BAS
===============
2019 yılında New York'ta düzenlenen Türk Günü Yürüyüşü'ne (Turkish Day Parade) Seneca Kabilesi'nin katılımıdır.
İşte bu olayla ilgili detaylar ve kaynaklar:
20 Nisan 2019.
"Etkinlik:" 37. New York Türk Günü Yürüyüşü (37th Annual Turkish Day Parade).
"Katılan Kabile:" Seneca Ulusu (Seneca Nation of Indians). Seneca'lar, New York eyaletinde yaşayan ve tarihte çok önemli bir konfederasyon olan Iroquois (Haudenosaunee) Konfederasyonu'nun bir üyesidir.
"Bağlantı:" Bu katılımın sembolik bir nedeni vardı. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı borçlarının nasıl paylaşılacağı konusunda ABD Kongresi'nde görüşülen Sevr Antlaşması tasarısına (1920) karşı çıkan tek grup Amerikan Senatörleri değil, aynı zamanda Seneca Kabilesi de olmuştur. Seneca liderleri, kendi toprak ve egemenlik mücadelelerine benzeterek, Anadolu'nun işgaline ve parçalanmasına karşı çıkmış ve bu durumu protesto etmek için ABD Senatosu'na bir telgraf çekmişlerdir. 2019'daki yürüyüş, bu 100 yıllık dayanışmanın bir kutlaması ve hatırlatması niteliğindeydi.
>>"Haber Kaynakları:"
Google'ın bazen özel arşiv haberlerinde zorlanabilmesi nedeniyle, bu habere ulaşmak için doğru anahtar kelimeleri kullanmak gerekiyor. İşte konuyla ilgili bazı güvenilir kaynaklar:
>>"1. TRT Haber:" "Seneca kabilesi, New York Türk Yürüyüşü'ne katıldı"
"Link: `https://www.trthaber.com/haber/dunya/seneca-kabilesi-new-york-turk-yuruyusune-katildi-384191.html`
Bu, konuyu en net anlatan Türkçe kaynaklardan biridir.
>>"2. Anadolu Ajansı (AA):" "Seneca kabilesi New York'taki Türk yürüyüşüne katıldı"
"Link: `https://www.aa.com.tr/tr/dunya/seneca-kabilesi-new-yorktaki-turk-yuruyusune-katildi/1454403`
AA, haberin orijinal kaynağıdır ve birçok yerde bu ajansın haberi kullanılmıştır.
>>"3. TurkishNY.com:" "Seneca Nation'ın Türk Dayanışma Yürüyüşü'ne Tarihi Katılımı" (Haber İngilizce)
"Link: `http:"//www.turkishny.com/top-news/1-top-news/2172-historic-participation-of-seneca-nation-to-turkish-solidarity-parade`
Etkinliğin organizasyonuna en yakın kaynaklardan biri, New York'taki Türk topluluğunun kendi medyasıdır. Burada daha detaylı bilgiler ve fotoğraflar bulunur.
4. Türkiye'nin New York Başkonsolosluğu: Konsolosluk da bu anlamlı katılımı sosyal medya hesaplarından ve web sitesinden duyurmuştu.
============================
Ekonomi gazetecisi Çiğdem Toker:
○ 18 şehir hastanesinin sahibi 7 şirkete, sadece bu yılın ilk yedi ayında kira ve hizmet bedeli olarak 71 milyar lira ödendi.
○ Ankara Tabip Odası’nın araştırmasına göre, bu parayla en az 100 yataklı 78 devlet hastanesi açılabilirdi.
https://x.com/i/status/1958026615364985094
============================
"Mustafa Ide:" Kıbrıs Üzerinden Mesaj: Mavi Vatan'a Karşı İsrail Kalkanı
>>Doğu Akdeniz'de Yeni Perde: İsrail'in Kıbrıs Hamlesi ve Enerji Satrancı
Son günlerde İsrail'in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ne (GKRY) bir hava savunma sistemi konuşlandırdığı ve buna karşılık Türk F-16'larının bölgede sorti yaptığı haberleri, Doğu Akdeniz'deki zaten yüksek olan gerilimi yeni bir seviyeye taşıdı. Bu gelişme, basit bir askeri iş birliğinin çok ötesinde, bölgedeki enerji kaynaklarının paylaşımı ve kontrolü üzerine kurulu karmaşık jeopolitik satrancın en yeni ve en kritik hamlesidir. Bu meselenin kalbinde Doğu Akdeniz'in zengin doğal gaz yatakları yatmaktadır.
"Stratejik Hamle:" Neden Hava Savunma Sistemi ve Neden Şimdi?
İsrail'in bu adımı, çok katmanlı bir stratejinin parçası olarak okunmalıdır:
○ Enerji Varlıklarının Korunması: İsrail, kendi Leviathan ve Tamar sahalarının yanı sıra, GKRY'nin ilan ettiği "Münhasır Ekonomik Bölge" (MEB) içerisindeki Afrodit gibi sahaları da kendi stratejik enerji havuzunun bir parçası olarak görmektedir. Bölgeye yerleştirilen bir hava savunma sistemi, bu deniz üstü gaz platformlarını ve gelecekte inşa edilebilecek boru hatlarını, özellikle Türkiye'nin bölgedeki askeri ve siyasi etkinliğine karşı korumayı amaçlayan somut bir adımdır. Bu, potansiyel bir çatışma anında Türkiye'nin hava üstünlüğünü dengelemeye yönelik bir "güvenlik şemsiyesi" oluşturma çabasıdır.
○ Fiili Bir Askeri İttifakın Pekiştirilmesi: İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında uzun süredir devam eden askeri tatbikatlar ve istihbarat paylaşımları, bu hamleyle birlikte fiili bir savunma paktına doğru evrilmektedir. Artık sadece ortak tatbikat yapan değil, aynı zamanda birbirlerinin stratejik varlıklarını korumak için somut askeri donanım paylaşan bir yapı ortaya çıkmaktadır.
○ "Türkiye'ye Net Mesaj:" Bu hamlenin zamanlaması, Türkiye'nin Mavi Vatan doktrini çerçevesinde Doğu Akdeniz'de kendi haklarını savunma konusundaki kararlılığını artırdığı bir döneme denk gelmektedir. İsrail, bu adımıyla Ankara'ya "bölgedeki enerji denkleminde Türkiye'yi dışlayan yapıyı korumakta kararlı olduğu ve gerekirse askeri caydırıcılık unsurlarını devreye sokacağı" mesajını vermektedir.
>>Enerji İttifakları ve Büyük Plan
İsrail'in nihai hedefi, Doğu Akdeniz gazını Avrupa pazarına ulaştırarak hem milyarlarca dolarlık bir gelir elde etmek hem de Avrupa'nın enerji güvenliğinde vazgeçilmez bir aktör haline gelmektir. Bu planın ortakları şunlardır:
○ Güney Kıbrıs ve Yunanistan: Bu iki ülke, projenin coğrafi ve siyasi temelini oluşturmaktadır. Türkiye'yi by-pass eden ve "EastMed" gibi boru hattı projelerinin ana güzergahı olarak planlanmışlardır.
— "Mısır:" Bu denklemin kilit taşıdır. Mısır, hem devasa Zohr sahasıyla kendisi bir enerji devi hem de mevcut LNG (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) tesisleriyle İsrail ve Kıbrıs gazının sıvılaştırılarak dünyaya pazarlanması için en pratik ve ucuz seçenektir. İsrail ile Mısır arasında zaten etkin bir enerji iş birliği mevcuttur. Bu ittifakın genişlemesi zor değildir.
— "Filistin ve Suriye:" Analizinizde geçen bu iki ülkenin durumu daha farklıdır. İsrail'in Filistin (Gazze açıklarındaki Marine sahası) veya hasım olduğu Suriye ile bir enerji anlaşması yapması şu anki konjonktürde pek olası değildir. Aksine, kurulan bu ittifak, Filistin'in ve Suriye'nin hak iddia ettiği deniz yetki alanlarını da yok sayma potansiyeli taşımaktadır.
Bu ittifakın arkasındaki en büyük güç ise şüphesiz ABD'dir. ABD, başlangıçta EastMed boru hattını desteklese de sonradan projenin maliyetli ve jeopolitik olarak riskli olduğunu belirterek desteğini çekmiş, bunun yerine Mısır'daki LNG tesisleri üzerinden gazın Avrupa'ya ulaştırılması gibi daha pratik çözümleri teşvik etmeye başlamıştır. Ancak ABD'nin temel stratejisi değişmemiştir: Türkiye'yi dışlayan, İsrail merkezli ve Batı yanlısı bir enerji mimarisi oluşturmak.
>>Kıbrıs Üzerindeki Stratejik Yatırımlar
İsrail'in sadece GKRY'de değil, aynı zamanda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC) de ciddi miktarda arazi satın aldığı yönündeki bilgiler, stratejinin bir başka boyutunu gözler önüne seriyor. Bu durum, İsrail'in adanın geleceğinde kalıcı bir etkiye sahip olma niyetini göstermektedir. Olası bir çözüm senaryosunda veya mevcut statükonun devamında, adanın her iki tarafındaki topraklara ve stratejik varlıklara sahip olmak, İsrail'e pazarlık masasında ve sahada büyük bir avantaj sağlayacaktır.
>>"Sonuç:" Türkiye "Uyanıyor mu?"
Türkiye'nin olan bitene karşı "ayılır gibi olması" bir zorunluluktur. Türk jetlerinin anında reaksiyon göstermesi, Ankara'nın bu hamleyi not ettiğini ve sahada karşılıksız bırakmayacağını göstermektedir. Ancak mesele sadece askeri bir reaksiyonun ötesindedir.
İsrail'in bu hamlesi, Doğu Akdeniz'deki mücadelenin artık sadece sismik araştırma gemileri veya diplomatik notalarla yürütülemeyeceğini, "sert güç" unsurlarının giderek daha fazla ön plana çıktığını kanıtlamıştır. Türkiye'nin Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanları Anlaşması gibi stratejik karşı hamlelerini sürdürmesi, Mavi Vatan'daki haklarını korumak için donanma ve hava kuvvetleri unsurlarını caydırıcı bir şekilde kullanmaya devam etmesi ve diplomatik alanda yeni müttefikler (özellikle Kuzey Afrika ülkeleri) bularak karşı ittifakı dengelemesi, önümüzdeki dönemin en kritik başlıkları olacaktır.
Kısacası, İsrail'in hava savunma sistemi, Doğu Akdeniz'deki enerji satrancında şah çekmeye yönelik bir hamledir. Türkiye'nin bu hamleye vereceği kapsamlı ve çok boyutlu yanıt, bölgenin gelecekteki kaderini belirleyecektir.
============================
‘Mayo giydi’ diye karısını öldüren erkek 7 ayda tahliye edildi
Olay sonrası hazırlanan otopsi raporunda, ölüm nedeni künt beyin travması ve kaburga kırıklarına bağlı iç kanama olarak tespit edildi.
İzmir Seferihisar’da Şeyhmus Çiçek 56 yaşındaki Süreyya Arlıcan Çiçek'i13 Ağustos 2020’de döverek öldürdü.
Sözcü'den Özgür Cebe'nin haberine göre, hastanede verdiği ifadede, saldırının nedeninin mayo giyip havuza girmesi olduğunu söyleyen Çiçek, astanede tedavi altındayken jandarmaya verdiği ifadede şunları anlattı:
"Kardeşim ve kuzenim ile birlikte kahvaltı ettik. Kuzenimle havuza girdik. Şeyhmus kızgınlıkla bize bakıyordu. Birkaç saat sonra bana hakaret ederek 'Niye mayo ile havuza giriyorsun’ dedi ve yumruklamaya başladı. Yardım çığlıkları atınca da bu kez kuzenime hakaret etti ve silahını ateşledi. Bypass ameliyatı olduğumu bildiği halde göğsüme, kalbime, kafama, yüzüme defalarca vurdu. ‘Seni gebertirsem kim hesap soracak’ dedi, sonra da ayaklarıma doğru ateş etti. ‘Adamı böyle dans ettiririm’ dedi. Sonra da ilk evliliğinden olan oğlunu arayıp, ‘Başkasının yanında mayo ile havuza giriyor, öldüreceğim onu' diyerek bu kez pencereden dışarı ateş etti.”
Çiçek günler sonra hayatını kaybetti.
Olay sonrası hazırlanan otopsi raporunda, ölüm nedeni künt beyin travması ve kaburga kırıklarına bağlı iç kanama olarak tespit edildi. Rapora rağmen Şeyhmus Çiçek, ifadesinde eşine sadece tokat attığını ve kastı olmadığını öne sürdü.
>>İkinci kez tahliye edildi
Şeyhmus Çiçek hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle dava açıldı ve tutuklu yargılanmaya başlandı. Ancak yalnızca yedi ay sonra yapılan itiraz üzerine tahliye edildi. Tepkilere rağmen süreç böyle işlemedi.
Otopsi bulguları üzerine17 Ağustos 2021’de yeniden gözaltına alınan Çiçek bu kez de kısa süre sonra ikinci kez tahliye edildi. Adli Tıp raporunda sorumluluğu açıkça ortaya konmasına rağmen Çiçek ortadan kayboldu.
>>Beş yıl sonra Irak’ta ortaya çıktı
Türkiye’de hakkında açılan davalardan ve yargılamadan kurtulan Çiçek, oğullarının yardımıyla kaçak yollarla Kuzey Irak’a geçti. Beş yıl boyunca bulunamayan failin, Erbil’de bir villada yaşamını sürdürdüğü ortaya çıktı.
Adalet Bakanlığı’nın Türkiye’nin Erbil Konsolosluğu aracılığıyla iade süreci başlatacağı öğrenildi.
https://bianet.org/haber/mayo-giydi-diye-karisini-olduren-erkek-7-ayda-tahliye-edildi-310622
===============
Avustralya’da bir bakımevinde 15 yıl boyunca 91 çocuk istismar edildi; sessizlik sistemi çökertti
Avustralya’da bir çocuk bakım çalışanının 15 yıl boyunca en az 91 çocuğu istismar ettiği dava, yalnızca bireysel bir suçun değil, bütün bir sistemin çöküşünün simgesi oldu. Çocukların en güvende olmaları gereken kurumların en tehlikeli alanlara dönüşebildiğini gösteren bu skandal, ‘Bir daha asla’ çığlığıyla tüm ülkeyi sarsarken, Türkiye için de açık bir uyarı niteliği taşıyor: Vakitsiz gelen acıların tekrar yaşanmaması için sistemdeki boşluklar daha geç olmadan kapatılmalı.
Yasemin Akyol Başar/Melbourne.
19 Ağustos 2025
Bir sabah haberlere düşen tek bir cümle, bütün bir ülkenin vicdanını sarstı: Brisbane’de bir childcare çalışanı 15 yıl boyunca en az 91 çocuğu istismar etti. İlk duyulduğunda akıl almaz gelen bu vaka, kısa sürede Avustralya’nın en büyük çocuk istismarı skandalına dönüştü. Rakamlar ürkütücüydü: 1.600’den fazla suç kaydı, onlarca merkez, yüzlerce ebeveyn, geri dönülmez biçimde travmatize olmuş bir nesil. Bu sadece rakamların dili değildi; her sayının ardında güveni parçalanmış bir çocuk, dünyası altüst olmuş bir aile vardı.
Toplumun sorduğu ilk soru basitti ama yakıcıydı: Nasıl fark edilmedi? Araştırmalar ilerledikçe yanıt daha da ürkütücü hale geldi. Fail, bir merkezden ayrıldığında geçmişindeki şüpheler yeni iş yerine taşınmıyor, aksine temiz sayfa açılıyordu. Çünkü Avustralya’nın çocuklarla çalışma uygunluk belgesi olan Working With Children Check sistemi eyaletler arasında bütünleşik değildi. Bir eyalette kara listeye alınan kişi, rahatlıkla diğerinde iş bulabiliyordu. Çocuk güvenliği, kağıt üzerinde var olan ama uygulamada delik deşik olmuş bir sistemin kurbanıydı.
Bu skandalın ardından Avustralya’nın sokaklarında tek bir cümle yankılandı: Bir daha asla. Hükümet baskı altında kaldı, sendikalar sert açıklamalar yaptı, aileler öfkelerini dile getirdi. Skandal, ülkenin çocuk koruma sistemindeki köklü boşlukları görünür kıldı ve kapsamlı bir reform sürecini zorunlu hale getirdi.
Bu aslında sadece Avustralya’nın hikâyesi değil. Türkiye’de de benzer istismar haberleri zaman zaman gündeme geliyor. Ancak bizde çoğu olay, ya sosyal medyada büyük yankı bulursa ya da birkaç gazeteci ısrarla takip ederse kamuoyuna yansıyor. Çoğu dosya ise sessizce kapanıyor. Anne babalar çocuklarını kreşe ya da kursa bırakırken hâlâ içlerinden şu soruyu fısıldıyor: Acaba çocuğum gerçekten güvende mi?
Avustralya’nın yaşadığı bu skandal, Türkiye için de bir uyarı niteliği taşıyor. Çocuk güvenliği yalnızca bir ülkenin iç meselesi değil; evrensel bir sınav. Kültürel, hukuki ya da coğrafi farklar olsa da çocukların korunması, tüm toplumların ortak sorumluluğu. Avustralya şimdi kendi sistemindeki açıkları kapatmaya, çocuk güvenliğini yeniden inşa etmeye çalışıyor. Türkiye’nin de bu deneyimden çıkaracağı dersler var.
>>15 Yıl, 91 Çocuk, 1.600’den Fazla Suçlama
Avustralya’da ortaya çıkan dava, sadece tek bir suçlunun değil, bir sistemin çöküşünü gözler önüne serdi. Çünkü suçlamaların boyutu öylesine büyüktü ki, mesele artık yalnızca bir kişinin sapkın davranışlarıyla açıklanamazdı. Burada asıl sorulması gereken, bu kişinin yıllar boyunca nasıl çocukların arasında rahatça dolaşabildiğiydi.
Soruşturma dosyalarına göre zanlı, 2007 ile 2022 yılları arasında farklı eyaletlerde birçok çocuk bakım merkezinde çalıştı. Bu süreçte en az 91 çocuğa yönelik 1.600’den fazla cinsel istismar suçlaması yöneltildi. Bu rakam, Avustralya tarihinin en büyük çocuk istismarı davalarından biri olarak kayıtlara geçti. Dava ilerledikçe şok dalgaları sadece Avustralya’yı değil, uluslararası medyayı da sarstı. Çünkü olayın çapı, Katolik kilisesinde ortaya çıkan kurumsal istismar vakalarıyla kıyaslanır hale gelmişti.
Davanın en sarsıcı yönü, zanlının geçmişte kırmızı bayrak olarak adlandırılan işaretlere rağmen sistemde kalabilmesiydi. Bazı yöneticiler, onun uygunsuz davranışlarına dair kaygıları rapor etmişti. Ancak bu raporlar ya kayboldu ya da başka kurumlara aktarılmadı. Avustralya’daki Working With Children Check sistemi, her eyaletin kendi sınırları içinde işliyor; bu nedenle bir eyalette sorun yaşayan kişi, diğerinde yeniden işe başlayabiliyordu. Bu, adeta istismarcılara açık kapı sağlayan bir sistem zaafıydı.
Polis soruşturmaları sırasında ortaya çıkan bir diğer gerçek, bazı merkezlerin kendi itibarı zarar görmesin diye şüpheli davranışları polise bildirmemesi oldu. Olayların kurum içinde halledilmeye çalışılması, kanıt zincirinin kopmasına yol açtı. Çalışanlar da çoğu zaman sessiz kalmayı tercih etti, çünkü şüphelerini dile getirmek iş kaybı ya da kariyer riski anlamına gelebiliyordu. Bu kültürel sessizlik, istismarın devam etmesine adeta zemin hazırladı.
Skandalın ardından en ağır darbeyi kuşkusuz aileler aldı. Çocuklarını güvenle emanet ettiklerini düşündükleri merkezlerin, aslında potansiyel bir tehdit alanı haline gelmiş olduğunu öğrenmek, anne babalar için büyük bir travmaydı. Medyada çıkan haberlerde, birçok ailenin çocuğumu kime emanet edebilirim? sorusuyla yeniden baş başa kaldığı görüldü. Güven duygusunun yıkılması, ailelerin devletin koruma sorumluluğuna olan inancını da sarstı.
Olay kamuoyuna yansır yansımaz, toplumsal tepki dalga dalga büyüdü. Gazeteler günlerce manşetlerinden bu skandalı düşürmedi. Sivil toplum örgütleri sokaklara çıktı, aileler davanın takipçisi olacağını açıkladı. Siyasi arenada ise hükümet, muhalefetin sert eleştirileriyle karşı karşıya kaldı. Bu kadar büyük bir ihmalin sorumlusu kim? sorusu parlamentoda yankılandı. Sonunda hükümet, çocuk güvenliği sisteminin baştan aşağıya gözden geçirilmesi gerektiğini kabul etmek zorunda kaldı.
Bu dava, Avustralya için yalnızca adli bir dosya değil, bir toplumsal ayna işlevi gördü. Çünkü mesele sadece bir suçlunun yargılanması değildi; mesele, devletin, kurumların ve toplumun çocuk güvenliğini hangi boşluklarla ihmal ettiğiydi. İşte bu nedenle skandal, reformların fitilini ateşledi.
>>Birleşmeyen Sistem, Açık Kapılar
Skandalın yarattığı sarsıntı, Avustralya’da hükümeti ve eyaletleri harekete geçmeye zorladı. Çünkü kamuoyu artık tek bir cevap istiyordu: Bir daha böyle bir şey yaşanmasın. Bunun için en kritik alan, çocuklarla çalışmaya izin veren Working With Children Check (WWCC) sistemiydi.
WWCC, çocuklarla çalışan herkesin (öğretmenler, bakıcılar, antrenörler) sabıka ve risk taramasından geçtiği bir sertifika sistemiydi. Ancak büyük bir sorun vardı: Bu sistem her eyalette ayrı yürüyordu. Yani bir kişi New South Wales’te bu belgeyi kaybettiğinde, Queensland ya da Victoria’da yeni bir başvuruyla yeniden iş bulabiliyordu. İşte skandaldaki fail de bu açık kapıdan yararlanmıştı.
Geçtiğimiz günlerde eyalet ve federal başsavcılar kritik bir karara vardı: Bir eyalette başarısız olan ya da belgesi iptal edilen kişi, artık bütün Avustralya’da çalışamayacak. Bu, bir yerde kaldıysan, her yerde kalırsın kuralı olarak özetleniyor. Ayrıca eyaletler arası bilgi paylaşımı hızlandırılacak, riskli kişilerin sistemde kaybolması engellenecek.
Çocuk güvenliği bakanları ayrıca, personelin kişisel cihaz kullanımı için bir model kod hazırlıyor. Çünkü istismarın dijital yollarla sürdürülmesi de önemli bir risk alanı. Bunun yanında bağımsız denetim mekanizmalarının (Reportable Conduct Scheme) ulusal düzeye taşınması da gündemde.
>>Yeterli mi?
Evet, bu adımlar önemli. Ancak eğitimciler ve çocuk hakları savunucuları, bu reformların tek başına yeterli olmayacağını söylüyor. Onlara göre çocuk güvenliği yalnızca sertifika kontrolüyle sağlanamaz. Asıl mesele, merkezlerdeki personel oranları, düşük maaşlar, eğitim eksiklikleri ve raporlama kültürüdür. Yani hukuki duvarlar yükseltilse bile, içerideki iklim değişmezse yeni riskler doğabilir.
Avustralya bu reformlarla ilk barajı güçlendiriyor. Ama herkesin aklındaki soru aynı: Bu adımlar, çocukları gerçekten güvende tutmaya yetecek mi?
>>Çocuk Bakım Merkezlerindeki Risk Alanları
Bir ülkenin en gelişmiş yasaları bile, çocuk bakım merkezlerinin kendi iç dinamiklerindeki riskleri ortadan kaldırmaya yetmez. Avustralya’daki dava bunun çarpıcı örneğini sundu. Çünkü çocuk güvenliğini zayıflatan etkenler, yalnızca sertifika açıkları değil, günlük işleyişin içinde gizlenen yapısal sorunlardı.
Çocuk bakım sektörü yüksek oranda personel devriyle biliniyor. Düşük maaşlar, ağır iş yükü ve mesleğin yıpratıcı koşulları, deneyimli çalışanların hızla sistemden ayrılmasına yol açıyor. Yerlerine genellikle ajanslardan kısa süreli sözleşmeyle gelen kişiler alınıyor. Bu sürekli sirkülasyon, güvenlik kontrollerini zayıflatıyor. Çocuğu tanımayan, kurum kültürüne hâkim olmayan bir personel, istismarın daha kolay gizlenebileceği bir ortam yaratıyor.
Birçok merkezde oyun alanları, tuvaletler veya depolar, gözetimin zor olduğu kör noktalar barındırıyor. Kameraların her şeyi izleyemediği, yetişkinlerin gözünün ulaşmadığı bu alanlar, istismarcılar için fırsat yaratabiliyor. Hükümetin üzerinde çalıştığı cihaz ve kamera kullanımı kodu tam da bu nedenle önem taşıyor: Çocuğun mahremiyetini korurken aynı zamanda güvenliği sağlayacak yeni standartlara ihtiyaç var.
Skandal davada en çok tartışılan noktalardan biri buydu: Bazı çalışanlar uygunsuz davranışlara tanık olduklarını söyledi, ancak resmi bildirim yapmadı. Neden? Çünkü işini kaybetmekten, merkezin itibarına zarar vermekten, hatta meslektaşları tarafından dışlanmaktan korkuyorlardı. Bu sessizlik kültürü, çocuk güvenliğinin önündeki en büyük tehditlerden biri. Oysa bir çocuğun güvenliği, hiçbir kurumun prestijinden daha değerli olamaz.
Bir diğer sorun, ailelerin merkezlerin iç işleyişine yeterince dâhil edilmemesi. Anne babalar genellikle yalnızca günlük raporlar veya rutin görüşmelerle bilgilendiriliyor. Oysa ailelerin daha aktif rol aldığı, şeffaf bir iletişim kültürü olsaydı, bazı şüpheli davranışlar çok daha erken fark edilebilirdi.
Kısacası, çocuk bakım merkezlerindeki riskler yalnızca hukuki boşluklardan kaynaklanmıyor. Mekânsal düzen, personel politikaları, kurum kültürü ve aile katılımı da güvenliğin kritik parçaları. Bu alanlar güçlendirilmedikçe, en sıkı sertifika sistemi bile çocukları tamamen korumaya yetmeyecek.
>>Avustralya’daki Tartışma
Reform paketinin açıklanması Avustralya’da memnuniyet kadar tartışma da yarattı. Çocuk güvenliği alanındaki uzmanlar, karşılıklı tanıma ve temyiz kısıtlaması gibi adımların önemli olduğunu kabul ediyor. Ancak aynı anda şu uyarıyı da yapıyorlar: Bu düzenlemeler tek başına yeterli değil.
Örneğin, eğitim sendikaları uzun süredir çocuk bakım sektörünün kronik sorunlarını gündeme getiriyor. Düşük maaşlar, ağır iş yükü ve yüksek personel devri, yalnızca hizmet kalitesini değil güvenlik standartlarını da zayıflatıyor. Sendikalara göre, daha nitelikli ve istikrarlı bir iş gücü olmadan güvenlik riskleri tam anlamıyla ortadan kalkmayacak. Bir başka deyişle, yalnızca kapıyı kilitlemek yetmez; içerideki ortamı da güvenli kılmak gerekir.
Çocuk hakları savunucuları da kültürel değişim vurgusu yapıyor. Onlara göre sorun yalnızca hukuki boşluklar değil, aynı zamanda raporlama kültürünün eksikliği. Çalışanların şüpheli davranışları bildirmekten çekinmediği, ailelerin sürece şeffaf biçimde dahil edildiği bir ortam olmadan, hiçbir reform tam anlamıyla başarılı olamaz.
Medya ve kamuoyunda da iki farklı ses yükseliyor. Bir kesim, reformları geç kalmış ama hayati olarak görüyor. Diğer kesim ise hükümeti, skandal ortaya çıkmadan önce gerekli önlemleri almamakla suçluyor. Hatta bazı yorumcular, bu reformların siyasi baskı nedeniyle aceleye getirildiğini savunuyor.
Tüm bu tartışmalar, Avustralya’da çocuk güvenliğinin yalnızca yasal düzenlemelerle değil, ekonomik, kültürel ve toplumsal faktörlerle de şekillendiğini gösteriyor. Yani mesele, bir sertifika sistemi olmanın ötesinde, tüm sektörün yeniden yapılanmasını gerektiren derin bir dönüşüm.
>>Türkiye İçin Dersler
Avustralya’daki skandal Türkiye için yalnızca uzaktan bir haber değil, doğrudan uyarı niteliğinde bir vaka. Çünkü çocuk güvenliği ihlalleri yalnızca bir ülkenin iç sorunu değil; küresel ölçekte tüm toplumların ortak yarası. Avustralya’da yaşananlar, Türkiye’nin de benzer risklerle yüzleştiğini ve sistematik reformlara ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.
Türkiye’de kreşler ve anaokulları hem Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okulların hem de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı özel kurumların çatısı altında faaliyet gösteriyor. Kağıt üzerinde çocuk güvenliğini sağlayacak denetim mekanizmaları mevcut: Adli sicil kaydı, kurum içi müfettiş denetimleri ve idari yaptırımlar. Ancak bu sistemin pratikteki karşılığı çoğu zaman sınırlı.
Basına yansıyan bazı olaylar, ciddi ihlallerin ancak büyük yankı bulduğunda ciddiye alındığını gösteriyor. Bir öğretmenin şiddet uyguladığı ya da bir bakıcının uygunsuz davranışlarda bulunduğu vakalar çoğu zaman sosyal medyada yayıldıktan sonra soruşturma açılıyor. Bu da gösteriyor ki, Türkiye’de çocuk güvenliği hâlâ reaktif (olay olduktan sonra tepki veren) bir anlayışa dayanıyor.
Avustralya’nın ulusal tanıma sistemine geçişi, Türkiye için çok önemli bir örnek. Şu anda Türkiye’de bir öğretmenin ya da bakıcının belirli bir kurumdan uzaklaştırılması, başka bir kurumda çalışmasına engel olmuyor. Bu nedenle merkezi bir engel listesi olmalı ve riskli görülen kişiler tüm kurumlarda otomatik olarak engellenmeli. Bunun yanında Avustralya’da uygulanan Bildirilmesi Zorunlu Davranış Sistemi, kurumların kendi içlerinde yaşanan uygunsuzlukları bağımsız bir dış denetçiye bildirmesini şart koşuyor. Türkiye’de ise şikâyetler çoğunlukla kurum içi disiplin süreçlerinde kalıyor ve bağımsız bir göz devreye girmediği için şeffaflık sağlanmıyor. Avustralya’da her yıl çocuk bakım merkezlerinde yaşanan ciddi olaylar ve ihlaller düzenli raporlarla kamuoyuna açıklanıyor. Türkiye’de böyle bir şeffaflık bulunmuyor. Bu nedenle ailelerin ve sektörün gerçek durumu değerlendirebilmesi için düzenli raporların yayımlanması gerekli. Ayrıca Avustralya’da ailelerin çocuk güvenliği süreçlerine aktif biçimde katılması tartışmaların önemli bir başlığı olmuştu. Türkiye’de ise ebeveynler yalnızca toplantılarda ya da kayıt sırasında sürece dahil ediliyor. Oysa ailelerin çocuk güvenliği komitelerinde, şeffaf bildirim sistemlerinde ve karar süreçlerinde aktif olarak yer alması önemli. Tüm bunların ötesinde, en kritik mesele kültürel bir değişim. Çocuk güvenliği yalnızca yasal düzenlemelerle sağlanmıyor. Çalışanların şüpheli davranışları rapor etmekten çekinmediği, kurumların ise itibar kaygısı yerine çocuk güvenliğini öncelediği bir anlayışın yerleşmesi gerekiyor. Bu anlayışı desteklemek için düzenli eğitimler, toplumsal farkındalık kampanyaları ve güçlü bir ihbar hattı kurulması şart.
"Türkiye’nin avantajı şu:" Bu tür bir büyük skandal patlamadan önlem alma şansı hâlâ var. Avustralya, acı bir deneyim sonrası harekete geçmek zorunda kaldı. Türkiye ise bu örnekten ders çıkararak, önleyici reformlarla çocuk güvenliğinde güçlü bir adım atabilir.
Sonuçta mesele, yalnızca kurumların değil, devletin, medyanın ve toplumun ortak sorumluluğu. Çünkü çocukların güvenliği, geleceğin güvenliği demek.
>>Sonuç ve Çağrı
Çocuk güvenliği, yalnızca bir ülkenin iç politikasına sıkışamayacak kadar evrensel bir mesele. Avustralya’da yaşanan skandal bize şunu çok net hatırlattı: En gelişmiş görünen sistemler bile küçük bir zaaf zinciri yüzünden büyük bir felakete dönüşüyor. Yasal boşluklar, denetim eksiklikleri, kurum içi sessizlik ve toplumsal kayıtsızlık birleştiğinde, çocukların en güvende olmaları gereken mekânlar bir anda en tehlikeli alanlara dönüşebiliyor.
Avustralya bugün bir daha asla diyebilmek için köklü bir reform sürecine girdi. Working With Children Check (Çocuklarla Çalışma Uygunluk Belgesi) sisteminin ulusal ölçekte tanınması, temyiz yollarının sınırlandırılması, bağımsız gözetimin güçlendirilmesi ve ailelerin sürece daha fazla dahil edilmesi bu reformların temel taşlarını oluşturuyor. Ancak ülkenin kendi kamuoyu da biliyor ki bu yalnızca bir başlangıç. Çünkü çocukları korumak tek seferlik bir yasa değişikliğinden çok daha fazlasını gerektiriyor; sürekli tetikte olmayı, kültürel dönüşümü ve kararlılığı şart koşuyor.
Türkiye açısından bakıldığında bu hikâye, yalnızca uzaktan izlenen bir haber değil; ders çıkarılması gereken güçlü bir örnek. Türkiye’de de vakti zamanında kurslarda, bakım merkezlerinde ve farklı kurumlarda yaşanan olaylar, sistemin ne kadar kırılgan olabileceğini hatırlatıyor. İşte bu nedenle Avustralya’daki deneyim, Türkiye için de bir uyarı ve aynı zamanda bir fırsat. Benzer açıkların kapatılması, yeni risklerin önlenmesi için yol gösterici olmalı. Merkezi bir engel sistemi kurulması, bağımsız gözetim mekanizmalarının devreye girmesi, ailelerin sürece aktif katılımı ve şeffaf veri paylaşımı Türkiye’nin çocuk güvenliği alanındaki en kritik ihtiyaçları arasında.
Bir toplumun ahlaki pusulası en savunmasızlarını nasıl koruduğuyla ölçülür. Çocukları korumak yalnızca hukuki bir yükümlülük değil, gelecek kuşaklara verilmiş en temel söz. Avustralya bu sözü ağır bir bedel ödeyerek yeniden hatırlamak zorunda kaldı. Türkiye’nin elinde ise hâlâ büyük bir şans var: aynı acıları yaşamadan önleyici adımlar atabilmek. Çünkü çocukların güvenliği ertelenemez; bugünün ihmali, yarının telafisi olmayan yaralarına dönüşür.
https://serbestiyet.com/featured/avustralyada-bir-bakimevinde-15-yil-boyunca-91-cocuk-istismar-edildi-sessizlik-sistemi-cokertti-216498/
============================
Emekli albay, açılımı eleştirdiği için cezalandırılmış!
Ankara 3. İdare Mahkemesi, emekli Albay Orkun Özeller’in orduevine giriş yasağını hukuka aykırı buldu. Yasağın gerekçesi açılım sürecine yönelik eleştiriler olarak gösterilirken, mahkeme Özeller'in sözlerini ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirdi. Karara ilişkin açıklamalarda bulunan Özeller, orduevlerine girişini yasaklayan kurula dikkat çekip "Önemli olan bu kurul kimlerden oluşuyor? Bu kurulun içerisinde kimler var? Bu kurulun içerisinde FETÖ'ye, Fetullah Gülen'e güzellemeler yapan yazıları olan birisi var mı?" diye sordu.
20 Ağustos 2025
MERVE DUMAN / VERYANSIN TV.
Bölücü açılım sürecine ilişkin tartışmalar sürerken geçen aylarda dikkat çeken bir olay yaşanmıştı.
PKK elebaşları için Tunceli başta olmak üzere birçok şehirde anma törenlerine izin verilirken, emekli askerler orduevlerine giriş yasağıyla karşı karşıya kalmıştı.
Bu kapsamda, Emekli Albay Orkun Özeller’in orduevine girişi, Ankara 23. İdare Mahkemesi’nin 2 yıl önce verdiği iptal kararına rağmen tekrar yasaklanmıştı.
Veryansın Tv’ye konuşan Özeller, Eğer orduevine girmeme engel olacak bir kabahat, bir ahlaksızlık, bir suç varsa, Türk milleti bilsin! sözleriyle yasağın gerekçesinin açıklanmasını istemişti.
Mahkeme ‘hukuka aykırı’ bulmuştu… Emekli albayın orduevine girişi tekrar yasaklandı: ‘Nedenini Türk milletine açıklayın!’
>>ORDUEVİNE GİRİŞ YASAĞININ GEREKÇESİ: AÇILIMI ELEŞTİRMEK!
Veryansın Tv, Özeller’in orduevine giriş yasağıyla ilgili yeni mahkeme kararına ulaştı.
Ankara 3. İdare Mahkemesi, Özeller’in askeri sosyal tesislere girişinin beş yıl süreyle yasaklanmasını hukuka aykırı bularak yürütmeyi durdurdu.
Yasağın gerekçesinin iktidarın Terörsüz Türkiye adıyla duyurduğu açılım sürecine yönelik eleştiriler olduğu ortaya çıktı.
Mahkeme, Özeller’in sözlerinin bir suç değil, ifade özgürlüğü kapsamında güncel bir meseleye dair düşünce açıklaması olduğunu vurguladı.
Kararda şu ifadelere yer verildi:
Davacının, ‘Terörsüz Türkiye’ sürecine ilişkin beyanatlarının, ülke gündeminde olan güncel bir soruna dair düşünce açıklaması kapsamında değerlendirilebileceği, düşünce açıklaması kastını aşar şekilde hareket ettiğine ilişkin herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığı hususu göz önüne alındığında, davacının askeri sosyal tesislere girişinin beş yıl süreyle yasaklanmasına ilişkin dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
Mahkeme, yasağın kaldırılmasına hükmetti; ancak karara itiraz yolunun açık olduğu da belirtildi.
>>‘TSK’NIN TAVRININ ‘BUNU KABUL ETMİYORUZ’ DEMEK OLMASI GEREKİYOR’
Mahkeme kararını Veryansın Tv’ye değerlendiren Özeller, şöyle konuştu.
Hem ‘Terörsüz Türkiye’ kavramından hem de süreçten rahatsızlığımı, sorumluluk hisseden emekli bir asker olarak ve anayasal haklar çerçevesinde bunu ifade ediyorum. Bunun herhangi bir suç teşkil edecek hiçbir tarafı yok. Böyle bir söylemde bulunmamın birilerini rahatsız ediyor olmasını gayet normal karşılıyorum ama bunun Milli Savunma Bakanlığı ya da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinden olması beni hayrete ve üzüntüye sevk etmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu konuda aslında tavrının ‘Biz bu ihanet süreçlerinin zamanında gördük. Şu anda yine bizim başımıza bir çorap örülüyor. Bunu kabul etmiyoruz’ demek olması gerekirken tam tersi… Tabii ki bu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst kademesini temsilen bir durum oluşuyor.
>>‘BU KURUL KİMLERDEN OLUŞUYOR?’
Orduevlerine giriş yasağını getiren kurula dikkat çeken Özeller, Önemli olan bu kurul kimlerden oluşuyor? Bu kurulun içerisinde kimler var? Bu kurulun içerisinde FETÖ’ye, Fetullah Gülen’e güzellemeler yapan yazıları olan birisi var mı? Araştırılması lazım dedi.
Özeller; 2024 yılı Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarında generalliğe terfi eden bir albayın, daha önce Fetullah Gülen için makale yazdığının ortaya çıkmasını hatırlatan Özeller, O kadar bakanlığa yakın, yani üst karargaha yakın birisinin FETÖ’cü çıkması söz konusu. Acaba diyorum, bu kurulun içerisinde de böyle bir yapı var mı? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin halkın nezdinde olumsuz bir imaj çizmesine sebebiyet verecek böyle kararlar almasını istiyor, arzu ediyor. Eğer ki böyle insanlar varsa bunların da mutlaka temizlenmesi gerekiyor diye konuştu.
>>‘FETÖ’YE GÜZELLEMELER YAPAN BİRİLERİ VAR MI?’
Özeller, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Anayasal haklarını kullanan, yıllarca PKK terör örgütüyle mücadele eden, FETÖ ile mücadele eden, Amerika’nın madalyasını almamış, NATO askerleriyle kavga etmiş, vatansever ve devletin yetiştirdiği bir subay olarak bilinen, bunun aksi hiçbir şekilde tezahür etmemiş birisinin orduevlerine girmesini yasaklamak Türk milletinin vicdanında bir soru işareti oluşturmuşken ben şunu soruyorum; kararı alan kurulun içerisinde kimler var? FETÖ’ye güzellemeler yapan birileri var mı ve özellikle bu kasıtlı mı yapılıyor? Mutlaka bunun araştırılması lazım.
Şimdi buradan Türk Silahlı Kuvvetleri ‘Terörsüz Türkiye’ söylemini savunuyor anlamı da çıkartmamak lazım diyen Özeller, alt kademedeki TSK mensubu arkadaşlarının süreçten son derece rahatsız olduğunu ancak bu algının oluşmasını isteyen insanların bazı müdahaleler yaptığını değerlendirdi ve sözlerini şöyle noktaladı:
O yüzden kuruldakilerden bu kararı alanların araştırılmasının önemli olacağını değerlendiriyorum. Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Adalet Bakanlığının içerisinde görev yapan hakimlerimiz, savcılarımızın içerisinde yanlış ve kasıtlı kararlar verenler olsa da gerçekten doğruyu, adaleti savunan ve hakkaniyetle karar verenlerin olduğunu da görüyoruz ve o yüzden de hep umudumuz ve geleceğe yönelik bakışımız taze.
https://www.veryansintv.com/emekli-albay-acilimi-elestirdigi-icin-cezalandirilmis
============================
Çukurca gazisi takma gözünü eline alıp komisyon üyelerine seslendi
Türkiye, Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfı Başkanı Lokman Aylar'ın, TBMM'de kurulan açılım komisyonunda protez gözünü çıkarıp göstererek söylediği sözler büyük yankı uyandırdı. Aylar, "Ben 30 yıldır bu gözle yaşıyorum. Arkadaşlar bakın elime aldım gözümü. Niye? Bu vatan toprakları için bayrak için, sizin için, millet için. Bu konuda hiç kimse şehit ve gazi aileleri üzerine söz söylemesin. Biz bedelini ödediğimiz vatanda yaşıyoruz. Birileri gibi bedava yaşamıyoruz. Hiç kimse bizim adımıza konuşmasın" dedi.
20 Ağustos 2025
TBMM’de Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu adı altında oluşturulan açılım komisyonunun 4. toplantısında şehit aileleri, gaziler ve yakınlarıyla ilgili dernek ve vakıf yöneticileri dinlendi.
Komisyonda konuşan Türkiye, Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfı Başkanı Lokman Aylar, vakfın 1994 yılında kurulduğunu, bünyesinde asker, polis, sivil tüm gazi ve şehit yakınlarını temsil eden bir STK olduğunu belirtti.
>>‘HEM ŞEHİTLERİMİZİ HEM GAZİLERİMİZİ DERİNDEN ÜZECEKTİR’
ANKA’nın haberine göre; süreçten beklentilerini dile getiren Lokman Aylar, şunları söyledi:.
“Öncelikle terör örgütünün koşulsuz silah bırakması, kendini feshetmesi, eline silah almış herkesin adalet önünde hesap vermesi gerekir.
Takdir edersiniz ki askerimize, polisimize, sivil vatandaşlarımıza kurşun sıkmış, devletimizin birliğine beraberliğine kastetmiş terör örgütü üyelerinin elini kolunu sallayarak ülkemizde gezmesi hem şehitlerimizi hem gazilerimizi derinden üzecektir.
>>‘ASLA KABUL EDİLEMEZ’
Biz terör örgütü mensuplarının Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hukuku önünde hesap vermesini bekliyoruz ve gereken cezayı almalarını istiyoruz.
Tabii ki eline silah almamış, kandırılmış, dağa çıkartılmış gençlerin gerekli makamlar tarafından rehabilite edilerek topluma kazandırılmasına bir diyeceğimiz yoktur.
İkinci olarak terör örgütü elebaşının serbest bırakılması gibi talepler asla kabul edilemez. Şehit ailelerimizin özellikle bu konuda hassasiyetlerinin bulunduğunun bilinmesi gerekmektedir.
Bazı çevrelerce ‘terör örgütü elebaşı Meclis’e girecek’ gibi söylemlerle şehit aileleri ve gazilerimiz provoke edilmeye çalışılmaktadır diyen Lokman Aylar, Bu hususta başta şehit aileleri ve gazilerimiz olmak üzere toplumumuzun tamamı bilgilendirilmeli, provokasyonlara karşı dikkatli olunmalıdır. Bu hususta komisyondaki tüm partilerimize büyük görev düşmektedir dedi.
>>‘BÖBREĞİMİ VE GÖZÜMÜ VEREREK ÖDEDİM’
Hakkari Çukurca’da 1996’da yaralandığını anlatan Lokman Aylar, Bu topraklarda yaşamanın bedelini bir böbreğimi ve bir gözümü vererek ödedim dedi.
Protez gözünü çıkarıp göstererek konuşmasını sürdüren Aylar, Ben 30 yıldır bu gözle yaşıyorum. Arkadaşlar bakın elime aldım gözümü. Niye? Bu vatan toprakları için bayrak için, sizin için, millet için. Bu konuda hiç kimse şehit ve gazi aileleri üzerine söz söylemesin. Biz bedelini ödediğimiz vatanda yaşıyoruz. Birileri gibi bedava yaşamıyoruz. Hiç kimse bizim adımıza konuşmasın dedi.
>>‘MADALYALARINI İADE ETMEK İSTEYENLER OLDU’
Türkiye Harp Malulü Gaziler, Şehit Dul ve Yetimleri Derneği Başkanı Mustafa Işık ise PKK’nın fesih kararıyla başlayan süreçte, devlet ile şehit aileleri ve gazilerin karşı karşıya gelmemesi ve kaos ortamı oluşmaması için büyük çaba harcadıklarını ve bu nedenle de zaman zaman büyük eleştiri ve tepki aldıklarını ifade etti.
Işık, sürece tepki gösteren ailelerden ve gazilerden siyasi partilerin önüne tabut bırakmak, madalyalarını iade etmek isteyenler olduğunu söyledi.
Erdoğan’ın Şehit ailelerimiz ve gazilerimiz rahat olsun, onları incitecek hiçbir şey yapmadık sözlerini teminat kabul ederek sürece destek verdiklerini söyledi.
>>‘ÖCALAN SERBEST KALMAMALI, TERÖRİSTLER AFFEDİLMEMELİ’
Dernek başkanı Işık, PKK ile çatışmalarda hayatını kaybeden askerlerin aileleri ve gazilerin talep ve endişelerini ise şöyle sıraladı:.
“Teröre bulaşanlara Covid 19, yaşlılık, hastalık gibi gerekçelerle af, genel af gibi düzenlemeler yapılmamalıdır. Suç işleyen, kurşun sıkan, bomba atan kimse cezasını çekmelidir.
Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması kabul edilemez.
Güvenlik güçlerini rencide edici açıklamalara, örgütün bayrak ve sloganlarının açıldığı eylemlere izin verilmemeli.
>>‘EŞİT YURTTAŞLIK, ANA DİLDE EĞİTİM TALEPLERİ BÖLÜNME TEHDİDİ’
Eşit yurttaşlık, ana dilde eğitim taleplerini Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne tehdit olarak görüyoruz.”
Işık, sürece destek verdiklerini ve kamuoyuna anlatmak için 7 bölgede İçişleri Bakanlığı desteğiyle toplantılar düzenleyeceklerini açıkladı.
https://www.veryansintv.com/cukurca-gazisi-takma-gozunu-eline-alip-komisyon-uyelerine-seslendi
============================
>>Duvardaki ikinci tuğlayı çekiyorum!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Yüce Divan dosyasına girecek belgeleri açıklamaya devam ediyorum.
21 Mayıs 2014-30 Eylül 2018 tarihleri arasında ⬇.
AK Parti’nin, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı’ndan, uluslararası anlaşmalara aykırı olarak taşıdığı ham petrol için;
Irak Bölgesel Kürt Yönetiminden *2 Milyar 320 Milyon Dolar* taşıma ücreti aldığını tespit ettik.
Bu tutar önce, AK Parti hükümetinin Jersey Adası'nda kurduğu *Turkish Energy Company (TEC)* adlı şirkete transfer ediliyor. Ardından 904 Milyon Doları Türkiye’ye BOTAŞ’a aktarılıyor.
Geriye kalan 1 Milyar 416 Milyon Dolara ise ne olduğu meçhul…
Bu para, adeta bir kara delik olan Jersey Adası'nda buharlaşıyor!*.
Güncel kurla 58 Milyar Lira kayıp!*.
Ayrıca Uluslararası Tahkim Mahkemesi söz konusu ticaretle ilgili;
Türkiye’nin Uluslararası anlaşmalara aykırı olarak, *fazladan 1 Milyar 324 Milyon Dolar* ham petrol taşıma ücreti aldığını tespit ediyor. Türkiye’nin bu tutardaki cezayı da Irak Merkezi Hükümeti’ne ödemesine hükmediyor.
İktidara gelir gelmez, buharlaştırılan ve cezaya hükmedilen bu tutarları, Cumhurbaşkanı ve ilgili AK Partili yöneticilerin mal varlıklarından tahsil edeceğiz!
"Kaynak:" 13.02.2023 tarihli Uluslararası Tahkim Mahkemesi Nihai Kararı (İngilizce-Türkçe), Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Deloitte Resmi Petrol Raporları, BOTAŞ Sayıştay Raporları.
Deniz Yavuzyılmaz.
============================
Deniz Gezmiş'i Ankara'da Takip Eden CIA Ajanı"
ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) adına çalışan Aldrich Hazen Ames, tarihin en büyük casusluk faaliyetlerinden birine imza atmıştır.
https://ticarihayatcom.teimg.com/crop/1280x720/ticarihayat-com/uploads/2024/03/ames-5.jpg
10.07.2024
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/aaames-18.jpg
Aldrich Hazen Ames, 26 Mayıs 1941'de dünyaya gelmiştir. 1994 yılında Sovyetler Birliği ve Rusya adına casusluk yapmaktan hüküm giyen eski bir CIA karşı istihbarat subayı ve analistidir.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/ameaas-14.jpg
Ames, Rachel Aldrich ve Carleton Cecil Ames'in çocuğu olarak Wisconsin'de (ABD bir eyalet) River Falls'da doğmuştur.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/ameas-19.jpg
McLean, Virginia'daki McLean High School'dan mezun olduktan sonra, 1962 yılında CIA için düşük seviyeli bir pozisyonda çalışmaya başlamıştır.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/amesss-11.jpg
Ames, başlangıçta CIA'de kariyer yapma amacı gütmediğini ifade etmiştir. Ancak okula yerleşebilmek için aldığı düşük seviyeli işten etkilenerek zamanla bu alanda ilerlemeye karar vermiştir.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/amsaes-17.jpg
Üniversite eğitimini tamamlayarak rütbesini yükseltmiş ve Operasyon Şefliği Kayıt Birleştirme Bölümü'nde çalışmıştır.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/amses-1.jpg
1969 yılında Ankara'ya durum subayı olarak atanmış ve Sovyet istihbarat subaylarını kendi taraflarına çekmekle görevlendirilmiştir.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/deniz-gsezmis-1.jpg
Ames, anılarında, Deniz Gezmiş'in bir oda arkadaşı aracılığıyla komünist DEV-GENÇ örgütüne sızmayı başardığını belirtmiştir.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/deniz-gezsmis-2.jpg
Bir kız öğrenciyi korkutarak DEV-GENÇ üyelerinin bilgilerini toplamıştır.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/amses-4.jpg
1983 yılında eşi Nancy'den ayrılarak maddi sıkıntıya düşmüş, ardından 1985 yılında Sovyetler Birliği elçiliğine giderek para karşılığında sırları satmayı teklif etmiş ve Sovyetler Birliği için casusluk yapmaya başlamıştır.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/amses-6.jpg
CIA'in Avrupa Bölümü / Karşı Casusluk Şubesine atanarak Sovyet istihbarat faaliyetlerinin analizi işlerini yönetmiştir.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2023/10/ajan-spy.jpg
Verdiği bilgiler sonucunda 100'den fazla Amerikan operasyonu tehlikeye girmiş ve en az 10 istihbarat kaynağı öldürülmüştür.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2023/10/aa-20231017-32431033-32431032-goldman-sachs-ve-bank-of-america-ucuncu-ceyrek-bilancolarini-acikladi.jpg
Ames, bu bilgiler karşılığında Rusya'dan 3-5 milyon dolar para almıştır…
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/amssses-20.jpg
İki kez yalan makinesine bağlanmış, ancak ikisinde de makineyi kandırmayı başarmıştır! .
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/amses-7.jpg
1986 ve 1991 yıllarında iki kez yalan makinasından geçmesine rağmen yakalanamamıştır. Ancak, FBI, Ames'in Sovyetlere bilgi sızdırma şüphesi üzerine soruşturma başlatmış ve Ames sürekli gözaltına alınmıştır.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/asmes-2.jpg
1994 yılında Sovyetler Birliği'ne yapacağı bir görev uçuşu öncesi casusluk suçuyla resmi olarak tutuklanmış ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/asmes-3.jpg
Eşi de casusluğa yardım ve vergi kaçırma suçlarından 5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. .
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/asmes-15.jpg
Ames, halen Allenwood, Pensilvanya'da bulunan yüksek güvenlikli federal hapishanede cezasını çekmektedir.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/aaames-18.jpg
Tarihin en pahalı casusu unvanını elinde bulundurmaktadır. .
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/assmes-10.jpg
Ames'in hayatı, çeşitli filmlere konu olmuş ve 1998 yapımı "Aldrich Ames: İçimizdeki Hain" adlı filmde başrol Timothy Hutton tarafından oynanmıştır.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/assmes-8.jpg
Aldrich Ames'in casusluk faaliyetleri, Amerikan istihbaratının içine sızan bir tehdit olarak görülmesi açısından önemlidir.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/02/abd-cia.jpg
Ames'in faaliyetleri, CIA içinde güvenlik önlemlerinin gözden geçirilmesine ve casusluk önlemlerinin artırılmasına yol açmıştır.
https://ticarihayatcom.teimg.com/ticarihayat-com/uploads/2024/03/ssafs.jpg
Ames, Ruslara o kadar önemli bilgiler sağlamıştır ki Ruslar bir ara ciddi ciddi Soğuk Savaş’ı kazanabileceklerini düşünmüşlerdir.
https://www.ticarihayat.com/foto-galeri/deniz-gezmisi-ankarada-takip-eden-cia-ajani
============================
"Ercan Caner:" Başkan Trump, Sapık Milyarder Epstein ve Çalışma Bakanı Acosta Bağlantısı
11.08.2019.
Trump’ın Yeni Laneti mi?.
Başkan Trump, Sapık Milyarder.
Epstein ve Çalışma Bakanı Acosta Bağlantısı.
Başkan Donald Trump’ın bir zamanlar çok yakın arkadaşı olan sapık milyarder hücresinde ölü bulundu. Cinsel taciz suçundan tutuklanan Epstein’in kendisini asarak intihar ettiği açıklandı.
"Çeviren:" Ercan Caner, Sun Savunma Net,11 Ağustos 2019.
https://sunsavunma.net/wp-content/uploads/2019/08/Donald-Trump-Melania-Trump-Epstein-ve-Ghislaine-Maxwell.jpg
Donald Trump, Melania Trump, Epstein ve Ghislaine Maxwell Palm Beach.
Mar-a-Lago’da ; ;objektiflere poz verirken. Şubat 2000. Foto: DAVIDOFF STUDIOS PHOTOGRAPHY GETTY IMAGES
Cezaevinde intihar ettiği açıklanan sapık milyarder Jeffrey Epstein hakkında, Florida savcısı tarafından 2000’li yılların başlarında cinsel istismar suçlaması ile 53 sayfalık bir iddianame hazırlanır.
Epstein, sadece fuhuşa teşvik suçundan 13 ay hapis cezasına çarptırılır. Cezasını çekerken haftada altı gün çalışma izni dahi alır. Bu olaydan ucuz kurtulmasını sağlayan isim; avukat Alexander Acosta’dır. Başkan Trump yıllar sonra 2017 yılında Acosta’yı Birleşik Devletler Çalışma Bakanlığına aday gösterir. 2017 yılından 2019 yılına kadar çalışma bakanı olarak görev yapan Acosta,12 Temmuz 2019 tarihinde Beyaz Saray’da Trump ile görüştükten sonra görevinden istifa eder.
Acosta bağlantısının yanı sıra intihar ettiği iddia edilen çocuk istismarcısı sapık milyarder Epstein ile Başkan Trump arasında başka bağlantılar da bulunmaktadır. 2002 yılında New York Magazine dergisinde Trump’ın Epstein hakkında söylediği ‘‘Jeff’i 15 yıldır tanırım. Müthiş bir adamdır. Çok eğlenceli biridir. Hatta güzel kadınlardan, çoğunluğu genç olmak üzere, benim kadar hoşlandığı dahi söylenebilir. Hiç şüphe yok ki Jeffrey sosyal hayatın tadını çıkarmaktadır" ifadeleri yer alır.
https://sunsavunma.net/wp-content/uploads/2019/08/Alexander-Acosta_jeffrey-epstein.jpg
>>"Soldan sağa:" istifa eden ABD Çalışma Bakanı Alexander Acosta, cezaevinde intihar ttiği iddia edilen çocuk istismarcısı sapık milyarder Jeffrey Epstein ve ABD Başkanı Donald Trump
Miami Herald gazetesine göre 2016 yılının Haziran ayında bir kadın Manhattan’da bir dava dilekçesi verir. Kadın dava dilekçesinde; 1994 yılında henüz 13 yaşındayken Epstein’in Manhattan’da bulunan evinde düzenlenen bir partide kendisine Trump’ın tecavüz ettiğini iddia etmektedir. Trump ve Epstein iddiayı ret ederler ve kadının davası düşer.
Kendisini asarak intihar ettiği iddia edilen 66 yaşındaki sapık milyarder, cezaevinden kurtulmak için 559 milyon dolar tutarındaki servetini teminat göstererek, elektronik kelepçeyle ev hapsinde tutulmayı talep etmiş, fakat bu isteği, diğer insanlar ve toplum için tehlike oluşturduğu gerekçesiyle mahkeme tarafından kabul edilmemiştir.
New York Times gazetesi de Trump-Epstein arasındaki ilişkiyi uzun yıllara dayanan bir arkadaşlık ve dostluk olarak nitelendirmektedir.
Sapık milyarder Epstein’in yakın dostları arasında Bill Clinton, Prens Andrew, Alan Dershowitz, Ghislaine Maxwell ve Leslie Wexner gibi isimler de bulunmaktadır. Sapık milyarderin özel uçağının kayıtlarına göre Bill Clinton, 2001-2002 yılları arasında en az 26 uçuş yapmıştır. Mahkeme belgelerine göre Prens Andrew, sapık milyarderin evinde genç bir kızın göğüslerine dokunmakla suçlanmaktadır.
https://www.sunsavunma.net/baskan-trump-sapik-milyarder-epstein-ve-calisma-bakani-acosta-baglantisi/#comment-640
İntihar gözetimi devam etmeliymiş. Kesmişler de adam ondan ölmüşmüş.
Once an inmate has been placed on watch, the watch may not be terminated, under any circumstances, without the Program Coordinator or designee performing a face-to-face evaluation, the regulations state. Only the Program Coordinator will have the authority to remove an inmate from suicide watch.
https://www.sunsavunma.net/baskan-trump-sapik-milyarder-epstein-ve-calisma-bakani-acosta-baglantisi/#comment-641
Epstein ile anlaşma yapan dönemin Miami Başsavcısı Alex Acosta ise milyardere yönelik aynı suçlamaların tekrar gündeme gelmesinin ve eleştirilerin ardından Trump’ın kabinesindeki Çalışma Bakanlığı görevinden geçen ay istifa etmişti.
https://www.sunsavunma.net/baskan-trump-sapik-milyarder-epstein-ve-calisma-bakani-acosta-baglantisi/#comment-645
Jeffrey Epstein had multiple breaks in his neck bones, according to an autopsy performed on the multimillionaire hedge fund manager. People familiar with the autopsy report told the Washington Post the bones broken in Epstein’s neck included the hyoid bone, which is near the Adam’s apple. This sort of break can happen when a person hangs themselves or dies by strangulation, forensics experts told the Post. The autopsy raises even more questions about how Epstein died. He was found dead over the weekend in his cell in a New York jail. He’d been jailed since last month, awaiting trial on sex trafficking charges.
https://www.sunsavunma.net/baskan-trump-sapik-milyarder-epstein-ve-calisma-bakani-acosta-baglantisi/#comment-649
Acting Director of the Bureau of Prisons Hugh Hurwitz was removed from his role on Monday by Attorney General William Barr. His reassignment comes a little over a week since Jeffrey Epstein died by suicide inside a federal prison. Barr’s decision to remove the nation’s top prison official follows revelations that the guards charged with checking on Epstein every half hour failed to do so, and allegedly faked log entries claiming they had.
https://www.sunsavunma.net/baskan-trump-sapik-milyarder-epstein-ve-calisma-bakani-acosta-baglantisi/#comment-691
https://www.sunsavunma.net/baskan-trump-sapik-milyarder-epstein-ve-calisma-bakani-acosta-baglantisi/
============================
>>Çocuk Gelin miydi?
Elon Musk’ın eski eşi İngiliz aktris Talulah Riley, hücresinde intihar ettiği iddia edilen sapık milyarder Jeffrey Epstein’e küçük yaşta kız çocukları sağlama iddiasıyla FBI’ın tutukladığı Ghislaine Maxwell tarafından, Musk’a bir çocuk gelin olarak seks maksadıyla temin edildiğini bir açıklama ile yalanladı.
"Yazar:" Isabel Asher Hamilton, BUSINESS INSIDER,06 Temmuz 2020.
"Çeviren:" Ercan Caner, Sun Savunma Net,14 Temmuz 2020 .
https://www.sunsavunma.net/wp-content/uploads/2020/07/Talulah-Riley-elon-musk.jpg
Film yıldızı Talulah Riley Cumartesi günü yaptığı açıklamada; eski kocası Elon Musk’a, Jeffrey Epstein’e küçük yaşta kız temin etmekle suçlanan Ghislaine Maxwell tarafından çocuk gelin olarak tedarik edildiği yönündeki dedikoduları yalanlamıştır.
FBI, Ghislaine Maxwell’i Çarşamba günü tutuklamış ve sosyal medya kullanıcıları Twitter’de Musk’ı 2014 yılında bir Vanity Fair (Yüksek Zümre) partisinde Maxwell ile yan yana dururken gösteren bir fotoğraf paylaşmaya başlamıştır.
Riley Twitter ortamında paylaşılan; Musk ile olan ilişkilerinin Maxwell tarafından ayarlandığı yönündeki dedikoduları gördüğünü ifade etmiştir.
Açıklamasında; ‘‘Maxwell’i tanımıyorum" ifadelerine yer veren Riley; Elon ile 22 yaşındayken iş seyahati nedeniyle Londra’da bulunduğu sırada tanıştığını ve onunla karşılaşmasının tamamen tesadüf olduğunu ve hiç kimse tarafından ayarlanmadığını ifade etmiştir.
İngiliz aktris Talulah Riley, eski kocası Tesla milyarderi Elon Musk’a, Jeffrey Epstein’in arkadaşı olan Ghislaine Maxwell tarafından ‘‘ÇOCUK GELİN" olarak seks maksadıyla temin edildiği yönündeki garip iddialara yönelik bir açıklama yapmıştır.
Riley, Elon Musk’ı bir Vanity Fair partisinde Maxwell ile birlikte gösteren fotoğrafın sosyal medya ortamlarında dolaşmaya başlaması sonrasında, Cumartesi günü Twitter sosyal medya hesabından bir açıklama yapmıştır.
FBI, Maxwell’i Çarşamba günü, hücresinde ölü bulunan Epstein’e seks için küçük yaşta kız temin etmekle suçlayarak tutuklamıştır. Maxwell’in tutuklanması başka hangi yüksek profilli kişileri ağına düşürdüğü konusunda spekülasyonlara neden olmuştur. Epstein geçtiğimiz Ağustos ayında hücresinde intihar etmiştir.
Riley yaptığı açıklamada; ‘‘Bildiğim kadarıyla Ghislaine Maxwell ile hiç karşılaşmadım" ifadesine yer vermiştir.
Musk ve Maxwell’i bir arada gösteren fotoğraf; Riley’in de orada olduğunu söylediği, 2014 yılı Oscar ödülleri sonrasında Vanity Fair tarafından verilen bir partide çekilmiştir. Riley açıklamasında; çok kısa bir an diliminde Maxwell ile tanıştırılmış olabileceğini, fakat kesinlikle hatırlayamadığını ifade etmiştir.
Riley ayrıca kendisinin Maxwell tarafından seks için Musk’a ‘‘çocuk gelin" olarak ayarlandığı yönünde Twitter’de gördüğü dedikodulara da değinmiştir.
Birleşik Devletler Başkanı Donald Trump, eşi Melania Trump, hücresinde intihar ettiği iddia edilen (!) Jeffrey Epstein ve FBI tarafından ona küçük yaşta kız bulma suçlamasıyla tutuklanan Ghislaine Maxwell Palm Beach Mar-a-Lago’da objektiflere poz verirken. Şubat 2000. Foto: DAVIDOFF STUDIOS PHOTOGRAPHY GETTY IMAGES
Bayan Maxwell’in FBI tarafından Perşembe günü tutuklanması sonrasında ikiliyi bir arada gösteren fotoğraf yeniden Twitter ortamında dolaşmaya başlamıştır. Musk aynı gün attığı bir Twitter mesajında; Bayan Maxwell’i tanımadığını ve kadının fotoğraf karesine kendisinin haberi olmadan girdiğini açıklamıştır.
Eski eş Riley de açıklamasında; Musk ile birlikte Epstein’in evine bir randevu programı çerçevesinde sadece bir kez gittiklerini ifade etmiştir.
Elon Musk da Vanity Fair dergisine geçen yıl Temmuz ayında verdiği bir demeçte, Epstein’in Manhattan’daki evine Riley ile birlikte gittiklerini açıklamıştır.
‘‘Birkaç yıl önce, yazmakta olduğu roman için bu garip kişiyle tanışmak istediğinden, Talulah ile birlikte Epstein’in Manhattan’daki evine bir öğle vakti, yaklaşık olarak 30 dakikalığına uğradık. Garip sanat dışında kesinlikle herhangi uygunsuz bir durum görmedik. Epstein defalarca adasını ziyaret etmemi istedi. Ben reddettim."
Bu yılın Ocak ayında iki haber kaynağı Business Insider’e verdikleri bilgilerde, Jeffrey Epstein’in Musk’a yaklaşabilmek maksadıyla kardeşi Kimbal’a bir kadın ayarladığını söylemiştir. Kaynaklar, Epstein ve arkadaş çevresine 2012 yılında SpaceX’in California eyaletindeki tesislerinde özel bir gezi turu ayarlandığını da ifade etmişlerdir. Musk ise Cumartesi günü yaptığı açıklamada bu iddiaları yalanlamıştır.
Attığı Twitter mesajında Musk; ‘‘Bildiğimiz kadarıyla Epstein SpaceX’i hiç gezmedi. Bunun nereden çıktığını bilmiyorum" ifadelerine yer vermiştir.
"Çevirenin Notları:" Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir, orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.
https://www.sunsavunma.net/baskan-trump-sapik-milyarder-epstein-ve-calisma-bakani-acosta-baglantisi/
https://www.sunsavunma.net/trump-istifa-etmemekte-direnen-savciyi-gorevden-aldi/
https://www.businessinsider.com/talulah-riley-denies-child-bride-ghislaine-maxwell-elon-musk-2020-7
============================
Vakko'nun veliahtı Cem Hakko, alkolü fazla kaçırınca saçmaladı: '22 Temmuzdan sonra neler olacağını göreceksiniz, bizi azınlık görenler bu ülkedeki patronların kim olduğunu öğrenecekler.'
21 Haziran 2007.
Bu gece yapılan Alem gecesinde Cem Hakko son derece kibar ve saygın olan gecede içkiyi fazla kaçırınca; "22 temmuzdan sonra neler olacağını göreceksiniz, bizi azınlık görenler bu ülkedeki patronların kim olduğunu öğrenecekler, Cem Uzan dahi üç sene önce elimi öperdi şimdi bizden oy istiyor. Amerika ne derse o olur, biz ülkenin musevi vatandaşları olarak patronuz
Siz işçisiniz. Vakko olarak da hepinizi biz giydiriyoruz, bayıla bayıla, övüne övüne Vakkodan giyiniyorsunuz. Çukurova Grubuna da reklam veriyoruz, bu gece de benim paramla oluyor, sinirlendirmeyin beni keserim reklamları dedi
Bu konuşmalardan sonra yakın çevresi, "Cem Hakko böyle bir adam değildi, sevgilisi Ronit Gülcan bu adamı bu hale getirdi. Zaten ne yapsa ne etse artık kararları o değil, Ronit veriyor yorumunu yaptılar
============================
>>58 milyar lira Jersey Adası’nda kayboldu
21 Ağustos 2025
Skandalı CHP’li Deniz Yavuzyılmaz açıkladı. Kuzey Irak petrolünün vergi cenneti Jersey Adası’nda kurulan özel şirket üzerinden taşındığını belirtip ekledi: Şirkete yapılan 2.2 milyar doların 1.4 milyarı buharlaştı.
Başak Kaya.
Kara para ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi iddialarla sık sık gündeme gelen Türkiye, yıllardır içinde bulunduğu Gri Liste’den yeni kurtulmuşken yine usulsüz işlemlerle anılmaya başlandı. İktidarın, 2014-2018 yılları arasında uluslararası anlaşmalara aykırı olarak taşıdığı öne sürülen petrol ile vergi cenneti olarak bilinen Jersey Adası üzerinden 58 milyar lirayı kaybettiği iddia edildi.
>>TÜRKİYE CEZA ÖDEYECEK
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Yüce Divan dosyasına girecek belgeleri açıklamaya devam ediyorum diyen CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, hükümetin Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı üzerinden yapılan petrol taşımacılığını gündeme taşıdı.
İktidarın bu taşıma nedeniyle, Irak Bölgesel Yönetimi’nden 2 milyar 320 milyon dolar taşıma ücreti aldığını söyleyen Yavuzyılmaz, bu paranın Jersey Adası’nda kurulan Turkish Energy Company (TEC) adlı şirkete aktarıldığını ancak bu paranın1 milyar 416 milyon dolarının kaybolduğunu öne sürdü. Yavuzyılmaz,21 Mayıs 2014 ile30 Eylül 2018 arasında gerçekleşen bu işlemde 2.3 milyar doların Irak’tan Jersey Adası’na gittiğini, paradan 904 milyon doların Türkiye’ye BOTAŞ’a gönderildiğini ancak geriye kalan 1 milyar 416 milyon doların ‘kaybolduğunu’ öne sürerek Bu para Jersey Adası’nda buharlaştı. Güncel kurla 58 milyar lira kayıp dedi. Yavuzyılmaz yaptığı açıklamada şunları söyledi:
İktidarın Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı üzerinden yürüttüğü ticarette usulsüzlükler var ve 1 milyar 416 milyon dolar kayıp. Uluslararası Tahkim Mahkemesi, Türkiye’nin bu işlemde anlaşmalara aykırı olarak, fazladan 1 milyar 324 milyon dolar ham petrol taşıma ücreti aldığını tespit etti. Yavuzyılmaz, Türkiye’nin bu tutardaki cezayı bölgesel yönetime ödeyeceğini söyledi.
>>Erdoğan’dan tahsil edeceğiz
Yaşanan para trafiğini13 Şubat 2023 tarihli Uluslararası Tahkim Mahkemesi Nihai Kararı, Irak Bölgesel Yönetimi Raporları ve BOTAŞ Sayıştay Raporları ile belgeleyerek kamuoyuna sunan Yavuzyılmaz paylaşımında, İktidara gelir gelmez, buharlaştırılan ve cezaya hükmedilen bu tutarları, Cumhurbaşkanı ve ilgili AKP’li yöneticilerin mal varlıklarından tahsil edeceğiz ifadelerine yer verdi.
https://www.sozcu.com.tr/58-milyar-lira-jersey-adasi-nda-kayboldu-p214040?fbclid=IwY2xjawMT-fVleHRuA2FlbQIxMABicmlkETFNQTVIbTg2V1NwSExiTWZuAR77lmSHt4vbUaJDCP95HXVQV-gwygR2rYJRUPDA68nh5ZMIx34qIm0ff6fBow_aem_pw4L8Fk6meKOQC2DuHzvzg
============================
ABD dört UCM yargı görevlisine daha yaptırım getirdi
21 Ağustos 2025
>>NETANYAHU İÇİN TUTUKLAMA KARARI ALMIŞLARDI
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, yazılı açıklamayla Başkan Donald Trump'ın konuya ilişkin kararnamesi kapsamında Uluslarası Ceza Mahkemesinin 2 yargıcı ve 2 savcı yardımcısını "yaptırım listesi"ne eklediklerini belirtti. ABD haziranda da 4 UCM yargıcına yaptırım uygulamıştı.
>>ABD dört UCM yargı görevlisine daha yaptırım getirdi
"Soldan:" Yargıç Kimberly Prost (Kanada), savcı yardımcıları Nazhat Shameem Khan (Fiji), Mame Mandiaye Niang (Senegal), Yargıç Nicolas Guillou (Fransa)
ABD DIşişleri Bakanı Marco Rubio, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) yargıçları Kimberly Prost ve Nicolas Guillou'nun yanı sıra savcı yardımcıları Nazhat Shameem Khan ve Mame Mandiaye Niang'ı yaptırım listesine aldıklarını açıkladı.
Rubio, açıklamasında, "Bu kişiler, Uluslararası Ceza Mahkemesinin ABD veya İsrail vatandaşlarını, bu ülkelerin rızası olmaksızın soruşturma, tutuklama, gözaltına alma veya yargılama çabalarına doğrudan katılan yabancı kişilerdir. Mahkeme, ABD ve yakın müttefikimiz İsrail'e karşı hukuk savaşı için bir araç olarak kullanılan bir ulusal güvenlik tehdididir." ifadelerini kullandı.
ABD yönetimi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu dahil bazı İsrailli yetkililerle ilgili tutuklama kararının ardından Şubat'ta UCM Başsavcısı Kerim Han'ı ve Haziran'da da 4 UCM yargıcına yaptırım getirmişti.
>>Yaptırıma konu olan etkinlikler
Kimberly Prost, ABD personeline ve Kanada’da yürütülen soruşturmalara dayanan kararlarla ilişkisi,
Nicolas Guillou, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant’a yönelik tutuklama emri çıkmasına öncülük eden hazırlık panelinin başkanı olması,
Nazhat Shameem Khan ve Mame Mandiaye Niang, ICC eski başsavcısı Karim Khan’ın yerine geçerek soruşturmayı sürdürmeleri tutuklama emirlerini sürdürmeleri nedeniyle hedef alındılar.
Trump, radyo sunucusu Mark Levin'e verdiği son röportajda, Gazze'de on binlerce insanın ölümüne neden olan Netanyahu için, "İyi bir adam. Mücadele ediyor. O bir savaş kahramanı çünkü birlikte çalıştık. O bir savaş kahramanı. Sanırım ben de öyleyim." ifadelerini kullanmıştı.
>>UCM'den, ABD yaptırımlarına sert tepki
AA'nın haberine göre UCM, ABD'nin, Mahkeme üyesi 2 yargıç ve 2 savcı yardımcısını daha "İsrail aleyhindeki tutumları" nedeniyle yaptırım listesine dahil etmesini "bağımsız adalet kurumuna yönelik açık saldırı" olarak niteledi.
UCM'nin internet sayfasından yapılan açıklamada, ABD yönetiminin, Kanadalı yargıç Kimberly Prost, Fransız yargıç Nicolas Guillou, Fijili başsavcı yardımcısı Nazhat Shameem Han ve Senegalli başsavcı yardımcısı Mame Mandiaye Niang'u yaptırım listesine alması kınandı.
Açıklamada, Filistin soruşturmasında görev alan bazı yargıç ve savcı yardımcılarının "İsrail aleyhindeki tutumları" nedeniyle yaptırım listesine alınması "bağımsız adalet kurumuna yönelik açık saldırı" olarak nitelendirildi.
Yaptırımların, "Mahkemenin taraf devletlerine, kurallara dayalı uluslararası düzene ve her şeyden önemlisi dünya çapında milyonlarca masum mağdura hakaret" oluşturduğu belirtilerek, UCM'nin, personelinin ve mağdurların arkasında kararlılıkla durduğu vurgulandı.
Taraf devletlerin ve insanlık ile hukukun üstünlüğü değerlerini paylaşan herkesin "Mahkemeye ve uluslararası suçların mağdurlarının çıkarları doğrultusunda yürütülen çalışmalarına sağlam ve tutarlı destek sağlamaya" çağırıldığı açıklamada, Mahkemenin "hiçbir kısıtlama, baskı veya tehdidi dikkate almadan yargılama görevlerini kararlılıkla yerine getireceği" kaydedildi.
UCM Başkanı, Yargıçlar Kurulu ve Taraf Devletler Meclisi Başkanlığının önceki açıklamalarına atıfta bulunulan açıklamada, mağdurların haklarını koruma konusundaki kararlılık yinelendi.
>>BM: ABD'nin UCM yetkililerine yönelik yaptırım kararlarından büyük endişe duyuyoruz
Birleşmiş Milletler (BM) de, ABD yönetiminin UCM yetkililerine yönelik yaptırım kararı için "büyük endişe duyuyoruz" ifadesini kullandı.
BM Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric, günlük basın toplantısında ABD’nin UCM yargıç ve savcı yardımcılarını yaptırım listesine almasıyla ilgili bir soruya yanıt verirken "ABD yönetiminin Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkililerine daha fazla yaptırım uygulanması yönündeki kararlarından büyük kaygı duyuyoruz." dedi.
Dujarric, UCM’nin uluslararası ceza adaletinin temel bir unsuru olduğunu ve çalışmalarına saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulayarak, ABD’nin aldığı yaptırım kararının savcılık makamının işleyişine ve mahkeme önündeki tüm davalara saygı gösterilmesine ciddi engeller getirdiğine dikkat çekti.
ABD’nin yaptırım kararı için Dujarric, "Yargı bağımsızlığı, saygı duyulması gereken temel bir ilkedir ve bu tür tedbirler uluslararası adaletin temelini zedelemektedir." uyarısını yaptı.
>>Fransa, ABD'nin listeye aldığı UCM üyeleriyle dayanışıyor
Fransa Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, aralarında bir Fransız yargıcın da bulunduğu 4 UCM üyesine ABD'nin yaptırım kararı almasından üzüntü duyulduğu belirtildi.
ABD'ye UCM üyelerine yönelik yaptırımları kaldırması çağrısı yapılan açıklamada, "Fransa, bu kararın hedef aldığı yargıçlar ve UCM çalışanlarına sarsılmaz desteğini yineliyor." ifadesi kullanıldı.
Açıklamada, UCM çalışanlarının "cezasızlıkla mücadelede temel bir rol" üstlendiği vurgulandı.
>>Yaptırımlar neler?
ABD'nin UCM görevlilerine karşı getirdiği yaptırımların içeriği şöyle:
"Varlık dondurma:" Hedef alınan dört UCM yetkilisinin Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan varlıkları donduruldu. Bu varlıklar ve çıkarları ABD finansal sistemi dahilinde işlem yasağı altına alındı.
ABD finansal sisteminden men: Yaptırım getirlenler ABD finansal sistemiyle ilişki kurmaktan yasaklandı.
Vize engellemeleri / seyahat kısıtlamaları: Trump yönetimi, daha önce yayımlanan 6 Şubat 2025 tarihli başkanlık kararnamesi (EO14203) çerçevesinde, bu kişilere ABD’ye giriş yasağı da uygulama yetkisine sahip.
(AEK).
https://bianet.org/haber/abd-dort-ucm-yargi-gorevlisine-daha-yaptirim-getirdi-310667#google_vignette
===============
Kürtçe'nin Etimolojik sözlüğünü hazırlayan Rusya Bilimler Akademisine göre Kürtçe'nin yüzde 99'u Kürtçe değildir.
% 40.96 sı Arapça,
% 39.09 u Farsca,
% 14.96 sı Türkçe,
% 2.21 Ermenice'den oluşturulmuştur.
Rusya Bilimler Akademisi tarafından hazırlanan Kürt Dilinin Etimolojik Sözlüğü’ne göre Kürtçenin söz varlığının % 99’dan fazlasının kökeni başka dillerdir.
% 40.96’sı Arapça;
% 39.09’u Farsça
(
%14.96’sı da Türkçedir. (Türkçe %14.73 + Azerice%0.23).
○ Bu üç dilden alınan kelimelerin toplamı yaklaşık olarak % 95’tir.
% 2.21’lik Ermenice kelimeyi de katarsak bu oran %97’ye yükselmektedir.
Daha küçük oranlarda kelimesi olan dilleri de katınca bu oran %99’u geçmektedir.
1'den 10'a kadar bile sayıları ancak Farsça ile sayanlar Kürtçe diye sayıklamaya devam etsinler…
https://x.com/Saka_larr/status/1958849069519966498…
============================
Bukele El Salvador'da okullara askeri düzen getirdi: Disiplin, disiplin, disiplin!
Mehmet Sercan Tezcanoğlu.
23.08.2025
Devlet Başkanı Nayib Bukele ve Eğitim Bakanı Karla Triguero.
El Salvador’da, Başkan Nayib Bukele’nin yeni Eğitim Bakanı olan asker kökenli Karla Trigueros’un önderliğinde, okullarda uygulanmak üzere dokuz yeni kural hayata geçirilmeye başladı. Milli değerleri pekiştirmek, disiplin ve vatan sevgisini aşılamak hedefiyle yürürlüğe giren bu kurallar, 20 Ağustos itibarıyla başladı.
Buna göre okul yöneticileri, öğrencileri her sabah kapıda denetlemekle yükümlü. Öğrenciler okula alınırken temiz, düzenli ve bakımlı üniforma giyip giymedikleri, saç kesimlerinin uygun olup olmadığı kontrol edilecek. Öğrenciler okula sırayla ve selamlaşarak giriş yapacak.
Bu temel kuralları yerine getirmeyen öğrenciler, geçici uyarı ya da yönlendirici müdahalelerle karşılaşabilir. Yöneticilerin bu kuralları uygulamaması ise idari soruşturmaya konu olacak.
Civic Mondays – Haftalık Vatanseverlik Rutini (6 Kural)
○ Öte yandan 1 Eylül’den itibaren her pazartesi sabah ilk ders saatinde okullarda uygulanacak bu faaliyetler şunlardan oluşuyor:
Disiplinle formasyon.
Ulusal bayrağın saygıyla okul girişine taşınması.
Milli marşın toplu olarak söylenmesi.
Bayrağa bağlı dualar.
"Öğrenci sunumları:" El Salvador’un önemli şahsiyetleri veya tarihi olaylar hakkında.
Bayrağın düzenli şekilde indirilmesi.
Bu etkinliklerin lojistiğini kolaylaştırmak amacıyla her okul, devlet tarafından sağlanan 300 dolarlık bütçeyle bayrak, eldiven gibi malzemeler alacak.
Hükümetin bu kararı almasında amaç yeni nesilleri vatansever ve disiplinli yetiştirmek. Veliler de Düzen küçük yaşta başlar diyerek genelde olumlu bakıyorlar. Buna en çok sevinenler ise berberler oldu.
Eleştirenler ise eğitimde militarizme dönüş olduğunu ve gençlerin bireyselliğine ket vurulduğunu savunuyor. Sosyal medyada zoraki düzen getirmek, eğitimde gerçek sorunları çözmüyor eleştirileri öne çıkıyor.
Bukele’nin iktidarda izlediği kanun ve düzen politikası, şimdi eğitim sistemine de taşındı. Karla Trigueros’un hem tıbbi hem askeri geçmişiyle birlikte bu kuralların dayatılması, birçokları için eğitimde yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülüyor. Ancak sosyal medya ve akademik çevrelerde eleştiri dozu hayli yüksek: Birçok kişi bu adımları otoriterlik sinyali olarak değerlendiriyor.
https://haberglobal.com.tr/egitim/bukele-el-salvadorda-okullara-askeri-duzen-getirdi-disiplin-disiplin-disiplin-474608
============================
Skandal görüntüler insanlıktan utandırdı: Köpekleri toplayarak araca fırlattılar
23 Ağustos 2025
AKP ve MHP oylarıyla TBMM Genel Kurulu’ndan geçen ve sokak hayvanlarının katledilmesine olanak tanıdığı için kamuoyu tarafından katliam yasası olarak tanımlanan yasanın ardından birçok ilde, hayvanlara karşı şiddet ve katliam haberleri gelmeye devam ediyor. Sinop'ta kaydedildiği öne sürülen görüntülerde, sokak köpeklerinin toplanırken araca fırlatıldığı görüntüler insanlıktan utandırdı.
TBMM Genel Kurulu’nda 30 Temmuz günü, AKP ve MHP oylarıyla kabul edilen ve sokak hayvanlarının öldürülmesinin önünü açtığı için kamuoyunda Katliam yasası olarak bilinen Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un ardından Türkiye’nin birçok şehrinde korkunç olaylar yaşanıyor. Yasanın ardından, sokak hayvanlarına yönelik şiddet ve saldırılar artarken barınaklardan ise katliam haberleri geliyor.
>>KÖPEKLERİ TOPLARKEN SÜRÜKLEYİP ARACA FIRLATTILAR!
Sinop’un Boyabat ilçesinde çekildiği ileri sürülen görüntüler, izleyenleri dehşete düşürdü. Sokaktaki köpekleri toplayan kişilerin, köpeklerin bacaklarından tutarak taşıdığı ve araca fırlattığı görüntülere tepki yağdı. Hayvanlara yönelik bu kötü muamele, hayvanlar
https://cdn.halktv.com.tr/other/2025/08/23/whatsapp-image-2025-08-23-at-14-36-20.jpeg
>>BUGÜN OSMANİYE’DE BARINAKTA BİR KÖPEK BOĞULARAK CAN VERMİŞTİ!
Bugün yaşanan bir başka korkunç olayda, Osmaniye Belediyesi'ne ait hayvan barınağında bir yurttaş tarafından sahiplenilmek istenen köpek, yakalama aparatı ile pencereye bağlandığı için boğularak hayatını kaybetmişti. Köpek sahiplenmek için barınağa giden bir vatandaş, "Osmaniye barınağındayım, hayvan sahiplenmek için geldim, hayvanları seçip Tarım İl Müdürlüğü'nden pasaport almaya gittim. Tekrar geri barınağa geldiğimde hayvanlar bu şekilde ölmüş haldeydi" sözlerini sarf etmişti.
https://halktv.com.tr/gundem/skandal-goruntuler-insanliktan-utandirdi-kopekleri-toplayarak-araca-firlattilar-965663h
============================
İlk Kurşun Kutlamaları Hiç mi Kanınıza Dokunmadı?!
24/08/2025
Müyesser Yıldız.
https://muyesseryildiz.com/wp-content/uploads/2025/08/24082025sjesafmt-1024x576.jpg
Sorumlu dil kullanma adı altında milleti uyutarak yol almaya çalışıyorlar ya, DEM Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan bir konuşmasında, Bu ülkenin başkenti, dili ve bayrağı ile ilgili hiçbir sorunumuz olmadı. Hiçbir zaman da tartışma konumuz olmadı. dedi.
En büyük takdiri de iktidarın sesi Abdülkadir Selvi’den gördü. Selvi, çok sorumlu bir dil kullandığı için Bakırhan’ı, yürekten tebrik etti.
Doğru, şimdiye kadar Türkiye’nin başkentini, dilini ve bayrağını tartışmaya açmadılar. Çünkü yürek isterdi… Ama maalesef bu gidişle onları da tartışmaya açarlar!…
Tamam tartışmadılar, ama her fırsatta ana dilde eğitim deyip Kürtçe’nin ikinci resmi dil olmasını istemiyorlar mı?.. Amed diyerek Diyarbakır’a sözde başkent muamelesi çekmiyorlar mı?.. Tören ve toplantılarında sarı-kırmızı-yeşil bezi asmıyorlar mı?.. Ve dahi Ey Rakip veya PKK marşını söylemiyorlar mı?…
İşte geçtiğimiz Haziran’da, öldürülen iki PKK’lının anmasında o sözde marş okunmadı mı?.
Daha geçen haftaki Hacı Bektaş Veli Anma Törenlerinde İstiklâl Marşı okunurken lütfedip ayağa kalksa da Tuncer Bakırhan’ın başını öne eğip ellerini önde birleştirmesi bir sorunları olduğunu göstermedi mi?
PKK kendini fesh etti ve silah bıraktı, öyle mi? DEM’in teröristbaşının Şunlıurfa’daki köyünde düzenlediği barış ve demokratik toplum buluşmalarında; PKK halktır halk burada sloganları atılıp PKK bitmedi bitmeyecek denilmedi mi?
İmralı’daki teröristbaşının çağrısı sadece PKK değil, KCK, YPG/PYD, PJAK’ı da kapsıyordu değil mi? Suriye’deki YPG/PYD’nin yaptıkları ortada… PJAK, hayır dedi… Terör örgütünün çatı yapılanması KCK’ya gelirsek; ilk kurşun günü ve diriliş bayramı olarak nitelendirdikleri, PKK’nın ilk silahlı saldırıyı gerçekleştirdiği Eruh ve Şemdinli baskınlarının 41’inci yıldönümü münasebetiyle, 15 Ağustos çizgisinin kahramanlarını lâyıkıyla anmalıyız çağrısı yaptı.
Söz konusu çağrıda; İnkâr ve asimilasyon temelinde soykırıma uğrayan, adı dahi artık anılmayan ve varlık sorunu yaşayan Kürt halkı, destansı 15 Ağustos atılımı ve direniş tarihi ile yok olmaktan kurtulmuş, varlık kazanmış ve özgürlüğünü teminat altına almıştır denilerek şunlar vurgulandı:
başkan Apo, varlık kazanma sürecinin tamamlanması ile varlığın özgürlük statüsüne bağlanması temelinde ‘demokratik toplum manifestosu’ sürecini başlattı… demokratik toplum-demokratik cumhuriyet çözümü artık diyaloğu, müzakereyi ve hukuksal tanınmaya dayalı demokratik siyaset yöntemini gerektirmektedir. Demokratik çözüm süreci, başkan Apo’nun, büyük direniş tarihimizin ve şehitlerimizin kutsal emeklerinin başarısıdır… Bu temelde, tüm yoldaşlarımızın, Kürt halkının, halkların, kadınların, gençlerin, inançların, emekçilerin 15 Ağustos bayramını kutluyoruz ve halkımıza bu şanlı tarihi özgürlükçü çözüm zaferi ile taçlandıracağımız sözünü veriyoruz.
>>Sonuç?
Jandarma Onbaşı Komando Er Süleyman Aydın ile Jandarma Astsubay Çavuş Memiş Arıbaş’ın şehit düştüğü, 9 askerimizin yaralandığı o saldırılar sadece dağlarındaki inlerinde veya Avrupa’da değil, ülkemizin dört bir yanında da havai fişek gösterileriyle kutsandı!…
>>"Sorumuz şu:"
MİT’in öldürdüğü iki teröristin anılmasına izin vermeyerek görevi bırakan Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu’nu, Herhangi bir taşkınlık yapmayacaklar, sadece dua edecekler diye ikna etmeye çalışanlar; 15 Ağustos’taki bu meydan okumaları haber almadığı için mi, yoksa PKK’lılar küsmesin, süreç zarar görmesin diye mi engellemedi?!
Başarılı (!) süreçten son bir haber daha; Amedspor’un geçtiğimiz günlerdeki bir maçında, biji serok Apo sloganları atıldı… Stadlarda, Mustafa Kemal’in askerleriyiz denmesinden rahatsız olanlar, bu tablo karşısında en ufak bir rahatsızlık duymadı.
>>Provokasyon Bile Diyemediler
12 yıl öncesine;22 Ocak 2013’e gidelim. Açılım-saçılım sürecini eleştirirken, 1984 yılındaki Eruh baskınından itibaren öldürme ve yok etme konusunda uzmanlaşmış caniler, birden bire hidayete erip silahlarını ve hedeflerini nasıl terk edecekler? diye soran MHP Lideri Devlet Bahçeli, sorularını şöyle sürdürdü:.
Silahı sigorta olarak görenler nasıl olacak da birden bire hedeflerinden vazgeçeceklerdir? Merak etmekteyiz ki, barış nedir, tarafları kimlerdir? Şayet barıştan bahsediliyorsa, bir savaşa girilmiştir de bu mu sonlandırılmak istenmektedir? Savaş var idiyse, bunun karşı cephesi kim ya da kimlerden oluşmaktadır? PKK, Türk devletinin eşiti, muhatabı haline mi gelmiştir? İmralı canisi kimi temsil etmekte, kimin adına konuşmaktadır? Çözüm başlığı altında neler ve hangi konu başlıkları planlanmaktadır? Çözüm de çözüm diyen şuursuzlar, bununla neyi beklemekte, neyi istemektedir?
