıl söyleyeceklerimi söyleyememiştim" demesi de yanlış. Şu an yanımda değil ama, arkada kütüphanede, arka odadaki kütüphanede... Rıza Nur’un bu Türk Tarihi’nde yere rejimi eleştirisi var. 1924 yılında mı? Evet, eleştiri de yapabilmiştir. Ben onu belki bir sonraki programda... Yani "1924’te ağzımı açamadım, konuşamadım" derken, rejim eleştirisi var. Onu ekrana bir dahaki sefer getiririz.
► Peki hocam, hem de fuhuşla falan suçluyor rejimi, 1924’te. Bunları yazabilmiş sen, Rıza Nur olarak. 1924’te Atatürk’e de sunup yayınlatabilmişsin. Ama sen hangi rejim baskısından söz ediyorsun? Var ama... Sen insanların kişilik haklarına saygısız, saldıracak, insanları yüz kızartıcı iftiralarda bulunarak hak etmedikleri şekilde aşağılayacaksan, tabii ki buna dünyanın hiçbir rejimi izin vermez. O yazdıklarını İngiltere’de yayınlatamazsın, Fransa’da yayınlatamazsın, Berlin’de de yayınlatamazsın. Bütün ülkelerde insanlara yüz kızartıcı ithamlarda bulunmak suçtur ve yasaktır, boyayın üstü. Dünyanın neresine giderseniz gidin, toplatılır bu. Eleştiri serbest, ama aşağılama, hakaret, sövgü yasaktır. Eleştiri hadi bir şey, hakaret hayır.
► Evet, şimdi... Rıza Nur’un iddiası, bu argümanı şu: "1924’te özgür değildim, yurtdışına çıktım, özgürce yazdım" diyor. Ya bu şayet, 1924’te Türkiye’de yazdıkları, belgelerle doğrulanıyor, fakat yurtdışında yazdıklarının tamamı belgelerle çürütülüyorsa... O zaman Rıza Nur’un bu "Efendim, yurtdışında doğru yazdım, Türkiye’de rejim dolayısıyla doğru yazamadım" argümanı çökecek. İşte biz şimdi bu programda... Bir önceki programımızda sayfa görüntülerini ekrana getirerek, 1926’dan sonra yazdıklarını getirmiştik ve demiştik ki: "Rıza Nur’un yurtdışındaki bu yazdıkları, Milli Mücadele’ye kara çalan bu yayınlarını çürütmek isteyen, onun 1924’teki yazdıklarını okursun, yeter" demişti. Şimdi, madem böyle bir argüman üretiliyor, o zaman bununla yetinmeyeceğiz. Rıza Nur’un 1926’dan sonra yurt dışında Milli Mücadele ile ilgili yazdıklarını tek tek ele alıp, bunları çürüten belgeleri gözler önüne sereceğiz.
Şimdi bunu yapalım. Birincisi, ne diyor Rıza Nur? Önceki programda sayfa görüntülerini ekrana getirmiştik. Diyor ki: "Efendim, Atatürk 1915’te Çanakkale’de, Anafartalar’da ve Arıburnu’nda başarılı olamamıştır. Sordum, soruşturdum, birileri diyor ki, o tarihlerde çok büyük yardımcı kuvvetler gelmişti. Komutan her kim olursa olsun, zaten o başarılı olurdu. Yani Mustafa Kemal’in özel bir askeri yetenek olduğunu göstermez, oradaki başarısı" diyor. Ne demişti ekrana getirdik geçen programda.
Şimdi bunu çürütelim. Beş nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Bu, Askeri Mecmua’nın ekidir. Şefik Aker... Anzakların çıkartma yaptığı koyu korumakla yükümlü birliğin, 27. Alay’ın komutanıdır ve o, Çanakkale ve Arıburnu’nda başarılarını yazmıştır. 1935 yılında yayınlanmıştır. İşte bu kitapta Şefik Aker... Altı nolu görüntümüzü ekrana getirelim, bakalım. İyi bakın ne diyor: "Fakat, 19. Tümen’in başında, talih-i harbin geçirmiş olduğu genç komutan Yarbay Mustafa Kemal Bey, dokuzuncu tümen komutanlığının teklifini ve Arıburnu çıkartma hareketinin niteliğini haiz olduğu çok yüksek komutanlık zeka ve muhakemesiyle tetkik etmiş ve neticesinde vaziyetin nezaket ve ehemmiyetini, zamanın darlığını olduğu gibi tahmin etmiş ve bunun üzerinedir ki, dokuzuncu tümen komutanlığının mütalaasını aynen tekzip etmemiş, yenilememiş ve Kocaçimen istikametinde bir veya iki tabur değil, bir süvari bölüğü, bir cebel topçu bataryası ve bir makineli tüfek bölüğü ile güçlenmiş üç piyade taburunu, yani 57. Alay’ı derhal harekete ettirmiştir ve herhangi bir kolordu emrinde bir ihtiyat kuvveti olmasın... Bu hareketi, mağfiret, üst komutanının rey ve görüşmesi, muvafakatini, onayını ihtisap almak gibi, zaman ve zeminin müsadesi olmayan kaideye dahi riayet etmemek mesuliyetini üzerine alarak, bu hareketi kendiliğinden yapmış ve vazifeyi, vaziyeti daha yakından mahallinde görmek ve icabını tatbik etmek için de biz, Alay’ın hatta önüne, daha önde müştereken İsa Tepe istikametinde yola çıkmış ve bu seri karar, çabuk karar ve hareketiyle bizim taarruz halinde olan iki taburumuzu şöyle dursun, Çanakkale Boğazı’nın müdafaasını selamete sokmuştur" diyor. Kim diyor? İşte bu, 1915’te Anzakların çıkartma yaptığı sahili korumakla yükümlü olan 27. Alay’ın komutanı Şefik Aker.
Yedi nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Yedinci görüntümüz de şudur: İngiliz Savaş Tarihi. İngiltere belgelerine göre yazılmış, İngiliz Genelkurmay’ının yayınlamış olduğu savaş tarihi kitabında Mustafa Kemal, "kaderin adamı" man of destiny olarak niteliyor ve onun bu Conkbayırı’nda yaptığı hareketin, Çanakkale Savaşı’nın kaderini belirlediğini ve Çanakkale’deki yenilgilerin işte o harekete bağlı olduğunu, İngiliz Genelkurmay’ının yayınlamış olduğu resmi savaş tarihi belgesinde okuyoruz.
Demek ki Rıza Nur’un, Atatürk’ün Çanakkale’de yok sayma ve "başarılı değil" sayma girişimi, pek çok belgeyle çürütülüyor.
Diyor ki yine Rıza Nur, yurtdışına çıktıktan sonra "özgür ortamda yazdım" dediği satırlarda, Atatürk’ün 1916’da atandığı Doğu Cephesi’nde, Doğu Anadolu’da günlerini zevküsefa içinde geçirdiğini ileri sürmüş bulunuyor. Bunu öbür, önceki programımızda, o satırlarını Rıza Nur’un ekrana getirmiştik.
Oysa... Sekiz nolu görüntümüzü getirelim. Sekiz nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Bakın, burada Atatürk’ün Hatıra Defteri adlı bir kitap var. Bu kitap, Atatürk’ün el yazmalarını içeriyor ve Doğu Cephesi’nde günbegün not tutmuş. Atatürk niye not tutmuş? Çünkü o, Osmanlı ordusunda subayların not defteri vardır, her şeyi kaydetmek zorundadırlar. Bir üstü istediğinde o defteri çıkarıp ortaya koymak zorundadırlar, askeri görev sorumluluğunun gereği. Tutmuş olduğu ve gerektiğinde bir üstüne, işte bu dediği defterden söz ediyor. Yani bu, resmi bir ve aynı zamanda resmi rapordur. Ve bu defter ne yaptığının raporudur.
İşte burada, dokuz nolu görüntüyü ekrana getirelim. Evet, dokuz nolu görüntüde, Atatürk’ün... Evet, burada Bitlis ve Muş’u düşman işgalinden kurtarmak girişimlerinde bulunduğu ve zevküsefa değil, Ruslarla ve Ermeni-Ruslarla iliştirilmiş Ermeni milisleri ile çarpışa çarpışa Bitlis ve Muş’u Rus ve Ermeni işgalinden kurtarmış olduğunun notları var. Bu belgelerde. Demek ki efendim, Rıza Nur’un "Atatürk Doğu Anadolu’ya tayin edildi, orada zevküsefa etti" satırları, belgelerle yalanlanmaktadır.
Üçüncüsü, Rıza Nur, yurt dışında yazdığı kitapta, Atatürk’ün Doğu Anadolu’da iken zevküsefa yanı sıra, Enver Paşa’ya darbe örgütlediğini de söylüyor. Bunu da ekrana getirmiştik geçen programımızda. Evet hocam.
Oysa, 1916 yılında Atatürk Doğu Anadolu’da iken, Enver Paşa’yı devirmeye yeltenen kişi Yakup Cemil’dir. Yakup Cemil... On numaralı görüntümüzü ekrana getirelim. Evet, işte şu kitap... Evet, işte bu kitapta görüleceği üzere... Bu, Mustafa Ragıp’ın yazdığı kitaptır: "İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi: Yakup Cemil Niçin ve Nasıl Öldürüldü?", Örgün Yayınevi, 2004, 1. baskı. Atatürk döneminde 1933’te ikinci baskısı... Elimizde tuttuğumuz orijinal metin 2004’te yayınlanmış durumda. İşte bu kitapta, Yakup Cemil’in Enver Paşa’ya darbe hareketine kalkıştığı ve yakalandığı, yargılandığı ve idam edildiği anlatılıyor. Sorgusu, sorguda ona sorulan sorular... Sorgunun bir yerinde, "Peki, başarılı olsaydın kimi geçirecektin Enver’in yerine?" sorusu sorulduğunda, "Mustafa Kemal" demiş.
O tarihte Mustafa Kemal Doğu Anadolu’da, Ruslara ve Ermenilere karşı mücadele etmekte, işgale karşı mücadele etmekte. Bu, yıllar sonra Atatürk’e söylendiğinde, Atatürk gülüyor. Şu kitabı ekrana getirelim. Kaç? On bir. On bir nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Bu, Atatürk’ün 1926 yılında Falih Rıfkı Atay’a anlatarak yazdırdığı ve 1926’da gazetelerde dizi olarak yayınlanan anılarından bir bölüm. 1955’te yeni yazıyla, işte bu kitapta çoğaltılmış. Şunu söyleyeyim: Gidiyor da... Türk... Yakup Cemil’in bu hareketini iyi görmemiştim. Hatta o sırada, fıkralarından birini... Tayin olunan bir kumandanla konuşurken ve kendisini İstanbul’daki faciadan bahsederek... "Yakup Cemil asılmış, sebebi de ’Mustafa Kemal Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olmadıkça kurtuluş yoktur’ demiş. Sana bir şey söyleyeyim. Bu adam, varsayalım başarılı olsaydı ve beni, şer... Sevdiği kişi, Yakup Cemil, İstanbul’da Mustafa Kemal Harbiye Bakanı ve Başkumandan Vekili olsun diye isyan etmiş ve başarılı olsaydı, o, benim bunu kabul edeceğimi, tenezzül edeceğimi tasavvur düşünebilir misiniz? Evet, vaziyeti derhal kabul ederim. Fakat İstanbul’a gidip, Yakup Cemil’i cezalandırmak suretiyle, eğer ben, onun ve emsallerinin, benzerlerinin tavsiyesiyle mevki-i iktidara, mevkiine gelecek bir adam samed... Zaten adam değilim" diyerek cevap veriyor.
Ve nitekim, Atatürk... Evet, bu Yakup Cemil yakalanıyor, sorgulanıyor, suçunu kabul ediyor, darbe düzenlediğini kabul ediyor ve öldürülüyor, cezası ölüm cezası, infaz ediliyor. Fakat Atatürk hakkında soruşturma bile açılmadı, çocuğuna. Demek ki bu, Rıza Nur’un 1926’dan sonra çok özgür ortamda yazdığı yazıda, "Atatürk’ün Doğu Anadolu’da iken Enver Paşa’ya darbe düzenlediği" iddiaları da belgelerle böylece yalanlanmış oluyor.