Tarih16 Ağustos 2014; tam da PKK’nın Eruh-Şemdinli’deki ilk kurşunun 30’uncu yıldönümü üzeri o saldırıları gerçekleştiren PKK’lı teröristbaşı Mahsum Korkmaz’ın Diyarbakır Lice’deki sözde PKK şehitliğinin girişine heykelinin dikildiği ortaya çıktı. İşte bu rezalet üzerine yazılı bir açıklama yapan MHP Lideri Devlet Bahçeli şunları kaydetti:
Bu alçak girişim ve meydan okuma aziz şehitlerimizin kemiklerini sızlatmakla kalmamış; Türkiye’nin milli, manevi ve tarihi haklarına çok açık, çok net, çok kirli bir saldırı haline dönüşmüştür. Artık PKK’lılara sözde şehitliklerin kurulduğu, katillerin heykelinin dikildiği, ihanete methiyeler düzüldüğü, çözülme ve bölünme refakatçilerinin onay ve teşvik gördüğü bir Türkiye resmi karşımızdadır. Böylesi bir yenilgi ve rezilliği vicdan sahibi; insaflı, inançlı, iddialı ve ilkeli hayat süren hiçbir vatandaşımız kabullenmeyecektir. 10 Ağustos’ta Erdoğan’a verilen her oyun PKK’ya gittiği, Kandil’in cesaretini arttırdığı ve teröristlere umut aşıladığı örtülemeyecek bir gerçektir… Diyarbakır Lice’de yükselen PKK heykelinin 10 Ağustos’tan sonra açılması da zamanlama itibariyle şaşırtıcı görülmemelidir… Dünyanın hiçbir onurlu, milli ve medeni ülkesinde; teröristlerin hükümet müsamahasıyla kutsandığı, öne çıkarıldığı, anıtlarla taltif edildiği ikinci bir ülke görülemeyecektir… Tabelalardan TC’yi silen, Türklüğü kazıyan, milliyetçiliği söküp atan Erdoğan ve şer takımı; PKK’ya düğün bayram yaptırarak Türk milletini içten içe çürütmektedir… Balkon konuşmasında Türkiyelilik zırvasıyla bölücü mihrakların gönlünü okşayan, yüreğine su serpen ve hepsine birden açık çek veren bu devrin despotuna karşı herkes suskun kalsa da MHP asla susmayacaktır. Diyarbakır’da terörist heykeli dikenler döktükleri şehit kanlarının hesabını vermeden, Erdoğan ve Öcalan ihaneti hak ettiği muameleyi görmeden Milliyetçi-Ülkücü Hareket’e rahat uyku haram olacaktır… Unutulmasın ki, bugün PKK’lıların heykeli dikiliyorsa, yarın vatan bölünecek, bayrak inecek, devlet çökecek, milletin ise mezarı kazılacak demektir.
Bahçeli bundan dört gün sonra yaptığı basın toplantısında da; 12. Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın şu an Türkiye Cumhuriyeti’ni aşama aşama yıktığını öne sürerken şöyle konuştu:
Unutmayalım ki, Mehmetçiğe ilk kurşunu sıkan teröristin heykelini dikenler ve tepkiler karşısında yıkmak zorunda kalanlar aynı yolun yolcusudur. 4 gün boyunca dikili duran, gökten de zembille inmeyen kanlı heykele Erdoğan’dan çıt çıkmamış, AKP’den provokasyon yapılıyor dışında herhangi bir eleştiri gelmemiştir. PKK heykelini dikenler kadar, dikilmesini seyredenler de işlenen suça ortaktır… Bizim açımızdan ihanet heykelini yapan, yaptıran, inşa eden ve inşasına cevaz veren PKK’sından AKP’sine kadar alayı birden millet nezdinde ve hukuk önünde hıyanete çanak tutmuştur… Yeni Türkiye; PKK’ya heykel dikenlerin, dikilmesine göz yumanların fason ve defolu imalatıdır… Bu sebeple, yeni Türkiye teşebbüsünün ilk mahsulü olan PKK heykeline ilk ve en kategorik tepkiyi biz gösterdik, biz dile getirdik. Heykeltıraş Erdoğan PKK heykeline sessiz kalarak şehitlere hakaret etse de, biz Türk milletinin tercümanı olduk. Lice’de dikilen heykel ilk şehidimiz Süleyman Aydın’ı bir kez daha katletmiştir… Erdoğan’ın Cumhuriyet’i tamamen yıkması ve Başkan olabilmesi için PKK’ya ve İmralı canisine ihtiyacı vardır. Bunun için teröristler hoş görülmekte, kamuoyu çözülmeye ve çöküşe hem hazırlanmakta, hem de alıştırılmaktadır.
Ez cümle; geçtiğimiz günlerde Nevşehir’de yabancı bir kadın turistin bayrak direğindeki uygunsuz hareketlerine dahi kınama ve tepki gösterildi, kadın hakkında inceleme başlatıldı da PKK’nın ilk kurşun kutlamalarına provokasyon diyen bile olmadı.
Böylece Jandarma Onbaşı Komando Er Süleyman Aydın ve Jandarma Astsubay Çavuş Memiş Arıbaş 41 yıl sonra hepimizin gözleri önünde bir kez daha katledildi!…
Müyesser YILDIZ
24 Ağustos 2025
https://12punto.com.tr/yazarlar/muyesser-yildiz/ilk-kursun-kutlamalari-hic-mi-kaniniza-dokunmadi-96743
============================
>>Did Germanic tribes and Huns intermarry?
Yes. The Hunnic Empire collapsed in 454AD. But in the land of the Thuringii, their nobility continued to wrap their newborns’ heads. They practiced it for centuries. Then sometime in the 730s AD, they were annexed by the Franks. Who sent St. Boniface to convert them to Christianity.
Yes in Thuringia there’s proof that Huns sexually mixed with Germanics through skeletal burial grounds. In common circa 450 for Thuringian men to take Hunnish wives.
https://www.quora.com/Did-Germanic-tribes-and-Huns-intermarry
============================
Descendants of the Huns are living in today's Sweden – exclusive interview
They want to deny the genetic ancestry of some Swedes – says Swedish genetic genealogist Karl O. Högström. How and when did the Huns come to Scandinavia? What kind of hunnic haplotype groups do modern Swedes carry? Why is this subject a taboo for Swedish scientists, and is Odin – the arch-god of Norse mythology – really a Hun shaman? An exclusive interview for Magyar Demokrata.
World / 2024.10.20.
Pataki Tamás.
https://demokrata.hu/wp-content/uploads/2024/10/1440w/GizurchallengestheHunsmasolat-1.jpg
Gizur challenging the Huns according to the Hlöðskviða. Painting by: Peter Nicolai Arbo.
Huns in Scandinavia. At first, the title of your book sounds astonishing. What is your basis for believing that some of the European Huns moved to what is now southern Sweden?
There are many reasons why I and other researchers over the years have argued that Hunnic contingents were present in Scandinavia in the 5th century CE. The first and most obvious reason is that various historical sources, both Hungarian and Germanic, claim this was the case. Another reason is that we now know with certainty, due to the carbon-14, isotopic and genomic analyses of the human remains from a burial in Czulice, southern Poland, that Hunnic contingents were present north of the Carpathians already during the first decade of the 5th century CE. The fact that a nearby somewhat contemporary burial from Jakuszowice contained artifacts in both the Hunnic polychrome style and the Sösdala style along with the fact that artifacts in the Sösdala style were deposited on ridges in southern Sweden according to Hunnic customs around the same time indicate that Hunnic contingents were present in southern Sweden at the beginning of the 5th century CE.
A third reason is that several Hunnic Y-DNA branches nowadays are present in southern Sweden.
>>What historical sources support your theory?
In my recently published article titled The Huns in Scandinavia: A new approach centered around modern DNA, I list some of these sources. In my upcoming book titled The Huns and their allies in Scandinavia, I list more sources, especially concerning Hunnic presence in Scandinavia. However, I do not make use of all the sources at hand. Instead, I focus on a few specific sources and tries to demonstrate that they corroborate each other. Priscus states that Attila’s empire in the late 440s CE encompassed the whole of Scythia and the islands of the ocean, the latter likely referring to Scandinavia that at the time was believed by the Romans to be a large island with other smaller islands surrounding it. Jordanes states that the Huns and their allies referred to Attila as the sole possessor of the Scythian and German realms. Roman sources states that the Huns were present in western Germany.
>>Korábban írtuk
Atlakviða states that Hunnic contingents were present in Jutland. Widsið states that wars were fought between Huns and Goths in the forestland near the Lower Vistula, not far from the southern Baltic coast.
Didrikssagan mention several Hunnic contingents and armies being sent to Sweden. Local legends from southern Sweden state that the Huns were present in this part of Sweden.
https://demokrata.hu/wp-content/uploads/2024/10/1440w/karlohogstrom.jpg
What haplotype groups do the Swedes who carry these genes belong to?.
A small minority of Swedes carry Y-chromosomal lineages that likely can be traced back to steppe nomadic groups. With the term steppe nomadic, I refer to horse-riding nomads with composite bows during the Iron Age, not the earlier Proto-Indo-European pastoralists. What sets the former apart from the latter is that the horse-riding nomads of the Iron Age carried both West and East Eurasian ancestry to various degrees and they mainly carried Y-DNA branches R-Z93 and Q1.
Several subbranches of R-Z93 and Q1 are present in southern Sweden.
One example is R-Y38432 which is closely related to a Hunnic individual from Budapest with R-FGC56425. The fact that the TMRCA of R-Y38432 is dated c. 426 CE along with the fact that it has never been detected in continental Europe suggests that it was brought to Sweden around that time. R-S10885 to which R-Y38432 belong has been detected among Huns in both eastern and western Kazakhstan as well as among Huns in Hungary. There is no doubt about R-S10885 is a Hunnic Y-DNA branch. It is likely that this Y-DNA branch, just like the other steppe nomadic Y-DNA branches nowadays present in Scandinavia, were brought north by heterogeneous Hunnic contingents. These Hunnic contingents should likely be equated with the cultural horizon known as the Sösdala style. The fact that bearers of the Sösdala style cremated their dead may help to explain why these steppe nomadic Y-DNA branches have never been detected among ancient DNA from Scandinavia.
What makes you think it is a Hun gene? Very few European Hun skeletons are known, and genetic testing has been carried out on very few ancient samples.
It is true that we have few Hunnic remains and that even fewer have been genomically tested. With that said, we have tested enough ancient remains at this point to be able to identify at least some Hunnic Y-DNA branches and trace their westward migration from the Altai to Europe. One example is R-S10885. Another example is Q-YP789. Both these branches were present among Hunnic groups in Berel, northeastern Kazakhstan, before they migrate to Europe. Another likely Hunnic branch is R-Y56311 that was detected in a Xiongnu high king from Arkhangai, Mongolia. R-Y56311 is nowadays only present in Poland and Sweden. R-S10885 is present in Hungary and Sweden. Q-YP789 is present in Hungary and Poland. The distribution pattern points to a northward migration of Hunnic contingents which ultimately reached southern Sweden.
You also mention the Seklers (székelyek) in your book. Do their genes suggest that some of them are related to the Huns?
Yes, some of the Székely people carry R-S10885 and Q-YP789.
Have you received any substantial reactions or criticisms from historians or other researchers?
I have received both criticism and praise from scholars. I received more criticism in the beginning, but as more evidence have come to light, that initial self-assertive criticism has waned. There are several prominent scholars that have praised my research. Some Scandinavian scholars have faced criticism for doing so and have therefore felt it necessary to distance themselves from me. I receive a lot of positive reactions from scholars outside of Scandinavia, especially from Hungarian scholars.
You mentioned that you belong to such a Hunnic haplogroup. Approximately how many people today might carry Hun genes?
I carry Y-DNA branch Q-L527. Its origin is in southern Siberia. We do not know yet when and how this branch arrived in Scandinavia. It is probably not a Hunnic but rather a Scythian branch. The closest related branch to Q-L527 has been detected among human remains from the Okunev culture in Siberia. Other closely related branches have been detected among various early steppe nomadic groups such as the Karasuk, the Srubnaya-Alakul, the Wusun and the Tagar cultures.
My view is that the proliferation of Q-L527 and R-Z93 in Scandinavia is linked to a Hunnic context even if some of these Y-DNA branches may not be Hunnic but rather derive from Hunnic allies. These supposed Hunnic Y-DNA branches make up less than 5% of the male Y-DNA lineages in southern Sweden.
I also carry a smaller amount of autosomal admixture from a Scytho-Siberian or Hunnic source, likely the former, and which I have inherited from my father who carry the same type of admixture but slightly more than I do. This eastern admixture that I carry has been detected among several individuals with Q1 in Scandinavia. This admixture is not evenly spread among Scandinavians, not even among individuals with Q1 and R-Z93, which indicates that these individuals or groups were integrated into the ethnic fabric of Scandinavia sporadically and fairly late.
Can regular DNA-tests provide such detailed information?.
This admixture is identified by all commercial DNA-tests.
FamilyTreeDNA label this admixture as Native American and Magyar ancestry, but these labels are only proxies used by FamilyTreeDNA in this case to identify much older ancestral components.
When using other available tools to analyze this admixture, one part seems to be linked to the Andronovo horizon and another part seems to be linked indigenous Siberian groups. These groups intermixed in southern Siberia during the Bronze Age which formed the Karasuk culture. The Scytho-Siberians and the Sakas emerged from the Karasuk culture. The Xiongnu/Huns in turn emerged as a mixture of Scytho-Siberians/Sakas and groups from the Slab Grave culture in Mongolia, the latter mainly carrying East Eurasian ancestry.
Has your research become a topic in Sweden? We are well aware of the Viking roots of the Swedes, how do they relate to this Steppe heritage?
This topic is not debated openly in Sweden. Quite the opposite.
The Swedish mentality emphasizes conformity and opposing opinions are actively silenced. I call this the Vanir mentality.
This is also why some scholars in Scandinavia have chosen to distance themselves from me because if you are perceived as challenging existing paradigms there are consequences for doing so, especially in a country like Sweden. Some scholars also have incentives to illegitimize and/or silence the debate since they have built their reputations and careers on arguing the exact opposite.
The Swedes along with other Scandinavians carry high amounts of ancestry from Proto-Indo-European pastoralists who arrived in Scandinavia during the Neolithic. The Proto-Indo-European heritage have played a significant role in the shaping of their culture, beliefs and customs. However, I would argue that some of the beliefs and customs that are believed to derive from these Proto-Indo-European groups instead should be attributed to influences from the Huns and their allies.
https://demokrata.hu/wp-content/uploads/2024/10/1440w/attilafestmenykertaizalan-1.jpg
Portrait of Attila the Hun, by Zalán Kertai, Hungarian contemporary artist.
How does this Hun connection relate to the Odin myths, as you write in your book?.
Several researchers, me included, argues that the myths about Odin are at least in part mythologized versions of these events. In Atlakviða, Attila’s hall is referred to as valhǫll, the same word used for Odin’s hall in later sources. The earliest mention of valhǫll is actually found in Atlakviða. In this context, the word can be interpreted as meaning both the hall of the dead and the foreign hall. The golden bracteate IK 737 from Jutland, Denmark, dated to the 5th century CE, likely contains a reference to Attila which I talk about in my upcoming book. IK 737 and other similar bracteates also contain a depiction of a humanoid figure that is widely believed to be Odin.
In Gesta Danorum, Odin is explicitly referred to as a Hunnic prophet/shaman. There is no logical explanation to why the author Saxo Grammaticus would associate Odin with the Huns unless there were earlier accounts from southern Scandinavia who also did this.
In Ynglinga saga, it is narrated how Odin migrates from Tyrkland, i.e. the land of the Turks, to Sweden where he resettles with his people. Tyrkland is described in Ynglinga saga as being located east of the Don. There was barely any Turkic presence in this region before the arrival of the Huns in the 4th century CE which means the Odinic migration can be dated to the 4th-5th centuries CE.
https://demokrata.hu/world/descendants-of-the-huns-are-living-in-todays-sweden-exclusive-interview-899486/
============================
"Zachary Foster:" Amerikan-Yahudi toplumunda bir devrim olacak
"24/08/2025"
ARDA EKŞİGİL.
İsrail-Filistin çatışması gözümüzün önünde uzmanların da ‘soykırım’ olarak tanımladığı bir dönemece girdi. Haliyle, dünya kamuoyu ağırlıkla Gazze’de ve Batı Şeria’da girişilen etnik temizliğin kurbanlarına ve faillerine odaklandı. Fakat özellikle Türk basınında, İsrail devletini ve toplumunun önemli bölümünü ‘soykırımcı pratikler’e iten veya bunların meşrulaştırıcı kılıfını dokuyan temel ideoloji Siyonizm hakkında çok az esaslı yayın yapıldı, yapılıyor.
Bu eksiğin bir miktar olsun giderilebilmesi umuduyla, İsrail-Filistin çatışmasının tarihini enine boyuna incelemiş, 2017’de konu üzerine doktorasını Princeton Üniversitesi’nde tamamlamış Amerikalı-Yahudi akademisyen Zachary Foster’la söyleştik… İsrail’in kuruluş kodlarını, Amerikan Yahudi toplumunun olup bitinlere bakışını, içinde bulunduğumuz sürecin başka hangi tarihsel süreçlere benzetilebileceğini, Türkiye’ye olası yansımaları ve gelecekte hepimizi nelerin beklediğini konuştuk.
10 yıl evvel tanıştığımızda, ‘Filistin’ kavramının tarihteki yeri – icadı ve evrimi – üzerine doktoranı yazıyordun. İlerleyen yıllarda akademik çalışmalarınla yetinmedin, Palestine Nexus isminde bir web sitesi kurdun, İsrail-Filistin çatışması üzerine online dersler vermeye başladın. Aynı siteyi Filistin entelektüel mirasını korumak için kullandın ve Gazze’de açlık ve ölümle boğuşan Filistinlilerin sesi olan bir platforma dönüştürdün. Fakat biz hikayenin başına dönelim; İsrail-Filistin meselesine ne zaman ve niçin ilgi duymaya başladın?
Zachary Foster….
Amerika’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak, Yahudi okullarına, yaz ve gençlik kamplarına giderek büyüdüm. Bir Yahudi gençlik grubunun parçası olarak İsrail’e gittim. Yani ‘İsrail merakım’ yetiştirilme tarzımla ilintili. Meraklı bir çocuktum ve İsrail’e meraklıysan ister istemez Filistin’e de merak duymaya başlıyorsun, çünkü aynı fiziksel alanı paylaşıyorlar. Bol bol tarih okuyordum, özellikle ‘Yeni İsrail Tarihçiliği’ diye bilinen literatürü (İsrail’deki ana akım tarih yazımına eleştirel bir bakışla yaklaşan bir akım); Simha Flapan, Benny Morris, Ilan Pape, Avi Shlaim gibi isimleri. Filistinli yazarlar da ilgimi çekiyordu. Nur Masalha çok etkiledi beni örneğin.
İsrail’in ve Siyonizm’in tarihini inceledikçe, her ikisine de daha eleştirel bir gözle bakmaya başlıyorsun zamanla. 1890’larda hareketin kurucu babası Theodor Hertzl’dan, 1920’lerde Arthur Ruppin’den, 1930’larda Haim Weizmann’dan Yosef Weitz’a, Zangwill’e, Moshe Sharett’e ve David Ben-Gurion’a Siyonist hareketin tüm önde gelen isimleri Filistin’in etnik temizliğini desteklemiş. O zamanlar bu işleme ‘transfer’ deniliyordu. Hepsi aynı açmazla karşı karşıyaydı. Nüfusunun yüzde 80-90’ı Yahudi olmayan topraklarda nasıl bir Yahudi devlet kurulacağı açmazı. Hepsi de aynı sonuca vardı: Bir Yahudi devleti kurmak için Yahudi olmayanların, yani Filistinlilerin sürülmesi gerekiyordu.
>>‘Kanımız F pozitif’
Kaç yaşlarında bu durumun idrakına vardın?.
18 yaşında üniversiteye girdiğimde Siyonist mitoloji ve propagandayla yetiştirilmiş bir gençtim. Üçüncü yılıma kadar bu anlatıları sorgulamadım. Bazılarını bizzat İsrail’deki hocalarımın tavsiye ettiği yukarıda adı geçen yazarların kitaplarıyla tanıştım. İsrail’e gitmem ve İsrailli tarihçilerle tanışmam, Anti-Siyonist akımla haşır neşir olmama yol açtı.
Ama değişim yavaş ve git gelli oldu. 20-21 yaşlarında Balkanlar’a yaptığım bir seyahat çok etkili oldu örneğin. Gezide Yahudiler ve Filistinliler vardı. Filistin topraklarına bağlılıklarından bahseden Filistin kökenli arkadaşların hikayelerini dinledim. Ailelerimiz Filistinli. Arapça ana dilimiz. Filistin’de akrabalarımız var. Ama onları ziyaret bile edemiyoruz, çünkü F pozitif kanımız var, yani Filistinliyiz diyorlardı. Bense, Polonya kökenli ama nesillerden beri Amerika’da bulunan bir ailenin çocuğu olarak o topraklarla ne ailevi ne kültürel bağlarım olmasına rağmen oraya yarın taşınabilir, birkaç hafta içinde pasaport alabilirdim. Çünkü kanım Y pozitifti, yani Yahudiydim. Doğru kan grubuna sahiptim. Hiç aklıma yatmayan bir şeydi bu. Çoğu insanın da aklına yatmadığını tahmin ediyorum.
‘Sağ Siyonizm’ Filistinlilik kavramını dahi reddediyor. Yahudi olmayan yerel halkı ‘Arap’ olarak tanımlayarak herhangi bir Arap ülkesinde yaşayabileceklerini, Yahudilerin ise koskoca dünyada yalnızca bir parça toprakları olduğunu ifade ediyorlar. Filistin halkının yaşadığı zulüm Türkiye’nin gündemine sık sık girse de bir ideoloji olarak Siyonizm’e ilgi zayıf. Siyonizm nedir? Hangi tarihsel koşullarda doğmuştur? İsrail’de ve diasporada nasıl formlar almıştır?
Siyonizm’in esası, Filistin bölgesinde yaşayan Yahudilerin Yahudi olmayanlardan fazla hak ve ayrıcalığa sahip olması gerektiği fikri. 19’uncu yüzyılda popülerlik kazanan ve Filistin bölgesinde Yahudi bir devletin kurulmasını amaçlayan bir siyasal akım.
1917’de bölgeyi kontrole alan İngilizlerin desteğini alana kadar ciddi kurumsal bir desteği yok. O dönemde İngilizler, nüfusun yüzde 85’i Arap kökenli olmasına rağmen bölgenin bir Yahudi yurduna dönüştürülmesi niyetini benimsiyor ve 1948’e kadar bu yönde çalışıyor. Bu dönemde bölgenin demografisi arazi alım satımları ve Yahudi göçüyle değişmeye başlıyor.
1948’de 660 bin Yahudi’ye karşılık 1,5 milyon Arap var Filistin’de. Dolayısıyla bölgenin küçük bir parçasıyla yetinmeleri gerektiğini biliyor Siyonistler. Aralarında Filistin’in ne kadarını ne zaman ele geçirmek gerektiği konusunda tartışmalar yaşansa da niyetleri daha geniş alanlara yayılmak ve ‘nehirden denize’ tüm Filistin’i kontrol etmek.
1960’lı yılların başında dönemin başbakanı Levi Eşkol, bugünkü Batı Şeria ve Gazze’yi işgal etmek için bir plan hazırlatıyor. 1967 Savaşı Mısır’ın bir İsrail limanını ablukaya almasıyla başlasa da İsrail bunu yayılmacı amaçlarını gerçekleştirmek için bir bahane olarak kullanıyor. Henüz savaşın ilk gününde, Mısır’la gerginlikle alakasız Batı Şeria’yı işgal ediyor ve o günden beri elinde tutuyor.
>>Netanyahu Hristiyan Siyonistlere oynuyor
Bugüne doğru geldiğimizde, konumuzla bağlantılı bir başka mesele de Amerikan Yahudiliğiyle İsrail’in ilişkisi şüphesiz. 7 Ekim sonrası gelişmeler, bize ABD-İsrail ilişkisinin kopması neredeyse imkansız bir bağ olduğunu gösterdi. Öyle ki pek çoklarına göre ABD’nin ve diğer Batı hükümetlerinin Batı Şeria ve Gazze’deki İsrail saldırganlığına verdiği koşulsuz desteğin arkasında diaspora Yahudilerinin bu ülkelerdeki etkili konumu rol oynuyordu. Fakat aslında tablo bundan çok daha parçalı. Gelişmeleri yakından takip edenler, Amerikan-Yahudi kişi ve kuruluşlar arasında 7 Ekim’den beri derin çatlakların, hatta düşmanlıkların geliştiğini kolayca fark etmiştir... 7 Ekim’den önce Amerikan-Yahudi toplumunda İsrail’e bakış nasıl şekillenmişti? Bu bakış zaman içinde nasıl değişti?
Amerikalı Yahudiler arasındaki tartışmalar aşağı yukarı 20 yıldır sürüyor aslında. İsrail devletinin politikalarına karşı eleştirel bir tutum takınan Amerikalı Yahudilerin sayısı yıllar içinde hep arttı. İsrail 2007’den beri Gazze’de beş operasyona girişti. 2008-2009’da birkaç Hamas militanı öldürürken 1400 civarı sivil öldürdü. 2014’te 2300 sivil öldürdüler. 2018’de Büyük Dönüş Yürüyüşü adıyla başlayan barışçıl protestoya katılan 250 sivili katlettiler. Dönemin bakanlarından Avigdor Lieberman Gazze’de masum insan yok dediğinde yıl henüz 2018’di!
İsrail toplumu sağa kaydıkça ve ırkçılık normalleştikçe Human Rights Watch, Amnesty International, B’Tselem gibi insan hakları kuruluşları bir apartheid rejimine işaret eden raporlar yayınladı. Amerikalı Yahudiler de hakikati kavramaya başladı. 2022’de (7 Ekim’den bir yıl önce) yapılan bir ankete göre 40 yaş altı Yahudilerin yüzde 40’ının İsrail’in bir apartheid rejimi olduğunu düşünüyordu.
>>Amerikan-Yahudi toplumunun İsrail siyasetini etkileme kapasitesi nedir peki?
İsrail’de müesses nizam Amerikan-Yahudi toplumundaki değişim konusunda çok endişeli. O kadar ki artık Amerikan-Yahudi toplumunu kaybettiklerini düşünüyorlar. Saf değiller, ABD’deki en büyük ve en etkili savaş karşıtı protestoları Jewish Voices for Peace (Barış İçin Yahudi Sesler) gibi kuruluşların örgütlediğini, Amerikalı Yahudilerin yarısının Gazze’de girişileni soykırım olarak nitelendirdiğini biliyor. O yüzden Binyamin Netanyahu hükümeti, İsrail’e asıl desteğin artık Hristiyan Siyonistlerden (dünyanın sonunun gelmesinin Yahudilerin Kutsal Topraklar’a göçüyle gerçekleşeceğini düşünen ve sayıları on milyonları bulan Amerikan Evanjelist Cemaati) geleceğini düşünüyor ve onlara oynuyor.
>>Naziler de aynısını yapmıştı
Etnik temizlik ve soykırım tartışmalarına girmişken; tarihten, hatta ‘Ermeni Soykırımı’ gibi bizim topraklarımızdan örneklerden yola çıkarsak Gazze’deki etnik temizlik sürecini geçmişteki hangi katliamlara benzetmek mümkün?
Öncelikle hiçbir soykırımın birbirine benzemediğini hatırlatalım. Her birinin kendine has özellikleri, kendine özgü dinamikleri var. Myanmar’da Rohingya’lara yapılanlar, Sudan’da, Rwanda’da yaşananlar, Ermenilerin kırımı… Bunların her biri birbirinden farklı. Ama bana sorarsan Gazze’de yaşananlarla en büyük paralellik gösteren tarihsel süreç, Nazilerin Yahudi soykırımı.
Görüntüleri getir gözünün önüne. Tam teçhizatlı, güçlü kuvvetli askerlerin önünde savunmasız, yarı-aç, sindirilmiş siviller… Filistinlilerin sıkıştırıldığı, İsrail resmi ağzının ‘toplama kampı’ (!) olarak adlandırdığı alanlar… İşleyen propaganda makinasını düşün. Yerli ve yabancı basının etki altına alınma çabalarını. Müzisyenleri ve sanatçıları kullanmaya çalışan bir makina; dünyaya ‘karnı tok Filistinli’ görüntüleri yayıyor. Naziler de aynısını yapmıştı. Kızıl Haç heyetlerine Yahudilerin öldürülene dek çalıştırıldığı çalışma kamplarında gezdirip ne kadar iyi şartlarda yaşadığını dünyaya kanıtlamaya çalışmışlardı. Ari bir Yahudi ulus-devleti kurma gayretinin arkasında yatan Lebensraum (Nazilerin özellikle Doğu Avrupa’da Yahudi ve Slav ırklarından arındırılmış, Alman ırkının gelişimi için kullanılmasını öngördükleri ‘yaşam alanı’) oluşturma niyeti. Jerusalem Post’ta bir makale, Yahudi yerleşimlerinin refahı için bir Lebensraum oluşturulması gerektiğinden bahsediyor! Nazi dil ve üslubunu bizzat kendileri benimsemiş durumdalar.
Biraz da ‘sıradan’ İsraillinin dünyasına inelim. Kendi adına yapılan bu katliamları nasıl meşrulaştırıyor sıradan İsrailli?
Burada ‘vahşet propagandası’ diye adlandırılan mekanizma büyük önem arz ediyor. 7 Ekim saldırıları esnasında Hamas’ın işlediği suçlara cevap verildiği argümanı – Hamas pek çok cana kıymış olsa da – yapılanları meşrulaştırmak için yetersiz kalıyor. 100 bin kişinin ölümünü bin kişinin ölümüyle açıklamak kolay değil. O yüzden Hamas’ın yaptıklarını sayıların ötesinde, boyutsuz bir barbarlık eseri olarak resmetmek gerekiyor. Kafası kesilen veya fırınlarda yakılan bebekler, göğüsleri kesilen ve toplu tecavüze uğrayan kadınlar gibi duygusal olarak son derece tetikleyici yalanlar üretiliyor. Bunlar Filistinlileri insanlık dışı bir ‘tür’ olarak kodlamak ve canavarlaştırmak için kullanılıyor. Bir de bildiğimiz, Hamas’ın sivillerin arasında – okullarda, camilerde, hastanelerde – saklandığı yalanı var. Meşrulaştırma mekanizmasının iki ana dişlisi bu.
İsrail’de köklü bir değişimin kapısını açabilecek ve Filistinlilerle ortak bir gelecek inşa etmeye yönelecek bir siyasi hareket var mı?
Evet, Mesavot (‘Retçiler’) isimli bir hareket var. Genç vicdani retçilerden oluşan bir grup. İsrail’de değişim için en büyük umut bu hareket. Eğer gençlik orduya katılmayı reddederse soykırım yarın sona erer.
>>Türkiye’nin eli kolu bağlı
Olaylara bir de bizim coğrafyadan bakalım. Türkiye’de ilginç bulduğum bir şey var: Toplumun ezici çoğunluğu Filistin davasına ve İsrail zulmüne büyük tepki gösterirken kendi ülkesinde azınlıklara (Kürtlere vb.) reva görülen ayrımcı muameleler karşısında son derece sessiz ve tepkisiz. Hem Türkiye’nin Kürt sorununa hem de Filistin meselesine hakim bir akademisyen olarak bu iki konu arasında paralellikler kuruyor musun?
Elbette, birçok paralellik var. Kürtler de kendine özgü bir etnik-ulusal kimliği olan, eğitimde ve yerelde daha büyük otonomi talep eden bir grup. Adem-i merkeziyetçi veya ayrılıkçı gayelerinden açıkça bahsedemeseler de bu böyle. Fakat aradaki önemli bir fark, Kürtlerin Türkiye’nin yalnızca bir parçasına dair taleplerde bulunması. Oysa İsrail’le Filistin’in haritası, aynı harita. Yani hem benzerlikler, hem farklılıklar var. Türk devletinin Kürt taleplerini veya isyanlarını bastırmak için kullandığı metotlarda da benzerlikler var.
Türkiye’den İsrail-Filistin meselesine bakıldığında resmi iyice bulandıran birkaç nokta daha var: Suriye’deki Kürt hareketiyle İsrail’in müphem bir yakınlaşma sürecine girmesi ve Suriye’deki rejimin değişmesiyle Türkiye’nin İsrail’le bir anlamda ‘sınırdaş’lığı, İsrail’le Türkiye’nin yakın gelecekte askeri olarak karşı karşıya gelebileceği endişesini görülmemiş derecede körükledi. Böyle bir olasılığın gerçekleşme ihtimali var mı?
İsrail doğalgazda Türkiye’ye bağımlı. Ama Türkiye de ABD’ye göbekten bağlı. Bağımsız hareket etmeye kalkıp İsrail’e giden gazı keserse ABD ve NATO karşısında zor duruma düşer ve zaten uçurumun kenarındaki ekonomisi iyice patinaj yapar. Yani Türkiye’nin eli kolu bağlı. Erdoğan, NATO ve ABD’ye karşı çıkamayacaktır.
>>Bir kopuş olacak
Son olarak senden bir kehanette bulunmanı rica edeyim. Özellikle diaspora Yahudileri arasında gitgide yaygınlaşan Anti-Siyonist veya Post-Siyonist düşünce akımlarının uzun vadede İsrail-Filistin çatışmasının yönünü değiştirebilecek bir karşı güce dönüşme ihtimali olduğunu düşünüyor musun?
Dönüştüreceğinden eminim. Bu sadece bir zaman meselesi. Bir kopuş olacak. Amerikan-Yahudi toplumu içinde bir devrim olacak. İsrail bayrakları sallayan, İsrail devletiyle ismi anılan muhafazakar kanat bir soykırıma destek vermenin utancıyla sessizce mağaralarına çekilecek. Zamanında Irak savaşını desteklemiş siyasetçiler sonradan nasıl aforoz edildiyse bugün Amerikan-Yahudi toplumunun önde gelen liderleri de sahneden bir bir silinecek. Değişim bugünden yarına olmayacak, fakat yepyeni bir nesil gelecek, ABD ve İsrail’e dümeni kırması için baskı yapacak. Bundan emin ol.
Not: Soruların hazırlanmasına katkısı için Naomi Cohen’e teşekkür ederim.
https://www.diken.com.tr/zachary-foster-amerikan-yahudi-toplumunda-bir-devrim-olacak/
============================
"Danıştay:" Bakanlığın arazi kiralama yetkisi Anayasaya aykırı
24 Ağustos 2025
Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanan ve22 Ağustos 2024’te Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren işlenmeyen tarım arazilerinin kiraya verilmesine ilişkin yönetmelik, çiftçilerin tepkisine yol açmıştı. Düzenleme, iki yıl boyunca işlenmeyen tarım arazilerinin malikinin rızası aranmadan bakanlıkça kiraya verilmesini, kira bedelinin ve kiracının idarece belirlenmesini öngörüyordu.
Bu düzenlemenin iptali için Çiftçiler Sendikası (Çiftçi Sen) tarafından dava açıldı. Çiftçi Sen avukatı Fevzi Özlüer, yönetmeliğin ve dayanağı olan 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’na eklenen hükümlerin Anayasa’nın mülkiyet hakkı (madde 35), hak arama özgürlüğü (madde 36), sözleşme hürriyeti (madde 48) ile hukuk devleti ve ölçülülük ilkelerine aykırı olduğunu belirterek yürürlükten kaldırılmasını talep etti.
>>"DANIŞTAY:" MÜLKİYET HAKKININ ÖZÜNE DOKUNUYOR
Davayı inceleyen Danıştay 10. Dairesi, söz konusu kanun değişikliğinin mülkiyet hakkı ve sözleşme özgürlüğünün özüne dokunduğunu, kullanımını imkânsız hale getirdiğini ya da ciddi surette engellediğini vurguladı. Kararda ayrıca, getirilen sınırlamaların ölçülülük ilkesini ihlal ettiği, yasama yetkisinin devredilmezliği ve hukuki belirlilik ilkelerine aykırılık taşıdığı ifade edildi.
Danıştay, düzenlemenin Anayasa’nın 2., 7., 13., 35., 36. ve 48. maddelerine aykırı olduğu kanaatine vararak Anayasa’nın 152. maddesi uyarınca itiraz yoluyla dosyayı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.
>>ÇİFTÇİNİN TOPRAĞI ELİNDEN ALINAMAZ
Kararı değerlendiren Çiftçi Sen avukatı Fevzi Özlüer, şunları söyledi:.
Danıştay kararında da belirtildiği gibi bu düzenleme çiftçiyi devre dışı bırakıyor, idareye sınırsız takdir yetkisi tanıyor ve mülkiyet hakkının özünü yok sayıyor. Köylülerin yıllardır dile getirdiği ‘topraklarımız üzerindeki tasarruf hakkımız elimizden alınıyor’ itirazı yargı önünde de doğrulanmış oldu. Çiftçilerin rızası olmaksızın toprağın kiraya verilmesi kabul edilemez. Gıda güvenliği, şirketlere devredilen arazilerle değil, köylünün emeğiyle üretime devam etmesiyle sağlanır.
Özlüer, Anayasa Mahkemesi’nin de bu açık anayasa ihlallerini dikkate alarak düzenlemeyi iptal etmesi gerektiğini vurguladı.
(HABER MERKEZİ).
https://www.yenidemokrasi35.net/danistay-bakanligin-arazi-kiralama-yetkisi-anayasaya-aykiri/
============================
"ABD'ye 'cevap':" Yüzlerce Venezuelalı milis gücüne kaydoldu
24/08/2025
Venezuela’da ABD’nin Karayip Denizi’ne üç savaş gemisi gönderme kararının ardından Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun milis gücüne yüzlerce kişi kaydoldu.
https://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2025/08/2025-08-24-venezuela-maduro-milis-gucu-1-aa.jpg
Reuters 19 Ağustos’ta ABD’nin bölgeye üç savaş gemisi gönderdiğini yazmıştı. 21 Ağustos’ta ABD haberi Beyaz Saray’dan bir yetkiliye doğrulamıştı.
Buna göre ABD, Latin Amerika’daki ‘uyuşturucu kartelleriyle mücadele’ gerekçesiyle üç destroyerini Venezuela açıklarına konuşlandıracak.
Üç savaş gemisinin gönderilme kararının ardından Maduro’nun yaptığı çağrıyla Ulusal Bolivarcı Milis Gücü’ne yüzlerce kişi kayıt yaptırdı.
https://x.com/DikenComTr/status/1959529089024336127?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1959529089024336127%7Ctwgr%5E3de2344470583697679c473bb9867fb41e5c1dde%7Ctwcon%5Es1_c10&ref_url=https%3A%2F%2Fwww.diken.com.tr%2Fabdye-cevap-venezuelada-yuzlerce-kisi-maduronun-milis-gucune-kaydoldu%2F
Maduro, Ulusal Bolivarcı Milis Gücü’ne katılımın ‘son derece başarılı’ geçtiğini söyleyerek halkın ABD gemileri karşısında devasa bir vatanseverlik sergilediğini vurguladı ve şunları söyledi:
“Bölgesel güçler, savaşçı birlikler, yedekler ve aileleriyle birlikte öne çıkarak son yıllarda ülkenin inşa ettiği ulusal savunma sistemine katılan yurttaşlar, toprak bütünlüğünün teminatıdır.
“Vatan savunması bir sevgi göstergesi ve yurttaşlık görevidir. Vatanını savunmayan, ailesini de savunamaz, kendini de savunamaz. Ülkesinin tarihini ve egemenliğini sevmeyen, onlara hayranlık duymayanlar ruhlarını kaybeder.
Ben vatanımı sevdiğim için kaydoluyorum. Sen de kaydol, saflara katıl! Yaşasın Venezuela, yaşasın vatan, yaşasın barış!”
https://www.diken.com.tr/abdye-cevap-venezuelada-yuzlerce-kisi-maduronun-milis-gucune-kaydoldu/
============================
ABD'de "cadı avı" endişesi: Muhaliflere yönelik hamleler
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Savunma İstihbarat Ajansı (DIA) başkanı ve iki üst düzey askeri komutanı görevden alarak dikkat çeken bir hamle yaptı. Aynı gün, FBI'ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ın ev ve ofisinde gizli belgelerle ilgili soruşturma kapsamında arama yapması, ABD'de Trump karşıtlarına yönelik bir operasyon başlatıldığı yorumlarına yol açtı.
23.08.2025
Görevden alınan Savunma İstihbarat Ajansı Başkanı Korgeneral Jeffrey Kruse'un, 22 Haziran'da ABD'nin İran'daki nükleer tesislere yönelik hava saldırılarının Tahran'a önemli bir zarar vermediğine ilişkin raporların medyaya sızdırılması nedeniyle görevden alındığı iddia ediliyor. Demokrat Senatör Mark Warner, bu durumu "Trump yönetiminin istihbaratı sadakat testi olarak görme tehlikeli alışkanlığı" olarak nitelendirdi. Batı medyasına göre, Kruse'un yanı sıra, ABD Deniz Kuvvetleri Yedekleri komutanı ve Deniz Özel Harp Komutanlığı Başkanı da görevlerinden alındı.
>>John Bolton'a Soruşturma
Trump'ın ilk döneminde görev yapan ancak daha sonra muhalif bir duruş sergileyen eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, evinde ve ofisinde FBI tarafından arama yapılmasıyla gündeme geldi. 2020'de yayımladığı kitabında Trump'ı sert bir dille eleştiren Bolton, o dönemde Beyaz Saray tarafından gizli bilgileri ifşa etmekle suçlanmıştı. Trump, aramalar hakkında yorum yapmaktan kaçınırken, Bolton'ı "pislik" olarak nitelendirdi. Başkan Yardımcısı JD Vance ise soruşturmanın gizli belgelerle ilgili olduğunu doğruladı.
"Cadı Avı" İddiaları ve Artan Görevden Almalar
Batı medyasında, bu artan görevden almalar, Trump yönetimine muhalif olduğu düşünülen mevcut ve eski yetkililerin cezalandırılması olarak yorumlanıyor. Son gelişmelerin bir "cadı avını" andırdığı yönündeki yorumlar yaygınlaştı. Nisan ayında Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) Direktörü Orgeneral Timothy Haugh görevden alınmış, ardından Genelkurmay Başkanı Hava Kuvvetleri Generali C.Q. Brown ve beş amiral ile general de görevden alınmıştı. Son olarak, Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, 37 mevcut ve eski ABD istihbarat yetkilisinin güvenlik izinlerinin iptal edildiğini duyurmuştu.
https://www.demokrathaber.org/abdde-cadi-avi-endisesi-muhaliflere-yonelik-hamleler
============================
>>Trump’ı kızdırdı, FBI evinde gizli belge aradı
Donald Trump'ın eski danışmanı John Bolton'un evi, FBI ajanları tarafından ulusal güvenlik soruşturması kapsamında arandı. Daha önce de Bolton, Trump'ı eleştirmeye başlayarak, onun göreve uygun olmadığını savununca, Bolton'a tahsis edilen koruma hizmeti kaldırılmıştı.
23 Ağustos 2025
>>FBI Direktöründen açıklama
FBI ajanlarının, yerel saatle sabah 7.00’de Bolton’un evine baskın düzenlediği, konuyla ilgili bilgi sahibi bir kaynağın Reuters’a yaptığı açıklamada belirtildi. Bu operasyonun, FBI Direktörü Kash Patel’in emriyle yürütüldüğü ifade edildi. Patel, X platformunda yaptığı ve Beyaz Saray sözcüsü tarafından da paylaşılan bir gönderide, Bolton’dan bahsetmeden Kimse kanunların üstünde değildir. FBI ajanları görevde diye yazdı.
>>Bolton’un Trump ile tartışmalı ilişkisi
Bolton, Trump’ın ilk görev döneminde ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yaptı. Ancak daha sonra Trump’ı eleştirmeye başlayarak, onun göreve uygun olmadığını savundu. Bu durum, Trump’ın daha önce ABD Adalet Bakanlığı’nın talimatıyla, İran’ın Bolton’un hayatını tehdit ettiğini gerekçe göstererek, Bolton’a tahsis edilen koruma görevini kaldırmasına yol açmıştı. Ayrıca Beyaz Saray, Bolton’un en çok satan anı kitabının gizli bilgiler içerdiği iddiasıyla kitabın yayınlanmasını engellemeye çalışmakla suçlanıyor.
https://serbestiyet.com/featured/trumpi-kizdirdi-fbi-evinde-gizli-belge-aradi-216806/
============================
"Zekâ’nın Evrenselliği ve Yeni Paradigma – 1"
MÜNİR KARATAŞ
24 Ağustos 2025
Bir makine öğrenme yeteneğine sahipse, yeteneklerinin sınırını önceden kestirmek imkânsızdır.
"Alan Turing", Lecture to the London Mathematical Society, 1947
MÜNİR KARATAŞ – Bu yazıda zekâyı "enformatik bağlantısallık" perspektifiyle ele alarak, yapay zekâ tartışmalarına yeni bir çerçeve sunmaya çalışacağım. Burada enformatik bağlantısallık, bilgi işleme süreçlerinin, birbirine bağlı çok sayıda düğüm ve sistem üzerinden, merkezi bir denetim olmaksızın gerçekleştiği bilişsel yaklaşımı ifade eder. Aynı zamanda teknolojik gelişmelerin etik ve politik sonuçlarını değerlendirerek, yeni bir bilişsel paradigma arayışını irdeleyeceğim.
Zihin ve zekâ, tarih boyunca hem felsefi hem de bilimsel sorgulamaların merkezinde yer aldı. "Aristoteles", insanın en yüksek erdeminin bilgelik olduğunu savunurken, "Descartes "Düşünüyorum, öyleyse varım diyerek düşünen insanı merkeze alan bir paradigma oluşturdu. "Kant "ise aklın sınırlarını çizerek, bilginin duyular ve düşünme yetisi arasındaki etkileşimle şekillendiğini öne sürdü.
Bugün ise zekâ, yalnızca insan zihniyle sınırlı olmayan, doğanın farklı düzeylerinde işleyen bir olgu olarak ele alınıyor. Bu nedenle yapay zekânın yükselişi ve enformatik bağlantısallık kuramları, zekânın fiziksel bir beyne sahip olma zorunluluğunu sorgulamamıza neden oluyor. Filozof "Hilary Putnam"’ın yıllar önce sorduğu soru, artık yalnızca felsefi bir mesele değil; yapay zekâ, biyoloji, bilişsel bilim ve etik alanlarının kesişiminde somut bir araştırma konusu haline geldi.
Geleneksel bilim anlayışının temel taşlarından olan "Newtoncu determinizm" (evrenin mutlak ve değişmez yasalarla işlediği görüş) ve "Kartezyen düalizm" (zihni ve bedeni iki ayrı varlık olarak ele alan yaklaşım), modern bilişsel bilim ve bilgi teorileriyle önemli ölçüde sarsılmış durumda.
Artık zekâ yalnızca insan beynine ait bir özellik olarak değil, doğanın farklı seviyelerinde işleyen bir bilgi işleme kapasitesi olarak görülüyor. Canlılardan bilgisayar sistemlerine, DNA’dan yıldızlara kadar birçok yapıda ortaya çıkan bu dinamik olgu, zekânın biyolojik sınırların ötesinde ele alınmasını zorunlu kılıyor.
İnsan beyni, yaklaşık 1500 gram ağırlığında olmasına rağmen milyarlarca nöron ve trilyonlarca sinaps ile olağanüstü bir bilgi işleme kapasitesine sahiptir. Ancak zekânın yalnızca biyolojik yapılara bağımlı olmadığı fikri, bilişsel bilimde önemli bir tartışma alanı açmıştır. Fonksiyonalist yaklaşımlar, zihinsel süreçlerin fiziksel bir yapıdan ziyade, bu yapının işlevlerinden kaynaklandığını öne sürer. Bu bağlamda "Hilary Putnam"’ın meşhur düşünce deneyi çarpıcıdır: Eğer bir yapı, insan beyninin tüm bilişsel işlevlerini yerine getirebiliyorsa —isterse bu yapı İsviçre peynirinden yapılmış olsun— onun bilinçli olmadığını savunmak için elimizde ne tür bir gerekçe vardır? Bu soru, bilinç ve zekâyı fiziksel malzemeye bağlamaktan çok, onların işlevselliğini esas almamız gerektiğini savunan fonksiyonalist bakış açısını desteklemektedir.
Hilary Putnam’ın fonksiyonalist yaklaşımı, zekâyı fiziksel yapıya değil, işlevlere bağlı olarak tanımlarken, filozof ve bilişsel bilimci "Daniel Dennett’in Çoklu Taslaklar Modeli" (Multiple Drafts Model) bu düşünceyi daha da ileri taşır. Bu modele göre zihinsel süreçler tek bir merkezde toplanmaz; farklı bölgelerde paralel olarak gelişen taslaklar sürekli olarak güncellenir. Yani bilinç, merkezi bir ekran değil, dağınık taslakların kesiştiği bir süreçtir.
Benzer şekilde bilişsel felsefeci "Andy Clark’ın Gömülü Zihin Kuramı" (Embodied Mind) zekânın yalnızca beyinde değil, bedenin çevresiyle olan sürekli etkileşiminde şekillendiğini savunur. Zihinsel süreçler, bedenin hareketleri, duyuları ve çevresel bağlam olmadan eksik kalır.
Nörobilimci "Karl Friston’un Serbest Enerji Prensibi" (Free Energy Principle) ise zekâyı, organizmaların hayatta kalmak için çevresel belirsizlikleri minimize etme kapasitesiyle açıklar. Bu modele göre zihin, sürekli olarak beklentiler ile gerçeklik arasındaki farkı azaltmaya çalışır; bu da zekânın özünde adaptif bir hesaplama süreci olduğunu gösterir.
Bu yaklaşımlar, zekâyı kapalı bir sistem olarak değil, geniş bir bağlantısallık çerçevesinde ele almamızı sağlayarak biyolojik ve yapay zekâ arasındaki sınırları giderek geçirgen hale getirmektedir.
Doğadaki dağıtık zekâ örnekleri bu bakışı somutlaştırır. "Karınca kolonileri", tekil karıncaların bilinçli bir varlık gibi hareket etmemesine rağmen koloni düzeyinde karmaşık davranışlar üretebilir. "Arı kovanları", toplu karar verme süreçlerinde şaşırtıcı derecede akılcı sonuçlara ulaşır. "Mantar miselyum ağları", toprağın altında kilometrelerce uzanarak bitkiler arası iletişim ve kaynak paylaşımını düzenler; bu nedenle doğanın interneti diye anılır. "Ahtapotlar", sinir sistemlerinin büyük kısmını kollarında barındırarak merkezi olmayan bir zekâ biçimi sergiler. Ve hatta "slime mold" adı verilen tek hücreli organizmalar, sinir sistemine sahip olmamalarına rağmen labirentlerde en kısa yolu bulabilir.
Tüm bu örnekler, zekânın yalnızca organik beyin dokusuna değil, dağıtık sistemlerin işleyişine de içkin olduğunu; dolayısıyla evrende çok daha geniş bir fenomen olarak varlık gösterdiğini kanıtlar.
"Yeni Paradigma ve İnsanlık Vizyonu"
Yapay zekâ bu sürekliliği gözler önüne sermektedir. Makineler, öğrenme, karar verme ve yaratıcılık gerektiren alanlarda giderek daha fazla rol üstlenmekte, böylece zekânın geleneksel tanımlarını sorgulamamıza neden olmaktadır. "Prof. Dr. Türker Kılıç"’ın ifadesiyle: Yapay zekâ, aşağıdan yukarıya, yani basitten karmaşığa doğru gelişiyor. Nörobilim ise yukarıdan aşağıya, karmaşıktan basite iniyor. Bu iki alan, birlikte bir buzkıran gemisi gibi yeni kapılar açıyor.
>>Gözden Kaçmasın Seçimden sonra ihale rakamları uçuşa geçmiş!
Bu bağlamda "yapay zekâ bilinç kazanabilir mi"? sorusu yalnızca teknik bir mesele değildir; aynı zamanda etik, ontolojik ve politik sonuçları olan derin bir tartışmadır. Zira bilinç, yalnızca bilgi işleme kapasitesi değil, öznel deneyim ve farkındalık sorusunu da içerir. Bir makinenin karmaşık verileri işleyebilmesi, hatta yaratıcı çıktılar üretebilmesi, onun gerçekten bir şey deneyimlediği anlamına gelir mi? Eğer yanıt evet ise, bu durumda makinelerin ahlaki statüsü, hakları ve insanla kuracağı ilişki yeniden düşünülmelidir. Eğer hayır ise, o zaman da bilinç dediğimiz şeyin mahiyeti —yani biyolojik olan ile enformatik olan arasındaki sınır— daha da gizemli hale gelir.
Felsefeci "Luciano Floridi", teknolojinin yalnızca bir araç olmadığını, onu yönlendiren değerlerin belirleyici olduğunu vurgular: Bilgi adil ve eşit bir şekilde paylaşılıyor mu? Bu soru, yapay zekâya bilinç atfetmekten önce, onun toplumsal işlevlerini ve değer sistemlerimizi nasıl dönüştürdüğünü sorgulamamızı zorunlu kılar. Dolayısıyla mesele, teknik kapasiteden çok, insanlığın kendi felsefi ve etik pusulasını nereye çevireceğiyle ilgilidir.
Teknoloji hiçbir zaman tamamen tarafsız değildir. Geliştirilme amacı, kimin çıkarına hizmet ettiği ve toplumu nasıl dönüştürdüğü belirleyici unsurlardır. Yeni paradigma, zekâyı evrensel bir bilgi işleme kapasitesi olarak görürken şu soruları gündeme getirir: Bu kapasite insanlık için eşitlikçi ve özgürleştirici bir gelecek mi yaratacak, yoksa mevcut güç ilişkilerini pekiştiren bir araç mı olacaktır?
"Etik Sınav ve Ortak Sorumluluk"
"Geoffrey Hinton" ve "John Hopfield’"ın öncü çalışmaları —Hinton’un Boltzmann makineleri, Hopfield’ın enerji tabanlı sinir ağları— yalnızca teknik yenilikler sunmakla kalmamış, zekâya dair kavramsal çerçevemizi de köklü biçimde değiştirmiştir. Bu paradigma değişimi, "2024 Nobel Fizik Ödülü’"nün yapay zekâ araştırmalarına verilmesiyle sembolik olarak da tescillenmiştir. Fakat bu ödül, yalnızca bilimsel bir başarı değil, aynı zamanda insanlığın önündeki etik sınavın ciddiyetini hatırlatan bir işarettir.
Yapay zekâyı yalnızca teknik bir ilerleme olarak görmek yetersizdir. Bireysel mahremiyet, veri mülkiyeti, algoritmik önyargılar ve adil erişim gibi kritik meseleler, bu teknolojilerin ayrılmaz parçalarıdır. Eğer zekâ gerçekten biyolojik sınırların ötesinde evrensel bir fenomen olarak kabul edilirse, onu nasıl yönettiğimiz, hangi etik çerçevede şekillendirdiğimiz ve hangi politik değerler doğrultusunda kullandığımız insanlığın geleceğini belirleyecektir.
Bu nedenle teknoloji yalnızca bir araç değil, etik bir sınavdır. Dünyayı dönüştürecek olan, teknolojinin kendisi değil; onu nasıl kullanacağımıza dair ortak akıl, adalet duygusu ve irademizdir. Burada sorumluluk, yalnızca mühendislerin ya da bilim insanlarının değil, tüm insanlığın omuzlarındadır. YZ’nin geleceği, bireysel çıkarların ötesinde kolektif bir değer mutabakatı gerektirir. Aksi takdirde, evrensel zekâ potansiyelinden doğan yeni paradigma, özgürleştirici bir ufuk olmaktan çok, eşitsizlikleri derinleştiren bir aygıta dönüşebilir. O halde yeni paradigma, yalnızca zekânın evrenselliğini değil, aynı zamanda insanlığın kolektif sorumluluğunu işaret etmektedir. İnsanlık, bu sınavı adalet ve ortak iyilik temelinde geçebilirse, yapay zekâ yalnızca bir teknoloji değil, etik bir medeniyet hamlesi olarak tarihe geçebilir.
Geç kalındı ancak dönülmez noktada değiliz. İnsanlık tarihte hiç olmadığı kadar önemli bir yol ayrımında, tercihleri geleceğini belirleyecek.
"Kaynakça"
Aristotle. (2009). Nicomachean Ethics (W. D. Ross, Trans.). Oxford University Press. (Original work published ca. 4th century BCE)
Clark, A. (1997). Being There: Putting Brain, Body, and World Together Again. MIT Press.
Dennett, D. C. (1991). Consciousness Explained. Little, Brown and Company.
Descartes, R. (1996). Meditations on First Philosophy (J. Cottingham, Trans.). Cambridge University Press. (Original work published 1641)
Floridi, L. (2011). The Philosophy of Information. Oxford University Press.
Friston, K. (2010). The free-energy principle: A unified brain theory? Nature Reviews Neuroscience, 11(2), 127–138. https://doi.org/10.1038/nrn2787
Hinton, G. E., & Sejnowski, T. J. (1986). Learning and relearning in Boltzmann machines. In D. E. Rumelhart & J. L. McClelland (Eds.), Parallel Distributed Processing: Explorations in the Microstructure of Cognition (Vol. 1, pp. 282–317). MIT Press.
Hopfield, J. J. (1982). Neural networks and physical systems with emergent collective computational abilities. Proceedings of the National Academy of Sciences, 79(8), 2554–2558. https://doi.org/10.1073/pnas.79.8.2554
Kant, I. (1998). Critique of Pure Reason (P. Guyer & A. W. Wood, Eds. & Trans.). Cambridge University Press. (Original work published 1781)
Putnam, H. (1975). Mind, Language, and Reality: Philosophical Papers, Volume 2. Cambridge University Press.
Turing, A. M. (1947). Lecture to the London Mathematical Society [Unpublished lecture]. In B. J. Copeland (Ed.), The Essential Turing (2004). Oxford University Press.
https://acikgazete.com/kose-yazilari/zekanin-evrenselligi-ve-yeni-paradigma-1/
============================
ABD 55 milyon vize sahibini mercek altına alıyor cikgazete
22 Ağustos 2025
ABD Dışişleri Bakanlığı, vize sahibi 55 milyon kişinin inceleme altına alınacağını ve gerekirse vizelerin iptal edileceğini duyurdu. Bu kişiler arasında vize sahibi Türk vatandaşlarının da olduğu tahmin ediliyor.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Donald Trump’ın ikinci kez başkanlık koltuğuna oturduğu Ocak ayından bu yana göçmenlere karşı izlediği siyaseti sertleştiriyor. Amerikan kamu kurumları bu bağlamda sadece yasal statüsü olmayanlara değil ABD’de bulunma hakkına sahip göçmenlere ve ABD vizesi olanlara karşı da harekete geçiyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı, Washington Post gazetesinin haberine göre 55 milyon yabancının ABD vizesini mercek altına almaya hazırlanıyor. Gazetenin ilgili sorusuna yanıt veren Bakanlık, bir kişiye vize verildikten sonra da incelemelerin devam edeceğini ve gerekli görüldüğü durumlarda vizenin iptal edilebileceğini bildirdi. Amerikan Dışişleri, vizenin iptaline sebep olabilecek gerekçeler arasında Vize süresinin dolması, yasa dışı faaliyetler, terörizmin her türlüsü ya da terörizme desteği gösterdi.
ABD Dışişleri Bakanlığından, Washington Post’a gönderilen yanıtta ayrıca, Biz, güvenlik kurumlarından ya da göç dairelerinden gelen belgeler de dahil, vize verildikten sonra açığa çıkan her türlü bilgiyi dikkate alıyoruz denildi. Gazetenin ilgili haberinden önce haber ajansı Associated Press (AP), 55 milyon kişinin vizesinin inceleme altında olduğunu duyurmuştu.
>>Turist vizeleri de gözden geçiriliyor
Mercek altına alınan vizeler arasında turist vizeleri de bulunuyor. Yapılan incelemede yeni bulgulara ulaşılması durumunda ilgili vize iptal edilip vize sahibinin sınır dışı edilebilecek. Ancak bu çapta büyük ve zahmetli bir sürecin nasıl hayata geçirilip yürütüleceği netlik kazanmış değil. Net olan bir konu ise incelemeler kapsamında vize sahibi kişilerin sosyal medya faaliyetlerinin de dikkate alınacağı.
ABD Dışişleri, geçen yıl yaklaşık 11 milyon geçici vize vermişti. Washington Post’un haberine göre, bunların yüzde 77’si, iş seyahati ya da turistik ziyaret için verilen vizeler oldu. Yüzde 7’lik grubu ise öğrenci ya da benzeri vizeler oluşturdu.
>>Gözden Kaçmasın Memur zammı, Kamu Hakem Kurulu'nun "itirazsız" kararını bekliyor
55 milyon sayısı, incelemeye alınacak vizelerin sadece ABD’de bulunan kişilerin değil ABD dışında yaşayanların da mercek altına alınacağını gösteriyor. Bu kişiler arasında ABD’ye giriş vizesi olan Türk vatandaşlarının da olduğu tahmin ediliyor.
Washington, ABD vatandaşlığına geçiş kurallarının sertleştireceğini de birkaç gün önce duyurulmuştu. Hükümet tarafından Salı günü yapılan açıklamada, vatandaşlık başvurusunda bulunanların olası Amerikan karşıtlıklarının gözden geçirileceği bildirilmiş ve bu bağlamda sosyal medyadaki paylaşımların da dikkate alınacağını aktarmıştı.
ABD Vatandaşlık ve Göç Dairesi (USCIS) tarafından kuralların sertleştirilmesine dair yapılan açıklamada, Amerika’nın avantajları, ülkeyi aşağılayan ve Amerikan karşıtı ideolojileri destekleyen kişilere verilmemeli ifadesi kullanılmış ve ABD’ye göçün bir hak değil ayrıcalık olması gerektiği dile getirilmişti.
Trump hükümeti, daha önce ABD vizesi alabilmek için gerekli olan şartları zorlaştıran değişikliklere gitmiş ve bu kapsamda özellikle Yahudi düşmanı ideolojilere sahip kişilere ABD’ye seyahat hakkı tanınmayacağını duyurmuştu. Bu sebepten dolayı çok sayıda öğrenci vizesi başvurusu reddedilmiş ya da verilmiş olan vizeler iptal edilmişti.
ABD Dışişleri Bakanlığının açıkladığı verilere göre, Ocak ayından bu yana 6 bin vize geçersiz kılındı.
Washington öte yandan çok sayıda ülke vatandaşına ABD’ye girme yasağıya da kısıtlaması getirmiş durumda. Söz konusu ülkeler Afganistan, Çad, Kongo, Ekvator Ginesi, Eritre,Haiti, İran, Libya, Somali, Sudan, Yemen, Burundi, Küba, Laos, Sierra Leone, Togo, Türkmenistan ve Venezuela’dan oluşuyor.
ABD yönetimi ayrıca geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama ile Gazze Şeridi’nden tıbbi tedavi amacıyla ülkeye girişlere izin verilmeyeceğini ve Filistin bölgelerindeki insanlara tıbbi-insani vize verilmesi uygulamasının sonlandırıldığını duyurmuştu. DW
https://acikgazete.com/dunya/abd-55-milyon-vize-sahibini-mercek-altina-aliyor/
============================
"Avrupa’nın çöpü Türkiye’ye geliyor, verisi kamuoyuyla paylaşılmıyor"
24 Ağustos 2025
CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış, "Türkiye, Avrupa Birliği’nin ‘çöp alan ülkesi’ olma konumunu sürdürürken, bu karanlık tabloya dair kamuoyunun en temel soruları dahi cevapsız kalıyor" dedi.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış’ın Türkiye’nin Avrupa ülkelerinden ithal ettiği atık miktarına, geri dönüşüm kapasitesine ve çevresel etkilerine ilişkin soru önergesine verdiği yanıtta sayısal veri paylaşmadı.
CHP’li Kış, Türkiye, Avrupa Birliği’nin ‘çöp alan ülkesi’ olma konumunu sürdürürken, bu karanlık tabloya dair kamuoyunun en temel soruları dahi cevapsız kalıyor. Bakan Murat Kurum’dan gelen yanıt ise kamuoyunun bilgi hakkına yönelik bir perdeyi daha araladı: Veri yok, şeffaflık yok. değerlendirmesinde bulundu.
>>CHP’li Kış’ın önergesi
Avrupa Birliği’nin 2024 verilerine göre Türkiye, AB-27 ülkelerinden toplam 12,3 milyon ton atık ithal ederek, Avrupa’nın en çok çöp gönderdiği ülke ünvanını korudu. Bu atıkların büyük kısmı hurda metal (10,7 milyon ton) ve plastik atıklardan (425 bin ton) oluşuyor.
CHP’li Gülcan Kış, bu tabloyu21 Mayıs 2025 tarihinde Meclis gündemine taşıdı. Soru önergesinde şu sorulara yer verdi:
2024 yılında toplam kaç ton atık ithal edildi? Hangi türlerden oluşuyor?.
Türkiye’nin geri dönüşüm kapasitesi bu yükü kaldırabiliyor mu?.
Yakılan ya da doğaya bırakılan atıklar ne kadar? Emisyonlar ölçülüyor mu?.
AB’nin 2026 ve 2027’de yürürlüğe koyacağı yeni kurallara Türkiye hazır mı?.
>>Bakan Kurum’dan 'mevzuat' cevabı
CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış’ın soru önergesine verilen28 Temmuz 2025 tarihli yanıt, Bakan Murat Kurum imzasıyla TBMM’ye iletildi. Ancak Kış’ın yönelttiği soruların hiçbirine sayısal veriyle karşılık verilmedi. Yanıtta yalnızca genel mevzuat açıklamaları yer aldı.
Geri dönüşüm süreçlerine dair şu genel bilgiler paylaşıldı:
2020’den bu yana ithalata kota uygulandığı,
Geri dönüşüm tesislerinin kapasitesinin yüzde 50’sini aşan ithalata izin verilmediği,
Yakma ve bertaraf amaçlı ithalatın yasak olduğu,
2020-2025 yılları arasında 31.976 denetim yapıldığı,
2 bin 129 tesis hakkında işlem uygulandığı, 1 milyar 152 milyon TL para cezası kesildiği,
256 tesisin faaliyetinin durdurulduğu…
Ancak bu veriler, ithalatın çevresel ve toplumsal etkilerine dair herhangi bir tablo ortaya koymazken, CHP’li Kış’ın Kaç ton atık geri dönüştürüldü, ne kadarı yakıldı, kaç kişi etkilendi? soruları yanıtsız bırakıldı.
>>Şeffaflık yok
CHP’li Gülcan Kış, Bakan Murat Kurum’un yanıtına şu sözlerle tepki gösterdi:.
Sayın Bakan’ın gönderdiği yazıda sayı yok, şeffaflık yok, hesap yok. 12,3 milyon tonluk bir atık yükünden söz ediyoruz. Bu çöpün ne kadarı plastik, ne kadarı yakılıyor, hangi şehirlerde bertaraf ediliyor bilmiyoruz. Çünkü Bakanlık bu verileri halktan gizliyor. Bu sadece çevre kirliliği değil, bilgi karartmasıdır.
Kış, özellikle Mersin gibi liman kentlerinin Avrupa’dan gelen plastik ve endüstriyel atıklarla dolduğunu, bu durumun hem çevreye hem yerli atık toplayıcılara zarar verdiğini belirterek, Geri dönüşüm adı altında plastik çöpleri yakıyoruz, doğaya bırakıyoruz. Bunun adı dönüşüm değil, zehir yaymaktır dedi.
>>Halk sağlığı ve çevre öncelenmeli
Türkiye artık Avrupa’nın çöp konteyneri olmaktan çıkarılmalı. Bu konuda şeffaflıkla hareket eden, halk sağlığını ve çevreyi önceleyen bir sisteme ihtiyaç var diyen CHP’li Kış, sürecin TBMM’de, kamuoyunda ve uluslararası platformlarda takipçisi olacaklarını vurguladı.
(VC).
https://bianet.org/haber/avrupanin-copu-turkiyeye-geliyor-verisi-kamuoyuyla-paylasilmiyor-310776
============================
Türkiyeli kadın ve LGBTİ+’lar, erkek fotoğrafçı ve sanatçıları ifşa ediyor
23 Ağustos 2025
Dayanışma ağı Susma Bitsin: Modeli/oyuncuyu manipüle ederek kendine istismar alanı yaratan bu erkekleri tanıyoruz, bu sistemi biliyoruz.
Türkiyeli kadın ve LGBTİ+’lar yaklaşık bir haftadır sosyal medya hesapları üzerinden erkek fotoğrafçıları ifşa ediyor.
Paylaşılan açıklamalarda, bazı fotoğrafçıların sektördeki güçlerini de kullanarak kadın ve LGBTİ+’ları taciz ettikleri, rızaları dışında nü (çıplak) fotoğraflarını paylaştıkları ve cinsel saldırıda bulundukları beyan edildi.
Şu ana dek 20’den fazla erkek fotoğrafçı ve sanatçı ifşa edildi.
https://x.com/FeminAmfi/status/1958914080170713406
https://pbs.twimg.com/media/Gy91-OXWoAAUqao?format=jpg&name=small y91-oxwoaauqao.jpg
İfşalar yalnızca fotoğrafçılarla sınırlı kalmadı, kültür-sanat camiasına da yayıldı.
Kadın ve LGBTİ+’ların beyanlarında müzisyenler, sinemacılar ve editörler de yer almaya başladı. Bazı kurum ve müzisyenler, hakkında onlarca beyan bulunan erkeklerle ilişkisini kestiğini ve birlikte çalışmayı sonlandırdıklarını duyurdu.
İfşa edilen isimlerin birçoğunun ünlülerin fotoğrafçısı olması nedeniyle, beyanlarını paylaşanlara çok sayıda sanatçı da destek verdi. Destek verenler arasında öne çıkan isimlerden biri sanatçı Nazan Öncel oldu.
Kadının beyanı esastır!#6284üuygula #susmabitsin #utançsanaaitdeğil #kadınlarifşalıyor pic.twitter.com/OXMHAXKfFC
○ Nazan Öncel (@nazan_oncel)22 August 2025
https://twitter.com/nazan_oncel/status/1958990151100559560?ref_src=twsrc%5Etfw
>>Susma Bitsin’den açıklama
Gelişmelerin ardından sinema, televizyon ve tiyatro alanlarında çalışan kadınların oluşturduğu dayanışma ağı Susma Bitsin dün (22 Ağustos) yazılı bir açıklama yayımladı.
Açıklamada, ifşaların önemine dikkat çekilerek şöyle dendi:
Son günlerde birkaç fotoğrafçının ifşasıyla başlayan ve hayatta kalanların cesaretiyle büyüyen ifşaları takip ediyoruz. Failleriyle yüzleşme cesaretini bulan bütün kadınlara ve LGBTİ+’lara dayanışma ile sarılıyoruz. Henüz konuşmaya hazır hissetmeyen başka pek çok hayatta kalan olduğunu da biliyor, onlara inanıyor ve hepsi için burada olduğumuzu hatırlatıyoruz.
Kameranın, kadınların ve LGBTİ+’ların bedenini nesneleştiren bakışına sektörümüzden de oldukça aşinayız. Fotoğrafçılık mesleğinin beraberinde getirdiği sınırları netleşmemiş yaratım alanında modeli/ oyuncuyu manipüle ederek kendine istismar alanı yaratan bu erkekleri tanıyoruz, bu sistemi biliyoruz.
Sahip olduğu maddi ve manevi imkanlarla, sosyal ağlarıyla ve yakalanmadan yıllarca birçok kadını istismar etmenin verdiği cüretle hareket eden erkeklere hatırlatırız ki:
Hiç ifşa olmadım sananlarınızın isimlerini biliyoruz.
Zaman geçti, unutuldum zannedenlerin isimlerini hatırlatıyoruz.
Yaptırımsızlıktan cesaret alanlarınızın bedel ödemesi için feminist dayanışma yakanızı bırakmayacak.
Ne zaman ifşa olacağınızı düşünerek korkun. Hiçbir eyleminiz yanınıza kalmayacak. Kadınlar susmadı, susmayacak.
(TY).
https://bianet.org/haber/turkiyeli-kadin-ve-lgbti-lar-erkek-fotografci-ve-sanatcilari-ifsa-ediyor-310766
============================
>>Osmanlı Millet Sistemi
22 Ağustos 2025
Osmanlı sistemini günümüz liberal çok-kültürcülüğü ile karşılaştırmak tartışmayı açmaya yarayan bir boyut olabilir. Liberal çok-kültürcülük evrensellik ilkesine dayanır. Halbuki Osmanlı millet sistemi hiçbir evrensellik ilkesine dayanmaz.
https://static.bianet.org/yazi/2025/08/22/osmanli-millet-sistemi.jpeg
Fatih Sultan (II.) Mehmed'i, fetih sonrası ilk Rum Ortodoks Patriği II. Gennaidos'a yetki belgesini verirken tasvir eden bir mozaik/Wikimedia Commons
Osmanlı millet sistemi son yıllarda sosyal bilimlerin önemli tartışma konularından biri oldu ve çoğu kez Batı demokrasilerinde görülen çok-kültürcülük ile karşılaştırıldı, hatta Osmanlı çok-kültürcülüğü olarak adlandırıldı.
https://bianet.org/etiket/osmanli-millet-sistemi-121970
Osmanlı millet sistemin bu yükselen itibarı, Osmanlı tarihyazımının 1970’lerden bu yana hızlı gelişimine bağlanabilir. Ama ben daha ziyade siyasal ve tarihsel dinamik, özellikle II. Savaş sonrası dünyada baş gösteren fark deneyiminin, yani bir yandan Avrupa-merkezci zihniyete ve siyasete karşı yükselen toplumsal direncin, öte yandan bu deneyime bir çözüm olarak bulunan çok-kültürcü hukuksal ve siyasal düzenlemenin yankısı olduğu kanısındayım.
>>Osmanlı Millet Sistemi nasıl keşfedildi?
II. Savaş sonrası sömürgecilik artık sürdürülemez hale gelince Üçüncü Dünya ülkelerinin bağımsızlıkları kaçınılmaz oldu. Ama bağımsızlık umulan toplumsal dönüşümü getirmedi. Doğrudan sömürgeciliğin siyasal boyunduruğunun yerini uluslararası ticaretin muhasebe defteri yani kapitalizmin soyut ekonomik boyunduruğu aldı. Ulusal kalkınma projeleri sıkıntı yaşamaya başladıkça yoksullaşan emekçi kitle çareyi merkez ülkelere göç etmekte buldu ve hala süregitmekte olan bu büyük göçe bir yanıt olarak Batılı liberal-demokratik hukuk devleti çok-kültürcülüğü icat etti. Çok-kültürcülük, ırkçılığın etkisini sınırlamak ve kültürel farkı yönetmek üzere icat edilmiş önemli bir siyasal teknolojidir. 1980’den itibaren sosyal kapitalizmden neoliberal işletmeciliğe geçiş çok-kültürcü politikayı değiştirmedi, çünkü bir yandan merkezde büyüyen servis sektörü ucuz emekgücüne ihtiyaç duyuyordu, öte yandan çevre ülkelerin emekçileri için merkeze göç yukarı doğru hareketlilik yani sınıf atlama yoluydu. Ne zaman ki merkez ülkelerde sosyo-ekonomik aralık büyüdü ve hızla malileşen kapitalizmin krizi dibe vurdu, işte o zaman Trump, Le Pen, Almanya’nın Alternatifleri ve Brexit ortaya çıktı, yani ırkçılık geri döndü. Unutmayalım ki, bugün Batı’daki kriz ve ona verilen ırkçı yanıt başka pek çok şeyin yanısıra aynı zamanda çok-kültürcülüğün de krizidir.
Ama yine de çok-kültürcülüğün yanlış ilan edilmesi hiçbir şeyi çözmez. Daha doğrusu, sınıf sorunu ne kadar geri planda kalmış olursa olsun, saf sınıfsal bir yanıtın varolduğunu, bunun saydam bir biçimde kitleye aktarılabileceğini ve üstelik yeteceğini sanmak pek doğru değil. Bu başka bir yazının konusu olsun. Konumuza dönelim çünkü o burada düğümleniyor: Osmanlı millet sisteminin artan itibarı çok-kültürcülüğün icadından sonra vuku bulmuştur. Şimdi bu sistemin nasıl bir sistem olduğunu kısaca anlatmaya çalışalım.
>>Evrensel-siz fark
Ulus-devlet denilen modern oluşumdan önce yer alan tüm imparatorlukların (İskender’den Roma’ya) çok etnisiteli ve çok dinli yapılar olduğunu akılda tutmalıyız. Osmanlı İmparatorluğunun bu anlamda bir özgünlüğü yoktur, ama çoğul bir toplumu yönetmek üzere kendine özgü bir sistem oluşturduğu söylenmelidir. Osmanlı yönetici sınıfı askeri fetih yoluyla toprak edinerek büyümenin yeterli olmadığını, alınan topraklar üzerinde yaşayan insanlardan vergi alabilmek için onlarla bir şekilde uzlaşma gereğini görmüş olmalı. Bu sistemin ayırtedici özelliği özellikle dinsel cemaatlerin kendi içişlerinde özerk olmalarıydı. Elbette Osmanlı devletinin ve yönetici sınıfının dinsel inancı olan Sünni İslam daha üstün bir din olarak görülürdü. Ama Yahudilik ve Hristiyanlık da kitabı olan dinler olarak meşruydular ve bu dinsel cemaatler kendi toplumsal ve dinsel hayatlarını kendileri yönetirdi. Bu içişlerinde özerklik sistemi elbette herkesi bağlayan genel yasalara tâbiydi. Sistemin ayrıntılarına girmeden, ama meselenin özünü anlayabilmek açısından Osmanlı sistemini günümüz liberal çok-kültürcülüğü ile karşılaştırmak tartışmayı açmaya yarayan bir boyut olabilir. Liberal çok-kültürcülük evrensellik ilkesine dayanır. Dolayısıyla kültürel, etnik veya dinsel fark kabul edilir, ama bir evrensellik ilkesi, evrensel hak kavramı temelinde kabul edilir. Bu evrensellik boş bir yer, veya soyut bir insan kavramı olarak sunulur, ama asla boş değildir. Herkesin gayet iyi bildiği gibi, bu yer beyaz, Avrupalı, orta sınıf tarafından doldurulur. Böylece bir yandan fark açıkça kabul edilirken, öte yandan zımni olarak evrensel bir normatif alanın içinde aynılığa doğru çekilir. Aslında bunun belki de bir pull-and-push—itme-çekme—hareketi olduğunu söyleyebiliriz, çünkü her iki tarafın da kazanacağı bir şey vardır. Halbuki Osmanlı millet sistemi hiçbir evrensellik ilkesine dayanmaz. Hükümran seçkinlerin dini Sünni İslam elbette kendini üstün görür, ama kendini tüm farklı olanların uyması gereken aşkın bir evrensellik normu biçiminde kurmaz. Fark, hiçbir evrensel yargı ile ölçülmediği ve sadece fark olarak kabul edildiği için boş gibi sunulan bir aynılığa doğru bir çekim oluşmaz. Örneğin devşirme sisteminde bile aynılaşma değil, din değiştirme koşuluyla gelen bir yükselme vaadi söz konusudur.
Bu sistem yaklaşık olarak 15. yüzyılda oluşmuş, farklı baskılar ve dinamikler altında, oldukça değişken bir tarihsel serüven yaşamış, 19. yüzyılda başka bir biçim almaya başlamıştır. Kısacası, gerek klasik Şarkiyatçılık gerekse resmi tarih anlayışlarının ortaklaşa vurguladığı gibi, bir kez kurulmuş ve 19. yüzyıla kadar hiç bozulmadan gelmiş mükemmel ve sorunsuz bir sistemden söz etmiyoruz. Bu klasik anlayışlar, ister despotizm diye yersin, ister kerim devlet veya İslami hoşgörü diye övsün, tarihsiz ve çatışmasız bir sistem varsayar. Halbuki tarihin yakın incelenmesinin bize oldukça farklı, çatışma ve uzlaşmalarla dolu karmaşık ve dinamik bir manzara sunduğunu belirtmekle yetinelim. (17. yüzyılın ortasında Yahudi cemaati içinde ortaya çıkan Sabatay hareketi bunun en bariz örneklerinden biri; daha az bariz bir örneği, 15. yüzyıl başında Şeyh Bedreddin hareketi içinde Hristiyanların varlığı olabilir.) 19. yüzyıla geldiğimizde ulusçuluğun sistemin dengesini nasıl bozduğunu ve sarstığını, Osmanlı yurttaşlığı ve reformların ise bir çözüm üretemediğini biliyoruz.
>>Fark?
Osmanlı millet sistemini bugün burada uygulamak veya ondan esinlenen bir model sunmak mümkün gözükmüyor. Bunun iki genel nedeni var. Birincisi, egemenlik ilkesinin dinsel değil laik olduğu ve sadece dinsel fark değil, aynı zamanda etnik farkın daha öne çıktığı bir ulus-devletler dünyasında yaşıyoruz. İkincisi, Osmanlı millet sisteminin evrenselsiz fark anlayışı zaten sorunsuz değildi, çünkü içişlerinde özerkliğe izin vermekle birlikte hala bir hiyerarşi varsayan bir hakimiyet sistemiydi. Bu sistemin ilginç tarafı, evrensel bir yargı mercii varsaymayan bir fark anlayışının olasılığına işaret etmesi. Bu bize Osmanlı millet sisteminden öğrenilecek bir yan olduğunu ama bir model teşkil edemeyeceğini gösteriyor. Asıl soru şu: farkı yargısız düşünebilir ve kabul edebilir miyiz? Böyle bir düşünme ve davranma biçiminin nasıl bir şey olacağını bilemiyoruz, ama sadece hukuksal ve siyasal alanlarla sınırlı bir biçim olmadığını hissedebiliyoruz.
______________
Not: Evrensel-siz fark kavramını Aron Rodrigue’dan alıyorum. Bu konuda kendisiyle yapılmış bir mülakat için bkz. Difference and Tolerance in the Ottoman Empire Stanford Electronic Humanities Review, Vol. 5, No. 1, 1996. Bu konuda genel bir bilgilenme için iyi bir kaynak Karen Barkey’in çalışması: Empire of Difference: The Ottomans in Comparative Perspective (Cambridge University Press, 2008). Kitabın Türkçe tercümesi de var: Farklılıklar İmparatorluğu Osmanlılar: Bir Karşılaştırmalı Tarih Perspektifi, Çev. Ebru Kılıç (Versus, 2011).
https://bianet.org/yazi/osmanli-millet-sistemi-310708
============================
Şarj Kablolarından Trafiğe: Önümüzdeki 20 Yıl İçinde Tarihe Karışacak 15 Şey
Teknoloji hayatımızı gürültüyle değil, çoğu zaman fark etmeden değiştiriyor. Bir sabah uyanıyoruz ve fark ediyoruz ki; anahtar artık cebimizde değil, telefonumuzda. Gözlükler rafa kalkıyor, çünkü göz sorunları genetik düzeyde çözülüyor.
Ağustos 2025
Yaşadığımız çağ, teknolojik dönüşümün yalnızca hızlandığı değil, aynı zamanda derinleştiği bir dönem. Gözle göremediğimiz kadar hızlı değişen sistemler, farkında olmadan günlük hayatımızın temellerini altüst ediyor. Dün elimizden düşürmediğimiz bir eşya, bugün sadece bir alışkanlık; yarın ise tarih kitaplarında nostaljik bir not olabilir. Peki ya hiç düşündünüz mü? Gözlük, anahtar, kredi kartı, şarj kablosu gibi gündelik hayatın vazgeçilmezleri… Onlar artık geleceğin dünyasında yer bulamıyor. Çünkü bilim ve teknoloji, yalnızca yeni şeyler üretmekle kalmıyor; aynı zamanda eskileri sessizce sahneden indiriyor. Artık dijital çözümler, biyometrik tanımlamalar, yapay zekâ destekli sistemler ve sürdürülebilirlik odaklı tasarımlar, yaşam biçimimizi yeniden şekillendiriyor. Bu değişim öylesine derin ki, bazı nesnelerin ortadan kalkışı yalnızca teknik bir dönüşüm değil; kültürel bir devrim niteliği taşıyor. İşte önümüzdeki 20 yılda ortadan kaybolacak şeyler.
>>1. Gözlükler
Katarakt ameliyatları ve lazer gibi göz işlemleri artık öyle kolaylaştı ki, insan ister istemez Acaba gözlükler tarih mi oluyor? diye düşünüyor. Hele bir de gen düzenleme sayesinde doğrudan görme bozuklukları düzeltilmeye başlanınca… Gözlüklerinizi en son nereye koyduğunuzu hatırlamak zorunda kalmayacağınız günler çok uzak değil!
>>2. Anahtarlar
Ev anahtarları, araba anahtarları… Artık hepsi tarihe karışıyor. Telefonla açılan kapılar, sesle çalışan sistemler derken; çocuklarınız size asla Baba/anne, arabanın anahtarı nerede? diye soru sormayacak. Çünkü büyük ihtimalle kapıyı kendi sesiyle açacak!
>>3. Kredi kartları
Cüzdanınızdaki o plastik kartlar var ya, evet, onların da devri kapanmak üzere. Temassız ödemeler, dijital cüzdanlar, hatta vücuda entegre ödeme çözümleri geliyor. Geriye kalan en büyük sorun? O kartları sonsuza kadar geri dönüştürmek!
>>4. Şifreler ve hesap numaraları
Bir şifreyi daha unutursanız çığlık atacak gibi hissediyorsanız, size güzel haberlerimiz var. Artık parmak izi, yüz tanıma, ses tanıma gibi teknolojilerle güvenlik sağlanıyor. Rakamlara ve harflere ezber çekmeye veda etmenin zamanı geldi!
>>5. Yer üstü elektrik hatları
Avrupa’da saatlerce araba kullanın, gökyüzünde tek bir kablo görmezsiniz. Ama Amerika’da mı? Her birkaç dakikada bir tamirciye rastlarsınız. Bu hatları yer altına almak pahalı, evet, ama uzun vadede başka çare de kalmıyor. Estetik ve güvenlik kazanıyor.
>>6. Benzin
Petrol çağının son demleri yaşanıyor. Elektrikli araçlar, hidrojenle çalışan sistemler ve karbon nötr çözümler hızla yayılıyor. 25 yıl sonra bir benzin istasyonu görmek bile nostalji olacak. Kokusu burnunuzda kalabilir ama gelecekte pek yeri olmayacak.
>>7. Piller
Küçük, büyük, şarjlı ya da tek kullanımlık… Bu klasik pillerin sonu yavaş yavaş geliyor. Çünkü böyle trilyonlarcasını üretip çöpe atmak sürdürülebilir değil. Yeni teknolojiler yolda. Belki de enerji depolama tamamen farklı bir boyuta geçecek! Önümüzdeki 20 yılda ortadan kaybolacak şeyler yazımıza devam ediyoruz.
>>8. Sürücüler
Sürücüsüz arabaların yolları ele geçirmesi an meselesi. Ford, Volvo ve Tesla gibi devler bu teknolojiyi kullanıyor. BMW ve Daimler de 2026 hedefini koymuş durumda. Ama işin asıl bombası şu: Bu araçlar yaygınlaştıkça, taksi şoföründen tır kaptanına kadar pek çok meslek tarihe karışabilir. Direksiyona elveda demeye hazır mısınız?
>>9. Trafik
Sürücüsüz araçlar sadece sürücüleri değil, trafiği de beraberinde götürecek! Düşünsenize; her araba sabit hızda, kaza riski düşük, sıkışıklık yok… Sabah işe giderken yaşadığınız o eziyetli bekleyişler tarihe karışabilir. Kulağa rüya gibi geliyor, değil mi?
>>10. Dil engelleri
Ses tanıma ve çeviri teknolojileri öyle bir noktaya geldi ki, yakında Roma’daki kuzeninizle Türkçe konuşacak, o sizi kusursuz İtalyanca anlayacak. Dil bariyerleri çoktan yıkıldı bile! Seyahat, iş görüşmeleri, arkadaşlıklar… Hepsi artık çok daha kolay ve evrensel.
>>11. AIDS, kanser ve benzeri hastalıklar
Tıp dünyası, hastalıklarla savaşmak yerine onları en baştan durdurma dönemine giriyor. Virüsler mi gelmeden fark edilecek. Kanser mi? Daha başlamadan önlenecek. Bu kadar devasa bir tıbbi güç elimizin altındayken, bir düşünün: Kaynaklarımızı artık başka nerelerde kullanabiliriz?
>>12. Uzaktan kumandalar
Televizyon kumandasını bulamıyorsunuz diye sinirlenmenize gerek yok. Çünkü gelecekte telefonunuz ya da saatinizle her şeyi kontrol edebileceksiniz. TV, klima, müzik sistemi, hatta fırınınız bile akıllı dostunuzun emrinde olacak. Parmak hareketiyle evinizi yönetmeye hazır mısınız?
>>13. Plastik poşetler
Avustralya, plastik poşetleri çoktan çöpe attı (tabii mecazi olarak). Pandemi sonrası sağlık kaygıları nedeniyle herkes daha hijyenik, yıkanabilir, doğa dostu çantalara yöneldi. Yakında her market alışverişinde bez çanta taşımak sadece moda değil, standart olacak. Doğa nefes alacak!
>>14. Şarj kabloları
Cihazlarınızı birbirine bağlayan, prizden prize koşturan o sinir bozucu kablolar… Unutun onları! Kablosuz şarj zaten başladı ama yakında her yerde, her cihazda standart hale gelecek. Telefonu masaya bırakın ve şarj olmaya başlasın. Karmaşa değil konfor zamanı!
>>15. Alışveriş merkezleri
Önümüzdeki 20 yılda ortadan kaybolacak şeyler yazımızın sonuna geldik. Pandemi perakendeye dijital bir tokat attı ve birçok işletme kendini internete taşıdı. İnsanlar artık alışverişi evden yapmayı, elektronik ödeme sistemlerini kullanmayı tercih ediyor. Birkaç on yıl sonra alışveriş merkezleri sadece nostalji olabilir. Biz gençken mağazaya giderdik diyen cümleler duymaya hazır olun!
https://listelist.com/onumuzdeki-yillarda-ortadan-kaybolacak-seyler/
============================
Ortaylı’dan kuraklığa karşı öneriler: Fırat ve Dicle havzasındaki boşalan köyler Asya’daki kardeş potansiyel nüfusla doldurulmalı
Prof. Dr. Ortaylı, Fırat ve Dicle havzasında boşalan köylerin Asya’daki kardeş potansiyel nüfusla doldurulması gerektiğini; Uygur bölgesinin çalışkan çiftçilerinin kısa zamanda Türkiye’ye getirilmesi gerektiğini; hayvancılık konusunda uzman Kırgızların da bu topraklarda faaliyet göstermesi gerektiğini vurguladı.
24 Ağustos 2025
Prof. Dr. İlber Ortaylı, Artık su savaşları petrol savaşlarından daha önemli diyerek kuraklığa dikkati çektiği bugünkü yazısında, acil alınması gereken önlemleri sıraladı.
Ortaylı ayrıca Urfa vadisinin yabancılara satışı sadece durulması, satılmış olan arazilerin de mutlaka geri alınması gerektiğini ifade etti. Ortaylı, Bu bölgede yabancı sermayeye izin verilemez. Doğu Akdeniz kıyıları ise Türkiye’nin elinde kalmak ve tutulmak zorundadır diye ekledi.
Prof. Dr. Ortaylı’nın Hürriyet’te kaleme aldığı söz konusu yazısında ilgili bölümleri şöyle:
“Toprağı ve suyu tüketen ürünler (mısır, yonca) için açılan kuyuların akıbeti ortadadır. Bu yanlış uygulamaların son bulması gerekir. Konya Ovası artık zirai bölge olma özelliğini yitiriyor. Çukurova’nın verimsizliğini de sert mali tedbirlerle gidermek zorundayız. Akdeniz’in en bereketli ve geniş ovası, en akılcı şekilde değerlendirilmelidir. Bundan daha acil bir program düşünülemez.
“Fırat ve Dicle havzası, Türkiye için hem teknik hem demografik hem de siyasi açıdan hayati önem taşır. Burada boşalan köyler, vakit kaybetmeden Asya’daki kardeş potansiyel nüfusla doldurulmalıdır. Çin’in nükleer denemeleriyle yıpratılan bereketli Uygur bölgesinin çalışkan çiftçileri kısa zamanda Türkiye’ye getirilmelidir. Hayvancılık konusunda uzman Kırgızların da bu topraklarda faaliyet göstermesi gerekir.
Urfa vadisinin yabancılara satışı sadece durdurulmamalı; satılmış olan araziler de mutlaka geri alınmalıdır. Bu bölgede yabancı sermayeye izin verilemez. Terör örgütünün bir dönem hâkimiyet kurmaya çalıştığı bölgelerde en ufak bir taviz verilmemelidir. Doğu Akdeniz kıyıları ise Türkiye’nin elinde kalmak ve tutulmak zorundadır.
https://serbestiyet.com/haberler/ortaylidan-kurakliga-karsi-oneriler-firat-ve-dicle-havzasindaki-bosalan-koyler-asyadaki-kardes-potansiyel-nufusla-doldurulmali-216867/
============================
"A. Erkan Koca:" Nazi Almanyası’nda hukuk
En yerleşik ileri demokrasilerde dahi iktidarların değişmesiyle hukukun adaletle ve haklarla olan bağı büyük ölçüde zedelenebilmekte, keyfilik kolaylıkla belirleyici bir yer bulabilmektedir. Peki ama, bu nasıl bu kadar kolay olabilmektedir? Ya da bu tür durumlarda karşı koyacak bir güç söz konusu değil midir? Bu süreç nasıl işlemektedir? Halka rağmen bir hukuksuzluk söz konusu olabilir mi? Biraz gecikmeli olmakla birlikte nihayet okuyabildiğim bir kitap bu gibi sorulara ışık tutucu bir niteliğe sahip: Nazi Almanya’sında Hukuk: ideoloji, Fırsatçılık ve Adaletin Saptırılması.