Yani, Rıza Nur "sıkı ortamda doğruyu söylemiş, fakat özgür ortamda arka arkaya yalanları dizmiş" olduğunu göreceğiz.
Şimdi, dört. Rıza Nur, "Mustafa Kemal’in Suriye cephesinde müthiş bir yenilgiye uğradığını" söylüyor, özgür ortamda yazdıklarında. Halbuki 1924’te yazdıklarında böyle bir şey yok. On iki nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Biz, Mustafa Kemal’in Suriye cephesindeki yapıp ettiklerinden dolayı suçlamalarına yanıtımızı bir önceki programda... Ne yapıyorsun da... İlgili programda ekrana getirdik, izleyicilerimiz. Evet, Atatürk’e yöneltilen bu iftiranın belgelerle nasıl çürüdüğünü, o programımızı videoyu, YouTube kanalımızda izleyerek, belgeleri ekranda görebileceklerdir.
Şimdi, Rıza Nur, mütarekeden sonra... Yok, özgür ortamda, 1926’dan sonra yazdıklarında... "Mustafa Kemal, mütarekeden sonra İstanbul’a geldi. Fakat Milli Mücadele için Anadolu’ya geçmek diye bir düşüncesi, niyeti, planı, tasarısı hiçbir şey yoktu. O, sadece İstanbul’da yaşamak istiyordu. Fakat padişah onu Anadolu’ya gönderdi. Milli Mücadele, Atatürk Anadolu’ya geçmeden çok önce başlamıştı zaten. Atatürk, Vahdettin’in kendisini Anadolu’ya göndermesini çok hızlı... İçin... Kendisinden önce başlamış olan o Milli Mücadele’nin başına gitti, çöreklendi. Ve sadece tek amacı, Vahdettin’den intikam almakta" diyor.
Böylece, Atatürk’ün Anadolu’ya geçişi konusunda hiç kimse tarafından yapılmamış, özgün bir yorumla karşılaşıyoruz. Yani Vahdettin’den intikam almak için... Vahdettin gönderdi, onun için oldu. Görüntümüzü görelim. On üç nolu görüntümüz de... Askeri tarih... Tarih ve Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanlığı’nca yayınlanan Kurtuluş Savaşı belgeleri, 140 küsur cilttir. İşte bu ciltlerde bütün yazışmalar, hem özgün Osmanlı harfleriyle, Osmanlı yazısı ile yazılmış, hemen bir sayfa sonra da günümüz yeni yazıya çevrilmiş halinde bulunmaktadır. Bu belgelerde de, Rıza Nur’un ithamlarının tamamen tersi görülmektedir.
On dört nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Burada da, "Milli Mücadele’ye Kara Çalanlar" dizimizin YouTube’da bulunan Vahdettin bölümünün video görüntüsünü ekrana getirdik. Burada, Vahdettin, 16-Nisan-1923 tarihinde, kendisi Mekke’de iken, "Dünya Müslümanlarına" başlıklı bildirisi, 16-Nisan-1923’te El Ahram gazetesinde yayınlandı. Ve işte o bildirisinde bütün dünyaya şunu ilan etti: "Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen, görevlendiren ben değilim, dedi. Hükümet gönderdi. Benim elim mecburdu onaylamaya, çünkü anayasamız öyle gerektiriyordu. Fakat ben göndermiş değilim" diyor.
Ve dolayısıyla, ve o belgelerde... O programı yeniden izleyebilirler YouTube’da izleyicilerimiz. Rıza Nur’un "Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Vahdettin gönderdi, fakat o bana kızıp isyan etti, intikam almak için çalıştı" gibi değerlendirmeleri, zaten çocuksu ve zekaya hitap etmeyen masallar. Bunlar ancak çok bilgisiz olan kesim inanabilir. Fakat o çok bilgisiz olan kesimler de aşağı yukarı bir 30 milyon falan var.
► Yani, kadar var mıdır hocam? Yapmayın. Onun için... Evet, onun için bunları önemsememizin nedeni o.
Ben, on beş nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Rıza Nur, bu 1926’dan sonra özgür ortamda yazdığı şeyi... Oraya getirmiştik. Verdi diyor ki, diyordu ki, ekrana getirdiğimiz görüntüsünde, sayfa görüntüsünde... "Atatürk’ün amacı, Mustafa Kemal’in amacı, Mustafa Kemal’in amacı Anadolu’ya geçtikten sonraki amacı şuydu: Yunanlılarla çarpışırken hep geri çekilerek, hep geri çekilerek, taarruz sınırına kadar ordu ile birlikte geriye çekilecekti. Oradan da Kafkasya’ya iltica edecekti" diyor.
Sen niye? Dayandırıyor bunu... "Bunu herkes biliyor. O kendisi zaten senin... Sen ne yapmak istiyorsun dendiğinde, 'Ben böyle yapmak istiyorum' diyerek herkese ilan etmişti" diyor.
Bunun böyle olmadığını... Mustafa Kemal’in, Atatürk’ün bütün yazılarını toplayan iki ciltlik "Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları" var. Şu iki cildi görelim. Evet, bunu ekrana getirelim, bunun sayfa görüntüsünü. Burada bine yakın yazışma var, altında Mustafa Kemal’in imzası olan. Bu yazışmaların tamamı, Rıza Nur’un bu iddialarının tamamının geçersiz ve uydurma olduğunu ortaya koyuyor.
Yine Rıza Nur, yurtdışında özgür ortamda yazdığı ve Milli Mücadele tarihindeki... Başlayan milli kıyam... Aç parantez... Üçyüzlü 16’da... Birinci ve ikinci İnönü Savaşları’na ilişkin, İsmet İnönü’nün kurşuna dizilmeyi, askeri yasalar gereği kurşuna dizilmeyi gerektiren suçlar işlediğini, Birinci ve İkinci İnönü Savaşları’nda söylüyordu. Bir önceki programımızda bunları ekrana getirmiştik.
Şimdi, on altı nolu görüntümüzü görelim. Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanlığı’nın yayınlamış olduğu, Birinci İnönü Savaşı ile ilgili bütün belgeleri içeren cilt budur. Efendim, bu ciltte Rıza Nur’un yer sürdüğü "askeri suç işledi" iddiası, tamamen çöpe gidiyor.
Yine, on yedi nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Bu da Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanlığı’nın, İkinci İnönü Savaşı ile ilgili belgeleri topladığı cilttir. Bu ciltte de yine Osmanlıca yazılı telgraflar, yazışmalar, hep günümüz Türkçesine çevrilerek yayınlanmıştır. Buradaki belgelerde yine, Rıza Nur’un Birinci ve İkinci İnönü Savaşları’nda İsmet İnönü’nün askeri ceza kanunu gereği kurşuna dizilmeyi gerektirecek suçlar işlediği iddiasının yalan olduğunu gözler önüne sermektedir.
Bu belgeler... Ve sekiz. Rıza Nur, Milli Mücadele sırasında Mustafa Kemal’in cephede sarhoş olduğunu, bilmeyen... Çalıştığı attan düşerek yaralandığını söylüyor. Bu sözünü ettiği, yani Mustafa Kemal’in yaralandığı olay, tarihi 12-Ağustos-1921’dir. Yer, Sakarya Savaşı cephesinde oluyor bu olay.
Ve yine, on sekiz numaralı görüntüyü ekrana getirelim. Burada, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanlığı’nın yayınladığı Harp Tarihi Vesikaları Dergisi’nde, Sakarya Savaşı ile ilgili tüm belgeler, bu orijinal belgelerin fotokopileri ve günümüz yazısına çevrilmiş haliyle burada bulunmaktadır. Mustafa Kemal’in cephede sarhoş olduğuna dair hiçbir kayıt olmadığı gibi, tam tersine verdiği emirlerle çarpışmayı üstün başarıyla yönetmiş olduğunun kanıtları, işte bu savaş belgelerindedir. Bu belgelere mi inanacağız, yoksa böyle dezenformasyon, atmasyon, uydurmasyonlara mı inanacağız?
Ama maalesef, çok büyük sayıda insanlar Rıza Nur’un bu akıp tutmalarına inandığı içindir ki, bunları konu etmek zorundayız. Ama biz gülüp geçiyoruz, fakat inananlar var. O nedenle bunları konu ediyoruz.
On dokuz numaralı... Rıza Nur, 26 Ağustos Büyük Taarruz’da da laf ediyor ve diyor ki: "Mustafa Kemal’in Büyük Taarruz planı, diyor, cahilce, bilgisizce, askerlik biliminin kurallarının tamamının dışında bir plandır." 26 Ağustos Büyük Taarruz planı mı? Evet. 26 Ağustos’ta zafer kazanıldı, fakat bu Mustafa Kemal’in becerisi değil, tam tersine Yunan tarafının beceriksizliğinden kaynaklandığı... Yani, gülüyoruz. Ama buna inanan var.
Şimdi, burada en büyük... Ne diyor bakayım? Atatürk’ün... Atatürk, 9 Eylül’de Büyük Taarruz başarıya ulaştı, 30 Ağustos zaferi kazanıldı ve İzmir’e girildiği ve düşman denize döküldüğü... An... 4 Ekim’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde özel bir oturumda anlat diyorlar, nasıl oldu? Mecliste ve mecliste, 30 Ağustos’u, 26 Ağustos, 30 Ağustos’un, Dokuz Eylül anlatımını yapıyor Atatürk. Burada... Evet, on dokuz nolu görüntümüzü getirdik mi ekrana? Evet, getirdik.
Yirmi nolu görüntüde, Atatürk’ün mecliste yaptığı konuşmadan, 26 Ağustos Büyük Taarruz’un planını kimin hazırladığına ilişkin bölüm ekranda görüyorsunuz. Bu, milletvekili mi? Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanağından bir paragraftır. "Efendiler" diyor, "tarif olunabilir bir... Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Paşa Hazretlerinin" -yani Fevzi Çakmak Paşa’nın- "pek derin bilim ve bu kafa ve pek derin feyz ve tecrübeye dayalı olarak hazırlamış olduğu plan dahilinde, o büyük iş okunacaktır. Ve bu plan, düşman ordusunu kaçırmak için değil, fakat tutup boğmak esasını ihtiva eden bir plandır" mı? Evet. Gerisinde ekranda görüyorsunuz.
Demek ki nedir? Bir kere, planı hazırlayan Atatürk değil, Fevzi Çakmak. Rıza Nur’un bundan haberi olması gerekir, çünkü Atatürk bu konuşmayı yaptığında, Rıza Nur orada etkiliydi, değil mi? Demek ki, kasıtlı ve bile bile yalan söylemek gibi bir huy edinmiş, özgür ortama çıkınca. Ama özgür ortamda böyle huyları... "Zarar vereyim de, nasıl verirsem vereyim" yani. Motivasyon, psikolojisini galiba ağabey diyor ki.
Özgür ortamdaki yazılarında, "Mustafa Kemal saltanat ve hilafeti ayırmak istemiyordu. Bunu ayırmak isteyen bendim. Her şeyi ben yaptım. O sadece 80 küsur imzacı arasına, bu kanun teklifi imzasını, o da verdi, üstelikte son sırada. Onun her şeyi yapan benim" ne diyor, özgür ortamda yazdı Milli Mücadele tarihinde. Bakalım, bu yirmi bir nolu görüntüyü ekrana getirelim.
Yirmi bir nolu görüntüde, hilafet ve saltanatın... Evet, ayrılması konusunda Kâzım Karabekir de bir şeyler anlatmış. Çünkü o da o tarihte meclisteymiş. Diyor ki Kâzım Karabekir Paşa: "Ve birçok hatipler, konuşmacılar İstanbul hükümeti aleyhine söze başladılar. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa beni odasına çağırdı. Orada Doktor Rıza Nur Bey de vardı. Bana mütalaamı sordu. 'O, saltanatın ilgası ve hilafetin Ali Osman’da bırakılması kararını... Bu, Meclis-i Âli’ye teklif zamanıdır’ dedim." Yani, Atatürk, hilafet ve saltanatın ayrılmasına karar veren kişidir. Bu kararını daha önce Kâzım Karabekir’e de "Benim kararım bu, ne diyorsun?" diye sormuş da biliyor. Yani, Kâzım Karabekir, hilafet ve saltanatı kaldırmaya karar verdiğini, Atatürk’ün, tekrar Rıza Nur’un yanında tekrar soruyor. O da diyor ki "Evet, zamanı geldi" diyor, "zamanıdır" diyor. O zaman buyuruyorlar: "Rıza Nur Bey, bir kanun teklifi hazırlasın" diyorlar. Yani, Rıza Nur’un verdiği bir karar yok ortada. Bu karar Atatürk’e ait. Bu da Kâzım Karabekir’in "İstiklal Harbimizin Esasları" kitabında ortaya kondu bir gerçek. Yani, evet. Ve Rıza Nur’un bu söylediklerinin, Kâzım Karabekir yalanlamış oldu, mi? Evet.