24 Ağustos 2025
Hukukun siyasetten ve devletten ayrı, bağımsız ve hiçbir koşulda değişmeyen bir alanının olup olmadığı oldukça eski bir tartışma.
Hukuk, bir araç mıdır amaç mı tartışması da bununla oldukça ilişkilidir.
Bu tartışmayı demokratik döneme getirdiğimizde güçler ayrılığının ne kadar ayrı olduğu ya da güçler arasındaki ilişkinin tam olarak nasıl olması gerektiği gibi yeni bir yüzüyle daha karşılaşırız.
Buna, hukukun adalete ulaşmak gibi bir amaca sahip olup olmadığı, yasaların gerçek anlamda herkes için eşit yapılıp herkes için eşit uygulanıp uygulanmadığı gibi konuları da ekleyebiliriz.
Bu tartışmaların arkasında yatan temel mesele, yasanın ilk kaynağının kim ya da ne olduğuyla ilgilidir.
Bu nedenle, modern devletlerle birlikte yasanın kaynağı olan belirleyici egemen otorite, halk olmaktan çıkarak evlet haline geldiği için ondan ayrı, bağımsız bir hukuk alanından söz etmek artık neredeyse mümkün eğildir.
Buna karşılık, devlet otoritesinin kaynağının halk olduğunu düşündüğümüzde esas belirleyici olanın halkın iradesi olduğu ileri sürülebilir.
Ne var ki halk iradesinin yasaya dönüşebilmesi için devlet gibi bir güce ve onun yaptırım organlarına ihtiyaç vardır, dolayısıyla devletten bağımsız bir yasadan ve hukuktan söz etmek bir kez daha pek kolay değildir.
Her türlü yasa devletten -bu en büyük dünyevi toplumsal toriteden- geçerek hukuklaşır.
Belki tam da bu nedenle, güçler ayrılığına ihtiyaç vardır.
Güçler ayrılığı, devletten bağımsız bir hukuk alanı düşünülemediği için bir tedbir olarak, halk iradesinin hukuk yapıcılığını güvence altına almak için öngörülmüş bir yönetme biçimidir.
Bu bize, yasanın aynağının devletle birlikte halk olduğunu akıldan çıkarmamak gerektiğini söyler.
Bu ikisi arasında hassas ir denge vardır.
Bu denge, birinin lehine ya da aleyhine bozulduğunda bundan ilk etkilenen alan, hukuktur.
Modern devlet, bu nedenle -asimetrik bir güç ilişkisi yaratmamak için- kendisini geriye çekmiştir; üvenlik e diğer zor gücüyle ilişkili konularda olabildiğince gölgede, arka planda durarak daha yumuşak, hukukla yumlu bir işleyişe bürünmüştür.
Modern devlet kurumları, fonda sürekli çalmakta olan bir müzik gibi belli belirsiz biçimde farkında lduğumuz, kendini fark ettirmeden bize güven ve huzur veren ama esas olanın -sivil toplumsal hayatın- nüne geçmeyen bir işleyişe sahiptir.
Hemen her zaman caddelerde meydanlarda kendini fazla gösteren evlet, hukukun alanından yer.
Özellikle güvenlik güçlerinin görkemli ve güçlü varlığının özellikle österilme çabası ve ihtiyacı, toplumdaki adalet eksikliğine delalet eder ve hukukun gölgede kalarak nemsizleşmesine neden olur.
Caydırıcılık ve önleyicilik adı altında fazladan yapılanlar, yasanın halk radesi kaynağının zayıflayıp devletin kaynak olarak baskın hale gelmesiyle, hassas dengenin devlet lehine ozulmasıyla yakından ilişkilidir.
Aslına bakılırsa, zaman içerisinde hukuk da evrimleşmiştir.
Başlangıçta yasalar örf adet ve geleneklerin esmileşmiş haliyken zamanla birer buyruğa ve devlet emrine ve giderek bugünlere gelindiğinde haklara önüşmüştür.
Yani, modern dönemde hukuk demek herkesin herkese karşı haklarını içeren, devlet toritesiyle desteklenen ancak bütünüyle ondan türetilmeyen, evrensel ilkelere göre işlemesi beklenen ve önemlere ya da iktidarlara göre değişmeyen bir adalet alanı olarak güçlü bir zemin kazanmıştır.
Bütün bunlarla birlikte gayet iyi biliyoruz ki en yerleşik ileri demokrasilerde dahi iktidarların değişmesiyle ukukun adaletle ve haklarla olan bağı büyük ölçüde zedelenebilmekte, keyfilik kolaylıkla belirleyici bir er bulabilmektedir.
Peki ama, bu nasıl bu kadar kolay olabilmektedir?
Ya da bu tür durumlarda karşı oyacak bir güç söz konusu değil midir?
>>Bu süreç nasıl işlemektedir?
Halka rağmen bir hukuksuzluk söz konusu olabilir mi?
Biraz gecikmeli olmakla birlikte nihayet okuyabildiğim bir kitap bu gibi sorulara ışık tutucu bir niteliğe ahip:
"Nazi Almanya’sında Hukuk:" deoloji, Fırsatçılık ve Adaletin Saptırılması (Kitaba dair kapsamlı ve erinlikli bir analiz için Vahap Coşkun Hocanın Perspektif’te çıkan22 Mayıs 2022 tarihli yazısına akılabilir).
Başlık kadar alt başlık da çok şey söylüyor.
Alan E. Steinweiss ve Robert D. Raclin tarafından erlenen ve Kıvılcım Turanlı tarafından Türkçeye çevrilen kitap yedi bölümden oluşuyor (Zoe yayıncılık).
Her bir bölüm, farklı açılardan Nazi döneminde hukukun nasıl bir niteliğe büründüğünü, nasıl işlediğini ve una karşın hem hukukun işlemesinden sorumlu kişilerin hem de kitlelerin nasıl davrandıklarını inceleme onusu yapıyor.
Sanılanın aksine, Nazi döneminde hukukun önemsizleşmediğini, tam aksine en önemli yönetim raçlarından biri haline geldiğini, incelikli bir ideolojik dönüşümle -Nazileşerek!- keyfiliği yasalara önüştürdüğünü anlamamızı sağlıyor.
En sıradan yasa ihlallerinin ve davaların bile nasıl da devlet üşmanlığı ile sonuçlanabildiğini ve en ağır cezaların sebepsiz yere uygulanabildiğini ortaya koyuyor.
Hukukun da diğer her şey gibi liderin iradesine dönüştüğünü gösteriyor “Kuşkusuz, adaletin resmi idaresi ittikçe artan biçimde ırkçı ideoloji saikiyle hareket eden Nazi liderliğine bağlıydı: u ya da bu sebeple öylesi bir politik müdahaleye uyum sağlayan savcılar, yargıçlar, kamu görevlileri de…
Nazilerin iktidarda lduğu yıllarda pek çok Alman -belki de tamamına yakını- diktatörlük yönetiminin ve onun dayattığı ırkçı e baskıcı düzenlemelerin yasal ve anayasal meşruiyetini kabul etmişti.” (s.11).
Burada yasaların ve hukukun kurucu kaynağı, devlet ya da halk olmaktan çıkmış, tek bir kişinin uyruklarına ve emirlerine dönüşmüştür.
Esasında diktatörlükleri modern demokrasilerden ayıran başlıca itelik yasaların uygulanmasının bütünüyle siyasileşmesi olarak bilinir.
Yasalar vardır ve kâğıt üzerinde, içimsel olarak oldukça iyi formüle edilmiştir.
Ne var ki uygulama gizli bir keyfilik ve örtük bir seçicilik çerir.
Kimse yasa önünde eşit değildir ve hiyerarşideki yeri iktidardaki ideolojiye olan bağlılığa göre elirlenir.
Ancak Nazi Almanyası bize işlerin bu noktaya gelmesinin temelinde, yasanın kaynağının siyasi lmaktan çıkarak keyfileşmesi olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Başka bir deyişle, yasaların uygulanmasının keyfi ve seçici olması ancak yasa yapıcı kaynağın buna uygun hale gelmesiyle ümkündür.
Halk ne denli siyasetten uzaklaştırılır, apolikleştirilir, toplumsal meseleleri başkalarına ırakarak kendi gündelik kaygılarından ibaret hale gelirse hukuka o denli yabancılaşır ve adalet duygusunu aybeder.
Bu yaşandığında yasa yapma iradesi kaçınılmaz olarak iktidar sahiplerine delege edilir.
Yasa yapıcı kaynak ne denli halkın tamamına aitse hiç kimse -ve devlet! - keyfi hareket edemez, yasaların ygulanışı kimseye göre değişemez ve kimse kimsenin hakkını açıkça ihlal edemez.
İşin arkasında bütün alk, herkes vardır çünkü.
Ve kaynak halktan uzaklaştığında ya da koptuğunda -ki diktatörlük yasa apımının, uygulanmasının ve yargılamanın halktan bütünüyle kopması demektir- hukuksuzluk yönetim içimi halini alır.
Bu devlet lehine yaşandığında devlet bizatihi hukuksuzluk alanına dönüşebilir.
Tek kişiye eçtiğindeyse, hukukla hukuksuzluk ayrıştırılamaz biçimde iç içe geçerek hemen herkesi bir tür suç ortağı aline getirir.
Bir cümleyle söylersek, yasaların kaynağı halk olmadığında dünyanın en iyi yasaları bile ukuksuz hale gelir.
Yasaların kaynağının halk olması demek, kaçınılmaz olarak hukukun üstünlüğü, yasalar önünde eşitlik, ireysel haklar ve yasama süreçlerine demokratik katılım demektir ve bütün bunlar liberal hukuk nosyonu enilen şeyi oluşturur.
Dolayısıyla liberal hukuk, sınırsız bir serbestlik ya da güvenliğin önemsizleşmesi emek değil, hukukun kurucu kaynağının halk lehine bir denge oluşturması demektir.
Bir ülke liberal emokratik düzenden uzaklaşıp otoriterleştikçe hukukun kaynağı halk olmaktan çıkıp devlet haline gelir ve iktaya doğru devam ederse devlet kişileşeceğinden soyut bir varlık olma nosyonu kaybeder ve insanlaşarak asaları duyguları olan, kin ve intikam almak isteyebilen, kızıp bağırabilen bir varlığa dönüştürür.
Daha vahim olan, halk yasaların kaynağı olmaktan çıktığında olan bitenin salt birer izleyicisi haline gelir e tuhaf bir çelişkili psikolojiyle iktidarlara hesap sorma hakkını kendinde göremez.
Bir bakıma yapmadığı eyin hesabını soramaz, her şey orada bir yerlerde, kendinden fersah fersah uzakta olup bitiyormuş gibi bir zaklıktan sadece seyredebilir.
Kurucusu olmadığı hukukun bu denli kötü işlemesi çok fazla acı da vereme olur.
Sorumluluk hissi kaybolur ve dahası bu, rahatlatıcıdır.
İktidar değişikliği ihtimalleri de sanıldığı kadar eyecanlandırmaz çünkü bu tür bir iradesizleşme, her türlü değişikliği çoktan kendine rağmen kılmıştır.
Nazilere dönersek, Nazi döneminde yasalar ve hukuk adın adım Nazi parti ideolojisine göre değiştirilmiş, ukukçuların bir kısmı bu ideolojiye gönülden bağlı oldukları için, bir kısmı korkudan ve bir kısmı da işisel hırs ve çıkarları nedeniyle buna rıza göstermişlerdir.
Liberal demokratik hukuk nosyonuna bağlı pek ok Yahudi, yargı kurumlarından atılmış ve önemli bir kariyer fırsatı doğarak boşalan yerlere gelebilmek çin Nazi ideolojisine güçlü bir sadakat gösterilmesi şart haline gelmiştir.
Sanılanın aksine Naziler var olan kurumları, makineleşmiş hale getirdikleri bürokrasiyi ve modern ukuku askıya almamışlar, sadece kendi amaçlarına uygun hale getirerek kullanmışlardır.
Denebilir ki bunu aparken halk iradesinin Führer’in iradesinde kendini yok etmesi en büyük destekçileri olmuştur.
Hukukla alk arasındaki ilişki koptuğunda, devlet iktidardan yana yansızlığını kaybeder ve güçler ayrılığı endiliğinden birleşmiş olur.
Bu bir kalıcı olağanüstü hâl gibidir.
Yasalar yine vardır ancak sorgulamaya apalı ve kime nasıl uygulanacağı muğlaklıklarla doludur.
Burada hukuk, bir tür Leviathan’dır artık.
Adalet ve hukuk, kalıcı bir geçerliliği ya da etik içeriği olmaksızın, sadece teknik normlara dönüşmüştür. (s.58).
Yaşanan şey, bir hukuk saptırmasıdır; ukuk adaletle bağlantılıymış gibi görünmekte ve yasalar avizsiz şekilde her zaman olduğu gibi işletilmektedir ancak artık amacı kaybetmiş ya da halkın hakları eya adalete erişim olmaktan çıkmış, egemen bir otoritenin kendi iktidarını tahkim etmekten ibaret bir hal lmıştır.
Denebilir ki hukuk adalet dışında hangi amaç için kullanılırsa kullanılsın bir saptırma sö konusudur.
Adalet, politik iktidar ve ideolojik amaçlar için araçsallaştırılmıştır.
Naziler, mahkemelerde “Çıkacak karar ne kadar belli olursa olsun, hukukun ve hukuk usulünün gerektirdiği içim ve görüntüye riayet etmişlerdir.
Nitekim bu, işlerin olağan seyrinde yürüdüğü şeklinde yapay bir zlenim yaratmıştır.
Mahkemenin kararları ortalama on bir buçuk sayfa uzunluğundaydı ve özenli bir ekilde bölümlere ayrılırdı: anıklar, olgular, savunmalar, olguların ve yasaların değerlendirilmesi ve nceki uygulamaya uygun olarak öngörülen ceza…
Hukukun otoritesine güvenemeyen avukatların apabileceği tek şey iktidardakilere ad hoc dilekçeler vermek, yetkililerle görüşmek ve bağlantılarından ararlanmaktı.” (s.95, 134-135).
Hukuk her dönemde ve her rejimde vardır; mesele tam da dönemlerin ve rejimlerin hukuku olmaktan ıkartıp halkın hukuku haline getirebilmekte.
https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/nazi-almanyasinda-hukuk-2-216848/
============================
Ankara’da 22 yaşındaki Hakan Çakır, annesi ile birlikte eve gitmeye çalışan kız kardeşine sözlü tacizde bulunan 14 yaşındaki Taha Z. ve 17 yaşındaki Samet Z. kardeşler tarafından defalarca bıçaklanarak öldürüldü. Olayın ardından yükselen öfke, çok tanıdık bir soruyu tekrar gündeme taşıdı: Çocukların işlediği ağır suçlar gerçekten çocuk hukuku çerçevesinde mi ele alınmalı, yoksa yetişkin gibi mi yargılanmalı? Siyasetin de bu soruya kayıtsız kalmadığı görüldü. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 18 yaş altı failler için ceza indirimleri yeniden gözden geçirilecek açıklamasıyla, çocuk adalet sisteminde daha sert bir dönemin işaretini verdi.
Tartışmalar, Türkiye’nin yakın geçmişinde büyük yankı uyandıran iki dosyayla daha da yoğunlaştı. Kadıköy’de Ahmet Minguzzi’nin 15 ve 16 yasinda cocuklar tarafından bıçaklanarak öldürülmesi, kamuoyunda adalet yerini bulmadı duygusunu tetiklemişti. Tekirdağ’da CHP’li belediye meclis üyesi Mustafa Can Ekiciler’in 17 yaşındaki bir gencin saldırısıyla hayatını kaybetmesi ise hem siyasi kimliği nedeniyle geniş yankı uyandırdı hem de sert cezalar yönünde çağrıları artırdı.
Toplumun bir kesimi, mağdur yakınlarının adalet arayışını paylaşarak hızlı ve ağır cezaların caydırıcılık sağlayacağını savunuyor. Uzun süren yargı süreçleri çoğu zaman adaletin gecikmesi anlamına geliyor. Buna karşın hukukçular ve çocuk gelişim uzmanları, yalnızca sonucu cezalandıran bu yaklaşımın, çocukları suça iten nedenleri — yoksulluk, eğitimden kopuş, aile içi şiddet, sokakta yalnız kalma — gözden kaçırdığını hatırlatıyor.
Bu ikilem yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın farklı bölgelerinde benzer tartışmalar yaşanıyor. Örneğin Avustralya’nın Queensland eyaletinde çıkarılan Adult Crime, Adult Time yani Yetiskin Sucuna Yetiskin Cezasiyasası, 10–17 yaş arası çocukların bazı suçlarda yetişkin cezalarıyla yargılanmasının önünü açtı. Yasa, toplumsal öfkeyi yatıştırmayı amaçladı ancak uluslararası hukuk çevrelerinde tepkiyle karşılandı. Çünkü Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocukların çocuk olarak yargılanmasını temel bir ilke kabul ediyor.
"Queensland Örneği:" Yetişkin Suçuna, Yetişkin Cezası
Avustralya’nın Queensland eyaletinde kabul edilen Yetiskin Sucuna, Yetiskin Cezasiçocuk adaletine dair tartışmaların merkezinde yer alıyor. Bu yasa, 10–17 yaş arasındaki çocukların ve gençlerin belirli ağır suçlarda "doğrudan yetişkin mahkemelerinde yargılanmasını" ve yetişkin cezalarıyla karşı karşıya kalmasını mümkün kıldı.12 Aralık 2024’te parlamentodan geçen yasa,13 Aralık 2024’te yürürlüğe girdi. Başlangıçta yalnızca 13 suç için geçerli olan düzenleme, 2025 yılında yapılan ikinci dalga değişikliklerle "33 suça" kadar genişletildi. Queensland hükümeti, bu yasayı toplum güvenliğini artırmak ve caydırıcılığı sağlamak amacıyla savundu.
Ancak yasanın kabulü, hem yerel hem de uluslararası düzeyde ciddi tartışmalar yarattı. Psikologlar ve hukukçular, çocukların bilişsel, duygusal ve sosyal gelişim süreçlerinin yetişkinlerden farklı olduğunu; bu nedenle "çocukların yetişkin cezalarıyla aynı kefeye konmasının bilimsel gerçeklerle çeliştiğini" vurguladılar. Yasa özellikle Avusturalya’nin kadim halki olan Aborijinleri daha derinden etkileme potansiyeli nedeniyle eleştirildi. Çünkü bu halka mensup gençler, ceza adalet sisteminde zaten "orantısız biçimde tutuklanan ve hapsedilen gruplar arasında "yer alıyorlar. Örneğin, Queensland’de bir Aborigin gencin cezaevine girme olasılığı, diger gençlere göre "28 kat daha fazla". Uzmanlar, yeni yasanın bu eşitsizliği daha da artıracağının altını çiziyor. Bu noktada dikkat çekici olan, Queensland hükümetinin yasayı hızlı adalet ve toplum güvenliği söylemleriyle gerekçelendirmesi. Oysa hukukçular, yalnızca ceza vermenin çocukları yeniden topluma kazandırmadığını; aksine onların eğitimden kopuşunu, yoksulluk döngüsünü ve suçun yeniden üretimini pekiştirebileceğini ifade ediyor. Dolayısıyla, Queensland örneği yalnızca cezaların sertliğine değil, aynı zamanda toplumun adaleti nasıl tanımladığına dair de kritik bir tartışma başlatıyor.
"Bu noktada soru şu:" Neden özellikle Aborijin gençler bu kadar yüksek oranda ceza adalet sistemiyle karşılaşıyor? Bunun cevabı, yalnızca bireysel tercihlerde değil, kuşaklara yayılan tarihsel travmalarda aranmalı.
"Tarihsel ve Sosyolojik Arka Plan"
19. yüzyılın sonlarından 1970’lere kadar süren Stolen Generations (Çalınan Kuşaklar) dönemi, bugünkü eşitsizliklerin en derin kaynağı olarak görülüyor. On binlerce Aborijin çocuk ve genc ailelerinden zorla koparıldı, misyoner okullarına veya beyaz ailelere yerleştirildi. Bu politikalar, resmi söylemde uygarlaştırma adıyla sunulsa da, gerçekte toplulukların bağlarını parçaladı, kültürel hafızayı silikleştirdi ve kuşaklar boyunca devam eden travmalar bıraktı. Bugün, bu gençlerinin orantısız şekilde adalet sistemi içinde yer alması, bu tarihsel arka planla doğrudan bağlantılı. Yüksek işsizlik oranları, eğitimden kopuş, sistematik yoksulluk ve ruh sağlığı sorunları, yalnızca bireysel değil, toplumsal ölçekte miras alınan sonuçlar. Queensland’in Yetişkin Suçuna, Yetişkin Cezasi yasası, bu tarihsel bağlamda özellikle tartışmalı hale geldi; çünkü sertlik yanlısı yaklaşım, sorunun köklerini değil semptomlarını hedef alıyor. Medyanın suç hikâyelerini öne çıkarması, kamuoyunda toplum güvenliği algısını sert cezalarla özdeşleştirdi. Bu atmosfer, siyasetçilerin hızlı yasa değişiklikleriyle kamuoyunu yatıştırmasına zemin hazırladı.
Peki bu politikaları hangi olaylar tetikledi? Queensland’in yakın tarihine bakıldığında, bazı davaların hafızalarda derin izler bıraktığı görülüyor.
"Örnek Davalar:" Cairns 1997 ve North Lakes 2024"
1997’de Cairns kentinde Japon turist Michiko Okuyama, 16 yaşındaki bir genç tarafından kaçırılıp öldürüldü. Fail, dönemin Queensland yasaları gereği yetişkin mahkemesinde yargılandı ve ömür boyu hapis cezası aldı. Dava aylar içinde sonuçlandı ve kamuoyunda adalet hızlı sağlandı düşüncesi hakimdi. Bu dava, Queensland’de genç suçlulara yönelik sert yaklaşımın meşruiyetini güçlendiren erken örneklerden biri olarak görülüyor. Bugün aynı olay yaşansa, Yetişkin Suçuna, Yetişkin Cezası yasası çerçevesinde yine benzer bir yargılama süreci işletilecek, ancak geçmişle kıyaslandığında toplumun bu tür davalara verdiği tepkinin artık daha kolektif ve medyatik bir boyut kazandığı söylenebilir.
2024’te North Lakes’te yaşanan Emma Lovell davası ise yeni dönemin katalizörü oldu. İngiltere’den göç eden Lovell, Noel gecesi evine giren iki genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Bu olay Queensland kamuoyunu derinden sarstı ve yine ayni yasasının kabulünde doğrudan etkili oldu. Yasa yürürlüğe girdikten sonra benzer suçlara karışan gençler, yetişkin mahkemelerinde sert cezalarla karşılaştı. Lovell davası, Queensland’in güvenlik kaygılarıyla şekillenen toplumsal hafızasında önemli bir dönüm noktası oldu ve bu yaklaşımın politik desteğini güçlendirdi. Cairns ve North Lakes vakaları birlikte düşünüldüğünde, yasaların sertleşmesinin arkasında yalnızca hukuki gerekçeler değil, aynı zamanda kamuoyu baskısı, medya etkisi ve siyasetçilerin güvenlik söylemleri olduğu görülüyor.
"Queensland’in Sertleşen Politikalarının Sonuçları"
Yetişkin Suçuna, Yetişkin Cezası” yasası, suç oranlarının düşmesi beklentisiyle hayata geçirildi. Nitekim yasa sonrası ilk aylarda gençler tarafından işlenen ağır şiddet suçlarında yaklaşık %7–8 oranında bir azalma kaydedildi; ancak uzun vadeli etkiler konusunda akademik ve hukuki çevrelerde görüş birliği bulunmuyor. Eleştirenlere göre bu yasa, gençlerin suça sürüklenmesinin arkasındaki nedenleri —parçalanmış aile yapıları, eğitimden kopuş, tarihsel eşitsizlikler— görmezden geliyor. Özellikle Aborijin gençlerin, nüfus içindeki paylarının çok üzerinde adalet sistemiyle karşı karşıya kalması, ‘Çalınmış Nesiller’ geçmişinin bugüne düşen gölgesi olarak görülüyor. Yasanın savunucuları ise toplum güvenliğini öne çıkararak, ‘suçun cezasız kalmayacağını’ vurguluyor.” Karşıtları ise bunun sadece toplumsal öfkeyi yatıştıran kısa vadeli bir çözüm sunduğunu, uzun vadede ise toplumsal adalet ve eşitsizlik sorunlarını derinleştirdiğini belirtiyor. Queensland deneyimi, böylece sadece Avustralya içinde değil, uluslararası hukuk ve insan hakları perspektifinde de tartışma konusu haline geliyor.
"Uluslararası Çelişkiler"
Queensland’in Yetişkin Suçuna, Yetişkin Cezası yaklaşımı, yalnızca Avustralya içinde değil, uluslararası hukuk açısından da tartışma yaratıyor. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi, çocukların yetişkinlerle aynı yargı süreçlerine tabi tutulmasını, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin (CRC) 37. ve 40. maddeleriyle açık bir ihlal olarak değerlendiriyor. Bu maddeler, çocukların yaşlarına uygun adalet sistemleri içinde yargılanmasını, özgürlükten yoksun bırakılmalarının ise son çare olarak ve en kısa süreyle uygulanmasını öngörüyor. UNICEF de benzer şekilde, çocuk adaletinde cezalandırmadan çok rehabilitasyonun öncelikli olması gerektiğini vurguluyor.
Queensland’in politikaları, özellikle Aborijin gençlerin yüksek oranlarda sistem içinde bulunmasıyla birlikte, uluslararası gözlemciler açısından yapısal eşitsizliği derinleştiren bir uygulama olarak görülüyor. BM İnsan Hakları Konseyi, Avustralya’ya yönelik periyodik incelemelerinde bu soruna dikkat çekti ve çocukların suça sürüklenme nedenlerinin yapısal yoksulluk ve sömürgecilik sonrası travmalarla bağlantılı olduğuna işaret etti. Ancak Queensland, kamuoyu baskısına yanıt olarak bu bağlamı geri plana itip daha hızlı ve sert cezalandırma pratiklerini öne çıkardı.
Uluslararası hukuk literatüründe Avustralya örneği, gelişmiş demokrasilerde güvenlik kaygılarının çocuk haklarını nasıl geriye itebileceğine dair çarpıcı bir vaka olarak ele alınıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarında, çocukların yetişkinlerle aynı ceza standartlarına tabi tutulması açıkça insan hakları ihlali kabul edilirken; Queensland’in yaklaşımı bunun tersine bir örnek sunuyor. Bu durum, Avustralya’nın imzacı olduğu sözleşmelerle kendi iç politikasının çeliştiğini ve küresel düzeyde emsal teşkil edebilecek riskli bir örnek yarattığını ortaya koyuyor.
Queensland deneyimi, yalnızca Avustralya için değil, çocuk adalet sistemlerini sertleştirmeyi düşünen diğer ülkeler için de dikkat çekici. Eğer bu yaklaşım yaygınlaşırsa, uluslararası çocuk hakları rejiminin zayıflamasına yol açabilecek bir eğilimin başlangıcı olarak görülebilir. Bu nedenle Queensland yasaları, yerel düzeyin ötesinde küresel bir tartışma ve kaygı konusu haline geldi.
"Geleceğe Dair Bir Tercih"
Queensland’in sert yaklaşımı, yalnızca iç politika tercihi değil, aynı zamanda uluslararası yükümlülüklerle de çatışıyor. Bu deneyim, çocuk adaletinde ulusal güvenlik merkezli düzenlemelerle küresel insan hakları standartları arasındaki gerilimi açık biçimde ortaya koyuyor.
"Temel soru hâlâ aynı:" Adalet, yalnızca geçmişin hesabını görmek midir, yoksa geleceğe dair bir tercih midir? Çocuk adaleti, toplum güvenliği için mi var, yoksa çocuklara ikinci bir şans vermek için mi? Sertleşme mi daha etkili sonuç doğurur, yoksa rehabilitasyon mu?
Ne Queensland modeli tek başına çözüm ne de farklı ülkelerin yaklaşımları tüm sorulara cevap. Her biri, kendi hukuki gelenekleri, toplumsal beklentileri ve tarihsel yükleri içinde şekilleniyor. Belki de yanıt, iki uç arasında bir yerde, hem mağduru hem faili hem de toplumu gözeten daha dengeli bir yaklaşımda aranıyor. Çünkü çocukların nasıl yargılandığı, yalnızca bugünün değil, yarının toplumunu da biçimlendiriyor.
"Not: "Bu yazıyı kaleme almak benim için kolay olmadı. Bu vesileyle, Tekirdağ’da hayatını kaybeden kuzenim Mustafa Can Ekiciler’i bir kez daha rahmetle anıyorum. Yazı sürecinde hukuk bilgisiyle yol gösteren Sayın Avukat Dr. Onur İste’ye de gönülden teşekkür ederim.
https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/avustralya-da-bu-soruyu-tartisiyor-bir-cocugun-isledigi-suc-adalet-terazisinde-nasil-tartilir-216842/
============================
Sığınmacı oteli yasağı İngiltere’yi karıştırdı: Göçmen karşıtları ile ırkçılık karşıtları sokaklarda çatıştı
Epping’deki Bell Hotel’de sığınmacıların kalmasına yargıdan gelen engelleme kararının ardından, göçmen karşıtı gruplar ve ırkçılık karşıtları Londra’dan Liverpool’a sokaklarda çatıştı. Starmer hükümeti karara itiraz edecek. Mart sonu itibarıyla 32 bin 345 sığınmacı geçici olarak otellerde barındırılıyor. Haziran sonuna gelindiğinde ise ülkede iltica başvurusu yapanların sayısı 111 bini aştı.
24 Ağustos 2025
Eylemler, Yüksek Mahkeme’nin Essex’teki Epping kasabasında bir otelin sığınmacılara tahsis edilmesini engelleyen geçici tedbir kararının ardından geldi.
Bu kararın ardından farklı partilerden (İşçi Partisi, Muhafazakârlar ve Reform UK) kontrolündeki bazı belediyeler, benzer hukuki adımlar atmayı değerlendirmeye başladı.
Hükümet ise karara itiraz edeceğini duyurdu. Güvenlikten sorumlu Devlet Bakanı Dan Jarvis, Otel uygulamasını 2029’a kadar tamamen sonlandıracağız ama bunun düzenli ve kontrollü olması gerekiyor. Bu nedenle karara itiraz edeceğiz dedi.
İngiltere genelinde sığınmacıların otellerde barındırılmasına karşı düzenlenen protestolarda gerilim yükseldi. Başbakan Keir Starmer hükümetine tepki gösteren gruplar, Cumartesi günü birçok kent ve kasabada sokağa çıktı.
Gösteriler, karşıt eylemler düzenleyen ırkçılık karşıtı gruplarla karşı karşıya gelince polis devreye girdi.
Bristol ve Liverpool başta olmak üzere çeşitli şehirlerde arbede yaşandı. BBC ve Sky News’un aktardığına göre, Bristol’de çevik kuvvet ve atlı polis, onlarca göçmen karşıtı protestocuyu yüzlerce ırkçılık karşıtı göstericiden ayırdı.
Liverpool’da ise yüzlerce kişinin katıldığı eylemlerde 11 kişi sarhoşluk, kavga ve saldırı gibi suçlamalarla gözaltına alındı.
Starmer liderliğindeki İşçi Partisi hükümeti, artan göç ve sığınmacı sayıları nedeniyle baskı altında. İçişleri Bakanlığı verilerine göre, sadece Mart sonu itibarıyla 32 bin 345 sığınmacı geçici olarak otellerde barındırılıyor. Haziran sonuna gelindiğinde ise ülkede iltica başvurusu yapanların sayısı 111 bini aştı. Ayrıca, Starmer’ın göreve gelmesinden bu yana Manş Denizi’ni aşarak ülkeye ulaşan göçmen sayısı 50 bini geçti.
Bu süreçte, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), İngiltere’nin çoğu sığınmacıya çalışma hakkı tanımadığını, bu nedenle hükümet desteği ya da aile çevrelerine bağımlı kaldıklarını hatırlattı.
Aşırı sağcı Reform UK lideri Nigel Farage, Cumartesi günü yaptığı açıklamada kitlesel sınır dışı planlarını duyurdu. Farage, ülkeye gelenlerin gözaltına alınarak eski askeri tesislerde tutulacağını ve ikili anlaşmalar yoluyla Afganistan, Eritre gibi ülkelere gönderileceğini söyledi. Ayrıca İngiltere’nin Mülteci Sözleşmesi ve İşkenceye Karşı BM Sözleşmesi’nden çekileceğini savundu.
Oxford Üniversitesi Göç Gözlemevi verilerine göre, 2018-2024 arasında İngiltere’ye küçük botlarla ulaşanların yüzde 70’i İran, Afganistan, Irak, Arnavutluk, Suriye ve Eritre’den geldi. Geçen yıl ise Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken 73 kişi hayatını kaybetti; bu sayı önceki altı yılın toplamından daha fazla.
https://serbestiyet.com/dis-haber/siginmaci-oteli-yasagi-ingiltereyi-karistirdi-gocmen-karsitlari-ile-irkcilik-karsitlari-sokaklarda-catisti-216838/
============================
Trump’tan istifasından başka yol yok dediği Intel CEO’suna anlaşma sonrası övgü dolu sözler: ABD, şirkete yüzde 10 ortak oldu
Trump, Büyük bir çelişki içinde. İstifasından başka çözüm yok dediği ettiği Intel CEO’su Lip-Bu Tan ile görüştükten sonra anlaşma yaptı. ABD hükümeti, Intel’in %10 hissesini satın aldı. Trump anlaşma sonrası Tan’ı övdü: INTEL, inanılmaz bir geleceğe sahip olan büyük bir Amerikan şirketidir. Bu Anlaşmayı, Şirketin Saygın İcra Kurulu Başkanı Lip-Bu Tan ile müzakere ettim.
23 Ağustos 2025
Geçtiğimiz günlerde ABD Başkanı Donald Trump, kısa süre önce istifasını talep ettiği Intel CEO’su Lip-Bu Tan ile Beyaz Saray’da görüştü. Bu buluşma, Trump’ın önceki sert açıklamalarına kıyasla yumuşak bir ton benimsediğine işaret etmişti.
>>Trump, Tan’a istifa çağrısı yapmıştı
Trump, yarı iletken üreticisi Intel’in CEO’sunun büyük bir çelişki içinde olduğunu belirterek istifaya çağırmıştı ve başka çözüm yok demişti.
Söz konusu istifa çağrısı, Cumhuriyetçi Senatör Tom Cotton’un, Intel Yönetim Kurulu Başkanı Frank Yeary’e yazdığı mektupta, Tan’ın Çin ile bağlantılarını sorgulamasının ardından geldi.
Cotton, 6 Ağustos tarihli mektubunda, Tan’ın yatırımları ve Çin Komünist Partisi ile Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile bağlantılı olduğu iddia edilen yarı iletken firmalarıyla olan ilişkileri konusundaki endişelerini dile getirmişti.
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/08/image-81.png
Söz konusu mektupta Cotton, mart ayında Intel’in CEO’su olarak atanan Tan’ın düzinelerce Çinli şirketi kontrol ettiğini ve yüzlerce Çinli ileri üretim ve çip şirketinde hissesinin olduğunun bildirildiğini aktarmıştı.
>>Yüzde 10’luk hisseye ABD ortak oldu
ABD eski Başkanı Donald Trump, hükümetin çip üreticisi Intel’in yüzde 10’luk hissesini satın aldığını duyurdu.
Trump açıklamasında Amerika Birleşik Devletleri’nin artık INTEL’in %10’una sahip olduğunu ve kontrol ettiğini bildirmekten büyük onur duyuyorum. INTEL, çok daha inanılmaz bir geleceğe sahip olan büyük bir Amerikan şirketidir. Bu Anlaşmayı, Şirketin Saygın İcra Kurulu Başkanı Lip-Bu Tan ile müzakere ettim. Amerika Birleşik Devletleri bu Hisseler için hiçbir ödeme yapmadı ve Hisseler şu anda yaklaşık 11 Milyar Dolar değerinde. Bu, Amerika için ve aynı zamanda INTEL için de harika bir Anlaşma. INTEL’in yaptığı gibi, öncü Yarı İletkenler ve Çipler üretmek, ulusumuzun geleceği için temel önem taşıyor. AMERİKA’YI TEKRAR MÜKEMMEL YAPIN! Bu konuya gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. İfadelerini kullandı.
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/08/image-81.png
Intel, daha sonra yaptığı basın açıklamasında hükümetin şirkete 8,9 milyar dolar değerinde adi hisse yatırımı yaptığını belirtti. Bu yatırımın, CHIPS Yasası kapsamında ayrılan 5,7 milyar dolar ve Secure Enclave programından sağlanan 3,2 milyar dolar ile finanse edildiği açıklandı. Intel’in daha önce aldığı 2,2 milyar dolarlık CHIPS hibesi de eklendiğinde, hükümetin şirkete yaptığı toplam yatırım 11,1 milyar dolara ulaştı.
Hükümet, hisse başına 20,47 dolar ödeyerek toplamda %9,9’luk bir pay elde etmiş oldu.
Yatırımın, hükümetten karşılıksız destek anlamına gelmediğinin altı çiziliyor. ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick, hisselerin oy hakkı bulunmayacağını öne sürse de adi hisse senetleri doğal olarak oy haklarıyla geliyor. Intel ise bu yatırımın pasif kalacağını, yönetim kurulunda temsil edilmeyeceğini ve sadece belirli istisnai durumlarda oy hakkı kullanılacağını açıkladı.
https://serbestiyet.com/featured/trumptan-istifasindan-baska-yol-yok-dedigi-intel-ceosuna-anlasma-sonrasi-ovgu-dolu-sozler-abd-sirkete-yuzde-10-ortak-oldu-216790/
============================
Hollanda hükümetinde İsrail’e ek yaptırım krizi: Dışişleri dahil 9 bakan istifa etti
Hollanda'da 29 Ekim'de yapılacak erken seçime kadar işbaşında olan azınlık hükümetinin Dışişleri Bakanı Caspar Veldkamp, İsrail'e karşı ek yaptırımların engellemesi nedeniyle görevinden istifa etti.
23 Ağustos 2025
Veldkamp’ın ardından, Yeni Sosyal Sözleşme Partisi (NSC) üyesi diğer sekiz bakan da görevlerinden ayrıldıklarını açıkladı.
Veldkamp, 22 Ağustos Cuma akşamı yaptığı açıklamada, İsrail üzerinde baskı kurmak için anlamlı ek önlemler alma imkânımın yetersiz olduğunu görüyorum dedi.
Hareket alanının kısıtlandığını vurgulayan Hollandalı bakan, kendi politikası doğrultusunda ilerleyemediği için istifa kararı aldığını belirtti.
Veldkamp Temmuz ayı sonunda, aşırı sağcı İsrailli bakanlar Bezalel Smotrich ve Itamar Ben-Gvir’e ülkeye giriş yasağı getirmişti.
Ancak bu yaptırım kabine içinde tepkiyle karşılanmış, Veldkamp da sonraki bakanlar kurulu toplantılarında tepkisel baskı gördüğünü söylemişti.
İstifa kararı, Veldkamp’ın ek yaptırımlar talebinin görüşüldüğü uzun süren toplantının ardından geldi. Özellikle muhalefet, hükümete İsrail’e karşı daha sert adımlar atması için baskı yapıyordu.
Mecliste 21 Ağustos Perşembe akşamı gerçekleşen Gazze konulu tartışmada İsrail’e yönelik ek yaptırım sözü veren Veldkamp, hükümetin oluru olmadan böyle bir açıklama yaptığı için eleştirilmişti.
Vekdkam’ın ardından Yeni Sosyal Sözleşme Partisi’ne (NSC) mensup Başbakan Yardımcısı Eddy van Hijum’ün yanı sıra içişleri, eğitim ve sağlık bakanları ile dört devlet bakanı da görevlerinden ayrıldıklarını açıkladı.
Eddy van Hijum, Veldkamp’ın İsrail hükümetine karşı ek önlemler alınması gereğini çok güçlü bir şekilde hissettiğini vurgulayarak, Ancak sürekli fren yapıldı. Sorumluluk alması için ona çok az alan tanındı. PVV’nin ayrılmasından sonra bunun farklı olacağını ummuştuk ama öyle olmadı görüşünü dile getirdi.
Geert Wilders liderliğindeki aşırı sağcı PVV de İsrail’e verdiği koşulsuz desteğiyle biliniyor.
Azınlıktaki seçim hükümetinin geleceği ve bundan sonra ne olacağı henüz belirsizliğini koruyor.
Başbakan Dicle Schoof’un Hollanda Temsilciler Meclisi’ne bir açıklama yapması bekleniyor.
Aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin (PVV), sığınma ve göç konusunda yeterli sert önlemler alınmadığı gerekçesiyle hükümetten çekilmesinin ardından, 29 Ekim’de erken genel seçim kararı alınmıştı.
Seçime kadar, Dilan Yeşilgöz’ün lideri olduğu sağ liberal Özgürlük ve Demokrasi İçin Halk Partisi, merkez sağ NSC ve aşırı sağcı Çiftçi Vatandaş Haraketi Partisi’nin (BBB) oluşturduğu azınlık hükümetinin Hollanda’yı yönetmesi kararlaştırılmıştı.
Yeşilgöz’ün VVD’si ile aşırı sağcı BBB’nin de İsrail’e yönelik koşulsuz desteği hem koalisyon ortağı NSC hem de muhalefet partilerinin tepkisine neden oluyordu.
Muhalefet partileri, hükümetin hâlâ İsrail’e karşı net bir tutum sergilememesine tepki gösteriyor.
Muhalefetteki Avrupa Birliği yanlısı Volt Partsi’nin lideri Laurens Dassen, Soykırımın durdurulup durdurulmayacağı konusunda hükümetin hâlâ karar verememesi utanç verici dedi.
İşçi Partisi – Yeşil Sol Parti (GL-PvdA) Milletvekili Kati Piri ise Bir açlık, bir etnik temizlik ve bir soykırım yaşanıyor. Ve bizim hükümetimiz saatlerdir herhangi bir önlem alıp almayacaklarını tartışıyor. Utanç verici diye konuştu.
https://serbestiyet.com/dis-haber/hollanda-hukumetinde-israile-ek-yaptirim-krizi-disisleri-dahil-9-bakan-istifa-etti-216764/
============================
"Zelenskiy:" Türkiye, Ukrayna’nın deniz güvenliğinin sorumluluğunu üstlenmeye hazır
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy: Türkiye, Ukrayna'nın deniz güvenliğinin sorumluluğunu üstlenmeye hazır, ancak Ukrayna'nın korumayı garanti altına alacak yeterli F-16 uçağı hâlâ yok.
22 Ağustos 2025
Kiev’i ziyaret eden NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile bir araya geldi.
Burada açıklama yapan Zelenskiy, Rusya’nın kendisinin Putin’le görüşmesinin gerçekleşmemesi için her şeyi yaptığını öne sürdü.
>>Mark Rutte ile güvenlik garantilerini görüştü
Rutte ile güvenlik garantilerini görüştüğünü belirten Zelenskiy, Güvenlik garantileri NATO’nun 5. Maddesine benzer, uygun bir şekilde yapılandırılmalıdır dedi.
>>Rusya savaşı sonlandırmazsa yaptırımlara tabi tutulmalı
Ukrayna’nın şu anda sahip olduğu F-16 savaş uçaklarının sayısının, güvenliği garanti etmek için yeterli olmadığını belirten Zelenskiy, Rusya savaşı sonlandırma isteği göstermemesi halinde yaptırımlara tabi tutulmalı ifadelerini kullandı.
>>Türkiye, Ukrayna’nın güvenlik garantörü olmak istiyor
Öte yandan Zelenskiy, Türkiye’nin Ukrayna’nın güvenlik garantilerine katılmak istediğini ve deniz güvenliğinden sorumlu olmak istediğini aktardı.
https://serbestiyet.com/featured/zelenskiy-turkiye-ukraynanin-deniz-guvenliginin-sorumlulugunu-ustlenmeye-hazir-216755/
============================
>>Diyanet, din temelli eğitim veren kreş açtı
Manisa’da Diyanet öncülüğünde açılan ve e-okul sistemine entegre edilen kreşte 4-6 yaş grubu çocuklara dini eğitim veriliyor. Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay, MEB asli görevini terk etmekte, adeta Diyanet’in alt kurumuna dönüşmektedir. Devletin kaynakları cemaat kurslarına değil; devlet okullarına, öğretmenlere ve öğrencilere aktarılmalıdır dedi.
22-08-2025
Manisa’nın Yunusemre ilçesinde e-okul sistemine entegreli, tam gün eğitici ve dini temelli kreş modeli uygulaması başlatıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın okul öncesi eğitim modeline göre açılan ve Yunusemre İlçe Müftülüğünün öncülüğünde başlayan kreşte 4-6 yaş grubu çocuklara dini eğitim veriliyor. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) okullarda öğrencilere bir öğün bile yemek vermezken burada çocuklara gün içerisinde 3 öğün yemek sağlanıyor.
Cumhuriyet’ten Taylan Gülkanat’ın haberine göre Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay söz konusu kreş modeline ilişkin, .çocukların eğitimin hakkının Diyanet’in vesayetine bırakılamayacağını belirtti. Özbay, Çocukların eğitim hakkı, Anayasa ve yasalar gereği MEB’in denetiminde güvence altındadır. Ancak MEB asli görevini terk etmekte, adeta Diyanet’in alt kurumuna dönüşmektedir. Kuran kurslarının ‘okul öncesi eğitim kurumu’ gibi sunulması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na açıkça aykırıdır. Eğitim hakkı, siyasal iktidarın ve onun ortaklarının tarikatlar eliyle dini kendi anlayışlarına göre yorumlamasına indirgenemez. Bu, yalnızca laiklik ilkesinin değil; aynı zamanda çocukların temel haklarının ve Cumhuriyet’in eğitim birliği anlayışının da tasfiye edilmesi demektir diye konuştu.
>>‘ÇOCUK HAKLARININ İHLALİ’
Okul öncesi dönemin; çocukların oyun, sanat, bilim ve sosyal becerilerle geliştirmesi gereken kritik bir dönem olduğunu vurgulayan Özbay, Ancak çocuklara bu yaşta siyasi iktidarın dünya görüşü empoze edilmekte, pedagojik ihtiyaçlar göz ardı edilmektedir. Çocukların yaş, duygu ve zihinsel gelişimlerine uygun olmayan bu dayatmalar, çocuk haklarını ağır şekilde ihlal etmektedir dedi.
>>‘EĞİTİM BÜTÜNÜYLE KUŞATMA ALTINDA’
AKP iktidarı boyunca, eğitimin hak olmaktan çıkarılıp, siyasal mühendislik aracı haline getirildiğine dikkat çeken Özbay, İmam hatiplere verilen teşviklerin şimdi okul öncesine taşınması, çocuklara daha küçük yaşta tek tip bir istikamet dayatılmasının göstergesidir. MESEM uygulamalarıyla ortaöğretimde çocuk emeği sömürüye açılmış, şimdi de okul öncesinde dini dayatmalarla eğitim bütünüyle kuşatma altına alınmıştır. Devletin kaynakları bilimsel eğitime değil, siyasal islamcı projelere aktarılmaktadır. Bu gidişat yalnızca eğitim sistemini değil, cumhuriyetin geleceğini de tehdit etmektedir ifadelerini kullandı.
>>EĞİTİM, LAİKLİĞİN GÜVENCESİ ALTINDA KALMALIDIR
Özbay sözlerini şöyle tamamladı: Devletin kaynakları cemaat kurslarına değil; devlet okullarına, öğretmenlere ve öğrencilere aktarılmalıdır. Eğitim, laikliğin güvencesi altında kalmalıdır. Çünkü laiklik, her inancı ve inançsızlığı koruyan tek gerçek teminattır. Cumhuriyetin en temel kazanımı olan laik, bilimsel, kamusal ve parasız eğitim hakkını savunmaya devam edeceğiz. Çocuklarımızın geleceğini siyasal iktidarın ideolojik hesaplarına, cemaatlerin ve tarikatların gölgesine bırakmayacağız.
https://yurtsever.org.tr/2025/diyanet-din-temelli-egitim-veren-kres-acti-551294/
============================
Yapay zeka ile kodlama sürecini kolaylaştıran girişim: ComputerX
Yapay zeka destekli yazılım geliştirme platformu ComputerX, doğal dilde verilen komutlarla çalışan backend, frontend ve UI çözümleri sunuyor.
>>Emre Tokses
22 Ağustos 2025
Yapay zeka destekli yazılım geliştirme araçları son yıllarda büyük bir dönüşüm yaşarken, ComputerX bu alandaki iddialı girişimlerden biri olarak dikkat çekiyor. Platform, mühendislerin ve yazılım ekiplerinin daha hızlı, daha doğru ve daha yaratıcı kod üretmesine olanak tanıyor.
Geleneksel IDE'leri bir kenara bırakarak yapay zekayı yazılım geliştirme sürecinin merkezine koyan ComputerX, kendini yalnızca bir üretken yapay zeka aracı değil, aynı zamanda bir superintelligence coding partner olarak tanımlanıyor. ComputerX, kullanıcıların doğal dilde verdiği komutları yüksek kaliteli, çalışmaya hazır kodlara dönüştürüyor. Backend'den frontend'e, test senaryolarından API entegrasyonlarına kadar birçok farklı yazılım bileşenini tek bir yerden üretmek mümkün. Platform, aynı zamanda gerçek zamanlı ekip çalışması imkanı da sunuyor. Geliştiriciler, tek bir çalışma alanı üzerinden fikirlerini paylaşabiliyor, kodu birlikte revize edebiliyor ve yapay zekayla birlikte çalışarak ürünlerini daha kısa sürede hayata geçirebiliyor.
ComputerX’in Get Inspired bölümünde yer alan örnek senaryolar, ürünün potansiyelini ortaya koyuyor. Örneğin, bir kullanıcı, sadece "SaaS platformum için kullanıcı oturum açma sistemi oluştur." komutunu verdiğinde sistem, tüm backend mantığını ve kullanıcı doğrulama akışlarını kısa bir süre içerisinde hazırlıyor. Bir başka örnekte platforma, "Basit bir X-O-X oyunu tasarla.” komutu verildiğinde, dakikalar içerisinde bileşenler otomatik olarak oluşturuluyor ve yarattığınız oyunu panelde deneme imkanı tanıyor. Hatta, "Stripe ile ödeme entegrasyonu yap" gibi spesifik görevler için dahi hazır kod blokları ve entegrasyon noktaları sunuluyor.
Platform sadece geliştiricilere değil, teknik olmayan ürün yöneticilerine de hitap ediyor. Teknik detaylara hakim olmayan bir kişi bile, fikirlerini doğal dilde yazarak çalışan prototipler oluşturabiliyor. Bu sayede, yazılım geliştirme süreçleri daha pratik hale gelirken, teknik ekiplerin üzerindeki yük de büyük ölçüde azalıyor.
ComputerX, hem profesyonel geliştiricilere hem de yeni başlayanlara uygun esnek bir fiyatlandırma modeli sunuyor. Platformu deneyimlemek isteyen kullanıcılar için ücretsiz bir plan bulunurken, daha fazla özellik ve kaynak sunan Standard Plan aylık 19.99 dolar karşılığında kullanılabiliyor. Bu plan kapsamında kullanıcılar, ayda 5 bin kredi, ileri seviye yapay zeka modellerine erişim ve öncelikli destek hizmetlerinden yararlanabiliyor. Aylık krediler tükendiğinde ise kullanıcılar ihtiyaçlarına göre ek kredi paketleri satın alabiliyor. Böylece platform, hem düşük bütçeli bireysel kullanıcılar hem de yüksek hacimli üretim yapan ekipler için esnek ve ölçeklenebilir bir kullanım imkanı sunuyor.
https://webrazzi.com/2025/08/22/yapay-zeka-ile-kodlama-surecini-kolaylastiran-girisim-computerx/
============================
"Yılmaz Özdil:" KOZMİK ODA
50 metrekarelik bir oda, retina taramasıyla giriliyor, 17 haneli kapı şifresi üç günde bir değiştiriliyor, sadece Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve burada görevli 12 subayın girebilme yetkisi var, kamuoyunda kısaca "kozmik oda" olarak biliniyor.
50'li yılların başında NATO talimatıyla Seferberlik Tetkik Kurulu oluşturulmuştu.
Türkiye işgal edilirse, kendi topraklarımızdaki direnişi örgütleyecek olan birimdi. Barış zamanında silahı, mühimmatı, insan gücünü temin edecek, işgal olursa, bunları devreye sokacaktı.
Sovyetler dağılınca, soğuk savaş sona erdi, gene NATO talimatıyla, Seferberlik Tetkik Kurulu lağvedildi.
Artık gerek yok denildi. ABD'nin isteğiyle kurulmuş, ABD'nin isteğiyle kaldırılmıştı.
90'lı yılların başında ulusal tehdit algısı değişti.
Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi göbeğini kendisi kesmeye karar verdi.
Silahlı kuvvetlerini yeniden yapılandırmaya başladı. Seferberlik Dairesi'ni Özel Kuvvetler Komutanlığı'na bağlı olarak yeniden kurdu.
Görevi neydi? Memleket işgal edilirse, Türk silahlı kuvvetleri herhangi bir sebeple çökerse, özgürlük direnişini örgütleyecekti.
Bu amaçla, kritik şehirlerde seferberlik bölge başkanlıkları tesis edildi. Kısaca kozmik oda olarak bilinen yer, bunlardan biriydi.
Ordunun silah depoları, cephanelikleri imha edilirse, gizlenmiş sivil depoların adresleri kimlerde olacak? Havaalanları zarar görürse, hangi şehirlerarası yollar pist olarak kullanılacak? İşgalcilerin ilerlemesini engellemek için hangi demiryolları havaya uçurulacak, hangi viyadükler patlatılacak?
Bölgeyi bataklığa çevirmek için hangi barajların kapakları açılacak?
Kozmik odada bunların planları vardı.
Kimlerin teknesi, hangi balıkçı barınakları kullanılacak?
>>Hangi kahvehane, hangi park, hangi bakkal?
>>Mazotu nereden alacağız?
Adresler, kapı numaraları, kodlar… Yaralananlar olacak, hastaneye gidemezsin, hangi doktorlar gizli ameliyatlar için yeraltına inecek, hangi eczacılar ilaç temin edecek?
Elektrik kesik, telefon yok, hangi taksici, hangi çiçekçi kuryelik yapacak?
Hangi mühendis, hangi mimar, hangi avukat hangi işe yarayacak?
Senin o kırtasiyeci zannettiğin, mobilyacı zannettiğin, aslında kim?
Vatan için hayatını ortaya koyacak olan sivil kahramanların isim isim listesi vardı.
Demokrasi nöbetinde dombıra söylemekle olmuyor bu işler.
Kozmik oda…
Nefsi müdafaaydı.
Kuvay-ı Milliye'ydi.
Bülent Arınç…
İşte bu kozmik odanın kapısını kırıp, bu milletin Kuvay-ı Milliye’sini imha etmek için kullanılan levyeydi.
Suikast ayağıyla, kozmik odaya 1.5 terabaytlık bilgisayar hafızasıyla daldılar, 125 milyon word sayfası ebatında devlet sırrı çaldılar.
FETÖ’cüler Bülent Arınç levyesiyle girdikleri kozmik odayı talan ederken, Bülent Arınç hâlâ alay ediyor, "kozmetik oda" diyordu.
Atatürk dahil tüm cumhurbaşkanlarımız sanki dinsizmiş gibi "dindar cumhurbaşkanı seçeceğiz" diyordu.
FETÖ mahkemeleri inşa edilirken gevrek gevrek gülerek "kurban olduğum Allah’ım, verdikçe veriyor" diyordu.
FETÖ’cü savcı adliyeyi basıp, Başsavcı İlhan Cihaner'i tutuklarken, FETÖ’cü savcıyı eleştirenlere tükürüyordu, "adliye basıldı diyorlar, buna baskın denir mi? Tuuu size!” diyordu.
Onuncu Yıl Marşı'nı duyduğunda "asabım bozuluyor, kapatın şunu" diyordu, sırf Mustafa Kemal'i hatırlatıyor diye.
Vardar Ovası türküsüne bile kafayı takıyordu.
Bebek katili APO için "namazında, niyazında masum bir çocuk” diyordu.
Kendisi gibi düşünmeyen özgür kadınlara "pornocu" diyordu.
Muhalefet partisinin kadın milletvekiline yaratık diyordu, "bir kadın olarak sus" diye bağırıyordu.
Kahkaha atan kadınlara "iffetsiz" diyordu.
Laik eğitime saldırıyor, "çok şükür satanist olanlar, memleketi soyanlar imam hatipten yetişmedi" diyordu.
Madalyalı kahraman subaylarımız asrın iftirasıyla hapislere tıkılırken, kahırdan canlarına kıyarlarken "Türkiye bağırsaklarını temizliyor" diyordu.
Tek başına hükümet olmanın şımarıklığıyla, cumhuriyet değerlerine hakaret ediyordu.
Atatürk devrimlerinin kendisine tanıdığı imkanları, Atatürkçüleri aşağılamak için kullanıyordu.
Hukukçu olmasına rağmen, dinciliği yüceltiyor, eğitimli olmasına rağmen, lümpen küstahlığını cesaretlendiriyordu.
Güya edepten ahlaktan dem vururken, daima belden aşağı vuruyordu.
Sonunda boş süt şişesi gibi kapının önüne konuldu…
Şimdi çıkmış, cemaat beni kullanmış olabilir filan diyor.
İnsanın kendisini bu kadar kaybetmesi için iktidar sarhoşu olması yetmez! İktidar ayyaşıydı bunlar!
============================
Hulusi Akar’ın gelini Türkiye pazarına giriyor: İlk şube nerede açılacak?
Eski Milli Savunma Bakanı ve AKP Kayseri Milletvekili Hulusi Akar’ın gelini Melis Kahya Akar liderliğindeki General Atlantic’in markası Türkiye’de ilk şubesini Emaar AVM'de açacak.
22 Ağustos 2025
108 milyar dolarlık varlığı yöneten Amerikalı yatırım fonu General Atlantic’in 2023 yılında 641 milyon dolara satın aldığı meyve suyu, kahve, sandviç ve salata markası Joe & The Juice’un Türkiye’ye geleceği belirtildi.
General Atlantic’in direktörlüğünü ve EMEA Tüketici Başkanlığı’nı, eski Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın gelini Melis Kahya Akar’ın yapması dikkat çekti. 2019’da direktörlük koltuğuna oturan Melis Kahya Akar, General Atlantic’in Trendyol ile birlikte Gymshark, Depop, Sezane ve Joe & the Juice gibi büyük markalarda toplam 1,1 milyar dolar yatırım sermayesi sağlayan beş yatırıma öncülük etmişti.
>>ÖNCE EMAAR AVM, SONRA NİŞANTAŞI ŞUBESİ AÇILACAK
Patronlar Dünyası’ndan Necla Dalan’ın haberine göre; Joe & The Juice markasını Türkiye’ye getirmek isteyen yatırımcılar arasından sıyrılan isim Eren Merzeci oldu. Kısa bir süre önce adı değişen Kerevitaş’ın eski sahibi Osman Merzeci ile Amerikan dondurma markası Haagen-Dazs’ı Türkiye’ye getiren Serra Merzeci’nin oğlu olan Eren Merzeci, yabancı ortaklarıyla Türkiye’de büyüme planları yapıyor.
Eren Merzeci ve ekibi, hali hazırda Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’da 450 şubesi olan Joe & The Juice’in Türkiye’deki ilk şubesini açmak için harekete geçti.
Bahadır Tuğcan Dağcı’nın Ülke Müdürlüğü’nü üstlendiği Joe & The Juice Türkiye, ilk şubesini Eylül ayında İstanbul’da Emaar AVM’de açacak. Şu anda şubenin dekorasyonu için tam gaz çalışmalar devam ediyor. Emaar’daki şubenin hemen ardından Nişantaşı şubesi gelecek.
https://www.veryansintv.com/hulusi-akarin-gelini-turkiye-pazarina-giriyor-ilk-sube-nerede-acilacak
============================
>>İsrail Filistinlilerin suyunu azaltacak!
İsrail, Filistinlileri güneye göçe zorlamak için Gazze'nin kuzeyine verilen suyu azaltacak.
22 Ağustos 2025
İsrail hükümeti, Gazze Şeridi’nin kuzey bölgelerinden, yüz binlerce Filistinliyi güney bölgelere zorla göç ettirmek ve Gazze kentinin işgaline hazırlık amacıyla kuzey bölgelerine verilen su miktarını azaltma hazırlığı yapıyor.
İsrail devlet televizyonu KAN’ın haberine göre, hükümet, Gazze Şeridi’nin kuzeyinden Filistinlileri göç ettirmek için kuzey bölgesine verilen suyu azaltmayı ve Gazze Şeridi’nin güneyine iki yeni su hattı döşemeyi planlıyor.
Ocak 2025’ten bu yana İsrail, Gazze Şeridi’ni besleyen son su kaynağı Mikrot şirketinin su hatlarını da kesti. Mart 2025’te ise Deyr el-Belah’ın güneyindeki merkezi su arıtma tesisinin son elektrik hattı da devre dışı bırakıldı.
İsrail Güvenlik Kabinesi, 8 Ağustos’ta bölgenin kuzeyindeki Gazze kentinin işgal edilmesine yönelik plana onay vermişti.
Başbakan Binyamin Netanyahu, kabine toplantısı öncesi verdiği bir röportajda, Gazze Şeridi’nin tamamını işgal etmeyi hedeflediklerini söylemişti.
İsrail basınında yer alan haberlerde de ordunun Gazze’nin geri kalanını işgal etme emri aldığı, ancak bu adımın eylül ayından önce hayata geçirilmesinin beklenmediği aktarılmıştı.
Plana göre ilk aşamada yaklaşık bir milyon Filistinli güneye sürgün edilecek, kent kuşatılacak ve yoğun saldırılar sonrası işgal edilecek.
İkinci aşamada ise büyük ölçüde harabeye dönmüş olan Gazze’nin merkezindeki mülteci kamplarının işgali öngörülüyor.
İsrail, 1967’den 2005’e kadar 38 yıl boyunca Gazze Şeridi’ni işgal altında tutmuştu. Bugün yaklaşık 2,3 milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze Şeridi 18 yıldır ağır bir abluka altında bulunuyor.
https://www.veryansintv.com/israil-filistinlilerin-suyunu-azaltacak
============================
Netanyahu’dan ‘ateşkes’ talimatı: ‘Hamas kabul etse bile…’
Gazze'de "İsrail'in kabul edeceği şartlarla" ateşkes müzakereleri talimatı verdiği açıklanan Netanyahu, Hamas ateşkes anlaşmasını kabul etse bile Gazze'yi işgal edeceklerini söyledi.
21 Ağustos 2025
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Hamas ateşkes ve esir takası anlaşmasını kabul etse dahi Gazze kentini işgal edeceklerini söyledi.
Netanyahu, Sky News Australia televizyonuna röportaj verdi.
Sunucunun Hamas’ın bir anlaşmayı kabul etmesi halinde İsrail’in Gazze’yi işgal planından vazgeçip vazgeçmeyeceği yönündeki sorusuna Netanyahu, Bunu her halükarda yapacağız. Hamas’ı orada bırakmayacağımız konusunda hiçbir zaman soru işareti olmadı. yanıtını verdi.
Gazze Şeridi’ne 22 aydır sürdürdükleri şiddetli saldırıları ancak 50 İsrailli esirin serbest bırakılması ve Hamas’ın silah bırakması şartıyla sona erdireceklerini söyleyen Netanyahu, Amacımız bu. Tüm esirleri kurtarmak, Hamas’ı silahsızlandırmak, Gazze’yi silahsızlandırmak. dedi.
İsrail Güvenlik Kabinesi’nin işgal kararı almasından önce Gazze Şeridi’nin tamamını kontrol altına almayı hedefledikleri yönündeki açıklamasının aksine Netanyahu, bu kez Gazze’ Şeridi’ni işgal etmeyi amaçlamadıklarını ileri sürdü.
Yedi cephede savaş verdiklerini öne süren Netanyahu, İran ve bölgedeki vekil güçlerine karşı verdikleri söz konusu savaşı tamamlamak üzere olduklarını da ileri sürdü.
>>ATEŞKES MÜZAKERELERİ TALİMATI
Ardından Netanyahu, yayımladığı videoda, Gazze kentini işgal saldırılarını sürdürürken aynı zamanda ateşkes ve esir takası müzakerelerini de yürüteceklerini söyledi.
Netanyahu, Tüm esirlerin serbest bırakılması ve savaşın İsrail’in kabul edebileceği şartlarda sona erdirilmesi için derhal müzakerelere başlanması talimatını verdim. ifadesini kullandı.
İsrail ordusunun bugün kendisine Gazze kentini işgal planlarını sunduğunu aktaran Netanyahu, ateşkes ve esir takası müzakerelerinin Gazze kentini işgal saldırılarıyla paralel şekilde yürütüleceğini vurguladı.
Netanyahu, Hamas’ın yenilgisi ve tüm esirlerin serbest bırakılması el ele gidiyor. dedi.
>>HAMAS KABUL ETTİĞİNİ DUYURMUŞTU
Hamas, Mısır ve Katar’ın Gazze’de ateşkes ve esir takasıyla ilgili sundukları öneriyi kabul ettiklerini bildirmişti.
Öte yandan İsrail basınına konuşan ismi açıklanmayan İsrailli üst düzey bir yetkili, esir takası anlaşmasına ilişkin Hamas’ın yanıtını almış olmalarına rağmen Tel Aviv’in tutumunda herhangi bir değişiklik olmadığını ifade etmişti.
İsrailli yetkili, Tel Aviv yönetiminin esirlerin tamamının serbest bırakılmasını öngören bir anlaşmada ısrarcı olduğunu kaydetmişti.
>>İSRAİL SALDIRILARA BAŞLAMIŞTI
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz dün sabah Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in kendisine sunduğu Gazze kentini işgal planını onaylamıştı.
İsrail Ordu Sözcüsü Effie Defrin de dün akşam saatlerinde düzenlediği basın brifinginde, ordunun, işgale hazırlandığı Gazze kenti çevresindeki saldırılarına başladığını duyurmuştu.
Gazze kentini işgal saldırılarına, Gideon’un Savaş Arabaları II adı verildiği bildirilmişti.
>>GAZZE’Yİ İŞGAL KARARI
İsrail Güvenlik Kabinesi, 8 Ağustos’ta bölgenin kuzeyindeki Gazze kentinin işgal edilmesine yönelik plana onay vermişti.
Başbakan Binyamin Netanyahu, kabine toplantısı öncesi verdiği bir röportajda, Gazze Şeridi’nin tamamını işgal etmeyi hedeflediklerini söylemişti.
İsrail basınında yer alan haberlerde de ordunun Gazze’nin geri kalanını işgal etme emri aldığı, ancak bu adımın eylül ayından önce hayata geçirilmesinin beklenmediği aktarılmıştı.
Plana göre ilk aşamada yaklaşık bir milyon Filistinli güneye sürgün edilecek, kent kuşatılacak ve yoğun saldırılar sonrası işgal edilecek.
İkinci aşamada ise büyük ölçüde harabeye dönmüş olan Gazze’nin merkezindeki mülteci kamplarının işgali öngörülüyor.
İsrail, 1967’den 2005’e kadar 38 yıl boyunca Gazze Şeridi’ni işgal altında tutmuştu. Bugün yaklaşık 2,3 milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze Şeridi 18 yıldır ağır bir abluka altında bulunuyor.
https://www.veryansintv.com/netanyahudan-ateskes-talimati-hamas-kabul-etse-bile
============================
>>ABD Irak’taki güçlerini çekiyor
ABD, Irak’taki askeri üslerinden güçlerini çekme kararı aldı.
24 Ağustos 2025
Artı Gerçek - ABD, Irak’taki askeri üslerinden güçlerini çekme kararı aldı. Amerikan birlikleri, Erbil ve çevre ülkelere kaydırılıyor. Irak medyasında yer alan habere göre ABD, Irak’taki Eyn Esad ve Victoria üslerindeki tüm askeri güçlerini Erbil ve Irak’a komşu diğer Arap ülkelerine kaydırıyor.
ABD’li yetkililerin, Irak hükümetine Irak topraklarından güçlerini en kısa sürede çekeceklerini bildirdiği belirtiliyor. Önümüzdeki günlerde askeri ve siyasi yetkililerden oluşan bir ABD heyetinin, Irak ve Kürdistan Bölgesi’ni ziyaret edeceği belirtiliyor. Irak medyasına göre, heyet Irak ve Bölge yetkilileriyle geri çekilme ve Haşdi Şabi yasasını görüşecek.
Iraklı yetkililer, daha önce ABD’nin bu yılın Eylül ayında Irak topraklarından güçlerini çekeceğini, Erbil, Ürdün ve Kuveyt’e konuşlandıracağını açıklamıştı. Irak ile ABD arasında varılan anlaşmaya göre, ABD’nin bu yılın Eylül ayında Irak’tan askerlerini çekmesi gerekiyordu ancak ABD’nin çekilme için belirlenen süre dolmadan Irak’taki askerlerini hızlı bir şekilde çekme kararı aldığı belirtiliyor. (DIŞ HABERLER)
https://artigercek.com/dunya/abd-iraktaki-guclerini-cekiyor-337815h
============================
Bunu ilk söyleyen lider oldu. İrlanda Cumhurbaşkanı’ndan çağrı: Gazze’ye BM askeri müdahalesi şart
İrlanda Cumhurbaşkanı Michael D. Higgins, Gazze’de yaşanan insani krizin önlenebilmesi için Birleşmiş Milletler’in (BM) askeri güç göndermesi gerektiğini açıkladı. Higgins’e göre, BM Genel Kurulu, Güvenlik Konseyi’nin vetosuna rağmen böyle bir müdahale gücü oluşturabilir.
24 Ağustos 2025
Cumartesi günü İrlanda’nın kamu yayıncısı RTE’ye konuşan Higgins, BM Şartı’nın bu imkânı sağladığını belirterek şunları söyledi:
Eğer Genel Kurul’un belli bir çoğunluğu destek verirse, Güvenlik Konseyi veto etse bile, Genel Sekreter askeri güç gönderme yetkisine sahiptir. Bu güç, insani erişimi garanti altına almak için oluşturulmalıdır.
İrlanda medyasında geniş yankı uyandıran bu çıkış, Batılı bir liderin ilk kez açıkça Gazze’ye BM askeri müdahalesi çağrısı yapması nedeniyle dikkat çekti.
https://serbestiyet.com/featured/bunu-ilk-soyleyen-lider-oldu-irlanda-cumhurbaskanindan-cagri-gazzeye-bm-askeri-mudahalesi-sart-216887/
============================
"Beyin yiyen amip", bir tatilin daha trajedi ile sonuçlanmasına yol açtı
Naegleria fowleri adlı organizmanın yol açtığı beyin enfeksiyonları, nadir görülse de genellikle ölümle sonuçlanıyor. Missouri’deki son vaka da, dikkatleri yeniden bu gerçeğe çekti.
>>Levent Öztürk
23 Ağustos 2025
ABD’nin Missouri eyaletinde bir kişinin göl gezisi trajik bir şekilde sonuçlandı. Sağlık yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre, tatlı su kaynaklarında nadiren rastlanan fakat son derece ölümcül bir beyin enfeksiyonu nedeniyle bir kişi hayatını kaybetti.
Missouri Sağlık ve Yaşlı Hizmetleri Departmanı (DHSS), ilk vakayı geçtiğimiz hafta bildirmişti. Bu hafta çarşamba günü ise ölüm haberi doğrulandı. Yetkililer, enfeksiyonun detaylarına ilişkin kamuoyuyla sınırlı bilgi paylaştı; ancak yerel kaynaklar, hayatını kaybeden kişinin bir erkek olduğunu aktardı.
Yapılan açıklamada, enfekte olan kişinin belirtiler ortaya çıkmadan kısa süre önce, eyalette bulunan Lake of the Ozarks adlı gölde su kayağı yaptığı bilgisine yer verildi. DHSS, 19 Ağustos tarihinde, hastanın St. Louis bölgesindeki bir sağlık kuruluşunda yaşamını yitirdiğini üzülerek bildiriyoruz. Ailesine ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz açıklamasında bulundu.
>>"Enfeksiyonun nedeni:" Beyin yiyen amip
Uzmanlara göre ölümcül enfeksiyona Naegleria fowleri adlı tek hücreli bir organizma neden oldu. Bu amip türü, sıcak tatlı su kaynaklarında doğal olarak bulunur ve çoğunlukla zararsızdır. İnsanlar bu suyu yuttuğunda genellikle bir sorun yaşanmaz; ancak su burun yoluyla vücuda girerse, beyne ulaşarak ciddi bir enfeksiyona yol açabilir. Bu yüzden organizmaya "beyin yiyen amip" adı da veriliyor.
Bu enfeksiyonun tıbbi adı primer amibik meningoensefalit (PAM). Amip beyne ulaştığında hızla çoğalarak sinir hücrelerine zarar verir. Enfeksiyonun belirtileri arasında başlangıçta ateş, baş ağrısı ve mide bulantısı gibi genel şikayetler yer alır. Ancak kısa süre içinde nöbetler, halüsinasyonlar, bilinç kaybı ve koma gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilir. Bu hastalığın ölüm oranı yüzde 98’in üzerindedir ve hastalar genellikle enfeksiyondan sonraki bir-iki hafta içinde yaşamını yitirir.
>>Neden bu kadar tehlikeli ve nadir?
Naegleria fowleri kaynaklı vakalar oldukça ürkütücü olsa da son derece nadir görülür. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’ne (CDC) göre, 1962’den 2024’e kadar sadece 167 vaka kaydedildi ve bu vakalardan yalnızca dördü hayatta kalabildi. Bu sayı, amibin varlığına kıyasla oldukça düşük; çünkü organizma sıcak iklimlerdeki tatlı sularda yaygın biçimde bulunuyor.
Vakaların büyük kısmı yaz aylarında, göl ve nehir gibi sıcak tatlı su kaynaklarında yüzme ya da su sporları yaparken, buruna su kaçması sonucu ortaya çıkıyor. Özellikle dalma sırasında burun yoluyla giren su, enfeksiyon riskini artırıyor. Ayrıca arıtılmamış ya da kaynatılmamış musluk suyunun burun temizliğinde kullanılması da benzer tehlikeler yaratabiliyor.
Yetkililer, halkın paniğe kapılmaması gerektiğini vurgularken, yine de alınabilecek basit önlemlerle bu tür enfeksiyonlara karşı riskin azaltılabileceğini hatırlatıyor. Tatlı suya dalarken burun mandalı kullanmak, başı suya sokmamak ve burun hijyeninde sadece kaynatılmış ya da filtrelenmiş su kullanmak bu önlemler arasında yer alıyor.
Her ne kadar bu olay üzücü bir istisna olarak kayıtlara geçmiş olsa da, benzer trajedilerin önüne geçmek için bilinçli davranmak önemli. Özellikle sıcak yaz aylarında tatlı su kaynaklarında vakit geçirenlerin basit ama etkili korunma yollarını dikkate alması tavsiye ediliyor.
https://www.chip.com.tr/haber/beyin-yiyen-amip-bir-tatilin-daha-trajedi-ile-sonuclanmasina-yol-acti_172069.html
============================
Bu beyin implantı, iç düşünceleri konuşmaya dönüştürebilir
"24 Ağustos 2025 18:"43
ABD’li araştırmacılar, felçli gönüllüler üzerinde test edilen yeni BCI sistemi ile düşünceleri doğrudan konuşmaya çevirmeyi başardı.
Mehmet Özer zermehmet@gmail.com
Bilim insanları, beyin-bilgisayar arayüzü (BCI) teknolojisinde önemli bir adım attı. ABD’deki araştırmacılar tarafından geliştirilen yeni sistem, düşünceleri doğrudan metne veya sese dönüştürebiliyor.
Sistemin test edildiği dört ciddi felçli gönüllüde, düşünceleri sesli konuşmaya çevirme doğruluk oranı yüzde 74’e ulaştı. Araştırmacılar, teknolojinin konuşma veya motor bozukluğu yaşayan bireyler için iletişimi büyük ölçüde kolaylaştırabileceğini belirtiyor.
Stanford Üniversitesi sinirbilimcisi Benyamin Meschede-Krasa, "Gerçekten konuşmaya çalışmak yerine yalnızca konuşma hakkında düşünmek yeterli. Bu, insanlar için potansiyel olarak daha kolay ve daha hızlı bir yöntem" diyor.
Yeni BCI, konuşma birimleri olan fonemler üzerine kurulu implanta dayalı bir sistem. Makine öğrenimi, gönüllülerin beynindeki motor korteks sinyallerini kelimelere bağlayacak şekilde eğitildi. Araştırmacılar, konuşma girişimi ve yalnızca iç konuşma arasında belirli bir örtüşme olduğunu buldu, ancak sinyaller hâlâ birbirinden ayırt edilebiliyordu.
Bu teknoloji, yalnızca iç konuşmayı kullanarak 125.000’e kadar kelimeyi tanıyabiliyor. Stanford Üniversitesinden Frank Willett, "Sinyaller, konuşma girişiminin uyandırdığı aktivite kalıplarının daha küçük bir versiyonu gibi görünüyor. Konuşma kadar doğru olmasa da önemli bir ilke kanıtı sağlıyor" diyor.
Araştırmacılar, BCI’nın doğruluk oranını artırmak için implant teknolojisini yükseltmeyi ve beynin daha fazla alanını haritalamayı planlıyor. Özel iç monologların güvenliğini sağlamak için şifreli başlatma/durdurma yöntemleri de deneylerde yüzde 98 doğrulukla başarıyla uygulandı.
Sinirbilimciler, bu çalışmanın BCI’ların geleceği için büyük bir umut sunduğunu belirtiyor: Konuşma BCI’ları, bir gün doğal ve akıcı iletişimi yeniden mümkün kılabilir. Araştırma, Cell dergisinde yayımlandı.
https://www.cell.com/cell/fulltext/S0092-8674(25)00681-6?_returnURL=https%3A%2F%2Flinkinghub.elsevier.com%2Fretrieve%2Fpii%2FS0092867425006816%3Fshowall%3Dtrue
https://www.evrensel.net/haber/566915/bu-beyin-implanti-ic-dusunceleri-konusmaya-donusturebilir
============================
>>Onları ayağa kaldıran bizi yerimizde oturtan ne?
24 Ağustos 2025
Yere çalınan karpuz, dökülen patlıcan ve hayvana yem diye verilen biber bu tüccar düzeninin sömürüsünü teşhir ettiği için uydurma cezalarla üretici köylü korkutulmaya ve sindirilmeye çalışılıyor.
Sedat Başkavak askavaks@gmail.com
Etten süte, buğdaydan arpaya, ayçiçeğinden mısıra hangi tarım ürününe baksanız geçen yıl yüz güldürmedi. Üretici köylüler kendi arasında konuşurken gelen gideni aratıyor diyorlardı. Yüksek girdi maliyetleri karşısında dayatılan düşük alım fiyatı için Bundan kötüsü olamaz demeyi de eksik etmiyorlardı. 2025’in ilk ayları ise Bundan da kötüsü varmış dedirtti.
>>Süt üreticisine maliyetinin altında fiyat
AKP iktidarı geçtiğimiz yıl kilosu 3 dolara ithal ettiği 600 bin baş hayvanı, besici köylülere 6 dolara sattı. Aradaki farktan elde ettiği parayla hayvancılığı destekleyeceğini açıkladı. Fakat söylendiği gibi olmadı. Hayvancılığı geliştirecek politikalar bir yana Et Süt Kurumu’nun (ESK) istemesine rağmen bu paranın tarım destekleme bütçesine bile aktarılmadığı ortaya çıktı. Besilik danayı köylüye iki katına satan AKP iktidarı artan yem fiyatları karşısında köylüyü desteklemek bir yana yılın ilk yarısında çiğ sütte maliyeti 21 lirayı geçmesine rağmen Ulusal Süt Konseyi eliyle 17,15 TL fiyat dayattı.
>>Üreticiyi don ve kuraklık vurdu
Şubat, mart ve nisan aylarında ayrı ayrı yaşanan 3 zirai don nedeniyle 65 ilde ekili, dikili pek çok tarım ürünü zarar gördü. Tarım bakanı her ne kadar meyve dışında zarar yok dese de hububat, bakliyat ve yağlı tohumların da zarar gördüğü TMO ve il tarım müdürlükleri raporlarına yansıdı. Hızla zarar tespitleri yapılacak, çiftçinin zararı karşılanacak sözlerinin yerini Tarım Bakanlığımız zarar tespit çalışmalarını yürütüyor aldı. Bugün hâlâ zirai dondan zarar gören üretici köylülerin zararları karşılanmış değil.
Ocak ayında 65 yılın en düşük yağışını alan Çukurova bölgesinde kendini gösteren kuraklık, yılın ortasına geldiğimizde tüm ülkede önemli bir sorun haline geldi. Kuraklık nedeniyle ülke geneli ayçiçeğinde yüzde 70’e varan rekolte kaybı oluştu. Bazı illerde sulama suyu yüzde 50 kısıtlandı. Buğday üreticileri benzer sorunu zaten yaşadı. Bugün yağış olmadığı için sürekli sondaj suyuyla şeker pancarını sulamak zorunda kalan üretici köylüler artan sulama maliyetleriyle baş edemiyor.
>>Destek yok, ceza var
Daha ne olabilir ki demeye kalmadan başlayan yangınlar ormanlarla birlikte tarlada mahsul, bahçede zeytin başta olmak üzere meyve ağaçlarını, köylülerin hayvanlarını, tarım alet ve makineleriyle birlikte evlerini de yakıp kül etti. 2,5 yıldır depremzedeye evini teslim edemeyen Şehircilik Bakanı Murat Kurum Evleri yanan vatandaşlara yeni evlerinin 1 yıl geçmeden TOKİ tarafından teslim edileceği sözünü verdi fakat zirai dondan zarar gören köylüler gibi yangından zarar gören köylüler de kaderiyle baş başa kaldılar.
Ticaret Bakanlığı, Sakarya’da toptancının almaktan vazgeçtiği karpuzları yere çalan, Mersin’de ürettiği patlıcanları yere döken üretici köylülere yaş meyve sebze ticaretinde şeffaflık ve düzeni bozucu eylemden ceza verdi. En son Bursa Yenişehir'de bir üreticinin biberini dökerek hayvanlara yem olarak verdiğine ilişkin görüntüler üzerine de yeni bir ceza çeşidi icat ederek usulsüz imha fiili cezası verileceği açıklandı. Ticaret Bakanlığı, yaş sebze ve meyve ticaretinde şeffaflık ve düzenin sağlanması, kamuoyunu yanıltıcı eylemlerin önlenmesi ve sektörde dürüst rekabetin korunması adına denetim faaliyetlerine aralıksız devam edecekmiş.
>>Köylüyü ezen tüccar düzeni
Köylünün ürününü maliyetin bile altına fiyat dayatarak ucuza kapatan bu tüccar düzeni aleni ve şeffaf bir şekilde köylünün emeğini sömürüyor. Yere çalınan karpuz, dökülen patlıcan ve hayvana yem diye verilen biber bu tüccar düzeninin sömürüsünü teşhir ettiği için uydurma cezalarla üretici köylü korkutulmaya ve sindirilmeye çalışılıyor. Eğer bu tekil eylemlerin ceza sopasıyla önünü kesemezlerse bireysel eylemlerden çıkıp toplu gösterilere dönüşeceklerini biliyorlar. Düzeni sağlamaktan kasıtları da ithalat baskısı, düşük fiyat dayatmasıyla böyle gelen sömürü düzeninin böyle devam etmesidir.
İşte tam burada herkesin akıllara aynı soru geliyor. Ülke çiftçisi Avrupa çiftçisinden daha kötü durumdayken onları ayağa kaldıran bizi yerimizde oturtan nedir?
En önemli sorun talepler etrafında birlik olunamamasıdır. Bırakalım genel tarım politikalarını maruz kalınan zirai don felaketi sonrası bile zararların karşılanması, üretim ve yaşamı devam ettirebilmek için nakdi destek verilmesi, Tarım Kredi ve bankalara olan borçların silinmesi talebiyle bir araya gelinemediği için 6 aydır zarar tespiti yapılıyor denilerek saray iktidarı tarafından yüz binlerce köylü oyalanıyorlar.
Kuraklıktan zarar gören köylü, Kuraklık desteği olsa iyi olur diyor ama Hibe, ucuz kredi teşvik, vergi indirimi, can suyu adı altında şirketlere türlü destekler veriyorsunuz, bize gelince kaynak yok diyorsunuz. Kuraklık desteği istiyoruz diyerek Tarım Bakanlığı kapısına dayanmıyor. Milyonlarca köylü Tarım destekleri artırılsın bütçeden hakkımızı istiyoruz diyerek bütçe tartışılırken illerde ve TBMM önünde toplanmıyor.
>>Sendikal örgütlenme güçlenmeli
Elbette ki durup dururken birleşmesi ve harekete geçmesi zor. Talepler etrafında birleşerek mücadeleyi büyütmek için Avrupa’daki köylüler gibi sendikal örgütlenmenin de güçlü olması gerekiyor.
Bizim sonumuz, sizin açlığınız olacak diyen Fransa köylülerinin yüzde 70’inin örgütlü olduğu 3 sendikanın (Ulusal Tarım Çiftçileri Sendikaları Federasyonu, Genç Çiftçiler Sendikası, Köylü Konfederasyonu Sendikası) çağrısıyla AB’nin (Güney Amerika ülkeleri ticaret bloku olan) Güney Ortak Pazarıyla (MERCOSUR) tarım ürünleri ithalatı için gümrük duvarlarını indiren anlaşmasını geri çektirdi.
Alman Çiftçiler Birliği 300 bin üyesi ile Daha fazla sübvansiyon için kaynak yok, bugün sizlere bütçeden daha fazla devlet yardımı sözü veremem diyen dönemin Maliye Bakanı’na geri adım attırarak çiftçiler için vergi muafiyetinin devam etmesi ve tarımda mazota sübvansiyonun kaldırılmasının ertelenmesi kararı aldırdı.
Yunanistan Köylü Sendikası, on binlerce üyesi ve 50 bölgede kurduğu komitelerle daha ilk eylemle elektrik faturalarında indirim ve tarıma 76 milyon avroluk destek kararı aldırarak eylemlerine devam etti.
Tüccarlar, ihracatçılar, gıda ve tarım tekelleri güçlü oldukları için değil örgütlü oldukları için bu politikaları dayatıyorlar. Güçleri de örgütlü olmalarından geliyor. Fransa, Almanya, Yunanistan ya da başka bir Avrupa ülkesinde küçük üreticileri yok eden, büyük kapitalist çiftliklerin daha fazla büyümesini ve daha fazla kâr elde etmesini sağlayan politikalara karşı ancak örgütlü olarak karşı koyabileceklerini biliyorlar. Ülkemizde ise Köylü Sendikası bundan kötüsüne karşı mücadele etmenin bir aracıdır ve örgütlenerek güçlenmesi bugün dünden daha acıl bir ihtiyaçtır.
https://www.evrensel.net/haber/566912/baris-alper-yilmaz-icin-galatasaraydan-neoma-6-sart-dursun-ozbek-taviz-vermiyor
============================
"Avrupa'nın Gündemi:" NATO’dan ‘barış gücü’ çıkmaz!
24 Ağustos 2025
Avrupa’nın Gündemi’nde bu hafta NATO’nun Ukrayna’ya göndermek istediği askeri birlikler, Fransa’da Filistin devletini tanımaya dair tartışmalar ve İngiltere’de mültecilerle ilgili mahkeme kararı var.
Beyaz Saray’daki Ukrayna Zirvesi’nin ardından Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde Ukrayna-Rusya sınırına asker gönderme planları tartışılmaya başlandı. Almanya’dan Neues Deutschland’dan seçtiğimiz makale Ukrayna’ya üç yıldan uzun süredir silah tedarik eden ve bu nedenle açıkça taraf tutan NATO ülkeleri, tarafsız barış gücü olarak kabul edilemez diyor.
İsrail Başbakanı Netanyahu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u, Filistin devletini tanıdığı için antisemitizmi körüklemekle suçladı. Bu suçlama, bizzat Macron iktidarının iki yıldır soykırıma karşı Filistin halkıyla dayanışma içinde olan sol muhalefeti susturmak için kullandığı argümanın aynısı. İsrail hükümeti, antisemitizmi diplomatik bir silah gibi kullanırken, Fransa’daki sol güçler, iktidarın geri adım atmamasını, aksine yaptırımlarla Filistin devletinin kurulması için somut adımlar atmasını talep ediyor.
İngiltere’de ise geçtiğimiz yıl mülteci otellerine yönelik saldırılarla gündeme gelen aşırı sağ örgütlenmeler yeniden alevleniyor. Son haftalarda yalnızca mültecilerin kaldıkları otellere değil, yaşadıkları mahallelere yönelik saldırılar da artmış durumda. Buna karşı ırkçılık karşıtları sokaklarda seslerini yükseltirken bu hafta Yüksek Mahkemenin bir otelin kapatılması yönündeki kararı da tartışmaları büyüttü. The Guardian Yazarı Zoe Williams’ın değerlendirmesini sizler için çevirdik.
>>"Ukrayna Zirvesi:" Pahalıya mal olan bir gerçek
Trump, üst düzey bir Batılı siyasetçi grubunun himayesindeki Volodimir Zelenskiy ile Beyaz Saray’da oturup, silahlar ve yaptırımlardan ziyade barış hakkında konuşuyor. Neredeyse akıl almaz bir olay. Aynı zamanda bu, Ukrayna’da barışa giden yolun ne kadar karmaşık olduğunu da gösteriyor. Ukraynalıların böylesi bir barışı uzaktan bile olsa adil bulup bulmadığını henüz kimse bilmiyor. Ancak en önemli şey, on binlerce ölümden sonra silahların nihayet susması. Bu yüzden acil bir ateşkes arzu edilir, ama Putin ve ardından Trump bunu reddediyor.
Savaşan her iki taraf da hedeflerine ulaşamadı: Rus birlikleri, Moskova’ya uyumlu bir rejim kurmak için Ukrayna’yı hızla istila edemedi ve Batı, sayısız yaptırıma ve büyük çaplı silah sevkiyatlarına rağmen Rusya’yı dize getirmeyi başaramadı. Bu her iki tarafta da yeni olmasa da bir kez daha bedeli ağır ödenen bir gerçeğin farkına varmamızı sağlıyor: Konuşmak, ateş etmekten iyidir; barış ve güvenlik ancak birlikte sağlanabilir.
Peki bu nasıl olmalı? Öncelikle, Ukrayna ve Rusya’nın güvenlik çıkarları tanınmalı. Rusya söz konusu olduğunda, Batı’da bir yeniden değerlendirme ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Bunu ayrıntılı bir şekilde müzakere etmek, Trump’ın öncelikli olarak egosunu okşayan tercih ettiği gösteri tarihlerinden çok daha zahmetli olacak. Rusya’nın ve Ukrayna’nın daha fazla askeri saldırısı, bu duruma en uygunsuz fon müziği. Washington’da toplanan Avrupalıların artık Beyaz Saray’daki adamı körü körüne takip etmemeleri, bunun yerine kendi fikirlerine benzer bir şey formüle etmeleri hiç yoktan iyidir. Katliamlar yakında sona ererse çok şey başarılabilir. Ancak, emperyal çıkarların egemen olduğu bir dünyada, sahadaki insanlara adalet sağlayan bir barış umulamaz. Sürekli silah tedarik eden NATO ülkelerinden gelen askerler ise barış gücü olarak tamamen uygunsuz.
Başbakan Friedrich Merz de dahil olmak üzere önde gelen Avrupalı siyasetçilerden oluşan bir grup, Ukrayna’da barışı sağlamanın yollarını görüşmek üzere ABD Başkanı ile bir araya geldiğinde, bir umut ışığı belirdi: Sağduyu nihayet –çok geç de olsa– galip gelecek mi ve insanlar birbirlerine ateş etmek yerine birbirleriyle konuşacak mı?
Birkaç saat sonra, Almanya’da bambaşka bir tartışma yaşanmaya başlandı: Alman askerleri Ukrayna’ya gönderilmeli mi? Elbette, ancak bir ateşkes sağlandıktan sonra, hatta daha iyisi, bir barış anlaşması imzalandıktan sonra. Silah ihracatının önündeki neredeyse tüm engeller kaldırıldıktan, ordu için muazzam özel fonlar oluşturulduktan, zorunlu sağlık muayenelerinin ve askerlik hizmetinin geri dönüşü hakkında tartışmalar başladıktan sonra… Tüm bunlardan sonra, militarizasyondaki neredeyse mantıklı bir sonraki adım, cephe hattına yakın bir konuşlanmadır. Çünkü Rusya ile Ukrayna arasında –şu ya da bu şekilde de olsa– bir cephe hattı kalacaktır.
Barış, şüphesiz ki güvence altına alınmalı. Her şeyden önce, tüm tarafların kabul edebileceği güvenlik garantileriyle; gerekirse barışı koruma birlikleriyle. Ancak Ukrayna’ya üç yıldan uzun süredir silah tedarik eden ve bu nedenle açıkça taraf tutan NATO ülkeleri, tarafsız barış gücü olarak kabul edilemez. Rusya’nın bunu bir güven artırıcı önlem olarak yorumlaması düşünülemez. Dahası, Ukrayna ve Rusya’daki çağdaş tanıklar, Alman askerlerinin II. Dünya Savaşı sırasında orada neler yaptıklarını hâlâ hatırlayabiliyor. Ve Alman ordusu Bundeswehr’in tarih ve gelenek anlayışıyla ilgili hâlâ açıklığa kavuşturulması gereken bazı tuhaflıklar var. Tek başına bu tarihsel miras, Alman askerlerinin Dinyeper’e yabancı ‘barış gücü’ olarak konuşlandırılmasını imkansız kılıyor.