On bir... Ne diyor ki Rıza Nur, özgür ortamda yazdığından... Milli Mücadele’de hiçbir askeri, siyasi hiçbir başarısı olmayan bu Mustafa Kemal’in tek başarısı, hilafeti kaldırmaktır. Diyor. "Hilafeti kaldırarak da millete en büyük kötülüğü yapan da odur" diyor. Yani, başarı olarak gösterdiği şeyle onu vurmuş oluyor, öyle söyleyeyim.
Şimdi, hilafetin kaldırılması konusunda... Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, hilafet ve saltanatın ayrıldığı Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarında... Bu, hilafetin kaldırılmasına daha neredeyse bir buçuk yıl var ya. 30-Ekim-1922’de, hilafet ve saltanatın ayrıldığı görüşüldü oturumda. Bu oturumda, Erzurum Müftüsü Nusret Efendi söz alıyor. Müftü, kafasında sarık var bu. Ve diyor ki: "Var ya, bunu niye ayırıyorsunuz? Kaldırın hilafeti, olsun bitsin" diyor. Ekrana getirelim onu, bunu. Yirmi iki nolu görüntüyü. Evet, ve bu meclisin tutanağı... Nusret Efendi, altta görünüyorsunuz. Oluyor ve aşağı yukarı 45 sayfa konuşması var. Ve bu konuşma içerisinde hilafetin yozlaşmasını, hilafetin dejenere olduğunu ve ilk kurulan hilafet ile şimdiki hilafetin asla aynı olmadığını, ilk hilafetin doğru fakat Osmanoğulları’nın hilafetinin tamamen zorbalık ve... olduğunu... Yapılması... Hilafet ve saltanat ayrılıyorsa, hilafetin de kaldırılmasını, dinen gereklerini anlatıyor. Ayetler, sünnet, hadisler sayıyor bu gerekçelerle, hilafetin kaldırılması lazım diyor. Ve, peki, onu alkışlayan ve "Bravo" diyenler kim? Meclisteki 20’ye yakın hoca. Evet, doğrudur diye görüşlerini belirtiyorlar. Fakat Atatürk diyor ki: "Şimdi zamanı değil. Şimdi zamanı değil. Onun da zamanı gelir hocam."
► Bir ara verelim, kısa bir ara. Ondan sonra kaldığımız yerden ama devam edelim değerli izleyiciler. Çok kısa bir aranın ardından, Rıza Nur’un bu yalanlarına belgelerle yanıtlar vermeyi sürdüreceğiz.
[Müzik]
Cengiz Özakıncı, "Tarihin Bilinmeyen Yüzü" 177. bölümü ile yeniden karşınızdayız, değerli izleyiciler. "Milli Mücadele’ye Kara Çalanlar" serimizde gündem, Rıza Nur. Rıza Nur’un iftiraları, Cengiz Özakıncı belgeleriyle tek tek bu iddiaları, bu iftiraları, demek daha doğru, gündeme taşıyor ve cevaplarını veriyor. Hiç vakit kaybetmeden sözü tekrar ona bırakıyorum. Kaldığımız yerden devam edelim hocam.
► Evet, yani kısaca şu şunu söyleyebiliriz: Rıza Nur, "Ben 1924’te yazdığım Türk Tarihi’nde, Milli Mücadele bölümünü rejimin baskısı nedeniyle istediğim gibi yazamadım ve yurt dışına çıktıktan sonradır ki, özgür ortamda Cumhuriyet, Milli Mücadele dönemini orada yazdım, asıl olan odur" diyor. Ve biz de, 1924’te yazdıklarının belgelerle doğrulandığını, fakat özgür ortamda yazdıklarının belgelerle yalanlandığını ve çürütüldüğünü, şu ana dek tespit etmiş bulunuyoruz. Daha pek çok örnek var, ama bu örneklerden ben çok da uzatmak istemiyorum. Anlaşılmıştır ki, Rıza Nur’un bu savunması, bu argümanı geçerli değildir. Rıza Nur’un 1924’te yazdıkları, Türkiye’de yayınladıkları belgelerle doğrulanmakta, yurtdışında yazdıkları Milli Mücadele ile ilgili olarak belgelerle yalanlanmaktadır. O nedenle bu kadar söyleyelim yeter. Yani saha... Örnek var, bakarız, hamuruna alıyoruz, çizmek istemiyoruz.
► Değil hocam. Rıza Nur "doğru yalan" diyor. Aslında geçen programda söylediğinizde benim aklıma geldi. Yani yerli yerinde duruyor ama. Bir şöyle bir argüman da var. Ve mesela, efendim, Turgut Özakman, Rıza Nur’un yurtdışında yazdıklarını çürütmek üzere bir kitap yazmış. Fakat bu kitapta 15-20 tane yanlışını bulmuş ya. "Ha, işte! Rıza Nur’un o kitabında aşağı yukarı 600-700 tane suçlama var. Bu Turgut Özakman’ın 30 kadar yanlışı düzeltmesi, geriye kalan 570’in doğru olduğunun kanıtıdır" diyen de var.
► Evet, bu da var. Yani, bununla uğraşmak çok ayıp... En son, uğraşmak çok zor. Yani, Rıza Nur’un yurtdışında yazdığı bütün yanlışları bulup, ya bunların her birini belge ile çürütmek, 6000 sayfalık ansiklopedi yazmayı gerektiriyor. Onu da... Söyle, çerçeve ortaya koyduğunuz. Yani hep, bu 1924’te Türkiye’deyken yazdıklarını okuduğunuz... Evet, dışarı çıktıktan sonra yazdıklarından birkaçından, bir 10 tanesinden örnek veriyorsunuz. Yine belgelerle ne kadar büyük yalanlar olduğunu ortaya koydunuz. Bu, Rıza Nur hakkında genel bir çerçeve çizdiğiniz zaten. Yani, onun güvenirliğine ve ne yazmış olabileceğine ilişkin azıcık vicdanlı insanlara çok şey anlattı. Bence hocam, yani hepsini tek tek ele almaya gerek yok gerçekten bu. Fakat şunu söyleyip geçelim: Rıza Nur, suçlamalarında kendisi bir takım kaynaklar gösteriyor. Diyor ki: "Bunu falancadan duydum, böyle söyleniyordu, onu ben ondan aktarıyorum" falan gibi bir takım kaynaklar yanı sıra, bir de "La République" diye bir gazeteyi kaynak gösteriyor. La République gazetesini arıyoruz, tarıyoruz, buluyuz. Bir de bakıyoruz ki, herhangi bir Fransız’ın yayınladığı bir gazete değil, o, yüzellilikler arasında yurtdışına sürülmüş eski İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’in, hep Paris’te yayınladığı bir gazete. Bu yani, gözleri bozacının şahidi ışıracı gibi bir şey.
Fakat, şeyi getirelim ekrana. Yirmi beş nolu görüntüyü getirelim. Evet, işte bu... Üste gidiyoruz, çektiğimiz zaman işte göreceğiz, Mehmet Ali Bey’in yayınlamış olduğu bir gazete olduğunu. Yirmi altı nolu görüntü ekrana getirelim. Yirmi altı nolu görüntüde bu, Doçent Doktor Şadıman Halıcı’nın, "Damat Ferit’in Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’in Milli Mücadele ve Sürgün Yılları" başlıklı bir makalesi. Bu makale çok önemli bir makale. İşte bu makalede, Rıza Nur’un, Mehmet Ali Bey tarafından Mustafa Kemal’i, Ankara Hükümeti’ni devirmek üzere örgütlenen bir darbe örgütünün de içinde olduğunu, bu makaleden ki belgelerden görüyoruz.
Şimdi, geçelim. Rıza Nur’un ölümünden önce, 1938’de yayınlamış olduğu "Türk Birliği" diye bir dergi var. O derginin 8. sayısı, işte 1 Şubat 1938 tarihini taşıyor. Yirmi yedi nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Bu, Mısır’da yayınlamış olduğu, Türkiye’ye dönmeden önce Mısır’da yayınlamış olduğu bir dergidir. İşte ilk kez, Rıza Nur 1938 yılı Şubat’ında, 1 Şubat’ında Mısır’da yayınlamış olduğu bu dergide, Atatürk’e yüz kızartıcı ithamlarda bulunduğu bir "Hatırat Parçaları" bölümü var. Fakat bu Türkiye’de yayınlanmadı. Türkiye’de yayınlanmadı. Bu... Yirmi sekiz nolu görüntümüz de ederiz. Rıza Nur’un ne zaman Türkiye’ye geldiğini görüyoruz, bu, Kâzım Karabekir’in günlüğünde yer almaktadır. Burada diyor ki: "İşte Rıza Nur geldi. Pazar günü İstanbul’a gelmiş." 29-Kasım-1938’de salı günü. Pazar günü dediğine göre, 27-Kasım-1938’de Pazar günü gelmiş oluyor. Evet, Rıza Nur Türkiye’ye, demek ki Atatürk’ün ölümünden işte 17 gün sonra, hemen 17 gün sonra Türkiye’ye gelmiş. Kendisini Nihal Atsız karşılıyor vapurdan. Ve buradan inerken, bu karşılaşmayı ne ahlaksız bir makalesinde anlatıyor. "Beni tanıdı" diyor, "uzaktan ’Nihal’ dedi" diyor falan.
23- Mayıs-1940 tarihinde, Rıza Nur, Nihal Atsız’ı resmen mirasçısı olarak, bu evlat ediniyor, mahkeme kararıyla. Yirmi dokuz... Bu ne oldu? Görüntümüz de... Rıza Nur, 8 Mayıs 1942’den itibaren Tanrıdağ diye bir dergiyi yayınlamaya başlıyor. 18 sayı yayınlıyor bu dergiyi. Dört Eylül 1942 tarihinde, son, ölümünden önceki son sayısı. Bu sayıdan dört gün sonra, sekiz Eylül 1942 günü vefat ediyor Rıza Nur.
Rıza Nur’un Türkiye’ye döndüğü tarih ile öldüğü tarih arasında geçen dört yıllık bir süre var. Rıza Nur’un bu süre zarfında... Evet, çıkarttığı Tanrıdağ dergisinde... Otuz nolu görüntüyü ekrana getirirsek, göreceğiz orada. "Türk Birliği dergisinin 1 ve 7, birden yediye, sayıları mevcuttur. İsteyenler benden alabilir" diyor ve asla o Mustafa Kemal’e yüz kızartıcı ithamlarda bulunduğu 8. sayıdan hiç söz etmiyor.
Rıza Nur öldükten sonra... Öldükten sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla bu 8. sayı yasaklanıyor. Otuz bir nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Evet, işte orada görüyoruz, görüyoruz. Bu Bakanlar Kurulu kararıyla, o 8. sayı, yani Atatürk’e sövgülerden oluşan o 8. sayının dağıtımının yasaklanması, toplanması vesaire... "Eski Sinop mebusu Rıza Nur’un terekesi arasında bulunan bir Şubat 1938 tarihli ve 8 sayılı Türk Birliği mecmuasının dağıtılmasının yasak edilmesi, toplatılması... Dahiliye Vekilliği’nin 27- Ocak-1943 tarihli ve 4726 sayılı tezkeresi ile yapılan teklifi üzerine, Matbuat Kanunu’nun... Kimin? 657 sayılı kanuna müzeyyel 51. maddesi icabınca, İcra Vekilleri Heyeti’nin 16-12-1943 tarihli toplantısında kabul olunmuştur." Reisi Cumhur, İsmet İnönü, ve altında bakanlar.