Yüksek mahkeme bu hafta Epping’deki Bell otelinin artık sığınmacıları barındırmak için kullanılamayacağına karar verdiğinde, göçmen karşıtı fanatiklerin zaferi biraz yersiz, hatta en azından erken görünüyordu. (Irkçı Reform Partisi Lideri) Nigel Farage, kararın ülke genelindeki diğerlerine ilham vereceğini yüksek sesle umuyordu. Magazin gazeteleri ve GB News bunu büyük harflerle bir ZAFER olarak nitelendirirken, Epping sakinleri otelin kapısında şampanya patlattı.
Bu arada, kararın kendisi geçici ve ilkeli olmaktan çok teknik. Yargıç, Bell’in sahibi olan şirket Somani’nin, otelin amaçlanan kullanımı hakkında belediyeyi bilgilendirmediğine hükmetti; Robert Jenrick’in yakın zamanda akılda kalıcı bir şekilde dile getirdiği, geri kalmış ülkelerden Britanya’ya yasa dışı yollarla giren adamların kızları için aktif bir tehdit oluşturduğu genel önermesinin onaylanması pek de mümkün değildi. Zafer çağrıları yankılanırken, sığınmacıları destekleyenlerden yenilgiye dair bir yanıt mesajı gelmedi; kimse otellerin mültecileri ağırlamanın sağlam ve insani bir yolu olduğunu düşünmüyor.
24 saat içinde İçişleri Bakanlığının göç planları altüst oldu. Başvuruları değerlendirilirken sığınmacıları barındırmakla yükümlü olan Bakanlığa göre mart ayı sonunda yaklaşık 200 otelde 30 bin kişi yaşıyordu. Plan, otelleri 2029 yılına kadar aşamalı olarak kapatmaktı. Şimdi ise Bell’in 12 Eylül’e kadar boşaltılması gerekiyor. Diğer yerel yönetimler de Epping’in yolunu izlerken, hükümet insanları çok kısa bir süre içinde yerel yönetim konutlarına dağıtmak için çabalamak zorunda kalacak. Bu kişileri takip etme görevi var, ancak bunu yapmanın açık bir yolu yok.
Dahası, karar mültecilere karşı vatandaş öfkesini pekiştirdi. Southport ayaklanmalarından bu yana, bilindik bir durum söz konusu: Aşırı sağcı provokatörler, genellikle çok uzak mesafelerden gerçek hayatta protestolar düzenliyorlar, çünkü Telegram’da örgütlendiğinizde herkes yerel sakin olarak kabul edilebiliyor. Gösteriler ve isyancıların kendileri genellikle açıkça İslamofobiktir -bir sığınmacı otelinde toplanmadıklarında, bir camide toplanıyorlar- ve bunun ortalama bir İngiliz’in doğal duruşu olduğunun kanıtı olarak kullanılırlar. Yorumcular, bu patlamaları aşırı sağcı kışkırtma ve gerçek yerel hislerin bir karışımı olarak yorumluyor ve öfke, dramatik ve gözlemlenebilir olduğu için giderek büyüyor. Artık bu devasa öfke kaynağını kabul etmeden göç hakkında bir tartışma yapmak imkansız ve öfkenin haklı olup olmadığını sormak da doğru bir şey değil.
Bu mahkeme kararı, öfkenin siyasi bir araç olarak sağlamlığını hem örnekliyor hem de bunda etkili oluyor. Hakim, yerel meclisin, alanın kullanımının değiştirilmesinde imar kanununun ihlal edildiği yönündeki şikayetlerini dinledikten sonra ihtiyati tedbir kararı verdi. Ancak meclis, bunun altında son protestoların yol açtığı aksaklıkları da gerekçe gösterdi. Otel, bir sığınmacının 14 yaşında bir kıza cinsel saldırıda bulunmakla suçlanması ve gelecekteki olası tehditler konusunda endişelerin dile getirilmesinden bu yana tartışmaların merkezinde yer alıyor. Ancak bu endişeler kendiliğinden ortaya çıkabilir: Konaklama yeriniz, bazen onu ateşe vermek isteyen küçük, düşmanca bir kalabalıkla sürekli olarak çevriliyse, normal, yasalara uyan bir hayata uyum sağlamak, hatta medeni olduğunu duyduğunuz bu ülkede yasalara uyan bir hayatın nasıl bir şey olduğunu bilmek muhtemelen oldukça zordur.
Görünüşe göre hepimizin çok korktuğu bu tartışmada, daha iyi bir fikir fikri tamamen yok. Mültecilerle ilgili sorun yasa dışı yollardan gelmeleriyse, daha fazla yasal yol olması faydalı olur mu? Oteller sorunsa, öncelikle dağılmayı ve taleplerin çok daha hızlı işlenmesini sağlamak için çalışamaz mıyız? İnsanların kaçtığı şiddet ve ayaklanmayla yaratıcı bir şekilde etkileşime girebileceğimiz ve yasal olarak kendilerini geçindirebilecek duruma gelene kadar onları desteklemek için bir araya gelebileceğimiz bir dünya yok mu? Ukraynalı mülteciler konusunda bu makul bir beklenti bu gibi görünüyor: Pakistan, Afganistan, İran ve Bangladeş’ten gelenlere aynı empatiyi gösteremiyorsak, en azından nedenini açıklayabilir misiniz? Bu ülkelerin siyasi bağlamını hatırlamak faydalı olur mu? Sorun sayılarsa, birileri bunun yerine kaç sığınmacı istediklerini açıklayabilir mi?…
Bu karara yol açan kampanyanın incelikli ama önemli bir unsuru daha vardı: Mülteci ve sığınmacı kategorisinin silinmesi. Argümanınızın odağını bir otel ve planlama statüsü haline getirdiğinizde, yüzeysel olarak bu bir yer mücadelesi gibi görünüyor. Ancak birinin aradığı sığınma hakkını elinden alırsanız, o bir mülteci midir? Devletin onlara sağladığı korumayı elinden alırsanız, talep edebilecekleri bir sığınma hakkı kalmaz. Öyleyse bu insanları nasıl tanımlıyoruz? Siyasi bir tanım olmadan varlar mı? Mesele çok farklı olsa da, taktiksel olarak trans bireylere karşı yürütülen ve Nisan ayında herkesin biyolojik cinsiyetine ait tuvaletleri ve diğer tesisleri kullanmak zorunda olduğuna karar veren yasal kampanyadan çok da farklı değil. Trans olarak yaşama hakkınız olmadığını söylemiyor; ancak maalesef evde kalmadığınız sürece bunu yapmanız pratik değil. Hâlâ var mısınız, hâlâ haklarınız var mı?
Siyasette öfkenin sorunu, biriken enerjiyi harcamanın tek yolunun yanma olmasıdır. Her şeyi en başta insani ve medeni tutmak çok daha kolaydır. Ama keşke bunu yapsaydık demek için çok geç, biraz insanlık enjeksiyonu, işleri sakinleştirmenin tek yoludur.
İsrail Başbakanı, Elize’ye gönderdiği resmi mektupta Fransa Cumhurbaşkanını, Filistin devletini tanıdığı için antisemit ateşini körüklemekle suçladı. Acı bir ironi: Neredeyse iki yıldır Macron yanlılarının Gazze savunucularına yönelttiği suçlamanın aynısı şimdi bizzat Macron’a yöneltiliyor.
Netanyahu’nun mantığı basit: Gazze’de veya Batı Şeria’da İsrail’in politikasına karşı çıkan herkes antisemit olarak damgalanacak. Sol bunu çoktan biliyordu. Emmanuel Macron ise bunu kendi deneyimiyle öğreniyor.
Macron, 19 Ağustos’ta Tel Aviv’den gelen resmi bir yazıda, Filistin devletini tanıma kararı nedeniyle Fransa’da antisemit ateşini körüklemekle suçlandı. Netanyahu mektubunda şu ifadeleri kullandı: Fransa’daki antisemitizmin alarm verici yükselişi ve hükümetinizin buna karşı kararlı adımlar atmaması beni endişelendiriyor. Son yıllarda antisemitizm Fransız şehirlerini kasıp kavurdu. İsrail, satır aralarında, Fransa’nın 23 Eylül’de sona erecek BM Genel Kuruluna kadar tutumunu değiştirmesini talep ediyor. O tarihte Macron, Kanada, Avustralya ve muhtemelen İngiltere gibi ülkelerle birlikte Filistin devletini tanıyacağını açıklayacak.
>>Kendi silahıyla vurulan Macron
İsrail benzer bir mektubu 17 Ağustos’ta Avustralya Başbakanı Anthony Albanese’ye de yolladı. Uluslararası kamuoyunda, hatta kendi tarihsel destekçileri arasında rüzgarın tersine döndüğünü gören Tel Aviv, bu diplomatik hezimeti engellemek için son bir baskı hamlesi yapıyor. Netanyahu’nun geçmişte de benzer çıkışları olmuştu: BM Genel Sekreteri’ni ve Papa Francis’i dahi antisemitizmle suçlamış, Papa’nın Gazze’deki durumu soykırım olarak nitelemesine sert tepki göstermişti.
Cumhurbaşkanlığı, Netanyahu’ya resmi bir yanıt hazırlıyor. Ancak şimdiden tepki göstererek bu suçlamayı yanlış, iğrenç ve cevapsız bırakılmayacak diye niteledi. Cumhurbaşkanlığı ayrıca Cumhuriyet, Yahudileri daima korumuştur ve korumaya devam edecektir açıklamasında bulundu.
Suçlama iğrenç olduğu kadar ironik. Zira Macron’un kendisi de Gazze’deki katliamı kınayanları aynı şekilde hedef almıştı. Fransa Komünist Partisi Sözcüsü Léon Deffontaines, Umarım bu durum, Netanyahu’nun ilk saatlerden itibaren destekçilerine bu aşırı sağ hükümetin ne olduğunu gösterir diyerek hızlı yaptırımlar çağrısında bulundu. LFI (Boyun Eğmeyen Fransa) Meclis Grubu Başkanı Mathilde Panot ise, Netanyahu’nun antisemitizmi diplomatik silah olarak kullanması utanç verici. Ama bu, Cumhurbaşkanı ve destekçileri için açık bir geri tepme. Zira onlar da barış ve uluslararası hukuk adına ses çıkaran herkesi antisemit olmakla suçladı dedi.
>>Sol muhalefeti susturmak için kullandığı silah
İsrail ile Yahudileri bilinçli olarak özdeşleştiren bu retorik, aslında 7 Ekim 2023’ten çok önceye dayanıyor. 2022’de Nupes milletvekilleri, Komünist Jean-Paul Lecoq’un girişimiyle İsrail’de apartheida karşı bir önerge sunduklarında, Adalet Bakanı Éric Dupond-Moretti solu antisemitizmle suçlamıştı. Lecoq o dönemde şöyle demişti: Demek ki dünyada politikası eleştirilemeyecek tek bir ülke var! Bu ne İsraillilere ne Yahudilere iyilik eder.
2019’da ise Macron yanlısı milletvekili Sylvain Maillard, Emmanuel Macron’un desteğiyle, antisiyonizmin antisemitizm tanımına dâhil edilmesi için yasa teklifi vermişti. Bu, doğrudan Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını savunan hareketleri hedef alıyordu.
7 Ekim 2023’teki Hamas saldırılarının yarattığı şok, bu söylemi daha da sertleştirdi. İsrail’in sonraki bombardımanlarını eleştirenler, iki yıldır sistematik biçimde İsrail’in kendini savunma hakkı gerekçesiyle suçlanıyor, antisemitizmle ya da Hamas’la özdeşleştiriliyor. Şubat ayında Bakan Aurore Bergé, LFI’yi İsrail’e takıntılı olmakla suçlayıp, bunun Fransız Yahudilerinin hayatını tehlikeye attığını öne sürdü. Yani tam da bugün Netanyahu’nun Macron’a yazdığı mektuptaki mantığın aynısı.
Oysa sol, Fransız Yahudilerinin Tel Aviv hükümetinin politikalarının sorumlusu olmadığını her zaman vurguladı. Mathilde Panot, Asıl antisemitizmle mücadeleyi zayıflatan Netanyahu’nun kendisidir: tüm Yahudileri soykırımcı politikasıyla özdeşleştiriyor dedi. Macron ise defalarca antisemitizmle antisiyonizmi eşitleyen sözler söyledi; 2022’de CRIF (Fransa Yahudi Kurumları Temsilciler Konseyi) yemeğinde Kudüs, Yahudi halkının ebedi başkentidir demişti.
Netanyahu, gerçek antisemitizmi ise görmezden geliyor. Macaristan’da Nazi işbirlikçisi Miklós Horthy’yi (1920–1944 arasında Macaristan’ı yöneten, Nazi Almanyası’yla iş birliği yapan otoriter lider) rehabilite eden Viktor Orbán’ı desteklemekten çekinmedi. Mart ayında İsrail’de düzenlenen antisemitizme karşı konferansa Avrupa aşırı sağının büyük bölümünü –Fransa’dan Jordan Bardella ve Marion Maréchal dâhil– davet etti.
>>Şimdi Fransa ne yapacak?
Sol için yalnızca sert bir cevap mektubu yetmez. Filistin devletini tanımaktan geri adım atmak da söz konusu olamaz. Komünist Léon Deffontaines, Yaptırımlar uygulanmalı, siyasi tutsak Marwan Barguti’nin serbest bırakılması talep edilmeli, Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişlemesine son verilmelidir dedi. Yani Filistin devletinin somut olarak kurulabilmesi için koşullar yaratılmalı.
"Bunun aciliyeti ortada:" Netanyahu ve aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 20 Ağustos’ta Batı Şeria’yı ikiye bölecek yeni yerleşim planını onayladı. Smotrich, Filistin devleti sloganlarla değil, fiilen haritadan siliniyor diyerek sevinçle duyurdu. Bu da Paris’in yalnızca sözlerle değil, somut adımlarla yanıt vermesi gerektiğini gösteriyor.
"Çeviren:" Ali Rıza Yıldırım
(Dış Haberler)
https://www.evrensel.net/haber/566867/vanda-baris-ve-demokratik-toplum-mitingi-kurt-halki-butun-acilara-ragmen-hala-baris-diyor
============================
Ters Işıkta Bir Aşk ⎮ Dimitrina & Mustafa Kemal ⎮Bir aşk, bir veda, sonsuz bekleyiş
Bu şarkı, tarihe iz bırakan gerçek bir aşk hikayesinden doğdu. Balkan ve Fransız müziğinin dokunuşlarıyla, kalbe işleyen sözleri ve eşsiz orkestrasyonuyla dinleyicisini zamanda bir yolculuğa çıkarıyor.
"🎼 Şarkı Sözleri ve Müzik:" Ali Özoğlu
"🎤 Vokaller:" Juliette Beaumont, Chloé Laurent
"🎻 Orkestra & Müzisyenler:"
>>L'Orchestre du Crépuscule
>>The Prague Philharmonic Ensemble
>>Le Quatuor de Lyon
>>The Midnight Strings Ensemble
>>Archi di Sera
"Şarkı sözleri:"
Piyano, kırık bir kalbin sesiyle çalıyor,
Kristal avizeden süzülen ışık, yanaklarımda titriyor.
Senin varlığın, bütün salonu sessizliğe bürüyor,
Diğer tüm üniformalar, yanında sönük birer gölge gibi.
Fransızca birkaç kelime fısıldıyorsun kulağıma,
Sesin… hem dokunan, hem uzak… hem sıcak, hem esrarengiz.
O an, kalbim bir kelebek gibi yakana sığınıyor,
Ve ben… daha ilk bakışta, seni kalbime mühürlemişim.
"Mustafam," diyorum içimden — bir dua gibi, bir sır gibi,
Bakışların… geleceğe mi yol alıyor, yoksa geçmişte mi kayıp?
Senin dünyanda bana minicik de olsa bir yer var mı sevgilim?
Yoksa ben… o büyük hayalin yanında, sadece parlayıp sönen bir kıvılcım mıyım?
Babamın bakışları, duvarlar gibi soğuk ve suskun,
Bir Türk… Bir asker… Yarınları belirsiz, diyorlar fısıltıyla.
Ama kalbim… bütün o seslere sağır, bütün o korkulara kapalı,
Çünkü gözlerin bana… yepyeni bir vatan, yepyeni bir hayat fısıldıyor.
Dans ederken anlattığın o uzak ülke öyküleri,
Bir halkın uyanışını, bir umudun ilk nefesini taşıyor.
Ve o an… ne Sofya’yı düşünüyorum ne bu görkemli salonları,
Sadece ellerinde… kalbimin kendine bir yuva bulduğunu hissediyorum.
Biliyorum… Bir gün gideceksin… ve bu şehir sessiz bir anıya dönecek,
Bu vals, bu gece, bu aşk… solgun bir fotoğrafa dönüşecek.
Sonra rüzgârla gelecek haberler — belki zafer, belki ayrılık getirecek,
Ama benim kalbim… Sofya’da, hep seni bekleyen bir liman olacak.
Sana olan sevgim… yasaklı bir şiir gibi,
Sadece ikimizin bildiği, kalbimizin fısıldadığı gizli bir dil.
Sen… hem en gerçek düşümsün, hem kalbimin en tatlı esiri,
Bu erişilmez aşkın gölgesinde… hep seninle… hep senin izinde.
Gözlerimi kapattığımda sen varsın… açtığımda ise yokluğunun korkusu,
Bu nasıl bir aşktır — cenneti ve cehennemi aynı anda yaşatıyor.
Ah Mustafam… Sen benim en güzel, en içime dokunan hayalim,
Sensiz bir geleceği düşünmek… sahnede tek başına ağlayan bir gölge olmak…
https://www.youtube.com/watch?v=0PPkEy0u_14
============================
>>Kuzey Kıbrıs da İsrail'in bir sorunu
Kuzey Kıbrıs'ı özgürleştirme İsrail'in rolü ya da arzusu değil. Ancak bölgeden gelen tehdit kritik bir eşiğe ulaşırsa, İsrail'in stratejik duruşunun değişmesi gerekiyor. İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs ile koordineli olarak, adanın kuzeyini özgürleştirmek için bir acil durum operasyonu hazırlamalı.
>>Shay Gal
07-29-2025
https://www.israelhayom.com/wp-content/uploads/2025/07/cyprus_property_courts_16734-f65b4-1200px.jpg
Kıbrıs kısa süre önce Türkiye'nin 1974 işgalinin 51. yıldönümünü kutladı - Rumlar için kalıcı bir travma. Onlarca yıldır İsrail bu çatışmayı uzak bir Yunan-Türk meselesi olarak ele aldı, ancak şimdi açıkça kabul etmeli: Kuzey Kıbrıs sadece bir Yunan-Kirpi sorunu değil, aynı zamanda bir İsrailli. Pratik açıdan, Kuzey Kıbrıs, uluslararası bir insansız toprak olarak işlev görür ve Türkiye ve Hamas ve İran'ın Kudüs Gücü gibi terörist grupların sınırsız operasyonel özgürlüğü sağlar.
Binlerce kişinin ölümüne ve yüz binlerce kişinin yerinden edilmesine neden olan işgalden bu yana Türkiye'nin varlığı sessizce değişti. Bölge şu anda Türkiye ordusu için ileri bir üs, sofistike silah sistemlerine, siber gözetime ve hem askeri hem de sivil İsrail iletişimini ele geçirebilecek sinyal istihbarat (SIGENT) altyapısına, Ankara tarafından desteklenen gizli terörist tesislerin yanı sıra. Sızdırılan istihbarat belgelerine göre, üst düzey Türk yetkililer Kuzey Kıbrıs'ı "polis veya adli gözetimin müdahalesi olmadan her şeyin yapılabileceği" ideal bir yer olarak nitelendirdi.
Türkiye, Lübnan hava sahasından silahlı İHA'lar konuşlandırabilir - terk edilmiş bir havaalanından bölgesel gaz anlaşmazlıklarının ortasında bir drone üssüne dönüştürülür - anakara üslerinden çok daha hızlı. Mayıs 2021'den bu yana Türkiye, silahlı Bayraktar TB2 İHA'larını resmi olarak oraya yerleştirdi ve daha gelişmiş Akinci İHA'lar Temmuz 2024'te bir askeri geçit töreninde halka açıldı. Bu İHA'lar hızla İsrail gaz kulelerini, deniz gemilerini ve stratejik sahaları hedef alabilir. Buna ek olarak, Türkiye'nin gelişmiş ATMACA gemisavar füzeleri, 200 km'yi aşan bir menzile sahip, kritik doğal gaz platformları da dahil olmak üzere doğrudan İsrail denizcilik varlıklarını tehdit edebilir. Dahası, Türkiye'nin yeni Tayfun balistik füzesi, 560 kilometreye kadar hedefleri tam olarak vurabilir. Batı istihbaratına göre, Girne ve Famagusta'daki füze üsleri, Türkiye'nin Kudüs, Tel Aviv ve Hayfa Körfezi'ni vurma kabiliyetiyle İsrail'e yönelik ilk doğrudan balistik tehdidini ortaya koyarak konuşlanmaları için şimdiden hazırlandı.
Bu arada AB, Türkiye'nin AB topraklarını işgal etmesine rağmen Ankara ile güvenlik işbirliğini sürdürüyor - AB'nin güvenilirliğini baltalayan ve Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail için de risk oluşturan bir çelişki. Ankara'nın hukuka aykırı işgaller, yaptırım ihlalleri ve aşırılık yanlısı gruplarla bağlarının damgasını vurduğu saldırgan dış politikası, onu NATO müttefiklerinden ziyade haydut rejimlerle uyumlu hale getiriyor. NATO'nun oybirliğiyle rıza ve Türkiye'nin ittifak içindeki gergin ilişkilerinin gerekli olması göz önüne alındığında, ilgisiz çatışmalarda bile 5. madde korumanın olası değildir ve uluslararası olarak Kıbrıs'ta tanınan Kuzey Kıbrıs ile ilgili pratik olarak imkansızdır.
Ancak tehdit sadece askeri değil. Etkili uluslararası gözetimden yoksun olan işgal altındaki bölge, Hamas ve diğer terör gruplarını desteklemek için paravan şirketlerden akan İran ve Türk yasadışı fonlarının paravan şirketlerden akmasıyla terör finansmanı ve kara para aklama için bir merkez haline geldi. Gazze'de "Kanıtların Koruyucusu" (2021) ve "Demir Kılıçlar" (2023) Operasyonu sırasında ele geçirilen belgeler, Hamas'ın Avrupa'daki İsraillilere yönelik saldırılar düzenlemekle görevli Türkiye ve Kuzey Kıbrıs'ta operasyonel bir şube kurma planlarını ortaya koydu. Ayrıca, 2023’te, bölgede ortaya çıkarılan bir Kudüs Gücü hücresi, Avrupa’daki İsrail hedeflerine yönelik saldırılar planladı. Bu İran hücresi, Kuzey Kıbrıs'ın İsrail karşıtı operasyonlar için güvenli bir sığınak statüsünün altını çiziyor. Böylece Kuzey Kıbrıs üzerindeki Türk kontrolü, Türkiye ve İran’ın yaptırımları atlamasını ve İsrail’e yönelik stratejik tehditlerini tırmandırmasını sağlıyor. Dahası, Kuzey Kıbrıs'taki oteller, kumarhaneler, üniversiteler ve limanların, Türk güvenlik güçleri ve uluslararası yetkilileri hedef alan 'bal tuzağı' operasyonları da dahil olmak üzere organize casusluk, şantaj ve istihbarat operasyonları için gizli merkezler haline geldiği bildirildi.
https://www.israelhayom.com/wp-content/uploads/2025/07/960x640-1200px-8.jpg
Kuzey Kıbrıs'ı özgürleştirme İsrail'in rolü ya da arzusu değil. Ancak bölgeden gelen tehdit kritik bir eşiğe ulaşırsa, İsrail'in stratejik duruşunun değişmesi gerekiyor. İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs ile koordineli olarak, adanın kuzeyini özgürleştirmek için bir acil durum operasyonu hazırlamalı. Böyle bir operasyon, Türk takviye yeteneklerini anakaradan etkisiz hale getirecek, Kuzey Kıbrıs'taki hava savunma sistemlerini ortadan kaldıracak, istihbarat ve komuta merkezlerini yok edecek ve nihayet Türk güçlerini kaldıracak ve uluslararası kabul görmüş Kıbrıs egemenliğini geri yükleyecektir.
Bu acil durum planı, Yunan deniz tanrısının adını taşıyan ve deniz hakimiyetini ve en kötü senaryonun yıkıcı sonuçlarını vurgulayan "Poseidon's Wrath" olarak adlandırılabilir. Adı, İsrail'in stratejik deniz varlıklarını korumaya ve bölgesel güvenlik için kritik açık deniz şeritlerini sürdürmeye odaklanmasının altını çiziyor. Bu bir acil durum planı olarak kalacak: İsrail çatışma arayışında değil, tam olarak hazırlıklı kalmalı. İsrail'in daha önce olası bir senaryo olarak kabul edilen İran'ın nükleer altyapısına yönelik saldırısı sonunda gerçekleştirildi. Şu anda Akdeniz kıyısındaki sorunlu Akkuyu nükleer santralini inşa eden Türkiye - Rusya'nın tanınmış riskler nedeniyle hızla terk ettiği bir proje - bu dersi içselleştirmeli.
Shay Gal, uluslararası politika, kriz yönetimi ve stratejik iletişim konusunda uzmandır. Uluslararası alanda çalışıyor, güç dinamiklerine, jeopolitik stratejiye ve kamu diplomasisine ve politika oluşturma üzerindeki etkilerine odaklanıyor.
https://www.israelhayom.com/opinions/northern-cyprus-is-also-an-israeli-problem/
============================
Bengi Başer’in insan alt türü paylaşımına ilişkin suç duyurusu
Diyarbakır Barosu, Prof. Dr. Bengi Başer’in, Sokak hayvanlarını yok etmek için harcadığınız enerjiyi, şu insan alt türlerini ıslah etmek için harcasanız ya! ifadelerine ilişkin suç duyurusunda bulundu. Başer, paylaşımında toplumu rahatsız eden üçüncü sınıf insanları kastettiğini söyledi.
25.08.2025
Bengi Başer’in insan alt türü paylaşımına ilişkin suç duyurusu
https://static.birgun.net/resim/haber/2025/08/25/bengi-baserin-insan-alt-turu-paylasimina-iliskin-suc-duyurusu.jpg
Prof. Dr. Bengi Başer’in bir sosyal medya paylaşımında kullandığı "alt insan türleri" söylemini kullanan hakkında suç duyurusunda bulunuldu.
Diyarbakır Barosu, Sokak hayvanlarını yok etmek için harcadığınız enerjiyi, şu insan alt türlerini ıslah etmek için harcasanız ya! ifadeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.
Diyarbakır Barosu, insan alt türleri söylemini kullanan Başer hakkında TCK’nin 122 maddesinde yer alan Nefret ve Ayrımcılık ile TCK’nin 216’ncı maddesinde yer alan Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik suçlarından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
Diyarbakır Barosu, Sağlık Bakanlığı’na da disiplin soruşturması başlatılması talebiyle resmi başvuru yapılacağını açıkladı.
Diyarbakır Barosu’nun açıklamasının tamamı şu şekilde:
X adlı sosyal medya platformu üzerinden, fiziksel görünüş itibariyle toplumun bir kesimini hedef haline getiren ve “insan alt türleri gibi nefret söylemleri içeren paylaşımı yapan kişi hakkında, Nefret ve Ayrımcılık (TCK m.122) ve Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik (TCK m.216) suçlarından dolayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuştur. Aynı zamanda, ilgili kişinin görevi ve mesleki sorumlulukları gereği etik ilkelere aykırı paylaşım nedeniyle Sağlık Bakanlığı’na disiplin soruşturması başlatılması talebiyle resmi başvuru yapılacaktır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”
X adlı sosyal medya platformu üzerinden, fiziksel görünüş itibariyle toplumun bir kesimini hedef haline getiren ve insan alt türleri gibi nefret söylemleri içeren paylaşımı yapan kişi hakkında, Nefret ve Ayrımcılık (TCK m.122) ve Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik (TCK m.216)… pic.twitter.com/Mykq1xkc9I
○ Diyarbakır Barosu (@Diyarbakirbaro)24 August 2025
https://twitter.com/Diyarbakirbaro/status/1959620391040692257?ref_src=twsrc%5Etfw
"NEFRET SUÇU KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMELİDİR"
Başer’e ilişkin Şanlıurfa Barosu da açıklama yaptı.
Açıklamada Bir halkı ‘aşağı bir tür’ gibi tanımlayan, onur kırıcı ifadelerle küçük düşürmeye çalışan bu yaklaşım; insanlık onuruna, Anayasa’nın eşitlik ilkesine ve ayrımcılığı yasaklayan düzenlemelere aykırıdır denildi.
Şanlıurfa Barosu’nun açıklamasının tamamı şu şekilde:
“Irkçı Söylemler Hiçbir Sıfatla Meşrulaştırılamaz!! Son günlerde sosyal medyada gündeme gelen ve profesör unvanı taşıyan Bengi Başer adlı kişinin yaptığı paylaşım, yalnızca bir halkı hedef alan hakaret içermekle kalmamış; aynı zamanda toplum barışını zedeleyen açık bir nefret söylemi örneği olmuştur. Bir halkı 'aşağı bir tür' gibi tanımlayan, onur kırıcı ifadelerle küçük düşürmeye çalışan bu yaklaşım; insanlık onuruna, Anayasa’nın eşitlik ilkesine ve ayrımcılığı yasaklayan düzenlemelere aykırıdır. Böyle ifadeler, düşünce ve ifade özgürlüğünün koruma alanında görülemez; bilakis nefret suçu kapsamında değerlendirilmelidir. Şanlıurfa Barosu olarak hatırlatmak isteriz ki; Akademik unvan veya herhangi bir mesleki sıfat, kişiye başkalarının kimliğini, kültürünü ve varlığını hedef alma hakkı vermez. Hiçbir makam, nefret söylemini koruma zırhına dönüştürülemez. Hukuk devleti, kimden gelirse gelsin bu tür sözleri cezalandırmayı emreder. Bu nedenle; İlgili kişi hakkında yargı mercilerinin resen işlem başlatması gerektiğini, Yükseköğretim Kurulu ve bağlı kurumların, akademik sorumlulukla bağdaşmayan bu tür eylemler karşısında disiplin süreçlerini işletmesini, Kamuoyunun ise ayrımcılığa ve nefret diline karşı ortak bir tutum sergilemesinin elzem olduğunu, özellikle vurguluyoruz.
Bizler inanıyoruz ki; Şanlıurfa’nın çok kültürlü ve çok kimlikli yapısı, kardeşliğin ve bir arada yaşama iradesinin en güçlü göstergesidir. Halkların onurunu hedef alan söylemler, bu coğrafyanın vicdanında asla karşılık bulmayacaktır. Şanlıurfa Barosu, geçmişte olduğu gibi bugün de nefretin karşısında; eşitlik, barış ve insanlık değerlerinin yanında durmaya devam edecektir.”
BASINA ve KAMUOYUNA
>>Irkçı Söylemler Hiçbir Sıfatla Meşrulaştırılamaz!!
Son günlerde sosyal medyada gündeme gelen ve profesör unvanı taşıyan Bengi Başer adlı kişinin yaptığı paylaşım, yalnızca bir halkı hedef alan hakaret içermekle kalmamış; aynı zamanda toplum barışını…
Şanlıurfa Barosu Başkanlığı (@UrfaBarosu)24 August 2025
https://twitter.com/UrfaBarosu/status/1959666754197594611?ref_src=twsrc%5Etfw
"PAYLAŞIM, TOPLUMU RAHATSIZ EDEN ÜÇÜNCÜ SINIF İNSANLAR İÇİNDİR"
Diyarbakır Barosu’nun açıklamasının ardından Başer, ikinci bir açıklama yaptı.
Başer, ikinci paylaşımında tartışmaya konu olan paylaşımında herhangi bir etnik grubu ima etmediğini savundu.
Bengi Başer şu ifadeleri kullandı:
“Bu paylaşım geçtiğimiz gün bir kadının arabasına saldıran, Minguzzi’yi bıçaklayan, sokaklarda kadınları taciz edip, ellerinde sopalarla mağara insanı adaletini yaşatan ve toplumu rahatsız eden üçüncü sınıf insanlar içindir.
Bu çizimi gördüğümde aklıma insan olmayı bile beceremeyenler geliyor ve Kürtleri ima ettiğimi savunanlar, Kürt kökenli vatandaşlardan özür dilemelidir! Benim için etnik kökenin, dinin, mezhebin değil insan olmanın önemi vardır. Ben hep böyleydim ve hep insan olarak kalacağım… Bilginize…”
📌Bu paylaşım geçtiğimiz gün bir kadının arabasına saldıran, Minguzziyi bıçaklayan, sokaklarda kadınları taciz edip, ellerinde sopalarla mağara insanı adaletini yaşatan ve toplumu rahatsız eden üçüncü sınıf insanlar içindir.
Bu çizimi gördüğümde aklıma insan olmayı bile… https://t.co/0Il6CRPG9B
○ Prof. Dr. Bengi BAŞER (@bengibaser)24 August 2025
https://twitter.com/bengibaser/status/1959620665386151981?ref_src=twsrc%5Etfw
>>NE OLMUŞTU?
Bengi Başer'in sokak hayvanlarına ilişkin "Katliam Yasası'na Hayır" etkiketiyle yaptığı paylaşımda "Hırtlar Vadisi" başlıklı bir görsele yer vermiş, "Sokak hayvanlarını yok etmek için harcadığınız enerjiyi, şu insan alt türlerini islah etmek için harcasanız ya!.." diye yazmıştı.
Başer'in paylaşımı tepki çekmişti.
https://www.birgun.net/haber/bengi-baserin-insan-alt-turu-paylasimina-iliskin-suc-duyurusu-648411
============================
Minguzzi davasını Peker’in avukatı üstlendi: Peker ‘Devletin çocuğuyum’ vurgusu yaptı
Sedat Peker, avukatı Ersan Barkın'ın Ahmet Minguzzi'nin davasını üstlenmesi üzerine gelen devletin yapamadığını yaptı değerlendirmelerine Ben devletin çocuğuyum yanıtını verdi.
25.08.2025
Hakkında arama kararı çıkarılan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde (BAE) bulunan ülkücü mafya lideri Sedat Peker’in avukatı Ersan Barkın, Ahmet Minguzzi'nin davasını üstlendi.
15 yaşındayken Kadıköy'de bıçaklanarak öldürülen Mattia Ahmet Minguzzi cinayetinin avukatı Rezan Epözdemir, "rüşvete aracılık etmek" suçlamasıyla 14 Ağustos'ta tutuklanınca davaya yeni avukat dahil oldu.
Sedat Peker’in, Ahmet Minguzzi’nin yaşamını yitirdiği ilk günlerde Minguzzi ailesine avukatı Ersan Barkın aracılığıyla ulaştığı ve her türlü süreçte yanlarında olduğunu belirttiği iddia edilmişti.
Peker'in avukatı Ersan Barkın'ın X paylaşımına göre, Barkın davanın yeni avukatı oldu.
Anne Yasemin Minguzzi Instagram hesabından Barkın ile fotoğrafını paylaşarak, "Oğlumuz Mattia Ahmet’in İstanbul Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden davasında ailemizi Av.Ersan Barkın temsil edecek. İlk günden bu güne yanımızda olan @ersanbarkin beye bir kez daha teşekkür ediyoruz" yazdı.
Yasemin Minguzzi, Peker'in eşi Özge Peker'in de "Umarım adalet önünde hak ettikleri cezayı alacaklar. Bir anne olarak duam budur. Allah her daim yar ve yardımcınız olsun Yasemin Hanım" mesajını paylaşarak teşekkür etti.
Tüm bunların ardından sosyal medyada aileyi tehdit edenlerin hesaplarını kapattığı ileri sürüldü ve Devletin yapamadığını Peker yaptı yorumları paylaşılmaya başlandı.
Peker konuya ilişkin açıklama yaparak Ben annemin ve babamın çocuğuyum. Ancak bundan daha önce kendimi DEVLETİN ÇOCUĞU olarak görürüm, kabul ederim ve buna tüm kalbimle inanırım. İnsanları tahrik ederek bir şeyler söyletmek istiyorsunuz. Bunun neticesinde, beni seven insanların da onlara zarar vereceğini biliyorsunuz. Sizlerin başka bir işi yok mu? ifadelerini kullandı.
Peker'in açıklamasının tamamı şöyle:
“Bir toplumun mahvolmasına sebep olacak en önemli şey, insanların bazı kişilerin işlediği suçlardan dolayı halkı oluşturan bir kesimi (Türk'ü, Kürt'ü, Arap'ı ve benzeri) toplu olarak suçlu görmesidir.
Üzülerek görmekteyim ki ülkemizin ciddi bir bölümü bu hatayı yapmaktadır. Bu hatada ısrar edilirse, bazı güçlerin hazırlamak istediği 'Türkiye'de oluşturulmak istenen toplumsal kaosun değirmenine su taşımaktan' başka bir işe yaramayacaktır.
Kürtçede 'keko' sözcüğünün anlamı kardeştir. Ülkemizin insanlarının arasına nifak sokmak isteyenlerin değirmenine su taşımayın. İki çeşit insan vardır: Birincisi iyi insan, ikincisi ise kötü insandır. Kişilerin etnik aidiyetine değinerek kötü sözler söylemeyin. Bunun zararı, ülkemize gelecekte çok büyük olur. Değerli avukatım Ersan Barkın’ın, henüz 14 yaşındayken vahşice katledilen Ahmet Minguzzi kardeşimizin ailesinin avukatlığını üstlendiği haberi medyada yer alınca, 'Sedat Peker devletin yapamadığını yaptı' gibi üzücü paylaşımlar gördüm.
Şunu net olarak belirtmek isterim: Ben annemin ve babamın çocuğuyum. Ancak bundan daha önce kendimi DEVLETİN ÇOCUĞU olarak görürüm, kabul ederim ve buna tüm kalbimle inanırım. İnsanları tahrik ederek bir şeyler söyletmek istiyorsunuz. Bunun neticesinde, beni seven insanların da onlara zarar vereceğini biliyorsunuz. Sizlerin başka bir işi yok mu?
Sosyal medya başında siz keyifli vakit geçireceksiniz diye belki çok korkunç olaylara sebep olacağınızı görmüyor musunuz? Yapmayın. Kendinize gidip başka eğlenceler bulun. İnsanların canıyla, kanıyla oynamayın.”
https://haber.sol.org.tr/haber/minguzzi-davasini-pekerin-avukati-ustlendi-peker-devletin-cocuguyum-vurgusu-yapti-400798
============================
Telefonlar incelemeleri, uzun sorgular: Trump'ın ABD'sine girmek "aşırı" önlemler gerektiriyor
ABD’ye seyahat eden yabancılar, sınırda cihazları aranabileceği ve siyasi görüşlerinin sorgulanabileceği korkusuyla telefonlarını ikinci cihazlarla değiştiriyor, sosyal medya hesaplarını siliyor ve verilerini minimuma indiriyor
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki havalimanları ve sınır kapıları, son dönemde ülkeye dışarıdan gelenler için artan bir güvenlik riski oluşturuyor. İngiltere merkezli The Guardian’ın haberine göre, sanatçılar, akademisyenler ve entelektüeller başta olmak üzere yabancı uyruklular, sınırda elektronik cihazlarının aranması ve siyasi görüşleri nedeniyle ayrıntılı incelemeler gibi muamelelere maruz bırakılıyor.
Son yıllarda, bazı ziyaretçilerin varışta uzun süreli sorgulamalara maruz kaldığı ve hatta ülkeye girişlerinin reddedildiği sık sık bildiriliyor. Bu durum, özellikle gazeteciler, akademisyenler ve aktivistler arasında ciddi bir endişe yaratıyor.
Medyada geniş yankı bulan ilk örnekler, mart ayında yaşandı. ABD’ye giriş yapmak isteyen bir Fransız akademisyenin telefonu sınırda detaylı biçimde incelendi ve ardından bu inceleme gerekçe gösterilerek ülkeye alınmadı. Haziran ayında benzer bir olayda, bir Avustralyalı yazar uçaktan iner inmez sorgulandı ve elektronik cihazları detaylı şekilde incelendi. Alman, İngiliz ve diğer Avrupa ülkelerinden gelen bazı turistler de benzer biçimde gözaltına alınarak geri gönderildi.
>>Ülkeler seyahat uyarılarını güncelledi
Bu gelişmelerin ardından birçok ülke, vatandaşlarını ABD’ye seyahat konusunda uyaracak resmi rehberler yayımladı. Kanada ve Avustralya, sınırda elektronik cihazların aranabileceğini ve kişisel verilerin incelenebileceğini özellikle vurguluyor. Uzmanlar, seyahat edecek kişilerin sosyal medya hesaplarını kilitlemesini, özel mesaj ve fotoğrafları silmesini, yüz tanıma verilerini kaldırmasını veya ikincil cihazlarla seyahat etmesini tavsiye ediyor.
Hatta bazı kamu kurumları, çalışanlarına normal cihazlarını evde bırakıp yalnızca sınırlı veri içeren ikinci cihazlarla seyahat etmeleri konusunda uyarılarda bulunuyor.
>>Aramayı reddetmek giriş reddi anlamına gelebiliyor
ABD Gümrük ve Sınır Koruma (CBP), elektronik cihazları inceleme konusunda geniş yetkilere sahip. Yolcular aramayı reddedebilir; ancak yabancı uyruklular için bu genellikle ülkeye alınmama riski anlamına geliyor. CBP verilerine göre, geçen yıl 420 milyon uluslararası yolcudan yalnızca 47 bininin cihazı incelendi.
Uzmanlar, artan şikâyetlerin arama sayısındaki yükselişten ziyade, bu incelemelerin artık daha hedefli ve seçici biçimde yapılmasından kaynaklandığını belirtiyor. Özellikle politik olarak hassas konularla ilgili görüş açıklayan kişiler, daha sık incelemeye tabi tutulabiliyor.
Elektronik gizlilik alanındaki uzmanlar, yolculara yanlarında taşıdıkları veri miktarını minimize etmelerini, verileri güvenli şekilde silmelerini veya şifre korumalı bulut hesaplarına taşımalarını tavsiye ediyor. İkincil cihaz kullanmak, yalnızca temel verilere sahip olmak ve seyahatten önce risk değerlendirmesi yapmak da önemli önlemler arasında.
>>ABD siyasi hedef belirlediğini reddediyor
ABD’li yetkililer ise CBP’nin siyasi görüşlere göre yolcuları hedef aldığı iddialarını yalanlıyor. Aramaların dijital kaçakçılık, terörle ilgili içerik ve ziyaretçi uygunluğu ile ilgili bilgileri tespit etmek amacıyla yapıldığını ve ulusal güvenlik açısından kritik öneme sahip olduğunu belirtiyorlar.
Trump yönetimi ise ABD’nin tarihindeki en güvenli sınırları oluşturduklarını ve CBP’nin ülkeye giriş yapmak isteyenleri daha titiz şekilde değerlendirebildiğini vurguluyor. Bu durum, sınır güvenliğini önceliklendirme adına yapılan sıkı kontrollerin, özellikle yabancı ziyaretçiler için giderek daha görünür ve tartışmalı hâle geldiğini ortaya koyuyor.
https://gazeteoksijen.com/dunya/telefonunuz-aranabilir-sorguya-cekilebilirsiniz-trumpin-amerikasina-girmek-asiri-onlemler-gerektiriyor-249866
============================
Rab, İsrail’in yanında durmamı istedi demişti. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ugandalı hâkime ne yapacak?
Soykırım davasında İsrail lehine oy kullanan tek hakim olan Uluslararası Adalet Divanı’nın (UCM) başkan yardımcısı Ugandalı hâkim Sebutinde, Ahir Zamandayız. Rabbin, İsrail’in tarafında durmam için bana güvendiğini biliyorum demişti. Uluslararası hukukçular hakimin davadan çekilmesini istiyor ama mahkemenin tarihinde böyle bir örnek yok.
25 Ağustos 2025
Uluslararası Adalet Divanı’nın (UCM) başkan yardımcısı olan Ugandalı hâkim, geçtiğimiz yıl iki davada verdiği oylarla dikkat çekmişti.
Ocak 2024’te 17 üyeli UAD heyeti, İsrail’in Gazze’de soykırım işlediğinin makul olduğu yönünde karar verdiğinde, Sebutinde mahkemenin kabul ettiği altı geçici tedbirin tamamına karşı oy veren tek hâkim oldu.
Altı ay sonra ise, 15 üyeli mahkemenin İsrail’in onlarca yıldır süren Filistin topraklarındaki işgalinin hukuka aykırı olduğuna hükmettiği davada, yine tek muhalif oy onundu.
Bu tavırları nedeniyle kendi hükümetinin de aralarında olduğu çevrelerden eleştiriler aldı.
Sebutinde, geçtiğimiz günlerde Kampala’daki Watoto Kilisesi’nde yaptığı konuşmada konuya ilk kez açıkça değindi.
Şu anda İsrail’e karşı yaklaşık 30 ülke var, dedi cemaate. Rabbin, İsrail’in tarafında durmam için bana güvendiğini biliyorum. Bütün dünya İsrail’in karşısındaydı, ülkem de dahil.
Orta Doğu’daki gelişmelerin ahir zamanın işaretlerinden olduğuna inandığını söyleyen Sebutinde, Tarihin doğru tarafında olmak istiyorum. Zamanın tükendiğine inanıyorum, diye ekledi.
>>‘Alışılmadık ve sakıncalı’
Bir ICJ yargıcının devam eden davalar hakkında kamuya açık biçimde görüş açıklaması, özellikle hukukçular tarafından dikkat çekici bulundu.
ICJ’de görev yapmış hukuk profesörü Michael Becker, hâkimlerin görev yemini gereği tarafsız ve vicdanlı hareket etmeleri gerektiğini hatırlattı:
Bir UCM hâkiminin sürmekte olan bir dava hakkında kamusal alanda görüşlerini açıklaması asla iyi bir fikir değildir. Bir tarafın ‘yanında’ olduğunuzu söylemek daha da kötüdür. Dinî inançlar tek başına sorun değildir. Ama hukuk, sınırlar çizer ve yargıçların kararlarını tanınan hukuk kaynaklarına dayanarak gerekçelendirmesini zorunlu kılar. UCM Statüsü’nün 38. maddesi uluslararası hukukun kaynaklarını sayar; Tanrı’nın sözü bunların arasında değildir.
Uluslararası hukuk uzmanı Sergev Vasiliev de Sebutinde’nin bu sözlerini alışılmadık ve sakıncalı buldu:
Ne kadar vicdanlı olursa olsun, Tanrısal görevinin İsrail’in yanında durmak olduğunu söylemesi, makul bir gözlemci için tarafsızlığı tartışmalı hale getiriyor.
Sebutinde’nin İsrail işgaline ilişkin yazdığı karşı oy gerekçesi bu yıl başında intihal suçlamalarına hedef olmuştu.
15 üyeli heyet, İsrail’in işgalini hukuka aykırı bulurken, Sebutinde karşı çıktı. Ancak19 Temmuz 2024 tarihli muhalefet şerhinde, İsrail yanlısı kaynaklardan, eski bir ABD’li yetkilinin köşe yazısından, Wikipedia’dan ve BBC’den cümleleri neredeyse kelimesi kelimesine aldığı öne sürüldü.
Filistinli bir araştırmacının hazırladığı ve Norman Finkelstein’ın yeni kitabında yer alacak çalışmaya göre, Sebutinde’nin metninin en az %32’si intihaldi.
Becker, İntihal iddiaları ışığında, bu son yorumları hâkimin hukuka veya delillere bakmaksızın belirli sonuçlara ulaşmaya kararlı olduğu izlenimini pekiştiriyor, dedi.
>>Sonuçları olacak mı?
Güney Avustralya Üniversitesi’nden hukuk öğretim üyesi Juliette McIntyre, Sebutinde’nin bu tutumunun UCM Statüsü’nün 20. maddesi uyarınca verdiği yemini ihlal edebileceğini söyledi:
Mahkeme, 24. maddeye dayanarak kendisinin davadan çekilmesini isteyebilir, dedi. Başkan, özel bir neden görürse bir hâkimin davaya katılmamasını talep edebiliyor. Hâkim reddederse, mahkeme karar veriyor.”
İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün eski direktörü Kenneth Roth da Sebutinde’nin davadan çekilmesi gerektiğini söyledi.
Becker ise mahkemenin hâkimini zorla çekilmeye mecbur bırakmasının çok ender olduğunu belirtti: ICJ, meslektaşlık geleneği nedeniyle böyle adımlar atmaktan kaçınır. Bu nedenle, sözleri çok uygunsuz olsa da mahkemenin en iyi seçeneği hiçbir şey yapmamak olabilir.
Vasiliev ise resmî sonuçların olası olmadığını, ancak Sebutinde’nin hem kendi itibarına hem de ICJ’nin saygınlığına zarar verdiğini söyledi: Mahkemenin ihtiyaç duyacağı türden bir dikkat değil bu. Ne yazık ki UCM tarihinde benzeri yok.
https://serbestiyet.com/dis-haber/rab-israilin-yaninda-durmami-istedi-demisti-uluslararasi-ceza-mahkemesi-ugandali-hakime-ne-yapacak-216907/
============================
Selçuk Bayraktar'ın TCG Anadolu' ve Savarona duyurusu tepki çekti: Selçuk Bayraktar Donanma Komutanı mı?
TCG Anadolu’da TEKNOFEST Mavi Vatan kapsamında İstanbul Boğazı’nda gerçekleştirilecek geçit töreninin Selçuk Bayraktar tarafından duyurulması kamuoyunda tepki çekti.
25-08-2025
Selçuk Bayraktar'ın TCG Anadolu' ve Savarona duyurusu tepki çekti: Selçuk Bayraktar Donanma Komutanı mı?
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı ve BAYKAR Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar’ın 30-31 Ağustos’ta yapılması planlanan geçit töreni hakkında açıklamalarda bulunması tepki çekti.
TCG Anadolu’da TEKNOFEST Mavi Vatan kapsamında İstanbul Boğazı’nda gerçekleştirilecek geçit töreninin Selçuk Bayraktar tarafından duyurulması kamuoyunda tepki çekti.
30 AĞUSTOS’TAKİ GEMİ GEÇİŞİ ETKİNLİĞİNİ BAYRAKTAR DUYURDU
TCG Anadolu ve Savarona’nın 30-31 Ağustos tarihleri arasında Boğaz’dan geçeceğini duyuran Bayraktar şöyle konuştu:
Şu anda TEKNOFEST Mavi Vatan geçişindeyiz. TCG Anadolu’dayız. Milli firkateynimiz var. Denizaltımız var. Donanmamızın güzide eserlerinin bulunduğu bir konvoy olacak. 30 Ağustos Zafer Bayramı kapsamında düzenlenen bir etkinlik bu. TEKNOFEST Mavi Vatan kapsamında yarışmalarımızın da bulunduğu bir etkinlik düzenleniyor. Az sonra Boğaz geçişi yapılacak. Gemiler İstanbul Tersanesi’ne gidecek.30-31 Ağustos’ta tüm milletimize ziyarete açılacak. Tüm milletimizi bekliyoruz.
>>"BAYRAKTAR’A TEPKİ YAĞDI:" NEDEN ÖZEL BİR ŞİRKET SAHİBİ AÇIKLIYOR?
Sosyal medyada Türkiye bir aile şirketi mi? yorumları yapıldı.
Cumhuriyet gazetesi yazarı ve aynı zamanda Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisi Mehmet Ali Güller, X’ten yaptığı paylaşımda Bayraktar’a tepki göstererek, TCG Anadolu ve Savarona, Bayraktar şirketine mi geçti? Kamuya ait bu iki geminin faaliyetlerini neden Deniz Kuvvetleri Komutanı ya da Donanma Komutanı değil de özel bir şirket sahibi açıklıyor? diye sordu.
https://yurtsever.org.tr/2025/selcuk-bayraktarin-tcg-anadolu-ve-savarona-duyurusu-tepki-cekti-selcuk-bayraktar-donanma-komutani-mi-551358/
============================
Keir Starmer today sent a A400M military plane from RAF Akrotiri, UK base on Cyprus, to Tel Aviv
>>The A400M can carry 116 troops and a 81,600 lbs payload
Starmer also continues to send UK spy planes over Gaza to gather intelligence for the Israeli military in real-time
"Criminal https://x.com/i/status/1959721962605056119
============================
The Ottoman train, which was ambushed by Lawrence of Arabia in WW1 on the Hejaz railway, still stands in the middle of the desert today in Saudi Arabia
https://scontent.fyei6-4.fna.fbcdn.net/v/t39.30808-6/538263174_1191765422985648_5423525458357164287_n.jpg?stp=dst-jpg_p180x540_tt6&_nc_cat=1&ccb=1-7&_nc_sid=833d8c&_nc_ohc=mtb-OUcP9PAQ7kNvwGmnuZf&_nc_oc=Adm5bh2ghMLhLu6yjM9L-790DdJA8VYcVsjZuCDJ7Yu5bOirAr9yEtWhYoCkXH0Y6Zg&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fyei6-4.fna&_nc_gid=pOTRHG9k_ZLed9QywxIy1Q&oh=00_AfU1V8ioJVHwOyWwHmNVeAwUUrAKjYT_c3xW5YrZINp93Q&oe=68B2444F
============================
Four Cosmological Cognates Between Baikal-Yeniseian Languages and Northern North American Languages
I think I’ve shown adequately by analyzing mtDNA haplogroup A that there was a direct genealogical relationship between the Baikal-Yeniseian region and the northern North American peoples including the Chumash, the Almosans (Wakashan, Salish, and Algics), the Na-Dene, and various groups of Native Alaskans including the Tsimshian, the Tlingit, and the Eyak. Virtually all geneticists have recognized these relationships.
The Baikal-Yeniseian region, after the departure of groups that headed to North America, became the incubator of four language families – Turkic, Uralic, Yeniseian, and Tungusic – which had strong influence over three other Asian language families: Amuric (Nivkh), Itelmen, and Chukotko-Kamchatkan.
Some big advances have already been made in linking the Asian families just mentioned to the related North American language families. Edward Vajda has successfully shown that Yeniseian and Na-Dene are sufficiently related to merit calling them a single family, Dene-Yeniseian. Sergei Nikolaev has reconstructed a proposed proto-language for Nivkh, Wakashan, and Algonquian. I think I have shown that Tsimshian language is a direct descendant of Itelmen.
But a general problem in these attempts is that they have been too isolating. At the times of separation, which range from 14,000 to as little as 1,500 years ago (the latter for the separation of Yupik from Chukchi), the Asian languages on the list had usually not yet separated from each other. Between 14,000 and at least 9,000 years ago, the language most likely spoken in the Baikal-Yenisei region was something we could label Proto-Turkic-Uralic-Yeniseian-Tungusic-Almosan-Dene, and even that is an abbreviation. (I propose that this be called Baikalic.) For this reason, I suggest that the main reason for difficulty finding lexical correspondence is that so much differentiation and mixing has occurred within Asia and within the Americas over the long time period.
The linguist Joseph Greenberg proposed two large and related macro-families that he called Eurasiatic and Amerind. Both have been roundly rejected by historic linguists and I am absolutely not resurrecting his proposal. I am proposing a far more limited macro-family that emerged from the Baikal-Yenisei region and extended only to those North American groups that have proven genetic descent from the Baikal-Yeniseian region. I do think that real commonalities of languages within this group, such as agglutinative suffixing morphology with counting classes and an animate-inanimate gender system, provided Greenberg with the backbone of his overly-grand proposal.
I am also not including Indo-European in my macro-family, as Greenberg did for his Eurasiatic, though because Proto-Indo-European developed significantly later than Baikalic language (what we can call the Asian component of my macro-family), the latter did influence the former and we can see some PIE words that came from Baikalic. That influence was east to west, opposite of what is usually assumed with Indo-European bias. The Baikalic language was spoken between 15,000 and 9,000 years ago, before it began to break up into Amuric, Turkic, Yeniseian, Uralic, and Tungusic. Most scholars date the speaking of Proto-Indo-European to between 6,500 and 4,500 years ago.
For the reasons already stated, we should not expect much lexical correspondence between the Baikalic languages in Asia and their descendant North American languages. However, there is one class of words that were highly preserved. These can be called cosmological terms common to the system of northern shamanism and considered sacred, so care was given to their preservation. Major evidence of the connection between these specific cultures is the sharing of a complex of cosmological motifs, which includes:
1. Seeing the Big Dipper as the Great Bear or a related quadruped, pursued by hunters.
2. Seeing the Milky Way as the path of souls carried by migratory birds.
3. The Earth-Diver motif of world creation, connected to a World Flood, or original cosmic sea.
4. The Hero Twin motif generally applied to the Orion constellation, involving the murder of one brother by the other.
5. Seeing the Pleiades as a group of women, often sisters, potential mates of the bear hunters.
6. Seeing a primary role of the shaman (male or female) as being journeying to the Sky World, seen as an island among the stars of the north celestial pole, for communication with the souls of the ancestors.
The Russian ethnographer Yuri Berezkin has spent a career cataloging the variations of all six of these motifs exhibited in Eurasia and North America. All six motifs are especially evident in Algonquian cosmology. Most of these motifs were also borrowed by the Proto-Indo-Europeans from the east, resulting in variations of the same motifs appearing in familiar Greek cosmology, and some, particularly the flood motif, were borrowed by the Sumerians and the Semitic cultures, ending up in the Hebrew bible.
Accordingly, I’ve found four words connected to these cosmological motifs that are cognate between one or more of the Baikalic languages and at least some of the northern North American languages. These are the words for bear, soul, sun/south, and shaman/knowledge. Note that my purpose is not to prove genetic relationship between all of the involved languages. Rather, it is to show that these languages in East-Central Asia and northern North America were part of a single culture complex. In turn:
"1. Bear:"
I have already treated this extensively in numerous prior posts, and here I will just provide a list to summarize. Most or all of these names may have originally applied to the Great Bear in the sky:
"Turkic-Tungusic-Uralic:"
Chulym (Turkic) moɣ or mok or moɣalaq or mokai (bear, grandfather)
>>Karachay-Balkar (Turkic) mamuray
>>Evenki (Tungusic) mangi or ŋamendi or omootii
Tunguz (Tungusic) amaka (bear, grandfather)
Negidal (Tungusic) amaxa (bear, grandfather)
>>Orochi (Tungusic) mangi
Udihe (Tungusic) мафа (mafa)
>>Nanai (Tungusic) mapa
>>Selkup (Uralic) ma-ta-la
Kamassian (extinct Samoyedic language) ši̭ʔmdə
Eastern Mari (Uralic) маска (maska)
Western Mari (Uralic) мӧскӓ (möskä)
"Balto-Slavic:"
Bulgarian (Slavic) ме́чка (méčka)
>>Macedonian (Slavic) mechka
>>Serbo-Croatian (Slavic) ме̏чка, mȅčka
Russian (Slavic) ми́шка (míška)
Polish (Slavic) miś
>>Lithuanian (Baltic) meška
"Caucasian:"
Abaza (Northwest Caucasian) мшвы́ (mš°ə́)
Adyghe (Northwest Caucasian) мышъэ (məŝă)
Kabardian (Northwest Caucasian) мыщэ (məŝă)
"Chukchi-Kamchatkan:"
Itelmen массу (massu)
Koryak умӄа (umqa)
Chukchi umka or uumky (polar bear)
"Yukaghir me:"me
"Ainu-Japanese:"
>>Ainu kamuy
>>Japanese (derived from Ainu) kuma
"Tsimshian-Mosan:"
"Tsimshian:" mediik (grizzly bear), mεs’o´l (polar bear), mes-ol (red bear), mas-g-m'ol (brown bear)
Tla'amin (Wakashan) mɛχaɬ
"Proto-Salishan:" míx̌aɬ, máyukʷ
>>Coer d'Alene (Salish) hnłamqe
"Algic:"
>>Wiyot maqh
>>Proto-Algonquian reconstruction: maθkwa
>>Cree maskwa
>>Atikamekw masko
>>Innu mashku
Montagnais mashkᵘ
>>Algonkin machke
>>Ojibwe makwa
>>Potawatomi mko
>>Shawnee m’kwa
>>Myaamia mahkwa
>>Meskwaki mahkwa
>>Munsee mahkw, machque
>>Unami màhkw, maxkw
>>Massachusett mosq
>>Maliseet muwin
>>M'kmaw muin
>>Cheyenne nahkohe
>>Arapaho wox
(note that Cheyenne substitutes n for m, while Arapaho substitutes w for m)
"Yuman:"
>>Yuma (Arizona, California) mŭch
>>Quechan (Arizona) maxwét
>>Maricopa (Arizona) maxwet
>>Kiliwa (Baja California) maqn
>>Mojave (California, Nevada, Arizona) mahwat
>>Seri (northwest Mexico) mų́ǰe
>>2. Soul
The concept of soul is inherently ambiguous as in English it can refer to a whole individual (as in the number of souls on board), or a disembodied spirit, or the immortal part of an individual, though the last meaning has been highly Christianized. In languages that use animate-inanimate gender, the concept of soul is crucially important as a gender determinant; animate gender is used only for things that have souls, meaning things that have consciousness and agency, and this supersedes any Christian sense of the term.
The Algonquian word in this sense is clearly maneto (rendered into French and English as manitou), frequently mistranslated as meaning god. A typical conversation in early contact days would involve a Native speaker pointing to the sun or moon or a sacred mountain and saying maneto. The Christian would think that the object pointed to was being called a god, while the intent was to instruct the barbarian on language use by pointing out unexpected things that take animate gender. It would be very disrespectful to discuss the sun as just a soulless thing, as Christians tended to do.
Because maneto was so often misinterpreted as meaning god, it was somehow missed that this is an obvious cognate to common words in many Eurasian languages, in which man, min, or mon refers to an individual (as in English man, from PIE man through Germanic), or used as a 1st person pronoun (as in English my or mine). We can reconstruct that when the ancestral languages used animate-inanimate gender, these words had the gloss of identifying the person as ensouled, a way of saying, hey, I’m a person, not a thing. This older sense is retained more in Indo-Iranian languages such as Sanskrit, where brah-man is the universal soul (literally the expansive or infinite soul), and at-man is the individual soul.
The stem is also related to the culture-hero Mani in Indic creation mythology. Mani is the first man (first soul) and is also the hero-twin who murders his brother, just as does the Algonquian culture hero, who goes by many names (Michabo or Manabozho, the Great Hare in Central Algonquian tradition). The scholar Bruce Lincoln reconstructs a primal Indo-European origin myth he calls Twin and Man, in which man often appears in the name of the protagonist. (Note Manabozho is an alternate name of the Algonquian culture hero.)
But this is a perfect example of PIE borrowing from the east, because the same stem has the same gloss in Turkic, Uralic, Tungusic, and Nivkh languages, inherited from a common parent language. Thus we have, as the 1st person pronouns:
"Proto-Uralic:" minä (singular) and me or mek (plural)
"Proto-Turkic:" men or ben
"Proto-Tungusic:" mi or bi (nominative), mimbe (accusative)
"Nivkh:" ni (singular) men or mer (inclusive plural)
There has been a big debate about whether the Proto-Turkic and Proto-Tungusic forms have an initial m or b. I think from the other forms, it is clear that the original form in Baikalic language was men, with the b forms intrusive after contact with Mongolic during the period of the Mongol Empire. The Mongolian 1st person pronoun is bi. The Tungusic form is also a borrowing from Mongolian.
The Baikalic parent language almost certainly had an animate-inanimate gender system in which man/men was not only a 1st person pronoun but was also a marker of animate gender as in Algonquian. In Algonquian, m’ is also the 1st person pronoun, so there is complete parallelism. The form maneto is just man with a suffix of unknown origin.
This gets to another debated subject, which is the divergence between Eurasian and northern North American languages that begin the 1st person pronoun with m, versus the Amerind languages that begin the 1st person pronoun with n: the notorious m-n debate. Joseph Greenberg wanted to blur the distinction in order to count Algonquian as an Amerind language, but now we see that the Algonquian m form is important in linking Algonquian language to the Baikalic languages and not to Amerind, if the latter is a valid category at all.
>>3. Sun
This is the simplest and most obvious case, and it’s remarkable that it has not been more widely recognized. Following are words for sun unless otherwise noted:
Proto-Turkic siɣūn (south)
Proto-Tungusic siɣūn (sun)
"Tsimshian:" sagagyemk (sunny), shaggagiamg (sunshine), sgüüxs (southern Tsimshian language)
Proto-Indo-European seh₂-u̯l̥ (sun, nominative), sh₂wéns (sun, genitive), sh₂un-tero-s (south)
>>Proto-Uralic kaja
>>Proto-Yeniseian xʷaj
Proto-Athabaskan sa, sha, tse, from from Proto-Na-Dene caj
Cree: sâwanohk (south)
"Shawnee:" sawano (southerner)
"Salishan words for sun:" spukani (Flathead dialect), sp'q'n'i (Spokane dialect), sqwuqwul (Lummi dialect), sqwəqwəl (Saanich dialect), snx (Nuxalk)
Note that most words for south derive from words for sun, including in Proto-Indo-European and most Indo-European languages. There are a number of clear relations here. The Tungusic word for sun is the same as the Turkic word for south, and the Tsimshian forms are close to these. Proto-Uralic kaja is close to Proto-Yeniseian xʷaj, which gave rise to the Athabaskan forms. The Cree and Shawnee words for south, which are closely related – the latter being preserved in the tribe’s name – diverge from most other Algonquian words for sun and south and may derive from borrowing from Athabaskan. The Proto-Indo-European genitive-case word for sun winds up being close to the Cree and Shawnee words for south, leading to the easy understanding for English-speakers of the Shawnee name as meaning sunny (southerner).
>>4. Shaman/Knowledge
Because the Tungusic word saman/shaman was early borrowed into Russian, from which it spread into virtually all European languages, there has been an unfortunate assumption that this represents some primal form of the word. There therefore arose a very early error of believing that the Tungusic word derived from Indo-Iranian sramana, naming a Buddhist priest, as spread through Asia to Mongolia by way of Tibetan Buddhism. Thankfully, this error was conspicuous enough that it was exposed in 1917 by Berthold Laufer, writing in the American Anthropologist. (See sources.)
Laufer debunked an Indo-Iranian source of the word and instead showed that the word and concept derive from Turkic kam (shaman), through a standard k>s substitution evident in other words that passed from Turkic into Tungusic. Laufer cannot be faulted for failing to realize that Turkic and Tungusic split off from a common parent language roughly 3,000 years ago, with separation of lifestyles between Turkic horse-breeders and Tungusic reindeer herders.
The correction was important because the role of the Turko-Tungusic kam is very different from that of a Buddhist priest. The kam or shaman, as it has come to be known, is principally a healer and a communicator with the dead, two roles traditionally connected as healing was believed to be accomplished by intercession of the ancestors. The shaman was seen as possessing and accessing specialized knowledge acquired through apprenticeship and journeying to the sky world, and for this reason was called a kam, which derives from the likely Baikalic word kam, meaning knowledge, as it still means in most Turkic languages. Literally, the shaman is a knower, wise man, or wise woman. Importantly, the word passed through Amuric to Nivkh as cham/tsam, with meaning unchanged. This confirms that Amuric did derive from Baikalic language but as a later branch.
We can be confident that the Baikalic term used the k form rather than the s or ch form because it passed into Wakashan and Algonquian unchanged. Nikolaev reconstructs the Proto-Algonquian-Wakashan (PAW) word for to know as follows (PNi is Proto-Nivkh, PAlg is Proto-Algic, Yu is Yurok, Quil is Quileute):
45a. Know 1. PWS *χam 70 ‘know, know how, recognize’ ▪ Quil. χab ‘to know how’ ▪ PNi *khim, *him ‘know, understand, realize’ ▪ PAlg *kom (~ a:) > Yu. kom- ‘understand, feel’ [also ‘hear’, formally containing prefix k and root PAlg *Vm 'by thought’ (also ‘by hearing’)] # PAW *χemV.
As the word for shaman, the Algonquians chose pawewa, from the verb that means to dream (as in powwow), but we can assume there was some former term based on kam or χem.
The Itelmen word for shaman is qam, showing that Itelmen did derive from the Baikalic languages, or that Turkic had an influence far more to the east than in recent history.
It is sometimes said that there are no linguistic connections between Siberian and Native American languages. I think I have shown that this is quite mistaken. Moreover, the linguistic connections precisely follow the migration of DNA from the Baikal-Yenisei region through the Amur Valley to northern North America.
"Sources:"
Berthold Laufer, Origin of the Word Shaman, American Anthropologist , Jul. - Sep., 1917, New Series, Vol. 19, No. 3 (Jul.-Sep., 1917), pp. 361-371 https://www.jstor.org/stable/660223
Bruce Lincoln, , The Indo-European Myth of Creation, History of Religions, (November 1975) 15 (2): 121–145. doi:10.1086/462739. S2CID 162101898
Sergei L. Nikolaev, Toward the reconstruction of Proto-Algonquian-Wakashan. Part 1: Proof of the Algonquian-Wakashan relationship, Journal of Language Relationship • Вопросы языкового родства, 13/1 (2015), Pp. 23—61.
https://www.facebook.com/photo/?fbid=10231142706975792&set=gm.24501410152826473&idorvanity=457153007678857&__cft__[0]=AZWQ8gJSUjvHJsdeOR2yzzux2Y0_Gze-X99gh3VtuotPXpVGmNopwYNtfMUrW5jgyMncSZGwbPsv-a55ZWLUYJw2IWf5CF-ZtcAPCrIASso92RGkPN0HWqrvuJgvuIZPZ3wCcoPExazwPY4l7DykdTbZuvIX2t5yauXKL4btTJWMWiOdp-u3dbuEBtpdljSrk4DNij3rYBMQmNpjB1eky3AQ&__tn__=EH-R
============================
"AKP’li Şamir Tayyar:" (İBB soruşturması hk.)
“Duydum ki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianameyi yazmaya başlamış.
Fakat, beklentinin aksine 4 ayrı iddianame olacakmış.
Takvim aksamazsa Eylül’de, en geç Ekim’de mahkeme safhası başlıyor.”
============================
"Mehmet Ali Güller:" "İstanbul Kürt’ü ne istiyor?"
25.08.2025
Yeni açılım başladığında, DEM’in kıdemli İmralı heyeti üyesi "Ahmet Türk" şöyle demişti: Irak ve Suriye Kürtleriyle görüştüm. Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor.
O zaman TV yayınında sormuştum: Peki İstanbul Kürtleri ne istiyor? "Acaba İstanbul Kürtleri, aşiret ilişkilerinin belirleyici olduğu Barzani ve Talabani Kürtleriyle, daha önemlisi Osmanlı’daki gibi, birlikte yaşamak istiyor mu?"
Mesele Kürt sayısı ise İstanbul dünyanın en büyük Kürt şehridir ve" biz İstanbul Kürtlerinin görüşü" Irak ve Suriye Kürtlerinin görüşünden daha önemsiz değildir!
"SİYASİ PARTİ DEĞİL AŞİRET ÖRGÜTÜ"
Irak Kürtleri, ağırlıkla Erbil merkezli KDP ve Süleymaniye merkezli KYB partilerinin etrafında örgütleniyor. Bu iki örgüt, uzun yıllar çatıştı. ABD iki örgütü zorla barıştırıp Irak’ın kuzeyinde bu iki örgütün birlikte yöneteceği bir özerk devlet kurdu. "Örgüt ya da parti diyoruz ama aslında KDP ve KYB bir siyasi partiden çok bir aile partisi ve aşiret örgütlenmesidir." KDP Barzanilerin, KYB de Talabanilerin örgütüdür.
KYB’nin lideri "Bafel Talabani", partinin eski eşbaşkanı olan kuzeni "Lahur Talabani" ve kardeşlerini bir çatışmanın ardından tutukladı. Olay KYB içinde bir kuzen kavgası, aile içi güç mücadelesi, hatta darbe içinde darbe olarak nitelenebilir. Çünkü:
KYB lideri "Celal Talabani "ölünce, karısı "Hero Talabani "partinin geleceği için bir düzenleme yapmıştı." Hero Talabani," KYB’nin kurucu lideri" İbrahim Ahmed"’in kızıydı ve bu nedenle etkili bir isimdi. Partiyi babası kurmuştu, kocası da uzun yıllar yönetmişti. Hatta en sonunda" Celal Talabani", Irak cumhurbaşkanı da olmuştu. Çünkü ABD’nin Lübnanlaştırdığı Irak’ta cumhurbaşkanı Kürt, başbakan Şii, meclis başkanı da Sünni olacaktı. ("Bahçeli"’nin önerisini anımsayınız.)
"BACANAK CUMHURBAŞKANLARI"
"Celal Talabani" ölünce, "Hero Talabani", şartları gözeterek KYB’ye eşbaşkanlık sistemi getirdi. "Celal" ve" Hero Talabani"’nin oğlu olarak "Bafel Talabani" ile kuzeni "Lahur Talabani" KYB’nin eşbaşkanları oldular. Ancak "Bafel Talabani" eşbaşkanlar içinde daha güçlü durumdaydı. Çünkü "Bafel’in karısı hem teyzesinin kızı hem de Irak Cumhurbaşkanı Abdüllatif Reşid’in kızıydı."
"Somutlayayım:" "İbrahim Ahmed, Barzanilerden kopup KYB’yi kurduktan sonra, kızlarından Hero’yu Celal Talabani ile, kızlarından Şanaz’ı da Abdüllatif Reşid’le evlendirdi." Böylece "Celal Talabani ve Abdüllatif Reşid bacanak "oldu. "Celal Talabani ölünce, sırasıyla Fuad Masum ve Behram Salih cumhurbaşkanı oldular, onları bacanağı Abdüllatif Reşid izledi." Bacanak cumhurbaşkanlarından birinin oğlu ile diğerinin kızını evlendirdiler.
İşte "Bafel Talabani "bu iki gücü birden kullanarak, kuzeni olan eşbaşkanı "Lahur Talabani’yi tasfiye etti". "Lahur Talabani" de KYB içindeki muhalifleri toplayarak Halk Cephesi kurdu. Bu güç mücadelesi en sonunda silahlı bir çatışmaya dönüşmüş oldu.
"KDP-KYB-PKK GÜÇ MÜCADELESİ"
KYB’nin Irak Kürdistanı Yönetimindeki (IKY) ortağı ama aynı zamanda rakibi olan "KDP ise Bafel ile Lahur Talabaniler arasında dört yıldır süren bu aile içi güç mücadelesini kendi hâkimiyetini artırmanın fırsatı" olarak görüyor.
Öte yandan "Barzaniler, ağırlıkla KYB bölgesinde bulunan PKK’den de rahatsızlar." Çünkü "Barzani aşireti, Irak Kürdistanı’nın tek hâkimi olabilmek için "fırsat buldukça PKK’yi sıkıştırmaya çalışıyordu. KDP karşısında geçen yıllar içinde gücü azalan KYB ise PKK’yi destekleyerek denge kurmaya çalışıyordu. İşte "Öcalan"’ın düzenlenmeden sızdırılmış 21 Nisan ve 30 Mayıs tarihli İmralı notlarında "Barzani" için kullandığı çok ağır sözler de bu güç mücadelesi nedeniyleydi.
"NASIL YAŞAMALI?"
Görüleceği üzere aileler, aşiretler arası güç mücadelesi yaşanıyor Irak’ın kuzeyinde. Barzaniler ile PKK’nin güç mücadelesi Suriye’de de sürüyor, şimdilik uzlaştılar.
Peki "100 yıldır iyi kötü demokrasi yaşayan Türkiye Kürt’ü, Barzani ve Talabanilerin bu aşiret ilişkileriyle birlikte yaşamak ister mi? "
Tamam, ne yazık ki "Mustafa Kemal"’in devrimci cumhuriyeti ilerletilemedi, toprak ağalarıyla uzlaşan yeni egemen sınıf yoksul Kürt köylüsünü Kürt ağaların siyasi desteğine karşılık sattı, tamam Türkiye’nin Atlantik sürecinde demokrasisi ağır yara aldı, tamam bu süreçte iş Kürtleri inkâr etmeye kadar vardı, tamam Türkiye siyasal İslamcılığın baskısı altında ama "her şeye rağmen Türkiye güneyindeki aşiret ilişkilerinin 100 yıl ilerisinde."
O nedenle "Osmanlı’daki gibi yaşamayı değil, devrimci Cumhuriyetin işaret ettiği çağdaş uygarlığı hedefliyoruz biz; İstanbul Kürt’ü olarak, Kürt kökenli Türkler olarak, etnik kimliği Türk, Kürt, Laz, Çerkez olup da ulusal kimliği Türk olanlar olarak..."
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/istanbul-kurt-u-ne-istiyor-2429113
============================
"CHP’li Başarır:" Yargıda Susurluk vakası ortaya çıktı
İBB soruşturması ve yargı sürecini değerlendiren CHP’li Başarır, adalette Susurluk vakası yaşandığını belirterek, Yargıda temiz eller operasyonu olacak. Bizim arkadaşlarımızın suçsuzluğu net dedi.
CHP Grup Başkanvekilleri Ali Mahir Başarır ve Gökhan Günaydın, CHP'li belediyelere yapılan operasyonlara ilişkin, Çağlayan Adliyesi önünde açıklamalarda bulundu.
Günaydın, "Adaletin Susurluk skandalıyla sarsıldığı bir süreci yaşıyoruz” derken, Başarır ise yargıda Adalette Susurluk vakası yaşandığını belirterek, Yargıda temiz eller operasyonu olacak. Bizim arkadaşlarımızın suçsuzluğu net dedi.
>>Aziz İhsan Aktaş bugün serbest
Başarır, İBB operasyonlarını başlatan ihbar maillerini paylaşarak, “5 Eylül’de İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne iki mail adresinden ihbar geldi. İhbar dilekçelerinde soruşturmanın baş aktörü Aziz İhsan Aktaş olarak görünüyor. Dosyalar birleştirilip soruşturma başlatıldı. Kütahya’daki 4 ihaleyi Aktaş’ın şirketi aldı. Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığı almak istiyor o raporun sonuç kısmında ‘konuya ilişkin belediye başkanını ailesinin söz konusu suç örgütü lid
https://www.evrensel.net/haber/567063/chpli-basarir-yargida-susurluk-vakasi-ortaya-cikti?utm_source=feedly_feed&utm_medium=rss&utm_campaign=rss_syndication
============================
Şiddetten kendini koruyan hekime memuriyetten atma cezası
22.08.2025
Hastanın uyguladığı şiddete refleks olarak karşılık vererek kendini koruyan acil tıp uzmanı hekime, devlet memurluğundan çıkarılma cezası verildi.
Aydın Atatürk Devlet Hastanesi yöneticileri, Dr. G.K.’nin saldıran hastadan kendini korumasını, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125’inci maddesindeki ‘amirlerine, maiyetindekilere ve iş sahiplerine fiili tecavüz’olarak yorumladı. Hastayı hekimin ‘maiyeti‘ diye değerlendirdi.
Mesaisi sırasında cezadan haberdar olan hekim, yasal yollara başvurarak itiraz hakkını kullanıyor.
Diken’in ulaştığı G.K., 9 Mart’ta hastanenin Acil Servisi’ndeki olayı anlattı.
G.K.’ye göre yaygın anksiyete, konversiyon ön tanılı ve ajite bir kadın hastaya müdahale etti. İki farklı ilaç verilmesine rağmen hasta sakinleşmedi. Hasta çığlık çığlığa bağırmayı sürdürdü ve acil servisi çalışamaz hale getirdi. Üçüncü bir ilaç uygulamak için hazırlanırken hasta hekimin koluna tırnaklarıyla saldırarak kendine çekti. Diğer eliyle de boğazını sıktı.Beyaz Kod veren G.K. de kurtulmak için vurdu. Hasta yere düştü. Hasta kırmızı alana çekildi, G.K. orada müdahaleye devam etti. Hasta hekimden, hekim darp raporu olarak hastadan şikayetçi oldu. Bu arada hastane yönetimi de soruşturma başlattı.
>>Karşılıklı şikayetlerinden vazgeçmişlerdi
Hasta ve G.K. karşılıklı şikayetten vazgeçip uzlaşsalar ve birbirlerinden özür dileseler de hastane soruşturmasını sürdürdü. Kamera görüntülerine rağmen G.K. için memuriyetten atılma kararı verdi.
https://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2025/08/siddet_hekim_memuriyet.jpeg
G.K. kendini korumak zorunda kaldığını söyledi:
>>‘Elinde bıçak olsaydı şu anda ben yoktum’
“Bu istemediğim bir olaydı. Refleksif olarak kendimi savundum.
Dr. Ersin Arslan, Dr. Ekrem Karakaya ya da Dr. Kamil Fortun olmamak için kendimi korumak zorundaydım. Biliyorsunuz bu hekimlerin hepsi öldürüldü. Benim 11 yaşında bir oğlum var.
Hasta boğazımı sıkarken elinde bıçak olsaydı, şahdamarıma saplasaydı şu anda ben yoktum. Sadece benim için anma ya da protesto gösterisi yapılacaktı.
Hastadan kendimi kurtarsam da üzerime gelmeye devam etti. Canını yakmak niyetinde değildim ama bunu yapmak zorundaydım.
Olaydan sonra da hastanın tedavisiyle ilgilenmeye devam ettim.”
>>‘Çok saldırıya uğradım’
Acil tıp üniteleri hasta ve yakınlarının en çok şiddet uyguladığı yerler. 20 yıllık hekim G.K. de bugüne kadar çok saldırıya uğradığını anlattı:
“Bana silah çeken oldu, bıçak çeken oldu, uçan tekme atan oldu.
Hepsinde bir şekilde kendimi savunmaya çalıştım.
Davalar açtım. Tabii ki soruşturmalar geçirdim ama hiç bu kadar orantısız, haksız bir şey görmedim.
İdare hastanın saçını çektiğimi iddia ediyor. Bu çirkin bir iftira. Asla çekmedim. Yerde bileğinden tutarken saçı araya dolaşmış olabilir.”
Söz konusu ceza Sağlık Bakanlığı Yüksek Disiplin Kuruluna gidecek ve orada görüşülecek. Süreçte kararlar hekim aleyhine gelmeye devam ederse hiçbir yerde memur olarak görev yapamayacak.(Kaynak:diken.com.tr)
https://saglikdunyasidergisi.com/haber/siddetten_kendini_koruyan_hekime_memuriyetten_atma_cezasi-20849.html
============================
>>Hastayı Reddetme Hakkı
Hekimler, acil yardım, resmi ya da insani zorunluluklar dışında, makul ve haklı bir gerekçe ile hastayı reddetme hakkına sahip olabilmelidir. Hasta ile hekim arasında ilişkide güven sarsılmış (hasta hekime yanlış beyanda bulunmuş, hekime karşı tehditkar ve/veya hakaret içerir sözler sarf etmişse, vb) ve ilişki iki taraf için de yararlı sonuçlar doğurmayacak bir sürece girmişse hekim hastayı reddedebilir. Ancak bu durumda hastanın zarar görmemesi (acil veya hayati tehlike olmaması ve alternatif hekime kolay ulaşabilme imkanının bulunması) gerekir. Hekimin hastayı reddetme hakkı din, dil ırk, cinsiyete dayalı ayrımcılık veya nefret sebeplerinden kaynaklanmamalıdır. Hekim, tıbbi müdahalenin ortasında haklı bir gerekçe (hastanın tavsiyelere uymaması, ödevlerini yapmaması gibi) olmaksızın ve hastanın zarar görme olasılığını engellemeksizin hastasının tedavisini yarıda kesme hakkına sahip değildir.
http://www.toraks.org.tr/uploadFiles/2152011144929-Hekimhaklari.pdf
============================
TIBBİ DEONTOLOJİ NİZAMNAMESİ
Madde 18 – Tabip ve diş tabibi, acil yardım, resmi veya insani vazifenin ifası halleri ariç olmak üzere, mesleki veya şahsi sebeplerle hastaya bakmayı reddedebilir.
https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/2.3.412578.pdf
============================
Hekimlerin hasta seçme hakkının sınırlamaları şu şekilde özetlenebilir:
"Acil Durumlar:" Hekimler, acil bir durumda hastayı reddedemezler. Acil durumlar, hastanın hayatı veya sağlığı için acil müdahale gerektiren durumları ifade eder. Acil servise başvuran her hastanın acil durumda olmadığı unutulmamalıdır. Hastanın aciliyet durumuna en iyi karar verecek kişi, hekimidir.
Hastanın Tıbbi İhtiyaçları ve Gerekçeler: Hekimlerin hastayı reddetme kararı, hastanın tıbbi ihtiyaçlarını karşılayamama ya da ruhsal sağlık durumunun korunamaması gibi makul bir gerekçeye dayanmalıdır.
"Ayrımcılık:" Hekimler, hastaları herhangi bir gerekçeyle ayrımcı bir şekilde reddedemezler. Hekimler, ırk, din, dil, cinsiyet, cinsel yönelim, siyasi görüş gibi nedenlerle hastaları reddedemezler.
============================
The name Ugric is derived from ugry (угры), a Russian exonym of the Magyars (Hungarians) and also the name of the historical northern Russian region of Yugra.[3] A connection between these words was first suggested in the beginning of 16th century. However, according to István Vásáry the etymological connection between these two words has not been verified, and the name Ugric is based on a folk etymology.[4]
Ugric
>>adjective
ˈyü-grik How to pronounce Ugric (audio) ˈü-
: of, relating to, or characteristic of the languages of the Ugrians
>>Word History
First Known Use 1854
>>Ugrian
Ugric
Ugro-
>>Ugrian adjective
>>Word History
>>Etymology
>>Old Russian Ugre Hungarians
>>First Known Use
>>1841, in the meaning defined above
Russ Ugri (pl. of Ugr), early name of a people living east of the Ural Mountains
===================================
Bıçak Parası örgütlü suça girdi: Ameliyat için hastadan para isteyen profesör ve doçent örgüt yöneticiliğinden yargılanacak
İstanbul'da ameliyat gününü öne alma vaadiyle hastalardan para talep eden 11 sanık hakkında iddianame hazırlandı. İddianamede, Prof. Dr. M.M. örgüt elebaşı, Doç. Dr. V.E. ve Uzman Doktor Y.S. ise örgüt yöneticisi olarak yer aldı.
27 Ağustos 2025
İstanbul’da Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde bıçak parası alınarak ameliyat tarihlerinin öne çekilmesine ilişkin iddialar üzerine başlatılan soruşturma tamamlandı.
>>Profesör ve doçentler de dahil
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan 178 sayfalık iddianamede 33 kişi müşteki, 2 kişi mağdur, 11 kişi ise sanık sıfatıyla yer aldı.
Aralarında profesör ve doçent doktorların da bulunduğu 11 şüpheli hakkında 166 yıla kadar hapis cezası istendi.
35 farklı eylemin anlatıldığı iddianamede, tape kayıtlarına ve görüntü tespit tutanaklarına da yer verildi.
İddianamede, soruşturma kapsamında İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü Hukuk İşleri Biriminin27 Mayıs 2024’te ihbarda bulunduğu ve bunun Yedikule Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Başhekimliğine yazılı olarak bildirildiği kaydedildi.
Hazırlanan iddianamede, İl Sağlık Müdürlüğünce Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüne gönderilen ihbarlarda, hastanede görev yapan Prof. Dr. M.M, Doç. Dr. V.E, Uzman Doktor Y.S. ve veri giriş elemanı olarak görev yapan Y.Ö’nün hastalardan para talep ettiklerine dair şikayetler bulunduğu aktarıldı.
Örgüt şemasına yer verilen iddianamede, Prof. Dr. M.M. örgüt elebaşı, Doç. Dr. V.E. ve Uzman Doktor Y.S. ise örgüt yöneticisi olarak yer aldı.
Ayrıca Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi M.F, doktor E.Ö, Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi Göğüs Cerrahisi bölümünde servis sorumlusu hemşire A.A, Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi Göğüs Cerrahisi bölümünde temizlik görevlisi Ö.A, tıbbi mamuller firmasında çalışan O.B, briç oyuncusu-eğitmen O.Ö, A.Ç.B. ve Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi Göğüs Cerrahisi bölümünde veri giriş personeli Y.Ö. örgüt üyesi olarak belirtildi.
>>Ceza istemleri
İddianamede, sanıklar Prof. Dr. M.M, Doç. Dr. V.E. ve Uzman Doktor Y.Ş. hakkında suç işlemek amacıyla örgüt kurmak tan 4’er yıldan 8’er yıla ve irtikap suçundan 5’er yıldan 10’ar yıla kadar hapis cezası istendi.
Diğer 8 sanık hakkında ise irtikap ve suç örgütüne üye olmak tan 6’şar yıldan 12’şer yıla kadar hapis cezası talep edildi.
https://serbestiyet.com/featured/bicak-parasi-orgutlu-suca-girdi-ameliyat-icin-hastadan-para-isteyen-profesor-ve-docent-orgut-yoneticiliginden-yargilanacak-217050/
===================================
"Sedat Laçiner:" Ermenistan'da Darbenin Eli Kulağında: Paşinyan Kilise'ye ve Rusya'ya Karşı
1 Tem 2025
Sevgili dostlar merhaba…
Bugün Ermenistan'dan, küçük komşumuz Ermenistan'dan bahsedeceğiz…
Çünkü Ermenistan'da büyük, çok büyük bir değişim yaşanıyor…
Bu değişime "100 yıllık bir değişim" veya "200 yıllık bir anlayış devrimi" desek yanlış olmaz…
O kadar büyük bir dönüşümden ve değişimden bahsediyoruz…
Ermenistan Başbakanı Nicole Paşinyan, yaklaşık 200 yıllık Ermeni kimlik inşasını yerle bir ediyor…
Paşinyan, tabuları yıkıyor, Türk düşmanlığı üzerinden tanımlanan Ermeniliği ve Ermenistan kavramını yeniden tanımlıyor…
Paşinyan, Ermenilerin Rusya ile yürüdüğü bir asırlık yolu değiştiriyor…
Erivan'ın yolunu Rusya'dan Batı'ya çevirmeye çalışıyor…
Bunu başarabilecek mi bilemiyoruz…
Çünkü meydan okuması Paşinyan'ın boyundan büyük bir işe benziyor…
Her an bir suikaste veya bir darbeye kurban gidebilir Paşinyan…
Aynı şekilde, bu işin sonunda Ermenistan, kanlı bir iç savaşa da düşebilir…
Çünkü Paşinyan, bu tavrıyla ülkenin temel direklerinden birini yani Ermeni Apostolik Kilisesini karşısına aldı…
Aynı şekilde aşırı Ermeni milliyetçisi gruplar, başta Taşnaklar ve Karabağ Kliği olmak üzere, aşırı milliyetçiler de Paşinyan'ı bir kaşık suda boğabilirler…
En önemlisi Ermeni politikası ile iç içe olan Rusya da çok kızgın.
Putin, Moskova'da küplere biniyor;
Ruslar, Paşinyan'ı çiğ çiğ yiyebilirler…
Müsaadenizle meselenin geçmişiyle programa başlamak istiyorum, çünkü geçmişi anlarsak bugün her şeyin onunla ilgili olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
Her şey biraz da bizimle de ilgili yani Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili…
Ermeniler ile Türklerin en güçlü tanışması Selçuklular dönemine rastlıyor ve Anadolu'nun doğusunu yurt edinen Ermeniler zamanla Anadolu'nun tamamına yayıldılar ve zamanla askeri özelliklerini de kaybettiler…
"Anadolu'nun her bir yanına yayıldılar" derken Ermeniler Anadolu'ya hakim olmadılar…
Ermeniler, her şehirde küçük küçük işte esnaf tüccar vesaire şeklinde varoldular ve bütün bu coğrafyada yer edindiler…
Bütün bu coğrafyanın şehirlerine taşındılar ve tek bir yerde yoğunlaşma özelliğini kaybetmeye başladılar…
Fatih Sultan Mehmet zamanında İstanbul'da Ermeni Kilisesi kuruldu ve bu kilise Osmanlı idaresinin en önemli kurumlarından biri haline geldi…
Hala o kilise devam ediyor biliyorsunuz ve Ermeni patriği de Kınalıada'da oturuyor…
19. yüzyıla kadar Ermeniler imparatorluğun güvencesi altında zenginleştiler, müreffeh bir topluma dönüştüler…
Ülkenin dört bir yanına yayıldılar ve Osmanlı Devleti'nin ayrılmaz parçası haline geldiler…
Ermeniler ile Türkler ve Osmanlı Devleti, et ile tırnak gibi oldular…
Birbirinden ayrılmaz bir hale geldiler…
İmparatorluğun son yüzyılında, 19. yüzyıl 20. yüzyıl başlarında ülkenin zenginleri arasında Rumların Yahudilerin ve Ermenilerin ezici bir üstünlüğü vardı…
Anadolu'da bir şehre gittiğinizde "buranın en zengini kim" diye sorduğunuzda ya bir Ermeni çıkardı karşınıza ya bir Yahudi ya da bir Rum çıkardı…
Ermeniler, diğer gayrimüslimler gibi sadece ticarette değil devlet kademelerinde de yükselmeye başladılar…
Örneğin Abdülhamit zamanında bakan ve müsteşarlık gibi pek çok üst düzey makam Ermenilere verildi.