Şimdi, Rıza Nur’un ölümünden sonra ve yurt dışında "özgürce yazdım" dediği şeyleri, Türkiye’de ne zaman, nasıl yayınlandı? 1949 yılında. Necip Fazıl Kısakürek’in çıkarttığı Büyük Doğu dergisinde. Otuz iki nolu görüntümüzde göreceğiz. Hem Rıza Nur’un hatırat parçaları, hem de onun manevi oğlu olan Nihal Atsız’ın yazıları yayınlanmaya başlıyor. Besbelli ki, Necip Fazıl Kısakürek’e bu yazıları yayınlamak üzere veren, bu, peşin belli ki yine Nihal Atsız’dır. Ve burada da, toplatılmış olan 1943’te toplatılmış olan hatırat yayınlanıyor bu. Burada yani, hakkında toplatma kararı olan hatırat, dizi yazı olarak yayınlanmaya başlanıyor. Nihal Atsız, Atatürk’e sövgüler dolu olan hatıratı, Necip Fazıl gibi bir Atatürk düşmanına, ya da o rolünü üstlenerek para kazanmayı hedefleyen kişiye götürüp veriyor ve yayınlatılıyor hocam.
► Evet, şimdi, peki... Şimdi gelelim ilk... Tamam, mı? Dört cilt olarak yayınlandığı tarih, 1968. Kadir Mısıroğlu tarafından, 1968 yılında tamamı dört cilt olarak, Rıza Nur’un yurtdışında yazdığı hatıratın 1. cildi, 1968’de piyasaya çıkıyor. Fakat ne oluyor? Ne oluyor, şimdi? O Rıza Nur’un hatıratının yayın hakları kime ait? Nihal Atsız’a. Çünkü Nihal Atsız, Rıza Nur’un resmen varisi, varis durumunda. Bu, izin alınması gerekir. Yani, Kadir Mısıroğlu’nun Nihal Atsız’dan izin alması gerekiyor, yazılı izin alması gerekiyor. O izin vermedikçe yayınlanamaz bu hatırat. Ve 1967 yılında da, Nihal Atsız, Kadir Mısıroğlu tarafından Rıza Nur hatıratının yayınlanmak üzere hazırlandığını haber alıyor. Ne haber alınca? Gidiyor, notere. Bu noterden, Kadir Mısıroğlu’na, henüz yayınlanmamış, hazırlığını yapmakta olduğu şeyle ilgili bir protesto, bir ihtarname çekiyor. Getirelim ekrana bu ihtarnameyi. Kadir Mısıroğlu’nun kitabında yayınlamış olduğu ihtarnameyi görüyoruz. Diyor ki:
"İstanbul 8. Noterliği, 28-Ağustos-1967. İstanbul 8. Noterliği’ne keşideci: Nihal Atsız, adresi. Muhatap: Kadir Mısıroğlu, adresi. Konu, mevzu: 1. 1942’de vefat eden Mahmutoğlu Rıza Nur’un manevi evladı bulunmaktayım. Bu cihet, İstanbul Asliye 3. Hukuk Mahkemesi’nin 946/35 sayılı ve 23-5-1940 tarihli ilamı ve Beyoğlu 6. Noterliği’nin 24/5/940 gün ve 3883 sayılı senetle tescil edilmiş bulunmaktadır. 2. Müteveffa, yani ölmüş bulunan Rıza Nur’un benden başka herhangi bir kanuni mirasçısı mevcut değildir. 3. Muhatap, yani Kadir Mısıroğlu, Rıza Nur’un Londra’da British Museum’da bulunan yazma hatıratını hiçbir yetkisi bulunmadan basıp kitap haline neşretmeyi teşebbüs etmiştir, yeltenmiştir. Bunu haber almış bulunmaktayım. Bu itibarla, manevi evladı bulunduğum Rıza Nur’a ait hatıratı hiçbir hukuki yetkisi bulunmadığı halde basıp neşretmekten çekilmesini, aksi takdirde cezai ve hukuki kanun yollarına başvurmaya mecbur kalacağımı ve her türlü maddi-manevi tazminat talebinde bulunmaya yetkili bulunduğumu, muhataba, yani Kadir Mısıroğlu’na ihtar ederim. 4. İş bu üç maddeden ibaret bulunan iş bu ihtarnameden bir nüshasının muhatap Kadir Mısıroğlu’na tebliğini, ikinci nüshasının noter dairesinde saklanmasını, üçüncü nüshasının tebliğ ve tasdikli takip verilmesini rica ederim."
► Hocam, engellemek için yapmış olabilir mi Nihal Atsız?
► Efendim, kitabı engellemek için? Ya, size bilirim. Şimdi geliyoruz. Evet, şimdi buna göre... Buna göre, Kadir Mısıroğlu’nun bunu yayınlamaktan vazgeçmesi gerekiyor bu ihtara göre, değil mi? Fakat Kadir Mısıroğlu ne yapıyor? Bu Nihal Atsız’ı... "Buyur ediyor, gel de bir konuşalım." Ne konuşuyorlar bu? Ve ikna ediyor Nihal Atsız’ı. E, ikna ediyor. "Ben 10 bin lira telif ücreti ödeyerek" diyor. Görelim. Evet, otuz üç nolu görüntümüzü ekrana getirelim. Evet, bu Kadir Mısıroğlu’nun "Geçmiş Günü Ederken" başlıklı, 1993’te yayınladığı iki ciltlik kitabının birinci cildinin 167 ve devamı sayfasındaki dipnot. Diyor ki, burada Kadir Mısıroğlu: "1968 yılında Dr. Rıza Nur’un Hatıraları çıktığı zaman, Nihal Bey’den noter marifetiyle çekilmiş bir ihtar aldım. Bu ihtarda, Dr. Rıza Nur’un kendisini manevi evlat edinmek için Beyoğlu Noterliği’nce tanzim edilmiş evlatlık mukavelesinde eklemişti. Telif hakkı istiyordu. Aldırmadım. Fakat sonra araya müşterek dostumuz Sait Bilgiç girdi. Sait Bey ne yapıp yapıp, ona yüz takım hatırat mukabili olarak 10.000 lira vermeye beni ikna etti. Onu kırmadım. Nihal Bey’in kanunen bir şey almasına imkân yoktur. Çünkü bu neşriyat Kadir Mısıroğlu adına değil, sahte isimli birinin adına yapılmış ve yayıncı gözüken zât kaçıp Almanya’ya gitmişti." Yani, Nihal Atsız evet, kimseden bir para alamazdı, çünkü yayıncısı Kadir Mısıroğlu görünmüyordu. "Böylece ihtilaf çıkarmadan, yani kendisine 10 bin lira parayı vermem, Nihal Atsız Bey’i memnun etmiş olacak ki, yazıhaneme gelip gitmeye başladı" diyor.
Evet, şimdi... Evet, şimdi efendim, ne demek ki? Çok çok önemli bilgi. Rıza Nur o zaman, dur, o yurt dışında mı yayınlamış? O, ilk yazmış olduğu "özgür ortamda dilediğim gibi yazdım" dediği hatıratın varlığı, Nihal Atsız tarafından biliniyordu. O nerede? Bilmiyordum bu, çünkü... Ve bu programımızın ilk yarısında bunu anlattık ya. 1962 yılında Nihal Atsız’ın yayınlamış olduğu Orkun dergisinde, evet, Kırzıoğlu, işte "Rıza Nur’un yayınlanmış yayınlanmamış eserleri" başlıklı makalesinin içinde, 1942 yılında Rıza Nur’un Berlin bombalamalarından tedirgin olup çok meraklı olduğunu, bunu sorduğumuzda, "Yazdıklarım filanca filanca... Fransa’da Paris’te, Almanya’da Berlin’de kütüphanelerde. O nedenle tedirgin oluyorum. Bunu siz bilin, orada orada" dediğini anlatıyor ya. Bu anlatıp Nihal Atsız’ın dergisinde yayınlanan yazı var. Yani, Nihal Atsız o güne kadar haberi olmasın? Yani, üç tane yabancı kütüphaneye sırrını kendi manevi oğlundan gizli saklı mı dinledi? Düşünemeyeceğimiz de görememek... Nihal Atsız, en başından beri Rıza Nur’un yazmış olduğu hatıratın yurtdışında ve Paris ve Berlin’deki kütüphanelerde olduğunu biliyordu. Fakat 1967’ye kadar yayınlamadı. Ve yayınlama hakkı var, bu mirasçısı olarak yayınlar bu. Ne zaman ki Kadir Mısıroğlu yayınlamaya yeltendi ve bunu haber aldı, o zaman "Yayınlama" diyerek, yayınlanmaması için noterden ihtarname çekti. Fakat görüşme sonunda, Kadir Mısıroğlu ona 10.000 lira telif ücreti ödedi. Ve ve bunu, Rıza Nur’un yurtdışında Milli Mücadele’ye ve Milli Mücadele önderlerine yüz kızartıcı ithamlarda bulunduğu, annesine, babasına, ailesine ve kişiliğine, o cinsel tercihlerine varıncaya kadar suç attığı, aşağıladığı, yüz kızartıcı ithamlarda bulunduğu bir hatıratı... Ki yalnızca Atatürk’e değil, İsmet İnönü’ye de, Fevzi Çakmak’a da, Milli Mücadele’nin önder kadrolarının tamamına çamur atılan bir hatıratı... Bu yayınlamasına, telif ücreti olarak izin vermiş olduğunu anlıyoruz bu yazıdan. Yani, aslında Kadir Mısıroğlu diyor: "İzin vermese de biz zaten dalavere yapmıştık, yayınlayacaktık." Yani, "Ben izin verdiğin" şuradan anlıyorum: "Daha sonra da gelip gitmeye devam etmiş, ahbap olmuş." Yani, Kadir Mısıroğlu ile o muhabbetten.
► Tabii, tabii. Kadir Mısıroğlu diyor ki: "Yasal olarak bir şey tutturamazdı" diyor. Yani, izin vermezse, en kötü kavga çıkardı. "Bir daha yanına gitmezdim, kavga ederdim" ya da bu sevmediğin adamın... Ama tabii, izin vermiş ki, dediğiniz gibi. Ve bu kitabın yayınlanmasına, onay vermiş. Ve her an o izni her an geri alabilirdi bu.
► Peki hocam, şimdi çok itiraz geliyor, biliyorsunuz. Ya, rahatsız deyince bize hem sosyal medyada hem YouTube’da filan... "Nihal Atsız’ın Milli Mücadele’ye kara çaldığını biz hiç görmedik, bilmiyoruz" diyorlar. Birkaç örnek daha verdiğiniz programı içerisinde. Ama bu da başlı başına bir örnek sayılabilir mi?
► Evet efendim. Rıza Nur’un yurtdışında yazdığı hatıratın içeriğinin bu... Biz telaffuz edemiyoruz, geçen programda o yüz kızartıcı ithamlarda bulunduğu yerleri bulanıklaştırarak ancak ekrana getirdik. Bu, burada Milli Mücadele’nin önderlerine yöneltilen yüz kızartıcı ithamlar, bizim ekrana getiremeyeceğimiz türden ve o kadar... Ya, o kadar... Şimdi, Nihal Atsız bunun yayınına telif hakkı alarak izin vermiş, ne demek ki? Rıza Nur’un bu Milli Mücadele’ye yönelik kara çalmaları, Milli Mücadele önderlerine yönelik kara çalmalarının, bütün Türk toplumuna ve dünyaya yayılmasına izin vermiş oluyor. Ve manevi oğlu Nihal Atsız bunun... Nasıl yorumlanacağını ben bilmem, fakat biz sadece olguyu ortaya koyuyoruz. Ortada bir olgu var. Bu olguyu isteyen istediği şekilde yorumlayabilir.
► E, canım, engelleyemezdi ki. İzin vermezdi ama.
► Hocam, çok farklı yerlere çekecekler ki. "Canım engelleyemezdi" ama para almak, karşılık izin veriyor ve yasallığı... Yasallaştırdı ya? "Ya, böyle bir şey için para aldım ya" mı?