19. yüzyılda Osmanlı Ermenilerinin dillerini veya inançlarını yaşamakta herhangi bir sorunları yoktu…
Kendi dilleriyle ve kendi alfabeleriyle yazabiliyorlardı…
Ama baktığımız zaman, mesela 19. yüzyıl kayıtlarına baktığımızda Ermenilerin Ermeni alfabesini kullandığını ama metinlerin büyük bir kısmının yine Türkçe olduğunu görüyoruz…
Ermeniler belki de Türklerle kaynaşmada en üst sıradaki etnik grup oldular…
Bugün baktığınızda Ermenilerin pek çoğunun, Ermenistan'da yaşayanlar olsun Amerika'da yaşayan Ermeniler olsun pek çoğunun soyisminin Türkçe olduğunu görürsünüz…
Mesela Kardeşyan gibi, mesela Nalbantyan gibi…
Türklük, Ermenilerin içlerine sinmiştir…
Türk unsurları kendi öz kültürleri haline getirmişlerdir…
Aynı şekilde Ermeni kültürünün pek çok özelliği, mesela Ermeni mutfağı, Ermeni müziği vesairesi de Türk kültürünün parçası haline gelmiştir…
Osmanlı bunları kendi potasında eritmiş, kendi öz malı haline getirmiştir bu kültürel özellikleri…
Ne var ki 19. yüzyıl "milliyetçilikler çağı"ydı, imparatorluklar için bölünmeler çağıydı…
Bu çağ, imparatorlukların sonunu getiren akımların çağıydı…
Yeni yeşeren Ermeni milliyetçiliği ve ayrılıkçı hareketleri dışarıdan Osmanlı topraklarına taşındı…
Hikaye oldukça uzun…
Detaylara girerek sizleri sıkmak istemem ama dönemin Ermeni milliyetçiliğinin kaba özelliklerinden bir iki cümle bahsetmek gerekiyor…
Ermeni milliyetçilerinin o günkü hedefi yani, 19.
yüzyıldaki ermeni milliyetçileriniin hedefi şöyleydi: ugünkü Doğu Anadolu bölgesi, bugünkü Doğu Karadeniz bölgesi ve Çukurova bölgelerini kapsayan kocaman bir büyük Ermenistan kurmak istiyorlardı…
Hayalleri buydu…
Kimi kaynaklarda bu hayale Güneydoğu Anadolu bölgesinin de dahil edildiğini görebiliyoruz…
Elbette bugünkü Ermenistan'ın tamamı, bugünkü Gürcistan'ın bir kısmı ve Hazar Denizi kıyılarında bazı Azerbaycan toprakları da büyük Ermenistan'ın olmazsa olmaz parçaları sayıldı…
Başka bir deyişle, Taşnakların, Hınçakların ve diğer Ermeni milliyetçilerinin hayalindeki Ermenistan'ın üç denizde toprakları olacaktı…
Karadeniz kıyılarında, Akdeniz kıyılarında ve Hazar Denizi kıyılarında o hayali ve büyük Ermenistan'ın toprakları olacaktı…
Ayrılıkçı Ermeni milliyetçiliği Osmanlı toprakları dışında başladı demiştik.
Sonradan bunlar Osmanlı'ya ihraç edildi…
Taşnaklar da öyle, Hınçaklarda öyle…
Birisi Kafkasya'da kuruldu diğeri İsviçre'de yani Avrupa'da kuruldu…
Hareketin en büyük destekçileri ise Rusya ve Fransa oldu…
Fransa'nın gözü Çukurova bölgesindeydi.
Bir ara Napolyon, Çukurova veya Klikya bölgesinde bir Ermeni devleti kurulmasını istediğini açıkladı…
Yeni kurulmasını düşünülen bağımsız Ermeni devleti tabii ki Fransa'nın koruması altında olacaktı…
Rusya ise Kafkaslardan Anadolu'ya sarkmayı umuyordu.
Kafkasya'da ve Doğu Anadolu'da Ermenilerin de yardımıyla Rus ordusunun önü açılacaktı ve Ruslar sıcak denizlere inme hayalini Kafkasya'dan Klikya'ya, yani bugünkü Çukurova'ya doğru sarkarak gerçekleştireceklerdi ve Akdeniz'in sıcak sularına ulaşmış olacaklardı…
19. ve 20. yüzyıllar milliyetçilik çağlarıydı ve Osmanlı'da Hristiyan topluluklar birer birer bağımsız oluyorlardı…
Yunanlar, Bulgarlar Sırplar ve diğerleri…
hepsi de bağımsız oldular, devlet kurdular…
Ermeniler de bu modaya uydular ve kendilerine ait bir devlet istediler.
Ancak burada büyük sorunlar vardı, çok ciddi çıkmazlar vardı…
Her şeyden önce ilk başlarda Ermenilerin büyük kısmı ayrılıkçı Ermeni hareketlerine destek vermedi.
Bu nedenledir ki 20. yüzyılın başında ve 19. yüzyılın sonunda Ermeni terörünün ilk kurbanları yine Ermeniler olmuştur…
>>Neden destek vermiyorlar?
Çünkü rahatlar…
Kasabanın en zengin adamı olduğunuzu düşünün…
En zengin adamısınız, anadiliniz olan Ermenice'yi istediğiniz gibi konuşuyorsunuz, kasabada Kiliseniz var ve dninizi, ibadetinizi serbestçe yerine getiriyorsunuz…
Ve bir gün bir takım gençler karşınıza çıkıyor, hani sizin gözünüzde zıpır gençler size gelip 18-20 yaşında gençler "biz devlet kuracağız" diyorlar…
Siz o zaman soruyorsunuz bir Ermeni tüccar olarak, "neden yeni bir devlet kurayım?
Benim zaten devletim var" diyorsunuz…
Osmanlı Devleti'nden en çok istifade edenler Ermeniler, Yahudiler ve Rumlardı…
Rumlar, Yunanistan'da ayrı bir devlet kurduktan sonra bile Osmanlı Devleti içerisinde hala en rahat yaşayan topluluklar arasındaydılar…
İkinci olarak, Ermeni milliyetçiliğinin ikinci handikapı Ermenilerin Anadolu'nun hiçbir vilayetinde çoğunluğu oluşturmamamalarıydı…
Şehir merkezlerinde dahi en fazla % 25 - % 30 oranında Ermeni nüfus vardı…
Yani Anadolu'da en çok oldukları yerlerde bile ancak bu seviyelere gelebiliyorlardı…
Çoğu yerlerde o seviyeyi dahi tutturamıyorlardı…
Ermeniler, Anadolu topraklarında köylere dağılmış, kasabalara dağılmış, şehirlere dağılmış bir şekilde yaşıyorlardı…
Aslında heryerde varlardı…
Hangi kasabaya gitsen sadece bir Ermeni değil, bir Ermeni topluluğu buluyordunuz…
Ama sorun şu ki hiçbir yerde çoğunluk değillerdi…
Ermeni toplumu Anadolu'nun dört bir yanına yayılmış küçük göletler gibiydi…
Bu toplulukların arası da kopuktu, aralarında büyük coğrafi mesafeler vardı…
Böylesine dağınık bir toplum için ayrı devlet kurmak şüphesiz imkansız bir hedefti…
Gerçi Bulgaristan da bağımsızlığını ilan ettiğinde Bulgaristan'da Bulgarlar çoğunlukta değildi, Türklerin sayısı Bulgarlardan fazlaydı.
Ama yine de Bulgarlar belli bir bölgede kesifleşmişlerdi, yoğunlaşmışlardı.
Bu da Bulgarların ayrı bir devlet kurma çabasını kolaylaştırdı.
Ermeni milliyetçiliğinin üçüncü çıkmazı ise Osmanlı'yı yenecek büyük bir orduyasahip olmayışlarıydı…
Taşnaklar ve Hınçaklar, bugün bizim "terör" diyebileceğimiz yöntemleri kullanıyorlardı, vur-kaç eylemleri yapıyorlardı, gerilla harekatları yapıyorlardı, suikastler düzenliyorlardı…
Bizim tarihimizde bombayla bir siyasiyi öldürme, suikast girişimi yine Ermeniler tarafından yapılmıştır.
II. Abdülhamit'e Yıldız Sarayı ve Yıldız Cami arasında yapılan saldırı böyle bir saldırıydı…
Ermenilerin Osmanlı Bankası'na da yine bombalı saldırıları var…
Bugün bu tür eylemlere "katıksız terör" diyebiliriz…
Bizim tarihimizdeki en önemli terör örnekleri Ermeni ayrılıkçı milliyetçileri tarafından yapılmıştır.
Ve bizim modern tarihimizde diğer teröristler, terör örgütleri de Ermenilerden çok esinlenmişlerdir, onları bir çeşit öğretmen gibi alıp onların yöntemlerini kullanmışlardır…
Ne var ki bu yöntemlerle ayrı bir devlet kurmak, Osmanlı'yı yıkmak oldukça zordu…
hatta neredeyse imkansızdı…
Böyle de olmuştur.
Bu çıkmazlar içerisinde Ermeni milliyetçileri çareyi başka ülkelere dayanmakta buldular.
Ermeni milliyetçilerin anlayışına göre Rusya, İngiltere, Fransa hatta Amerika Birleşik Devletleri Ermenilerin dostuydu ve eğer Ermeniler bir savaş çıkarabilirlerse Batılılar ve Rusya, Ermenilerin imdadına yetişebilirlerdi…
Ve savaşın sonunda da yapılacak bir anlaşma ile Osmanlı'ya denirdi ki "buralar buralar buralar Ermenilere verilecek, orada Ermenistan kurulacak"…
Ermeni milliyetçileri birkaç başarısız denemeden sonra gelen Birinci Dünya Savaşı'nı kendileri için çok büyük bir fırsat olarak gördüler.
Onların hayallerine göre Dünya Savaşı'nda Osmanlı yenilecekti ve Osmanlı'nın doğu kısımları Ermenilere verilecekti.
Hayal buydu…
Bu savaşta silahlı Ermeni gruplar, Rus ordusunun yanında savaşa katıldılar.
Hem istihbaratçı olarak hem bizzat asker olarak ermeniler Rus Ordusuna büyük hizmetler verdi.
Van gibi doğudaki illerin bazılarınıın istilasında Ermeni lejyonları özel bir rol oynadı…
İşin kötü tarafı, Osmanlı'nın doğusunda çok sayıda Ermeni daha barış zamanında, yani henüz savaş başlamadan önce Rus vatandaşlığına geçmişti.
Yani Doğu illerindeki Ermeniler görünüşte Osmanlı tebası görülse de esasında bunlar Rus çarının da tebasıydılar.
Osmanlı Ordusu, işgalci Ruslarla savaşırken iki ateş arasında kaldığını fark etti ve ağır darbeler aldı.
Önde Rus ordusu vardı ve Osmanlı onlarla savaşıyordu.
Ama Osmanlı Ordusu arkadan da vurkaç darbeleri yiyordu…
Geri çekilen ordu çekildiğin yerin yerel halk tarafından düşmana haber verildiğini öğreniyordu.
Ermeni milliyetçileri, Doğu Anadolu'yu kendilerine "vadedilmiş topraklar" olarak gördüklerinden bölgenin etnik temizliği için de gayret ettiler…
Tabii bunu söylerken bazı Taşnak gruplarından bahsediyoruz.
Taşnak çeteleri, bölgedeki Kürtleri ve Türkleri belli bölgelerden çıkarmaya çalıştılar…
Gerçi onlar, bu bölgeden çıkarılması gereken insanları Kürt veya Türk diye değil de "Müslüman" diye görüyorlardı…
Taşnaklar bu tür sürgünlerle olası Ermeni devleti için alan açmaya gayret ettiler.
Yüzlerce yıl aynı köyde, aynı kasabada, aynı şehirde "komşu" olarak yaşamış insanlar bir süre sonra elikanlı komşulara dönüştüler.
Dünya Savaşı, Ermeniler için çok büyük bir yıkım oldu, çok büyük bir trajediye döndü…
Hiçbir hedeflerine ulaşamadılar.
İstanbul hükümeti, bilhassa doğu illerindeki Ermenileri o dönem Osmanlı toprağı olan bugünkü Suriye ve Lübnan'a sürdü, tehcir etti, Yani zorla göç ettirdi…
Çok sayıda Ermeni, çatışmalarda, savaş koşullarında ve yolculuk koşullarında hayatını kaybetti…
Salgın hastalıklar, açlık, kıtlık ve ganimet elde etmek için çevreden gelen çete saldırıları Ermenilerin belini kırdı.
Ermeniler yurtlarından oldular, evlerinden oldular…
Malatya'da, Kayseri'de, Erzurum'da, Sivas'ta vs yıllarca, on yıllarca, hatta asırlarca yaşamış olan Ermeniler köklerinden koptular ve dünyanın dört bir köşesine savrulup gittiler…
Savaş bitip barış müzakereleri başladığında ise önde gelen Ermeni diplomatlarından Bogos Nubar Paşa "Ermenilerin Dünya Savaşı'na aktif olarak katıldığını" ve "silahlı olarak Osmanlı'ya karşı savaştığını" söyledi…
Ve Nubar Paşa dedi ki "Bir barış masası kuruyorsanız bizi de çağırmalısınız.
Ermeniler de bu savaşın ve bu barışın tarafı sayılmalı ve bize de bu savaşı Osmanlı kaybettiği için, biz de karşı tarafta yer aldığımız için, bize de toprak vermeniz gerekir" dedi Bogos Nubar Paşa…
Fakat Nubar Paşa'nın isteklerine uyulmadı, Ermeniler barış görüşmelerinde görmezden gelindi.
Böylece Ermeniler barış görüşmelerinde de yüzüstü bırakıldılar…
Kafkasya'da kısa süreli ve küçük bir Ermenistan devleti deneyimi olduysa da birkaç yıl yaşayan bu devleti kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği adeta yuttu.
Ermeniler 1991 yılına kadar bir daha devlet sahibi olamadılar…
Diyebiliriz ki 19. ve 20. yüzyıllar boyunca inşa edilen yeni Ermeni kimliğinin tipik özelliği Türklerden nefret etmekti ve sırtını Ruslara dayamaktı…
Bu milliyetçilik anlayışı, kendi gücü olmadığından başka devletlerin gücü üzerinden bağımsız bir devlet kurmayı hayal etti.
Defalarca başarısız oldular ve diğer devletlerce defalarca yüzüstü bırakıldılar…
Ama buna rağmen romantik Ermeni milliyetçiliği aynı varsayımlara her seferinde daha güçlü sarıldı…
Yarayı kanatmayı bir alışkanlık haline getirdiler…
Acılardan bir milliyetçilik inşa etmeye çalıştılar…
Bakınız normalde milliyetçilik zaferlerden inşa edilir.
Örneğin, "Türk milliyetçiliği" dediğiniz zaman geçmişteki yenilgilerinizi hatırlayıp durmazsınız.
Dersiniz ki "İstanbul'u fethettik, Anadolu'yu fethettik, Çin'i şöyle yendik, Rusları böyle mahvettik, Avrupalılara-Haçlılara şunu yaptık bunu yaptık." Hep bunları anlatırsınız…
Türk tarihinde hiç mi yenilgi yok.
Var ama yenilgileri öne çıkarmazsınız.
Hiçbir milliyetçilik bunu yapmaz…
Bu İngilizler için de böyledir, Fransızlar için de böyledir, Ruslar için de böyledir…
Ama dönüp Ermeni milliyetçiliğine baktığınızda tuhaf bir şey görürsünüz:
Ermeniler sürekli olarak "şurada şöyle katledildik", "burada böyle mahvedildik", "burada şöyle canımıza okundu", "burada üzerimizde tepinildi"gibi hep yenilgi söylemlerini kullanır…
Bu retorikte bir tek zafer göremezsiniz…
Karabağ'ın işgalini bir yana bırakacak olursanız hep acılardan beslenen, arabesk bir milliyetçiliktir modern Ermeni milliyetçiliği.
Bu milliyetçilik, acılardan beslendiği için zaten zafer istemiyor…
Adeta sürekli yenilginin devamını istiyor…
Bir anlamda acıyı yeniden yeniden üretip duruyor…
Bunun da üreticileri arasında Taşnaklar var…
Ermeni Kilisesi de bu tarih anlatımını benimsedi ve yeniden üretti.
Kilise kimliğini bu hikayeyi yaşatarak korudu…
Sadece Türklere Müslümanlara karşı değil diğer kiliselere karşı da Ermeniliğin farkını Kilise böyle ortaya koymaya çalıştı…
Şimdi bu süreçte, Ermeni milliyetçiliğinin böyle gelişmesinde bir ayak daha var, o da diaspora…
Toprağı olmayan, devleti olmayan bu insanlar Amerika'da, Fransa'da, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, Rusya'da ve Kanada'da zihinlerinde bir "hayali Ermenistan" inşa ettiler.
Bu maddi bir şey değildi.
Gitmedikleri, yaşamadıkları yerlere aşık oldular…
Ve o acılardan en çok beslenenlerin başında diaspora Ermenileri geldi…
Diasporada, yani başkalarının ülkelerinde daha romantik, daha maceracı ve daha hayalci bir Ermeni kimliği inşa edildi…
Zaten Ermeni milliyetçiliğinin en büyük zorluğu bir devlete sahip olamayışıdır.
Çünkü devlet sahipliği ve ülke sahipliği bir milleti genelde daha sorumlu ve daha gerçekçi yapar.
Devletiniz varsa ayaklarınız yere basar.
Özellikle son 100 yılda Taşnaklar , Kilise ve diaspora kurumları tarafından inşa edilen Ermeni milliyetçiliği hayal dünyasında yaşadı durdu…
1990'ların başlarında bile hala çok büyük bir Ermeni devleti kurmayı amaçlıyorlardı ve Türkiye'nin doğusunu "Batı Ermenistan" diye çağırıyorlardı…
Bu aşırı duygu ve düşünceler, Sovyetler Birliği ve Fransa tarafından 20. üzyıl boyunca desteklendi 1970 ve 1980'li yıllarda ortaya çıkan Ermeni terörü Asala gibi, JCAG gibi Ermeni terör örgütleri bunun en açık tezahürleridir…
1991 yılına gelindiğinde Sovyetler Birliği dağıldı ve onu oluşturan cumhuriyetler, bağımsız oldular…
Tıpkı Azerbaycan ve Gürcistan gibi Ermenistan da bağımsız bir devlet oldu…
Nihayet Ermenilerin de bir devleti vardı artık…
Ermenistan'ın ilk cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosan geçmişin acı tecrübelerinden dersler çıkarmış biriydi…
Aslına bakarsanız Ermenistan'ı gerçekçi temeller üzerine inşa etmek istiyordu Levon Ter Petrosyan…
>>Neydi o gerçekler?
"Şuydu:"
Ermenistan küçük bir devletti ve nüfusu 3 milyon civarındaydı…
Ermenistan, Türklerle ve Müslümanlarla çevreli koca bir okyanusun ortasında küçücük bir ada gibi görünüyordu…
Ermenistan, denizlere çıkışı olmayan, dünyanın en yüksek dağları ve tepeleri üzerine tünemiş küçücük bir kuş gibi görünüyordu…
Ermenistan'ın ne doğal zenginlikleri vardı, ne madenleri, ne altını, ne petrolü ne başka bir şeyi… içbir şeyi yoktu.
Hazırda bir serveti de yoktu Ermenistan'ın…
Ermenistan toprakları verimli de değildi…
O yüksek dağlar ve tepeler üzerinde, nispeten soğuk hava koşullarında kıt kanaat geçinebiliyorlardı.
1918-1920 yılları arasında kısacık bir dönem yaşamış olan Birinci Ermenistan'da insanlar kıtlıktan kırıldılar.
Hesap edin, o yıllarda her dört Ermeniden biri o kıtlık ve açlıkta hayatını kaybetti…
İnsanlar ölmemek için ağaçların kabuklarını yediler, deri parçalarını yediler, hatta birbirlerini ve kedileri köpekleri yediler…
Açlık zor şey…
1918-1920 arasındaki ilk Ermenistan'dan bahsediyorum.
Ve 1991'de yeni kurulan Ermenistan da ağır kış koşulları, deprem ve diğer nedenlerden dolayı kıtlık yaşamaya başladı…
Yani 90'lı yıllarda da kıtlık yaşadı Ermenistan.
Levon Ter Petrosan, "Taşnak kafasıyla" bu devletin uzun süre yaşayamayacağını anladı ve Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalıştı…
Yani ulusal mentaliteyi kırmaya çalıştı, yerleşik anlayışı değiştirmeye çalıştı.
Aynı dönemde Ankara da Ermenilerin bir devleti olmasını memnuniyetle karşıladı ve bunu barış için bir fırsat olarak değerlendirdi.
Çünkü Türkiye'nin karşısında artık muhatap olarak Taşnaklar, Asala veya Hınçaklar gibi eli silahlı terör grupları değil sorumlu bir devlet vardı.
Bu nedenle Türkiye, Ermenistan'ı hemen devlet olarak resmen tanıdı ve kıtlık döneminde Ermenistan'a buğday yardımında bulundu.
Özal ve Demirel, Ermenistan ile kalıcı bir barış için özel gayret gösterdiler.
Ne yazık ki 1991'den itibaren romantik ve maceracı Ermeni milliyetçiliği yeni Ermenistan'a da hakim olmaya başladı.
Levon Ter Petrosyan, cumhurbaşkanı olmasına rağmen radikal Ermeni milliyetçiliğini engellemeyi başaramadı.
Onlara, yani radikallere göre "büyük Ermenistan"ı kurmak için büyük bir fırsat doğmuştu…
Güya Azerbaycan ve Gürcistan o yıllarda en zayıf dönemlerindeydiler;
Sovyetler Birliği yıkılmış ve bunlar daha devlet olmanın farkına varamamışlardı.
Ve Ermeni güçleri, Karabağ ve Nahçıvan başta olmak üzere bölgede yayılmaya başlayabilirlerdi…
Ermeni milliyetçileri böyle düşündüler.
Radikal Ermeni milliyetçileri bu davalarında tüm dünyaya yayılmış ve zengin olmuş Ermeni diasporasının ve elbette Rusya devletinin de kendilerine yardım etmesini umdular…
Karabağ'daki çatışmalarda Rus ordusu Ermenilere doğrudan yardım etti ve Azerbaycan'ın en az beşte biri Ermeni işgali altına girdi…
Bu işgalde Rusya ve Ermeni güçleri birlikte hareket ettiler.
Karabağ işgali çok kanlı oldu, çok acıklı oldu.
İşkence ve eziyet sahneleri uzun yıllar hafızalarda kaldı.
İki komşu devlet arasına daha devletlerini yeni kurarlarken kin ve nefret girdi.
Ne kötü bir başlangıç…
Azerbaycan'da 1 milyona yakın insan "kaçkın" yani göçmen durumuna düştü.
Ermenistan'da ise kanlı savaş aklı selimi yendi ve iktidara en radikal, en maceracı fikirler hakim oldu…
Levon Ter Petrosyan aklındaki Ermenistan'ı kuramadı ve kısa bir süre sonra iktidara Koçaryan gibi, Sarkisyan gibi "Karabağ çetesi" de denilen savaş yanlısı siyasiler geldiler.
Şahin isimler Cumhurbaşkanı oldular ve Ermenistan bölgede gerçekçilikten uzak, reel jeopolitik değerlendirmelerden kopuk ve yayılmacı politikalarını sürdürmeye çalıştı…
Tüm bu süreçlerde Moskova Ermenistan'ın arkasındaydı, onu destekledi.
Daha doğrusu Moskova, Ermenistan'ı bir kuklayı yönetir gibi yönetti…
Ermenistan'ın Türkiye ve Azerbaycan sınırlarında Rus askerleri nöbet tutmaya başladı.
Gümrü'de bir Rus askeri üssü kuruldu.
Bu yıllarda Ermeni devleti, Türkiye'nin doğu vilayetlerini kurtarılması gereken "Batı Ermenistan" bölgesi olarak adlandırmaya devam etti.
Karabağ, hala Ermeni işgali altındaydı, hatta Karabağ'ın çevresindeki bazı Azerbaycan vilayetleri de Ermenilerin işgali altındaydı.
Ama romantik Ermeni milliyetçileri çok daha fazlasını istiyorlardı, Karabağ'ı almak yetmezdi, Azerbaycan'ın beşte birini almak yetmezdi…
Neden Nahçıvan'ı da almasınlar diye düşündüler.
Hep daha fazlasını istediler, az ile yetinmediler…
Hayallerle yaşadılar.
Bu düşünceler öylesine gerçeklerden kopuktu ki Ermeniler hayal dünyasında aslında aç ve biilaç yaşıyorlardı.
Zengin Ermeni diasporasından Ermenistan'a kucak dolusu para gelmemişti.
Rusya'nın desteği Ermenistan'ı zengin yapamamıştı.
Rusya'nın kendisi zengin olamadı ki, Ermenistan'ı nasıl zengin yapsın?
Savaş ve çatışma hali elde avuçta ne varsa tüketmişti…
Türkiye ve Azerbaycan sınırları kapalı olduğundan ve İran ile Gürcistan sınırları da derde çare olmadığından Ermenistan kendi içine kapalı, izole bir devlete dönüştü.
Kısacası Ermenistan eriyordu, tükeniyordu, ama milliyetçiler bunu farkedemediler.
Gençler ülkeyi terk etmeye başladılar, başka ülkelere iş aramaya gittiler.
Hatta Türkiye'ye bile geldiler iş aramak için.
Komşu Azerbaycan'ın nüfusu son 35 yılda hızla artarken Ermenistan'ın nüfusu eridi de eridi…
Azerbaycan, 1990 yılında 7 milyon kişiydi.
Bugün Azerbaycan'ın nüfusu 10,5 milyona çıktı…
7 milyondan 10,5 milyona çıktı Azerbaycan'ın nüfusu…
1992 yılında 3.630.000 nüfusu olan Ermenistan nüfusu ise bugün 3 milyondan daha az…
Başka bir deyişle, son 35 yılda Azerbaycan nüfusuna bir Ermenistan nüfusu kadar daha nüfus eklenirken, Ermenistan'ın nüfusu bu 35 yılda yaklaşık 700.000 kişi eridi…
Ermeniler dünyanın dört bir yanına saçılmaya devam etti.
Aklı başında biri bu manzaraya baktığında Ermenistan'ın yok olmakta olduğunu rahatça görebilirdi.
Bundan 20 yıl kadar önce Kaliforniya'dan bir Ermeni milliyetçisi ile konuşmuştum.
Bana o milliyetçi demişti ki "Doğu Anadolu'yu bize vermelisiniz, sizin ülkeniz çok büyük, Doğu Anadolu vilayetlerini bize verin" demişti.
Hatta isteğine daha sonra Adana'yı Trabzon şehrini falan da ekledi bu Ermeni milliyetçisi.
Ben de kendisine bunun çok uçuk bir talep olduğunu söyledim.
Ama bir an için Türkiye'nin bunu kabul ettiğini varsaysak dahi bunun Ermenistan için iyi değil kötü haber olacağını kendisine hatırlattım.
"Türkiye, Doğu Anadolu'yu Ermenistan'a verecek olsa Ermenistan biter" dedim.
Yani "biz Doğu Anadolu'yu size versek buna bir de Adana'yı ve Trabzon'u eklesek dünyada Ermenistan diye bağımsız bir ülke kalmaz" dedim…
>>Neden böyle?
Çünkü böyle bir birleşmede Ermeniler azınlıkta kalır, hem de bayağı bir azınlıkta kalır.
"Siz elinizdeki ülkeyi de kaybedersiniz.
Bence siz ne istediğinizi bilmiyorsunuz" dedim o Ermeni milliyetçisine…
Gerçekten de ben bunları söylediğimde o Kaliforniya Ermenisi kişi çok şaşırmıştı.
Belli ki gerçeklerden habersizdi, hayal dünyasında yaşıyordu.
Nitekim Ermeniler Karabağ ve çevresini işgal ettiler de ne oldu sanki?
>>Bu işgalden ellerine ne geçti ki?
Ellerine hiçbir şey geçmedi.
Zaten Karabağ dediğiniz yer dağın üzerinde bir bağlık işte…
Azerbaycanlılara sorarsanız burası dünyanın en güzel yeridir, cennet gibi bir yerdir.
Ermenilere sorarsanız yine Karabağ onlar için de cennet gibi bir yerdir.
Ama tarafsız bir gözle, bir yabancı gözüyle bakarsanız Karabağ'da ne petrol var, ne doğalgaz var.
Ha ileride çıkar onu bilemem.
Karabağ'ın şu anda ciddi bir ekonomik değeri yok…
Ve Ermeniler burayı 30 yıl boyunca işgal ettiler.
>>Ellerine ne geçti bu işgalden?
Ellerine hiçbir ekonomik getiri geçmedi…
Hiçbir şey geçmedi.
Şu anki Ermenistan Başbakanı Nicole Paşinyan biraz önce yaptığımız tespitleri yaparak iktidara geldi…
İkinci olarak Ermenistan'ın Rus dünyasında yaşadıkça, Rusya'nın yörüngesinde kaldıkça büyüyemeyeceğini anladı Paşinyan.
Ermenistan'ı Batı'ya, Avrupa ve Amerika dünyasına taşımayı hedefledi Paşinyan.
Bu vaatlerle iktidara geldi Nicole Paşinyan…
Ülkenin ekonomik kalkınması ve siyasi liberalizasyonu için bu gerekliydi, yani ülkenin yüzünü Rusya'dan Batı'ya çevirmek.
Ermenistan'ın yönünü değiştirmek gerekiyordu.
Ermenistan tanımını ve Ermenilik kavramını kökten değiştirmek gerekiyordu.
Aksi takdirde Ermenistan fakirlik ve otoriteryenlik içinde boğulup gidecekti.
2020 Karabağ Savaşı, Paşinyan'ın tahminlerini ve tespitlerini doğruladı, kanıtladı ve Ermeni ordusunun kağıttan bir kaplan olduğu ortaya çıktı…
Ermenistan'ın içinin boş olduğu kısa sürede anlaşıldı…
Savaş, sadece 44 gün sürdü ve Azerbaycan Ordusu Ermeni ordusunu adeta ezdi geçti.
Güvenliğini tamamen Rusya'ya bırakmış olan Erivan hükümeti bu savaşta Rusların kendilerini korumadığını düşündü.
Ermeniler, Rusların kendilerine ihanedüşündü.
Derin bir hayal kırıklığı yaşadılar.
Azerbaycan, 2023 Eylül ayında Karabağ Operasyonu'nu başlattığında Nikol Paşinyan Azerbaycan ordularının önünde Erivan'a kadar tüm yolların açık olduğunu anladı.
Eğer Bakü isteseydi o gün Ermenistan'ın tamamını işgal edebilirdi.
Rusya, Ermenistan'a gerekli korumayı sağlamıyordu ve Ermeni ordusu çok ama çok zayıftı.
Erivan acı gerçeğe tam anlamıyla uyanmıştı.
Böylece Karabağ'da 30 yıllık Ermeni işgali tamamen sona erdi.
Karabağ'daki hemen hemen tüm Ermeniler kendi istekleriyle Ermenistan'a göç ettiler.
Nicole Paşinyan, şunu anlamış durumda:
Ermenistan zorlu bir coğrafyada tek başına, zayıf ve küçük bir ülke.
Bu nedenle öncelikle komşuları Türkiye ve Azerbaycan ile barışmak zorunda.
Bunun için ise Ermenistan'ın yayılmacı dili bırakması gerekiyor.
Yani 3 milyonluk Ermenistan'ın yanı başındaki 85 milyonluk Türkiye'ye horozlanması, "oraya gelirsem Türkiye'nin yarısını alırım ha" demesi kadar safça, gerçeklikten uzak, hatta ahmakça bir şey olamaz.
>>Bunu anlayan kim oldu?
Bunu anlayan Nikol Paşinyan oldu.
Ankara ve Bakü, Ermenistan'dan anayasasını değiştirmesini istiyor.
Türkiye ve Azerbaycan, Ermeni Anayasasında yer alan ve komşularını işgal iması içeren ifadelerin kaldırılmasını bekliyor.
Paşinyan şu anda bunu gerçekleştirmeye çalışıyor ve ısrarla Ermenistan'ın mevcut haliyle bir devlet olduğunu anlatıyor.
Paşinyan, Ermenistan'ın mevcut sınırları dışında bir hayalinin olmaması gerektiğini söylğüyor. aşnyan, Ermenistan'ın bu küçük araziden ibaret olduğunu söylüyor, başka ülkelerde gözlerinin olmadığını iddia ediyor.
Paşinyan bunları dışarıda ispat etmeye çalışıyor ama asıl mücadelesi kendi halkıyla, kendi ulusal kurumlarıyla.
Paşinyan'nın bir diğer radikal çıkışı ise 1915 tehciri ile ilgili oldu.
Ermenistan devleti, 1915'i "Ermeni soykırımı yılı" olarak anıyor ve soykırım kavramı son 100 yılda Ermeni kimliğinin temel taşı haline getirildi.
İşte Paşinyan, bu temel taşı da kırıp parçalamak istiyor.
Ermeniliği daha yapıcı, daha barışçıl kavramlar üzerine oturtmak istiyor.
Çünkü 1915'i "soykırım" diye tanımlarsanız Türkleri kadim düşman saymış olursunuz ve bundan sonraki dönemde Türkler doğal olarak sizinle çalışmak istemez.
Siz de Türklerle birlikte çalışamazsınız, işbirliği içinizden gelmez.
Türk-Ermeni ilişkilerini sadece katliamlar üzerine, karşılıklı öldürmeler üzerine kuramazsınız.
Bundan vazgeçmek, bundan çıkmak zorundasınız…
"1915'i biz Ermenilere pazarlayan, olayları bize "soykırım" diye sunan Ruslar oldu".
Paşinyan diyor ki, "Bu bir Rus projesidir, bir Rus komplosudur.
Ama bu proje bize çok zararlıdır.
Eğer biz 1915'e soykırım dersek ve onun üzerine bütün ilişkileri kurmaya kalkarsak sonsuza kadar burada savaşmamız gerekir ve bu savaştan da bizim galip ayrılamayacağımız nettir" diyor Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan.
İşin doğrusu böyle bir çıkışı kimse beklemiyordu.
Bir Ermeni başbakanının Ermeni soykırımı iddiasından vazgeçmesi akla gelir bir değişim değildi ama oldu.
Paşinyan bu maksatla Türkiye ve Azerbaycan'a her fırsatta zeytin dalı uzatıyor.
Örneğin Karabağ işgalinden kalan dört köyü Azerbaycan'a zorluk çıkarmadan hemen iade etti.
Bu nedenle Ermenistan'da Paşinyan'ı kınayanlar oldu.
Onu vatan haini ilan ettiler.
Paşinyan kendi bölge gerçeklerini kabul eden, komşularıyla barış içinde bir Ermenistan kurmak istiyor.
Onun bu çıkışı Ermeni Kilisesine, Karabağ çetesine yani Ermeni derin devletine ve Ermeni radikal milliyetçilerine açık ve sert bir meydan okuma…
İkinci olarak Paşinyan, Ermenistan'ı Moskova'dan koparıyor, Rusya'dan koparıyor.
Paşinyan bir asırdan daha eski bağları koparıp atıyor.
Bu nedenle Rusya da Paşinyan'ı bir kaşık suda boğabilir.
Ruslar çok kızgın.
Anlaşılan o ki Rusya ve Rusya'nın Ermenistan'daki işbirlikçileri Paşinyan'ı devirmek için birkaç darbe veya suikast girişiminde bugüne kadar bulundu bile.
Ama bunda başarılı olamadılar.
Ama şimdilik…
Paşinyan, Ukrayna Savaşı'nda açıktan Ukrayna'yı destekledi, Batı'yı destekledi, hatta Rusya'yı kınadı Birleşmiş Milletler oylamasında…
Bu da Rusya'yı çıldırttı.
Şimdilerde Paşinyan Ermenistan'ı Avrupa Birliği'ne sokmaya çalışıyor ve Ermenistan'ı Moskova'nın yörüngesinde bir teşkilat olan Müşterek Güvenlik Anlaşması Örgütü'nden çıkarmaya çalışıyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, bu kopuşu görerek Ermenistan'ı adeta tehdit etti ve en son Kırgızistan'daki örgüt toplantısında komşularından ve dostlarından uzaklaşan bir Ermenistan'ın bundan fayda sağlayamayacağını söyleydi.
Lavrov'un dili tehditkardı, Ermenistan'ı cezalandırma iması içeriyordu…
Ermenistan, Kırgızistan'da yapılan en son Müşterek Güvenlik Anlaşması Örgütü toplantısına dışişleri bakanını yollamadı.
Oysa ki Ermenistan o örgütün hala üyesi.
Biliyorsunuz Erivan bugünlerde çok hareketli.
Geçen hafta 25 Haziran'da Ermenistan Savcılığı, Başpiskopos Bagrat Gastanyan'ı tutukladı.
İki gün sonra ise Şirak Başpiskoposu Mihail Ajapahyan tutuklandı.
Suçlama nedir derseniz suçlama, darbe girişiminde bulunmak ve kiliseyi devlet işlerine karıştırmak yasa dışı şekilde karıştırmak.
Ermenistan'da devlet ile kilise şu anda saç saça başa kavga halinde.
Bunlara ek başka tutuklamalar da var.
Bunların başında ise iş adamı ve para babası Samvel Karapetyan geliyor.
Karapetyan aynı zamanda Rusya vatandaşı, yani çifte vatandaş.
Ermeni kilisesinin en büyük bağışçılarından biri Karapetyan.
Ermenistan savcılığı tutukluların ve çevresindekilerin darbe hazırlığında olduğunu söylüyor.
Bunun için emekli polis ve emekli askerlerden oluşan 1000 kadar kişiye iş vermişler.
Bu 1000 kişinin yol keserek, internet akışını durdurarak, sokaklarda gösteri ve yürüyüş başlatarak ve şiddet olayları başlatarak kaos çıkarmak ve olası bir darbe girişimini kolaylaştırmak görevleri olduuğu söyleniyor.
Yani önce sokaklarda bir kaos çıkaracaklar, sonra da Nicole Paşinyan hükümetini devirecekler…
Planlar bu şekildeymiş…
Bakın Ermenistan gibi küçük bir ülkede kaos çıkarmak için 1000 kişi bulmak ve bunları görevlendirmek büyük bir operasyondur.
Bu işin arkasında Rusya'nın olabileceğinin en bariz işaretlerinden biridir bu.
Bu işin içerisinde kilisenin de olması çok düşündürücü.
Kilise, Başbakan Paşinyan'ın gizli Türk olduğunu bile iddia etti.
Paşinyan'ın gizli Müslüman olduğunu söylüyorlar.
Başpiskoposluk, Paşinyan için "sünnetsiz" diyor Kiliseye göre Paşinyan, Azerbaycan'a tavizler veren, Ermeni topraklarını peşkeş çeken biri.
Yine Kilise'ye göre Paşinyan, Türkiye'ye tavizler veren, soykırımı inkar eden bir vatan haini…
Başbakan Paşinyan ise Hristiyan olmadığı iddialarını reddediyor, "bunu ispata hazır olduğunu" söylüyor.
Ermeni Kilisesi Patriği İkinci Karakin'e seslenen Paşinyan, "sünnetli olup olmadığımı ispatlamaya hazırım.
Ama sormak isterim Patrik bekarlık yeminini bozdu mu bozmadı mı, çocuğu var mı yok mu?" dedi…
Bu iddiaya göre Ermenistan patriğinin gayrimeşru çocuğu bulunuyor ve bu haliyle de doğal olarak din adamı olması kabul edilemez.
Paşinyan, Ermeni kiliselerinin depolara dönüştürüldüğünü söylüyor.
Kiliselerin aarbe hazırlığında önemli istasyonlara çevrildiğini söylüyor.
Kilise ile Erivan arasındaki kavgada Moskova ise kilisenin yanında duruyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Ermeni kilisesini övdü, Kilise adamlarının haksız ve hukuksuz muameleye uğradıklarını ima etti.
"Her şey anayasaya uygun olmalı" dedi Lavrov.
Lavrov ayrıca Ermenistan'ın CSTO'dan ayrılıp Avrupa Birliği'ne katılma çabasını kastederek "Ermenistan'ın müttefiklerinden, en yakın ortaklarından ve komşularından uzaklaşması durumunda bunun Ermeni halkının çıkarına olmayacağını anlıyoruz" diyerek aba altından sopa gösterdi.
Yani Ermenistan'ı tehdit etti…
Ermenistan, bu açıklamalarla çıldırdı ve Rusya'nın iç işlerine karıştığını iddia etti.
Aynı günlerde Avrupa Birliği Dış Politika Şefi Kaja Kallas Erivan'ı ziyaret etti ve Kalas dedi ki "Avrupa Birliği ile Ermenistan bugün hiç olmadıkları kadar birbirlerine yakındırlar." Başından beri söylüyorum;
Ermenistan ile kalıcı bir barış için Türkiye ve Azerbaycan'ın elinde altın bir fırsat var.
Bu fırsat penceresinin uzun süre açık kalacağını zannetmiyorum.
Rusya ve Rusya'nın Ermenistan içindeki müttefikleri Erivan'da iktidarı değiştirebilirler veya ülkeyi bir iç savaşa sokabilirler.
Tüm bunlar Rusya'nın Ermeni topraklarına daha kuvvetli yerleşmesine yol açabilir.
Zaman daralıyor, zaman azalıyor…
Ermenistan için de bölge barışı için de…
Uzun bir yayın oldu farkındayım…
İzlediğiniz için çok teşekkür ediyorum…
Anlatılması gereken önemli hususlar vardı.
Bu nedenle tarihi arka planı anlatmak zorundaydım…
Bu nedenle videoyu bir miktar uzatmak durumunda kaldım, sabrınıza sığındım.
Tekrar teşekkürler.
Sonraki yayında görüşebilmek dileğiyle kendinize çok iyi bakın, hoşça kalın.
https://www.youtube.com/watch?v=aYqNlVVFTiU
===================================
>>Deniz Yavuzyılmaz
@yavuzyilmazd
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde;
Belediye Başkanlığı maaşına ilave olarak aynı anda 7 ayrı şirketten daha huzur hakkı aldığını tespit ettik.
>>Her ay toplam 8 maaş!
https://pbs.twimg.com/media/GzYUlg5WcAAy0Ry?format=jpg&name=medium
gzyulg5wcaay0ry.jpg
===================================
"Kuşadası Belediye Başkanı:" Çerçioğlu AKP'ye geçerken ailesine 522 milyonluk rant yarattı
CHP'den AKP'ye geçen Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Çerçioğlu'nun imar rantı iddialarına ilişkin konuşan Kuşadası Belediye Başkanı Günel, İmar revizyonlarıyla ailesine toplamda 522 milyon liralık rant yarattı dedi.
28.08.2025
CHP'li Aydın Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel, CHP Aydın Milletvekili Evrim Karakoz ve Yeniyol Partisi Grup Başkan Vekili Selçuk Özdağ ile birlikte TELE 1 canlı yayınında Tuncay Mollaveisoğlu’nun sunduğu Anında Manşet adlı programa katıldı.
Günel, Çerçioğlu’nun çeşitli medya kuruluşlarına yaptığı açıklamalarda söylediği Kuşadası’ndaki imar rantı iddialarına yanıt verdi.
ANKA'nın haberine göre, Günel, Aydın Büyükşehir Belediyesi’ne sundukları söz konusu 1/1000 ölçekli imar planı tadilatının zorunluluktan yapıldığını belirtti.
>>'Zorunlu bir imar planı değişikliğiydi'
"Günel, şunları kaydetti:"
"Cumhuriyet, Türkmen ve Ege Mahallesi’nin bir bölümünü kapsayan plandaki yapıların yüzde 90’ı, 2000 yılından önce yapıldığı için depreme dayanıksız binalardı. Dolayısıyla bu imar planı tadilatı yapılmak zorundaydı. Zaten bu alanda yapılaşmaya açılmayan yaklaşık yüzde 10’luk bir kısım vardı. Kalan yerlerin hepsinde yapılaşma olduğu için herhangi bir rant sağlama gibi bir durum da olamazdı. Planlamada yer alan Sağlık Ocağı’nın yeri de zaten Sağlık Bakanlığı’ndan görüş alınarak değiştirildi. Bu plan Aydın Büyükşehir Belediye Meclisi’nden de geçmedi. Meclisten geçmeyen bir imar planı nasıl rant sağlayabilir? Aslında 2020’li yıllarda Efeler’de yapılan ve Aydın Büyükşehir Belediyesi’nde kabul edilen bir imar planı revizyonu var. Mesela buradaki alanın hemen hemen tamamında yapılaşma mevcut. 3 kat olan imar izinleri 8 kata çıkarılmış. Özlem Çerçioğlu, bu iddiayı AKP’ye geçişine kılıf olması için ortaya attı."
>>'AKP milli iradeyi gasp etmeye devam ediyor'
CHP Aydın Milletvekili Evrim Karakoz ise "Öncelikle AKP milli iradeyi gasp etmeye devam ediyor. Kuşadası deprem kuşağında yer alan bir bölgede olduğu için imar revizyonu da yapılmak zorundaydı. Aydın Büyükşehir Belediye Meclisi’nden geri dönen bir planda nasıl rant olabilir? Özlem Çerçioğlu, AKP’nin dokunulmazlığından yararlanmak istedi" ifadelerini kullandı.
'Ailesine ait otelin bulunduğu alanı yapılaşmaya uygun olarak tescil ettirdi'
Programın son bölümünde tekrar söz alan Günel, Sultanhisar’da Çerçioğlu ailesine ait otelin bulunduğu alanda yapılan zemin etüt çalışmaları sonucunda bölgenin yapılaşmaya uygun olmadığının raporlandığını belirterek, şöyle konuştu:
“Böylelikle Çerçioğlu ailesine ait otelin de yapı kullanım ruhsatı aslında geçersiz duruma düştü. Buna karşın Özlem Çerçioğlu AKP’ye geçişinden iki gün önce yapılan Aydın Büyükşehir Meclisi’nde, Sultanhisar’ın imar revizyon planını soktu ve ailesine ait otelin bulunduğu alanı yapılaşmaya uygun olarak tescil ettirdi. Çevresindeki alanları ise yapılaşma haricinde bırakarak sadece otelin bulunduğu alanı mecliste kabul ettirdi. Ayrıca komşu parsellerin yapılaşma hakkını yasaya aykırı olarak kendi parseline aktarıp, 5 bin metrekarelik yeni imar alanı yarattı. Bunu da AKP’li meclis üyelerinin desteğiyle yaptı. İkinci imar planı revizyonunda ise Çerçioğlu, ailesine ait zeytinlikte cins ve emsal değişiklik yaptırdı ve böylece 17 villanın yapılacağı imar alanı ortaya çıktı. Böylelikle bahse konu parselde yapılan imar revizyonu ile 221 milyonluk lüks konut rantı yaratıldı.
>>'Kendisi ve ailesine 522 milyon liralık bir rant yarattı'
Özlem Çerçioğlu, AKP’ye gider ayak kendisi ve ailesine 522 milyon liralık bir rant yarattı. Burada size bir de meydana gelen bir kamu zararından bahsetmek istiyorum. Şu an Sultanhisar Belediye Başkanı olan ve belediye başkanlığı öncesinde Çerçioğlu ailesinde çalışan Osman Yıldırımkaya da normal şartlarda parsel sahibinin talep etmesi gereken emsal değişiklik talebini 2016 yılında belediye olarak yaptı. Bu nedenle de günümüz rakamları ile 20 milyon liralık bir kamu zararı oluştu. Çünkü başvuruyu belediye yaptığında harç ödenmemekte. Burada da Çerçioğlu’nun Sultanhisar’daki çok eskiye dayanan rant ve girift ilişkileri de ortadadır."
>>Çerçioğlu hakkında suç duyurusu
Kuşadası Belediye Başkanlığı, Çerçioğlu hakkında medya kuruluşlarına yaptığı açıklamalarda kullandığı imar mafyası, imar rantı, rant mafyası beni ve ailemi tehdit etti ve rant elde etmenin peşindeler ifadeleri nedeniyle de suç duyurusunda bulundu.
Kuşadası Cumhuriyet Başsavcılığına yapılan suç duyurusunda, Çerçioğlu’nun Türk Ceza Kanunu’nun 125 ve 267’nci maddeleri uyarınca hakaret ve iftira suçları ile soruşturma aşamasında tespit edilebilecek suçlardan dolayı hakkında kamu davası açılarak cezalandırılması istendi.
Yine aynı şikayet dilekçesinde, imar mafyası ile imar rantı ve benzeri kelimelerin kullanılmasını talep edenlerin kimler olduğunun ve kimlerle hukuka aykırı görüşmeler yapıldığının Çerçioğlu’na ivedilikle sorulması talep edildi.
https://haber.sol.org.tr/haber/kusadasi-belediye-baskani-cercioglu-akpye-gecerken-ailesine-522-milyonluk-rant-yaratti-400871
===================================
Çin lideri, kartları kimin tuttuğunu Trump'a gösterdi | BBC analizi: Net bir gövde gösterisi
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’un, Pekin’de yapılacak askeri geçit törenine Vladimir Putin ve Şi Cinping'le birlikte katılması, Çin için önemli bir diplomatik zafer olarak görülüyor. Peki, süper güçler arasındaki rekabette Pekin kanadı, Washington'a nasıl bir mesaj veriyor?
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’un, Çin’in başkenti Pekin’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in yanında askeri geçit töreninde yer alacak olması, yalnızca sembolik bir fotoğraf karesi değil; aynı zamanda Şi için önemli bir diplomatik kazanım.
BBC'nin haberine göre Çin lideri, ülkesini yalnızca dünyanın ikinci büyük ekonomisi değil, aynı zamanda uluslararası diplomasinin ağır sıkleti olarak konumlandırmaya çalışıyor. ABD’nin gümrük tarifeleriyle küresel ticarette yarattığı sarsıntıya karşı Pekin’in istikrarlı bir ticaret ortağı olduğu mesajını öne çıkarıyor.
>>Şi, Putin’i ağırlamaya hazırlanıyor
ABD Başkanı’nın Ukrayna savaşı konusunda Putin’le anlaşmaya varamaması sürerken, Şi’nin Rus lideri Pekin’de ağırlamaya hazırlandığı belirtiliyor. Kim Jong Un’un katılımı ise sürpriz bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
ABD Başkanı Trump, geçen hafta Güney Kore lideriyle görüşmesinde Kim ile yeniden görüşmek istediğini açıklamıştı.
Daha önce dünya çapında ilgi uyandıran iki zirveye rağmen somut ilerleme kaydedilememişti. Şi ise bu süreçte, hem Kim hem de Putin üzerinde sınırlı da olsa etkisini kullanabileceğini göstermek istiyor.
>>3 Eylül’de gövde gösterisi
Geçit töreni, İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’nın teslimiyetinin 80. yılı vesilesiyle düzenlenecek ve Çin’in askeri gücünü sergileyecek. Ancak Şi, bu töreni yalnızca askeri değil, diplomatik bir vitrine dönüştürmüş durumda.
Beyaz Saray, Trump’ın ekim sonunda bölgeye gelebileceğini ve Şi ile görüşmeye açık olduğunu duyurdu. İki liderin masasında ise gümrük tarifeleri, TikTok’un ABD’deki satışı ve Pekin’in Putin’i ateşkese ikna edip edemeyeceği gibi kritik konular var.
>>Kim için tarihi bir ziyaret
Kuzey Kore lideri için de davet büyük bir adım. Zira son kez bir Kuzey Kore lideri 1959’da Çin’deki bir askeri geçit törenine katılmıştı. Şi ve Kim’in 2019’daki 70. yıl kutlamalarından bu yana kamuoyuna yansıyan teması yoktu.
Şi, son yıllarda Moskova-Pyongyang yakınlaşmasının dışında kalmış gibi görünse de Kim’in Pekin ziyareti bunun aksini işaret ediyor. Kuzey Kore ekonomisi Çin’e bağımlı; gıda ithalatının yaklaşık yüzde 90’ı Pekin üzerinden yapılıyor.
Dolayısıyla Kim için bu sahne yalnızca Putin ve Şi ile değil, Endonezya ve İran gibi liderlerle aynı kareye girmek anlamına geliyor.
>>ABD ile pazarlık gücü
Şi açısından ise bu ziyaret, Trump’la yapılabilecek olası bir zirve öncesinde Washington karşısında diplomatik bir koz. Çin ile ABD arasındaki ticaret müzakereleri sürerken yeni tarifeler ve ticaret savaşı tehdidi masada. Şi, elini güçlendirmek için en sağlam kartlarını oynamak istiyor.
Çin daha önce Trump’ın Kim Jong Un ile görüşmesine aracılık etmişti. Pekin’in aynı rolü yeniden üstlenip üstlenmeyeceği merak konusu. Daha da önemlisi, Şi’nin Ukrayna savaşını sona erdirmede ne kadar etkili olabileceği.
Asıl dikkat çekici soru ise şu:
>>Şi, Putin, Kim ve Trump aynı masada buluşabilir mi?
https://gazeteoksijen.com/dunya/cin-lideri-kartlari-kimin-tuttugunu-trumpa-gosterdi-bbc-analizi-net-bir-govde-gosterisi-250217
===================================
"Savaş çanları çalıyor:" Venezuela gemileri ve insansız hava araçlarını bölgeye yolluyor
28.08.2025
Venezuela, ABD ile yeni gerilim ortamında denizlerini insansız hava araçları ve donanma gemileriyle devriye edeceğini duyurdu.
Venezuela, dün ABD’nin Güney Karayipler’de askeri yığınak yapacağını açıklamasının ardından, kendi kara sularında donanma gemileri ve insansız hava araçlarıyla (İHA) devriye faaliyetleri yürüteceğini bildirdi.
Yetkililer, bundan bir gün önce de 15 bin askerin Kolombiya sınırına sevk edildiğini, bu operasyonların da uyuşturucu karşıtı faaliyetler kapsamında yürütüldüğünü duyurmuştu.
Maduro hükümeti, ABD’nin bu hareketliliğini düşmanca eylemlerin tırmandırılması olarak niteliyor.
Donald Trump yönetimi ise, bunun yalnızca uluslararası uyuşturucu trafiğine karşı bir operasyon olduğunu savunuyor; Venezuela’yı işgal etme niyetinden bahsedilmiyor.
Ancak üç füze destroyeri ve 4 bin deniz piyadesi, ayrıca iki savaş gemisinin daha bölgeye kaydırılması, dikkat çekici bir zamanlamayla, Washington’ın Nicolás Maduro’nun yakalanması için koyduğu 50 milyon dolarlık ödülün artırılması ve Maduro’nun yönettiği iddia edilen Cartel de los Solesin terör örgütü ilan edilmesiyle aynı döneme denk geldi.
ABD filosunun Güney Karayipler’e tam olarak ne zaman ve nereye konuşlanacağı henüz net değil.
>>"Padrino:" Donanma devriyeleri başlıyor
Venezuela Savunma Bakanı Vladimir Padrino, sosyal medyada yayımlanan bir videoda, çeşitli görevler için önemli sayıda insansız hava aracı konuşlandıracaklarını ve deniz piyadeleriyle birlikte nehir devriyeleri yapılacağını açıkladı.
Maracaibo Gölü’nde deniz devriyeleri, Venezuela Körfezi’nde deniz devriyeleri ve kuzeyde, kara sularımızda daha büyük tonajlı gemilerle devriyeler başlatılacak dedi.
>>Maduro’dan seferberlik hamlesi
Devlet Başkanı Nicolás Maduro, sivil üyelerden oluşan ve muhaliflerin ideolojik ağırlığı yüksek olduğunu savunduğu Bolivarcı Milis için kayıtların açıldığını duyurdu. Maduro’ya göre Venezuela’nın, her türlü tehdide karşı koymak üzere hazır 4,5 milyon yedek askeri bulunuyor; ancak uzmanlar bu rakamın gerçekçiliğini sorguluyor.
>>Sokaktaki hava ve analizler
ABD’nin olası işgali, Venezuela sokaklarında kimileri için şaka, kimileri için endişe, bazı muhalifler içinse umut konusu haline geldi.
Buna rağmen uzmanlar, doğrudan bir askeri operasyon ihtimalini uzak görüyor. Crisis Group analisti Phil Gunson, AFP’ye yaptığı açıklamada, Bence şu anda gördüğümüz şey, hükümet çevrelerinde kaygı yaratma ve Maduro’yu bir konuda masaya oturtma girişimi ifadelerini kullandı.
>>BM’ye çağrı
Caracas yönetimi, Salı günü ayrıca Birleşmiş Milletler’e başvurarak, ABD’nin Karayipler’deki askeri yığınağının derhal sona erdirilmesi çağrısında bulundu.
https://haberglobal.com.tr/dunya/savas-canlari-caliyor-venezuela-gemileri-ve-insansiz-hava-araclarini-bolgeye-yolluyor-475550
===================================
Trump’tan vize kısıtlaması: ABD’de kalış süresine sınırlama geliyor
ABD İç Güvenlik Bakanlığı, yabancı öğrencilerin en fazla 4 yıl kalabileceği bir düzenleme hazırladı. Yabancı basın mensuplarının vize süresinin ise 240 günle sınırlandırılması planlanıyor.
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, yabancı öğrenciler ve bazı vize sahiplerinin ülkede kalma sürelerini sınırlandırmayı hedefleyen yeni bir düzenleme üzerinde çalışıyor.
ABD İç Güvenlik Bakanlığı (DHS), hazırlanan yönetmelik taslağı kapsamında öğrenci vizeleri ve kültürel değişim programı katılımcılarının ABD’de en fazla 4 yıl kalabileceğini duyurdu. Taslakta ayrıca, yabancı basın mensuplarının ülkedeki vize sürelerinin 240 günle sınırlandırılacağı belirtildi.
Trump yönetimi, söz konusu adımı vize suiistimallerini önleme ve göçmenlik sistemini daha sıkı denetleme amacıyla attığını savunuyor. Düzenlemenin yürürlüğe girip girmeyeceği ise kamuoyundan gelecek tepkilere bağlı olarak şekillenecek.
https://www.evrensel.net/haber/567494/galatasarayda-yeni-orta-saha-adayi-onyedika-bissouma-defteri-kapandi
===================================
Ankara'da Cinayet Şüphelisi İki Çocuk Hastaneden Kaçtı
Ankara Keçiören'de 23 yaşındaki Hakan Çakır'ın bıçaklanarak öldürülmesiyle ilgili soruşturmada dikkat çeken bir gelişme yaşandı.
28.08.2025
10 Ağustos’ta Keçiören’de çiğ köfte dükkanı işleten Hakan Çakır, annesi ve kız kardeşine sözlü tacizde bulunduğu iddia edilen kişilerle çıkan tartışmada bıçaklanarak hayatını kaybetti. Olay sırasında Çakır’ın ağabeyi Hakkı Can Çakır (27) ve babası Şahin Çakır (53) da yaralandı.
>>Tutuklamalar ve Gözaltılar
Cinayetin ardından baba Cemal Z. (45) ile oğulları Ahmet Emir Z. (19), Taha Yahya Z. (14) ve Baddal Samet Z. (17) hakkında adli işlem başlatıldı. Cemal Z. ve iki büyük oğlu tutuklanırken, Umut K. adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
>>Gözaltındaki Kardeşler Hastaneden Kaçtı
Cinayet şüphelisi olarak gözaltına alınan Taha Yahya Z. ve Baddal Samet Z., Ankara Çocuk Şube Müdürlüğü ekipleri eşliğinde sağlık kontrolü için hastaneye götürüldükleri sırada kaçtı. Kısa sürede yakalanan kardeşlerin emniyette verdikleri ifadeler basına yansıdı.
Baddal Samet Z., ifadesinde hastaneden korktuğu için kaçtığını belirtti. Olay anında üzerinde kanlı kıyafet bulunmadığını söyleyen Samet, çivili sopaları yerde bulduklarını ve üzerlerinde çivi olduğunu fark etmediklerini iddia etti.
Taha Yahya Z. ise olay yerine ağabeyiyle birlikte gittiklerini, yol üzerinde çivili sopaları aldıklarını söyledi. Babasını yaralı görünce elindeki bıçağı attığını ve kullanmadığını öne sürdü. Ağabeyi kaçınca, onunla birlikte hastaneden ayrıldığını ifade etti.
>>"Ceza İndirimi Gündemde:" Müebbet İhtimali Yok
Avukatlar, delil olarak kanlı kıyafetler ve DNA örneklerinin incelendiğini, olayda kullanılan bıçakların ise henüz bulunamadığını açıkladı. Yaşları küçük olan şüphelilere ceza indirimi uygulanabileceğini belirten Yıldırım, 17 yaşındaki zanlının en fazla 18 yıl, 14 yaşındakinin ise 12 yıl hapis cezası alabileceğini söyledi. Müebbet hapis cezasının bu dosyada mümkün olmadığını vurguladı.
https://adalet.tv/haber/ankarada_cinayet_suphelisi_iki_cocuk_hastaneden_kacti-61509.html
===================================
15 Temmuz’un sırrı çözüldü! Dönemin Yüksek Askerî Şura Üyesi Orgeneral Akın Öztürk’ün, en yakın çalışma arkadaşları, çok önemli bilgileri ‘Spoiler: Apolet Perdesi’ belgeselinde açıkladı. Özel kaleminden istihbarat başkanına, Akın Öztürk döneminin Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki kilit isimler konuştu.
21 Tem 2025 #akınöztürk #15temmuz #erdoğan
>>‘’1919’a götürmemeleri için 1980’e döneceğiz!"
Dönemin Genelkurmay Başkan’ı Hulusi Akar’ın Karargâhta yaptığı gizli toplantı ve çalışmalar, duyanların kulaklarına inanmadığı sözleri ile darbe hazırlığının ayrıntıları ilk kez ortaya çıktı.
>>Orgeneral Akın Öztürk, neden Suriye savaşına karşı çıktı?
Erdoğan’ın savaş isteğinin arka planında ne vardı? Hava Kuvvetleri’ni neden bitirmek istediler?
AKP Milletvekili Şirin Ünal ve eski MİT Müsteşarı Hakan Fidan gece yarısı Akın Öztürk’ten ne istedi?
Akın Öztürk’ün Komutanlar toplantısına götürdüğü mektupta ne yazıyordu? Kuvvet Komutanları ve Genelkurmay Başkanı nasıl yan çizdi?
15 Temmuz’un emirlerini veren komutanlar ve onların eşlerinin ilk kez duyacağınız şüpheli açıklama ve hareketleri neydi?
O gecenin kara kutusu dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, Akın Öztürk’e neden ‘ağabey yapmak zorundaydım’ dedi?
Bir Orgeneral adım adım ateşe nasıl atıldı? O tuzağın belgeleri ne? Şahitlerinden çok konuşulacak ifşalar.
Bu belgesel 15 Temmuz’a giden süreci ve o gecenin merak edilen sorularına cevap veriyor. BM kararı ile aklanan Orgeneral Akın Öztürk’ün penceresinden 15 Temmuz senaryosunun saklanan gerçeklerini ortaya çıkarıyor.
5 önemli askerin açıklamaları ve uzun bir araştırma süreci ile hazırlanan 48 dakikalık 4K kalitesinde çekilen belgesel bir dönemin saklanan filmini gün yüzüne çıkarıyor.
https://www.youtube.com/watch?v=PzhdCgUPemo
z_belgeseli_-_youtube.mp4
>>#akınöztürk #15temmuz #türkiye #erdoğan
00:00 Giriş
00:30 Akın Öztürk Kimdir?
02:00 Bir Orgeneralin Not Defteri?
04:20 Stratejik Akıl ve Baskılar
09:00 Hakan Fidan ve Şirin Ünal'dan TSK'ya Darbe girişimi
11:40 Rüşvet Çarkı ve Torpil Zarfları
13:40 Karargah'ta Ayak Oyunları
15:30 Gizli Toplantılar ve Akar'ın Darbe Planı
20:20 15 Temmuz için Plan Yapanlar Kimdi?
26:30 15 Temmuz'daki Düğün ve Abidin Ünal'ın İfşa Olması…
30:15 Zamanlama Manidar! 15 Temmuz Gecesi Pişti oldular…
34:50 Akın Öztürk'ün Savunması ve Gerçekler…
38:30 Akıncı'yı Bombala, 15 Temmuz'un Üstünü Kapat! Şok Talimat…
40:00 30 Bin Kişinin Öldürüleceği Katliamı Kim Önledi? Türkiye Ne Kaybetti?
43:00 BM Akın Öztürk Kararı ve Gerçekler…
46:30 Çıkış
○ — — —
"X (Twitter):" 1_ufukcizgisi
"Instagram:" 1_ufukcizgisi
Mail: ufukcizgisi.mail@gmail.com
Akıncı sol kalkışta gözlü kkışta iyi tuşlar.
Eyvallah kalkış güzel 150 250 terse geçiş.
Okey.
4 saniye.
1001 1003 1004 çıkış duman.
10.000 9.000 8.000 olsun.
Yeni ve sol.
Her türlü görevde ilk önce kendisi uçardı.
30'a yakın uçak tipinde 6.000
Akın Öztürk Kimdir? aatin üzerinde uçuşu olan bir insandı.
İtalya'ya gitti, Euro Fighter'la uçtu.
İsveç'e gitti, Gripen'le uçtu.
Azerbaycan'a gittik beraber Mi29'la uçtu.
1995 yılında İtalya'da görev yaptık beraber.
Bosna'ya karşı yürütülen hava harekatında komutanımız Silahlı Kuvvetler temsilcisiydi.
Genelkurmay temsilcisi.
Ben de orada istihbarat subayı olarak görev yaptım.
Komutanımız özellikle o eee yabancı generallerin arasındaki o karizması albay olarak görev yapıyordu ve o insanlarda da müthiş bir saygı uyandırmıştı.
Sonra getirdim uçak maketini.
Komutan aldı eline uçuş öğretmenleri gibi.
Rüzgar altında şöyle yapacaksın.
İyi iş takımlarını burada koyacaksın.
Flapları şurada koyacaksın.
Son yaklaşmada şöyle yapacaksın.
Bir yandan da nirengilerin şurası olacak anlatıyor.
Ya diyorum koskoca kurgeneral bunları bu kadar nasıl biliyor?
>>Yani bir amir, bir komutan neden sevilir?
İnsanın kişisel yollerine, iç dünyasına temas edebilen, dokunan bir karakteri vardı.
Öyle bir mizacı vardı diyelim.
Dolayısıyla astları tarafından e sevilen bir insandı.
Yürüyün dediği zaman inanıyorum ki hemen arkasında gitmeyecek kimse yoktu.
Bu kadar karizmatik bir komutandı.
5 komutanlıkta 10 yıl geçirmiş.
Böyle bir komutan ben başka hiç tanımadım.
Örnek olması açısından Hulkarın 2 yıl falandır.
Bildiğini hiçbir şeyden çekinmeden çok rahat söyleyebilen birisi.
Eee, vatan millet eee, ve bayrak aşkıyla dopolu bir insan.
Onu her konuşmasından hissediyorsunuz.
Bir Orgeneralin Not Defteri? omutanlığı devraldığında bizi yanına çağırdı ve bize bir not defteri verdi.
Ben dedi general olduğum günden itibaren 2000 yılında Tuenliği terfi etmiştir.
Bir gün komutan olursam neler yaparım, neleri yapmam diye notlar aldım.
Bu defterde 13 yıllık bu notlar var.
Farklı renklerle, farklı günlerde, farklı zamanlarda alınmış, farklı renklerde alınmış, farklı farklı tarihlerde alınmış çok doğal bir not defteri.
100 maddenin üzerinde madde yazmış komutan. unları dedi alın bilgisayara geçirin.
Zaman zaman ben bunları sizden isteyeceğim.
Ne kadarını yaptım, ne kadarını yapamadım bunlara ben bakacağım dedi.
Yani bir kendini hazırlamış komutanlığa.
Akın Öztürk Orgeneralinin Hava Kuvvetleri Komutanlığı Ağustos 2013 Ağustos 2015 tarihleri arasında gerçekleşti.
O dönemde eee Suriye ile ve sonrasında Rusya'yla ilişkilerin son derece gerginleştiği bir dönem aslında.
2012 yılında bizim keşf uçağımız RF4 diyoruz biz.
RF4 keşif uçağımız Suriye Laski yakınlarında düşürüldü.
Düşürüldükten sonra bizim eee Suriye sınırındaki hava savunma tedbirlerimiz arttırıldı.
Hava savunma tedbirlerimizin artırılmasının bir sebebi de o dönemde İsrail'in Suriye'ye karşı yaptığı ve bizim sınırlarımız içinden uçaklarını uçurarak yaptığı bir harekat var.
Bu da son derece şoka edici oldu.
Çünkü bizim kendi hava savunma sistemimiz var.
Buna hiç yakalanmadan ülke sınırları içerisinden Hatay'dan girip ta Urfa civarlarına kadar Türkiye içerisinden gidip Suriye'ye de taarruz icra edip sonra dönüşte yine Türkiye sınırları içinden dönen İsrail uçakları oldu ve bu uçaklar fark edildi.
Harekat fark edildi.
Urfa yakınlarında hatırladığım kadarıyla tarlalarda bu uçakların menzillerini arttırmak için dönüşte attıkları yakıt tankları bulundu İsrail uçaklarının.
Tabii bunlar son derece şok edici olaylar ve kabullenebilecek durumlar değil.
Türk Silahlı Kuvvetleri sınır ihlali yaptığı gerekçesiyle bir Suriye savaş uçağını düşürdü.
Uçak Hatay'ın Yaylıdağ ilçesinin karşısında bulunan ve iç savaşın yoğun olarak yaşandığı Suriye'nin Kesep Kenti yakınlarını düştü.
Akın Öztür eee ilk defa bir düşman jet uçağı düşüren hava Kuvvetleri komutanı olarak tarihe geçti.
O zaman Suriye'ye ait bir MIG 23 uçağı düşürülmüştü.
Stratejik Akıl ve Baskılar 2010'dan tutun eee 2016 15 Temmuz'a gelen süreçte komutanımızın görev yaptığı 201325 onun öncesi de var.
Hava Kuvvetleri Komutanı olarak bu talebe hayır diyen yegane şahsiyet kendisidir.
Eee bence bir numara olarak ilan edilmesindeki en büyük sebep de bu olarak değerlendiriyorum. zamanki başbakanın kendisinin de ifade ettiği Suriye'ye yönelik niyetlerinin aksine bir Akın Öztürk'ün değerlendirmesi ve tutumu oldu ve bundan dolayı bir karşı karşıya gelme pozisyonu oluştu.
Komutan bizden aslında Suriye muhtemel bir Suriye harekatına dair bir durum muhakemesi istedi.
Birkaç hafta sürdü.
Yani komutana defalarca girdik, çıktık, arz ettik. endi yönlendirmeleri oldu.
Sonunda çok kısa 2,5 3 sayfalık bir durum muhakemesi kısa bir doküman çıktı ortaya.
O zaman Genelkurmay Başkanı Necdet Özel'i, orgenerale götürdü ve oradan da Necdet Özel bu dokümanla siyasi iradeye gitti.
Ve o dönem siyasi irade belli bir süre yani henüz 1inci yılımızdan bahsediyorum Suriye'ye girilmemesi konusunda ikna edildi ya da en azından bu konu bir duraksama sürecine girdi.
Fakat ikinci yılımızda cumhurbaşkanının değişmesiyle bu konu tekrar alevlendi ve artık 2015 2 yılında ikinci yarısında yani Akın Öztürk'ün son 6 ayına girildiğinde hükümet artık daha resmi bir talepte bulundu.
Yani resmen Suriye'ye müdahale konusunda Türk Silahlığı Kuvvetleri'nin hazırlıklara başlaması eee emrini verdi.
Evet.
Hava kuvvetleri bu savaşa girebilir.
Türk Sağlık Kuvvetleri bu savaşa girebilir.
Ancak hava kuvvetleri bu savaştan sonra 20 yıl 30 yıl geriye gider.
Çünkü çok fazla uçak kaybederiz, çok fazla pilot kaybederiz ve çok fazla kayıp veririz.
>>Bunun karşılığında elde edilecek şey nedir?
>>Yani bir savaşa neden girilir?
Savaşa hayati bir sebep varsa meşru müdafaa savaşın gerekçesidir.
Macera için girilmez.
Başkalarının menfaatine fayda sağlamak için girilmez veya siyasi iktidar güçlendirmek için savaşa girilmez.
Akın Öztürk Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında diğer katıldığı üst toplantılarda bu analizi çok net bir şekilde sundu.
İkna edici bir şekilde görevinin gereği olarak yaptığı analizleri sununca ve bu da etki edince yani o dönemdeki belki Başbakan Davutoğluydu sanıyorum başbakan o dönemde.
Silahlı kuvvetlerdeki diğer komutanlar da onun fikrinden etkilenince bu sefer siyasi iktidarda Akın Öztlükte karşı büyük bir tepki oluştu.
Yani iktidar savaşa girilmesini istiyor.
Üstelik ülkeyi savaşa sokmak istiyor.
Hava Kitleri Komutanı askeri gereçelerle bunun yerinde olmadığını ifade ediyor ve destek buluyor.
Bu tabii bu birilerini çok rahatsız etti ve Akın Öztürk'e çok büyük bir düşmanlık o zamandan itibaren oluşmaya ve büyümeye başladı.
Ben eee hazırlamıştım mektubu.
İki defa hatırlıyorum. ee, komutanlar toplantısına giderken komutanımızın e, istifa mektubunu, taslak olarak hazırlayıp kendilerine verdiğimi hatırlıyorum.
Bu istifa taleplerini yani ben bırakıp giderim, bu sorumluluktan kaçarım gibi değil de bu emir verilirse hava kuvvetleri bu emri şu çerçevede bütün var gücüyle yerine getirir.
Ancak yerine getirdiğinde sonuçları bunlar bunlar bunlar olur.
Ülkenin menfaatine olmaz.
Bunu yapan hava kuvvetleri komutanı olmak istemediğim için ayrılmayı da düşünebilirim diye bir opsiyon olarak her zaman cebinde tuttu onu.
Yaşadığımız son Ukrayna ve IŞİD krizleri ise konvensiyonel harbi bize bir kez daha hatırlatırken Hibrit savaşı savaş olasılığını da dışlamamak gerektiğini ortaya koydu.
Yeni güvenlik ortamının gereklerini nasıl karşılayabileceğimizi tekrar düşünmek durumunda kaldık.
Bugün yaşadığımız bu güvenlik ortamı güçlü ve hazır bir hava ve uzay gücüne ne kadar ihtiyacımızın olduğunu birkaz daha ortaya koydu.
Her zaman eee şahsi çıkarların önünde eee ülkenin menfaatlerini koymuş bir insandı.
Dolayısıyla tabii kendi ikbalini düşünüp eee siyasi erkin istediği şekilde de hareket edebilirdi.
O an bulunan komuta seviyesi, komuta kademesi gibi.
Ama eee benim gördüğüm böyle bir tercih yapmadı.
Öyle bir insan değildi.
Öyle bir komutan değildi.
Öyle bir lider değildi.
>>Öyle bir asker
Hakan Fidan ve Şirin Ünal'dan TSK'ya Darbe girişimi değildi.
Şirin Ölal AKP milletvekili olarak komutanımızı ziyarete geldi.
Komutanımız ona kahve ikram edip muhabbet ederken Şirin komutanımıza bir liste vererek yani bunların eee tasfiye edilmesi, emekli edilmesi için komutanımızdan rica altında aslında bir eee böyle dayatma eee yapıyor.
Akın Öztürk çok devlet adamı niteliği olan da bir komutandı.
Yani hiç kimseden bu anlamda eğer söz konusu vatan, millet, bayraksa Akın Öztürk'ün gözü hiçbir şeyi görmezdi.
Ve Şirin Ünal Şirin buraya nezaket ziyaretine geldiysen kahveni iç.
Eee ve ziyaretini yap.
Ama dışarıdan listelerle havuketlerini böyle yönlendirmek, avukatlerini tasfiye etmek istiyorsan kapı orada.
Yani burada nezaket değil ama oldukça sert bir şeyle Şirinunla tepki göstermiştim.
Temmuz e 2015'te Hava Kuvvetleri tarihinin en büyük hava operasyonları yapıldı.
Akın Öztürk'ün baş emir komutasında.
O zaman Genelkurmay Başkanı ve MİT müsteşarı Hakan Fidan da o zaman Genelkurmay Harekat Merkezine gelmişlerdi.
Saat 24 civarında Hakan Fidan komutanımızla özel görüşmek istedi ve komutanımıza bir liste veriyor.
Sadece bir isim listesi.
Bunların tasfiye edilmesi isteniyor. a komutanımız gayet nezaket içinde ama bir devlet adamı ciddiyetinde ama aynı zamanda havuketlerini koruyup kollayan bir karizmatik bir komutan olarak Hakan Fitana'a böyle bir çalışma usulü yok devlette dedi deyip eğer mitin elinde bir şahısla ilgili bilgi belge varsa bunu resmi yazı olarak bana gönderirsin.
Bu bilgi belgeler bu kişinin silahlı kuvvetlerden atılması emekli edilmesi için yeterliyse seve seve gereğini yaparız.
Ama gecenin bir saatinde bana gelip elden liste veriyorsun. arşısında sadece bir isim yazıyor.
Bu şekilde eee hava kuvvetleri veya devlet çalışmaz diye Hakan Fitan'ı da reddetti.
Sayın konuklar, son yıllarda dünya üzerinde yaşanan krizlerin en önemlileri hemen bizim yanı başımızdaki coğrafyada meydana gelmiştir.
Bu durum Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve özellikle de Türk Hava Kuvvetlerinin her an harbe hazır ve her bakımdan en iyi seviyede olmasını gerektirmektedir.
Madem ki bu coğrafyadayız, madem ki etrafımızda bu krizler var, bu istigzlar var, kuvvetli bir silahlı kuvvetlere ve kuvvetli bir hava kuvvetine ihtiyacımızın olduğu çok açık bir gerçektir.
>>Siyasi kanattan yapılan baskılar veyahut
Rüşvet Çarkı ve Torpil Zarfları da siyasete yakınlığı sebebiyle bundan nedenmaya çalışan çevrelerin yaptığı baskılar var.
Savunma Sanayi Müsteşarlığına, Milli Milli Savunma Bakanlığı'na, kuvvet komutanlıklarına.
Bu baskılar da şu şekilde.
Örneğin yurt dışından Almanya'dan, Norveç'ten, Amerika Birleşik Devletleri'nden bir silah alacaksınız.
Bu silahı diyelim ki 10 milyon dolar alacaksınız.
Uygulama şu.
Siyasi iktidara yakın olan çevreler bir aracı şirket kuruyorlar.
Bu ihaleyi öğrendiklerinde bu aracı şirket Amerika'daki veya Norveç'teki üreticiyle temasa geçiyor.
Fiyatı 10 milyon dolar olan silahı Türkiye'ye bu aracı şirket 15 milyon dolara satıyor.
Bunun örnekleri var.
Halen de yaşanıyor olabilir.
İşte Akın Öztürk'ün halk ettiği komutanı olduğu dönemde bu yapılamadı.
Bize Milli Savunma Bakanlığı'ndan zarflar gelir.
Özel kaleme torpil maksatlı zarflar gelir.
Komutan şunu söyledi.
Ben bugüne kadar değil bir öğrencinin ya da bir eee subayın, asubayın işe alınması normal askerlik vazifesini yapan er rütbesindeki bir kişinin bile görev yerinin değişikliği talebini yapmadım.
Bu dönemde de yapmayacağım.
Siz de buna engel olacaksınız.
Bu zarfları bana getirmeyin bile dedi.
Biz de bu zarfların hiçbirini tabii komutana götürmedik.
Şim gel zaman git zaman ikinci yılımızda bir telefon aldık Milli Savunma Bakanlığı özel kaleminden.
Bizim size bugüne kadar gönderdiğimiz zarflara ne işlem yapıldığını Sayın Bakan merak ediyor dediler.
Hepsi net sebeplerle elenmiş.
Yani net ölçülebilir, sporu geçememiş, sağlıkta bir sorun yaşamış, elenmiş.
Gönderdik bu listeyi.
Bir süre sonra aynı gün tekrar bir telefon geldi.
Şu adaya ne olduğunu çok merak ediyor bakan diye.
Onunla ilgili biraz daha detay bilgi verdik.
O aday da çok net bir şekilde eee bir seçim aşamasından elenmiş.
Meğer o aday eee o zamanki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeğeniymiş.
Karargah'ta Ayak Oyunları Sayın Akın Öztürk 2013'te orgeneral olmuştu.
Türk Silahlı Kuvvetlerinde orgenerallik normalde 4 yıldır.
Yani 2 yılla sınırlı değildi aslında Hava Kuvvetleri Komutanlığı.
Yani o zamanki yüksek askeri şura, e, özellikle siyasi irade bunu isteseydi komutanın 3.yılına en azından devam etmesi söz konusuydu.
Ancak kendisi de biliyordu aslında devam etmeyeceğini.
Bu yani hükümetle bağdaşmadığı için eee Türkiye'nin menfaatlerini düşünerek hükümetin maceraperest politikalarına karşı çıktığı için aslında kendisinden makamından beklenen girdiler ve kurallar, teammüller ölçüsünde hiçbir şekilde o çizgiyi aşarak değil.
Ancak Uş Yüksek Askeri Şura toplantısı esnasında Abdülal görev söz alarak eee bir tasarrufta bulundu ve Akın Öztürk'ün görev süresinin tamamlanması gerektiğini, kendisinin havukleri komutanı olması gerektiğini ifade etti.
Kendisine de bu sorulabilir.
Bu sürpriz bir durum.
Tabii siyasette eee belki de Abdülünal'la daha önceden anlaştılar.
Hulkar da bunun neresinde onu tam bilmiyorum.
Ve sürpriz bir şekilde Akın Öztürk'ü hava Kvitleri Komutanlığından aldılar ve Yaş hadde gelmediği için yüksek askeri şura üyesi olarak atadılar.
Daha sonra Akın Öztürk'le Abidin Nunal'ın bu konuyu konuştuğunu biliyorum.
Çünkü onlar e uzunca bir süredir yakın arkadaşlar.
Herkes de onları öyle bilir.
Akın Öztürk soruyor Abdinal'a.
Hatta onlar yakın oldukları için.
>>Abidin neden böyle bir konuşma yaptın?
>>Neden benimle daha önceden bunu konuşmadım?
Normal olan o değil mi?" diyor.
O da, "Abi ben bunu yapmak zorundaydım." diyor.
Aslında 15 Temmuz'un taşları o zaman döşenmeye başlamış.
Gizli Toplantılar ve Akar'ın Darbe Planı bir harekete girişmeden, bir hareket tarzına girişmeden askeri olarak da yapılacak ilk hareket ortamı şekillendirmektir.
Yani bu ortam şekillendirmeyi benim eee şahsi kanaatim daha önceden 6 ay bir sene öncesinden eee silahlı kuvvetler içerisinden de yapıldığını eee ben gördüm.
Eee şahit oldum.
2016 Ocak Şubat aylarından başlayarak Genelkurmay Başkanlığında gizli bir şekilde Orgeneraller toplantı yapıyorlar ve bu toplantılar rutin toplantılar.
Ne konuşulduğu belli değil.
Ve bir şeye hazırlıyorlar silahlı kuvvetleri.
Sonradan onların Türkiye'yi ve silahlı kuvvetleri neye hazır hazırladıklarını görmüş olduk aslında.
15 Temmuz'la bu toplantılara Akın Öztürk de aynı karargahta.
Ankara'da görev yapıyor.
Bu orgenerallerinin toplantısına alınmıyor.
Yani bir hazırlık var.
Yapılan hazırlığa Akın Öztürk katılmıyor.
>>Hazırlığı yaptıran kim?
Hulusi Akar.
Ulusi Akar 15 Temmuz'dan önce Genelkurmay karargahında Türkiye'de gittiği birçok birlik ve karargahta yurt dışına Belçika'ya geldiğinde, İspanya'ya vesaire gittiğinde açık olarak iktidara karşı bir darbe yapacağını ifade etmiş komutandır.
Defalarca bunu söylemiştir.
Bunun şu anda Silahlı Kuvvetlerde görev yapan yüzlerce tanığı vardır.
"Kullandığı ifade şu:"
Genelkurmayda yapılan bir toplantı diye hatırlıyorum.
Yanında generaller var.
Yüksek rütbeli subaylar var.
Herkes komutanın ağzına bakıyor.
>>Tabii ne diyecek?
Konuyla hiç alakası olmayan hükümetle ilgili ileri geri şeyler söylüyor.
Hulu Akar hükümeti eleştiriyor.
Türkiye kötüye gidiyor diyor.
Herkes şaşırıyor tabii.
Ondan sonra da kalkıp şunu ifade ediyor.
Bu hükümet Türkiye'yi 1919 öncesinde götürüyor.
Bunu engellememiz gerekir.
Onlar 1919 öncesine götüremesin diye biz 1980'e döneceğiz diyor.
>>Ne demek?
>>1919 öncesinde Türkiye'ye götürmek ne demek?
Yani hükümeti Recep Tayyip Erdoğan'ın başında olduğu AKP iktidarını Türkiye'nin işgaline kadar girecek bir süreçle ilgili suçlamak demek kendi personelinin önünde.
Sonra da diyor ki bunu onlara yaptırmayacağız.
O yüzden de biz 1980'e döneceğiz.
>>O ne demek?
Darbe yapacağız demek.
Personelini bu şekilde şartlandırmış bir komutan Huliz Akar.
Bunu defalarca yapmış.
Tekrar ediyorum şu anda hapiste olanları sormaya gerek yok.
Muazzap olanlara, silahlı kuvvetlerde görev yapanlara, kor generallere, tüm generallere sorsun bu.
15 Temmuz mahkemelerinde bunun kaydı da var.
Genelkurmayda personel dairede görev yapan bir TU generale ve oradaki başka kendisine yakın çalışanlara işte Silahlı Kuvvetler bir darbe darbe yaparsa ve eee bu durumda darbe karşısında cemaat bir tavır alırsa bunun sonucu ne olur diye bir görev veriyor.
Bir Genelkurmay Başkanı böyle bir görev verebilir mi karar yağına?
Biz darbe yaparsak cemaatin bu konudaki tutumu ne olur?
>>Yani Silahlı Kuvvetlerde görev vazife bu mu demek?
Siz böyle şartlandırıyorsunuz. rtam hazırlıyorsunuz aslında personeliniz için.
Aslında Türkiye'yi bir yere siz sürüklüyorsunuz.
>>Akın Öztürk bunun neresinde?
Hiçbir yerinde değil.
Akın Öztürk'ün darbe ile ilgili, müdahale ilgili en küçük konuşması olmuş mu?
>>Kim şahit?
Duyulan hiçbir şey yok.
Ulis Akar'ın onlarca belki yüzlerce konuşması var.
Aslında korkunç bir cinayet planlanmış.
Yani tahmin ediyorum 253.000 kişinin öldürüldüğü ve eee Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç kimsenin 15 Temmuz'u konuşamayacağı kanlı bir senaryo planlanmış.
253.000 kişi öldürülecek.
Hiç kimse konuşamayacak.
Bunun failleri de Akıncı'daki ekip olarak orayı da imha ederek ki birazdan o konuya da değineceğim.
Onlar da öldürülmüş.
Mahkeme sürecini de fazla uzatmadan böyle tarihin eee tozlu raflarına kaldırılacak bir olay olarak planlanmış görüyorum.
Bunun çok basit ispatı özel kuvvetlerde normal mezuniyet töreni Ağustostayken özel emirle Hulkar'ın emiriyle 14 Temmuz'a alınıyor.
14 Temmuz günü Hakan Fidan, Hulise Akar, eee, Yaşar Güler, Zekaya Aksakalı'nın da katıldığı böyle toplantı yapıyorlar.
3 saat 3 saat diğerleri gittikten sonra 3 saatte Hakan Fidan'la Hulü Sakaru.
Bu hiçbir olayın, mantığın akışına uygun bir şey değil.
Yani Genelkurmay Başkanı tabii ki MİT Müsşla görüşebilir ama bu resmi bir görüşmedir.
Makamda olur bellidir ve yanlarına kimse almıyorlar.
>>Mesela şu anki eee Hava Kuvvetleri
>>15 Temmuz için Plan Yapanlar Kimdi?
Muharip Hava Kuvveti Komutanı İsmail Güneykaya 15 Temmuz'dan 4 ya da 5 ay öncesinde eee üst komutanımız Tuğ General Bekir Ercanman'ı arayıp Bekir Ankara'nın ortasında bir harekat icra etsek tanker uçakları 24 saat havada kalabilir mi? ununla ilgili bana bir planlama yap diye üst komutanımıza bilgi veriyor.
Üst komutanımız da bu gizlilik derecesin gizli gizlilik derecesinde olan emri Filo'ya emir olarak veriyor ve Filo bunu çalışıyor.
Sonra e bunu gizli gizlilik derecesinde eee yapılan çalışmayı eee İsmail Güneykaya'ya gönderiyorlar.
Tabii bu esnada üst komutanımız bunun ülkemize dışarıdan gelecek bir tehdit neticesinde yapılan bir çalışma olduğunu değerlendiriyor.
Yani bunun kesinlikle bir darbe hazırlığı ya da başka bir hazırlık olduğunu değerlendirmiyor.
15 Temmuz günü sabah saat 10'da İsmail Güneykaya üst komutanımızı tekrardan arıyor ve diyor ki, "Kriptolu telefon hattına geç.
E oradan arayacağım seni diyor.
Çok kısa bir şekilde akşama çok büyük bir terörle mücadele harekatı olacak.
Üç tanker uçağını hazırla.
Kimseye bir şey söyleme.
Sadece filo komutana git de ki akşama harekat olacak.
Eee o o da hiç kimseye bir şey söylemesin.
Terörle mücadele harekatında uçacak uçucuları ayarlayın.
Benden gelecek emri bekleyin." diyor.
Kendi filomdaki filo komutanım ya da diğer uçan uçucuların böyle bir olayla ilgili haberdar olmadıklarına %100 eminim.
Bir şey bilmiyorlar.
Bizim filomuzda böyle bir hazırlık olmadı.
Ancak tanker uçakları da bir şekilde havalandı.
>>Ya bunun emrini kim verdi?
Üst komutanımız verdi.
Bunu anlıyorum.
Ancak üst komutanımıza da Emri şu anki Muharip Hava Konveti komutanı olan İsmail Günay'a emir vermiş ve tanker uçakları onların emriyle kalktı.
Üst komutanımız diğer incilik personeliyle birlikte 9 yıldır hapiste.
Şu an İsmail Güneykaya eee Muharip Hava Kuvvetleri Komutanı yani ilerinin hava Kuvvetleri komutanı olacak.
Bekir Ercan Van General mahkeme savunmalarında ısrarla bu kayıtları getirin.
Böyle böyle ben bir emir aldım diyor ve bu kayıtlar yıllardır getirilmedi.
11 Temmuz günü Türk askeri temsili heyetindeki odamda TMR deriz.
Biz TMR'de otururken bir telefon geldi bana.
Nihat Kökmen Korgenerali hemen aramam istendi.
Ben tabii hemen aradım.
Nihat Kökmen Korgenali.
Nihat Kökmen general biraz şaşırdı beni arayınca.
Çünkü bizim özel kalemden dolayı Akın Öztürk'le çok yakın çalıştığımı biliyor.
E İbrahim sen mi kaldın Brüksel'de end kıdemli? edi.
Evet komutanım.
E diğer albaylarımız izindle dedim.
Benim eşim dedi iki üniversite arkadaşıyla beraber bir haftalığına bir Brüksel Belçika ziyareti yapacaklar.
Mesaini çok aksatmadan onlarla biraz ilgilenebilir misin?
Bazı yerlere gitmek istiyorlar dedi.
Tabii ben yani 15 Temmuz henüz olmamış.
11 Temmuz günüydü.
Tabii ki komutanım dedim.
Ertesi gün eee Ayşenur Kökmen hanımefendiyi ve iki arkadaşını aldım.
Kalacakları yere bıraktım.
Ve ben 15 Temmuz'u eee Ayşen Kökmen hanımdan yani Nihat Kökmen Kor General'in eşinden öğrendim.
Arabam kendisindeydi.
Yarın sabah yani cumartesi sabahı o gün itibariyle biz Lüksemburg'a gidecektik.
Gece 10.30 yani ilk başladığı saatlerde 15 Temmuz'un beni aradı.
Ben dediğim gibi mutfakta yemek hazırlıyordum.
Yani hiçbir şeyden haberim yoktu.
İbrahim görüyor musun FETÖ darbeyi yapıyor sonunda dedi.
İlk aldığınız telefon bir korgenşinden Haspel Kader Brüksel'de bulunan bir korgen görüyor musun?
FETÖ darbeyi yapıyor sonunda.
Bu şartlarda artık Lüksemburg'a gidemeyiz.
Yarını iptal edelim dedi.
Tamam efendim dedim.
Yani ben de bir bakayım.
E şimdi öğrendim sizden dedim.
Tabii cümle çok şey anlatıyor.
>>Görüyor musun?
FETÖ darbeyi yapıyor sonunda cümlesi.
Daha gece 10.30 11 olmamış.
Cuma akşamı henüz ne Başbakan ne Cumhurbaşkanı bir açıklama yapmamış.
Muhtemelen kendi eşinden duymuştur.
Kamuoyu ne olduğunu bilmiyor.
Bir faaliyet başlamış.
Bunu kimin yaptığını bilmiyor kamuoyu.
Ancak bu korgenerşi darbe olduğunu biliyor.
Darbeyi kimin yaptığını kendi iddiasına göre biliyor.
Sonunda derken de bunun zaten beklenen bir hareket olduğunu söylüyor.
Ben tabii bu üç bilgiyi bir anda tek cümlede alınca şaşırdım.
Özel sekreterliği devrettiğim orgenerallerinin mutlaka en az bir özel sekreteri olur.
Devre arkadaşıma devretmiştim.
Yani biz ayrılırken görevden.
Erhan'ı aradın.
Erhan açtı.
>>Erhan dedim Türkiye'de ne oluyor?
Devrem bilmiyorum ben de komutana ulaşmaya çalışıyorum dedi.
Ben o anda garip bir şeyler olduğunu anladım.
Yani ben zaten Akın Öztürk Orgeneral'in böyle bir şeye katılmayacağını değerlendiriyorum.
Kendisini tanıdığım için askerin bir demokraside bulunması gereken yere inanan bir insan olduğu için ve 2 yıl yakın çalıştık.
Akın Öztürk böyle bir darbe planlayacak olsa sizce kime soracak bunu?
Yani kimin az önce arz ettim Suriye meselesindeki bütün karargahın haberi yokken kendi özel karargahını, özel kalemlerini çalıştırarak bir çalışma yaptırdı.
Sonradan karargahtan ilgili girdileri aldı.
Yani Akan Öztürk herhalde böyle bir niyeti olsa 2 yıl boyunca beni ve diğer özel kalemi çağırıp buna bir çalışın derdi.
Hiçbir şekilde böyle bir eee talebi, böyle bir niyeti olmadığını iyi bildiğim için ben acaba ne oluyor Türkiye'de?
Bir haber alabilir miyim diye aradım.
Sen komutanın yanında değil misin dedim.
Çünkü gariptir yani bir özel sekreterin böyle bir anda komutanın yanında olmaması.
Hayır devrem ben izindeyim." dedi.
Komutan da izinde zaten dedi.
Anladım Akın Öztürk'ün bu işin hiçbir yerinde olmadığını.
>>Dün imzalandı F16'ların blok 30 uçaklarımızın
15 Temmuz'daki Düğün ve Abidin Ünal'ın İfşa Olması…yapısal modernizasyonu güçlendirmesi gün imzalandı Başbakan tarafından.
Biz de sevinçle bugün geldik.
Arkadaşlar görüşüyoruz.
Mehmet Çanver'le komutanımızın ilişkisi çok daha geriye dayanır.
Dolayısıyla aralarındaki ilişki normal komutan kurmay başkanı ilişkisinden çok daha ileri seviyededir.
Tabii Mehmet Şanver o an biliyorsunuz 15 Temmuzda eee düğün vardı.
Asıl eee bütün eee bu anlattığımız hususlar bu düğünün etrafında o düğünün basılması, komutanların orada olması eee çok önemli bir safha işgal ediyor.
Eee tabii burada çeşitli soru işaretleri ortaya çıkıyor komutanımızın eee masumiyetine ilişkin ki işte Akın Öztürk ile Mehmet Şamver arasında böyle bir ilişki vardı.
Neden düğüne gitmedin? unu biliyordu.
Eee, demeye getiriliyor.
Akın Öztürk gitmeyeceğini söylüyor zaten.
Haziran ayında bu seviyedeki davetiyeler böyle elden verilir.
Yani zaten Mehmet Şanver daha önce katıldığı bir televizyon programında davetiyeyi komutana nasıl arz ettiğini anlatıyor.
Genelkurmaydaki odasına giderek davetiyeyi elden veriyor.
Komutan daha 13 Haziran'da yani bir aydan bir ay önce bu düğüne muhtemelen katılamayacağını, babası kanserin son evresindeki babasıyla ilgilenmesi gerektiğini, İzmir'de programları olduğunu söyleyerek katılamayacağını söylüyor.
Abidin Ünal eee generalinin eşi de o gün düğüne katılmadı.
Bu da askeri teammüllere aykırı.
Yani bence daha büyük soru işareti.
>>Neden o an o gece orada yoktu?
Mehmet Şanver eee avuketlerinin 2 numarasıydı.
Neden katılmadı Abidin Üünal eee o düğünde generalleri topluyor.
Havacı generalleri ya ortalık karışıyor diyor.
Fakat burada ince bir nokta var.
Eee normalde generaller düğüne eşleriyle katılıyor.
Abidnal'ın eşi kuaförde saçını yaptırmış olmasına rağmen Abidnal diyor ki sen gelme e orada evinde kal diye.
Düğün yerine getirmiyor işini.
Bu mesela çok önemli bir nokta.
İkincisi hemen Şammer Paşa eee komutanım hemen arkadaşları gönderelim Eskişehir'e gitsinler dediği halde gerek yok diyor oyalıyor.
Sonra Cemal Ziya Kadoğluyla Nihat Kökmen generale diyor ki siz Eskişehir'e gidin duruma hakim olun diyor.
Bu iki general eee Cevizli kampına gidiyorlar fakat orada bir ik saat oyalanıyorlar.
Şimdi Kara Kuvvetleri Komutanın da gidip böyle yol kenarında oyalandıklarını düşündüğümüz zaman sanki bir senaryo var.
Bu senaryonun belli bir raddeye gelmesi için bekliyorlar.
Dönemin başbakanı Binali Yıldırım.
Yanında Şirin Ünal ve Turu Türkeş var.
Enteresan bir şekilde yanında da çalışan eski eee emekli bir havacı e binbaş arkadaşımız var.
Ondan bir Tuğ general'in telefonunu bulup arıyor.
Binali Yıldırım.
Tuğ generalde Cemal Zial Kadıoğluyla e Nihat Kökmen üçü aynı arabada.
Diyor ki e emirler yağdırıyor.
O da diyor ki yanımda komutanım var diyor Cemal Ziya Kadıoğlu.
Ona vereyim diyor ve diyor ki Akıncı'yı bombalayın diyor.
Filo binalarını.
Cemal Ziya Kadğlu da diyor ki ya bunun için yazılı emir olması lazım bu.
Çünkü ileride hukuki sonuçlar doğuracak bir emir şey Binali Yıldırım bağırıyor vesaire işte yapın diyor.
Benim burada her şey kayıtlar alın diyor.
Daha sonra Binali Yıldırım utanmadan bunu medya önünde Hasan Hüseyin'in Demirarsan'a emir verdim de o benden yazılı emir istedi diye eee Hasan Hüseyin Demirarsan generale iftira atıyor.
Hulusi Akar 2318 gibi hatırlıyorum.
>>Tekrar ediyorum 23.18 18 gibi o akşam
>>Zamanlama Manidar!
15 Temmuz Gecesi Pişti oldular…Genelkurmaydan ayrılıp akıncıya iniyor ve e Genelkurmaydan ayrıldığı zaman da 23405 gibi hatırlıyorum helikopterle.
E şimdi zamanlamaya bakalım.
Aradaki korelasyona, koordinasyona bakalım.
Hulus Akar Genelkurmaydan kalkıyor, akıncıya gidiyor.
>>Bu ne demek?
Artık olaylar geri dönülmez bir noktaya girdi demek.
Aslında Akıncı'dan e kalkan uçaklarla ilgili önemli bir rolünün olduğunu işaretliyor oraya gitmesi ve kendi gönüllü olarak gidiyor.
Hiç kimse onu zorla götürmüyor.
Bu Akar'ın helikopteri kalkıyor.
Bir dakika sonra hatırladığıma göre Binali Yıldırım açıklama yapıyor.
Silahlı Kuvvetlerde bir isyan var.
Kısıtlı bir grupu isyanı başlattı.
Komutanlar bu işin içerisinde değil şeklinde açıklama yapıyor.
Bir 10 dakika sonra Cumhurbaşkanı açıklama yapıyor.
Aynı şeyleri söylüyor hemen hemen.
Ama bunlar Hulis Akar'ın hareketleriyle doğrudan ilişkili açıklamalar.
Bir zamanlama işletiliyor aslında.
Hulisi Akar Akıncıya'ya gidiyor iniyor.
>>Sorması gereken ilk soru Akın Öztürk nerede mi?
>>Akın Öztürk'ün ne alakası var olaylarla?
İlk sorduğu soru Akın Öztürk nerede? ağırın ya gene aklıma başın kusura bakma da yani senin görevin ülkede büyük bir karışıklık başlamış uçak F16'lar havalar uçuyor Boğaz Köprüsü kapatılmış insanlar sokaklara çıkmış çok büyük kan dökülebilecek e çok müesip olayların yaşanabileceği bir ortam var sen Akıncı'ya gittiğinde bu olaylarla ilgili eğer bir sorumlu arıyorsan o olayların yöneticisi sen değilsen o olaylar arın olmasını isteyen sen değilsen önce olayları durdurman gerekir.
>>Kim yapıyor bunu?
Bu uçakları kim kaldırıyor diye sorman gerekir.
İndirin bu uçakları emrediyorum demen gerekir.
Ölümün pahasına böyle bir eee kötülüğün yaşamasına engel olman gerekir.
>>Ama ne yapıyor?
Akın Öztlürk nerede diye soruyor.
Çağırın gelsin diyor.
>>Ne alakası var?
Çünkü bulaştırmaya çalışıyor.
İçine çekmeye çalışıyor.
>>Akın Öztürk nerede?
Evet.
O birliğin olduğu yerde ama lojmanlarda torunlarıyla birlikte o ana kadar bu olayla ilgili az önce de ifade ettik.
>>Bir dahli var mı?
>>Bir hazırlık yapmış mı?
>>Birileriyle konuşmuş mu?
Hayır.
Ama Akın Öztürk gelsin.
Akın Öztürk gelmesi çok önemli.
Çünkü Abdülünal da hemen arkasından sanki birbirleriyle daha önceden sözleşmişler gibi.
Sanki daha önceden bu işin altını altyapısını hazırlamışlar gibi.
O da Akın Üstürkü arıyor.
Abi diyor Akıncıya git.
Orada diyor askerler kanunsuz uçuş yapıyormuş.
Oradaki pilotlar buna engel ol.
Yani bu bunu eee yani avuketlerindeki şu anki personele de sorsak bunun ne kadar saçma bir şey olduğunu e herkes ifade eder.
Yani ilk verilecek emir bu değil.
Evet.
Bir orgeneral belki etki edebilir ama ya senin o asliye görevin kimseye sen bunu tevdiye edemezsin.
Bir de ne demek yani senin emrini dinlender.
>>Kim yani bu sokak çatışması mı var?
Yani askerler e birtım silahlarla ellerindeki işte uçaklarla, tanklarla vesairelerle beklemediğiniz bir olayın içerisine girmişler.
Bunun sebebini anlamaya ve bir an önce durdurmaya çalışırsınız.
Abi sen git bir bak.
Onlarla bir konuş, ikna et.
>>Onlar kim?
>>Abidin nereden biliyor onların kim olduğunu?
Hiçbir biri gelmedi.
>>E nereden biliyor kim olduklarını onların?
Ulis Akar Akın Öztürk'ü çağırıyor.
Abidnal Akın Öztürk'ü Akıncı'ya gitmeye zorluyor.
İşte ateşin içerisinde bir or generali nasıl böyle adım adım ittiklerini görüyorsunuz.
>>Akın Öztürk o dönemde bir şeyden şüphelenmiş midir?
O saatlerde şüphelenmemiştir.
>>Neden?
Daha önce de ifade ettim.
Son derece iyi niyetli, vicdan sahibi bir insan herkesi kendi gibi biliyor.
>>Yani hiç düşünür mü?
Yani yıllardır arkadaşlığım yaptığım, yüzbaşından itibaren çok yakın arkadaşım olan Abidan beni ateşin içerisine atacak.
Saadık üstünde sağı solu arıyor.
Bitm eee üst düzey görevlisi olarak.
Şu anda cemaat bir darbe yapıyor.
Akınstürk bunun başında diyor.
Bunun ceri de kayıtları var.
>>Tesadüf mü bunlar?
6 yıl dak boyunca aynı saat diliminde yaşanan şeyler tesadüf mü oluyor?
>>Şimdi buna nasıl inanabiliriz?
>>Kim inanır buna?
Yani müthiş bir kurgu var.
Bir darbe eee kurgusu, senaryosu hazırlanmış.
Akın Öztürk'de önceden bu eee elbise biçilmiş.
Zorla onun üzerine giydirmeye çalışıyorlar.
Zorla o elbiseyi giydirmeye çalışıyorlar.
Tabii olmuyor olmuyor olmuyor.
>>Şu ana kadar da olmadı
Akın Öztürk'ün Savunması ve Gerçekler…zaten.
Bu elbise onun üzerinde durmuyor.
Akın Öztürk Paşa savunmasında ben gece boyu Polise Akar'ın emirlerini yerine getirdim.
Emirlerinin hilafına hiçbir şey yapmadım.
3 veya 4 kez Akıncı üssü içerisinde bulunan 143 filo komutanlığına Hulus Akar'ın emirleri doğrultusunda gittim.
Hulus Akar'ın emirlerini ilettim.
Eee bunun dışında sabaha kadar birlikteydik.
Sabah ayrılırken de eee birlikte çıkacaktık.
Akın sen burada kal.
Bunlar yine bir delilik yapmasın.
Olayları kontrol altına al.
Ben seni bir sonraki helikopterle aldırırım. ee şeklinde eee Akın Öztürk Paşa'nın eee ifadeleri oldu mahkemede.
Üst komutanının odasında oturmakta olan Genelkurmay Başkanı derdest bir vaziyette değildi.
İstediği anda bulunduğu odadan çıkabilirdi.
Bana da hakim birlikte gidelim şunları ikna edelim diye bir teklifte bulunmadı ve bu işte devamlı beni görevlendirdi.
Bu davranışının sebebini hala daha anlayabilmiş değilim.
16 Temmuz sabaha doğru Abedin Ünal'la Akın Öztürk birlikte karargaha geliyorlar.
Orada kahve içiyorlar.
Orada bulunan karargah personeline Abidünnal, "Bizi Akın abi kurtardı" diyor.
Yani e ama sonradan ifadelerini değiştiriyor.
Muhtemelen saraydan fırçayı yediler.
Eee ilginç bir şey Genelkurmay da internet sitesinde resmi olarak Genelkurmay bildirisi olarak Genelkurmay Başkanının emriyle Akın Öztürk Akıncı'ya Genelkurmay Başkanının emriyle gönderilmiştir diye resmi bir bildiri yayınlandı.
Hatta bunu Gergelioğlu mecliste de gösterdi.
Yani oradaki e belki milletvekillerinin vicdanına dokunur diye.
Ama eee bu süreç sadece askerliği bitirmedi.
Yani insanlığı bitirdi Türkiye'de.
Yani gerçekten hiç kimsenin vicdanı sızlayıp da bu konu ne demiş diye bakmıyor maalesef.
Dolayısıyla Akın Paşa'nın masum olduğu, bu olayların tamamen dışında olduğu aslında çok net bir şekilde gözüküyor.
Ayrıca yine uyduruk sözde bir eee Yurtta Suluk Konseyi listesi var.
Akınpaşa'yı orada Genelkurmay ikinci başkanı koymuşlar.
Ya akıl var, mantık var.
Kuvvet komutanı yapmış bir adam.
Genelkurmay ik başkanlığı.
Bu tenzili rütbedir.
Hem bir numara olacak hem darbe yapacak sonra da kendini Genelkurmay ikinci başkanı yapacak.
Bu bile absürt bir konu olduğunu net ortaya koyuyor.
Bu 15 Temmuz hikayesinin bir numaraya ihtiyacı vardı.
Bir kişiyi bir numara ilan etmeleri gerekiyordu.
Akın Öztürk kesinlikle bir numara olamaz.
Anlattım yani emrinde üç kişi olan bu üç kişinin ikisi izinde olan bir insan bir numara olamaz.
Sivil kıyafetiyle kızının evinde torun seven bir insan bir numara olamaz.
Bu darbe girişiminde de olsa olsa bir numara olabilecek kişi Hulus Akar'dır.
Bunu da şundan dolayı söylüyorum.
Sözde atama listesi, sıkı yönetim emrinde atama listesi yayınlandı o gece.
Sonradan haberimiz oldu tabii.
Ve Sayın Akın Öztürk'ü Genelkurmay ikinci başkanı olarak bu listede görüyoruz.
Şimdi TSK teammüllerinde Akın Öztürk daha önce hava Kvetleri Komutanlığı yapmış birisi.
Hava Kuvvetleri Komutanlığı Genelkurmay ik başkanının üzerinde bir makamdır.
Hiçbir zaman daha önce yaptığınız bir görevin altındaki bir göreve getirilemezsiniz.
Şöyle düşünün.
Ben darbenin bir numarasıyım.
Hakın Ösürk'ün yerine kendimi koyuyorum.
Ben kendimi Genelkurmay başkanı yaparım.
Devlet başkanı yaparım.
Cemal Gürsel devlet başkanı oldu.
Kenan Evren devlet başkanı oldu.
Bırakın devlet başkanını, genelme başkanını daha önce yaptığım hava kötü komutanından daha alt bir yere niye razı olayım?
Yani Akın Öztürk'ü ikinci başkan yapabilecek tek kişi Hulusi Akar'dı.
>>Akın Paşa diyor ki eee Hulusi Paşa'ya
>>Akıncı'yı Bombala, 15 Temmuz'un Üstünü Kapat!
Şok Talimat…komutanım diyor hepsini yani sonuçta ben burada kalmak istemiyorum.
Ben de geleyim yani olayları beraber anlatalım.
Sonuçta beraber yaşadık her şeyi.
Diyor, "Akın sen burada kal di" diyor.
Duruma mukayyet ol.
İkinci helikopter seni aldıracağım.
Biz diyor öyle anlaştık başbakanla diyor.
İkinci helikopter seni getirecek merak etme diyor.
Akın Paşa'yı orada bırakıyor.
Dişli generali alıyor yanına.
Şaban Dişli'nin kardeşini oğlanı.
Daha sonra onlar gidiyor.
Akın Paşa da bu anlaşmaya göre ikinci helikoptere diyor ki beni de götür diye helikopteri gidiyor.
Ancak Binali Yıldırım Eskişehir'e emir veriyor.
Diyor ki helikopter kalkıyor onu kaldırtmayın vurun.
Ya eee uçaklar top atışı yapıyor helikoptere.
Akın Paşa geriye geliyor karargaha.
Eskişehir arıyor.
>>Ya niye diyor bizi ateş ediyorsunuz?
Hulusi Paşa bana böyle söyledi.
Ben de başbakanlığa gideceğim.
Eskişehir tekrar Binali Yıldırım'ı arıyor.
Diyor ki Akın Öztürk helikopterde diyor.
O da diyor başbakanlığa gelecek.
Kulis Akar'la öyle anlaşmışlar diyor.
Binali Yıldırım bu netgi bilgiyi arz ediyorum.
Helikopteri Akın Öztürk'le beraber havaya uçurun diyor.
Bunun üzerine Akın Paşa geri geliyor arıyor Eskişehir'i.
Onlar da böyle bir emir aldık deyince Akın Öztürk o zaman Hulis Akar'ın kendisine ihanet tuzağa düşürdüğünü ve kendisinin kurban edildiğini o zaman anlıyor.
Ve eee bu çok acı bir durum.
Gerçekten orada öldürüp nasıl Semih Terzi'ye özel kuvvetlerde yaptıkları gibi eee Akınpaşa'yı da orada öldürüp içindekilerle beraber dolayısıyla olayı kapatmak istemişler.
Aslında 15 Temmuz'un gerçek yüzü bu.
>>Akın Öztürk, Ulusi-i Akar hangi emri verdiyse onu
>>30 Bin Kişinin Öldürüleceği Katliamı Kim Önledi?
Türkiye Ne Kaybetti? aptı.
Ulusi Akar onu ateşin içerisine attı.
Akın Öztürk de bilmeden Hulusi Akar'ın kötü niyetine orada kurban edilmiş oldu.
On binlerce sivil vatandaşımız, on binlerce asker, on binlerce polisimiz ölecekti.
Katlayan planı buydu.
Bunun eninde sonunda tüm planlamayla, tüm detaylarla ortaya çıkacağından eminim.
Bu plan yapıldı.
Büyük bir katliam yapılması istendi.
Şu anda müebbet almış olarak içeride bulunan askerler ne yaptılar?
Bu askerler o akşam katliamı önlediler.
Tuzağın içine çekilmişsiniz. uzağı e içine sizi çeken en baştaki Genelkurmay Başkanınız, kuvvet komutanlarınız ve siz kendi hayatınızda kaybetmeyle karşı karşıyasınız.
Eee yani içinden çıkılmaz bir durum.
Birçoğunun hazırlığı yok.
Neyin içinde olduklarını bilmiyorlar ama bir şeyin farkına varıyorlar o insanlar.
Ölüm olması isteniyor.
Kan akması isteniyor.
Vatandaş ölsün, asker ölsün, polis ölsün.
Ölsün de kim olursa ölsün, kim ölürse ölsün o isteniyor.
İşte bunu anladılar ve yaptıkları bizim şu anda televizyonda bize darbe yaptı, bomba attı, uçak uçtu diye anlattıkları olaylar bu katliamı önlemeye yönelik adımlar.
Benim işimi çok iyi yapmamdan dolayı benim olsa olsa bu X örgütüne üyedir deyip kanaat getirip beni sistemin dışarısına çıkardılar.
Yani temel olarak olan şey bu.
>>Bunun neresinden tutarsınız?
>>Yani nedir bu?
Bu bir eee olsa olsa Stalin'nin Dünya Savaşı'ndan sonra yaptığı bir eee perch'tür.
Yani tabiri caizse yani bütün eee karşı duranlardan siyasi erke veya işte o anki güce karşı dolanların sistemden hukuki yollarla çıkarılmadığı için bir yol icat edip kumpasla bizi sistemin dışına atmaktan başka hiçbir şey değildir.
Bu karşılaştırırsan Akın Öztürk onlara ilk ilk safta yer alan eee engeldir.
Yani en büyük erken Akın Öztürk'tür zaten.
O yüzden bir numara ilan edilmiştir.
Türkiye çok büyük bir insan gücünü kaybetti.
Hava kuvvetlerinin çok güçlü bir hava kuvvetlerini kaybetti ve işin daha da acısı bunu kaybettiğinden farkında değil.
>>Bunun farkına ne zaman varacak?
O zaman zaten çok geç olacak.
Eee, hava kuvvetleri böyle 5 senede, 10 senede bu seviyeye getirilebilecek bir şey değil.
Yapamazsınız.
Yani zamanda yolculuk edemezsiniz.
Hava kuvvetleri bir personelin yetişmesi 20 sene sürüyor.
Yani Akın Öztürk gibi bir genelin yetişmesi 40 sene sürer.
40 sene.
>>Eğer zamanında yolculuk
BM Akın Öztürk Kararı ve Gerçekler…edemiyorsanız bu hava kuvvetlerini geriye getiremezsiniz.
O gün filonun kapısından girerken o vakır duruşuyla gelen komutan aynı şekilde Sincan'da Akıncüsü yargılamalarında nezarethaneden cezaevi salonuna kolunda iki tane asker önünde bir uzman çavuş arkasında bir uzman çavuşla sanki tehlikeli bir suçluymuş gibi getirilen komutanın vakuriyeti birebir aynıydı.
Aynı komutan vardı.
Aynı asil duruş vardı.
Aynı tavır vardı.
Etrafında aynı şekilde tıpkı eski günlerde bir hava kuvvetleri mensubu olarak saygı duyulan bir komutan vardı.
Başka bir şey görmedim.
Komutana olan sevgi vardı.
Komutana olan saygı vardı.
Komutan eskiden nasılsa insanların kalplerine nasıl dokunmuşsa duruş mu salonunda da eee insanlardan o şekilde saygı görüyordu, nezaket görüyordu.
Gelsin buyursun burada dinleyelim.
Burada yemin etsin.
Huzurda benim yüzüme baka baka yemin etsin söylesin dinleyelim.
Birleşmiş Milletler Haksız Tutukluluk Grubu darbe girişiminin bir numaralısı gösterilen Akın Öztürk'ün haksız tutuklandığını, hukuksuz yargılandığını ifade ederek derhal serbest bırakılmasını ve tazminat ödenmesi gerektiğine karar verdi.
Birleşmiş Milletleri'i meşru bir karar mercii tanıyan Türkiye'nin yargısı bu kararı tanımalıdır.
Bu mecliste defalarca Sayın Hulesi Akar'a bu hukuksuz kararı sormuştum.
Sessiz kalmıştı.
Onun ve iktidarın örtmek istediği gerçeğin yankısı Birleşmiş Milletlerden geldi.
Birleşmiş Milletlere zayıf cevap veren, işkence ile ele alınan ifadeler için hukuki gerekçe gösteremeyen iktidar ve Cumhur İttifakı'nın güdümündeki yargı bu kararı tanımalıdır.
Akın Öztürk serbest bırakılmalıdır.
Fakat hiçbir delil olmamasına rağmen komutanımız müebbet hap cezası aldı.
Çok ağır işkenceler gördü.
Eee, Hulisi Akar gelip mahkemede tanıklık yapmadı.
Kendisine sorular e sormak istemesine rağmen eee, soruları cevapsız bıraktı.
O geceki askeri hareketlenmenin arkasında Ulisi Akar var.
O gece uçan uçakların uçurulmasında asıl sorumlu Ulis Akar.
Onların uçmasına sebep olan, onların uçmasının eee yonunda bütün e altyapıyı yapan, o gece ortam hazırlayan Hulis Akar.
Suçluluk yüze yansır, bakışlara yansır.
Hepimiz bunu biliriz.
Hulisi Akar'ın 16 Temmuz sabahı Çankaya Köşkü'nde Binali Yıldım'la beraber çektirdiği fotoğraflar.
Böyle boğazını kaldırmış, eee, boynunu kaldırmış.
Burası gözüksün.
Buradaki sözüm ona yarı izsi gözüksün diye çekilmiş fotoğrafı var.
O yüz ifadesine bakalım.
Psikologlar, psikiyatristler o yüz ifadesine baksın.
Gözlerin duruşuna baksın.
Yalan söyleyen bir insan mı yoksa dürüst bir insan mı bakıyor?
Onlar karar versinler.
Sonra da Akın Öztürk'ün bir fotoğrafı daha var.
Sosyal medyada da bu fotoğraf var.
Akın Öztürk olaydan sonra Akıncı'dan Abidin Üünal'la ve Yaşar Güler'le ayrıldıktan sonra işte eee Hava Kuvvetleri karargahına geliyorlar.
E orada bir müddet kalıyorlar ve daha sonra konutuna gidiyor.
Yani kaldığı evine gidiyor.
Eşi ve çocuklarıyla, yakınlarıyla çektirdiği fotoğraf var.
Akın Öztürk'ün o fotoğraftaki rahatlığına bakın.
>>Bir de
Çıkış bulursunuz o fotoğrafı.
>>Orada da suç işlemiş birisi mi var karşımızda?
Aksine yani vicdan rahatı içerisinde üzerine düşen neyse o gece yapmaya çalışmış.
Bütün bu şaşkınlığa rağmen, bütün bu hazırlıksızlığa rağmen görevini yapmaya çalışmış, suç işlememiş bir insanın rahatlığı var.
Akın Öürke o bir numara, sahte bir numara kıyafete giydirilmeye çalışılıyor.
Yani şu an düşündüğümde, geriye baktığımda o işkence görmüş halini düşündüğümde Ulusi Akar'ın aslında üzerindeki elbiseyi çıkarıp o darbenin bir numarası elbisesini giydirmeye çalıştılar ve bunu zorla yapmaya çalıştılar.
İşkenceyle yapmaya çalıştılar ama yapamadılar.
Başaramadılar.
Fırlatmak olduğu değil bu.
Fırlatılan koltuk şu.
Bak buraya gel.
Şimdi yapmayalım da sonra yapalım.
Yarın yaparız belki.
Tamam.
Hadi yapmayalım.
Hadi fırlamıyoruz.
===================================
Şiddetten kendini koruyan hekime memuriyetten atma cezası
22.08.2025
Hastanın uyguladığı şiddete refleks olarak karşılık vererek kendini koruyan acil tıp uzmanı hekime, devlet memurluğundan çıkarılma cezası verildi.
Aydın Atatürk Devlet Hastanesi yöneticileri, Dr. G.K.’nin saldıran hastadan kendini korumasını, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125’inci maddesindeki ‘amirlerine, maiyetindekilere ve iş sahiplerine fiili tecavüz’olarak yorumladı. Hastayı hekimin ‘maiyeti‘ diye değerlendirdi.
Mesaisi sırasında cezadan haberdar olan hekim, yasal yollara başvurarak itiraz hakkını kullanıyor.
Diken’in ulaştığı G.K., 9 Mart’ta hastanenin Acil Servisi’ndeki olayı anlattı.
G.K.’ye göre yaygın anksiyete, konversiyon ön tanılı ve ajite bir kadın hastaya müdahale etti. İki farklı ilaç verilmesine rağmen hasta sakinleşmedi. Hasta çığlık çığlığa bağırmayı sürdürdü ve acil servisi çalışamaz hale getirdi. Üçüncü bir ilaç uygulamak için hazırlanırken hasta hekimin koluna tırnaklarıyla saldırarak kendine çekti. Diğer eliyle de boğazını sıktı.Beyaz Kod veren G.K. de kurtulmak için vurdu. Hasta yere düştü. Hasta kırmızı alana çekildi, G.K. orada müdahaleye devam etti. Hasta hekimden, hekim darp raporu olarak hastadan şikayetçi oldu. Bu arada hastane yönetimi de soruşturma başlattı.
>>Karşılıklı şikayetlerinden vazgeçmişlerdi
Hasta ve G.K. karşılıklı şikayetten vazgeçip uzlaşsalar ve birbirlerinden özür dileseler de hastane soruşturmasını sürdürdü. Kamera görüntülerine rağmen G.K. için memuriyetten atılma kararı verdi.
https://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2025/08/siddet_hekim_memuriyet.jpeg
G.K. kendini korumak zorunda kaldığını söyledi:
>>‘Elinde bıçak olsaydı şu anda ben yoktum’
“Bu istemediğim bir olaydı. Refleksif olarak kendimi savundum.
Dr. Ersin Arslan, Dr. Ekrem Karakaya ya da Dr. Kamil Fortun olmamak için kendimi korumak zorundaydım. Biliyorsunuz bu hekimlerin hepsi öldürüldü. Benim 11 yaşında bir oğlum var.
Hasta boğazımı sıkarken elinde bıçak olsaydı, şahdamarıma saplasaydı şu anda ben yoktum. Sadece benim için anma ya da protesto gösterisi yapılacaktı.
Hastadan kendimi kurtarsam da üzerime gelmeye devam etti. Canını yakmak niyetinde değildim ama bunu yapmak zorundaydım.
Olaydan sonra da hastanın tedavisiyle ilgilenmeye devam ettim.”
>>‘Çok saldırıya uğradım’
Acil tıp üniteleri hasta ve yakınlarının en çok şiddet uyguladığı yerler. 20 yıllık hekim G.K. de bugüne kadar çok saldırıya uğradığını anlattı:
“Bana silah çeken oldu, bıçak çeken oldu, uçan tekme atan oldu.
Hepsinde bir şekilde kendimi savunmaya çalıştım.
Davalar açtım. Tabii ki soruşturmalar geçirdim ama hiç bu kadar orantısız, haksız bir şey görmedim.
İdare hastanın saçını çektiğimi iddia ediyor. Bu çirkin bir iftira. Asla çekmedim. Yerde bileğinden tutarken saçı araya dolaşmış olabilir.”
Söz konusu ceza Sağlık Bakanlığı Yüksek Disiplin Kuruluna gidecek ve orada görüşülecek. Süreçte kararlar hekim aleyhine gelmeye devam ederse hiçbir yerde memur olarak görev yapamayacak.(Kaynak:diken.com.tr)
https://saglikdunyasidergisi.com/haber/siddetten_kendini_koruyan_hekime_memuriyetten_atma_cezasi-20849.html
===================================
ASSAN'a kayyum... Başkana gözaltı: 10 şirket listede
Askeri casusluk ve terör örgütü bağlantısı gerekçesiyle ASSAN GROUP'un sahibi Emin Öner ve genel müdürü Gürcan Okumuş gözaltına alındı. İkamet ve işyerlerinde arama işlemleri devam ederken, 10 şirkete kayyum atandı.
27 Ağustos 2025
Geçtiğimiz hafta İstanbul merkezli, Ankara, Antalya, Muğla, Samsun illerinde gerçekleştirilen operasyonlar kapsamında 17 kişi gözaltına alınmıştı. Aralarında "organize suç örgütü lideri" olmakla suçlanan Selahattin Yılmaz, avukat Cem Duman ve avukat Semra Ilık'ın da bulunduğu 10 kişi tutuklanmış, 6 kişi adli kontrolle, bir kişi de doğrudan serbest bırakılmıştı.
>>SELAHATTİN YILMAZ'IN ARDINDAN İSMET SAYHAN TUTUKLANDI
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında süren operasyonlarda dikkat çeken bir isim daha gözaltına alınmıştı. Makine ve Kimya Endüstrisinin (MKE) eski Yönetim Kurulu Başkanı avukat İsmet Sayhan, "suç örgütü üyeliği” ve casusluk" suçlarından başlatılan soruşturma kapsamında 4 gün önce Ankara'da gözaltına alınmıştı. Sayhan’ın evinde ve ofisinde arama yapılarak İstanbul'a getirilmişti. Sabah saatlerinde adliyeye sevk edilen Sayhan, “devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrip etme, amacı dışında kullanma, hile ile alma suçlarından tutuklandı.
İKİ YENİ GÖZALTI
Hem Selahattin Yılmaz hem İsmet Sayhan'ın MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile fotoğraflarının bulunması dikkat çekerken, bu tutuklamadan bir kaç saat sonra da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Sayhan'ın danışmanlık yaptığı belirtilen ASSAN Group'a TMSF'nin kayyum olarak atandığı, şirketin sahibi Emin Öner ile genel müdürü Gürcan Okumuş'un FETÖ silahlı terör örgütüne üye olma ve askeri casusluk suçlarından gözaltına alındığını duyurdu. Başsavcılık açıklamasında şu bilgiler yer aldı:
"Cumhuriyet Başsavcılığımızca son dönemlerde yürütülen ve kamuoyunca bilinen askeri casusluk soruşturmaları kapsamında devam eden araştırmalar neticesinde; ASSAN GROUP ismi altında faaliyet gösteren şirket sahibi şüpheli Emin Öner ve şirket genel müdürü Gürcan Okumuş hakkında, FETÖ silahlı terör örgütüyle irtibatları ve askeri casusuluk faaliyetleri tespit edilmekle faaliyet gösterdikleri işkollarının önemi de dikkate alınarak şüpheliler hakkında silahlı terör örgütüne üye olma ve askeri casusluk suçlarından gözaltı kararı verilmekle şahıslar bugün gözaltında alınmıştır. İkamet ve işyerlerinde arama işlemleri devam etmektedir. Ayrıca ASSAN GROUP altında faaliyet gösteren (10) şirket hakkında Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kayyum olarak atanmıştır. Soruşturma çok yönlü olarak devam etmektedir."
>>ASSAN GROUP'TAN AÇIKLAMALAR
İddiaların odağındaki ASSAN Group ise son bir haftada yoğunlaşan haberlerle ilgili 21 ve 26 Ağustos tarihlerinde iki ayrı açıklama yaptı. Şirketin kamu ihalelerinden men cezası aldığının doğrulandığı ilk açıklamada, "30.12.2022 tarihinde Şirketimiz ile Makine ve Kimya Endüstrisi A.Ş. (MKE A.Ş.) arasında TNT tedariğine yönelik bir sözleşme imzalanmıştır. İlgili ham maddenin Polonya devlet şirketinden tedarik edilerek teslim edileceği tarafımızca taahhüt edilmiştir. Ancak ilgili Polonya şirketi Ukrayna-Rusya savaşı sebebiyle Polonya Hükümeti’nin aldığı bağlayıcı kararlar gereği, teslimat yapamayacağını resmi yazışmalarla tarafımıza bildirmiştir. Bu durum 17.02.2023 tarihinde gecikmeksizin MKE A.Ş.’ye de resmi yazıyla aktarılmıştır. Dolayısıyla, şirketimizin herhangi bir taahhüdünü yerine getirmediği veya yükümlülüğünü ihlal ettiği iddiası tamamen gerçeğe aykırıdır." denildi.
"HERHANGİ BİR TANIŞIKLIĞI VEYA İŞ İLİŞKİSİ OLMAMIŞTIR"
Açıklamada, bugün tutuklanan İsmet Sayhan'la ilgili de şu bölüm yer aldı:
"İsmet Sayhan’ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu veya öncesindeki herhangi bir dönemde, Assan Group ile İsmet Sayhan’ın herhangi bir tanışıklığı veya iş ilişkisi olmamıştır. Av. İsmet Sayhan’dan şirketler hukuku alanında hukuki danışmanlık hizmeti almak için 19/03/2025 tarihinde anlaşma sağlanmıştır. İlgili tarihte, ASSAN Group ile MKE veya MSB’ye karşı herhangi bir hukuki uyuşmazlık veya dava bulunmamaktadır. MSB tarafından, 15/05/2025 tarihinde verilen 'İhalelere Katılmaktan Yasaklanma Kararı' bir idari işlem niteliğinde olup işlemin iptali için idari dava açılarak itiraz hakkımız kullanılmıştır. MSB’ye açılan dava, başka bir avukat tarafından açılmış olup iş bu davanın takibi İsmet Sayhan tarafından yapılmamıştır. Yine MKE’ye açılan ticari dava da şirketimiz personeli olan avukat tarafından yürütülmekte olup İsmet Sayhan’a her iki dava için de verilmiş bir yetki söz konusu değildir. Halihazırda ASSAN Group ile İsmet Sayhan arasında herhangi bir vekillik ilişkisi bulunmamaktadır."
https://www.odatv.com/guncel/assana-kayyum-baskana-gozalti-10-sirket-listede-120112706
===================================
Bugün gündelik hayatımızın parçası olan kimi şeyler geçmişte de öyleydi ancak işlevleri ya da onlara yüklenen anlamlar oldukça farklıydı. Özellikle de Paris’te! Gel sıradan şeylerin sıra dışı hikayelerine yakından bakalım!
>>1. Topuklu ayakkabı aslında erkekler için üretildi
10. yüzyılda Pers süvarileri, ayaklarını eyere sabitlemek için topuklu ayakkabı giyiyordu. Topuk, at üzerinde dengede kalmalarını ve silah kullanmalarını kolaylaştırıyordu. Zamanla bu işlevsel eşya, güç ve statü sembolüne dönüştü ve Avrupalıların dikkatini çekti.
Paris’te, Güneş Kral olarak anılan 14. Louis’nin sarayına girdi. Louis, yalnızca soyluların topuklu ayakkabı giymesine izin verdi. Kendisi de özellikle kırmızı topuklu ayakkabılar giyiyordu, kırmızı onun gücünü simgeliyordu.
18. yüzyılın ilk yarısında, kadınların topukları incelirken erkeklerin topukları kısalıp kalınlaştı. Fransız Devrimi’nin ardından erkekler topuktan tamamen vazgeçti. Böylece topuklu ayakkabı, erkeklerin gücünü vurgulayan bir araç olmaktan çıkıp kadınların zarafetini besleyen bir moda ikonu haline geldi.
>>2. Parfüm kötü kokuları bastırmak için kullanıldı
Kırmızı Topuklu Kral 14. Louis’nin aynı zamanda En Güzel Kokulu Kral olduğunu biliyor muydun? Koku, binlerce yıldır hayatımızda. Dini ritüellerden tıbbi uygulamalara kadar pek çok alanda kullanıldı. Ancak Orta Çağ’ın sonlarına dek Doğu’da gördüğü ilgiyi Avrupa’da görmedi.
Marco Polo’nun ünlü seferinden dönerken Venedik’e getirdiği baharat ve kokulu bitkiler, Venedik’i bir koku krallığına dönüştürdü. Neredeyse tüm eşyalar parfümlüydü, kadınlar hareket ettikçe vücutlarından hoş kokular yayılıyordu. Doktorlar ise vebadan korunmak için taktıkları maskeleri kokulu bitkilerle dolduruyordu. Catherine de Medici’nin Fransa Kralı ile evlenmesi koku krallığını Venedik’ten Paris’e taşıdı. (Bkz: daha fazla detay Piri’nin Venedik turlarında)
Sonraki yüzyılda tahta çıkan 14. Louis ise suyun hastalık yaydığına inanıyor, bu yüzden yıkanmıyordu. Üstelik sarayda tuvalet de yoktu! Kötü kokuları bastırmak için tüm sarayı bitkilerle donattı, tüm mobilyaları – hatta saray halkını da – düzenli olarak parfümletti. Kendisi de kokulu gömlekler giydi.
>>3. Peruk bir statü göstergesiydi
17. yüzyılda saç yalnızca güzelliğin değil, sağlığın ve gücün göstergesiydi. Ancak frengi tedavisinde kullanılan civa nedeniyle Avrupa’da kellik yaygınlaştı. 13. Louis de genç yaşta saçlarını kaybetti ve omuz hizasında, sade bir peruk takmaya başladı. Oğlu 14. Louis ise upuzun, dalgalı peruklar tercih etti. Sayesinde gösterişli peruklar bir statü göstergesi haline geldi ve Paris sınırlarını aşıp Avrupa’ya yayıldı.
Peruklar at kılından ya da suçluların, esirlerin saçlarından yapılıyordu. Yoksul kadınlar da saçlarını uzatıp satıyordu. Peruk takan kişi genellikle saçlarını kazıtıyordu, çünkü bitlenmek kaçınılmazdı. Üstelik peruklar yıkanmıyor ve bu kötü kokuya sebep oluyordu. Kokuyu bastırmak için parfümler kullanılıyordu. Yine de peruklar bir asırdan fazla popülerliğini korudu ve statü göstergesi olmayı sürdürdü. Fransız Devrimi ile birlikte ihtişamın değil, eski düzenin ve aristokrasinin simgesi olarak görülerek tarihe karıştı.
https://piriguide.substack.com/p/sradan-seylerin-sra-ds-hikayeleri?utm_source=post-email-title&publication_id=2125455&post_id=172149002&utm_campaign=email-post-title&isFreemail=true&token=eyJ1c2VyX2lkIjoyNjU5MzMyNzQsInBvc3RfaWQiOjE3MjE0OTAwMiwiaWF0IjoxNzU2NDQ3NTI4LCJleHAiOjE3NTkwMzk1MjgsImlzcyI6InB1Yi0yMTI1NDU1Iiwic3ViIjoicG9zdC1yZWFjdGlvbiJ9.TG5U4Km7lZeHHLPMDWPK79AuqqGmXZdUpNC62odQGJU&r=4ebvfe&triedRedirect=true&utm_medium=email
===================================
"Hilmi Özkök(süz):" TÜRKLERİ KONTROL ETMEK ZORLAŞIYOR!”
Wikileaks, ABD eski Büyükelçisi Edelman'ın bilgi notu.
Notta, ABD eski komutanlarından Michael Mullen ile dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi özkök, ABD'nin Karadeniz'deki etkinliğinin artırılmasını konuşuyor!
Ve Türk ordularının Başkomutanı sıfatı taşıyan Hilmi Özkök, "Türkleri kontrol etmek zorlaşıyor" deyiveriyor.
Özkök, "askeri ilişkilerin genelde olumlu olduğunu ve bu süreçte sıkıntı yaratan sadece bir olayın yaşandığını, bunun da 4 Temmuz 2003 tarihinde Irak'ın Süleymaniye kentinde Türk askerlerinin gözaltına alınması olduğunu" (çuval olayı) söylüyor ve "bu olayın bile unutulup gittiğini" kaydediyor.
Mullen de Özkök'ün sözlerine katılıyor ve ikili ilişkileri geliştirmeye odaklanılması gerektiğini vurguluyor.
Türkleri kontrol etmek zorlaşıyor diyen Hilmi Özkök, acaba hangi etnitiseye ait merak ediyorum?
Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk bakın nasıl uyarmış;”:
"Tarih diyor ki:" Devlet işlerinin başına, devletin kurucusu olan kavimden başkaları geçince o devlet inkıraz bulur. Yani millet istiklalini kaybeder.Misal mi istersiniz? İşte Abbasiler, işte Endülüs, işte Osmanlılar! Yeni Türk Cumhuriyeti’nin devlet işlerinin başında mutlaka Türkler bulunacaktır. Türk’ten başkasına inanmayacağız.
İşte bu sebeple her zaman söylüyorum; Atatürk'ten sonra Türkiye'yi ağırlıkla Türk kimliği taşımayan devşirilmişler yönetti, hâlen de yönetiyor.
Açık İstihbarat16 haziran 2021
===================================
Eninde sonunda yola geleceksiniz.
Almanlar İskitler büyük atalarımız diyor.
Bulgar, Slav aslımız İskit diyor.
Ruslar tarihini İskit-Sarmat-Messaget'lere bağlıyor.
İngilizler atalarımız İskit Keltler diyor.
Atilla'nın sarayında beyaz ipek giysili kızlar İskitçe şarkılar söylüyor.
Büyük Türk Kağanlığı Turukku, Türük Göktürkler, Doğu Roma İmparatoruna, Bizans'a İskitçe mektuplar gönderiyor.
Bizans elçisi Göktürk diye bildiğimiz devlete İskit Türk Devleti diyor.
Fransız Filolog J. Oppert, Med Yazıtlarını okuyup Med Dili Sakaca İskitce Türkçedir diyor Paris, 1879.
İrlanda tarihi yazarı Prof. JOHN O’HART ,”Cennetin dili İskitçedir” diyor.
İskoçlar Papalığa başvurup köklerinin İskit olduğunu Vatikan'a onaylattırıyorlar, Tarih 1320.
İskandinav mitolojisinde Odin bir İskit Kralı. İskitlerin en eski belgeleri Tevrat ve İncil ayetlerinde var.
Ukraynalı yazar Oleg Yermekov Birleşik Alan Teorisini tarihe uyguluyor ve “Evrenden Dünya'ya gelen yaşam: Bütün sayesinde bir parça yaşıyor, bu dünya her şey sayesinde yaşıyor, Dünyamızın ilk kabilesi İskitlerdi diyor.
Ay'dan gelen insanlar; onların ay dili her şeyin köküdür.
Bütün dillerin kökünde İskitçe vardır.” diyor.
Gördüğünüz gibi neredeyse bütün dünya bilginleri Sakalar/İskitler Türk diyor, Turani diyor, hatta bizde İskit bizde Türk'üz diyor ama bizim akademideki mankurtlar İskitleri yıllarca ağzına bile almıyor.
Garip ama gerçek.
Eninde sonunda yola geleceksiniz.
(devam edeceğim)
>>Oğuz Ersöz
===================================
Aklım almıyor.
Bilmiyorum.
Anlamıyorum.
Anlayamıyorum.
Hatta anlamak dahi istemiyorum.
Çok güzel.
Çok korkunç.
Bana göre çok büyük.
Bana göre çok küçük.
Bana göre çok karmaşık.
Çok şöyle, çok böyle.
Cahilim.
İdrakım yetmiyor.
Algım, yargım yetmiyor.
Başkalarını da kendim gibi zannediyorum.
Anlaşılmaz, anlatılamaz, tarif edilemez zannediyorum.
Zanlarım var, hem de çok kuvvetli.
O halde tanrı var, din var.
O halde hak din İslam, tek ilah Allah.
====
>>Allah kim, ya da ne?
>>Açık, net, kesin bir tanımı var mı?
Eksiksiz, fazlasız, yanlışsız, yalansız bir tanım.
Muğlak olmayan bir tanım.
Herkesin, her zaman, her yerde anlayabileceği, anlatabileceği bir tanım.
İçinde şey kelimesi olmayan bir tanım.
Diğer fiziki olgularla kıyaslanabilir bir tanım.
Misal, eni, boyu, ağırlığı, rengi, maddesel doğası, enerji spektrumundaki yeri.
Dalga boyu, frekansı vb.
Manevi, kalp gözü, dalak gözü gibi saçmalıklar içermeyen bir tanım.
Bu kişinin(!), doğrudan etkisinin gözlenebildiği olgular ne?
NESNEL, DOĞRUDAN, KOLEKTİF, TEKRARLANABİLİR olgular.
Bilgiye dayalı olacak.
Ondan sonra konuşuruz.
===================================
Din her zaman vahşileştirmiştir.
Çünkü daha ilk anda ikilik yaratır.
İnanlar ve inanmayanlar diye.
İnanları inanmayanlara karşı örgütler.
Bu cepheleşme en barışçıl dinlerde bile vardır.
Misal Budistlerin Müslümanlara yaptıkları.
Yahudilik ve onun kitaplı mezheplerinde ise durum daha vahimdir.
Çünkü yalnızca kafirleri değil, köleleri, kadınları ve takvası az olanları da ötekileştirir.
Bu ayrımı tanımlar, düzenler, her birisi için ayrı ayrı ahlak ve hukuk tanımlar.
===================================
Başörtüsü bir aksesuar, bir giyim unsuru olmaktan başka çok belalı bir politik fikrin tezahürüdür.
Bir buzdağının görünen yüzü gibi küçüktür, ama altından devasa bir problem vardır.
Doğal olarak tezahürlerle uğraşmak doğru değildir.
Onun yerine sorunun kendisiyle uğraşmak gerekir.
O da o devasa politik sorunun ta kendisidir.
Dünya dinlerle, özelde İslamla yüzleşmek zorundadır.
Lanet olası ilahiyatçılar, yüce dinimiz söylemleri doğru değildir.
Sorun usulde değil, esastadır.
Kafirlerin, kölelerin, kadınların, takvası eksik olanların hakkı ve hukukunun ne olduğunu dünya alem artık bilmeli.
Hayal ettiğinizi değil, ilahi metinlerde, peygamberin ve sahabenin örnek hal ve hareketlerinde, siyerde olan nedir onu bilmek ve yüzleşmek zamanı gelmiştir.
===================================
TARİHİ ÇOK İLGİNÇ BİR OLAY ANLATACAĞIM…
Tarih 30 Ağustos 1968.
Afyon Lisesi öğretmeni Sabri Tanrıkut, öğretmen arkadaşlarıyla törene katıldı.
Konuşmacılardan birisi kurtuluş savaşımızın süvari kolordu komutanı
Fahrettin Altay Paşa’ydı.
Bir albay, Paşa’nın koluna girdi.
Kürsüye çıkmasına yardımcı oldu.
Konuşma süresince de elinde bir şemsiye ile O’nu güneşten korudu.
Fahrettin Altay Paşa konuşmasına şöyle başladı:
“Bana Mustafa Kemal’i anlatır mısınız? dediler.
Ben de memnuniyetle kabul ettim ve geldim.
Ancak anlatımım kısa olacak. Size 26 Ağustos 1922 sabahı taarruz anındaki bir olayı aktaracağım.
Bu şekilde Mustafa Kemal’i anlatmış olacağım.”
>>EMRİNİ BEKLİYORDUK
Paşanın, Mustafa Kemal’i nasıl anlatacağını herkes merak etti.
Önündeki bardaktan bir yudum su içti ve konuşmasını, sonradan avukatlığa başlayan Sabri Tanrıkut’un tuttuğu nota göre şöyle sürdürdü:
“Planlandığı şekilde 26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.00’te başta Mustafa Kemal olmak üzere İsmet Paşa, Fevzi Çakmak, Nurettin Paşa, ben ve diğer komutanlar, ordu karargahı olarak Afyon Kocatepe’deydik.
Plan gereği taarruz, önce top atışlarıyla başladı. Bu bir baskındı. (20) dakika sürdü.
Ardından ‘Tahrip’ atışları yapıldı. Bu da 10 dakika devam etti.
Yunan mevzilerindeki makineli tüfek yuvaları, Yunan topları, tel örgüleri hedef alındı.
Komutanlar olarak bizler de top atışlarının sonucunu görmeye çalışıyor, alt kademelere iletmek üzere Mustafa Kemal’in emrini bekliyorduk.
Sonuçta, Yunan mevzilerinde alevlerin yükseldiğini, hedeflerini vurulduğunu, düşmanın mevzilerini terk ederek geri çekilmekte olduğunu gördük.
>>FIRSATI KAÇIRIYORSUN KEMAL
Mustafa Kemal’e yöneldik.
O’nun taarruz ve takip emrini bekliyorduk.
Ne var ki O, gözlerini Yunan mevzilerinden ayırmıyor ve geri çekilen Yunan ordusunu izliyordu.
Fevzi Çakmak, sessizliği bozdu.
‘Haydi Kemal, düşman kaçıyor, taarruz enirini ver’ dedi.
"Mustafa Kemal:"
‘Dur Abi’ diye cevap verdi.
Bir süre sonra Fevzi Çakmak, ‘Kemal, tarihi bir fırsatı kaçırıyorsun, düşman yeni mevzilerine yerleşecek, emrini ver artık’ diye ısrarda bulundu.
Mustafa Kemal, yine ‘Dur abi’ dedi.
>>Bir süre daha geçti. Fevzi Çakmak bu kez
‘Allah aşkına Kemal ver şu emri, komutanlar seni bekliyor, yeter artık’ diye sesini yükseltti.
Mustafa Kemal yine ‘Dur Abi’ dediği sırada beklenmedik bir olay meydana geldi.
İŞTE, MUSTAFA KEMAL…
Yunan ordusunun terk ettiği mevzilerde cehennemi patlamalar başladı.
Mustafa Kemal’in taarruz ve takip emrini geciktirme sebebi anlaşıldı.
Yunan ordusu, geri çekilirken cephe boyunca mevzilere saatli bombalarını yerleştirmiş, askerlerimize tuzak hazırlamışlardı.
Mustafa Kemal’in öngörüsü, büyük bir felaketi önlemişti.
Taarruzda ısrar eden.
Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal’e sarıldı.
‘Seni bize Allah mı gönderdi Kemal?’ dedi.
Müteakiben süngü hücumu ve ileri top atışları emrini aldık.
Alt kademelere ilettik. Sonucu biliyorsunuz.
Bana ‘Mustafa Kemal’i anlat’ dediler. İşte Mustafa Kemal budur”
Dedi
Bir albayın yardımıyla kürsüden indi.
(Alıntıdır.)
===================================
TARİHİ ÇOK İLGİNÇ BİR OLAY ANLATACAĞIM…
Tarih 30 Ağustos 1968.
Afyon Lisesi öğretmeni Sabri Tanrıkut, öğretmen arkadaşlarıyla törene katıldı.
Konuşmacılardan birisi kurtuluş savaşımızın süvari kolordu komutanı
Fahrettin Altay Paşa’ydı.
Bir albay, Paşa’nın koluna girdi.
Kürsüye çıkmasına yardımcı oldu.
Konuşma süresince de elinde bir şemsiye ile O’nu güneşten korudu.
Fahrettin Altay Paşa konuşmasına şöyle başladı:
“Bana Mustafa Kemal’i anlatır mısınız? dediler.
Ben de memnuniyetle kabul ettim ve geldim.
Ancak anlatımım kısa olacak. Size 26 Ağustos 1922 sabahı taarruz anındaki bir olayı aktaracağım.
Bu şekilde Mustafa Kemal’i anlatmış olacağım.”
>>EMRİNİ BEKLİYORDUK
Paşanın, Mustafa Kemal’i nasıl anlatacağını herkes merak etti.
Önündeki bardaktan bir yudum su içti ve konuşmasını, sonradan avukatlığa başlayan Sabri Tanrıkut’un tuttuğu nota göre şöyle sürdürdü:
“Planlandığı şekilde 26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.00’te başta Mustafa Kemal olmak üzere İsmet Paşa, Fevzi Çakmak, Nurettin Paşa, ben ve diğer komutanlar, ordu karargahı olarak Afyon Kocatepe’deydik.
Plan gereği taarruz, önce top atışlarıyla başladı. Bu bir baskındı. (20) dakika sürdü.
Ardından ‘Tahrip’ atışları yapıldı. Bu da 10 dakika devam etti.
Yunan mevzilerindeki makineli tüfek yuvaları, Yunan topları, tel örgüleri hedef alındı.
Komutanlar olarak bizler de top atışlarının sonucunu görmeye çalışıyor, alt kademelere iletmek üzere Mustafa Kemal’in emrini bekliyorduk.
Sonuçta, Yunan mevzilerinde alevlerin yükseldiğini, hedeflerini vurulduğunu, düşmanın mevzilerini terk ederek geri çekilmekte olduğunu gördük.
>>FIRSATI KAÇIRIYORSUN KEMAL
Mustafa Kemal’e yöneldik.
O’nun taarruz ve takip emrini bekliyorduk.
Ne var ki O, gözlerini Yunan mevzilerinden ayırmıyor ve geri çekilen Yunan ordusunu izliyordu.
Fevzi Çakmak, sessizliği bozdu.
‘Haydi Kemal, düşman kaçıyor, taarruz enirini ver’ dedi.
"Mustafa Kemal:"
‘Dur Abi’ diye cevap verdi.
Bir süre sonra Fevzi Çakmak, ‘Kemal, tarihi bir fırsatı kaçırıyorsun, düşman yeni mevzilerine yerleşecek, emrini ver artık’ diye ısrarda bulundu.
Mustafa Kemal, yine ‘Dur abi’ dedi.
>>Bir süre daha geçti. Fevzi Çakmak bu kez
‘Allah aşkına Kemal ver şu emri, komutanlar seni bekliyor, yeter artık’ diye sesini yükseltti.
Mustafa Kemal yine ‘Dur Abi’ dediği sırada beklenmedik bir olay meydana geldi.
İŞTE, MUSTAFA KEMAL…
Yunan ordusunun terk ettiği mevzilerde cehennemi patlamalar başladı.
Mustafa Kemal’in taarruz ve takip emrini geciktirme sebebi anlaşıldı.
Yunan ordusu, geri çekilirken cephe boyunca mevzilere saatli bombalarını yerleştirmiş, askerlerimize tuzak hazırlamışlardı.
Mustafa Kemal’in öngörüsü, büyük bir felaketi önlemişti.
Taarruzda ısrar eden.
Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal’e sarıldı.
‘Seni bize Allah mı gönderdi Kemal?’ dedi.
Müteakiben süngü hücumu ve ileri top atışları emrini aldık.
Alt kademelere ilettik. Sonucu biliyorsunuz.
Bana ‘Mustafa Kemal’i anlat’ dediler. İşte Mustafa Kemal budur”
Dedi
Bir albayın yardımıyla kürsüden indi.
(Alıntıdır.)
===================================
FALİH RIFKI ATAY 30 AĞUSTOS’U ANLATIYOR
“... Gazeteye geldiğim vakit, Anadolu'nun birdenbire kapandığını söylediler. İstanbul ve Türkiye'nin işgal altındaki köyleriyle, memleketin öbür kısmı arasında hiçbir temas yapmaya imkân yoktu. Aradan 30 yıl geçti. O sabahki heyecanımın şimdi bile gönlümü ürperttiğini duyuyorum.
>>Acaba Yunanlılar mı taarruza geçtiler?
Belki de bizimkiler…
Tarihte hiçbir perde bu kadar ağır bir kader sırrı üstüne inmemiştir. Ne Rumca ne Ermenice gazetelerde ne İngiliz veya Fransız ağzı konuşanların sözlerinde merak giderici bir yayıntı bile yoktu.
Canım, biz taarruz edebilir miyiz? Daha geçenlerde Fethi Bey mütareke aramak için
Londra'ya gitti. Ummam ki böyle bir delilik yapalım.
○ İhtimal ne cepheyi ve ne de cephe gerisini tutamaz hâle geldikleri için bir son çare aramışlardır.
Hepimiz Mustafa Kemal’in dehâsına inanırdık. Onun her şeyi, vara olduğu kadar, yoka da çevirecek bir zar atamayacağını biliyorduk.
Fakat nasıl haber almalı idi? Bütün günümüz, âdeta merak sancısı içinde geçti. Yalnız yemekten değil, düşünmekten kesilmiştik. Zırhlıları ile, tümenleri ve alayları ile Birinci Dünya Harbi düşmanlarının zaferi, hâlâ İstanbul'un sularında ve sokaklarında idi. Bir tek umut, bir avuç askerde ve Mustafa Kemal denen bir isimdedir. Kapkara perdenin arkasında yalnız onların yaklaşıp uzaklaşan hayaletlerini sezinliyoruz.
Nihayet Rumca gazetelerde ilk rivayetler çıktı, taarruza biz geçmiştik ve başımızı Yunan ordusunun çelik kayasına boş yere çarpıp duruyorduk.
Türk ordusunun bir taarruz savaşına giremeyeceği fikri, bizim kuşağımız için değişmez gerçeklerden biri idi. Ordumuzun kahramanlığına bel bağlardık, fakat onun ancak dayanma mucizeleri verebileceğini sanırdık. Onun son destanları 1877 Harbinde Plevne, 1912 Harbinde Edirne, sonra da Çanakkale idi. Rumca gazetelerin haberi ile merakımız biraz azalsa bile, kaygımız ateş gibi yanıyordu.
Zaman geçtikçe umutsuzluğumuz arttı. Havadis duyurmakta Beyoğlu gazeteleriyle yarış eden ve üst üste kasabalar alındığı rivayetlerini uyduran bir Türkçe sürüm gazetesine kızıyorduk.
○ Taarruz sökmüş olsa, bir tebliğ verirlerdi. Durduk mu, geriledik mi? Ah, hiç olmazsa bir iki kasaba alsak da öyle dursak.
Bir iki kasaba alıp durmayı nimet saymaya başlamıştık. Az da olsa bir başarıyı, halk güvenini artırma yolunda kullanmak kolaydır. Bu, bir edebiyat işidir. Fakat ya hiçbir şey yapamadıksa
>>ya geriledikse?
Mustafa Kemal’e kızanlar ağızlarını açmışlardı bile…
Akşamüstü gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı Büyükada’ya gidiyordum. Aydınlık, ferah bir Ağustos akşamı. Köpüklü, uyanık ve neşeli bir deniz. Güverte, tıka basa dolu…
Türkçe konuşmayanlarda, birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç, bizi yıkmaya yeterdi. ‘Ne olmuştu?’ diye sormaktan korkuyorduk.
Bir fena şey vardı. Kimseye bir şey sormaksızın onu zihnimizde hafifletmeye uğraşıyorduk. İhtimal durmuştuk. Belki de bir iki noktada gerilemiştik. Ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı? Yunanlılar da artık bitkin bir halde değil mi idiler? Aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. Bu da elbette Sevr Antlaşması’ndan daha iyi olurdu.
Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi: Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargâhı ile beraber esir olmuş…
Keder insanları öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.
Türkleri Büyükada Yat Kulübü’nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar, o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünkü kulüpte, Mustafa
Kemal’in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlıyor ve Türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. Ada sokakları, çoluk çocuğun çığlıklarıyla geçilmez bir hâle geldi.
Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabahı ettik. İlk vapurun görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik.
Bütün Türkleri, yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokaktakilerin hepsi, şu veya bu muhipler cemiyeti üyeleri mi idi? Bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı? Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışlar ne idi?
Meğer bütün karargâhı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş…
Size, kalbin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim,
burada söylerdim. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım.
Habere, havadise, telgrafa koşuyordum. Hani dün kızdığımız o sürüm gazetesi yok mu, meğer resmî tebliğlerin kilometrelerce gerisinde imiş. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir’e iniyormuşuz.
Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedefin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.
Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten
başka bir şey düşünmeyeceğim.
Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi
dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu enizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes
alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”
Bkz: Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, s. 361-363, İstanbul
===================================
"Mustafa Mutlu:" 7 Aralık günü, ulusal bayram ilan edilsin!
Koyun…
Hurşit…
Formoz…
Eşek…
Nergizcik…
Bulamaç…
Kalolimnoz…
Keçi…
Sakarcılar…
Koçbaba…
Ardacık…
Gavdos…
Marathi…
Dhia…
Dionisades…
Gaidhouronisi…
Koufonisi…
Venedik…
○ **
>>Bu 18 kelimenin ne olduğunu biliyor musunuz?
Hepsi İzmir, Aydın ve Muğla kıyılarına inci tanesi gibi dizilmiş birer ada…
Bazıları bunları önemsizleştirmek için kayalık demeyi tercih etse de birçoğu İstanbul’daki Büyükada’nın beş katı büyüklüğünde…
Bu adaların tamamı 2004 yılına kadar Türkiye’ye bağlıydı. Bundan daha doğal bir şey olamaz; çünkü kıyılarımıza en uzak olanı, birkaç mil mesafede…
Yunanistan, 2004 yılından itibaren, üzerinde o günlerde yerleşim olmayan bu adaları sinsice işgal etti.
Tığ oyası örer gibi sabırla, teker teker…
İşgal ettiği her adaya da bir nöbetçi dikti. Bir de küçük kilise kondurdu.
>>Düşünün; yaşam yok ama dini ibadet için şapel var!
○ **
AKP iktidarı bu işgale göz yumdu.
Çünkü o yıllarda Avrupa Birliği’ne girmek önemliydi…
AB, AKP’nin türban mücadelesine açık destek veriyordu. Yunanistan’la arayı bozmak olmazdı.
Hem canım, büyütecek ne vardı ki; alt tarafı birkaç kayacık parçasıydı buralar…
AKP göz yumdukça, Yunanistan talanı sürdürdü.
Nöbetçiden, şapelden sonra baktılar ki karışan görüşen yok, tam 14 adada askeri üs kurup 6 bin de asker yerleştirdiler.
Bu üslerin hedefi, elbette Türkiye’ydi…
○ **
Durun; daha bitmedi; ortalık süt liman ya… Yerleşime de açtılar bu adaları!
Yunan vatandaşlarını, sırf bu adalara gidip yerleşsinler diye teşvik ettiler… Kişi başı 450 Euro maaşa bağladılar.
Yani dört kişilik bir aile, bu adalara yerleştiği için 1800 Euro aldı.
Yetmedi; her yerleşimciye bedava tapulu arsa verildi.
Tarifeli gemi seferleri başlatıldı.
Gıda, giyim, öteberi gibi her türlü ihtiyaçları devlet tarafından karşılandı.
Sonuçta Yunan işgali altındaki bu Türk adalarında yaşayan Rumların sayısı önce yüzlere ulaştı, şimdilerde on bini geçti.
Sadece kayıtlı seçmen sayısı 7 bin.
○ **
Ve… İzmir’e bağlı Koyun Adası’nda, Aydın’a bağlı Hurşit, Eşek ve Gavdos adalarında 8 Ekim 2023 tarihinde yerel seçim yaptılar…
Başkanlarını, muhtarlarını seçtiler.
Seçim sonuçları Yunanistan İçişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde yayımlandı.
○ **
AKP iktidarı tüm bunları görmedi, duymadı…
Hakkını yemeyelim bir tek Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Ümit Yalım dert edindi bu adalardaki Yunan işgalini…
Yıllarca çırpınıp durdu; ancak medyadaki birkaç yürekli gazeteci dışında kendisine ilgi gösteren olmadı.
Sanki bu adalar Ümit Yalım’ın babasının malıydı da ondan uğraşıyordu.
Ne zaman ilgi ve destek istese, CHP bile burun kıvırdı!
○ **
Yunanistan bayrağı çekilen bu adaların tamamına yakınının Türkiye’ye ait olduğunu gösteren uluslararası belgeler var.
Örneğin Aydın’ın açıklarındaki Marathi Adası’nın 1933’te Milletler Cemiyeti’ne Türk adası olarak ve ismen tescil ettirildiği belgelendi.
>>Ne fayda?
○ **
Bu adaların tamamı Misak-ı Milli sınırları içinde…
Hani şu uğruna on binlerce şehit verdiğimiz Misak-ı Milli sınırlarının…
>>Ama bu, kimsenin umurunda değil!
Kardak’ta 1996 yılında büyük bir hayal kırıklığına ve yenilgiye uğrayan Yunanistan, rövanşı böyle alıyor.
>>Kimse de dur demiyor!
○ **
Biz bu tür yazıları yazınca, iktidar yalakaları soruyor, Peki; bu AKP hiç mi iyi bir şey yapmadı? diye…
>>Yapmaz olur mu?
Cumhurbaşkanı Erdoğan daha dün Yunanistan Başbakanı Miçotakis’i Atina’da ziyaret etti.
Yunan Başbakanı görüşmeden sonra yaptığı açıklamada Türk vatandaşlarının 10 Yunan adasına yedi gün süreyle vizesiz seyahat etmesi konusunda uzlaşmaya vardıklarını müjdeledi.
Bu, 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti için bir dönüm noktasıdır.
AKP’nin büyük başarısıdır.
Ve bu büyük başarının elde edildiği 7 Aralık günü bundan sonra her yıl resmi bayram olarak kutlanmalıdır!
○ **
Umarım AKP iktidarı, kendi elleriyle Yunanistan’a hediye ettiği 18 adamız için de devreye girer de…
Oralara da vizesiz, gitmek necip Türk sosyetesine nasip olur!
===================================
"Rifat Serdaroğlu:" İran'da, Kürtleri sıradan bir memur bile yapmazlar!
@rifatserdaroglu
Siz, hiç İran'da MOLLA rejimine karşı silahlanıp savaşan
>>BİR tane PJAK (PKK) mensubu duydunuz mu?
○ Halepçe'de Kürtler, kimyasal silahla toplu olarak katledildiler ve Türkiye'ye sığındılar. T.C her ihtiyaçlarını karşıladı.
Siz, hiç Irak'ta Saddam Rejimine karşı savaşan BİR tane
>>YPG (PKK) mensubu duydunuz mu?
ESAD, Kürtlere vatandaşlık bile vermedi. Eziyet etti, sürdü, öldürdü!
Siz, hiç bir tane PYD-SDG (PKK) mensubunun, Esad'a karşı savaştığını duydunuz mu?
Bu Narko-Terör örgütlerinin hepsi, Cumhurbaşkanı-Başbakan- Milletvekili-Sporcu-Orgeneral-Banka Sahibi-Türkiye'nin en büyük İnşaat Şirketi sahibi-Sanatçı-Profesör-Belediye Başkanı olabildikleri, Cumhuriyetin nimetlerinden aynen Türkler gibi faydalandıkları, istediği her yerde yaşayabildikleri, istedikleri her işi tutabildikleri devlete yani TÜRK DEVLETİNE niçin saldırırlar? İçlerine Ermeni militanları alıp, Türk Bebelerini neden katlederler?
Tüm Türk Milletine sesleniyorum;
Siz, hiç Kürt Kökenli bir zenginin, Kürt kökenli bir büyük Spor Kulübü Başkanının, Kürt Kökenli bir General'in, Kürt kökenli bir Bilim insanının, PKK Narko-Terör Örgütünü lanetlediğini, Türk Milletine GERÇEKLERİ anlattığını duydunuz, gördünüz mü?
Nasıl birliktelik, beraberlik bu! 41 yıldır kanımızı emdiler.
54 BİN insanımızın yaşamlarını çaldılar. Gelecek nesillerimizin hakkı olan (Eğitim-Sağlık-Zenginlik)
400 MİLYAR Dolarımızı, silaha-mermiye harcattılar.
DEM Partili Milletvekilleri, Bebek Katili Öcalan, Kandildeki Çıyanlar bu katliamları, bu ihanetleri yapmaktan vaz geçerler mi?
Asla vazgeçmezler. Bunun için iki tane temel sebep var;
1)Örgütlerin başındakiler, Uyuşturucu-Kadın-Organ Kaçakçılığı, Tetikçilik ve Yabancı İstihbarat Örgütlerinden aldıkları paralarla çok zengin oldular.
Zavallı gençlerin sırtından para kazanmaya alıştılar.
2) Emperyalist Devletlerle iş yapıp, kafalarını onlara kiralık verenlerin sonu köleliktir. Kurtulamazlar…
Başta CB Erdoğan, Bahçeli, Hulusi Akar-Yaşar Güler-
Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu-Hakan Fidan- İbrahim Kalın, AKP Yöneticileri, Hizbullah Temsilcileri, tüm bunları bilmezler mi?
Tabii ki bilirler! Ama hepsinin "Emir ve Komuta Merkezleri" bunların zaaflarından faydalanıp, kullanmaya devam eder.
Bu gerçekleri bilelim ve ona göre hareket edelim.
Ne mutlu Türküm Diyene ve Sözünden Dönmeyene…
===================================
Kanada'nın Quebec eyaletinde gündem sokakta namaz kılmanın yasaklanması
29/08/2025
Kanada’nın Quebec eyaleti kamuya açık alanlarda namaz kılmayı ve dua etmeyi yasaklamayı öngören yasa tasarısı hazırlıyor.
https://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2025/08/2025-08-29-sokakta-namaz-montreal-gazette.jpeg
CBC News’ün haberine göre eyalet bakanı Jean-François Roberge, perşembe Sokakta dua etmenin yaygınlaşması ciddi ve hassas bir mesele dedi.
https://www.cbc.ca/news/canada/montreal/public-prayer-ban-quebec-1.7619985
Roberge, Başbakan François Legault’dan aldığı talimatla buna karşı adım atacaklarını duyurdu.
TRT Haber’in aktardığına göre Legault daha önce şöyle konuşmuştu:
https://www.trthaber.com/haber/dunya/kanada-eyaletinden-sokakta-dua-etmeyi-ve-namaz-kilmayi-yasaklama-plani-918216.html
İnsanların sokakta, parklarda dua etmesini istemiyoruz. Dua etmek isteyen kiliseye ya da camiye gider, ama kamusal alanlarda olmaz. Çok net bir mesaj vermek istiyoruz.
Hükümete bağlı laiklik danışma komitesi geçen hafta yayınladığı raporda kamuya açık alanlarda duanın yasaklanmasını önermedi. Bu tür uygulamaların belediyelerin yetki alanına girdiğini vurguladı.
Fakat devlet destekli kreşlerde görevli erken çocukluk eğitmenlerinin dini semboller taşımasının yasaklanması tavsiye edildi.
Gözlemcilere göre sokakta dua yasağı, toplumsal gerilim yaratma pahasına siyasi destek kazanma amacı taşıyor.
>>‘Namaz kılmayan öldürülebilir’ sözü için kovuşturma yer yok kararı
https://www.diken.com.tr/namaz-kilmayan-oldurulebilir-oruc-tutmayan-sopalanabilir-sozlerine-kovusturma-yok/
>>Fransa içişleri bakanı başörtüsü yasağı istedi: Müslümanların inancı çarpıtılıyor
https://www.diken.com.tr/fransa-icisleri-bakani-basortusu-yasagi-istedi-muslumanlarin-inanci-carpitiliyor/
>>‘Namaz molası’ Britanya basınında: Laiklik tartışmaları yeniden alevlendi
https://www.diken.com.tr/namaz-molasi-britanya-basininda-laiklik-tartismalari-yeniden-alevlendi/
>>ABD’de New York eyaleti ‘Dünya Başörtüsü Günü’nü tanıdı
https://www.diken.com.tr/abdde-new-york-eyaleti-dunya-basortusu-gununu-tanidi/
https://www.diken.com.tr/kanadanin-quebec-eyaletinde-gundem-sokakta-namaz-kilmanin-yasaklanmasi/
===================================
"Dr.Nodira Güçsav:" MEZOPOTAMYA TÜRKLÜĞÜNÜ SİLME VE TÜRKLÜĞÜ 40 PARALELİN ÜZERİNE SÜRME OPERASYONU
1800 lerde Yahudi asıllı Joseph Halevy ile başlamıştır.
Nineve’de Asurbanipal kitapliği bulunmuş.
Asurca metinler çözülmeye başladığında satır aralarında başka dilde yazılar da çıkmış.
İlk olarak, 1855 y ortaya atılan fikir yazının eski Türklere ait olduğu idi;
bu yazıları çözen Rowlinson tarafından bu yazının İskitler veya Turanlılar tarafından yazıldığı ve yazı olayının da onlar tarafından icat edildiği fikrini ileri sürmüş.
1869 da Jule Oppert bu dile Sumerce adını verdi ve bu dilin Türk, Macar ve Fin dillerine akraba olduğunu söyledi.
1874 te François Leonorment bu dili Ural-Altay dil gurubuna koydu.
JOSEP HALEV İSE BU DİLİ SAMİ-AKATLARIN ÖZEL AMAÇLA SUNNİ OLARAK UYDURDUĞU DİL DİYE TUTTURUYOR ve Bunların satın aldıkları Tarihçilerin canhıraş çabalarıyla ve 50 sene bu sav suruyor.
Sonra Mezopotamya’da bol miktarda kazılar yapılır, yazılar bulunur, gayretle çözülmeye başlar.
Araştıranların tümü batılı insanlardı.
Türkçe bilmiyorlardı ve üstelik o zamanlar Türkçenin etimolojik sözlüğü de yoktu.
Buna rağmen bir ok araştırmacılar (Fritz Hommel, Diyakonov, İzakar Andereyas ve İrena İskenderi) Sümer dilini Fin, Kafkas, Uygur dillerine benzeterek Türkçe kelimelerle karşılaştırma çalışmaları yapmışlardır.
Kramer’in bu dilin MEZOPOTAMYA’YA 6-7 BİN SENE ÖNCE ORTA ASYADAN GÖÇÜP GELMİŞ OLAN HALKA AİT SAVI GEÇERLİLİK KAZANIR.
===================================
Yeni Şafak yazarı 'tasma' ve 'takoz' diyerek 30 Ağustos'ta laikliği hedef aldı: 'Laikliğin özgürlük olduğunu söyleyen ya salaktır ya da asalak!'
Yandaş Yeni Şafak'ın yazarlarından Yusuf Kaplan, 30 Ağustos tarihli köşe yazısında laikliği hedef aldı. "Laikçilik tasması, bizi durdurmak, tarihî yürüyüşümüzü bitirmek için boynumuza geçirildi" diyen Kaplan, "Laikliğin özgürlük olduğunu söyleyen ya salaktır ya da asalak!" ifadelerini kullandı.
30.08.2025
İktidara yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, "Bu millet anayasasını yapamayacak mı?" başlıklı köşe yazısında Türkiye'nin kendi anayasasını yapamadığını iddia ederek "Bin yıl dünya tarihini yapan bir toplumun hâl-i pür melâline bakın, bu millet köle mi?" ifadelerini kullandı.
Laikliğin özgürlük getirmediğini savunan Kaplan, "Laiklik, gerçekliği fizik gerçekliğe indirgeyen, metafiziği yok sayan, dünyayı kutsayan bir barbarlık biçimidir, ontolojik şiddettir, varlığın düzenini alt üst ettiği için, büyük düşünür Hegel'in bam telinden yakalayan ifadesiyle" dedi.
>>YA SALAKTIR YA ASALAK!
Kaplan, "Laikliğin özgürlük olduğunu söyleyen ya salaktır ya da asalak!" ifadelerini kullandı.
"Kaplan şöyle yazdı:"
"İnsanlığa barış yurdu armağan edecek model bizde ama biz, boynumuza geçirilen Laikçilik tasmasını çıkarıp atmak yerine, bu tasma'ya güzellemeler diziyoruz!
Üstelik de laikliğin 'tartışılmaz evrensel özgürlük modeli olduğunu'(!) bu ülkenin İslâmî kesimleri savunur hâle geldiler!
Laikliğin, özgürlükle özdeş olmadığını, 'özgürlükleri değil imtiyazları artırdığını' Braudel'den MacNeill'e kadar büyük tarihçiler göstermediler mi?
Hâl böyleyken, laikliğin özgürlük olduğunu söyleyen ya salaktır ya da asalak!
Laiklik nereye özgürlük getirmiş, biri çıksın söylesin?
Laiklik, gerçekliği fizik gerçekliğe indirgeyen, metafiziği yok sayan, dünyayı kutsayan bir barbarlık biçimidir, ontolojik şiddettir, varlığın düzenini alt üst ettiği için, büyük düşünür Hegel'in bam telinden yakalayan ifadesiyle.
Bu barbarlık biçiminden, insanlığı, yine Hegel'in ifadesiyle, İslâm kurtarmıştır: İslâm, hakikati parçalamamış, hayatı ve hakikati bir bütün olarak kavramış, hiçbir varlığı, inancı, inanç ve toplum kesimini dışlamamış, -toplumun düzenini ve huzur ortamını bozmadıkları sürece- herkese hayat hakkı tanımıştır.
"Unutmayalım:"
Laikçilik tasması, bizi durdurmak, tarihî yürüyüşümüzü bitirmek için boynumuza geçirildi.
Ama boşuna yoruyorlar bu aziz milleti! Bu prangaları sabırla kıracak bu masum millet!
2025’in Şimdiye Kadarki En Gerçekçi PC Oyunu!Büyüleyici bir fantezi rol yapma oyunu. O kadar güzel ki sadece görmek için bile yüklemeye değerRaid: Shadow Legends
Oysa, Batılı laik ülkelerin anayasaları İncil'e vurgu yapar. Ama sözüm ona bu Müslüman ülkenin anayasası; İslâm'ı dışlar, laikliği kutsar.
Hâlâ darbe anayasası değiştirilemiyor, düşünün artık!
Bu ülkede bütün cinayetler laikçilik adına işlenmedi mi?
Binlerce İskilipli Atıf, laikçilik adına asılmadı mı?
>>Bütün darbeler laikçilik adına yapılmadı mı?
Laikçilik, bu toplumun yeniden tarihî bir yürüyüşe geçmesinin önündeki en büyük takozdur."
https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/yeni-safak-yazari-tasma-ve-takoz-diyerek-30-agustos-ta-laikligi-hedef-aldi-laikligin-ozgurluk-oldugunu-soyleyen-ya-salaktir-ya-da-asalak-2430665
===================================
Atatürk'ün Büyük Taarruz planını riskli ve hatalı bulan ve onu sert biçimde uyaran Yakup Şevki Paşa, savaş kazanılınca, Mustafa Kemal'le karşılaşır karşılaşmaz:
"Paşam! Sen haklı çıktın. Ver elini öpeyim!" der…
Mustafa Kemal ise Yakup Şevki Paşa'nın daha kıdemli olması ve bir zamanlar hocalığını yapması nedeniyle Paşaya:
"Estağfurullah! Ben sizin ellerinizden öperim." diye yanıt verir.
"Yakup Şevki'nin:" "Bu zafer, senin azmin sayesinde kazanıldı." sözüne Mustafa Kemal:
"Hayır Paşam! Bu zafer, milletin gayreti, sizin emeklerinizle kazanıldı. Bu zafer, hepimizin!" yanıtını verir.
"Yakup Şevki ısrar eder:" "Sana son bir kez daha itiraz edeceğim. Benim gibilere kalsa, daha yerimizde sayıyorduk. Sen, bu millete Allah'ın bir lütfusun! Ama Akademi'de bana bu Taarruz Planını getirseydin geçer not vermezdim." der.
Haklıydın Şevki Paşa,
>>O bize Allah'ın bir lütfuydu !
===================================
>>Tevrat şimdi de ‘Katiller İçin El Kitabı’ oldu
İsrail Başbakanı B. Netanyahu Gazze’ye yönelik katliamla ilgili konuşurken kendi kutsal kitaplarına referans yaptı.
“Kara harekâtına hazırlanıyoruz.
Ne zaman ve nasıl olacağına ilişkin herhangi bir detay vermeyeceğim.
Artık tek bir amaç için bir araya gelmenin zamanıdır;
Zafere ulaşmak için hızla ilerlemek.
Ortak gücümüz ile haklılığımıza ve Yahudi halkının ebediliğine olan derin inancımızla Hamas'a karşı Yeşaya kehanetini göreceğiz.
(Yeşaya 60/18)“Ülkenden şiddet, sınır boylarından soygun ve yıkım haberleri duyulmayacak artık.
Surlarına kurtuluş, kapılarına Övgü adını vereceksin.”
>>Savaş bu, sivil kayıpların olacağını söylemek dürüst olmaktır!
(yani İsrail her türlü katliamı yapmakta serbest).
İsrail’in kendini savunma hakkı var”
○ — — —
(İşaya 14/02)“İsrail halkı RAB’bin verdiği topraklarda onları Erkek ve kadın köle olarak sahiplenecek.Kendisini tutsak edenleri tutsak edecek, Kendisini ezenlere egemen olacak.
(İşaya 26/21)“Senin hasımlarını ateş yiyip bitirecek
(İşaya 33/12)Ve kavimler kirecin yanması gibi kesilip ateşle yakılan dikenler gibi olacaklar.
(İşaya 47/14)Onları ateş yakacak. Alevlerin elinden canlarını kurtaramayacaklar.
(İşaya 49/23)Ve Krallar sana uşak ve Kraliçeler sana dadı olacaklar yere kapanıp ayaklarının tozunu yalıyacaklar.
(İşaya 54/16)İşte kor ateşine üfleyen ve işine göre silah çıkaran demirciyi ben yarattım; harap etsin diye helak ediciyi ben yarattım.
(İşaya 60/14)“Ve seni sıkıştıranların oğulları sana eğilerek gelecekler. Senin ayaklarının tabanında yere kapanacaklar ve sana Rabbin şehri İsrail
(İşaya 61/06)Milletlerin servetini yiyeceksin ve onların izzeti size geçecek.
(İşaya 65/12)Sizi kılıcın kısmeti edeceğim ve hepiniz boğazlanmak için bekleyeceksiniz.
(1.Samuel 15/03)Şimdi git, Amalekliler'e saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür.
(Hezekiel 23/25)Burnunu ve kulaklarını kesip düşürecekler. Ve senden arta kalan kılıçla düşecek.
(Hezekiel 39/18-20)Et yiyin ve kan için. Yiğitlerin etini yiyeceksiniz ve dünya beylerinin kanını içeceksiniz. Sarhoş oluncaya kadar kan içeceksiniz.
(Hezekiel 9/5-6)Vurun; gözünüz esirgemesin ve acımayın; ihtiyarı genci ve ere varmamış kızı ve çocuklarla kadınları helak için vurun.
(ll. Samuel 22/4-46)Bilmediğim bir kavim bana kulluk edecek. Yabancı oğulları bana boyun eğecekler. Kulakları işitince bana itaat edecekler. Yabancı oğulları takatsiz kalacaklar.
(Mezmurlar 2/8-9)İşte benden ve miras olarak sana milletleri mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da vereceğim. Onları demir çomakla kıracaksın; bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın.
(Mezmurlar 21/09)Elin bütün düşmanlarını bulacaktır. Senin gazap zamanında onları yanan fırın gibi edeceksin. Rab hiddetinden onları yutacak ve ateş onları yiyip bitirecektir.
(Mika 4/13)Çok kavimler ezeceksin ve onların kazancını Rabbe ve onların mallarını bütün dünyanın Rabbine tahsis edeceğim.
(Tekvin 16/18)O günde Rab Abram’la ahdedip dedi: Mısır Irmağı’ndan büyük ırmağa Fırat Irmağı’na kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim.
(Tesniye 11/24-25)Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak; sınırınız çölden ve Lübnan’dan Irmak’tan Fırat Irmağı’ndan garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak. Tanrınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız tüm diyarın üzerine koyacaktır.
(Tesniye 20/10-11)Bir şehre karşı cenketmek için ona yaklaştığın zaman onu BARIŞA çağıracaksın. Ve vaki olacak ki eğer sana sulh cevabı verirse ve KAPILARINI SANA AÇARSA o vakit içinde bulunan bütün kavim sana angaryacı olacaklar ve sana kulluk edecekler.
(Tesniye 20/16-18)Allah’ın Rabbin sana miras olarak vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın. Allah’ın Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin.
(Tesniye 33/29)RAB için kutsal bir halksınız.Tanrınız RAB, öz halkı olmanız için, yeryüzündeki bütün halkların arasından sizi seçti
(Tesniye 7/02)Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme.Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür.
(Tesniye 7/03)Ve onların senin önünde ele vereceği ve sen onları vuracağın zaman; onları tamamen yok edeceksin; onları affetmeyeceksin ve onlara acımayacaksın
(Tesniye 7/06)Ne mutlu sana, ey İsrail!Var mı senin gibisi?Sen RAB’bin kurtardığı bir halksın.RAB seni koruyan kalkan ve şanlı kılıcındır.Düşmanların senin önünde küçülecek ve sen onları çiğneyeceksin.
(Tesniye 7/16)Ve sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin, gözün onlara acımayacak.
(Tesniye 7/24)Ve onların krallarını senin eline verecek adlarını göklerin altında yok edeceksin. Sen onları yok edinceye kadar kimse senin önünde duramayacak.
(Yeremya 1/10)Bak İsrail bugün milletler üzerine kökünden sökmek için ve yıkmak için helak etmek ve yok etmek için seni koydum.
(Yeremya 12/03)Onları kasaplık koyunlar gibi ayır ve öldürme günü için onları hazırla.
(Yeremya 16/04)Acıklı ölümlerle ölecekler.
(Yeremya 30/11)Aralarına seni dağıttığım milletlerin hepsini bütün bütün sona erdireceğim fakat seni sona erdirmeyeceğim.
(Yeremya 46/10)Çünkü o gün orduların Rabbi Yehova’nın günüdür. Hasımlarından öç alsın diye öç günüdür. Ve kana kana onların kanını içecek.
(Yeremya 48/10)Rabbin işini gevşeklikle yapan lanetli olsun ve kılıcını kandan alıkoyan lanetli olsun.
(Yeremya 51/19-20)Sen benim topuzumsun ve cenk silahımsın. Ve seninle milletleri kıracağım ve seninle ülkeleri helak edeceğim.
(Zekerya 14/12)Hepsini Rab onunla vuracak ayakları üzerinde dururken etleri eriyecek ve gözleri çukurları içinde eriyecek ve ağızlarında dilleri eriyecek.
===================================
You are goyim.
To them, you are no different than animals.
They are God's chosen people.
>>What right do you have with them?
They can kill you, enslave you, or make you your concubines.
They can kill your animals and everything that lives there, burn your fields and trees.
The Old Covenant gives them this right.
And you still respect the Old Covenant.
>>YouAreGoyim
>>ToThemYouAreNoDifferentThanAnimals
>>TheyAreGod'SChosenPeople
>>WhatRightDoYouHaveWithThem?
>>TheyCanKillYouEnslaveYouOrMakeYouYourConcubines
TheyCanKillYourAnimalsAndEverythingThatLivesThereBurnYourFieldsAndTrees
>>TheOldCovenantGivesThemThisRight
>>AndYouStillRespectTheOldCovenant
===================================
>>Siz ne diyorsunuz?
Benim şizofreniyi cin çarpasına bağlayan Histoloji profesörü arkadaşım var.
GÜLHANE Askeri Tıp Akademisi’nde (GATA) görev yapan Prof. M. Kemal Irmak’ın uluslararası hakemli dergi Journal of Religion and Health’ın Haziran sayısında yayınladığı Şizofreni ya da Cin çarpması başlıklı makale, bilim dünyasında şaşkınlıkla karşılandı.
Prof. Dr. Irmak makalesinde beyne yerleşmiş cinlerin şizofreni belirtileri oluşturabileceğini söylerken, bazı üfürükçülerin de hastalığı tedavi ettiğini iddia ediyor. Tıp mesleğinin cin çarpması olasılığını artık hesaba katması gerektiğini ve şizofreni tedavisinde dini şifacılar-üfürükçülerle doktorların birlikte çalışmasının faydalı olabileceğini savunuyor.
Prof. Irmak'ın makalesinden bir bölüm şöyle:
"Halüsinasyon problemine karşı geliştirilebilecek bir yaklaşım, cinli bir dünyanın varlığı ihtimalini düşünmek olabilir. Cinler bütün ana dinlere göre, var olduğu ve insanları ve insanların vücutlarını yönlendirdiği düşünülen görünmez varlıklardır. Cinlilik durumu, sanrılar ve halüsinasyonlarla birlikte gözlemlenen ruhsal bozukluğun yarattığı bir dizi tuhaf davranış olarak yorumlanabilir. Bu nedenle şizofrenideki halüsinasyon, cinlerin gerçek görüntüsünden kaynaklanan yanlış bir yorum/yanılsama olabilir. Bulunduğumuz bölgedeki bir üfürükçü, şizofreni hastalarının iyileşmesine yardımcı olmaktadır. Tedavi yöntemi, hastaların 3 ay içinde görünen semptomlardan kurtulduğu düşünüldüğünde başarılıdır. Bu nedenle tıp insanlarının üfürükçülerle çalışmaları, şizofreni için daha faydalı bir tedavi yolu sunmaktadır."
>>Schizophrenia or possession?
https://www.researchgate.net/profile/Mehmet-Irmak-3/publication/233995271_Schizophrenia_or_Possession/links/5bb7d2c292851c7fde2f2597/Schizophrenia-or-Possession.pdf
https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/saglik/gata-profesoru-sizofreniyi-cin-e-bagladi-26569591
Daha elim ve vahim olmak üzere, hem Türkiye'de hem de gelişmiş batılı ülkelerde ilahiyat bölümlerinin hakemli bilimsel(!"^$x) yayın organları var.
>>İlahiyat üzerine…
Çılgın bir dünyada yaşıyoruz.
Safsatanın bilimi her yerde yapılıyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı Türk ilahiyat fakültelerinde üretilen tezleri derlemiş.
https://webdosya.diyanet.gov.tr/kuran/kuranikerim/dosyalar/document/tefsirtezleri.pdf
Bakın bakın hele, hele bir bakın.
Ne tezler var.
Cennet üzerine, cehennem, cinler, Ad kavmi…
>>Neler neler?
===================================
Biyoloji dünyasında da gerçek üstü akımının etkisine girmiş, unvanı prof olanlar var.
Canlarının istediğini hipotez olarak bize sunuyorlar.
İNDİRGENEMEZ KARMAŞIKLIK.
Karmaşıklık yerine kompleksite derseniz daha da bilimsel oluyor.
>>Neden indirgenemez?
Çünkü benim kafam basmıyor,
Anlayamayorum,
Henüz oraya gelmedik,
Vb.
İngirgenmiş ki bugünlere gelmişiz.
Gerçeklik bu.
Gerçeği inkar edene kafir derler ya.
Bunlar da bilimin kafirleri değil, dikkat nüans var.
Bunlar bilimin fasıkları.
Yani biliyormuş gibi görünen, numara yapan ama bilmediğini uyduranlar.
>>Hoca ne diyor?
Ben söylemedim, sen söyledin diyor.
>>Neden?
Kendisi söyleyemez çünkü.
Bir başkası söyleyince yol açılıyor.
Bütün parçacıkların birbirinden haberi varmış.
Yani…
Parçacıkların bilinci varmış,
Algısı, yargısı varmış.
Birbirine bakarak hareket ediyorlarmış.
Utanmasa parçacıkların ruhları da var diyecek.
Cübbeliyle aynı masada otursalar, muhabbet şurada bitecek.
Bütün parçacıklar sürekli olarak Allahı tesbih ediyorlar.
Allahı tesbih etmeseler hafzanAllah.
+Dünya mahfolur, güneşler söner, galaksiler dağılır, evren kendi içine çöker.
Sanırsınız ki, Dr. Strange evreninde yaşıyoruz.
===================================
Aklım almıyor.
Bilmiyorum.
Anlamıyorum.
Anlayamıyorum.
Hatta anlamak dahi istemiyorum.
Çok güzel.
Çok korkunç.
Bana göre çok büyük.
Bana göre çok küçük.
Bana göre çok karmaşık.
Çok şöyle, çok böyle.
Cahilim.
İdrakım yetmiyor.
Algım, yargım yetmiyor.
Başkalarını da kendim gibi zannediyorum.
Anlaşılmaz, anlatılamaz, tarif edilemez zannediyorum.
Zanlarım var, hem de çok kuvvetli.
O halde tanrı var, din var.