► Evet, tabii. Bunu da hoş gösterebilecek yorumlar olabilir. Fakat biz o yorumları... Çok pek çok yorum duyuyoruz hayatımızda. Fakat yorumlardan ciddiye alınacak olan var, alınmayacak olan var. Alalım bakalım bakalım, sadece ciddiye alınacak olanları duyuyoruz. Ne kadar kaldı bilmiyorum, ne kadar kaldı arkadaşlarım bana işaretler? Şimdi ben de sizi... 167 dakikada silahlar...
► Hocam, şimdi şöyle. Evet, bu... Bu Herriot’un... Fransız devlet adamı Herriot’un, Paris’te 1933’te bir konferans verdiğini, Atatürk ve Cumhuriyet üzerine bir konferans verdiğini yazıyor Rıza Nur. Bu dört ciltlik yayında ve diyor ki, orada da Herriot bu konferansında, Mustafa Kemal’in şöyle şöyle şöyle, böyle böyle olduğunu, Türk olmadığını yazıyor, diyor. "Bu Mustafa Kemal Türk değildir" demiş, "Konaktır" demiş, "Bulgar’dır" demiş. Güya Rıza Nur’a göre.
Evet, şimdi bir kaç... Ne oldu bakayım? O Cihan Oktay, bu Herriot’un konferans metnini bulduk, Fransızca, 1934’te Fransa’da yayınlanmış olan metni. Otuz dört nolu görüntüyü ekrana getirebilecek miyiz acaba? Orada, otuz dört numaralı görüntüde Cihan Oktay... Evet, tarihçi, ve halen çok başarılı bir çalışma içerisinde, makaleleri mükemmel. Burada, Düşünce ve Tarih dergisinde yayınlanmış olduğu... Bakayım tam künyesini de vereyim, derginin hangi yıl hangi tarih olduğunu da verelim ki, meraklısı kolay bulabilsin. Düşünce ve Tarih aylık tarih dergisi, Mart 2016 sayısında, Rıza Nur’la ilgili yazdığı bu makalede, Rıza Nur’un işte "Fransız devlet adamı Herriot’un verdiği konferansta Atatürk hakkında şöyle böyle böyle dedi" diye yazmıştı. İşte, bu Sayın Cihan Oktay, o Fransızca verilen konferansın tam metnini Fransızca olarak bulup inceliyor ve Rıza Nur’un, bu konferansta iddia ettiği sözlerin konferans metninde bulunmadığını resmen kanıtlıyor. Yani, Rıza Nur uydurmakta. Özgür bırakılırsa uyduruyor. Yani, özgürlük ona yaramıyor ediyoruz, ama yani, alışık değil özgürlüğe. Özgür kalınca dağıtıyor, yani, öyle söyleyeyim.
► Hocam, aklıma her şey geliyor. Ben böyle bu tür durumlarda, "Tarih tekerrürden ibarettir" acaba günümüzde daha somut diyebileceğimiz bir olgu var mı diye düşündüm hep. Örneğin, meşhur bir yazarın genel yayın yönetmenliğini yaptığı Taraf Gazetesi’ni bilirsiniz. Evet, dönem öyle yayınlar yaptı ki, işte "Şok! Bu ordu şurayı bombalayacak", "Ordu burayı öldürecekler", işte "askeri casusluk var" bakın şimdi, iğrenç yazılar. Askerlerimize bunlardan 15 tanesinin yüzde yüz yalan olduğunu belgeleriyle kanıtlandıktan sonra, dönüp kimse artık Taraf Gazetesi’ne bakmadı. Ya, bunlar belli ki belli bir amaç uğruna yalan söylüyorlardı. Şimdi, sizin bugün yaptığınız da bu. Yani, Rıza Nur’un 15-20 tane bariz yalanını ortaya koyarak... Ben bunu anlıyorum. Tıpkı Taraf gazetesinin belli bir hedef uğruna her yalanı söylemekten kaçınmayacağı gibi, Rıza Nur da belli ki yalancının önde gideni bana göre.
► Yani, bu şunu da söyleyelim de, vengeance... Şimdi dedim ya, Rıza Nur yurtdışında yazdığı dört ciltlik kitabında, arada bir kaynak da gösteriyor, yedik ya. Evet. Şimdi, gösterdiği kaynaklardan bir tanesi de "20. Yüzyıl Larousse"u. Zaten "Larousse" yani, büyükler olsun. Grande Larousse’un "20. Yüzyıl"da, burada Türkiye maddesi var ya. Türkiye maddesinde işte, tüm özet bir Türk yakın tarihi söz konusu. Diyor ki Rıza Nur. Ve otuz beş nolu görüntüyü ekrana getirelim. "Hayat ve Hatıratım" o dört ciltlik kitabının 1676. sayfasında da diyor ki: "Bunu ben yazdım. O maddeyi ben yazdım. 16 Kanun-i Sani, Ocak, 16- Ocak-1934 zannediyorum. Bir Fransız âleminde neşrolunmakta olan, ne, yani, ’20. Yüzyıl’ sözlüğünde, Türk devlet adamları, şair ve meşhur adamları istenmiştir. O da benden yardım istedi, yazıyorum" diyor, değil mi?
Evet, şimdi, bunu unutmuş olacak ki... Evet, kitabının daha önceki sayfalarında, Atatürk hakkında bir takım suçlamaları, "Efendim, bunu Larousse yazdı" diyor. Yani, kendi yazdığı... Kafadan, maddesini... Kendi gösterir. Öyle, Larousse çıkartanlar yazmış gibi, Atatürk hakkında "Böyle böyle deniyor, bu nereden?" diyecek... "Larousse’da... Larousse’da böyle yazılıyor" diyor. Kimse bilmiyor ki, Larousse’u zaten yazan o. Yani, o, kendi kendisini şahit gösteriyor. Fakat bu, "O maddeyi ben yazdım" demiyor. Bu 1676. sayfada unutmuş. Daha önceki sayfalarda o kaynağı göstererek çamur attığını unutmuş. 3000 sayfa kadar sonra, o maddeyi "Ben yazdım" diyor.
Fakat ne oluyor? Türkiye’de, Rıza Nur Türkiye’ye döndükten sonra, Rıza Nur’a yönelik bir takım köşe yazarları, bir takım eleştiriler getirdiğinde, "20. Yüzyıl Larousse’u, Türkiye maddesini sen yazdın" diyorlar Rıza Nur’a. Kim? Peyami Safa, Vâlâ Nurettin, falan... Bunlar polemiklerde gündeme geliyor tabii. Rıza Nur yana yakıla, "Vallahi billahi ben yazmadım, o nereden uyduruyorsunuz? Bana saldırmak için bahane arıyorsunuz" diyor. Fakat unutuyor ki, 1960’ta açılmak üzere yabancı kütüphanelere bırakmış olduğu hatıratında, 20. Yüzyıl Larousse’un o maddesini kendisinin yazdığını, övünerek anlatıyor, orada itiraf ediyor.
► Hocam, süre dolduğu için... Böyle işte dönüyoruz. Rıza Nur hakkında söylediğimiz bunlar. Fakat, fakat Rıza Nur’un bu Milli Mücadele önderlerini ve Milli Mücadele’ye yönelik kara çalmaları sadece o dört ciltte kalmadı. Onun ardılları ve oluştu. Kim onlar? Cevat Rıfat Atilhan da görelim.
[Müzik kapağı son]
Otuz altı nolu görüntü ve otuz yedi numara da bu. Otuz yedi numara da, Nejdet Sancar. Yani, yani, Nihal Atsız’ın kardeşi. Yani, Rıza Nur’un manevi oğlunun kardeşi. Evet, bu iki kitap, Rıza Nur’un Milli Mücadele’ye yönelik ve Milli Mücadele önderlerine yönelik karalamalarını topluma daha fazla yayılması için çalışan yayınlar.
► Haftaya hocam, bunları işleyeceğiz. Haftaya buradan başlıyoruz, devam edeceğiz.
► Çok teşekkür ederiz Sayın Özakıncı.
► Ben teşekkür ederim. Çok güzel bir program oldu gerçekten. Umarım, umarım yararlı olmuştur, beğenmişlerdir. Onlara çok yararlı olacağını umuyoruz değerli izleyiciler. Program birazdan saat 00:00’da YouTube kanalımızda yayında olacak. Ayrıca ertesi günü, kanalımızın internet arşivinde de ulaşabileceğinizi hatırlatalım. İzleyin, yakınlarınıza izlettirin. Milli Mücadelemize bu yalanlarla kara çalanların yüzlerini ortaya çıkaralım hep birlikte. İyi akşamlar.
— — — — —
@theturkishfromantalya9010
Cengiz Özakıncı Atatürkçülüğün yüz akıdır! İyi ki var. Ama kitapları çok pahalı. Pdf olarak halk ile paylaşılmalı. Ve kitaplarını mutlaka kısa kısa iyi kurgulanmış videolar haline getirilmeli. Gençlerin beyni son yıllarda Atatürkçü görünümlüler tarafından yıkanıyor. Atatürkçülük yerine İttihatçılık yani osmanlıcık fikri aşılanıyor gençlere taa Kurtlar vadisinden beri!!!
— — — — —
@ERDALERYILMAZ-w3m
TarihiGerçekleri, açığa çıkarmak için akıl mantık yürüterek sorgulamak ve belgelerle karanlıkta kalan tüm noktalara ışık tutmak çok emek gerektirir emeğinize sağlık, Teşekkürler.
— — — — —
@sohretari8768
Tesekkurler bilgilendirdiniz.
— — — — —
@Tonyukuk84
Cengiz Özakıncı bizi çok hayati konularda aydınlattı, büyük işler çıkardı. Tarihi temize çıkardı ama bugün Nihal Atsız ve Necdet Sancar adına hayal kırıklığım oldu. Çok teşekkür ederiz kendisine. Daima sağlık, afiyet ve mutluluk içinde olsun.
— — — — —
@ARE-prs
Her dönemin satılık kalemleri vardır, sahiplerinin sesi olurlar…
— — — — —
@ÇAÇARON55
Bu paylaşımlar evladiyelik.. Belgeler çok kıymetli… Cengiz hocam ve sunan abim.. İnanılmaz harikasınız.
— — — — —
@MUZAFFERARDAL-q5q
Kim ulan rıza nurbu ülkeye kaos ve kutuplastirma peşinde olmaktan başka ne yaptı
— — — — —
@yunusguney659
Bizi aydınlattığınız için yürekten teşekkürler ❤
— — — — —
@FarukÜnal-k4s
Çok çok teşekkür ederiz değerliAsil Türk tarihçileri ❤❤❤❤
— — — — —
@ergunbulten8871
Hocam iyiki varsınız.
— — — — —
@emreyaman4728
Hakikat’in üstü örtülemez. Sevgili Cengiz ÖZAKINCI siyasal islamcı vatan hainlerini tek tek ortaya çıkarıyor. Teşekkürler güzel insan.👏👏👏👏👏
— — — — —
@zıpçıktı7067
Teşekkürler 🇹🇷
— — — — —
@bekirsamiozturk
Teşekkürler değerli Cengiz hocam.
— — — — —
@oguzkomurcu8725
Emeğinize sağlık
— — — — —
@uysalfatma
Esenlikler.
— — — — —
@ioakdemir
Saygıdeğer hocam,
Keşke siz özünü söyleseydiniz, isteyen metni okusaydı. Böyle zaman ve esas kayboluyor. Saygılarımla..
— — — — —
@swarovski333
Bu ruh hastası delilerin yalanlarını çürütmekle uğraşırsak tarihi yazacak vakit bulamayız. İnsanlar ahmak olmamalı bence. Ben şahsen kişisel hayatımda da sadece 1 yalanını yakaladığım birine artık itibar etmem. Ancak millet onlarca yalanı ve iftirasını yakaladıkları herifi savumak için uğraşıyorlar. Hayret ediyorum.
— — — — —
@ismailatalan3805
Atatürk ilkeleri ve TC tarihi derslerinde ezber tarih yerine, öğrencilerin bu belgeleri okumaları sağlanmalıdır.
— — — — —
@aligalipbaltaoglu6205
Yakup Cemil giderken yanında Mustafa Kemal’i de götürme teşebbüsünde bulunmuş…
— — — — —
@elifhabbuloglu3848
Kıymetli bilgiler👏👏emeğinize sağlık
Metni, imla, noktalama, büyük/küçük harf, anlatım bozuklukları ve özel isim hatalarını düzelterek, daha akıcı ve anlaşılır bir hale getirdim. Konuşma diline özgü tekrarlar ve anlatım kusurları, anlam kaybolmaması kaydıyla düzeltildi. Önemli düzeltmeler ve netleştirmeler için köşeli parantez `[]` içinde notlar bırakılmıştır.
=======================
İlave Tv
https://www.youtube.com/watch? v=qq7ArrGtyOY
— — — — —
Tek bir sıkıntı var arkadaşlar.
Buna ister katılın ister katılmayın.
Bu ülkede Diyaneti bitireceksin.
Diyanet başkanını falan bitireceksin.
Cami hocaları camiye sokmayacaksın.
Vatandaş namazını kendi kılsın.
Doğasını kendi okusun kardeşim.
Adam namaz kılıyor.
Sadaka kutusuna diyor 200 tane aşağı atmayın diyor.
Sen kaç lira attın lan diyor.
Sordum işte Balbay Camisi’e.
Ben diyor toplayanım diyor.
Lan bindiğin araba 50 50 milyonluk arabaya biniyorsun.
Maaşın ne kadar senin ya?
He ne kadar senin maaş?
Bu adamın evine ekmek götüremiyoruz.
Çocuğ torundan bir simit alamıyoruz.
Sen tadaka kutusuna 200 lira atıyorsun.
Bu ülkede Diyaneti bitirmettikten sonra hiçbir toplum, hiçbir birlik beraberlikte olamaz kadım.
Ayrıştıran da onlardır.
Düşmanlar da onlardar.
Biz Cumhuriyet Halk Partisi değil, pardon kısayın abiciğim özür dilerim.
Bakın bu ülkenin bir gerçeği vardır.
Cumhuriyet ve Atatürk düşmanları olduğu sürece burada toplum birleşmez.
Kimdir Cumhuriyet Atatürk düşmanları?
AK Partidir.
En başta Tayyip Erdoğan’ın kendisidir.
Bunu kendi ne dedi?
İki tane sarkoşun anayasasını kabul etmem diyen değil mi?
O iki tane sarı koşu anayasası yok olmasan oraya cumhurbaşkanı mı olabilirdin?
Bu halkı bu toplumu Alevi sünni de ayırdan sen değil misin Tayyip Erdoğan?
Kılıçdaroğlu bir Alevidir diye Isparta mitinginde o milyonların içerisinde çıkıp Kılıçdaroğlu bir Alevidir diye şikayet eden kendisi değil mi bunu?
Bunu kendisi söylemedi mi Tayyip Erdoğan’ın mitinglerinde söylemedi mi?
toplumu ayrıştıran, birleştireceğini ayrıştıran, düşmanlaştıran bu iktidarı kardeşim.
Bu iktidarın elinden kurtulmak için halk olarak ilk önce yeni yeni yetişen çocuklara, okuyan öğrencilere sahip çıkacağız.
Onların bütün dertlerini çözmeye çalışacağız.
Bu ülke bu şekilde düzelir.
Cumhuriyetin ilkelerini tanımayan, cumhuriyeti bilmeyenin o makamda koltukta yeri olmaması lazım.
Bu halk Kur’an’ı Türkçeye çeviren Atatürk kardeşim Kur’an’ı da şimdi Kur’an ibadet farklı bir şey.
Senin gözün farklı ibadet farklı bir şey değil.
Allah’ın emri Kur’an’ın anayasa olması adaletin ayetlere göre sağlanmasıdır.
Ya şimdi ayeti yazan sen misin?
Atat Allah göndermiş.
Şimdi ben sana şunu söyleyeyim.
Pardon bak dur bir şey soracağım.
Sade subanikeyi biliyor musun abi?
Subhanike tabi.
Evet.
Bir oku.
Bir subhanikeyi bir şey soracağım.
Rabbike niye okuyor?
Subanike bir şey soracağım da subhanike soru.
Yok bir subhanike bir oku.
Konuşmayın almıyorum kardeşim.
Dur dur abi bir sanie.
Subanike bir okur musun abi?
Hayır.
Niye okuyayım?
Bir şey soracağım da ondan.
Beş vakit namaz kılıyorum ben.
Tamam abi.
Subhan bir laf okuyacak.
Ortaya bir laf okuyacak.
Bismillahirrahmanirrahim.
Elhamdülillahi rabbil alemin.
Errahmanirrahim.
Fatiha demedik abi.
Sühanike.
Sübhane rabbike rabbil immeti abi.
Sühanike.
Sübhane rabbike rabbil immet ve selam ve selamün alel mürselin.
Velhamdülillah abiciğim.
Sühanike sühanike.
Tamam.
Fatiha’yı oku.
Peki.
Demin okuyordun.
Bismillahirrahmanirrahim.
Bir şey soracağım da ondan.
Elhamdülillahi rabbil alemin.
Errahmanirrahim.
Maliki yevmiddin iyyake nabudu ve iyyake nesteyin ihdiniratel müstakim siratzine enamte aleyhimğd aleyhim vallin.
Amin.
Ne dedin abi şimdi?
Bana bir anlat.
Ne dedi?
Fatiha’da.
Fatiha’da müslümanlara ne anlatılıyor?
Elhamdülillahi rabbil alemin.
Yani eee Allah’a teşekkür ediyor yarattığı için şeyi rabbel alemin ve eee gerisinde ne anlatıyor?
Ben şimdi şurada İngilizce bir şey okuyorum.
Kur’an-ı Azimi şan şimdi bak şimdi ben şurada İngilizce bir şey okuyorum ama ne yazıyor okuyorum bak biz emrinin ne olduğunu biliyor musun?
Allah Kur’an-ı Kerim’i gönderen Allah diyor ki ama ben okuduğumun anlamını bilmem lazım.
Ne diyor?
Atatürk çevirdi Türkçeye.
Tamam da Atatürk çevirmedi.
Atatürk tefsir ettirdi Elmalı Hamdi yazıra.
Çünkü insanlar okuduğunu okuduğunu anlasın diye.
Şimdi bak şimdi ben camiye gidiyorum.
Camide hoca bana Arapça bir şeyler söylüyor.
Ya ben bu hoca bana ne anlatıyor?
Ben bundan da alacağım.
Ne anlayacağım ama insan nerede söyleyim mi?
Yanlışlık nerede biliyor musun?
Bir hoca vaazı Arapça veriyor tamam mı?
Ama camiye yardımı Türkçe istiyor.
Neden oluyor bu?
Çünkü niye anlamayacak değil?
Şimdi size bir şey şimdi ben benden Arapça para isti anlam size ben bir şey söyleyeceğim.
Vullev kuşa avuk mu?
Ne?
Vullev kuşa avuk mu?
Ne o?
Siz ne?
Fransızcasını söyledim.
Fransızca ne demek?
Frans ne demek?
Ben anlamını biliyor musun dedim.
Bu anladı mı?
Anladı.
Öyle bir konuya anladın mı?
Ben ne di ama şimdi benim anlatmak istediğim abim dedi ki dedi ki Kur’an’ı dedi Türkçe yaptı Atatürk.
Atatürk’ün Kur’an’ı Türkçeye tefsir etmesinin anlamı abiciim okuduğunu insanlar anlasın.
Şimdi Kur’an bana ne diyor?
Şimdi benim evimde Elmalla Hamdi Yazır’ın tefsiri var.
Atatürk dini konuda çok güzel bir başarı yaptı yani.
Evet.
Yani tabii ki de yaptı.
Onu anlatmak istiyoruz.
Şimdi güzel abim şimdi Türkçeye çevirdik.
Evet.
Şimdi şimdi bana bana şimdi adam ne diyor?
Ne anlatıyor?
Hoca sana ne anlatıyor?
Sen camiye gittiğinde anlayabiliyor musun hocanın dediğini?
Arapça konuştuğunda anlamıyor işte.
Abi ya sen ne alıyorsun bundan?
Aldığım şey var.
Hocamla beraber diyor.
Arkadaşlar şeyi soracağım burada bu dini ibadeti bir saniye sayın abim.
Dini ibadeti herkesin özünde ne dedin abi?
Aldık Allah’a hakim.
İyi abi onu öğrenmişsin.
Hadi güle güle.
Allah geçmiş yerlerine kavuştursun.
Ben şunu söylüyorum arkadaşlar.
Herkes ibadetini kendi özünde yaşar.
Kim ne dese desin bu bizi bağlamaz.
Önemli olan bu ülkenin geleceği, önemli olan bu ülkenin ışıkları olan gençler.
Önemli olan gelecek vadiden umut olan çocuklarımız bunlara sahip çıkar.
Bunların eğitimi namazını kılsın.
O bizi bağlamaz.
Ama gelecek kuşakları şeyde dünyada tek bir inandığım bir insan vardır.
Tek bir inandığım bir insan vardır.
Mustafa, Kemal, Atatürk başkasını tanımam.
Hiçbir tanesini tanımam.
Aliymiş, Hasanmış, Muhammed’eymiş, buymuş.
Ben hiçbirini tanımam kardeşim.
Çünkü toplumu soyan 6 yaşında çocuğa nikah giyen bir adamdan bana ne anlatacaksınız ya?
Neyin anlatacaksınız bana kardeşim?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmuş devletin özgürlük hakkını sana vermiş.
Demokrasiyi vermiş.
Maaş vermiş.
Emeklilik vermiş sana.
Bütün şeylerde krediler vermiş.
Prim vermiş akutmuş.
Adam etmiş.
Sen hale gelmişsin.
Camide 200 aşağı atmayın.
Ne yapacaksın lan bu parayı?
Dedim hocanın kendisinden söyledim.
İbadetini yaparsam kendime yaparım kardeşim.
İnancım varsa bunu yaşarım.
Ben bundan hiçbir tanesini tanımam.
Ayriyeten Diyanetin bütçesi de birçok bakanlıktan fazla.
Hepsinden fazla kardeşim ya.
İşte ne?
Ali Erbaş milli şey gitti değil mi?
Kaç trilyon para götürdü?
Bindiği arabaların sayısını biliyorsunuz değil mi?
Bunlar bu vatandaşın, yoksulun, gencin ekmek parası değil mi?
A daim ne alıyor?
60 lir 70 yaşındaya gelmiş.
83 83 verdiği devletin satıyor diş yok.
Diş verdiği 6 lira para veriyor.
Devlet buna ihtiyarlık maaşı 6 lira para veriyor.
Toplumun birleş.
Bakın kardeşim biz 70’li arkadaşlar bir saniye bakın 70’li yıllarda 70’li yıllarda asgari ücret 39 liraydı.
Bunu bilirsiniz.
Kara borsa tüp alırdık 10 liraya cebimizde paramız vardı.
Neden?
Çalışıyorduk.
Bir emek vardı.
Değer vardı.
Şimdi bu gelen hükümet, bu gelen iktidar toplumu yok etmek için kendini imparatorluğa, padişahla oynatıyor.
Yok öyle bir şey kardeşim.
Cumhuriyetin ilkelerini tanımayan, Atatürk’ü tanımayan, Türkiye Cumhuriyeti demokrasiyi tanımayan, halkı azan azcağa mahkum verdiği iktidardan bir yere gidilmez kardeşim.
Bunun önünü bu halk bitirecek.
Ama halka bakıyorsun.
Ver di yarım tane soğan, yarım pişmiş patates.
Allahu ekber geçsin gitsin.
Yok kardeşim böyle.
Dinin imanı senin özünde olmalı.
Senin özünün de içinde olmalı.
Ben şunu halk, birlik ve beraberlik olmalı kardeşim.
Bu ülkede yaşanan sorunların hepsini toplum çözer.
Oz neyle cumhurbaşkanı olmuş?
► 1ile başbakan cumhurbaşkanı olmuş değil mi?
Seçimlerden öyle.
3üncü sefer olmak için mücadele ediyor.
Bu ülkeyi buraya götüren şu iktidardır kardeşim.
Bu bu iktidardan çektiğimiz çileği hiç kimse çekmemiştir burada.