O halde hak din İslam, tek ilah Allah.
====
>>Allah kim, ya da ne?
>>Açık, net, kesin bir tanımı var mı?
Eksiksiz, fazlasız, yanlışsız, yalansız bir tanım.
Muğlak olmayan bir tanım.
Herkesin, her zaman, her yerde anlayabileceği, anlatabileceği bir tanım.
İçinde şey kelimesi olmayan bir tanım.
Diğer fiziki olgularla kıyaslanabilir bir tanım.
Misal, eni, boyu, ağırlığı, rengi, maddesel doğası, enerji spektrumundaki yeri.
Dalga boyu, frekansı vb.
Manevi, kalp gözü, dalak gözü gibi saçmalıklar içermeyen bir tanım.
Bu kişinin(!), doğrudan etkisinin gözlenebildiği olgular ne?
NESNEL, DOĞRUDAN, KOLEKTİF, TEKRARLANABİLİR olgular.
Bilgiye dayalı olacak.
Ondan sonra konuşuruz.
===================================
1) Turkish words do not have grammatical gender.
"For example, English does:" he, she.
2) There are no demonstrative prepositions like el or the at the beginning of words.
Usages like the book or a book do not exist in Turkish. In Turkish, this function is performed by adjectives.
3) Turkish is an agglutinative language.
Derivative suffixes and inflectional suffixes come after roots. The order is root + derivational suffix + inflectional suffix.
4) New words are derived from derivational suffixes. (Su+luk, güzel+lik, sev-gi)
Note: The + sign is used after noun roots and the – sign is used after verb roots.
5) The root doesn't change during derivation.
The uses of "bana" and "sana" are exceptions. The root of "bana" is "ben", and the root of "sana" is "sen."
6) Possessive suffixes are used in noun declension.
Examples include "Kalemim", "kalemin", "kalemi", "kalemimiz", "kaleminiz" and "kalemleri."
7) Plural suffixes are not used after numbers.
The use of "beş elma" is correct. The use of "beş elmalar" is not.
8) Adjectives precede the noun.
"Güzel araba":" güzel is an adjective here and is used before the noun.
9) The auxiliary verb i- (imek) is used.
"He was laughing:" gül-ü-yor-i-di
10) Long vowels are not found in Turkish words.
The word "Şâir" came into our language from Arabic.
11) The same consonants are not used together in Turkish words. (hissetmek)
12) Turkish words do not contain the vowels o and ö after the first or second syllable. (The -yor suffix is an exception.)
13) Turkish is a highly vocalized language.
(A, e, ı, i, o, ö, u, ü, and the closed e used in dialects are examples.)
14) Number expressions in Turkish are singular and plural.
(elma, elmalar)
15) Roots are generally single syllables.
(gel-, git-, gül, gül-)
16) Inflectional and derivational suffixes are used after the root.
(Sev-gi-li-m)
17) There is no subtle â sound in Turkish. If it does, it indicates that the word is a foreign word.
(hilâl, kâr, lâzım)
18) Turkish words do not have the sounds b, c, d, or g at the end. (pedagog)
19) The R consonant tends to be dropped at the end of words in dialects. (geli, gidiy)
20) Some v's in Turkish have evolved from b's and some from g's.
>>ev < eb var < bar kuş < gögercin
○ — — —
1) Türkçe kelimelerde gramatikal cinsiyet yoktur.
"Mesela İngilizcede vardır:" he, she
2) Kelime başında el, the gibi belirtme edatı bulunmaz.
The book, a book gibi kullanımlar Türkçede bulunmaz. Türkçede bu görevi sıfatlar yapar.
3) Türkçe sondan eklemeli bir dildir.
Yapım ekleri ve çekim ekleri köklerden sonra gelir. Sıralama kök+ yapım eki+ çekim eki şeklindedir.
4) Yeni sözcükler yapım ekleriyle türetilir. (Su+luk, güzel+lik, sev-gi)
Not: İsim köklerinden sonra + fiil köklerinden sonra da – işareti kullanılır.
5) Türetme sırasında kökte değişim olmaz.
Bana ve sana kullanımları istisnadır. Bana kelimesinin kökü ben, sana kelimesinin kökü de sendir.
6) İsim çekiminde iyelik ekleri kullanılır.
Kalemim, kalemin, kalemi, kalemimiz, kaleminiz, kalemleri örnek olarak verebiliriz.
7) Sayıdan sonra çokluk eki kullanılmaz.
Beş elma kullanımı doğrudur. Beş elmalar kullanımı yoktur.
8) Sıfatlar isimden önce gelir.
"Güzel araba:" güzel burada sıfat görevindedir ve isimden önce kullanılmıştır.
9) Yardımcı fiil olarak i- (imek) kullanılır.
"gülüyordu:" gül-ü-yor-i-di
10) Türkçe kelimelerde uzun ünlü bulunmaz.
Şâir kelimesi Arapçadan dilimize geçmiştir.
11) Türkçe kelimelerde aynı ünsüzler yan yana kullanılmaz. (hissetmek)
12) Türkçe kelimelerde birinci ve ikinci heceden sonra o ve ö ünlüleri bulunmaz. (-yor eki istisnadır.)
13) Türkçe bol vokalli bir dildir.
(a,e,ı,i,o,ö,u,ü ve ağızlarda kullanılan kapalı e örnek olarak verebiliriz.)
14) Türkçede sayı ifadesi teklik ve çokluktur.
(elma, almalar)
15) Kökler genellikle tek heceden oluşur.
(gel-, git-, gül, gül-)
16) Çekim ve yapım ekleri kökten sonra kullanılır.
(Sev-gi-li –m)
17) Türkçede ince â sesi yoktur. Varsa bu o kelimenin yabancı bir kelime olduğunu gösterir.
(hilâl, kâr, lâzım)
18) Türkçe kelimelerin sonunda b, c, d, g sesleri bulunmaz. (pedagog)
19) R ünsüzü ağızlarda kelime sonunda düşme eğilimi gösterir. (geli, gidiy)
20) Türkçedeki v’lerin bir kısmı b’den bir kısmı da g’den dönüşmüştür.
>>ev < eb var < bar güvercin < gögercin
===================================
The Armistice of Mudros was signed on behalf of the Ottoman Empire by Naval Minister Rauf Bey on the evening of October 30, 1918, aboard the battleship Agamemnon, anchored in Mudros Harbor on the island of Lemnos.
With this agreement, the Ottoman Empire effectively ended.
Until this bitter defeat, the Ottoman Empire had been diminished and severely battered by heavy defeats, ethnic cleansings, and massacres that became more frequent, especially in its last two centuries.
Following the armistice, every part of the Ottoman Empire was completely occupied.
British, French, Italian, and Greek soldiers, by mutual agreement, deployed troops to every metropolis and small town in the defeated empire.
During the occupation, Turks 'travel between their provinces was subject to the occupiers' permission.
Their armies were disarmed, and all military installations, ports, and important facilities were placed under the occupiers' control.
All Ottoman state archives fell under the control of the invaders.
As if this were not enough, the Treaty of Sèvres (1920), with its even harsher terms, was imposed on the Istanbul government.
While the invaders held such a strong hold on the Ottoman Empire, 120 people considered war criminals were arrested at the Bekir Ağa Division barracks in Istanbul.
Following public outcry, these suspects(?) were taken to Malta, which was under British commissionership.
The Maltese exiles were held there for approximately three years.
The Malta Trials took place when the British and French held military control of the Ottoman capital, Istanbul, and had access to all information and documents, while the Ottomans were utterly helpless and handicapped.
First, there was no legal framework for the prosecution of war criminals until the Malta Trials.
Second, insufficient evidence to support charges could be obtained from the confiscated Ottoman archives and documents, and thus, an indictment could not be prepared.
Held for three years as war criminals, the suspects were eventually released through a prisoner exchange.
In addition to the mass murder of prisoners of war, holding them hostage, bargaining for their lives, and enslavement throughout history, a new method emerged for victors to exploit the defeated nation through the courts.
However, despite all resources, it has been impossible to prepare an indictment for the Ottoman prisoners of war.
Now, decades, even a century later, when even a powerful and authoritative court like the Malta Court has failed to prepare an indictment against the Ottomans, it is certainly fruitless to delve into the legal basis of the matter.
Moreover, the contemporary Turkish state and its people are no longer defeated, nor are they under the yoke of slavery agreements.
The sole purpose of accusations of genocide against virtually all the peoples who inherited the Ottoman Empire today is to disrupt the peace and security established by the 1923 Treaty of Lausanne and to open the door to new wars through demands for land, compensation, and apologies.
While the Treaty of Lausanne may not have fully satisfied anyone, it is a significant agreement that has secured the borders of neighboring countries and ensured peace to this day.
Everyone should be aware of the incitement aimed at eroding this.
Global powers want to ignite Turkish-Greek, Turkish-Bulgarian, Turkish-Arab, and Turkish-Armenian wars again.
There are also segments of our neighbors who are eager for such wars.
We are aware of everything and are ready.
We are also intensifying our preparations.
As has happened many times in history, we await new coalitions and alliance armies.
○ —
Mondros Mütarekesi, Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nazırı Rauf Bey tarafından, Limni adasının Mondros Limanı'nda demirli Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918 akşamı imzalanmıştır.
Bu antlaşma ile beraber Osmanlı İmparatorluğu fiilen sona ermiştir.
Osmanlı İmparatorluğu bu acı yenilgiye gelene kadar özellikle son iki yüzyılında sıklaşan ağır yenilgiler, etnik arındırmalar, katliamlarla küçülerek, ağır şekilde hırpalanarak gelmiştir.
Mütareke sonrasında Osmanlı imparatorluğunun her yeri tam olarak işgal edilmiştir.
İngiltere, Fransa, İtalya, ve Yunanistan askerleri aralarında anlaşarak yenik imparatorluğun bütün metropollerine, küçük kasabalarına kadar asker çıkarmıştır.
İşgal dönemi Türklerin kendi illeri arasında seyahati işgalcilerin iznine bağlı olmuştur.
Ordularına silah bıraktırılmış, bütün askeri tesisleri, limanları, önemli tesisleri işgalcilerin kontrolü altına girmiştir.
Osmanlı'ya ait bütün devlet arşivleri işgalcilerin kontrolüne geçmiştir.
Bu da yetmemiş, çok daha ağır şartları olan Sevr Anlaşması(1920) İstanbul hükumetine dayatılmıştır.
İşgalciler bu kadar güçlü bir şekilde Osmanlı'ya hakim olmuşken önce İstanbul'da bulunan Bekir Ağa bölüğü kışlasında savaş suçlusu olarak görülen 120 kişi tutuklanmıştır.
Halkın tepkisi üzerine bu zanlılar(?) İngiliz komiserliğinin yönetiminde olan Malta'ya götürülmüştür.
Malta sürgünleri burada üç yıl kadar tutulmuştur.
İngilizler ve Fransızların Osmanlı başkenti İstanbul'da askeri hakimiyeti varken, bütün bilgi ve belgelere ulaşma imkanları varken, Osmanlı tam anlamıyla çaresiz, eli kolu bağlıyken Malta Duruşmaları yapılmıştır.
İlk olarak Malta Duruşmalarına kadar savaş suçlularının yargılanmasına uygun bir yasal düzenleme olmadığından,
İkinci olarak el konulan Osmanlı arşivlerinde, belgelerinde suçlamaya esas olabilecek yeterli kanıt elde edilemediğinden iddianame hazırlanamamıştır.
Üç yıl boyunca savaş suçlusu olarak tutulan zanlılar sonunda esir takasıyla özgür bırakılmıştır.
Tarihte savaş esirlerini topluca katletmek, rehin tutmak, yaşamlarına karşılık bedel pazarlığı yapılmak, ya da köle edilerek yapılan muamelelere bir ek olarak galiplerin mahkemeler eliyle yenik millet üzerinde tepinmesi için yeni bir yöntem ortaya çıkmıştır.
Ancak, Osmanlı savaş esirlerinde bütün imkanlara rağmen bir iddianeme hazırlamak mümkün olmamıştır.
Şimdi on yıllar, hatta yüz yıl sonra Malta Mahkemesi gibi güçlü, yaptırım gücü olan bir mahkeme bile Osmanlı aleyhine iddianame hazırlayamamışken, konuyu hukuk temelinden eşelemek elbette verimli olmayacaktır.
Kaldı ki, günümüz Türk devleti, halkı artık mağlup, esaret anlaşmalarının boyunduruğu altında da değildir.
Neredeyse Osmanlı mirasçısı bütün halklara karşı soykırım suçlamasının günümüzdeki tek anlamı Lozan (1923) barış anlaşmasıyla elde edilen huzur ve güven ortamını bozmak, toprak, tazminat, özür talepleri yoluyla yeni savaşlara kapı aralamak çabasıdır.
Lozan anlaşması hiçkimseyi tam olarak mutlu etmese de, günümüze kadar komşu ülkelerin sınırlarını garanti altına almış, barış sağlayabilmiş önemli bir anlaşmadır.
Bunu aşındırmaya yönelik kışkırtmaları herkes fark etmeli.
Küresel güçler yeniden Türk-Yunan, Türk-Bulgar, Türk-Arap, Türk-Ermeni savaşları çıkarmak istemektedir.
Komşularımızda böylesi savaşlar için istekli olan kesimler de vardır.
Biz herşeyin farkındayız ve hazırız.
Hazırlıklarımızı da yoğunlaştırıyoruz.
Tarihte pek kez olduğu gibi yeni koalisyon, ittifak ordularını bekliyoruz.
===================================
It was not genocide.
Because civil and military conflicts were mutual.
It does not matter who threw the first punch in a fight.
However, the first punch was definitely thrown by the Armenians.
There is a precedent for everything.
Before the Armenian uprising, the state belonged to the Armenians.
The Ottoman cabinet, governors, ambassadors, consuls and almost all statesmen were Armenians.
The Ottoman Empire was actually the largest and most inclusive Armenian state that Armenians had ever seen in history.
Armenians dominated trade, art, all important professions.
Bankers, poets, composers, architects, and many more.
There is still the classical Turkish/Eastern Roman composition that is loved and listened to.
There are mosques, palaces, barracks built by Armenian architects.
And the Armenians wanted to break up the partnership, just like other non-Muslim subjects of the Ottoman Empire did.
They did this by treacherously betraying the Ottoman Empire at its worst time.
They took part in Russian troops during the Russian occupations of Eastern Anatolia.
They took part in the French occupation of the Cilicia region, this time under French uniforms.
They carried out systematic massacres of civilians behind the lines for the purpose of ethnic cleansing.
They used churches as ammunition depots and military staging areas.
They motivated priests to join the military and fight.
They assassinated the sultan of the period.
And yes, all of this had a response.
The two communities could no longer live together in peace.
When insecurity reached its peak, those in the East and South of Anatolia were deported outside the war zone.
When they realized the magnitude of their betrayal and the response they would receive, those who followed the Russians fled to modern-day Armenia and Iran.
Those who followed the French fled to Lebanon and France.
Those who were deported to Syria were now outside the borders of the collapsed Ottoman Empire, and they were scattered to modern-day Syria, Beirut, France and America.
Yes, the Armenians wanted a separate homeland, and for this they committed many betrayals, including ethnic cleansing and collaboration with the enemy.
And they got what they wanted, today there is an independent Armenia.
They have to put an end to the genocide and land demands based on it, ignoring their contributions and crimes in the great Armenian betrayal and the painful events that followed.
Because it is impossible to rebuild that great partnership, and it is also unthinkable to expel the Turks from these lands as they dream of.
The Armenian's problems are with us.
The French, Russians, Americans and other Western countries do not have the means and ability to solve these problems.
===================================
"TABLO:" Ural-Altay Dil Grupları ve İlişkili Haplogruplar
| **Dil Ailesi** | **Alt Gruplar** | **Ana Haplogruplar** | **Önemli Halklar** | **Genetik-Dil Uyumu (%)** |
|----------------------|--------------------------|---------------------------|----------------------------------|---------------------------|
| **Ural Dilleri** | Finno-Ugrik, Samoyed | N1c (≥60%), R1a (≈20%) | Finler, Macarlar, Nenetler | 85% |
| **Türk Dilleri** | Oğuz, Kıpçak, Sibirya | R1a (≈30%), Q (≈15%), C2 | Türkler, Kazaklar, Yakutlar | 70% |
| **Moğol Dilleri** | Moğolca, Buryatça | C2 (≥50%), O3 (≈20%) | Moğollar, Buryatlar | 90% |
| **Tunguz Dilleri** | Evenki, Mançuca | C2 (≈40%), N1c (≈25%) | Evenkiler, Mançular | 75% |
"**Kaynak:"** [Tambets et al. (2018), *Genetics of Uralic Populations*](https://doi.org/10.1038/s41598-018-35426-z)
===================================
Uluslararası Deniz Kanunu değildir.
Bunu herkesin bilmesi, bilmiyorsa da öğrenmesi gerekir.
Gerçekte adı BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ'dir.
Bir sözleşmedir.
İmza koyan devletler sorumludur.
İmza koymayanlar da sorumlu değildir.
İmza koyan ve koymayan iki devlet bir deniz sorunu yaşarsa bu sözleşme imza koymanı bağlamaz.
Böylesi ihtilaflarda görüşmeler ve uzlaşmayla çömlenir.
Çözümlenemezse sorunu uluslararası mahkemeler taşımak da mümkündür, ama zorunlu değildir.
İhtilafların zor kullanılarak çözülmemesi temel bir kuraldır.
Ancak, 2025 yılında bu ilkenin değer taşıdığığı çok az durum ardır.
Bu nedenle uluslararası ihtilaf yaşayan her ülke eğer kendini güçlü görüyorsa, askeri caydırıcılık önlemleri almaya yönelmektedir.
Yunanistan'ın Türkiye ile pek çok ihtilafı vardır.
Bu ihtilaflarda batılı devletleri yanına çekerek Türk tarafına boyun eğdirme çabası hep görülmüştür.
Esasen Osmanlı'nın yıkılmasından sonra Osmanlı varisi gayri müslim halkların genel olarak gözlerini her zaman batılı devletlere çevirmesi, yardım talep etmesi, kendisi yerine batılı devletlerin savaşmasını arzu etmeleri oldukça alışıldık bir konudur.
Yunanistan konusunda başta Fransa olmak üzere pek çok batılı ülkenin Yunan menfaatlerini Türklere karşı korumak üzere tavır alacağından eminiz.
Bu nedenle Türkiye'nin silahlanma çabaları Yunanistan'ın çok ötesinde onu destekleyecek batılı ülkeleri de kapsayacak şekilde nicelik ve nitelik kazanması çok doğaldır.
Yunanistan ve ona benzer Türkiye ile ihtilaflı halkların başkalarının penisleriyle gerdeğe girmeyi artık bir kenara bırakarak, sorunları karşılıklı müzakerler, makul uzlaşma zemini arayışları içinde sürmesi gerekir.
○ Uzlaşılamayan konuları zamanın serinletici buzdolabına bırakmak.
○ Hararetli konuları kaşımaktan kaçınmak.
○ Kolay uzlaşılır konuları öne çıkarmak.
○ Bölgesel ekonomik konularda karşılıklı bağımlılıklar yaratmak.
○ Ortak girişimler başlatmak oldukça yararlı olacaktır.
Aksi halde çözülemeyen sorunlar bölge dışı aktörlerin de katılımıyla kolaylıkla tırmanabilir.
Bölgenin doğal kaynaklarından en kısa sürede istifade etmek konusunda acele ediliyorsa acilen uzlaşmak gerekir.
Tek taraflı eylemler olmaz, savaş çıkarır.
○ — — —
United Nations Convention on the Law of the Sea - The Facts Everyone Should Know
It is not called the "International Maritime Law." Its correct name is the United Nations Convention on the Law of the Sea (UNCLOS).
This is a convention, meaning only signatory states are bound by it. Non-signatories have no obligations under it.
If two states—one a signatory and one not—have a maritime dispute, the convention does not automatically apply. Such disputes are resolved through negotiations and mutual agreement. If no resolution is reached, parties may bring the case to international courts—but this is not mandatory.
A fundamental principle is that disputes should not be resolved by force. However, by 2025, this principle holds little weight in practice. Consequently, nations involved in international disputes—especially those confident in their strength—increasingly rely on military deterrence.
>>Greece’s Disputes with Turkey & Western Backing
Greece has numerous disputes with Turkey. Historically, it has tried to pressure Turkey into submission by rallying Western powers to its side.
This behavior is not new. Since the fall of the Ottoman Empire, many of its former non-Muslim subjects have consistently looked to the West for support, seeking foreign intervention rather than resolving conflicts independently.
In Greece’s case, we are certain that France and other Western nations will side with Greek interests against Turkey. Therefore, it is only natural that Turkey’s military modernization efforts far exceed Greece’s—accounting not just for Greece but also its potential Western backers in both quantity and quality.
"A Call for Reason:" Diplomacy Over Confrontation
Greece and other nations in conflict with Turkey must stop relying on others to fight their battles and instead focus on:
✔ Direct negotiations and mutually acceptable compromises.
✔ Setting aside unresolved issues for future discussion (the "freezer approach").
✔ Avoiding provocations on sensitive matters.
✔ Prioritizing easily resolvable disputes.
✔ Building economic interdependence through regional cooperation.
✔ Initiating joint projects to foster trust.
>>The Risk of Escalation
If disputes remain unresolved, external powers may intervene, easily escalating tensions.
If exploiting the region’s natural resources is urgent, then reaching agreements swiftly is crucial.
Unilateral actions lead nowhere—they start wars.
===================================
>>ABD Almanya'da dev askeri hastane inşa ediyor
29.08.202529 Ağustos 2025
Trump'ın Avrupa'daki Amerikan askeri varlığını azaltabileceği yönünde verdiği sinyallere rağmen Pentagon, ülke dışındaki en büyük askeri hastanesini Almanya'da inşa ediyor.
https://p.dw.com/p/4ziKR
>>ABD'nin Almanya'da konuşlu yaklaşık 35 bin askeri bulunuyor
ABD, ülke toprakları dışındaki en büyük askeri hastanesini Almanya'nın Rheinland-Pfalz eyaletindeki Weilerbach kentinde inşa ediyor.
Yapımına 2024 yılında başlanan ve kaba inşaatı biten askeri hastane, ABD'nin 2. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'da kurduğu Ramstein Hava Üssü yakınında, yaklaşık 190 bin metrekarelik alan üzerinde yer alıyor.
2029 yılında Amerikan ordusuna teslim edilmesi hedeflenen bu hastane, 1953 yapımı Landstuhl Bölge Tıp Merkezi ve Ramstein Hava Üssü'ndeki Hava Kuvvetleri Hastanesi'nin yerini alacak.
Rheinland Pfalz Eyaleti Başbakanı Alexander Schweitzer, bugün yaptığı açıklamada, Amerikan ordusunu ABD dışındaki en büyük askeri hastanesinin bu eyalette inşa ediliyor olunmasını "dünyada eşi benzeri olmayan bir görev" olarak nitelendirdi.
Rheinland Pfalz Eyaletinin askeri altyapısı sayesinde onlarca yıldır Amerikan ordusu için özel bir öneme sahip olduğunu vurgulayan Başbakan Schweitzer, "ABD askeri hastanesi hayatlarını riske atarak barış, özgürlük ve demokrasi gibi ortak değerlerimizi savunan ordu mensuplarına en iyi sağlık hizmetini sunmayı amaçlıyor" dedi.
>>1 milyar 600 milyon dolarlık yatırım
ABD'nin Almanya'da konuşlu yaklaşık 35 bin askeri bulunuyor. Kurulacak hastanenin, Almanya'daki askerlerin aileleriyle birlikte yaklaşık 50 bin kişiye hizmet vermesi planlanıyor. Ayrıca bu hastanede Avrupa, Ortadoğu hatta Afrika'da aktif görevde olan yaklaşık 200 bin askere de tedavi imkanı ve sağlık hizmeti sunulacağı belirtiliyor.
4 bin 680 odalı hastane içinde 120 muayene ve tedavi odası ile dokuz ameliyathane bulunacak. Faaliyete geçtiğinde hastanede yaklaşık 2 bin 500 kişi çalışacak.
Weilerbach'taki Amerikan askeri hastanesi, Almanya ile ABD'nin en büyük ikili inşaat projesi. Projenin maliyeti yaklaşık 1 milyar 600 milyon dolar ve bunun büyük bölümünü Amerikan ordusu finanse ediyor. Federal Hükümet ise planlama ve inşaat denetimi başta olmak üzere 266 milyon euro ile hastane inşaatına katkı sağlıyor.
>>Pentagon'u Trump'tan ayıran stratejik planlama
ABD başkanlığını devraldıktan sonra verdiği mesajlar, Donald Trump'ın Rusya'nın Ukrayna'da devam eden işgali nedeniyle tırmanan gerilime rağmen Almanya başta olmak üzere Avrupa'daki askeri varlığını azaltabileceği, hatta tamamen çekebileceği iddiasını gündeme taşımıştı.
2018 yılında Ramstein Hava Üssünü ziyaret eden Donald Trump'ın Amerikan askerleriyle çekilmiş arşiv fotoğrafı. Trump ve kalabalık bir askre grubu kapalı mekanda kameraya poz veriyor2018 yılında Ramstein Hava Üssünü ziyaret eden Donald Trump'ın Amerikan askerleriyle çekilmiş arşiv fotoğrafı. Trump ve kalabalık bir askre grubu kapalı mekanda kameraya poz veriyor
ABD Başkanı Donald Trump, ilk başkanlık döneminde askeri hastanenin inşa edildiği bölge yakınındaki Ramstein Hava Üssünü ziyaret ederek Amerikan askerleriyle bir araya gelmişti
Amerikan ordusunun, yurtdışındaki en büyük sağlık üssünü Almanya'da inşa ediyor olması, Pentagon'un stratejik olarak gelecekteki tehditler ve hazırlıkları konusunda Trump'tan farklı düşündüğü yorumlarına neden oldu.
Yine de, Berlin başta olmak üzere pek çok Avrupa başkentinde Trump'ın başkanlığı ile birlikte ABD'ye güven azaldı. Almanya son aylarda savunma alanında ABD'ye bağımlılığını azaltmak için devasa boyutta silahlanma ve savunma sanayine de rekor düzeyde yatırım kararı aldı.
Bunun en çarpıcı örneklerinin başında Alman savunma devi Rheinmetall'in bu hafta açılışı yapılan top mühimmatı fabrikası yer alıyor. Yılda yaklaşık 360 bin adet 155 mm'lik top mermisi üretilecek bu fabrika, Avrupa'nın en büyük mühimmat fabrikası olarak nitelendiriliyor.
>>ABD-Almanya hattında yoğunlaşan askeri temaslar
Fabrikanın açılışına Almanya Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Lars Klingbeil, Savunma Bakanı Boris Pistorius ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nın yanı sıra ABD'li General Alexus G. Grynkewich'in de katılması dikkat çekti.
NATO'nun Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı (SACEUR) olan General Grynkewich bu açılıştan önce de Alman hükümetinin Berlin'de, 20 yıl aradan sonra ilk kez Federal Savunma Bakanlığı'nda düzenlenen Bakanlar Kurulu toplantısına katılmıştı. Başbakan Friedrich Merz'in daveti üzerine kurul toplantısına katılan ABD'li general, Alman bakanlara "Güvenlik ortamı ve NATO'nun kollektif savunması" konulu özel bir brifing verdi.
Alman bakanlara verdiği brifing sonrasında açıklama yapan Grynkewich, bunun bir ilk olduğunu söyleyerek, "Kabineye hitap etmek bir ayrıcalık ve onurdu" dedi.
Grynkewich açıklamasında, "Dünya daha az tehlikeli bir yer haline gelmiyor ve Avrupa-Atlantik güvenliği ve kolektif savunmamız söz konusu olduğunda, liderlik etmeye devam eden Almanya gibi bir dosta ve müttefike sahip olmak iyi" ifadelerini kullandı.
Grynkewich'in verdiği brifing gizliydi. Ancak NATO tarafında yapılan açıklamada, ABD'li generalin aktardığı bilgi ve değerlendirmelerde, NATO'nun Stratejik Konsepti'nde kabul edilen iki tehdit, yani Rusya ve terörizm üzerinde yoğunlaştığı belirtildi.
Açıklamada NATO konseptinde Rusya'nın "Müttefiklerin güvenliğine ve Avrupa-Atlantik bölgesindeki barış ve istikrara yönelik en önemli ve doğrudan tehdit" olarak tanımlandığı, terörizmin de "vatandaşların güvenliği ile uluslararası barış ve refaha yönelik en doğrudan asimetrik tehdit" olarak değerlendirildiği anımsatıldı.
DW,KNA / DA,MUK
https://www.dw.com/tr/abd-almanyada-dev-askeri-hastane-in%C5%9Fa-ediyor/a-73813755?maca=tr-Twitter-sharing
===================================
"Cevheri Güven:" İNGİLTERE KRALI REİSİ YAKALADI: 32 MİLYAR TL
https://www.youtube.com/watch?v=vISA8EtvZAo
30 Ağu 2025
>>#tayyiperdogan #kingcharles #bahis
İngiltere Kraliyet Savcılığı Türkiye'deki rüşveti tespit etti kayda geçirdi ve devasa bir ceza kesti. Türk devlet ve hükümet yetkilileri bir kez daha yakayı kaptırdılar.
Türkiye'yi rüşvete boğan İngiliz firması Entain, rüşvet verdiği yetkililer, İngiltere Kraliyet Savcılığının devreye girişi, kesilen devasa ceza, Türkiye'den kaçırılan milyarlarca dolar para. İngiliz medyasında yayınlanan dosyayı Türk medyasının görmezden gelişi.
Utanç verici rezalet…
Herkese selam.
İngiltere merkezli çok büyük bir skandal patlak verdi.
Türkiye Cumhuriyeti'nin devletin en önemli yetkililerinin uluslararası alanda özellikle de büyük devletlere karşı çok büyük tavizler verdiklerini, Türkiye Cumhuriyeti'nin çok büyük çıkarlarından vazgeçtiklerini adeta Türkiye Cumhuriyeti'ni bir kuklaya çevirdiklerine şahit oluyoruz.
Bunun nedenlerinin arkasında elbette ki kirli devlet yöneticilerinin, kirli hükümet mensuplarının şahsi zaafları var.
İşte bununla ilgili çok önemli bir dosyayla karşınızdayım.
İngiltere hükümeti kraliyet savcılığı 11 İngiliz vatandaşının Türkiye Cumhuriyeti'nde Türkiye Cumhuriyeti'nin yetkililerine rüşvet vererek rüşvet ağıyla devasa miktarda para yaptıklarını tespit etti ve bundan dolayı İngiliz savcılığı, İngiltere vergi dairesi kendi vatandaşlarını 615 milyon Sterlin yani 790 milyon milyon dolar yani 34 milyar Türk lirası para cezasına çarptırdı.
Tıpış tıpış bu paraları da ödediler ve bu para İngiltere'nin kasasına gitti.
Fakat İngiltere bu konuyla ilgili bu iş Türkiye bu İngiltere vatandaşlarının Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli yetkililerine rüşvet vererek nasıl bu çarkı kurduklarının bütün detaylarına hakim oldu.
Fakat Türkiye Cumhuriyeti'nde rüşvet verdiği yetkilileri bu dosyaya katmadı.
Ama hepimiz biliyoruz ki dosyanın bu kısmı istihbaratın alanı ve dosyanın bu kısmındaki bilgiler de Türkiye Cumhuriyeti'nin bu rüşvetçi devlet yetkililerine, hükümet yetkililerine karşı çok güzel kullanılıyordur.
Şimdi olayların başlangıcına gelelim.
GVC holding denen şimdi adını antain olarak değiştiren bir holding var.
Bu holding bahis sektöründe, yasa dışı bahis sektöründe ve kumar sektöründe dünyanın en büyük holdinglerinden bir tanesi.
Bu Holding 2011 yılıyla 2018 yılı arasında Türkiye'de yasa dışı bahis faaliyetleri gerçekleştiriyor ve İngiliz kraliyet savcılığıyla İngiliz gümrük ve vergi dairesi aradan bir zaman geçtikten sonra çeşitli tespitlerde bulunuyorlar ve bu holding'e karşı bir dava açıyorlar.
Diyorlar ki siz Türkiye Cumhuriyeti toprakları içerisinde yasa dışı bahis oynattınız.
Bu bahis Türkiye Cumhuriyeti'nde legal değil.
Online bahis milli piyango ve Sport Toto teşkilatına ait.
Fakat siz Türkiye Cumhuriyeti'nde online bahis oynattınız.
Bundan çok büyük miktarda para elde ettiniz.
Bununla ilgili Türkiye Cumhuriyeti'nin içerisinde bir vergi vermediniz diyorlar.
Bu bizi ilgilendirmez.
Ama bu işi legal yapmadığınız için ve Türkiye Cumhuriyeti'nde de vergi vermediğiniz için bu işle ilgili bizim topraklarımızda vergi vereceksiniz diyorlar.
Hatta diyorlar ki siz bu işi illegal yapabilmek için Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine rüşvet verdiniz.
Bu da İngiltere'nin rüşvet kanunun 7.maddesine aykırı.
Bununla ilgili bütün bu şirketin yöneticilerini ve şirketin kendisini dava konusu yapıyorlar.
Burada bu 2011 ile 2018 yılları arasında yani 7 yılı kapsayan bir dava.
Bunun sonrası öncesi filan ayrı konu fakat zaman aşımları nedeniyle bu arayı İngiltere savcılığı ele almış.
Şimdi burada dört tane bahis firmasından bahsediliyor.
Bunlar süper bahis, Betbo, Uwin ve Bwin.
Bunlar Türkiye'de faaliyet gösteren ve yasadışı bahis sektöründe eee aktif olan insanların bildiği, oynadıkları belki de ve 2010'la 2020 arasında çok büyük olan firmalar.
Sonra 2018'den sonra bunlar alavereli dalavereli biçimde bu Entein firması bunları götürüyor.
Bazı ada şirketlerini üzerine geçiriyor vesaire.
İngiltere savcılığı'ın elindeki bilgilerden 2018'den sonraki kısmıyla şimdilik ilgilenmediğini görüyoruz.
Fakat 2011 ile 2018 arasındaki kısım Türkiye Cumhuriyeti toprakları içerisinde işlenen rezaleti ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yetkililerinin, hükümet yetkililerinin nasıl uluslararası alanda ülkeyi de rezil ettiklerini, kendileri de şantaj yiyen görevliler durumuna düşürdüklerini göstermesi açısından son derece önemli.
Şimdi İngiltere savcılığı soruşturmayı neyin üzerine dayandırıyor?
İngiltere savcılığı, kraliyet savcılığı daha doğrusu vergi dairesi ile birlikte diyor ki sen İngiltere topraklarında faaliyet gösteren bir online bahis kumar şirketisin diyor.
Burada yasal bu iş diyor ve sen burada bir yazılım geliştirdin.
Burada bir sistem geliştirdin.
İngiltere'nin ta belki 100 yıldan fazla zamandır kumar sektöründe dünyanı tekelinde tutan bir ülke.
Bunları geliştirdin diyor ve bunları Türkiye topraklarında kullandın diyor.
Sen diyor İngiltere merkezli bir firma olarak diyor yazılımını kullandın.
Her şeyini kullandırdın.
Bütün sistemini kullandırdın Türkiye'deki bu kullanıcılara.
Bununla ilgili diyor eğer Türkiye'de bunu yasal olarak yaptıysan lisanslı olarak Türkiye'deki yerel ortakların var senin diyor anladığım kadarıyla.
Türkiye'deki bu yerel ortaklarına İngiltere kaynaklı bu yazılımı, sistemi kullandırttığında bununla ilgili bir fatura kestin mi?
>>İngiltere'nin bundan ne kazancı var?
Eğer sen bunu legal olarak yaptıysan İngiltere'deki bu sistemi ya kiralamış olabilirsin ya satmış olabilirsin.
Dolayısıyla da bundan bir gelir elde etmiş olmalısın ve bunu İngiltere topraklarında İngiltere'de ödemelisin diyor.
Fakat sen bunu yapmamışsın diyor.
Sen gitmişsin Türkiye'de dör tane yasa dışı bahis sitesini oradaki yerel ortaklarınla birlikte kurmuşsun.
Sonra İngiltere'de geliştirilen bu yazılımı, sistemi vesaire burada kullanmışsın.
Bunu da tamamen yasa dışı yapmışsın.
Çünkü Türkiye'de online kumar işi devletin verdiği iki tane kurumun tekelinde.
Milli Piyango ve Sayısal Loto.
Bunlardan birisi de değilsin sen diyor.
Dolayısıyla sen tamamen illegal biçimde para kazanmışsın diyor.
Dolayısıyla bu para illegal olarak Türkiye'de kazanıldığı için sen Türkiye'de hiçbir vergi ödememişsin diyor.
Ama siz bu şirketin yöneticileri ve bu şirketin kendisi İngiltere topraklarında faaliyet gösteriyor.
Siz de İngiliz vatandaşlarısınız ve yasal, illegal, şu bu filan dünyanın bir yerinde para kazanmışsınız korkunç derecede.
Dolayısıyla da bu paranın vergisini vereceksiniz diyor.
Hatta diyor verginin ötesinde bir dizi suç işleyerek bu parayı elde etmişsiniz diyor.
Burada suçtan kaynaklanan devasa bir gelir var.
Dolayısıyla bu gelirin önemli bir kısmını İngiltere devletine, kraliyete vermek zorundasınız diyor.
Ve bununla ilgili tabii ki İngiliz istihbaratı, İngiliz savcılığı olayı çok güzel delillendirmiş.
Delillendirdikten sonra bununla ilgili soruşturmayı, davayı çakıyorlar.
Ondan sonra soruşturulan firma GVC Holding, şimdiki adıyla Entein Holding olan Holding geliyor devlette masaya oturmak durumunda kalıyor.
Zaten bütün bu parayla ilgili mevzularda bu büyük devletler netice itibariyle parayı almak önemlidir.
Çünkü o para kendi halkının parasıdır.
Kamunun parasıdır.
Paraya odaklanırlar.
Tıpkı Rıza Zarrap olayında olduğu gibi, Halk Bankası olayında olduğu gibi ne yaptı Amerika Birleşik Devletleri? araya odaklandı.
Rıza Zarrab'ı cezaevine tıkmaya değil, paraya odaklandılar burada.
Ve İngiltere, Amerika kendi çıkarına baktı.
İngiltere'de kendi çıkarına.
GVC Holding, İngiltere merkezli GVC Holding, Türkiye'de illegal yasa dışı bahis işi yapan GVC Holding mecburen savcılıkla ve vergi dairesiyle masaya oturuyor.
Bunun neticesinde bakın 2023 yılında ceza konusunda anlaşıyorlar ve GVC Holding bütün işlediği bu suçlar nedeniyle Türkiye'de kazandığı bu parayı şeffaf biçimde beyan etmediği nedeniyle rüşvetle böylesine devasa para kazandığı nedeniyle İngiltere Savcılığı ve Vergi Dairesi ile bir anlaşmaya varıyor.
Bu anlaşmanın içinde ne kalemler var biliyor musunuz?
İşte rüşvetle bu işi yapmak var, vergi kaçırmak var.
Ondan sonra gelirlerde dolandırıcılık var vesaire. unların hepsini kabul ediyor.
Sonra da 20 milyon Sterlin bağışta bulunmayı, hayır bağışında bulunmayı kabul ediyor.
Yani Türkiye Cumhuriyeti'nden çalınan paralarla bu holding İngiltere'de 20 milyon sterlin de iyi niyet beyanı olarak bağış yapmayı da kabul ediyor ve toplamda 615 milyon Sterlin İngiltere devletine ödemeyi kabul ediyor.
615 milyon Sterlin 790 milyon dolar ediyor.
Onun da bugünkü kurla karşılığı 32 milyar Türk lirası.
32 katrilyon.
Yani devasa bir para.
Bakın Türkiye Cumhuriyeti o kadar yatırım yaptı, o kadar harcadı vesaire vesaire TOG diye bir marka ortaya çıkardı.
POG markasına yapılan yatırımdan neredeyse daha fazla parayı sadece bu yasa dışı bahisten ceza kısmı olarak İngiltere'ye ödedi bu GVC firması.
Şimdi bakın 2011 ile 2018 arasında GVC firmasının bu vergi mergi şu bu filan işlerinden dolayı ödediği rakam 790 milyon dolarsa eğer bunların bu 7 yılda Türkiye Cumhuriyeti'nden kazandıkları para 5 milyar dolar filan olmalı.
Yani yaptıkları ciro ya da kazandıkları para.
Anca bu büyüklüğün vergisi bu kadar çıkar.
Yani dolayısıyla devasa bir paradan bahsediyoruz.
Ve bakın bu para yine İngiltere savcılığı'ın tespitlerine göre Türkiye'de bu para bunlar tarafından kazanılmış yaşa dışı bahis sektöründe.
Sonra bu para tamamen Türkiye dışına çıkartılmış.
Sonra da zaten 2018'den sonra çeşitli offshore adalarında firmalar kurulmuş.
Bu saydığım size dör tane bahi sitesi oralara devredilmiş filan.
Orada biraz muvazalı işlemler yapılmış vesaire.
Dolayısıyla para da bu offshore adalarına filan gitmiş.
>>İngiltere vergisini aldı mı?
İngiltere vergisini aldı.
Bu işin içerisinden çıktı.
Tabii İngiliz polisi burada durmuyor.
İpin ucunu bir kere yakalamışlar.
Şirketin CEO'su Kenny Alexander ve mali işlerine bakan Scott Masterson'a yönelik, bunların da içinde olduğu 11 kişiye yönelik yeni bir dava daha açılıyor ve bunlara deniyor ki siz tamam bu kadar bu kadar ceza verdi bu şirket diyor ama bunlar filan hesaplanırken bunlar yapılırken siz aynı zamanda da yanıltıcı bilgiler vererek kamu otoritesini yanılttınız diyor ve bununla ilgili bu 11 kişiyile ilgili yeni bir dava açıyor.
Şimdi bu Kenny Alexander aslına bakarsanız yarış hatları vesairede olan kendisi de milyar sterlinlik bir adam haline gelmiş.
Şimdi İngiliz hükümeti bu işi buradan yakalamış.
Ya muhtemelen Kenny Alexander'ın da mal varlığının önemli bir bölümünü alacak.
Yani ibretlik bir durum söz konusu.
>>Türkiye Cumhuriyeti'nin savcıları nerede bu işte?
İngiliz bir firma gelmiş.
Türkiye'de yasa dışı bahis oynatmış.
7 yılda 5 milyar dolara yakın para yapmış.
Bu paranın bir delik kuruşu Türkiye Cumhuriyeti'nde kalmamış.
Bu paranın tamamını götürmüşler Türkiye'nin dışından.
Türkiye Cumhuriyeti'nin savcıları, hükümeti, devlet yetkilileri, polisleri, hakimleri, istihbaratı hiçbir şey yapmamışlar.
Bir İngiliz firmasının Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını soyup soğana çevirip bir kuruşta vergi vermeden çekip gitmesini izlemişler.
İngiltere'nin normalde bu işten gördüğü bir zarar var mı?
>>Mali olarak gördüğü bir zarar var mı?
>>Soyulan kendi vatandaşları mı?
Kendi vatandaşları değil.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları söylüyor ama İngiliz hükümeti, İngiliz kraliyet savcılığı, İngiliz maliyesi diyor ki sen İngiliz vatandaşısın. asal ya da yasa dışı olarak dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar büyük para kazanmışsın ve bana beyan etmemişsin diyor.
Üstelik de İngiltere vatandaşı olarak dünyanın bir yerinde rüşvet suçu işlemişsin diyor.
Yani benim kanunumu delmişsin arkadaş diyor.
Rüşvet kanunun 7.maddesine karşı gelmişsin.
Bu maddeden de ilerleyen biçimde para kaçırmışsın.
Bu kadar bu kadar para yapmışsın. ununla ilgili hiçbir şey vermemişsin.
Kamuya vereceksin diyor ve düşünün bu devasa parayı tahsil ediyor.
Fakat savcılık bu bütün bu organizasyon yapılırken İngiliz savcılığı bu organizasyonun yapılabilmesinin Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine rüşvet vererek yapıldığının altını çiziyor.
Ama bu rüşvet suçu başka bir ülkenin yetkililerini kapsadığı için bu yetkilileri rüşvet soruşturmasının içerisine dahil etmiyor.
Ama şundan emin olun.
Bu kısım İngiliz istihbaratının kısmıdır ve İngiltere istihbaratı zaten İngiltere savcılığı ve maliyesiyle işbirliği yapmış, suçunu kabul etmiş.
2023'te bu 790 milyon doları ödemiş İngiltere devletine şirket.
Aynı zamanda bu işbirliği çerçevesinde elinde olan bütün bilgileri, rüşvet kayıtlarını vesaire de bunları da vermiştir.
Dolayısıyla İngiltere hükümetinin istihbaratının, savcılığının elinde ne var?
Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasetçileri, hükümet yetkilileri ya da bürokratlarının rüşvet kayıtları var.
Şimdi bakın 5 milyar dolarlık bir büyüklükten bahsediyoruz.
Sadece İngiltere'nin kestiği ceza 790 milyon dolar ki daha da ceza kesecek bu yeni davayla.
1 milyar dolara çıkacak o ceza.
Bu kadarsa Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri de ekonomiyi çok iyi bilen reisimiz filan var ya ben ekonomi uzmanıyım ben ekonomistim filan diyor ya.
Ali Yeşildağ diyordu ya Tayyip abi ekonomist diyor.
Götürmeyi çok iyi bilir.
Yani onun ekonomisini yapar.
Şimdi ekonomist reisimiz de herhalde bunun ekonomisini yapmış. radan payını almıştır herhalde.
Şimdi bu kayıtlar, bu rüşvet kayıtları, bu yüz milyonlarca dolar rüşvetler vesaire İngiliz istihbaratı bu bilginin, İngiltere devleti bu bilginin turşusunu mu kuracaktır sizce?
>>Turşu kurmak için mi bu bilgilere sahiptir?
Değil.
Şimdi bakın, Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri bazen Suriye'de, bazen başka dış politik meselelerde hepimize saç yolan, akla hayale gelmeyen yalpalamalar, enteresan U dönüşleri vesaire yapıyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin çıkarları uluslararası diplomasi masasında peşkeş çekiliyor.
Hepimiz de bu mantıksızlığı anlamıyoruz.
Kimisi bunların zekasına, kimisi cahilliğine yontuyor.
Ama bakın realite bu.
Her taraftan kendilerini kaptırmışlar.
Amerika Birleşik Devletleri Rıza Zarrab'ı aldı götürdü.
Rıza Zarrap her şeyi itiraf etti.
Orada her şeyi anlattı.
Mahkemede o kadar rüşvet veriyor ki mahkemede beyaz tahta getirdiler.
Tahtaya yaza yaza çizdi.
Bütün ağı çıkardı ortaya.
Şimdi tepelerinde sallandırıyorlar.
Halk Bankası'na 20 milyar dolar ceza vermeyi tepelerinde sallandırıyorlar.
Yetmiyor.
Bu suçu işleyen Halkbank yöneticileri Tayyip Erdoğan'ın damadı, Tayyip Erdoğan'ın kendisi, Türkiye Cumhuriyeti'nin o dönemki bakanları vesaire hepsinin uluslararası çerçevede mal varlıklarının dondurulmasıyla ilgili de davayı tepelerinde sallandırıyorlar.
E şimdi bunlar bu kadar para çaldılar.
AK Parti hükümeti Türkiye'den çaldılar.
Bu paraların bir kısmını Endonezya'ya, bir kısmını Malezya, bir kısmını Katar'a, oraya buraya, İsviçre'deki bankalara filan depoladılar.
Amerika bunların mal varlığını dondurunca bunların hepsine tık tık tık hepsine şimdi bu sebeple bunlar neler?
Amerika'nın eline, avucuna düşmüşler.
>>Şimdi burada ne var?
İngiltere'nin eline avucuna düşmüşler.
Bunlar böylesine bir hükümet.
Fakat enteresan biçimde İngiltere'de The Mirror gazetesi bunu yazdı.
Guardian bunu yazdı.
İngiltere'deki bir sürü yerde çıktı ve maalesef ki 2023 yılında bu ceza kesilmiş.
Bu firma da bu cezayı ödemiş.
Sessiz kalmışlar.
Bununla ilgili normalde aslında Türkiye Cumhuriyeti'nin istihbaratı, dışişleri vesaire burada çalışanlar, görevlerini yapan hükümetin kulu kölesi değil de Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin görevlileri olsaydı böylesine bir skandalı raporlara geçirirdi ve bu skandal raporlara geçirildiğinde de muhalefeti, medyası biz vesaire bunu duyar ve halkın yararı için bunu ifşa ederdik.
Anlaşılan İngiltere 790'ı indirmiş.
Bunu gizlemiş.
Ondan sonra 2023'te bu parayı almış, onlardan gizlemiş vesaire.
Türkiye'deki devlet yetkilileri de zaten Tayyip Erdoğan'ın kulu kölesi.
Onlar da hiçbir şey üzerine yatmamışlar.
>>Anca biz bunu nereden duyuyoruz?
İngiltere şimdi sineğinde yağını çıkaracak.
Ya bu şirketin GVC Holding'in şimdi Entein olan Holding'in 11 yöneticisi hakkında da ceza davası açınca yani onların mal varlıklarına da ilerleyecek. işilere doğru ceza davası açınca bu da gazetede haber olunca İngiltere gazetesinde ondan sonra biz öğrenebiliyoruz.
Rezaletin bir kısmı büyük kısmı daha doğrusu en büyüğü de bu arkadaşlar.
Şimdi bakın o paranın içerisinde dediğim gibi 20 milyon dolar da 20 milyon Sterlin daha doğrusu da bağış parası var.
Yani diyor ki bu GVC Holding biz suçumuzu kabul ediyoruz.
Bu halkların hepsini işledik.
Kamu yararı için de 20 milyon euro iyi niyet, 20 milyon Sterlin iyi niyet göstergesi olarak bağış yapıyoruz diyor.
Hani Rıza Zarrap da hayırsever iş adamıydı ya AK Parti için bir dönem.
Şimdi de Amerika için hayırsever iş adamı oldu.
Şimdi bunlar da Türkiye Cumhuriyeti'nden çaldıkları paralarla gidiyorlar İngiltere'de hayırsever iş adamı oluyorlar.
Bu da Türkiye açısından rezalet bir durum.
Ve bakın İngiltere yasa dışı bahisle ilgili operasyon yapınca nasıl yapıyor?
Türkiye'de işte handikap operasyonu oldu.
En büyük yasa dışı bahis operasyonu.
Orada da işte bir kumpasla vesaire rakipleri nedeniyle filan Veysel Şahin içeriye girdi.
Biraz uzun yattı.
Biraz uzun o da fazla değil filan.
Öyle mal varlığını filan da koparıp devletin kasasına bir para filan girdiği de yok.
Şimdi Türkiye'deki bütün yasa dışı bayis operasyonları ne? lt seviyede vay hesabını kullandırmış oymuş buymuş filan bunlara filan çöküyorlar bunları içeriye atıyorlar 35 ay içeride kalıyor vesaire yasa dışı bahis baronları veysel Şahin'e bir şey olmaz Fedlan Kılıçlan'a bir şey olmaz Veysel Şahin Murat Şahin'e bir şey olmaz oner'e bir şey olmaz Halil Falyalı'ya zaten bir şey olmuyordu en sona rakipleri öldürdüler Özge Falyalı'ya bir şey olmaz.
Hüsnü Falyalı'ya bir şey olmaz.
Bunlar özel uçaklarıyla Türkiye'nin üzerinde f atarlar.
Bunlar gelirler Türkiye'de yatlarıyla tatil yaparlar.
İstedikleri zaman girer, istedikleri zaman çıkarlar.
Veysel Şahin Türkiye'de Apple TV denen bir televizyon sahibi olur, medya patronu olur vesaire.
Türkiye'de bu baronlara dokunulmaz.
Niye?
Niyesini İngiliz kraliyet savcılığıan öğreniyoruz.
Rüşvet verdikleri için.
>>Ne diyor?
Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine rüşvet verme yöntemiyle büyük miktarda gelir elde edilen yasa dışı faaliyet.
Rezillik budur.
İşte itibardan tasarruf olmaz diyordu ya Tayyip Erdoğan o devasa sarayı yaparken itibar burada. tibar İngiltere mahkemelerinde, Amerika mahkemelerinde rüşvetçi olarak dalga damgalanan, rüşvetçi olarak delilleri ortaya koyan bir Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olmanda itibarsızlık. tibar 1000 odalı saray yapmakla filan olmuyor.
Türkiye Cumhuriyeti maalesef böyle rezil bir durumda 5 milyar dolar sadece 4 tane bahis sitesinden çalıp götürmüşler ve bunun vergisini de İngiltere hükümeti almış.
Ey Türkiye Cumhuriyeti'nin maliyesinin yetkilileri, Mehmet Şimşek, milletin ümüne çöküyorsun.
Mehmet Şimşek bu da senin utanç vesikan olsun.
Yani ben namusluyum, yemiyorum, çalmıyorum, çırpmıyorum, yolsulluk yapmıyorum. ilan.
Milletin malını çaldırmamak da senin görevin.
Maliye yetkilisi olarak milletin malını çaldırıyorsun bak.
Ama senin de görev yaptığın, senin de gidip çalıştığın İngiltere'deki maliye kendi parasını hatta başka ülkelerde bile yapılsa o parayı tutup alıyor.
Diyor ki, "Benim" diyor "Rüşvetle ilgili kanunumu sen İngiliz vatandaşı olarak dünyanın hiçbir yerinde delemezsin" diyor.
"Delersen de" diyor, "bundan kaynaklı mal varlığını sana kustururum" diyor.
>>Nerede böyle Maliye Bakanı bizde?
>>Nerede böyle istihbarat başkanı bizde?
>>Nerede böyle savcılar?
Bizde işte kraliyette, Birleşik Krallık'ta savcılar var.
İstanbul adliyesiyle Ankara adliyesinde de muhalefetin ümüne çöken rüşvetçi savcılar var.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki videoda görüşmek üzere.
Hoşça kalın.
===================================
"Ergün Diler/Takvim:" O PAŞAYI VURUN !
Aralık 2013
Wolfowitz, Kıvrıkoğlu’nun kendisini azarlamasını hiç unutamadı. Önce Süleymaniye’deki çuval olayını tezgâhladı. Ardından Paşa için ölüm emri çıkarttı. Ancak metresinin düşük çenesini hesaba katmadı…
Öyle konular vardır ki sadece bir kere yazabilirsiniz….Zamanın ruhuna uymayıp ertelediğinizde ya da öne aldığınızda, yazdığınızın bir anlamı olmaz. Ama doğru zamanda kaleme alındığında da TSUNAMİ etkisi gösterir.
Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök, Ergenekon mahkemesine gidip ifade verinceye kadar birazdan yazacaklarımı paylaşmayı düşünmüyordum…………
Ancak Paşa salonda ABD, Wolfowitz aracılığı ile bana Tezkerenin geçmesi için baskı yaptı. Ancak ben dinlemedim diye konuşunca daha fazla bekleyemezdim….
İşte size sadece filmlerde görebileceğimiz müthiş bir hikaye…Filmden tek farkı, buradaki her şey gerçek! Okuyun siz karar verin…
Tarih16 Temmuz 2002…Türkiye’yi ziyareti daha önce üç kez ertelenen ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, resmi temaslarda bulunmak üzere gece geç saatlerde Ankara’ya indi. Dönemin Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer, Başbakan’ı Ecevit, Genelkurmay Başkanı ise Hüseyin Kıvrıkoğlu’ydu.
Gezi basında günler öncesinden köpürtüldü… Ziyaretin hayati önem taşıdığı sayfa sayfa anlatıldı. Uçaktan inen Wolfowitz’in canı sıkkındı. Görüşmek istediği tüm isimlerden randevu almış ancak biri kendisini kabul etmemişti. Kara Kuvvetleri Komutanıyken Kıbrıs’taki çadırda suikasttan kurtulan Kıvrıkoğlu bir türlü kendisini kabul etmiyordu. ABD Büyükelçiliği ve diğer makamlar araya girdiyse de Paşa, Nuh diyor, Peygamber demiyordu! Çıkış yolu bulamayan Washington devreye girip Başbakan Ecevit’ten aracı olmasını rica etti. Kıvrıkoğlu Paşa, Ecevit’e de kibarca Hayır diyerek görüşmeye yanaşmadı. Kriz giderek büyüyünce rahmetli Ecevit tekrar telefona sarılarak En azından iki-üç dakika görüşün bari teklifini iletti. Paşa hiç de stemeyerek Peki cevabını verdi.
Randevu baskıyla alınmıştı. Paşa sinir küpüydü. Görüşme başlamış ama suratlar asıktı. Birkaç dakika içinde elektriklenme tüm odaya yayıldı.
ABD’li konuk Irak işgalini masaya getirmişti. Peş peşe akıl almaz istekler sıralıyordu. Silah arkadaşlarının Hacı diye andığı Paşa, Wolfowitz’in GENEL VALİ gibi konuşması üzerine çok sert tepki verdi.
Kerkük’ü de içine alan bir Kürt Devleti kurulması söz konusu olursa, doğrudan ve açıkça oraya, bölgeye gireceğimizi, müdahale edeceğimizi biliniz diye çıkıştı.”
Wolfowitz neye uğradığını şaşırdı. Ne yapacağını bilemez hale gelen Wolfowitz Ben, ABD Savunma Bakan Yardımcısıyım, benimle böyle konuşamazsınız dedi.
Orgeneral Kıvrıkoğlu da Ben de Türk ordusunun başıyım ve üstelik de Türkmen asıllıyım diye karşılık verdi.
Şaşkına dönen ABD’li sinirli bir şekilde salonu terk etti.
Görüşmek için can attığı toplantı kâbusu olmuştu. Irak işgalini Ankara’ya en net anlatan ABD’li olan Wolfowitz ülkesine döndü. Kısa bir süre sonra Kıvrıkoğlu, çok sevdiği Hilmi Özkök’e yerini bıraktı. Birkaç ay sonra da Türkiye’nin gündeminde 1 mart Tezkeresi vardı. Herkes ne olacağını merakla bekliyordu. Amerikalılar aradaki pürüzlere rağmen karardan emindiler. Ancak sonuç öyle olmadı. Tezkere, Meclis’e takıldı.
Wolfowitz’e göre, Türk Ordusu, siyasiler üzerinde gerekli baskıyı yapmamıştı. Tezkere’nin geçmemesinin arkasında da Kıvrıkoğlu’nun parmağı vardı.
Ankara’da kovulmaktan beter olan Wolfowitz, Pentagon’da sık sık Türkler, ABD’ye kafa tutmanın ne demek olduğunu anlamalı diyordu. Bunu hiç çekinmeden her yerde dile getiriyordu. Kini hiç bitmiyordu.
Öfkesi hiç dinmiyordu. Bu aşağılanmanın faturasını ödetmek için çırpınıyordu……Aradığı fırsatı tam bir yıl sonra yakaladı…
4 Temmuz 2003 günü, Kuzey Irak’taki Türk Birliği basıldı. ABD askerleri ve çok sayıda Peşmerge karakolun etrafını sardı. Silahlarını kullanmayan 11 Türk askerinin başına çuval geçirildi. Operasyonun emrini Wolfowitz vermişti.
>>İntikamını geç de olsa almıştı!
Aradan iki hafta geçmişti… ABD’deki bir büyükelçilikteki kutlamaya seçkin isimler katılmıştı. Dönemin ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers da bunlardan biriydi. Orada olan 4 kişilik TÜRK EKİBİ harekete geçmek için fırsat kolluyordu. Sivil ama önemli Türk o anın geldiğini anlayınca arkadaşlarına dönerek Ben şimdi Myers’a yaklaşacağım, siz bizi perdeleyin, kimseyi yaklaştırmayın, rahat rahat görüşeyim dedi. Diğer üç Türk görevlerini kusursuzca yaptı. Kimse oraya yaklaşamadı……
O Türk, Myers’ın yanına giderek derhal Çuval olayını açtı ve Bu işin arkasında Wolfowitz’in olduğunu biliyoruz dedi….Myers şaşkına dönmüştü; Bunu siz nereden biliyorsunuz diye kısık sesle sordu. Sivil Türk Sayın Başkan inanın başka şeyleri de biliyoruz cevabını verdi ve başladı sırlamaya. Wolfowitz, küçük özel bir ekiple bir takım örtülü operasyonlar hazırlığındaydı.
Myers, duyduklarına inanmıyordu, Hayır, bunlar olamaz diye karşı çıkıyordu. Konuyu daha fazla uzatmak istemeyen sivil Türk elini ceketinin cebine atarak ilgili belgeleri çıkardı. Myers’ın gözleri büyümüştü.
Sivil Türk Sayın Başkan, ordunuzun içindeki küçük bir klik, iki ülke arasında kriz çıkarmak istiyor, buna müsaade etmeyin dedi… Myers biraz düşündü Size samimiyetimle söylüyorum ki, bunlardan (Siyonistleri kastediyor) Dışişleri’nde bolca bulunur(!), ama Pentagon’a giremezlerdi(!). Ancak son yıllarda bir kaçı orduya sızmayı başardı. Fakat ben gereğini yapacağım diyerek garanti verdi. Sivil Türk, teşekkür edip giderken Myers öylece kalakalmıştı!
Kıvrıkoğlu ne kadar canını yakmışsa Wolfowitz o günü bir türlü unutamıyordu. Evinde Erhan Göksel ve Cengiz Çandar gibi isimleri ağırlayacak kadar Türklerle arası iyi olan Amerikalının acısı büyüktü. Elindeki gücü kullanarak son kararını verdi: Kıvrıkoğlu’nu ortadan kaldırın!
Wolfowitz’in verdiği emir Türkiye’ye kadar gelmişti. Hazırlıklar başlamıştı. Sinsi plan alttan alta işlerken çılgın Amerikalının o dönem ki METRESİ çok sevdiği bir arkadaşıyla İtalyanların işlettiği bir lokantaya gitti. Masaya gelen garson İtalyanca selam verip isteklerini almaya başladı.
Hanımefendi İtalyan garsonu tehlike görmemiş olacak ki yanındaki okul arkadaşına ŞİFRELİ olarak planı anlatıyordu. ODTÜ’den mezun olan genç hiç bozuntuya vermeden siparişleri alıp İtalyanca selam verip uzaklaştı! Birkaç dakika sonra masaya siparişler geliyor, ancak garson görünmüyordu!
Lokantayı terk eden genç Ankara’ya mesaj geçiyordu:
Sanırım Hüseyin Kıvrıkoğlu ile ilgili kötü bir gelişme olacak. Koruma altına alırsanız iyi olur!
Wolfowitz’in ekibi Ankara’daki dostlarına düğmeye basın talimatı verdi. Ancak Kıbrıs’ta kurşunun sıyırdığı Kıvrıkoğlu’na kimse yanaşamıyordu. Etten duvar örülmüştü. Kimse nerede ne yapacağını kestiremiyordu. Bir süre sonra oluşturulan güvenlik halkası TEHLİKEYİ fark etti. İki şüpheli sınır dışı edildi. Yakalanan yerli işbirlikçilere ne olduğu ise hiç bilinmedi
===================================
Atatürk Olmasaydı Ne Olurdu? | Celal Şengör İle Olmasaydı Ne Olurdu
KAFA TV
8 Kas 2023 #Atatürk #CelalŞengör #MustafaKemal
Celal Şengör Olmasaydı Ne Olurdu'nun yeni bölümünde Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı ne olurdu sorusuna yanıtladı.
https://www.youtube.com/watch?v=VoWSmbGSSyI
===================================
Macaristan'ın Kutsal Tacı veya Aziz Stephen Tacı, Avrupa'da halen mevcut olan en eski kraliyet taçlarından biridir ve tarihi 11. yüzyıla kadar uzanır.
Taç , Bizans kralı VII. Doukas tarafından, Macar Kralı I. Geza'ya hediye olarak verilmiş.
Bu tacın bir tarafında, Macar Kralı I. Geza'nın figürü bulunur ve hemen yanına, yunanca yazılmış şu ifadeler bulunur " ΓΕΩΒΙΤΖΑϹ ΠΙΣΤΟϹ ΚΡΑΛΗϹ ΤΟΥΡΚΙΑϹ"
" Géza I, faithful kralj of the land of the Turks"
"Türkçesi:" "Geza I, Türk topraklarının sadık kralı"
Bu taç, 800 yıl boyunca her kral tarafından takılmış ve "kutsal" olarak akdedilmiştir.
Budapeşte'de MILLI MÜZE'de sergilenmektedir.
>>2 resim var
===================================
Fransa Sağlık Bakanlığı'ndan hastanelere: Mart 2026'ya kadar olası büyük bir çatışmaya hazırlanın
Bir sağlık çalışanı15 Eylül 2020 tarihinde Fransa'nın Strazburg kentindeki Nouvel Civil Hastanesi'nde bir hastayla ilgileniyor.
02/09/2025
Bakanlık, Fransa'daki hastanelerin 'savaş zamanındaki sınırlamaların' farkında olmaları ve büyük bir çatışma durumunda hem Fransız hem de yabancı askerlere bakmaya hazır olmaları gerektiğini belirtti.
Fransa sağlık sistemi, savaştan dönen binlerce askeri tedavi etmek zorunda kalabileceği bir senaryoya hazırlanıyor.
Fransa Sağlık Bakanlığı'nın 18 Temmuz'da bölgesel sağlık yetkililerine gönderdiği bir mektupta hastanelere Mart 2026'ya kadar olası bir "büyük çatışmaya" hazır olmaları talimatı verdiği bildirildi.
Bakanlık, Fransa'daki hastanelerin "savaş zamanındaki sınırlamaların" farkında olmaları ve büyük bir çatışma durumunda hem Fransız hem de yabancı askerlere bakmaya hazır olmaları gerektiğini belirtti.
Fransız hiciv gazetesi Le Canard enchaine'nin haberine göre bakanlık, hastanelerin 10 ila 180 günlük bir süre içinde 10 bin ila 15 bin askeri tedavi etmeye hazır olması gerektiğini belirtti. Euronews Sağlık mektubun içeriğini bağımsız olarak doğrulamadı.
https://www.lecanardenchaine.fr/defense/51669-la-sante-requisitionne-les-hopitaux-pour-la-guerre-en-europe
Euronews'e konuşan bir hükümet sözcüsü, sağlık bakanlığının görevinin salgın hastalıklar, çevresel krizler ve "kötü niyetli riskler" de dahil olmak üzere "sağlık sisteminin karşılaşabileceği çok çeşitli tehditlere" hazırlanmak olduğunu söyledi.
Sözcü, bu hazırlıkların bir parçası olarak Fransa'nın sağlık profesyonellerinin sivil sağlık sisteminde askeri hastaları tedavi etmeye hazır olması gerektiğini belirtti.
Mektupta ayrıca Fransa'nın "yabancı askerlerin kendi ülkelerine geri gönderilmesini sağlamak" için otobüs ve tren istasyonları, havaalanları ve limanların yakınında sağlık merkezleri kurmayı düşündüğü bildirildi.
Sağlık Bakanı Catherine Vautrin geçen hafta Fransız haber kanalı BFMTV 'a verdiği bir mülakatta "ülkenin krizleri ve sonuçlarını öngörmesinin son derece normal olduğunu" söyledi. Vautrin, bahsi geçen önlemlerin ihtiyati olduğunu vurguladı.
https://www.bfmtv.com/politique/video-ca-fait-partie-de-l-anticipation-catherine-vautrin-reagit-aux-revelations-du-canard-enchaine-sur-la-demande-faite-aux-ars-de-preparer-les-soignants-a-un-possible-engagement-majeur_VN-202508270327.html
Bir ülkenin sağlık sistemi acil bir durumla başa çıkmak için "hazırlıksız" olduğunda neler olabileceğine örnek olarak COVID-19 pandemisini gösterdi.
BFMTV'ye konuşan Vautrin, "Bu, tıpkı stratejik stoklama gibi öngörünün bir parçasıdır," dedi.
Estelle Nilsson-Julien habere katkıda bulunmuştur.
https://tr.euronews.com/saglik/2025/09/02/fransa-saglik-bakanligindan-hastanelere-mart-2026ya-kadar-olasi-buyuk-bir-catismaya-hazirl?utm_source=Bundle&utm_campaign=feeds_all-themes&utm_medium=referral
===================================
Bilim insanı Furkan Dölek'ten haber yok: Aile ABD'den bilgi bekliyor
02/09/2025
ABD’de gözaltına alınan Türk bilim insanı Furkan Dölek’ten 27 Ağustos’tan bu yana haber alınamıyor. Adana’nın Kozan ilçesinde yaşayan ailesi Dölek’ten gelecek iyi haberi bekliyor.
Anne Zuhal Dölek 27 Ağustos’tan bu yana oğlunun bulunması için yetkililerden yardım beklediklerini ve Furkan’dan güzel haber almak istediklerini söyledi.
Oğlunun Ocak 2023’te Virginia Tech Üniversitesi davetiyle ABD’ye gittiğini ve Fermilab kurumunda deneylerde çalıştığını anlatan Dölek, şöyle konuştu:
“Orada suçsuz olduğu bazı olayları göz ardı edemedi. Çalıştığı üniversiteyi rahatsız etti. Geçen yıl çocuğumuzu görevden uzaklaştırdılar, vizesine son verdiler.
Bu sürerken odasını boşaltması için izin isteyip girdiği sırada ‘izinsiz girdi’ diye gözaltına aldılar. Bir sene mahkemesi sürdü.
Çok basit, bir trafik kuralı ihlali gibi olması gereken bu mahkeme bir yıl sürdü. Çocuğum bir yıl vizesiz ve çalışma izni olmadan orada kaldı.”
Furkan Dölek’in ailesi. Fotoğraf: AA
Dölek, oğluyla en son Kanada’ya doğru yürürken 27 Ağustos’ta görüştüklerini belirterek şöyle devam etti:
○ En son geçen çarşamba gece görüştük, ondan sonra telefonları kapandı. Bir daha da kendisinden haber alamadık. Hiçbir şekilde bize bilgi vermiyorlar. Dışişleri Bakanlığı’mızdan aradılar, büyükelçiliğimizden aradılar, kızım görüştü.
○ Lütfen bize yardımcı olsunlar. Çocuğumuzu inşallah başına bir şey gelmeden, sağ selamet almak istiyoruz. Orada da sıkıntılı günler geçirdiğini düşünüyorum.
○ Kolay değil eğer bir kamptaysa ya da başına bir şey geldiyse çok endişeliyim. Günlerdir uyumuyoruz, bir şey yiyip içemiyoruz. Eşim kalp hastası, ben şeker hastasıyım ama hiç önemli değil. Yeter ki çocuğumuz bulunsun, sağlıkla ona kavuşalım.
>>Ne olmuştu?
Virginia Tech Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Türk bilim insanı Dr. Furkan Dölek’ten gözaltına alınmasından bu yana haber alınamıyor.
Dölek, veri uzmanı olarak çalıştığı laboratuvarlardaki tespit ettiği bazı eksiklik ve güvenlik açıklarını ABD Enerji Bakanlığı’na bildirmiş, ardından da sosyal medyada ifşa etmişti.
Bilim insanı bunun ardından mobbinge uğradı, görevinden uzaklaştırıldı ve vizesi iptal edildi. Virginia Tech’ten çıkış belgesi de verilmedi.
Başına gelenlere dikkat çekmek için Kanada’ya tek kişilik bir yürüyüş başlatan Dölek, Akwesasne-Mohawk bölgesinde gözaltına alındı ve o zamandan bu yana kendisinden haber alınamadı.
Dölek, sosyal medyadaki paylaşımlarında vizesinin iptal edilmesiyle barınma, maaş, yasal statü ve gıda güvencesinden yoksun bırakıldığını belirterek şöyle yazmıştı:
Elimde yalnızca iki seçenek kaldı: Dava açmak ki bu da maddi destek gerektiriyor (ve) başka bir ülkede iltica, bu da finansman, ulaşım ve güvenlik koordinasyonu gerektiriyor. Şu anda, o seçeneğe bile erişimim yok.
Dölek ayrıca, araştırmacıların sömürüldüğünü, güvensiz koşullarda çalıştırıldığını, yanlışların örtbas edildiğini ve karşı çıkanların misillemeyle susturulduğunu öne sürmüştü.
Resmi ‘ihbarcı’ kanallarına başvurduğunu ancak korunmak yerine cezalandırıldığını, haksız suçlamalara uğradığını, işten çıkarıldığını ve kurumların buna sessiz kaldığını anlatmıştı.
https://www.diken.com.tr/bilim-insani-furkan-dolekten-haber-alinamiyor-aile-abdden-bilgi-istiyor/
===================================
Nevşehir’de bir gazeteci ‘haraç’ haberinde Erdoğan ve Yerlikaya’nın adını geçirince tutuklandı
Nevşehir’de CT Haber’in Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Can Taşkın, Erdoğan ve Yerlikaya’nın adının haraç iddialarında kullanıldığını yazdığı makale ve haber sonrası halkı yanıltıcı bilgi yayma suçlamasıyla tutuklandı.
Nevşehir’de CT Haber’in Sorumlu Yazı İşleri Müdürü ve CT Haber TV’nin Genel Yayın Yönetmeni Can Taşkın, kaleme aldığı ‘haraç’ iddiaları nedeniyle tutuklandı.
Taşkın 31 Ağustos’ta Nevşehir’de Kimin Adıyla Haraç Kesiliyor? başlıklı bir makale kaleme aldı. 1 Eylül’de de CT Haber’de Nevşehir’de ‘Haraç Listesi’ İddiası! Cumhurbaşkanı ve Bakan’ın Adı Kullanılıyor başlıklı bir haber yayımlandı.
https://www.cthaber.com/makale/26163810/can-taskin/nevsehirde-kimin-adiyla-harac-kesiliyor
Nevşehir Cumhuriyet Başsavcılığı makale ve haberle ilgili olarak Taşkın hakkında Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu (TCK m. 217/A) suçlamasıyla soruşturma başlattı. Taşkın dün sabah saatlerinde gözaltına alındı.
https://www.cthaber.com/haber/26166989/nevsehirde-harac-listesi-iddiasi-cumhurbaskani-ve-bakanin-adi-kullaniliyor
Polis Taşkın’ın ev ve iş yerinde de arama yaparak bazı dijital materyallerine el koydu. Emniyet’teki ifadesinin ardından sevk edildiği mahkemece tutuklandı.
Türkiye İnternet Gazeteciliği Derneği Genel Başkanı Okan Geçgel, Taşkın'ın tutuklanmasına "Gazetecilik, suç değildir. Dolayısıyla azılı suçlulara reva görülen yöntemler bir gazeteciye uygulanamaz. Eğer yazdığı bir yazı ya da yaptığı bir haber nedeniyle bir soruşturma başlatılmışsa, hukukun yolu bellidir: Gazeteci davet edilir, davete icabet eder ve ifadesi alınır. Bu kadar basit bir hukuki süreç varken, sabah baskınlarıyla evlerin basılması, kelepçelenmeler ve gözdağı niteliğindeki uygulamalar, basın özgürlüğüne açık bir darbedir." sözleriyle tepki gösterdi.
Ayrıca İYİ Parti ve Zafer Partisi'nin Nevşehir il örgütleri Taşkın'la dayanışma içinde olduklarını açıkladı.
>>Erdoğan'a seslenmişti
Taşkın yazısında, AKP’li bazı bürokratların Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın ismini kullanarak Nevşehir’de iş insanlarından para topladığını iddia etti. Makalede şöyle yazmıştı:
“Nevşehir’de iş insanları çeklerini ödeyemez durumda. Fabrikalar işçi maaşlarını yetiştirmekte zorlanıyor. Böyle bir dönemde devletin elini iş dünyasının omzunda görmem gerekirken, bazı bürokratların ellerinde listelerle para topladığını duyuyorum.
"Daha acısı:" Bu paraların Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tensipleriyle, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın talimatıyla istendiği söyleniyor!
Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Bakanım,
Adınızı kullanarak bu şehirde adeta haraç kesiliyor. Siz güçlü devleti temsil ederken, burada sanki devlet parasızmış gibi bir algı oluşturuluyor. Siz bu ülkenin itibarını korumaya çalışırken, burada sizin isminiz üzerinden iş dünyasına baskı kuruluyor.”
(HA) ianet.org/haber/nevsehirde-bir-gazeteci-harac-haberinde-erdogan-ve-yerlikayanin-adini-gecirince-tutuklandi-311060
===================================
Dijital Göçebeler İçin Gelir Vergisi Olmayan Ve Kolay Vize Alınabilen 11 Ülke
Dijital göçebelik günümüzde giderek daha popüler hale geliyor ve birçok ülke bu yeni yaşam tarzını desteklemek için özel vizeler ve vergi avantajları sunuyor.
>>Öykü Demirağ
Günümüzde ofis kavramı dört duvarla sınırlı değil; internet bağlantınız varsa dünyanın her köşesi sizin çalışma alanınız olabilir. İşte tam da bu yüzden dijital göçebelik son yılların en dikkat çeken yaşam tarzlarından biri haline geldi. Lüks bir Karayip adasında sabah bilgisayarınızı açıp öğleden sonra denize girebilir, Adriyatik kıyılarında kahvenizi yudumlarken toplantıya katılabilir ya da tropik bir yağmur ormanının ortasında yeni projelerinizi planlayabilirsiniz. Ancak böylesine özgür bir yaşamın arkasında bir başka önemli faktör daha var: vergiler. Dünyanın birçok ülkesi, dijital göçebelerin ilgisini çekmek için özel vizeler ve vergi avantajları sunmaya başladı. Bu ülkeler yalnızca doğal güzellikleriyle değil, aynı zamanda vergisiz kazanç fırsatlarıyla da öne çıkıyor. Kimisi uzun süreli oturma izni sağlarken kimisi kısa vadeli göçebe vizeleriyle sizi karşılıyor; ama hepsinin ortak noktası, uzaktan çalışmayı hayatın tadını çıkarabileceğiniz bir deneyime dönüştürmeleri. İşte dijital göçebeler için en iyi ülkeler…
>>11. Bahamalar
Haydi ilk durağımız Bahamalar olsun! Burası sadece kartpostallık plajlardan ibaret değil; aynı zamanda dijital göçebeler için de tam bir cennet. Bahamalar hükümeti, uzaktan çalışanlara ve öğrencilere yönelik Bahamalar Uzun Süreli Erişim Seyahat İzni (BEATS) adında özel bir program sunuyor. Bu izinle, Karayipler’in büyüleyici atmosferinde tam bir yıl boyunca vergisiz yaşayabiliyorsunuz. Dahası, süre bittiğinde bu izni yenilemek de mümkün. Ayrıca hali hazırda Türk vatandaşlarından vize istemiyor.
Vergi konusuna gelirsek; Bahamalar’da gelir vergisi yok, miras vergisi yok, şirket vergisi yok, sermaye kazancı vergisi yok! Yani burası kelimenin tam anlamıyla bir vergi cenneti. Hem güneşlenip denize girebilir hem de rahatça çalışabilirsiniz.
>>10. Panama
Bir sonraki durağımız Panama. Muhteşem plajları, enerjik festivalleri ve tropikal havasıyla Panama uzun süredir dijital göçebelerin gözdesi. 20. yüzyılın başlarından beri vergi cenneti olarak biliniyor. Hatta 2016’ya kadar uluslararası vergi şeffaflığı çalışmalarına katılmamış bile!
Panama’nın en dikkat çekici yanı, bölgesel vergi sistemi. Yani eğer geliriniz Panama dışındaki bir şirketten geliyorsa, buradaki yerel vergiden muaf oluyorsunuz. Ayrıca, dijital göçebeler için 9 ay geçerli bir vize mevcut. İsteyenler bu süreyi bir 9 ay daha uzatabiliyor. Ancak zaten Türkler vizesiz bu ülkeye seyahat edebiliyor.
>>9. Kosta Rika
Kosta Rika tam anlamıyla doğa tutkunlarının gözdesi. Yağmur ormanları, hem Karayip hem Pasifik kıyılarında eşsiz plajlarıyla tam bir tropikal güzellik sunuyor. Uzaktan çalışanlar için asıl cazip yanı ise yine vergisiz kazanç fırsatı. Yani yurt dışındaki işinizden kazandığınız paraya Kosta Rika’da dokunulmuyor.
Normal şartlarda Türk vatandaşları 30 günle sınırlı olmak kaydıyla ülkeyi vizesiz gezebiliyor. Dijital göçebe vizesi ise bir yıl geçerli ve isteyenler bir yıl daha uzatabiliyor. Kısacası, iki yıl boyunca doğanın ortasında çalışabilir, işten arta kalan zamanda sahilde palmiyeler eşliğinde kahvenizi yudumlayabilirsiniz.
>>8. Karadağ
Sırada Balkanların incisi Karadağ var. Adriyatik kıyılarında yer alan bu küçük ülke, Orta Çağ köyleri, dağ manzaraları ve sahilleriyle tam bir keşif noktası. Üstelik burada da dijital göçebeler için vergi avantajı söz konusu: Yabancı bir şirkette çalışıyorsanız gelir vergisi ödemiyorsunuz.
Karadağ, göçebeler için iki farklı seçenek sunuyor:
"Dijital Göçebe İzni:" İki yıl geçerli, iki yıl daha uzatılabiliyor (toplam 4 yıl). Ancak süresi bittiğinde, 6 aylık bir ayrılma şartı var.
"D Vizesi:" Daha kısa süreli kalmak isteyenler için, 6 aya kadar geçerli bir seçenek.
Yani uzun süre kalmak da, kısa bir göçebe macerası yaşamak da mümkün. Dijital göçebeler için en iyi ülkeler yazımıza devam ediyoruz.
>>7. Filipinler
Şimdi de Asya’ya, Filipinler’e uzanalım. 7.000’den fazla ada, volkanlar, şelaleler, tertemiz plajlar ve sıcacık misafirperverlik… Filipinler’in kartpostallık güzellikleri saymakla bitmez.
Ülke, dijital göçebe vizesini biraz geç çıkarsa da (Nisan 2025’te yasalaştı), bu eksikliği düşük yaşam maliyeti ve yurt dışından elde edilen gelire vergi koymaması ile telafi ediyor. Dijital göçebe vizesi bir yıl geçerli ve aynı koşullarda bir yıl daha uzatılabiliyor. Ayrıca, bu vize ile ülkeye giriş-çıkış yapma özgürlüğünüz de var.
>>6. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)
İhtişamın ve modern mimarinin başkenti BAE! Burası uzun zamandır vergi cenneti olarak biliniyor çünkü ülke gelir vergisi almıyor. Petrol gelirleri sayesinde sistem tıkır tıkır işliyor.
Dijital göçebeler için en popüler seçenek Dubai’nin Uzaktan Çalışma (Sanal Çalışma) Vizesi. Bu vizeyle bir yıl boyunca Dubai’de yaşayabilir, isterseniz sürenizi yenileyebilirsiniz.
Dubai’nin cazibesi ise bambaşka: dünyanın en yüksek gökdeleni Burj Khalifa, palmiye şeklindeki yapay ada Palm Jumeirah, lüks oteller ve restoranlar… Hem modern yaşamı tadabilir hem de sıfır vergi avantajıyla işinizi sürdürebilirsiniz.
>>5. Yeşil Burun Adaları (Cape Verde)
Batı Afrika açıklarındaki Yeşil Burun Adaları, hem sakin hem de huzurlu ada yaşamı arayan dijital göçebeler için harika bir seçenek. Burada Uzaktan Çalışma Programı Vizesi ile altı ay boyunca kalabiliyorsunuz. İsteyenler için bu süre bir altı ay daha uzatılabiliyor.
En güzel tarafı mı? Yerel gelir vergisi ödemiyorsunuz. Yani adanın büyüleyici manzaraları, rengârenk kültürü ve ekonomik gelişimini rahatlıkla keşfederken bir yandan işlerinizi sürdürebiliyorsunuz. Hem iş hem tatil, tam bir denge!
>>4. Curaçao
Hollanda Karayipleri’nde yer alan Curaçao, gizli koyları, mercan resifleri ve rengârenk deniz yaşamıyla tanınıyor. Eğer burayı yeni yaşam alanınız olarak seçerseniz, @Home in Curaçao adlı programla ülkeye kabul ediliyorsunuz. Bu vize ile 6 ay kalabilir, ardından 6 ay daha uzatabilirsiniz.
"Ve güzel haber:" Yabancı bir şirkete çalışıyorsanız burada gelir vergisi ödemiyorsunuz. Yani hem deniz altında dalış yapıp tropikal balıkları izleyebilir hem de akşamları bilgisayarınızı açıp işinize devam edebilirsiniz.
>>3. Hırvatistan
Geldik Adriyatik’in incisi Hırvatistan’a! 🇭🇷 Eğer Game of Thrones izlediyseniz Dubrovnik şehri size çok tanıdık gelecektir. Çünkü dizi boyunca Kral’ın Şehri sahnelerinin büyük kısmı burada çekildi.
Ama Hırvatistan sadece tarihi atmosferiyle değil, dijital göçebe dostu politikalarıyla da öne çıkıyor. Hırvatistan Dijital Göçebe Vizesi ile bir yıl boyunca ülkede kalabiliyor ve gelir vergisinden muaf oluyorsunuz. Üstelik burada hızla büyüyen bir dijital göçebe topluluğu var. Yani yalnız kalmaz, dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla fikir alışverişinde bulunabilirsiniz.
>>2. Antigua ve Barbuda
Atlantik ile Karayipler’in buluştuğu noktada yer alan Antigua ve Barbuda, tropikal plajları, yağmur ormanları ve ilham verici sanat anlayışıyla görenleri büyülüyor. Buradaki sanat, yerli Arawak halkının kaya resimlerinden esinlenmiş.
Ülke, dijital göçebeler için Nomad Dijital İkamet (NDR) vizesi sunuyor. Bu vize tam iki yıl geçerli ve uygun koşullar sağlandığında yenilenebiliyor. En cazip yanıysa, yurt dışından kazandığınız gelir için hiçbir vergi ödemiyorsunuz. Yani iki yıl boyunca tropikal bir cennette huzurla çalışabilirsiniz.
>>1. Barbados
Dijital göçebeler için en iyi ülkeler listemizin sonuna geldik. Ve geldik zirveye: Karayipler’in gözdesi Barbados! Burası, dijital göçebelere kapılarını Barbados Dijital Göçebe Vizesi veya nam-ı diğer Barbados Hoş Geldiniz Pulu ile açıyor. Bu vizeyle bir yıl boyunca ada hayatının tadını çıkarabilir, isterseniz bu süreyi yenileyebilirsiniz.
Barbados’u özel kılan şey sadece vergisiz yaşam değil. Aynı zamanda güçlü altyapısı, canlı kültürü, yıl boyunca süren etkinlikleri, ortak çalışma alanları ve büyük bir dijital göçebe topluluğu var. Yani burada hem çalışacak hem de sosyalleşebileceksiniz.
>>listelist.com/dijital-gocebeler-icin-en-iyi-ulkeler/
===================================
Kıyafetini beğenmediği hastayı muayene etmeyen doktor hâlâ görevde!
Konya Meram Devlet Hastanesi'nde kıyafetinin "açık" olduğunu öne sürdüğü genç bir kadını "teşhirci" diyerek muayene etmeyen doktor Hasan Hüseyin Uysal'ın görevine devam ettiğine dair fotoğraflar paylaşıldı. Paylaşılan fotoğrafta "Dr. Hasan Hüseyin Uysal hocam görevinin başındadır" ifadeleri kullanıldı.
"2 Eylül 2025, 12:"59 yayınlandı 2 Eylül 2025,
Konya Meram Devlet Hastanesinde görevli doktor Hasan Hüseyin Uysal, kıyafetini açık bulduğu genç bir kadını muayene etmeyi reddetmişti.
Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde Uysal, kendisine neden muayene etmediğini soran hastaya Çıplak geleni muayene etmem demişti. Uysal’a gelen tepkilerin ardından Sağlık Bakanlığı doktora soruşturma açıldığını duyurmuştu.
Öte yandan doktorun geçmişte yaptığı çocuk yaşta evlilik ve kadınların giyimi hakkındaki ifadeleri de gündem olmuştu. Uysal, Kendi iradesiyle evlenmek istemişse, 13 yaş konusunda kimsenin itiraz etmemesi gerekmez mi? ifadelerini kullanmıştı.
>>GÖREVİNE DEVAM EDİYOR
Yaşananların ardından Hasan Hüseyin Uysal hakkında yeni bir gelişme yaşandı. Tüm tepkilere rağmen Uysal’ın görevinin başında olduğu ve hasta muayenelerine devam ettiği ortaya çıktı.
Gazeteci Cengiz Çetinkaya, Uysal’ı hastanedeki polikliniğinde ziyaret ederek fotoğraf paylaştı.
Uysal’a muayene olan Çetinkaya, o anlara ilişkin paylaştığı fotoğrafa şu notu düştü:
>>Dr. Hasan Hüseyin Uysal hocam görevinin başındadır…
https://www.veryansintv.com/kiyafetini-begenmedigi-hastayi-muayene-etmeyen-doktor-hala-gorevde
============================
>>Nijerya'da bir kadın yakılarak katledildi
Nijerya'da bir kadın İslam peygamberi Hz. Muhammed'e 'hakaret' iddiası ile yakılarak katledildi. Şeriat hukukun uygulandığı Nijer eyaletinde daha önce de benzer olaylar medyana gelmişti.
02 Eylül 2025
Artı Gerçek - Nijerya’nın orta kesiminde yer alan Nijer eyaletinde bir kadın, İslam peygamberi Hz. Muhammed’e yönelik hakaret ettiği iddiasıyla bir kalabalık tarafından yakılarak katledildi.
Olay, cumartesi günü Mariga bölgesine bağlı Kasuwan-Garba topluluğunda meydana geldi.
Polis sözcüsü Wasiu Abiodun’un açıklamasına göre, Katsina eyaletinden gelen ve yemek satıcılığı yapan Amaye adlı kadın, iddiaların ardından kalabalığın saldırısına uğradı ve toplu saldırı sonucunda diri diri yakıldı.
Abiodun, polisin olayı kınadığını ve saldırganların yakalanması için soruşturma başlatıldığını duyurdu.
Nijer eyaletinde olduğu gibi Nijerya’nın kuzeyinde yer alan 12 eyalette şeriat hukuku, devletin genel yasalarıyla birlikte uygulanıyor. Şeriata göre blasphemy (peygambere hakaret) ölüm cezası gerektiren bir suç olarak kabul ediliyor. Ancak çoğu vakada, yargı süreci beklenmeden kalabalık kitleler tarafından şüpheliler linç edilerek katlediliyor.
Geçtiğimiz yıllarda da Deborah Samuel adlı kadın öğrenci, "İslam'a hakaret" gerekçesiyle önce linç edilmiş ardından da yakılarak katledilmişti.
2023’te Sokoto kentinde bir kasap, yine peygambere hakaret iddiasıyla taşlanarak öldürülmüştü.
Son yıllarda ayrıca Kano kentindeki şeriat mahkemeleri, iki Müslüman din adamı ve bir Müslüman gospel şarkıcısını blasphemy suçundan idama mahkûm etti. Ancak kararlar temyizde olduğu için cezalar henüz infaz edilmedi. (DIŞ HABERLER)
https://artigercek.com/dunya/nijeryada-bir-kadin-yakilarak-katledildi-337879h
============================
Fransa, hastanelere savaşa hazır olma talimatı verdi
02.09.2025
Fransız hastanelerine Avrupa’da yaklaşan bir savaşa hazırlık yapma talimatı verildi.
İngiliz Daily Mail’in Le Canard Enchaîné’nin elde ettiği belgelerden aktardığına göre, Fransa Sağlık Bakanlığı, ülke genelindeki sağlık kurumlarına Mart 2026’ya kadar olası bir büyük çatışmaya hazırlık yapma talimatı verdi.
Fransız hükümeti, ülkenin Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinden çok sayıda yaralı askeri kabul etme kapasitesine sahip bir destek devleti haline geleceği bir senaryo öngörüyor.
Bu emir, sağlık alanında savunmanın özel ihtiyaçlarını entegre ederken, nüfusun sağlık ihtiyaçlarını öngörmek, hazırlık yapmak ve bunlara yanıt verme amacını taşıyor.
Sağlık bakanlığı ek olarak, Bu nedenle, belirlenen riskler arasında, sağlık sorununun yurt dışından gelen potansiyel olarak yüksek sayıda yaralıya bakmak olacağı büyük bir çatışma hipotezi de bulunmaktadır. Bu nedenle, sivil sağlık sisteminde askeri hastaların bakımını öngörmek, sağlık sistemimiz için bir sorundur, diyor.
Bu karar, Almanya Genelkurmay Başkanı Carsten Breuer’in NATO ve ülkesinin silahlı kuvvetlerinin Rus askeri tatbikatları öncesinde alarmda olacağını açıklamasının ardından geldi.
Breuer, Rusya ile Belarus’un Zapad 2025 tatbikatı kapsamında askeri eğitimler düzenlerken Rus kuvvetlerinin NATO topraklarına saldırmasını beklemediğini ama ülkesinin ‘tetikte’ olacağını söyledi.
Breuer, Tatbikat örtüsü altında bir saldırı hazırlığı yapıldığına dair herhangi bir gösterge yok. Fakat sadece Alman kuvvetleri değil, NATO da tetikte olacak, dedi.
https://harici.com.tr/fransa-hastanelere-savasa-hazir-olma-talimati-verdi/
============================
Yunanistan'a 'Altın Vize' akını: Türkler yüzde 152'lik artışla başı çekti!
Yunanistan'da altın vize alan Türklerin sayısı, bu yıl yüzde 152 artışla 2 bin 449 kişiye yükseldi. Artışta Türklerin ardından İsrailliler ve ABD'liler öne çıkıyor.
02 Eylül 2025
Yunanistan'ın en az 250 bin euro'luk gayrimenkul yatırımı karşılığında oturum izni verdiği 'altın vize' programına Türk vatandaşlarının ilgisi hızla artıyor. Yunan Ekathimerini gazetesinde yayımlanan habere göre, Temmuz 2025 itibarıyla programdan yararlanarak oturum izni alan Türklerin sayısı, bir önceki yılın aynı dönemine göre %152'lik artışla 2 bin 449'a yükseldi.