Öğrenciler, talebeler, askerler, memurlar, emekliler, dul yetim çocuklar çocuk yeme kurumunda bir tane patatesi 6 tane çocuğa yedirler.
Ya Allah’tan korkun ya.
gidip oraya buraya saldıracakınız camiler atacaksınız kimse o gariban çocuklara verin okullarda okullarda sabun yok sabun yok tuvaletler yok akmıyor çeşmeler koyuyor kokuyor kardeşim bunun denetimi yok artık gitsinler Antalya Gazi lisesi baksınlar tuvaletlerde savunma birlik ve beraberlik toplumsal kitleyi birleştirip toplumla beraber kucaklaşacaksın kardeşim her şeyi paylaşacaksın özünden geçiş sonu yaşayacaksın ben hoca orada ezan oku sen okursun namazını kırarsın kendin orucu tutarsın kendin kırarsın o beni bağlamaz kardeşim.
Ama önemli olan birlik ve beraberlik eğitim kuşaklarına dönmeden demokrasinin, cumhuriyetin ilkelerine sahip çıkmaktır kardeşim.
Kim olursa olsun bunu, kim olursa olsun babam da olsa kafasına vuracaksın.
Bu kadar kusura bakmayın yani öğrencilerin çektiğini kesin.
Biz buradan geziyoruz ya.
Cepte para var sanıyor.
Millet sokağa çıkarttırmacıklar.
Yok mu?
E yok.
Ben Cumhurbaşkanı açıklama yaptı.
Dünyanın 17, Avrupa’nın 7. büyük ekonomisiyiz dedi.
O kendi kendine göre o çocuksın o.
Nerede?
Öyle diyor.
Çocuk kandırsın bizi de büyüdük diyor.
Büyü nasıl abi durumlar?
17000 durumlar.
Kişi başı da 17.000 dolarmış.
Ben hiç görmedim ya.
Bilmiyorum.
Şunu söyle o zaman bir saniye bir şey söyleyeceğim.
128 milyar doları götüren damadın nerede?
Taybe bunu sorsanız kardeşim ya.
128 milyar dolarını nereye koydun sen bunu?
He sen bunu mu?
Bu paranın hesabını nerede açıkladın?
Nerede yakaladın?
Adam Fransa’da şimdi krallar gibi yaşıyor.
Daireleri, uçakları, katları, yatları var adamın.
128 milyar doları bugün hesaplasan bütün öğrenci çoğukların yapısı yok.
Krallar gibi adam olur.
Milletvekili olur, bakan olur, başbakan olur.
Ondan korktuğu için toplumu ezmek için elinden gelen her şeyi yapıyor Tayyip Erdoğan.
Bütün sistedesleri oraya koymuştur kardeşim.
Buraya kadar gelecek kuşaklara çocuklar umuttur gelecektir.
Bizim her şeyimizdir onlar.
Onları okutmazsan, onları eğitmezsen, onlara sahip çıkmazsan ne olacak?
Çocuklar gidin akşam sabahları bir bakın üniversitede okuyor.
Cebinde parası yok.
Sahilde yatıyor ya.
Denizin kenarında türkumda o ev tutacak parası yok adamın ya.
Neden bahsedince yok?
Ondan sonra genç kızlar sosyal medyada bilmem ne platformunda video paylaşıyorlar.
Para karşılığı.
Yeah.
— — — — —
@carlitoBrigante1
Bakın tarikatlara giden papağan gibi dini telkinleri tekrarlayan bu insanlardan ülkeye hiçbir fayda gelmez..tarikatları kapatilmali..
— — — — —
@farukkorkmaz5265
Diyanet kapatılsın. Bütçesi sokak canlarına ve İlaç bekleyen SMA hastası çocuklara harcansın. Biraz da Diyanet şükretsin
— — — — —
@TuncayKaraelli
Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Tayyip erdoğan gitmeden ülke düzelmez
— — — — —
@farukkorkmaz5265
Ak dawarlar! Hepimiz aynı gemide değiliz
Siz imralı vapurunda, biz Bandırma vapurundayız!
— — — — —
@ferdotan5923
Başta böyle bir rejim varken bu ülkenin kesinlikle düşmana ihtiyacı yok
— — — — —
@Aysel-t6t8q
Diyanet kapatilsinyada aslinadonsun
— — — — —
@spotonnls3538
Ataturk boşuna tarikatlari, medreseleri kapatmadı.
— — — — —
@hazinecan2702
Öyle bir ülke düşünün ki inandığı kitap in kendi dilinde okunup ve yazılmasına günah diyor. O gâvur denilen ülkelerin kiliselerinde garibanlara düzenli yemek verilir, ama bizim camilerde tuvalet bile paralı
— — — — —
@semragungor2750
1.KONUŞAN VATANDAŞIMIZA HELAL OLSUN 🇹🇷✌️🙌🙌🇹🇷🙌🙌 YÜREĞİNE SAGLİK ✊🇹🇷🕊️🙌☺️
— — — — —
@Osimhenn33
Diyanet kapatılsın...
— — — — —
@OsmanAydoğan-t2d
Diyanet tarikat ve cemaat ler imam hatip liselerin hocaları Cumhuriyet e Atatürk e düşman nesiller yetistiriyor
— — — — —
@brg650
Yazıklar olsun böyle insanlar insanı dinden soguttular
— — — — —
@Umraniyeli_gaci
5 vakit namaz kılıyor okuduğunun ne anlama geldiğini bilmiyor işte bende yıllardır bunu söylüyorum böyle cahillerden uzak durun. Daha okuduğunu anlamayan seni de anlamaz
— — — — —
@user-nx9ot6ll2c
dayımhelal olsun
— — — — —
@selmayozel5625
İlk konuşan kardeşimize tamamen katılıyorum 👍
— — — — —
@selinsez6631
Vatanı kurtaran ile uĝraşacaklarına, vatanı eline geçirmek isteyen ile uĝraşsınlar. Vatandaşlarınhakkını düşünsünler. Kanunlar ile Allah korkusu gelmez! Şimdi niye korkmuyorlar!? Insanları mı deĝiştirecekler!?
— — — — —
@Vatansever007
Abi keske Sen cumhurbaskani olsan ❤❤
— — — — —
@Melekmina77
Ülkenin kurucu lideri ile derdi olan soy ağacını kontrol etsin sorun oradadır araya bir Yunan İngiliz İsrail tohumu karışmış olabilir 🇹🇷
— — — — —
@selfozturk2349
arif seni kutluyorum ahmakları tanıma konusunda eline kimse su dokemez.
— — — — —
@KadirKaraer-j3q
=======================
Sabahattin ÖNKİBAR
https://www.youtube.com/watch? v=uFd8N2RH7Xg
— — — — — —
Bugün 29-Kasım-2025 Cumartesi.
Hoş geldiniz değerli dostlar.
Rezalet Ankara’da yaşandı.
Afişe eden de İslamcı DEVA Partisi.
Buna göre Papa 14.Leo için Ankara Beştepe’deki Saray kütüphanesinde yapılan tören girişi esnasında T Alberdu Aleyna ilahisi çalınmış.
O ne derseniz Hz.
Muhammed’in hicret sürecinde Medinelilerin hep beraber söylediği ilahi söz konusu ilahi de İslam peygamberine atfen aynen şu ifadeler var.
Ay doğdu üzerimize.
Sen güneşsin.
Sen aysın.
Sen nur üstünde nursun.
Sen Süreyya ışığısın.
Ey sevgili resul, ey Allah’ın elçisi.
Sen yüce bir davetle geldin.
Sen bu şehre şeref getirdin.
Ey sevgili hoş geldin.
Evet Amerikalı Papa Leo sarayda Hazreti Muhammed adına söylenen bu ilahiyle karşılandı.
Halbuki bu Leo Müslümanların ayı, güneşi, resulü, elçisi filan değil.
Tam tersine hükmü bitmiş sözde bir dinin arttığı ve de emperyal bir enstrüman.
Durum buyken böyle birinin Hz.
Muhammed ilahisiyile karşılanıp baş tcih edilmesi Allah aşkına olacak şey mi ve nedir bunun açıklaması?
Sebep yoksa Papa’nın Trump’ın yakın adamı olması ve de Haşli koalisyonu mu?
Yaşananlar bunlar iken AKP'nin kirli sakallı İslamcıları nerededirler?
Niye susuyorlar?
Neden tepki vermiyorlar?
Papa’yı İslam peygamberi menkubesiyle karşılamanın nedir izahı?
İktidarda AKP olmayıp Cumhuriyet Halk Partisi olsa ve bunlar yapılsa kıyametler koparılmaz mıydı?
sokaklara çıkılıp her türlü kışkırtma, her türlü ajitasyonlar olmaz mıydı?
Vallahi de olurdu, billahi de olurdu.
An itibarıyla görmezden gelinip susuluyorsa hadise iktidarı sürdürmek değil mi?
AKP'nin işine geleni, İslam’ın içinde görüp işine gelmeyeni dışında görmek olmuyor mu?
Bu hatırlayın bu bağlamda yolsuzluk hırsızlık değil fetvası bile yayınlanmıştı.
Soruyorum böyle bir bakış dinin siyasallaştırılmasının nirvanası olmuyor mu?
Gelelim Papa’nın 1700 sene sonra İzni’ye neden geldiğine.
Ne Osmanlı ne de Atatürk buna izin vermemişti.
Zira bu ziyaret dini değil, siyasi amaç sadece Hristiyan birliği değil, aynı zamanda Türkiye’de Ortodoks bir Vatikan’ın inşa edilmesidir.
Öyle olduğu için dün zaten Papa ile Bartelemeos ekümenik bildiri yayınladılar.
Tablo böylesine, vahim böylesine dramatik iken Akit gibi İslamcı mevkutelerin derdi, gündemi, eğlencesi ise Fatih Altaylı’nın zindana atılması.
Bakın tablo ortada.
Bu tarafı ele geçirdinizde, peki ya öbür taraf?
Ahiret hayatına samimi olarak inanan biri bütün bunları nasıl kabul edebilir?
Bu mudur din?
Bu mudur İslam?
Bu mudur hakikat?
Değerli izleyenlerim, özetle kral çıplaktır.
İslam da bunun için sermayedir.
Dünyada İslam adıyla yüzlerce, Türkiye’de de onlarca farklı inanış var ve tamamı Müslümanlığı kendi çıkarları ekseninde yorumluyorlar.
Biliyorsunuz yaptığı hırsızlığı bile Allah için çalıyorum diyenler var.
Evet.
Evet.
Allah’ı suç ortağı ilan etme söz konusu.
Dolayısıyla Türkiye’nin öncelikli sorunu emin olun ekonomideki çöküş, çeteler, kara para hatta PKK bile değil bu tür sapkın zihniyetlerin varlığıdır.
Ki bu Orta Çağ Avrupa’sı zihniyetidir.
Bu arada İmralı’da Apo ile yapılan konuşmalar bir ortaya çıkıyor, afişe oluyor.
Den Parti heyetinde olan Gülistan Koç Yıtt Mezopotamya Ajansı’na açıklamalar yaptı.
Abdullah Öcalan’ın dikkate değer sözü ise darbe demesiydi.
Evet.
Devlet Bahçeli ile AKP'nin 2028 seçimini kazanmak için kurtarıcı gördüğü APO başlatılan süreç başarılı olmazsa darbe olur mesajını verdi.
Oysa böyle bir sözü bizim gibi normal vatandaşlar etse emin olun savcılar anında darbe kışkırtıcılığı diyerek tutuklamalar yapar.
Lakin Katil Öcalan’a her şey serbest.
Peki APO ne demek istedi derseniz çok net korku salıyor.
AKP ile MHP'ye geri dönüşünüz yok diyerek aklınca ürkütüyor.
Öyle zira özellikle 15 Temmuz teşebbüsü sonrasında Türkiye’de darbe artık literatürden çıkmıştır.
Hiçbir Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu böyle bir şeyi asla aklımdan bile geçirmez.
Gerçeklik bu iken Apo Heyla yaratıyor.
KCK konusunda suskun kalan Öcalan’ın Suriye bağlamında cevapları da kaçamak.
çağrı yapmıyor.
Sadece temennide bulunuyor.
Dahası mazlum abdi gelsin konuşalım filan diyor.
Oysa ondan beklenen sert ve kesin ifadelerle YPG ya da SEDG'nin silah bırakması, onun çağrısını yapması.
Bu yapılmadığı gibi tam tersine PKK dün kuzeydoğu Suriye’de silahlı şovlarla 1978’deki kuruluş yıl dönümünü kutladı.
Kısaca PeyDe bağlamında işler hiç iyi değil.
Hatta çok kötü.
Hem iktidar hem emrindeki medya gizliyor.
Suriye vallahi patlamanın eşiğinde.
AKP'nin büyük büyük paralar harcayıp yatırım yaptığı cihatçı eşaranın geleceği de yok.
Çünkü Suriye’de 10 paralık bir itibarı ve karşılığı bahis konusu bile değil.
Dahası var.
Kendi toplama çapulcu ordusu içinde bile problem var, kaos var.
Epeydir Suriye’de güvenliğe paralel olarak ekonomi diye bir şey de kalmadı.
İnsanlar artık yiyecek ekmek bulamıyor.
Zira hiçbir gelirleri yok.
Kurumların tamamı çöktü.
Devlet kavramı da ortadan kalktı.
Gücü yeten yetene bir tablo egemenliği var.
Evet.
Suriye patlamanın kanlı bir çöküşün eşiğinde.
Ekonomi ve güvenliğe paralel olarak etnik ve mezhep ayrışmaları ve de hkırtmalar da devam ediyor.
Yer yer çatışmalar da yaşanıyor.
Realite buyken Suriye’de zafer kazandık diyen AKP iktidarı halkta söyledim sıfır karşılığı olan eski elkaideci bir isim üzerinden güya Türkiye’nin geleceği adına beka inşa ediyorlar, beka planlaması yapıyorlar ve de Apoyla da PYD konusunu görüşüyorlar.
Değerli takipçilerim, gündemden diğer başlıklara gelirsek, AKP MHP iktidarı malum örtülü yeni bir af çıkardı.
000 kişinin yararlanacağı bu af ile katiller, çeteler, uyuşturucu tacirleri, kara para baronları, hırsızlar ve bilumum suçlular serbest bırakılacak.
Buna karşın Fatih Altaylı 1 bu5 sene daha hapiste kalacak.
Zira iktidarı eleştiriyor.
Türkiye’de bugün AKP’yi sorgulamak, görüyorsunuz adam öldürmek, ırza geçmek, devlete isyan etmek ve hırsızlık yapmaktan beter bir suç.
Ondan sonra da Türkiye’de hukuk ve demokrasi var.
Masalları devlet yönetiminde işi o kadar ayağa düşürdüler ki önceki akşam yaşanan şu olaya dikkatinizi çekmek istiyorum.
Biliyorsunuz Fenerbahçe’nin French Varoş’la futbol maçı vardı.
Bu gibi maçların tamamı TRT1’den naklen yayınlandı ve Fenerbahçe maçı için de günler öncesinden TRT1’de yayınlanacak açıklaması yapıldı.
Ayrıca bu maçın gecenin en çok izlenecek programı olacağı ve de TRT1’i zirveye çıkaracağı da kesindi ki bu da kanal adına bir şanstı.
Derken maça sadece bir ik saat kala TRT bir başı yayınlamaktan vazgeçti kimse bir şey anlayamadı ancak birkaç saat sonra hakikat ortaya çıktı.
Mer TRT bir iptali ardında Tayyip Erdoğan’ın basket maçına gitmesi varmış.
Öyle olunca da TRT hemen Fenerbahçe maçını naklen yayınlamayı bırakıp Tayyip Erdoğan’ı gitti basket maçını yayınlama kararı aldı.
Dünyada gerçek bir devlet olan bir yerde böyle bir şey olmaz.
Olamaz.
Devlete ait en büyük televizyon kanalı, en çok izleneceği kesin olan bir futbol yayınını önceden ilan etmesine rağmen iptal edip cumhurbaşkanı gidiyor diyerek yayın planını değiştiremez.
Basket maçını yayınlayamaz.
Böyle bir şeyin yapıldığı bir ülkeye de demokrasi filan denmez.
Nitekim izlenme sonuçları dün sabah ortaya çıktı ve Fenerbahçe maçı TRT'de ana kanaldan başka bir kanala atılmasına rağmen bütün reytinglerde açık ara birinci oldu.
Basket maçıysa reyting yani izlenme listesine bile giremedi.
Değerli izleyenlerim sonlandırmadan bir magazin haber aktaracağım.
Ben de birkaç sene önce öğrendim.
Adı vazektom imiş.
O ne derseniz erkeklerin doğum kontrol yöntemiymiş.
Kastedilen kadınların ilişki öncesi aldığı ertesi gün türü bir hap değil sperm kanallarının bağlanmasıymış.
Bunun için operasyon yani ameliyat gerekiyormuş.
Raif Dinçkök bağlamında bu tür haberler medyaya düşünce bir telefon aldım ve mücahit öreni hatırladım.
Birkaç sene önceydi.
Bütün İhlas camiasının çok yakından tanıdığı önemli bir isim beni aramıştı.
Demişti ki Mücahit Ören’in ikinci eşi Aslan Ören kocasını Sprem kanallarını bağlatması için tehdit etmiş.
Zira Servete başkaları ortak olsun istemiyormuş.
Mücahit Örende zorlama sonucu bu ameliyatı olmuş ve kanallarını bağlatmış.
Bu durum bana anlatıldığında inanma böyle şeyler yalandır dedim geçiştirdim.
Bunun üzerine cerrahi operasyon yapılan bilgileri de ayrıntılarıyla şahsıma aktarıldı.
Aynı kaynak daha önce de Mücahit Ören’in Batuhan Yaşar’a 15 Temmuz arifesinde Amerika’dan gönderdiği iktidarı tehdit eden FETÖ yandaşı email’ini aktarmış ve ben de bunu gündeme getirmiştim.
Mücahit Ören de yıldırım hızıyla mahkemeye koşmuştu.
Ancak elimde bilgisayar çıktısı vardı ve beraat ettim ki Mücahit Ören diğer konularda da üç ayrı dava daha açtı.
Tamamını kaybetti.
Ben ise Türkiye Gazetesi’ni Sözcü Gazetesinden para aldı manşeti sebebiyle yalan haberden mahkum ettirdim.
Öyleyken yine de bu sprem kanalı konusunu tıpkı Aslahan Ören’in İhlas Kolejlerinin tepesinde olan babası hakkındaki korkunç karar misali gündeme getirmedim.
Derken aynı isim dün yine aradı ve Mücahit Ören de Raif Dinçkök gibi diyerek geçmişi hatırlattı.
Söylenenler bunlar lakin hukuken geçerli olmayan, kanıtlı olmayan bir şeyi hakikattir diyemem.
Şüphesiz edilen o telefonun perde arkasında da ihlasta uç veren iç çatışmanı payı var.
Abiler olarak bilinen ışıkçı cemaat tabanı Mücahit Ören’le kanlı bıçaklı.
Akıllarınca beni de bu konu bağlamında kullanmak istiyorlar.
Ancak benim için ikisi de aynı.
Bu arada malum Mücahit Ören İhlas cemaatine ait malların üstüne oturduğu iddiaları var.
Babası Enver Ören basit bir biyoloji öğretmeniyken ışıkçı cemaatinin varlıkları vakıf olursa devlet el koyabilir, benim üstümde olursa el konamaz diyerek her şeyi kendi üstüne yaptırdı ve öldüğünde de serveti oğluna kaldı.
İşte ışıkçılar cemaati şimdi o serveti geri istiyor.
Aslan Ören ise Mücahitin ikinci yaşı.
TGRT'de uzun zaman spikerlik yaptı.
O spikerlik sürecinde hem kendisi hem Mücahit Ören eşinden ayrıldılar ve evlendiler.
An itibarıyla iki çocukları var.
İşte söylenen Aslihan’ın çocuklarına başka kardeşler gelmesin diye kocasına sprem kanallarını kapattırdı.
Bu arada Takkeli Firavunlar kitabımda yazmıştım.
Işıkçı cemaati bu mücahit ören için daha 5 yaşında iken İmam-ı Rabbani’den sonra gelecek olan ik bin yılın müceddidi, en büyük evliyası, büyük şefaatçisi olacak diyorlardı.
Bugün ise geldikleri yer burasıdır.
İşte bundan ötürü tarikat ve İslamcı cemaatlere İslam’ın içindeki uğurlar, kanserli tümörler diyorum.
Noktalarken yorumlarınızla beraber lütfen videomu beğenin, paylaşın, abone olun.
— — — — —
@mustafasicimli6885
En tehlikeli insanlar
Büyük makamlara gelmiş
Basit ve küçük insanlardır
— — — — —
@advereng
Uçurumun başında değiliz, uçurumdan düşüyoruz. Bu yaşa geldim ben böyle birşey görmedim.
— — — — —
@ilhanozgoncu9702
Akıl bilim çağında, ülkemiz dincilik batağında…
Halkımız kandırıldı ve sömürüldü!. .
— — — — —
@Jeffbond.09
Vallahide, billahide bu Akp ve aparatları Müslüman değil bunlar Müslüman kisvesine bürünmüş Lawrenceler, bunlar papaz elbisesi giymişler.
— — — — —
@deliibraam5278
Tarım bakanı "Avrupada, en çok SIĞIR bizde" derken, çok doğru söylemiş.
— — — — —
@timlondonglad
AKP VE ERDOGAN ARTIK MESRU DEGILDIR!!!!!!!!!!!MILLET BUNUCOK IYI BILIYOR….
— — — — —
@abdulbakicindilli6637
Dini dilde maddeyi gönülde taşıyan, ezbere yaşayan Müslüman geçinenguruhtan Allah Milletimizi ve Ülkemizi muhafaza eylesin inşallah.
— — — — —
@ilhanozgoncu9702
Bir katilden, bir caniden akıl almak; AKIL TUTULMASIDIR!. .
— — — — —
@denizklc7892
Akp yaklaşık 400 Tarikat ve cemaate Vergi muhaviyei getirdi,Bunu Haçlılar istediği için yaptı, çünkü Türkiye işgal edilirken, Halkın Morfini yiyip, uyuması gerekiyordu.
— — — — —
@veysiinan9283
Geç bile kaldılar, ama yapacak cesaretleri yok.
— — — — —
@Leo-uy5tm
Ne Osmanlı,ne de Atatürk Papanın İznik e gelmesine izin vermemişti.Fakat,bu iktidar izin verdi.Bir müslüman Türk olarak REDDEDİYORUM…
— — — — —
@berker2915
Millet olarak bir kâbus yaşıyoruz. Elbet bitecek.
— — — — —
@zeynepliyadylmaz8520
Bizlere hain bizlere terörist diyen Müslüman kardeşlerime sesleniyorum ne güzelsiniz Kafalar pırıl pırıl ne oldu
— — — — —
@efsanelerkanal8820
Maalesef ülkede sürü yığın var,birey olan ülkede bunlar apartman kapıcısı olamazlar
— — — — —
@SukranTUTAR-qe3sg
Yahu darbe yapacak askerkaldı mı. Darbe bunlardan iyi yaaa 2 yilda bırakır giderbunlar milleti ulke ekonomi her şeyiböldüler.
— — — — —
@SONSUZLUKYOLCUSU313
FATİH SULTAN MEHMETLE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK İZİN VERMEDİ papaların Ülkemize gelip kanlı büyü AYİN yapmasına
— — — — —
@Gözlemci-X
Darbe yapacak cesaret ve milliyette bir asker kalmadı.
Bu Ordu Darbe değil, piknik bile yapamaz!!!
— — — — —
@safakkesler7919
Fatih Sultan Mehmet ve Atatürk yasakladıysa bir bildikleri vardır😮
— — — — —
@mehmetkoylu3229
Bahçeli mahvettin ülkemizi RTE,yi ülkenin başına getirmekle sizin ne karanlık birisi olduğunuzu çok geç öğrendik
— — — — —
@ilhanozgoncu9702
Suriye, İsrail toprağı oldu…
Ülkemizin paraları da toz oldu!. .
— — — — —