Haberde, "Türk yatırımcılar, son iki yılda Yunan gayrimenkul piyasasındaki yatırım faaliyetlerini önemli ölçüde artırarak altın vize programının şampiyonları olarak öne çıkıyor" ifadelerine yer verildi. Bu artışın ardında, Türkiye'deki ekonomik belirsizlikler ve Yunanistan'ın Avrupa Birliği vatandaşlığına giden yolda sağladığı kolaylıklar etkili oluyor.
Bu artışta, program kapsamındaki fiyat eşiğinin 800 bin Euro'ya çıkması öncesinde başvuruların hızlanmasının etkili olduğu belirtildi.
>>Türklerden sonra en fazla artış İsraillilerde oldu
Altın vize programından onay alanlarda Türklerden sonra en fazla artış İsraillilerde oldu. Gazze'de ABD desteğiyle Filistinlilere karşı soykırım operasyonu yürüten İsrail'in vatandaşları, Yunanistan'daki altın vize onay sayılarını temmuzda geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 96 artışla 260'tan 510'a yükseltti. İsraillilerin, Yunanistan dışında Güney Kıbrıs'ta da gayrimenkul alımlarını artırması, bu ülkelerde endişe, tartışma ve tepkilere neden oluyor.
>>Donald Trump yönetiminden kaçış etkili oldu
Bu dönemde Yunanistan'dan altın vize alan ABD'lilerin sayısı yüzde 52 artışla 518'e, İngilizlerin sayısı yüzde 50,8 oranında artışla 706'ya yükseldi. ABD'lilerin sayısındaki artışta, aşırı sağcı Donald Trump yönetiminden kaçışın da etkili olduğu belirtiliyor. Halihazırda 11 bin 887 başvurunun incelendiğine işaret eden gazete, önümüzdeki aylarda altın vize alanların sayısının artacağına işaret etti.
>>Rakamın 35 bini bulması bekleniyor
Listenin uzun süredir ilk sırasında yer alan altın vize sahibi Çinlilerin sayısı ise yüzde 14,7 artışla 8 bin 179'a yükseldi.
Programın başlamasından bu yana geçen beş yılda toplamda 23 bin 221 kişi altın vize aldı. Onay sürecindeki başvurularla birlikte rakamın 35 bini bulması, bu rakamın gayrimenkul değeri karşılığının ise 8,5 milyar Euro olması bekleniyor.
https://www.ekonomim.com/ekonomi/yunanistanda-altin-vize-rekoru-turkler-yuzde-152lik-artisla-basi-cekti-haberi-840794
============================
>>Titanik’in keşfi gizli bir askeri operasyonun paravanıydı
02.09.2025
Kaşif Bob Ballard’ın 1985’te Titanik’i bulması, aslında ABD Donanmasının batık nükleer denizaltılarını incelediği gizli bir askeri operasyonun paravanıydı. CNN’in haberine göre Ballard, enkazı doğrudan aramak yerine gemiden kopan parçaların oluşturduğu enkaz alanını takip etme stratejisi sayesinde başarıya ulaştı.
Kırk yıl önce, 1 Eylül’ün ilk saatlerinde, dünyanın en ünlü gemi enkazı Titanik’i arayan araştırma gemisi Knorr’un komuta merkezindeki video ekranlarında metal bir silindirin grenli siyah-beyaz görüntüleri belirdi.
Cismin batık bir geminin kazanı olabileceğinden şüphelenen dört kişilik vardiya ekibi, ekranda olanlardan gözlerini ayıramayınca, ekibin aşçısını, 1970’lerden beri enkazı arayan keşif gezisinin baş bilim insanı Bob Ballard’ı uyandırması için gönderdi. Ballard, kamarasındaki ranzasında uyanık bir şekilde kitap okuyordu.
Massachusetts’teki Woods Hole Oşinografi Enstitüsünde kıdemli bilim insanı olan Ballard, o anları, Aşçı cümlesini bitiremedi bile. Yataktan fırladım. Pijamalarımın üzerine uçuş tulumumu giydim ve sonraki birkaç gün hiç çıkarmadım, diye anımsadı.
CNN, Titanik’in keşfinin 40. yıl dönümü öncesinde Ballard ve ekibinden Woods Hole’da deniz robotiği alanında kıdemli bilim insanı olan Dana Yoerger ile görüştü. İkili, bu çarpıcı görüntüye yol açan sıra dışı olaylar zincirini ve maceranın bununla bitmediğini anlattı.
Ballard, İçeri girdiğimde duvarda kazanın bir resmi asılıydı ve baktık, dedi. Kesinlikle Titanik’e ait olduğunu anladık ve ortalık bir anda karıştı.
Titanik, Ballard ve ekibinin ikonik geminin 1912’deki seyrinden 73 yıl sonra enkazını bulmasından önce bile bitmek bilmeyen bir merak kaynağıydı.
Batmaz denilen gemi, ilk seferinde, Amerika’nın en zenginlerinin de içinde bulunduğu bir dönemde batarak insan hatası, sınıf önyargısı ve teknolojik başarısızlığın bir öyküsü haline gelmişti.
Enkazın 1985’te keşfedilmesi, Titanik’in kamuoyundaki etkisini daha da artırdı. Bu keşif, tarihin en çok hasılat yapan filmlerinden biri olan 1997 yapımı gişe rekortmeni bir filme, çok sayıda belgesele ve müze sergisine ilham verdi.
Ayrıca, parası olanlar için okyanus yüzeyinin yaklaşık 3 bin 900 metre altındaki son istirahatgahını görmek üzere yüksek riskli gezilere yol açtı ki bunlardan biri 2023’te yeni bir trajediyle sonuçlandı.
>>Arayış, çok gizli bir görevi gizliyordu
1985’teki Titanik arayışı, Ballard’ın enkazı bulmaya yönelik ilk girişimi değildi. Ballard’ın 2021 tarihli anı kitabı Into the Deep’e göre, 1977’deki bir keşif gezisi, sonar ve kameraların bağlı olduğu 900 metrelik sondaj borusunun ikiye ayrılmasıyla başarısız olmuştu.
Bu deneyim ve canlı görüntü ihtiyacı, Ballard’ı uzaktan kumandalı su altı araçlarının daha iyi bir yol olduğuna ikna etti ancak bu vizyonu için finansman bulmakta zorlandı.
Sonunda ABD Donanması, Ballard’ın Argo adını verdiği derin deniz görüntüleme sisteminin geliştirilmesini destekledi. Donanma, bu sistemi 1960’larda Atlantik’te batan iki nükleer denizaltı olan USS Thresher ve USS Scorpion’un neden battığını belirlemek ve daha geniş kapsamlı Soğuk Savaş istihbaratı toplama amacıyla kullanmakla ilgileniyordu.
Ballard, Donanma yetkililerini, denizaltıları inceleme görevi sırasında Titanik’i aramak için de bir miktar zaman ayırmaya ikna etti. Bu plan, Donanmanın gizli görevi için bir paravan görevi gördü.
Ballard, O zamanlar pek çok insanın bilmediği şey, Titanik arayışının bir deniz istihbarat subayı olarak yürüttüğüm çok gizli bir askeri operasyonun paravanı olduğuydu, diye konuştu:
Sovyetlerin denizaltının nerede olduğunu bilmesini istemiyorduk.
>>Enkaz alanı stratejisi başarıyı getirdi
Yıllarca süren planlamaya rağmen Ballard, Titanik’i bulma konusunda iyimser değildi. Bunun iki nedeni vardı: Arama için ayrılan süre kısaydı ve Ballard’ın işbirliği yaptığı Fransız oşinografi enstitüsü IFREMER’den mühendis Jean-Louis Michel liderliğindeki bir Fransız ekibi, geminin yerini tespit etmek için yeni ve gelişmiş bir sonar sistemi kullanıyordu.
Ballard, Anlaşmaya göre Fransızlar onu bulacaktı ve bulduklarında benim de onu filme almak için yeterli zamanım olacaktı, dedi.
Fransız ekibi enkaza yaklaşsa da ıskaladı ve Ballard’ın iğneyle kuyu kazar gibi diye tanımladığı arama, Fransızların sonar taraması sayesinde daraltılmış bir alanda enkazı tespit etti.
Ballard’ın Scorpion denizaltısının enkazını haritalarken yaşadığı bir aydınlanma anı, görevin başarısı için çok önemliydi.
Enkaz alanı, beklendiği gibi küçük dairesel bir alanda değil, bir mil uzunluğunda bir iz şeklindeydi. Ağır nesneler doğrudan deniz tabanına batarken, daha hafif enkaz parçaları daha yavaş bir hızla batmış ve okyanus akıntıları onları daha uzağa taşımıştı.
Ballard, Scorpion denizaltısıyla benzer bir derinliğe batan Titanik’in de benzer, hatta daha büyük bir enkaz alanına sahip olacağını ve bu enkaz izini aramanın, geminin gövdesini ve diğer ağır kısımlarını bulmaktan daha kolay olacağını fark etti.
Ekip üyesi Yoerger, Bu, teknoloji ve onu nasıl kullanacağını bilmekle ilgiliydi, dedi ve ekledi:
Ancak başarımızı sağlayan en büyük şey Ballard’ın stratejisiydi. Gemiyi bulmaya çalışmıyordu, enkaz alanını bulmaya çalışıyordu ki bu çok daha büyük bir hedefti.
>>Sözlüğe yeni bir kelime kazandırdı
Argo, 1985’te Titanik’in siyah-beyaz video görüntülerini çekerken, ANGUS adlı daha eski bir sistem 35 mm’lik kamerasıyla enkazın varlığını ortaya koyan mavi tonlu fotoğraflar çekti.
Ekip bir yıl sonra daha gelişmiş renkli kameralarla geri dönerek geminin yüzme havuzu, büyük merdiveni ve pruvası da dahil olmak üzere enkazın her santimini kaydetti ve bugün hala bilinen ikonik görüntüleri oluşturdu.
Ballard, aynı yıl daha önce de kullandığı insanlı denizaltı Alvin ile enkazı ziyaret eden ilk kişi oldu. Deniz tabanına ulaşması iki saatten fazla süren yolculukta bir çocuğun oyuncak bebeği, mantarı açılmamış şampanya şişeleri ve gümüş eşyalar gibi dokunaklı eserler gördü. Hiçbir insan kalıntısına rastlamadı.
Titanik’i, metal yiyen bakterilerin oluşturduğu uzun, kırmızımsı sivri uçlar olan pas izleri kaplamıştı.
Ballard bu olguya rusticles (pas sarkıtları) adını verdi ve bu kelime daha sonra Oxford İngilizce Sözlüğü’ne girdi.
>>Bilim kitaplarını yeniden yazdırdı
Titanik’in son istirahatgahı, Ballard’ın uzun ve seçkin kariyerindeki tek keşfi değildi. Orta Atlantik Sırtı’na yaptığı keşif gezileri levha tektoniği için önemli kanıtlar sağlarken, Galapagos Yarığı boyunca deniz tabanına yaptığı bir yolculuk, hidrotermal bacaların ve onlarda yaşayan fantastik yaşam formlarının varlığını ortaya çıkardı.
Bu, yaşamın güneş ışığı olmadan da gelişebileceğini gösterdi ve kökeni hakkında yeni teorileri tetikledi.
Ballard, Nazi savaş gemisi Bismarck, uçak gemisi USS Yorktown ve Başkan John F. Kennedy’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında komuta ettiği PT-109 gibi birçok başka ünlü enkazı da keşfetti.
83 yaşındaki Ballard, hala aktif olarak okyanusu keşfediyor. Temmuz ayında, kâr amacı gütmeyen kuruluşu Ocean Exploration Trust tarafından işletilen Nautilus gemisiyle Pasifik’teki Guadalcanal’a yaptığı 21 günlük bir keşif gezisinden döndü.
Orada, Ağustos ve Aralık 1942 arasında İkinci Dünya Savaşı’nın beş büyük deniz savaşında kaybolan gemi ve uçakları haritalamaya başladı.
Ballard, Çocukların bana ‘keşfetmeyi bırak da bize de bulacak bir şeyler kalsın’ demesini seviyorum, dedi.
Ancak gelecek nesil kaşifler için okyanus hakkında hala pek çok bilinmeyenin kaldığından emin olduğunu söyledi.
https://harici.com.tr/titanikin-kesfi-gizli-bir-askeri-operasyonun-paravaniydi/
============================
Arjantinli yargıç, Karina Milei’nin ses kayıtlarının yayınlanmasını yasakladı
02.09.2025
Buenos Aires’teki önemli seçimlere bir haftadan az bir süre kalmışken, Arjantin’deki bir federal yargıç, rüşvet skandalı ortasında gazetecilerin Başkan Javier Milei’nin kız kardeşi Karina’nın ses kayıtlarını yayınlamasını engelledi.
Söz konusu karar, Milei hükümetinin seçim kampanyasının ortasında ülkeyi istikrarsızlaştırmak amacıyla yürütülen yasadışı bir istihbarat operasyonu olduğunu iddia eden şikayeti üzerine pazartesi günü verildi.
Cuma günü, yerel yayın kanalı Carnaval için çalışan gazeteci Mauro Federico, Karina’nın iki kısa ses kaydını yayınladı. Federico, bu kayıtları, önümüzdeki günlerde yayınlanacak toplam 50 dakikalık çok daha büyük bir kayıt hazinesinin ucu olarak nitelendirdi.
Bir kayıtta Karina’nın uzun çalışma saatlerinden bahsettiği, diğerinde ise birlik çağrısı yaptığı iddia ediliyor. Hükümet sözcüsü Adorni, paylaşımında bu kayıtların Casa Rosada başkanlık sarayında yasadışı olarak kaydedildiğini belirtti.
Skandal 20 Ağustos’ta Federico’nun, eski hükümet yetkilisi Diego Spagnuolo’nun, Arjantin’in ulusal engelliler kurumunun (Andis) ilaç alımları için yapılan bir hükümet sözleşmesiyle ilgili rüşvet planını anlattığı iddia edilen ses kayıtlarını yayınlamasıyla başladı.
Ancak Spagnuolo’nun ses kayıtlarında anlattığına göre, hükümet Suizo Argentina ilaç şirketi aracılığıyla Andis’in ilaç alımı ve tedariki ile ilgili rüşvet alma ve ödeme planı uyguladığı ve %8’lik bir fiyat farkı yarattığı, bunun %3’ünün de Başkanlık Genel Sekreterliğine gönderildiği iddia ediliyor.
Ses kayıtlarında ortaya çıkan bilgiler, ülkenin en üst düzey siyasi hiyerarşisi ile stratejik operatörlerin bir araya geldiği yapılandırılmış yolsuzluk ağını doğruluyor.
Javier ve Karina Milei, yönlendirilen fonların geri dönüşünden doğrudan yararlananlar olarak gösterilirken, Eduardo ‘Lule’ Menem ve Diego Spagnuolo yolsuzluk şemasının aracıları olarak gösteriliyor ve Eduardo Kovalivker’e ait Suizo Argentina ilaç şirketi, rüşvetleri tahsil etmek ve dağıtmak için vazgeçilmez bir kanal olarak işlev görüyor ve böylece yürütme, Genel Sekreterlik ve özel sektör arasında bir güç üçgeni oluşturuyor.
Spagnuolo, ses kayıtlarında Karina ve onun en yakın yardımcısı Eduardo Lule Menem’in adını veriyordu. Milei, ertesi gün Spagnuolo’yu kovdu, fakat neredeyse bir hafta bekledikten sonra bir kampanya etkinliğinde söylediği her şeyin yalan olduğunu ileri sürdü.
Aynı etkinlikte protestocular Başkanı taşladı ve ertesi gün Karina’nın liderliğindeki ayrı bir kampanya durağında daha fazla şiddet olayları çıktı.
Arjantin güvenlik bakanlığı tarafından yapılan şikayette, hükümet, eyalet ve ulusal ara seçimler öncesinde muhalefete yardım etmekle suçlanan Federico’nun evi ve diğer birçok gazetecinin evleri ile yayın kanalının aranmasını talep ediyor.
Şikayette bilgisayar, telefon, dizüstü bilgisayar ve flash belleklerin ele geçirilmesi isteniyor.
Liberteryen lider, yatırımcılar tarafından 26 Ekim’deki ulusal ara seçimlerin habercisi olarak görülen Buenos Aires eyaletinde pazar günü önemli bir yerel oylamaya katılacak.
Arjantin’in nüfus bakımından en büyük eyaleti olan Buenos Aires, eski Başkan Cristina Fernandez de Kirchner liderliğindeki Peronist muhalefetin kalesi.
Bu olay, Mileileri iki yıldan kısa bir süre içinde dolandırıcılıkla ilgili tartışmanın konusu yapan ilk vaka değil. Şubat ayında, birkaç saat içinde hızla yükselip sonra düşüşe geçen kripto para birimi $LIBRA’nın yayılması, Milei’ye karşı birçok cezai şikayetle sonuçlanmıştı ve bu şikayetler ABD’de de devam ediyor.
https://harici.com.tr/arjantinli-yargic-karina-mileinin-ses-kayitlarinin-yayinlanmasini-yasakladi/
============================
Finlandiya hava kuvvetleri NATO'nun utancından kaçınmak için gamalı haç bayrağını bıraktı
Karelya bölgesindeki hava kanadının hava savunma kuvvetleri başkanı Albay Tomi Bhem, Finlandiya kamu yayıncısı YLE'ye verdiği röportajda, "Bu bayrakla devam edebilirdik, ancak bazen yabancı ziyaretçilerle utanç verici durumlar ortaya çıkabilir" dedi. "Bazen, zamanla hareket etmek akıllıca olur."
>>Miri Weissman
09-02-2025
https://www.israelhayom.com/wp-content/uploads/2025/09/merged-image-8-960x640-1.jpg
AP haber ajansının Cuma günü bildirdiğine göre, Finlandiya Hava Kuvvetleri gamalı haç sembolünü resmi bayraklarında kullanımına son verecek. Hareket, Finlandiya'nın NATO müttefikleriyle "utanmayı" önlemeyi amaçlıyor ve 1918'de, Naziler iktidara gelmeden önce sembole rağmen, Nazi Almanyası ile tarihsel bağlantılar, devam eden kullanımına gölge düşürdü.
Karelya bölgesindeki hava kanadının hava savunma kuvvetleri başkanı Albay Tomi Bhem, Finlandiya kamu yayıncısı YLE'ye verdiği röportajda, "Bu bayrakla devam edebilirdik, ancak bazen yabancı ziyaretçilerle utanç verici durumlar ortaya çıkabilir" dedi. "Bazen, zamanla hareket etmek akıllıca olur."
Finlandiya savunma güçleri, Finlandiya'nın NATO üyeliğiyle 2023'te başlatılan bayrak yenileme programının ittifak üyeliğiyle doğrudan ilgili olmadığını iddia etse de, Helsingin Sanomat gazetesi, sembolün "uluslararası bağlamlarda utanç verici" olarak algılandığını açıkladı.
https://www.israelhayom.com/wp-content/uploads/2025/09/WhatsApp-Image-2025-09-02-at-12.jpg
Ayrıca, 2021'de Alman birimlerinin gamalı haç bayraklarının kullanımı nedeniyle ortak bir tatbikatın kapanış törenine katılmayı reddettiği bildirildi.
Tartışmalı sembolün arkasındaki hikaye, Finlandiya'nın Rus İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazanmasından kısa bir süre sonra 1918'de başladı. Erik von Rosen adlı İsveçli bir sayım, Finlandiya'nın ilk askeri uçağını bağışladı ve uçak kişisel sembolünü, bir gamalı haçtı verdi. Araştırmacı ve etnograf olan Von Rosen, Nazi hava kuvvetleri olan Luftwaffe'nin kıdemli Nazi Partisi üyesi ve komutanı Hermann Göring'in kayınbiraderiydi.
Finlandiya, Sovyetler Birliği'ne karşı Sürekli Savaş'ta (1941-1944) Nazi Almanyası ile birlikte savaştı ve Kış Savaşı'nda kaybedilen toprakları geri kazanmaya çalıştı. Askeri ittifaka rağmen Finlandiya, Nazi antisemitik ideolojisini benimsemeyi reddetti ve Finlandiyalı Yahudiler ordusunda görev yaptı ve Yahudi vatandaşlarını Almanlara teslim etmeyi reddetti. Sadece savaşın sonunda Finlandiya taraf değiştirdi ve Almanya'ya savaş ilan etti.
Yeni bayraklar gamalı haç yerine bir kartal içerecek ve hazırlıkları tamamlandıktan sonra tanıtılacaklar, ancak Finlandiya ordusu bunun ne zaman biteceğini belirtmedi. AP'ye gönderilen mesajda, "Von Rosen'in gamalı haç 1918'den beri bizim tarafımızdan kullanılıyor, ancak önceki reformlarda çoğu hava kuvvetleri sembolünden zaten kaldırdık" denildi. "Birim bayraklarından çıkarmak, sadece mantıklı bir devamıdır."
https://www.israelhayom.com/2025/09/02/finnish-air-force-drops-swastika-symbol-to-avoid-nato-embarrassment/
============================
Forbes listesinde Türk milyarderler: Murat Ülker zirvede
Elon Musk, Tesla, SpaceX, xAI ve X gelirleriyle 415,6 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin insanı unvanını 16. ay üst üste korudu.
Forbes listesinde Türk milyarderler: Murat Ülker zirvede
Ekran görüntüsü Öz Gıda-İş'in belgeselinden alınmıştır, arka plan canva
Elon Musk, 415,6 milyar dolarlık servetiyle üst üste 16. ayda dünyanın en zengin insanı unvanını korudu. Tesla, SpaceX, xAI ve X gelirleriyle servetini sadece geçen ay 14,4 milyar dolar artıran Musk, rakiplerine fark atmayı sürdürüyor.
Forbes’un 1 Eylül 2025 verilerine göre, Google kurucuları Larry Page ve Sergey Brin hisselerindeki yüzde 9’luk artışla sırasıyla 20,3 ve 15,1 milyar dolarlık ek kazanç sağladı. LVMH’nin güçlü performansı Bernard Arnault’u 11,2 milyar dolar yükselişle 7. sıraya taşıdı.
Buna karşın Oracle kurucusu Larry Ellison, 29 milyar dolarlık kayıpla listenin en büyük düşüşünü yaşadı. Nvidia CEO’su Jensen Huang da Çin kaynaklı endişeler nedeniyle 3,5 milyar dolar gerileyerek 9. sıraya indi.
Forbes’a göre dünyanın en zengin 10 ismi (1 Eylül 2025)
Elon Musk – 415,6 milyar $ (Tesla, SpaceX, xAI, X)
Larry Ellison – 270,9 milyar $ (Oracle)
Mark Zuckerberg – 253 milyar $ (Meta)
Jeff Bezos – 240,9 milyar $ (Amazon)
Larry Page – 178,3 milyar $ (Google)
Sergey Brin – 165,9 milyar $ (Google)
Bernard Arnault – 154,1 milyar $ (LVMH)
Steve Ballmer – 151,3 milyar $ (Microsoft, LA Clippers)
Jensen Huang – 150,4 milyar $ (Semiconductors)
Warren Buffett – 150,4 milyar $ (Berkshire Hathaway)
>>Türk milyarderler arasında lider Murat Ülker
Türkiye’den dört kişi listenin öne çıkan isimleri arasında yer aldı. Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, 5,4 milyar dolarlık servetiyle Türk milyarderler arasında zirvede bulunuyor.
Murat Ülker – 5,4 milyar $ | 731. sıra | +2 milyon $ (%0,04)
Şaban Cemil Kazancı – 4,5 milyar $ | 875. sıra | +9 milyon $ (%0,20)
İpek Kıraç – 3 milyar $ | 1322. sıra | +21 milyon $ (%0,70)
Erman Ilıcak – 2,9 milyar $ | 1336. sıra | +1 milyon $ (%0,03)
(Ekonomi Servisi)
https://www.evrensel.net/haber/568199/galatasaray-turkiye-futbol-tarihinin-3-transfer-rekorunu-bu-yaz-kirdi
============================
İsrail su sırası bekleyen 7 Filistinli çocuğu öldürdü
7 Filistinli çocuk, Gazze'nin güneyindeki El-Mevasi'de içme suyuna ulaşmaya çalışırken İsrail saldırısında hayatını kaybetti.
Gazze'de 7 Filistinli çocuk içme suyuna ulaşmaya çalışırken İsrail saldırısında hayatını kaybetti.
Filistin medyasındaki haberlerde toplamda en az on bir kişinin el-Mavasi'deki Attar bölgesinde içme suyu almak için sırada beklerken öldürüldüğü bildirildi. Saldırının insansız hava aracıyla (İHA) gerçekleştirildiği belirtildi.
Saldırının, İsrail ordusunun Gazze Şehri sakinlerine, şehri işgal etme ve yaklaşık bir milyon insanı zorla güneye sürme planının ortasında gerçekleşti. İsrail, "daha güvenli" olduğunu iddia ederek Filistinlileri Han Yunus'un batısındaki el-Mevasi'ye göç etmeye zorluyor, ancak buraya da sık sık saldırı düzenliyor.
https://www.evrensel.net/haber/568225/efsane-futbolcu-george-haginin-oglu-ianis-hagi-turkiyeye-transfer-oluyor
============================
Sumud Filosu’na Türkiye’den katılacaklar ret sebebiyle Avrupa'ya gitti
Gazze’ye insani yardım ulaştırmak için Sumud Filosu’na Türkiye’den katılmak isteyenler, Saray iktidarının daha önce izin vermemesi nedeniyle Avrupa limanlarından dahil oldu.
Dilan Temiz temiz@evrensel.net
İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım ve işgal planı kara, hava ve deniz desteğiyle yaklaşık bir milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze kentini işgal etme planını hayata geçirmeye devam ediyor.
Uyguladığı deniz ablukasını kırmayı hedefleyen bugüne kadarki en büyük girişim Barselona’dan yola çıktı. Küresel Sumud Filosu adı verilen konvoy, yaklaşık 20 gemiden oluşan bir filo halinde; gıda, su ve ilaç gibi insani yardımların yanı sıra 44 ülkeden gelen yüzlerce aktivist, doktor, siyasetçi ve gazeteciyi taşıyor. Filoya Türkiye'den katılacaklar ise Türkiye’nin Gazze politikasındaki tutumu ve daha önceki başvuruların retleri sebebiyle Avrupa’dan filoya katılacak.
Öte yandan iktidarın İsrail’le ticari ilişkilerin protesto edilmesi sonucunda, Gazze hamasetinde zaman zaman İlişkileri kestik ve gemilerin geçişine izin vermiyoruz söylemleri ise gerçeği yansıtmıyor. Türkiye’de Mersin Limanından ve İskenderun limanından halen İsrail’e giden gemilerin geçişine izin veriliyor.
Türkiye’den yaklaşık 100 kişi, farklı ülkelerdeki limanlara giderek filoya katıldı. Türkiye limanlarından ise, hiçbir gemi hareket etmedi.
>>‘Halen izin bekleyen gemiler var’
Filoya Barselona’dan katılmak üzere Tunus’a giden Saadet Partisi Hatay Milletvekili Necmettin Çalışkan, Türkiye’den Filistin’e bu tür girişimlere izin verilmiyor. İsrail’le ilişkiler devam ediyor. İsrail’e malzeme taşıyan gemileri protesto edenler gözaltına alınıyor. Sadece bir kurum üzerinden değil. Pek çok girişim oldu daha önce maalesef hiçbir girişime olumlu cevap alınmadı. Halen İzmir’de limanda bekleyen bundan önce Haydarpaşa’da bekleyen pek çok örnek var. Bunun için de biz de izin talebinde bulunmadık. Artık bunu tartışmıyoruz. Türkiye’miz adına yüz karası bir durum söz konusu dedi.
>>‘İsrail’le ticari, ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkiler durdurulmalı’
Emek Partisi İstanbul Milletvekili İskender Bayhan ise Erdoğan ve saray yönetiminin Gazze’nin işgali ve Filistin konusunda hamaset dışında hiçbir şey yapmamayı bir devlet politikası haline getirdiğini söyledi. Bayhan, Yetinmiyor, her türlü dayanışma ve protestoyu da yasaklıyor, suç sayıyor. ABD emperyalizmi ve Trump yönetimi hakkında ise tek bir cümle bile kurmuyor. Bir kez daha yaşayarak görüyoruz ki Filistin halkının ve onun şahsında ezilen sömüren bütün halkların, işçilerin, emekçilerin sömürü ve işgal politikalarına karşı mücadeleyi yükseltmekten ve birbirleriyle dayanışmayı büyütmekten başka çareleri yok. Onun için Filistin halkıyla dayanışma Erdoğan ve saray iktidarının hamaset ve baskılarına rağmen büyütmek zorundayız. Siyonist İsrail ile her türlü ticari, ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkilerin durdurulmasını yüksek sesle haykırmak durumundayız şeklinde konuştu.
>>Tekneler tekrar Gazze'ye doğru yola çıktı
Öte yandan Filistin ile dayanışma ve İsrail'in ablukasını kırmak için İspanya'nın Barselona kentinde 1 Eylül’de Gazze'ye doğru yelken açan ancak kötü hava şartlarından dolayı geri dönen tekneler dün akşam tekrar yola çıktı.
https://www.evrensel.net/haber/568361/sumud-filosuna-turkiyeden-katilacaklar-ret-sebebiyle-avrupaya-gitti
============================
ŞEMS SURESİ'NİN BİLİMSEL ANALİZİ (1–8. ayetler)
>>Güneşe ve aydınlığına yemin ederim ki…
Yaratıcının, kullarını ikna için yemin etme ihtiyacı duyması mantıksal açıdan sorunludur. Yemin, ancak insanlar arası güvence aracıdır.
>>Ve Güneş'i izlediği zaman Ay’a yemin ederim ki…
Ay, Güneş’i izlemez. İkisinin yörüngeleri farklıdır. Bazen öyle görünmesi, Dünya’dan kaynaklanan bir göz yanılmasıdır. Ay, Güneş’e yetişemez (Yasin, 40) ifadesi de astronomik olarak yanlıştır. Aynı yörüngede olmadıkları için "birinin diğerine yetişmesi" söz konusu değildir.
Onu (Güneş’i) ortaya çıkardığında gündüze yemin ederim.
Gündüz Güneş’i ortaya çıkarmaz; bilakis Güneş’in ışığı gündüzü oluşturur. Gündüz dediğimiz şey, Dünya’nın aydınlıkta kalan yarım küresidir.
Onu (Güneş’i) örttüğü zaman zaman geceye yemin ederim.
Gece Güneş’i örtmez. Gece, Güneş ışığının Dünya’nın diğer yarısına ulaşmamasıyla oluşur. Yani gece, Güneş’in yokluğunun adıdır.
Göğe ve onu bina edene yemin ederim.
Dönemin kozmolojisine göre gökyüzü bir tavan gibi düşünülüyordu. Oysa gök, bir bina ya da tavan değil, sonsuz boşlukta gaz, toz ve yıldızlardan oluşan uzaydır.
Yere ve onu yayıp döşeyene yemin ederim.
Buradaki anlatım, dönemin yeryüzü düzdür anlayışını yansıtır. Modern bilim ise Dünya’nın küresel yapısını ve yüzey şekillerini ortaya koymuştur.
Nefse (insana) ve onu düzenleyene, sonra ona kötülüğünü ve iyiliğini ilham edene yemin ederim ki…
Eğer kötülüğü doğrudan Tanrı ilham ediyorsa, insanın bu kötülükten dolayı cezalandırılması adaletle çelişir. Bu, teolojik bir problem doğurur. Ayrıca Tanrı'nın -başka birinden söz ediyor gibi- Tanrı adına yemin etmesi akla aykırıdır.
>>SONUÇ
Şems Suresi’nin 1–8. ayetlerinde Tanrı'nın Güneş, Ay, gündüz, gece, gök, yer ve insan ve kendisi üzerine yemin ettiği görülür. Ancak bu ifadeler, hem bilimsel hem de felsefi açıdan ciddi sorunlar içerir:
Güneş ile gündüz, gece ile karanlık arasındaki nedensellik ters kurulmuş; Ay’ın Güneş’i izlemesi gibi astronomik açıdan yanlış bir tasvir yapılmış; göğün bina edilmiş bir tavan, yerin döşenmiş bir zemin gibi anlatılması dönemin düz dünya ve gök kubbe anlayışını yansıtmıştır.
Bunun yanında Tanrı’nın kullarını ikna için yemin etmesi felsefi açıdan tutarsızdır; mutlak güç sahibinin böyle bir araca başvurması mantıksal problem doğurur. Son olarak, insana hem kötülüğün hem de iyiliğin Tanrı tarafından ilham edilmesi, ardından bu kötülükten dolayı cezalandırılması teolojik açıdan adalet kavramıyla çelişir.
Tüm bu unsurlar, söz konusu ayetlerin 7. yüzyıl Arap yarımadasının sınırlı bilgi ufkunu yansıttığını ve modern bilim açısından sistematik hatalar içerdiğini gösteriyor.
============================
Çin’in davetiyle Uygur Özerk Bölgesi’ne giden Türk gazeteciler eleştirecek bir şey ‘bulamadı’
Türkiye’den bir grup gazeteci, Çin’in resmi davetlisi olarak Şincan Uygur Özerk Bölgesi’ne gitti. Gazeteciler, Uygur bölgesinde baskı iddialarının gerçeği yansıtmadığını vurguladı. Erkin Öncan, heyetin rotasından çıkarak 'yüz tanıma teknolojisi ve turnikeyle girilen' mahalleyi görüntüledi. Muhtarlıklardaki online asistanlar, ‘iyi iş puanı’na göre hediyeler ve TikTok videosu çekmek için stüdyolar dikkat çekti. Gazeteciler, en büyük tepkiyi çeken toplama kamplarını ziyaret etmedi ve herhangi bir değerlendirme yapmadı.
3 Eylül 2025
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/cin-696x392.png
Çin, İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı kazanılan zaferi görkemli bir törenle kutladı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Çin’deki Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi’nde Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan liderleri ile temaslarda bulundu. 20’den fazla ülkenin katıldığı Çin’in ‘Zafer Geçidi Töreni’ne ise Türkiye’yi temsilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan katıldı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da Fidan’a törende eşlik etti.
Çin’den Tiananmen’de dev askeri geçit töreni. Xi, Putin ve Kim’le yan yana izledi. Trump: Putin ve Kim’e selam söyle
Çin, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 80. yıldönümünde Pekin’deki Tiananmen Meydanı’nda görkemli bir askeri geçit töreni düzenledi. On binlerce kişinin izlediği törende 10 binden fazla asker yürüdü, yüzlerce gelişmiş silah sistemi sergilendi. Töreni Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Putin, Kim, Pezeşkiyan gibi liderlerle izledi. Törene Türkiye’den Hakan Fidan katıldı. Trump, törene tepki gösterdi: Xi’nin Putin ve Kim Jong Un’a selamımı iletmesini isterim. Görünen o ki ABD’ye karşı bir planın parçası olarak hareket ediyorlar.
https://serbestiyet.com/dis-haber/cinden-tiananmende-dev-askeri-gecit-toreni-xi-putin-ve-kimle-yan-yana-izledi-trump-putin-ve-kime-selam-soyle-217503/
Türkiye’den bir grup gazeteci ise Çin’in resmi davetlisi olarak Şincan Uygur Özerk Bölgesi’ne gitti.
30 Ağustos’ta Çin’e varan gazeteciler bir hafta boyunca bölgeyi dolaşacak.
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/image-7-1024x768.jpeg
>>İsteyen camilerde ibadetini yapıyor, isteyen dans ediyor
Cumhuriyet gazetesi yazarı Mehmet Ali Güller, Uygurca müzik eşliğinde dans eden bir grubun videosunu X hesabından paylaştı.
Çin'in Xinjiang-Uygur Özerk Bölgesinde, çarşı girişindeki meydanda Uygurlar, Uygur müziği eşliğinde dans ediyor.
Dinleyince şarkının sözlerini anlayacaksınız.
https://x.com/MaliGuller/status/1962573332210995615?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1962573332210995615%7Ctwgr%5Efde854a93d88b61073784d6547745ccd3f196eca%7Ctwcon%5Es1_c10&ref_url=https%3A%2F%2Fserbestiyet.com%2Ffeatured%2Fcinin-davetiyle-uygur-ozerk-bolgesine-giden-turk-gazeteciler-elestirecek-bir-sey-bulamadi-217554%2F
Bölgede olan TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, Güller’in videosunu alıntılayarak Uygurların durumuna ilişkin pozitif yorumlar yaptı:
Burası Çin Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin Başkenti Urumçi’nin tarihi çarşısı. Sıradan bir gün, pazartesi. Alışverişe ya da gezmeye gelen Uygur Türkleri ve kent sakinleri, yani sıradan insanlar müzik eşliğinde dans ediyor. Dans edenler sürekli değişiyor. Şarkı sözleri Uygur Türkçesinde.. İnsanlar gördüğüm kadarıyla hayatlarından memnun. Ben de M. Ali Güller ile Oradaydım… Şaşkınlık ve hayranlık arasında gidip geliyor insan. Doğuda modernleşmenin başarı alanlarından bir ülke burası. İsteyen camilerde ibadetini yapıyor isteyen dans ediyor. Laik bir ülke. İşsizlik yok canlı bir ticaret var. Kent son 30 yılda çağ atlamış.
Burası Çin Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin Başkenti Urumçi’nin tarihi çarşısı. Sıradan bir gün, pazartesi. Alışverişe ya da gezmeye gelen Uygur Türkleri ve kent sakinleri, yani sıradan insanlar müzik eşliğinde dans ediyor. Dans aedenler sürekli değişiyor. Şarkı sözleri Uygur Türkçesinde.. İnsanlar gördüğüm kadarıyla hayatlarından memnun. Ben de M. Ali Güller ile Oradaydım… Şaşkınlık ve hayranlık arasında gidip geliyor insan. Doğuda modernleşmenin başarı alanlarından bir ülke burası. İsteyen camilerde ibadetini yapıyor isteyen dans ediyor. Laik bir ülke. İşsizlik yok canlı bir ticaret var. Kent son 30 yılda çağ atlamış.
https://x.com/merdanyanardag/status/1962735084722638875?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1962735084722638875%7Ctwgr%5Efde854a93d88b61073784d6547745ccd3f196eca%7Ctwcon%5Es1_c10&ref_url=https%3A%2F%2Fserbestiyet.com%2Ffeatured%2Fcinin-davetiyle-uygur-ozerk-bolgesine-giden-turk-gazeteciler-elestirecek-bir-sey-bulamadi-217554%2F
>>Demirağ, oteldeki yangın önlemini övdü
24 Saat gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ, Urumçi’de kaldıkları otelde yangın çıkması halinde kullanmaları için koyulan odalarına koyulan el feneri ile maskeyi fotoğraflayarak Kartalkaya’da olsaydı, 65 insanımız can verir miydi? dedi.
Çın,Urumçi de kaldığımız otelin bütün odalarında bu iki basit cihaz var.Kartalkaya da olsaydı,65 insanımız can verirmiydi?
https://x.com/yavuzsdemirag/status/1962848189691682821?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1962848189691682821%7Ctwgr%5Efde854a93d88b61073784d6547745ccd3f196eca%7Ctwcon%5Es1_c10&ref_url=https%3A%2F%2Fserbestiyet.com%2Ffeatured%2Fcinin-davetiyle-uygur-ozerk-bolgesine-giden-turk-gazeteciler-elestirecek-bir-sey-bulamadi-217554%2F
Çin ile iş birlikleri yapan Kırmızı Kedi Yayınevi’nin kurucusu Haluk Hepkon, Urumçi’de ziyaret ettikleri Xinjiang’daki Terörizmle ve Aşırı Akımlarla Mücadele Sergisinden görseller paylaştı.
Sergide, Türkiye dahil çok sayıda ülkenin terör örgütü olarak kabul ettiği ve Çin’in yanı sıra Suriye ve Afganistan’da faaliyet gösteren Türkistan İslam Partisi’nin eylemleri gösteriliyor.
>>Muhtarlıkta TikTok stüdyosu, online asistan, hukuk danışmanlığı…
Çin’e yakın medya kurumlarında çalışan gazeteci Erkin Öncan, Türk heyetinin rotasından çıkıp kendi başına dolaştığı anlardan izlenimlerini paylaştı.
Türkiye’de tartışılan ‘yüz tanıma teknolojisi ve turnikeyle girilen’ mahallelerden birine giren Öncan, şunları söyledi:
Nasıl girerim diye bakınırken benden önce giren bir dayının arkasından girdim. Kimse giremezsin vs demedi. İçeride konut binaları ve bazı dükkanlar dışında hiçbir şey göremedim, düz mahalle. Polis hiç göremedim. Biraz köpek sevip çıktım.
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/image-5.png
Ziyaret ettikleri bir mahallede bulunan muhtarlığa giden Öncan, buradaki izlenimlerine dair şunları dedi:
Hem resmi işlerin yapıldığı, hem de sosyal bir yer olarak kurgulanmış. Gelenlere görevliler dışında online asistan üzerinden de hizmet sunuluyor.
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/image-4.png
“Bu kısım ilginç.
Mahallede kamusal alan temizliği, komşulara yardım etme vs gibi ‘iyi işler yapanlar’ ödül puanı topluyor. Daha sonra biriktirdikleri puanlarına göre raftaki ürünleri ücretsiz alabiliyorlar.”
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/image-9.png
Bu oda da aynı tesiste bulunan hukuk odası. Herhangi bir hukuki sorun yaşayan vatandaşlar, buradan online avukata bağlanıp soru soruyorlar.
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/image-7.png
“Tesiste vatandaşların kullandığı masaj odası, sağlık odası vb. yerler de vardı ancak en dikkat çekici olan oda bence ‘sosyal medya odasıydı’…
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/image-6.png
Muhtarlıkta TikTok için oda açmışlar yani. İsteyen giriyor, kostümünü giyiyor, yeşil perde önünde videosunu çekiyor.”
Tesiste vatandaşların kullandığı masaj odası, sağlık odası vb. yerler de vardı ancak en dikkat çekici olan oda bence 'sosyal medya odasıydı'…
Muhtarlıkta TikTok için oda açmışlar yani. İsteyen giriyor, kostümünü giyiyor, yeşil perde önünde videosunu çekiyor.
https://x.com/erknoncn/status/1962539483577921540?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1962539483577921540%7Ctwgr%5Efde854a93d88b61073784d6547745ccd3f196eca%7Ctwcon%5Es1_c10&ref_url=https%3A%2F%2Fserbestiyet.com%2Ffeatured%2Fcinin-davetiyle-uygur-ozerk-bolgesine-giden-turk-gazeteciler-elestirecek-bir-sey-bulamadi-217554%2F
>>100 bin metrekarelik İslam Akademisi
Öncan, 100 bin metrekare üzerine inşa edilen Sincan İslam Akademisi’nden görüntüler paylaştı. Yetişkinlere yönelik Kuran dersi verilen Akademi’nin camisinin boş olması dikkat çekti.
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/image-8.png
>>Olumsuz izlenim yok
Şincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki yaşama dair övgü dolu yorum yapan gazeteciler, herhangi bir eleştirel ifade kullanmadı.
Özellikle gazetecilerin, Çin’e yönelik en büyük eleştiri konusu olan ve toplama kampı şeklinde nitelenen mesleki eğitim merkezleri konusunda izlenimleri merak ediliyordu.
>>Çin’deki Uygurlar tartışması
Çin’deki Uygurların durumu uzun süredir uluslararası gündemin en tartışmalı insan hakları meselelerinden biri. Özellikle 2017’den itibaren, Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan Uygurların kitlesel gözaltı merkezlerine alındığı, Çin’in bunları mesleki eğitim merkezi olarak tanımlasa da uluslararası raporların toplama kampı şeklinde nitelediği kamplarda tutuldukları öne sürülüyor. Bu merkezlerde zorla ideolojik eğitim verildiği, işkence, cinsel istismar ve ağır disiplin uygulamaları yapıldığı yönünde çok sayıda tanıklık bulunuyor.
İddialar yalnızca kamplarla sınırlı değil. Uygurların günlük yaşamlarına ilişkin kısıtlamaların da yoğunlaştığı aktarılıyor. Bölgedeki seyahat özgürlüğü büyük ölçüde sınırlandırılmış durumda; birçok kişinin pasaportlarına el konulduğu ve yurt dışına çıkışlarının engellendiği bildiriliyor. Ayrıca dini ibadetlerin kontrol altına alındığı, camilerin kapatıldığı, Kur’an eğitiminin yasaklandığı ve dini sembollerin kamusal alanda kullanılmasının cezalandırıldığı öne sürülüyor. Dil ve kültür politikaları da yoğun tartışma konusu: Uygur Türkçesinin eğitimde ve resmi kurumlarda geri plana itildiği, çocukların devlet tarafından Mandarin Çincesi üzerinden asimile edilmeye çalışıldığı sıkça gündeme getiriliyor.
Bir diğer önemli iddia, zorla çalıştırma uygulamaları. Uluslararası araştırmalar, Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde bulunan fabrikalarda yüzbinlerce Uygur’un düşük ücretlerle ya da tamamen ücretsiz biçimde çalıştırıldığını, bu ürünlerin de küresel tedarik zinciri üzerinden dünya çapında satıldığını ortaya koydu. ABD ve bazı Batı ülkeleri, bu nedenle Çin’den gelen pamuk, domates ve güneş paneli gibi ürünlere sınırlamalar getirdi.
Çin yönetimi ise tüm bu iddiaları reddediyor ve uygulamaların terörle mücadele, radikalizmin önlenmesi ve yoksulluğun azaltılması amacıyla yapıldığını savunuyor. Pekin, Batı’nın eleştirilerini siyasi motivasyonlu olarak nitelendirirken, bölgedeki ekonomik kalkınmayı ve modernleşmeyi örnek gösteriyor. Ancak Birleşmiş Milletler’in 2022’de yayımladığı rapor da dahil olmak üzere birçok uluslararası kurum, Çin’in Uygurlara yönelik politikalarının insanlığa karşı suçlar boyutuna ulaştığını dile getiriyor.
https://serbestiyet.com/featured/cinin-davetiyle-uygur-ozerk-bolgesine-giden-turk-gazeteciler-elestirecek-bir-sey-bulamadi-217554/
============================
"Haaretz:" Hamas saldırısından bir saat önce İsrail ordu komutanı Nova Festivali alanındaydı
Haaretz gazetesi, 7 Ekim sabahı Hamas’ın düzenlediği saldırılara ilişkin çarpıcı bir ayrıntıyı ortaya çıkardı. Habere göre, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) sorumlu komutanı Cohen, saldırıdan yaklaşık bir saat önce Nova müzik festivalinin düzenlendiği alana geldi, ancak önceden gelen istihbarat uyarılarına rağmen hiçbir önleyici tedbir almadı.
3 Eylül 2025
Cohen, nisan ayında görevi bırakmadan önce yaptığı bir konuşmada, saldırıdan önce aldığı istihbaratın kendisini şüpheye düşürdüğünü itiraf etmişti. Cohen, Evden üsse giderken, durumu yanlış değerlendiriyor olabileceğim ve [Hamas’ın] farkında olmadığım bir tanksavar timi bulunabileceği aklıma geldi sözleriyle o anki tereddütlerini aktardı.
>>Alarm verildi ama önlem alınmadı
7 Ekim gecesi boyunca Shin Bet, Askeri İstihbarat ve üst düzey IDF komutanlığı, Hamas’ın olağandışı hareketlilik içinde olduğuna dair işaretler tespit etti. Ancak tüm bilgiler komuta zinciri içinde Cohen’e iletilmedi. 03.13’te Tiberias’tan yola çıkan Cohen, yaklaşık iki saatlik bir yolculuğun ardından saat 05.30 sularında festival alanına ulaştı.
Cohen, bölgeye vardığında yaklaşık 6 binden fazla katılımcının alanda bulunduğunu gördü. Güvenlik önlemlerini incelediğini, hatta özel polis birliklerinin bölgede hazır olduğunu fark ettiğini belirtti. Buna rağmen herhangi bir ek önlem alınmadı.
>>Şahsen güvence verdiler
Cohen, askeri soruşturmalarda, Alana vardığımda polis ve özel birlikler bana güvence verdi, her şey kontrol altındaymış gibi göründü ifadelerini kullandı. Ancak kısa süre sonra Hamas’ın silahlı militanları bölgeye saldırarak Nova festivalinde katliam gerçekleştirdi.
>>Önceki uyarılar dikkate alınmamış
Haaretz’in ulaştığı raporlara göre, saldırıdan günler önce de güvenlik açıkları konusunda uyarılar yapılmıştı. Netanyahu hükümetine iletilen raporlarda, özellikle İsrail’in kuzey sınırındaki zafiyetlere dikkat çekilmişti. Ancak bu uyarılar da göz ardı edildi.
>>Büyük güvenlik skandalı
Ortaya çıkan yeni bilgiler, 7 Ekim saldırısında yalnızca istihbaratın yetersizliğini değil, IDF içindeki iletişim kopukluğunu da gözler önüne serdi. Haaretz, Nova’nın Hamas karşısında adeta yalnız bırakıldığını vurguladı.
https://serbestiyet.com/dis-haber/haaretz-hamas-saldirisindan-bir-saat-once-israil-ordu-komutani-nova-festivali-alanindaydi-217504/
============================
Menzil’de ‘Kasrik’ kavgası yeniden alevlendi: Dikkat çeken ‘Nurculuk’ hamlesi
Menzil cemaatinde kardeşler arasındaki miras kavgasında yeniden Kasrik Medresesi kavgası alevlendi. Kardeşlerden Fettah ve Mübarek Elhüseyni’nin anlaşmaya karşın medreseye gizlice öğrenci gönderdiği, böylece ağabeyleri ve cemaatin mevcut elebaşısı Saki Elhüseyni’nin medresedeki ilgisini kesmek istedikleri iddia edildi. Buna karşın Saki Elhüseyni’nin de bölgede etkisini arttırmak için Nurcularla dirsek temasına geçtiği öğrenildi.
"3 Eylül 2025, 12:"43 yayınlandı 3 Eylül 2025,
Menzil cemaatinde kardeşler Saki ile Mübarek ve Fettah Elhüseyni arasında süren miras kavgası, Türkiye sınırlarını aşarak en son İngiltere’de dava konusu olmuştu. Dava kapsamında; Mübarek Elhüseyni, cemaatin İngiltere’nin başkenti Londra ve Liverpool’daki dergâh binalarını ele geçirmek için yaptığı kurgusal alım-satım işlemi İngiliz yargısına takılmış ve Mübarek ile Emin Elhüseyni hakkında nitelikli dolandırıcılık davası açılmıştı.
>>KASRİK KAVGASI YENİDEN ALEVLENDİ
Cumhuriyet’ten Aytunç Ürkmez’in haberine göre; kardeşler miras konusunda bu kez de cemaatin Bitlis’in merkez ilçesine bağlı Narlıdere köyünün yakınlarında bulunan Menzil’in Kasrik köyündeki tartışma yeniden alevlendi. Kasrik Seyyid Abdulbaki Elhüseyni Külliyesi adıyla da bilinen köy; bir medrese, bir cami ve lüks konut yerlerinden oluşan bir yerleşim yerinden oluşuyor. Abdulbaki Elhüseyni’nin 2023’te yaşamını yitirmesinin ardından Fettah ve Mübarek Elhüseyni tarafından medresedeki sözde eğitim çalışmaları durdurulmuştu.
Bu olaydan kaynaklı tartışmada Saki Elhüseyni’nin taraftarları Serhendi grubu üyeleri, Fettah Elhüseyni’nin taraftarları Semerkand grubu tarafından yasadışı medreseye sokulmayıp, darp edilmişti. Bu kavganın ardından taraflar medrese üzerinde anlaşma sağlanana kadar sözde eğitim faaliyetinde bulunmama kararı almıştı. Ancak cemaat içinden gelen bilgilere göre; Mübarek ve Fettah Elhüseyni, Kasrik Medresesi’ne kendi öğrencilerini gönderdi. Bu girişim kardeşler arasında Kasrik kavgasını yeniden alevlendirdi.
>>KARDEŞLER GİZLİCE HAREKETE GEÇTİ
Saki Elhüseyni’nin görüşlerinin yayımlandığı Ahlat Otağı adlı sosyal medya hesabından bu konuya ilişkin açıklama yayımlandı. Bu açıklamada Saki; kardeşlerinin medreseyi miras konusu yapmaya çalıştığı, gönderdikleri öğrencileri bu amaçla kullandıklarını ve Biz medreseyi açmaya çalıştık, abim karşı çıktı propagandası yapmak istediklerini iddia etti. Bölgenin yasal idarecilerinin Fettah ve Mübarek olduğunun belirtildiği açıklamada; Saki’nin Kasrik Medresesi’yle ilgisinin kesilmek istendiği amaçlandığı ileri sürüldü.
>>SAKİ’DEN ‘NURCULUK’ ATAĞI
Saki Elhüseyni, miras kavgasındaki genel tutumunu Kasrik kavgasında da sürdürerek, medresenin ümmetin malı olduğunu ve bu nedenle miras konusu olamayacağını savundu. Bu kapsamda Saki Elhüseyni’nin bölgede etkisini arttırmak için cemaat dışı destek arayışlarında Nurculara yöneldiği öğrenildi. Söz konusu Kasrik kavgasının yeniden alevlendiği dönemde Saki Elhüseyni; Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’e deccal diyen Saidi Nursi’nin doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği Bitlis Hizan’da bulunan Nurs köyünü ziyaret etti.
Söz konusu ziyarete ilişkin Nur cemaatinin okuyucular kolunun elebaşısı ve Saidi Kürdi’nin akrabası Sabri Okur sosyal medya hesabından; Sâkî, Nurs köyünü ziyaret etti. Said Nursi hazretlerinin dünyaya teşrif ettiği evini, anne ve babasının kabirlerini ziyaret edip dualarda bulundu paylaşımı yaptı. Saki’nin Saidi Kürdi’nin çocukken eğitim gördüğü tarihi Nurs Mescidi’nde de dini sohbet verdiği öğrenildi.
https://www.veryansintv.com/menzilde-kasrik-kavgasi-yeniden-alevlendi-dikkat-ceken-nurculuk-hamlesi
============================
VIP muskayla milyonları götüren ‘şeyh’in mal varlığı dudak uçuklattı!
Diyarbakır’da yüksek duvarlı, kameralı malikanesinde 500 liraya fiş keserek muska yazan 'şeyh'in milyonlarca liralık malvarlığını MASAK ortaya çıkardı.
"3 Eylül 2025, 11:"38 yayınlandı 3 Eylül 2025,
Diyarbakır’ın Bağlar İlçesi 5 Nisan Mahallesi’nde çevresi yüksek duvarlı, dikenli teller ve güvenlik kameralarıyla donatılmış avlulu bir evde, randevulu sistemle 300 kişiye 500 liradan muska yazan sözde şeyh A.A hakkında yeni ayrıntılar ortaya çıktı.
Şeyh A.A hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianameyle Tekke ve zaviyelerle türbeleri seddine ve türbedarlıklar ile bir takım unvanların men ve ilgasına dair kanuna muhalefet etmek suçundan dava açılmıştı.
Malikanesinde yapılan aramada 96 adet jelâtine sarılmış ve 1 adet de kâğıda sarılmış Arapça yazılar içeren muskalar, 23 adet de dua hazırlamada kullanıldığı belirlenen kurşun, yine ipe sarılı halde 3’lü muska, 4 adet Arapça yazılı kaşe, 30 adet sıra fişi olarak kullanılan kâğıtlar, çok sayıda halka ele geçirilmişti.
Dini inanç ve duygularının istismarı suretiyle dolandırıcılık suçundan ise takipsizlik kararı verilmişti.
>>175 MİLYON LİRALIK MAL VARLIĞI
Şeyh’in adına kayıtlı biri Audi, diğeri Tiguan iki adet lüks jeep çıkmıştı. Şeyh A.A, bu araçlardan birini kendisinin, diğerini de oğlunun kullandığını söylemiş, savunmasında Ehlibeytin soyundan geliyorum, ben ve ailem Seyidiz, para almadım gönüllü dua yazarım demişti.
DW Türkçe’nin aktardığı bilgilere göre MASAK, Şeyh A.A’nın mal varlığını araştırınca takipsizlik kararı kaldırıldı. 17 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. 175 milyon liralık mal varlığına da el konuldu.
Ancak, Şeyh A.A geçen Nisan ayına kadar aynı yerinde muska yazmaya devam ediyordu.
https://www.veryansintv.com/vip-muskayla-milyonlari-goturen-seyhin-mal-varligi-dudak-ucuklatti
============================
Bolu’da yabancı plakalı aracı durduran 9 polis hastaneye kaldırıldı!
Bolu'da 9 polis aracın yakıt deposundaki şüpheli maddeyi inceledikleri esnada kokudan etkilendi. Polisler tedavi altına alındı.
"3 Eylül 2025, 01:"59 yayınlandı 3 Eylül 2025,
Bolu’da bir aracın yakıt deposundaki şüpheli maddeyi inceledikleri esnada kokudan etkilenen 9 polis tedavi altına alındı.
Bolu Valiliğinden yapılan yazılı açıklamada, İl Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görevlilerince dün Anadolu Otoyolu İstanbul istikameti üzerinde gerçekleştirilen uygulama sırasında, yabancı plakalı bir aracın durdurulduğu belirtildi.
Araçta yapılan kontrollerde, benzin deposunda şüpheli madde bulunması nedeniyle yapılan inceleme esnasında polislerin söz konusu şüpheli maddenin yaydığı kokudan etkilendiği aktarılan açıklamada, şu ifadeler kullanıldı:
Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavileri devam eden 2 personelimizin hayati tehlikesi bulunmamakla birlikte tedbiren gözlem amaçlı yoğun bakım ünitesinde, 3 personelimizin serviste, 3 personelimizin ise ayakta tedavileri devam etmekte olup, 1 personelimiz taburcu edilmiştir. Konuyla ilgili gerekli adli ve idari işlemler başlatılmış olup, kamuoyuna gelişmeler hakkında ayrıca bilgi verilecektir. Olaydan etkilenen ve tedavileri devam eden personelimize acil şifalar diliyoruz.
https://www.veryansintv.com/boluda-yabanci-plakali-araci-durduran-9-polis-hastaneye-kaldirildi
============================
Askerler, dinciler ve masallar: Eşek gibi mi paşa paşa mı?
Ülkemizde dinciler kendilerini sütten çıkmış ak kaşık zannediyorlar. 27 Nisan e-muhtırası sonrası, Dolmabahçe’de dönemin genelkurmay başkanı ile Erdoğan’ın yaptığı ikili görüşmenin hesabını sormayanlar, bugün darbe, cunta, asker karşıtı kesilip tafra satmasınlar!
03-09-2025
Paşa paşa tekerlemesinin yanına şimdi de eşek gibi benzetmesi eklendi.
>>Dün askerler paşa paşa yaptırıyordu, bugün dinciler eşek gibi yapacaksın diyor!
AKP’nin payandası ve yobazlığın en önemli mihraklarından birisi olan Akit Gazetesi’nin haber müdürünün, aynı isimli televizyon kanalında askerler için sarfettiği sözler yeni bir tartışma başlattı. Karanlığın sesi Akit’in haber müdürünün sözleri şöyle: O hizaya gelmeyen omuzu çatal bıçak setli generalleriniz var ya hepsi şimdi Erdoğan’ın arkasında saf tutuyor. Eşek gibi saf tutacaklar.
Sözler açık. Verilen tepkiler ise kabaca şöyle: TSK’ya ve subaylara hakaret var!.
Ama askerlere, orduya düşmanlık anlamına gelen ve kin-nefret kusan bu sözler, aslında başka bir şeyi gösteriyor: Rejimin değiştiğini!
Anıtkabir’e girerken rütbeli-rütbesiz subayların üstlerinin aranması, ordunun artık neyi temsil ettiğini gösterdiği gibi rejimin bir korku rejimine dönüştüğünün de açık fotoğrafı!
Askeri vesayet gitmiş, yobaza göre milli irade gelmiş! Dinci bunu milli egemenliğin ve iradenin tecellisi olarak görüyor. Böyle propaganda ediyor!
Ancak tecelli eden aslında askeri vesayetin yerine tek adam rejimi gelmesi değil mi? Siz bunu oligarşiden monarşiye geçiş diye de okuyabilirsiniz!
Dün 12 Eylül cuntacıların diktatörlüğü vardı, bugün tek adam rejiminin istibdadı! 12 Eylül cuntasının açtığı yoldan İslamcılar yürümedi mi, Erdoğan’ın tek adam rejimi 12 Eylül cuntasının doğal uzantısı değil mi?
Asıl konu bu… İşte bunu biraz açmak, hafızamızı tazelemek, dincilerin anlattığı şeyin nasıl bir masal olduğunun ortaya koymak gerek!
>>28 Şubat, 27 Nisan ve 15 Temmuz…
AKP’nin ve yandaşların referans gösterdiği bu üç tarih, dincinin asker, askerin de dinci karşıtı olduğunun somutluğu zannediliyor. 28 Şubat sürecini, 27 Nisan e-muhtırasını ve 15 Temmuz FETÖ darbesini, dinciler, sakız gibi çiğneyip, kendilerini askerin, cuntanın, darbecilerin karşısında mazlum milletin temsilcisi sanıyorlar!
15 Temmuz sermaye sınıfının bir kanadının başka bir kanadına darbe girişiminden başka bir şey değildi. Hatta o kanadın iki kliğinin kanlı kapışmasıydı! İslamcı FETÖ’nün İslamcı AKP’ye karşı darbe girişiminin adı olan 15 Temmuz, neresinden bakarsanız bakın, dinci ve İslamcı bir darbedir. Darbeye kalkışan askerler ne Kemalist ne de laikti! Düpedüz Kemalizm ve laiklik karşıtı asker kanadının bir darbe girişimi olarak tarihe kanlı İslamcı bir darbe şeklinde kalın harflerle yazılmak durumunda!
Kimse tarihi gerçekleri bükmeye çalışmasın! Sermaye sınıfının kanatları arasındaki kanlı hesaplaşma, ABD emperyalizmiyle ve sermaye sınıfıyla ortaklık söz konusu olduğunda ayrılığa değil benzerliğe dönüşür. 15 Temmuz’un hesabını vermeyen, onun siyasi ayağı ile hesaplaşmayan hiçbir dinci, bugün darbecilik konusunda kimseden hesap soramaz!
Ülkemizde dinciler kendilerini sütten çıkmış ak kaşık zannediyorlar. 27 Nisan e-muhtırası sonrası, Dolmabahçe’de dönemin genelkurmay başkanı ile Erdoğan’ın yaptığı ikili görüşmenin hesabını sormayanlar, bugün darbe, cunta, asker karşıtı kesilip tafra satmasınlar!
28 Şubat, ağızlarındaki sakızın bir diğeri. Erbakan iktidarına karşı askerlerin çıkışı, AKP’nin mağduriyet edebiyatına dönüştü! Erbakan iktidardan düşmüşken, Erbakan’ı satıp iktidara gelen yandaşlar bugün 28 Şubat mağduriyetine sığınmaz mı? Erbakan’ı hangi emperyal güçlerin yetersiz bulduğu ve hangi emperyal güçlerin AKP’yi iktidara taşıdığını açıkça itiraf etmeyenlerin asker karşısındaki milli irade temsiliyet zannı komediden ibaret! Ya da bugün Gülen Hareketi’ni FETÖ diye kodlayarak terörle eşdeğer tutanlar, dün Gülen Hareketi’nin ordudaki örgütlenmesine set çekmek isteyen 28 Şubatçılardan niye şikâyet eder ki? Bugün FETÖ’ye reva görülenler, dün 28 Şubatçılar tarafından bile AKP’lilere yapılmamışken üstelik! AKP ve yandaşları bir kez daha gerçekleri bükerken, 28 Şubat rantçılığından hiç ama hiç utanmıyorlar! Sonuç; 15 Temmuz kanlı İslamcı darbesi!
Dincilik kördür. Kendi karanlık dünyasında gerçekleri göremez. Sanki dincilik-İslamcılık ile darbecilik-cuntacılık iki tarihsel düşman! Ama değil: Kardeşler!
"Meselemiz şudur:" İslamcılar, askerleri cuntacı-darbeci ilan edip, milli egemenliğin temsilciliğine soyunuyorlar. Tarihe ve gerçeklere takla attırıyorlar!
Geçmişte ilmiye ile seyfiye sınıflarının, padişahlara karşı nasıl darbe yaptığını kitaplar yazıyor. Osmanlı’daki darbelerin manevi önderliğini ulema, vurucu gücünü de yeniçeriler oluşturmadı mı? O yüzden darbeler tarihi söz konusu olduğunda İslamcılığın tarihi kapkaradır! 31 Mart gerici ayaklanması, bir askeri darbe girişimi değil de nedir? Ama daha komiği hem padişahçı olup hem de bugün asker karşısında milli iradeyi temsil etme iddiası yok mu? Bu da işin başka bir akıl tutulması! Milli irade, padişahların, çarların, kralların karşısında halkın yönetimi demek değil miydi?
Bugün eşek gibi milli iradenin arkasına dizileceksiniz diyen İslamcılar, dün paşa paşa darbecilerin arkasında sıraya girmişlerdi!
>>Unutmak mümkün mü?
Nurcu Fethullah Gülen, 12 Eylül 1980’den sonra yayımlanan Sızıntı dergisinin ilk sayısında, Son Karakol başlıklı yazısıyla selamlıyordu darbecileri: Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (…) Ve, işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz. (Sızıntı, Ekim 1980, sayı:21)
Kadirilik Cemaati’nin lideri Haydar Baş: …1982 Anayasasını savunuyoruz. Devleti savunuyoruz… ‘soğuk savaş’ dönemlerinden kalma bir antikomünist çizgiyi savunuyoruz… Demokratik mücadele, demokrasinin kural ve kurumlarını çiğneyerek yapılamazdı. Oysa daha ilk günden izinsiz yürünmüştü ve demokrasinin temel kurumlarına başkaldırılmıştı.
1971’lerin darbecilerinden Muhsir Batur ve o dönemin Özel Harp Dairesi Başkanı General Turgut Sunalp, kapatılan MNP’nin Genel Başkanı Erbakan’ı yeniden parti kurması için İsviçre’de özel olarak ziyaret edip ikna etmediler mi? Erbakan geldi ve MSP’yi kurdu. Başta Erdoğan olmak üzere AKP kurucuları darbecilerin istemiyle kurulan MSP’de yıllarca çalışmadılar mı?
>>Milli irade nerede başlıyor ve asker vesayeti nerede bitiyor?
Erdoğan’ın da bağlı olduğu İskenderpaşa Dergahı’nın, 12 Eylül cuntacılarının dayattığı anayasaya evet dediğini unutalım mı? Zahit Kotku hem 12 Eylül 1980 askeri darbecilerini açık açık destekleyip anayasaya ‘evet’ oyu verilmesi için vaazlar vermedi mi?
Ekonomi bizzat askeri cunta tarafından İskenderpaşa aidiyeti ile bilinen Özal’a teslim edilmedi mi? Sadece Özal değil, Eyüp Aşık, Ekrem Pakdemirli gibi cemaatlerle ilişkili yüzlerce bürokrat askeri cunta tarafından göreve getirilmedi mi?
12 Eylül 1980 askeri darbe döneminde ‘Aydınlar Ocağı’ Yönetim Kurulu Üyesi ve Milli Güvenlik Konseyi’ sözcüsü Muharrem Ergin, şunları söylüyor: Hazırlayacağımız anayasa gelecek 100 yıla cevap verecektir. İçeriği bunun için önemlidir. Bir huzur ve sükûn müessesesi olarak dinin cemiyet hayatındaki yeri büyüktür ve İslâm, Türklüğü koruyan çok önemli bir manevi silahtır.
Hem askeri darbeyi desteklediler hem de 12 Eylül anayasasına evet oyu verdiler.
Bugün 12 Eylül anayasasından şikâyet edip, yeni anayasa öneren yandaşlar, bunu cunta anayasasına karşı sivil anayasa diye sunmazlar mı?
Din dersleri 12 Eylül cuntası tarafından zorunlu hale getirilmedi mi? Tarikat ve cemaatlerin önü bizzat 12 Eylül tarafından açılmadı mı? Türk-İslam sentezi 12 Eylül cuntasının resmî ideolojisi olarak bugün AKP-MHP ile iktidarda değil mi?
O yüzden cuntacılık-sivillik, İslamcılık-Darbecilik vs. gibi konularda konuşulacaksa, kimse sütten çıkmış ak kaşık değil.
"İşin asli boyutu şudur:" Türkiye’de devlet her şeyden önce anti-komünist bir siyasal-ideolojik eksenle örgütlendi. NATO’culuğun temel kuralıydı. İslamcının bazıları da bu örgütlenmenin kadrolu, bazıları ise ideolojik olarak parçasıydılar.
Unutmayın, bu ülkede darbeler NATO’yla bağlantılıdır.
>>Tıpkı İslamcılık gibi…
Suriye’de siyasal İslam adına İsrail’in çıkarlarına hizmet edildiğini gördükten sonra artık hiç ama hiç şaşırmıyoruz. Bir kez daha söylemekte beis yok. Siyasal İslamcılık, Siyonist İslamcılık olarak görevini görmüş, paşa paşa emperyalizme hizmetini yerine getirmiştir.
Dün de 12 Eylül’e karşı görevini yerine getirmişlerdi. Paşa paşa…
https://yurtsever.org.tr/2025/askerler-dinciler-ve-masallar-esek-gibi-mi-pasa-pasa-mi-551783/
============================
Fransa'da imamlara eğitim veren enstitü kendini feshetti: Radikal İslam'ı meşrulaştırıyor
Fransa, "Radikal İslam'ı meşrulaştırdığı" gerekçesiyle imamlara da eğitimi veren Avrupa İnsani Bilimler Enstitüsü’nü (IESH) feshetti. İçişleri Bakanı Retailleau, kurumun Müslüman Kardeşler'le bağlantılı olduğunu belirtti.
03-09-2025
Fransa’da imamlara eğitim de veren Avrupa İnsani Bilimler Enstitüsü (IESH), cihadı meşrulaştırdığı belirtilerek feshedildi.
Fransa İçişleri Bakanı Bruno Retailleau, ABD merkezli X sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, Müslüman Kardeşler hareketinin sızmasına karşı mücadele sürüyor ifadesini kullandı.
Retailleau, talebi üzerine Bakanlar Kurulu Toplantısı’nda IESH’nin feshedildiğini belirterek, (IESH) Radikal İslam’ı ve silahlı cihadı meşrulaştırıyordu. Müslüman Kardeşlerin İslamcı gündemlerini uygulamaya koymasını engellemek için her gün hayati bir mücadele yürüten devletin birimlerine teşekkür ediyorum açıklamasında bulundu.
Arapça eğitimi dışında imamlara da eğitim veren IESH’de 1500 ila 2 bin kişi eğitim alıyordu.
>>NE OLMUŞTU?
Hükümetin talimatıyla hazırlanan ve mayıs ayında yayımlanan Müslüman Kardeşler ve Fransa’da Siyasal İslam raporunda, ülkedeki 139 ibadethanenin ve yakın zamanda kamu desteği kesilen Müslümanların gittiği bazı özel okulların Müslüman Kardeşler hareketiyle bağlantılı olduğu belirtilmişti.
Ülke genelindeki 21 okulun 18’inin doğrudan, 3’ünün dolaylı olarak harekete bağlı bulunduğu kaydedilen raporda, Müslüman Kardeşlerin Fransa yapılanmasını Avrupa’daki diğer yapılanmalarından ayıran noktanın eğitim sektörüne öncelik vermesi olduğu belirtilmişti.
Raporda, Fransa’daki Kur’an kurslarının etrafında kurulan ekosistemler ile Müslümanların sosyal hayatlarının ve eylemlerinin, Müslüman Kardeşler hareketinin bir unsuru yapıldığı ifade edilmişti.
https://yurtsever.org.tr/2025/fransada-imamlara-egitim-veren-enstitu-kendini-feshetti-radikal-islami-mesrulastiriyor-551788/
============================
>>‘İsrail, Dimona’daki nükleer tesisinde yeni bir reaktör inşa ediyor’
https://harici.com.tr/wp-content/uploads/2025/09/70e4a820-d960-4260-8899-5fae15e5.jpg
Yeni uydu görüntüleri, İsrail’in Dimona reaktörü yakınlarındaki bir tesiste yoğun inşaat çalışmaları yapıldığını gösterdi. Uzmanlar, faaliyetlerin İsrail’in gizli nükleer programıyla bağlantılı olduğunu ve yeni bir reaktör veya nükleer silah montaj tesisi inşa ediliyor olabileceğini belirtiyor.
İngiliz The Independent gazetesinin haberine göre, uydu görüntülerini analiz eden uzmanlar, İsrail’in on yıllardır nükleer programının merkezi olduğu düşünülen bir tesiste hızlandırılmış inşaat faaliyetleri tespit etti.
Görüntüler, Dimona reaktörü yakınlarındaki Necef Çölü’nde bulunan Şimon Peres Nükleer Araştırma Merkezinde dikkat çekici gelişmeler olduğunu gösteriyor. Projenin niteliği ise sıkı bir gizlilikle yürütülüyor.
Görüntüleri inceleyen uzmanlar, inşaat halindeki sahanın Dimona reaktörüne yakınlığı ve bölgede sivil bir enerji üretim tesisi bulunmaması nedeniyle büyük olasılıkla İsrail’in nükleer programıyla bağlantılı olduğu sonucuna vardı.
Ancak uzmanların yeni tesisin niteliği konusundaki görüşleri farklılık gösteriyor.
>>Uzman görüşleri ikiye bölündü
Üç uzman, tesisin büyüklüğü, konumu ve çok katlı yapısı nedeniyle yeni bir ağır su reaktörü olabileceğini öne sürdü.
Bu özelliklerin, nükleer silahların temel bileşenlerinden biri olan plütonyum üretmek için kullanılan tesislerle uyumlu olduğu belirtildi.
Diğer dört uzman ise sahanın ağır su reaktörü olma ihtimalini dışlamamakla birlikte, çalışmaların nükleer silah montaj tesisi inşasına yönelik olabileceğine işaret etti.
Uzmanlar, projenin bu erken aşamasında kesin bir yargıya varmanın zor olduğunu vurguladı.
Middlebury Enstitüsü James Martin Yayılmayı Önleme Çalışmaları Merkezinden uzman Jeffrey Lewis, Büyük ihtimalle bu bir reaktör. Bu değerlendirme duruma bağlı, ancak başka bir şey olduğunu hayal etmek çok zor, dedi.
İnşaat 2021’den beri biliniyordu
Associated Press ajansı, ilk olarak 2021 yılında Kudüs’ün yaklaşık 90 kilometre güneyinde bulunan tesiste bir kazı çalışması yapıldığını bildirmişti.
O dönemdeki görüntüler, mevcut ağır su reaktörünün yakınında 150 metre uzunluğunda ve 60 metre genişliğinde bir çukur olduğunu göstermişti.
Planet Labs şirketi tarafından 5 Temmuz’da çekilen yeni fotoğraflar, kazı alanındaki inşaat hızının belirgin şekilde arttığını ortaya koyuyor.
Görüntülerde, yer altı katları olduğu anlaşılan bir alanda kalın beton duvarların inşa edildiği ve sahanın üzerinde büyük vinçlerin yükseldiği görülüyor.
1960’larda faaliyete geçen mevcut Dimona reaktörünün, o dönemin reaktörleri için öngörülen kullanım ömrünü çoktan aştığı biliniyor. Bu durum, reaktörün yakın zamanda değiştirilmesi veya rehabilite edilmesi ihtiyacını gündeme getiriyor.
Uzman Jeffrey Lewis, Beklendiği gibi uzun, çünkü reaktörün kalbi çok uzun olacak. Konumu, büyüklüğü ve orada başka bir inşaat işinin olmaması göz önüne alındığında, bunun bir reaktörden başka bir şey olmaması muhtemel, diye konuştu.
>>Yeni reaktörün amacı ne olabilir?
Endişeli Bilim İnsanları Birliğinden nükleer uzman Edwin Lyman, yeni yapının görünür bir koruma kubbesi olmayan kare şeklinde bir reaktör olabileceğini değerlendirdi.
Lyman, İsrail herhangi bir uluslararası denetime veya ne yaptığına dair soruşturmaya izin vermiyor, bu da kamuoyunu spekülasyon yapmaya zorluyor, diye ekledi.
Öte yandan Silahların Kontrolü Derneği Başkanı Daryl G. Kimball, yeni reaktörün ağır su ile çalışması durumunda amacın, daha sonra plütonyum ayrıştırmak üzere işlenebilecek kullanılmış yakıt üretme kapasitesini korumak olabileceğini belirtti.
Kimball, bunun ek nükleer silah üretimi hedefi taşıyabileceğini ifade etti. Kimball ayrıca, yeni tesisin mevcut nükleer cephaneliği korumak veya yeni savaş başlıkları üretmek için tasarlanmış olabileceği ihtimaline de dikkat çekti.
İsrail’in nükleer programını çevreleyen gizlilik nedeniyle, sahip olduğu nükleer silahların sayısına ilişkin tahminler kesinlik taşımıyor.
Bulletin of the Atomic Scientists dergisi, 2022 yılında İsrail’in yaklaşık 90 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu tahmin etmişti.
Uzman Lyman, Dimona’daki yeni inşaatın nedenlerinden birinin, yılda yüzde 5 oranında bozunan bir madde olan trityumdan daha fazla elde etme ihtiyacı olabileceğini söyledi.
Lyman, Eğer trityum üretmek için yeni bir reaktör inşa ediyorlarsa, bu ille de plütonyum stoklarını genişletmeye çalıştıkları anlamına gelmez, sadece trityum üretmek istiyor olabilirler, dedi.
Viyana’daki Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ise inşaat faaliyetleriyle ilgili bir soruya cevaben, İsrail’in Sorek araştırma reaktörü dışındaki nükleer tesisleri hakkında bilgi verme zorunluluğu bulunmadığını yineledi.
https://harici.com.tr/israil-dimonadaki-nukleer-tesisinde-yeni-bir-reaktor-insa-ediyor/
============================
Ukrayna, saldırıları yapay zekayla koordine eden dronları sahaya sürdü
"03.09.2025 13:"41
Ukrayna Silahlı Kuvvetleri, Rusya mevzilerine yönelik saldırılarda yapay zeka destekli sürü teknolojisi kullanmaya başladı. Kendi aralarında iletişim kurarak saldırıları otonom şekilde koordine eden dronlar, askeri analistlere göre bu teknolojinin muharebe sahasında düzenli olarak kullanıldığı ilk bilinen örnek.
Ukrayna Silahlı Kuvvetleri, yapay zeka (YZ) kullanarak düzenlediği saldırılarla dron savaşlarında yeni bir aşamaya geçti. Bu operasyonlar, insansız hava araçlarının (İHA) daha etkili vuruşlar yapmasını sağlarken daha az personel gerektiriyor.
https://harici.com.tr/rusyanin-ukraynadaki-dron-saldirilarinin-etkinligi-uc-katina-cikti/
Asker sıkıntısı yaşayan Ukrayna için personel tasarrufu kritik önem taşıyor. Mevcut saldırılarda birkaç dron yer alsa da yakın gelecekte onlarla ifade edilen sayılarda dronun müşterek harekatlar düzenlemesi bekleniyor.
>>Dronlar kendi aralarında iletişim kuruyor
Yapay zeka destekli dronlar, saldırı altındaki bir hedefin savunmasını aşmak için çok sayıda aracın aynı anda kullanılmasını sağlayan sürü teknolojisi ile çalışıyor.
Bu teknoloji için yazılım geliştiren Swarmer şirketinin Genel Müdürü Sergey Kupriyenko, The Wall Street Journal (WSJ) gazetesine yaptığı açıklamada, yapay zeka sayesinde dronların fırlatıldıktan sonra birbirleriyle iletişim kurabildiğini ve eylemlerini koordine edebildiğini belirtti.
https://www.wsj.com/world/ai-powered-drone-swarms-have-now-entered-the-battlefield-2cab0f05
Kupriyenko, Siz hedefi belirliyorsunuz, gerisini dronlar hallediyor. Birlikte çalışıyorlar, adapte oluyorlar, dedi.
Kupriyenko’ya göre dronlar, kimin ilk saldırıyı yapacağına karar verebiliyor veya birinin bataryası biterse saldırıyı yeniden düzenleyebiliyor.
>>Muharebede düzenli kullanılan ilk örnek
Üst düzey bir Ukraynalı subay ve Swarmer şirketi, WSJ’ye Ukrayna’nın yaklaşık bir yıldır sürü saldırıları düzenlediğini söyledi.
Subay, teknolojinin ilk olarak bir yıl önce mayın döşemek için kullanıldığını, şimdiyse Rus askerlerini, teçhizatını ve altyapısını hedef almak için devreye sokulduğunu ifade etti.
Askeri analistler, bunun sürü teknolojisinin muharebede düzenli olarak kullanıldığı dünyadaki ilk bilinen örnek olduğunu belirtiyor.
Adı açıklanmayan subay, kendi İHA birliğinin bu teknolojiyi yüzden fazla kez kullandığını ve diğer birliklerin de Swarmer yazılımıyla donatılmış dronlara sahip olduğunu aktardı.
Subay, genellikle bir göreve üç araç gönderdiğini, ancak sekiz araç kullananların da olduğunu ekledi.
Kupriyenko, yazılımın aynı anda 25 insansız hava aracıyla test edildiğini söyledi.
>>"The Economist:" Ukrayna ordusu Rusya’nın İHA’ları yüzünden yeraltına çekiliyor
The Economist dergisi, Rusya İHA’larının etki alanını genişletmesi nedeniyle Ukrayna birliklerinin operasyonlarını yeraltına taşımak zorunda kaldığını yazdı. Habere göre, cephenin her iki tarafında 15 kilometreye ulaşan İHA etki alanı, gelecekte 60 kilometreye kadar çıkabilir. Ukrayna ordusu Başkomutanı Aleksandr Sırskiy de bazı eğitimlerin yeraltına taşınması çağrısında bulunmuştu.
https://harici.com.tr/the-economist-ukrayna-ordusu-rusyanin-ihalari-yuzunden-yeraltina-cekiliyor/
>>Dokuz kişi yerine üç kişi yetiyor
Ukraynalı subayın aktardığına göre, standart bir operasyonda bir keşif dronu ve küçük bombalar taşıyan diğer iki dron, bir Rus siperine saldırı düzenliyor.
İnsan operatör, düşman mevziini aramak için bir alan belirliyor ve mevzi tespit edildikten sonra imha emri veriyor.
Keşif dronu, bombalı dronlar için rotayı çizerken, dronların kendileri hedefin üzerinde ne zaman ve hangisinin mühimmatı bırakacağına karar veriyor. Bu tür görevlerde planlamacı, dron operatörü ve navigatör olmak üzere üç kişi yer alıyor.
Subay, sürü teknolojisi olmadan dokuz kişiye ihtiyaç duyulacağını belirterek, bu yöntemin zamandan tasarruf sağladığını ve personeli başka görevler için serbest bıraktığını vurguladı.
>>Uzmanlar ‘etkileyici bir başarı’ olarak görüyor
Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsünden (RUSI) Bob Tollast, Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin halihazırda teknolojiyi kullanmasına rağmen, bu operasyonların henüz uzmanların savaş alanındaki durumu değiştirebilecek tam teşekküllü bir sürü olarak kabul ettiği seviyede olmadığını söyledi.
Tollast, yüzlerce dronun birlikte hareket ederek olaylara otonom tepki vermesinin bu seviyeyi tanımladığını belirtti. Bununla birlikte Tollast, küçük ölçekli otonom etkileşimi bile etkileyici bir başarı olarak nitelendirdi.
Amerikalı yatırımcılardan fon sağlayan Swarmer, 100’den fazla insansız hava aracından oluşan bir sürünün testlerine hazırlandığını açıkladı. Ukrayna’da başka şirketler de bu teknoloji üzerinde çalışıyor.
>>Ukrayna, Rus İHA’larını durdurmak için 5 bin dolarlık avcı dronlar geliştirdi
Ukrayna, Rusya’nın son dönemde Ukrayna şehirlerine yönelik daha gelişmiş ve büyük ölçekli ‘Şahid’ (Geran-2) İHA saldırılarına karşı koymak amacıyla düşük maliyetli önleyici dronların üretimine başladı. Stratejik Endüstriler Bakanı Danışmanı Aleksandr Kamışin, üç Ukraynalı şirketin yaklaşık 5 bin dolara mal olan ‘Şahid avcıları’ ürettiğini, bazı geliştirilmekte olan modellerin ise 300 dolara kadar düşebileceğini belirtti.
https://harici.com.tr/ukrayna-rus-ihalarini-durdurmak-icin-5-bin-dolarlik-avci-dronlar-gelistirdi/
>>Diğer ülkeler de geliştiriyor
WSJ’nin haberine göre ABD, Çin, Fransa, Rusya ve Güney Kore, sürü teknolojisi geliştiren ülkeler arasında yer alıyor.
Ancak gazetenin görüşüne başvurduğu analistler, bu teknolojinin muharebe operasyonlarında düzenli olarak kullanıldığını daha önce duymadıklarını ve Ukrayna Silahlı Kuvvetleri operasyonlarının kendileri için bu alandaki ilk örnek olduğunu ifade etti.
2021 yılında İsrail ordu komutanları, yerel basına Gazze Şeridi’ndeki militanları tespit etmek, teşhis etmek ve ortadan kaldırmak için küçük bir dron sürüsü kullandıklarını bildirmişti.
Fakat o zamandan beri benzer operasyonlar hakkında bilgi paylaşılmadı. ABD ise 2016 yılında üç savaş uçağından 100’den fazla araç fırlattığını duyurmuştu.
Savunma Bakanlığı o dönemde, Mikro dronlar, kolektif karar alma, uyarlanabilir formasyon uçuşu ve kendi kendini onarma gibi başarılı sürü davranışları sergiledi, açıklamasını yapmıştı.
https://harici.com.tr/ukrayna-saldirilari-yapay-zekayla-koordine-eden-dronlari-sahaya-surdu/
============================
>>ABD, Karayiplerde askeri operasyonlara başladı
03.09.2025
ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin güney Karayiplerde uyuşturucu taşıyan bir gemiye saldırı düzenlediğini ve 11 narkoteröristi öldürdüğünü açıkladı.
https://www.bbc.com/news/articles/cpwywjgynyxo
Trump, sosyal medyada salı günü düzenlenen ABD askeri operasyonunun Venezuela çetesi Tren de Aragua’nın üyelerini hedef aldığını yazdı.
Trump, geminin uluslararası sularda olduğunu ve ABD’ye yönelik yasadışı uyuşturucu taşıdığını ileri sürdü.
Trump yönetimi, son haftalarda Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya karşı askeri ve siyasi baskıyı artırdı. Bu baskılar arasında, uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla tutuklanmasına yol açacak bilgiler için 50 milyon dolar ödül verilmesi de yer alıyor.
https://harici.com.tr/abd-nicolas-maduronun-basina-50-milyon-dolarlik-odul-koydu/
Maduro, Venezuela’nın ABD’nin herhangi bir askeri müdahale girişimine karşı mücadele edeceğini söyledi.
Salı günü Oval Ofis’te gazetecilere konuşan Trump, ABD güçlerinin Venezuela yakınlarında uyuşturucu taşıyan bir tekneyi vurduğunu söyledi ve O teknede çok fazla uyuşturucu vardı, dedi.
Trump, Genelkurmay Başkanı General Dan Caine tarafından olay hakkında bilgilendirildiğini de ekledi.
Daha sonra başkan, Truth Social platformunda şu mesajı paylaştı:
Bu sabah erken saatlerde, emrimle ABD Silahlı Kuvvetleri, SOUTHCOM sorumluluk bölgesinde kesin olarak tespit edilen Tren de Aragua Narkoteröristlerine karşı kinetik bir saldırı düzenledi. Saldırı sonucunda 11 terörist öldürüldü. Bu saldırıda hiçbir ABD askeri zarar görmedi. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’ne uyuşturucu sokmayı düşünen herkese bir uyarı olsun. DİKKAT EDİN!
Gönderisine, dalgalı sularda hızla ilerleyen bir motorlu teknenin alevler içinde kalmasını gösteren, kalitesi düşük bir hava videosu eşlik ediyordu.
>>Venezuela, Kolombiya sınırına asker gönderiyor
Venezuela, uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele etmek için 15.000 askerini Kolombiya sınırına konuşlandıracağını duyurdu. ABD’nin ise Latin Amerika uyuşturucu kartellerine karşı yürütülen operasyon kapsamında Karayiplerin güneyine iki ek donanma gemisi gönderdiği bildirildi. Venezuela İçişleri Bakanı Diosdado Cabello pazartesi günü yaptığı açıklamada, Caracas’ın Kolombiya sınırındaki Zulia ve Tachira eyaletlerinde güvenliği güçlendirmek için 15.000 asker konuşlandıracağını duyurdu.
https://harici.com.tr/venezuela-kolombiya-sinirina-asker-gonderiyor/
Venezuela İletişim Bakanı Freddy Ñáñez, sosyal medyada yaptığı bir gönderide, Trump’ın paylaştığı videonun yapay zeka ile oluşturulduğunu öne sürdü.
Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise X’te yaptığı paylaşımda, Bugün ABD ordusu, Venezuela’dan ayrılan ve terör örgütü olarak tanımlanan bir uyuşturucu kaçakçılığı örgütü tarafından işletilen bir uyuşturucu gemisine Karayiplerin güneyinde ölümcül bir saldırı düzenledi, dedi.
Geminin hangi uyuşturucuları taşıdığına dair henüz bir bilgi yok.
Ocak ayında Beyaz Saray’a döndüğünden beri Trump yönetimi, Meksika ve Latin Amerika’nın diğer bölgelerindeki birçok uyuşturucu kaçakçılığı örgütü ve suç grubunu terör örgütü olarak tanımladı.
Bunlar arasında Tren de Aragua ve bir başka Venezuela grubu olan Güneşler Karteli de bulunuyor.
ABD yetkilileri, bu grubun başkanlığını Maduro ve diğer üst düzey hükümet yetkililerinin, bazıları ülkenin ordusu veya istihbarat servislerinden gelen kişilerin yaptığını iddia ediyor.
ABD ordusu, son iki ayda güney Karayiplerdeki güçlerini takviye etmek için harekete geçti ve bu kapsamda ek deniz araçları ile binlerce ABD deniz piyadesi ve denizciyi bölgeye sevk etti.
Trump yönetimi, ABD’ye uyuşturucu akışını durdurmak için güç kullanmaya hazır olduğunu defalarca dile getirdi.
Trump, gemiye düzenlenen saldırı hakkında daha fazlasının da geleceğini söyledi.
Venezuela yakınlarındaki ABD deniz kuvvetleri konuşlandırması Arleigh Burke sınıfı güdümlü füze destroyerleri (USS Gravely, USS Jason Dunham, USS Sampson), bir güdümlü füze kruvazörü (USS Lake Erie) ve bir nükleer tahrikli saldırı denizaltısı (USS Newport News) içeriyor.
Venezuela hükümeti, bu askeri sevkiyatlara tepki gösterdi. Pazartesi günü Maduro, ABD saldırırsa silahlı cumhuriyet ilan edeceğini söyledi ve ABD’nin konuşlandırmalarının son 100 yılda Latin Amerika kıtasında görülen en büyük tehdit olduğunu ekledi.
Venezuela, olası bir Amerikan işgaline karşı milis gücü oluşturmaya da başladı. Maduro, Amerikan müdahalesinin tüm kıtada savaş anlamına geleceğini de söyledi.
https://harici.com.tr/abd-karayiplerde-askeri-operasyonlara-basladi/
============================
Milli Merkez Yönetim Kurulu üyemiz, MSB E. Genel Sekreteri değerli E. Kur. Alb. Ümit Yalım’ın şok açıklamalarını özetliyorum:
“Diplomasız General Ahmet Kurumahmut’un Korgeneralliğe terfi ettirilmesi; Tam Kanunsuzluk ve Mutlak Butlan olup, geçerli değildir. Kurumahmut, Korgeneral rütbesi ile görev yapamaz, emir veremez, imza atamaz.
TSK Personel Kanunu’na göre; Astsubaylıktan subay olanlar en fazla Albay rütbesine yükselebilir.
Astsubay kökenli Hava Personel Albay Orhan Gürdal, TSK Personel Kanunu’na aykırı olarak 30/08/2018’de Tuğgeneralliğe, 2021’de Tümgeneralliğe terfi ettirildi.
Personel sınıfından general olabilmek için Harp Okulu Diploması zorunludur.
Astsubay kökenli olduğu için Gürdal’ın Harp Okulu Diploması yok.
Diplomasız General Orhan Gürdal’ın Tuğgeneralliğe ve Tümgeneralliğe terfi ettirilmesi; Tam Kanunsuzluk ve Mutlak Butlan hali olup, geçerli değildir.
Diplomasız General Gürdal, 2021’de büyük bir skandala şöyle imza attı.
MİT Kanunu’nun 13. Maddesi’ndeki, MİT kadrolarına yapılacak atamalar Resmî Gazete’de yayımlanmaz ve gizli tutulur hükmüne rağmen Resmî Gazete’nin25 Ağustos 2021 tarih ve 31579 sayılı nüshasında yayınlanan General Atama Listesi’nde, MİT’e atanan generallerin kimlikleri ifşa edildi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, MİT Kanunu’nu ihlal eden Orhan Gürdal ve diğer sorumlular hakkında soruşturma açmadı.
Diplomasız Gürdal Boğazlar Sözleşmesi’ndeki egemenlik haklarımıza sahip çıkan 104 Emekli Amirale 5 yıl süreli Orduevi giriş yasağı koydu.
Diplomasız Gürdal, 2023’de Millî Savunma Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğüne atandı.
Ocak 2025’de Mustafa Kemal’in Askerleriyiz diyen 5 Teğmen ve Komutanları 3 Subayın TSK’dan ihraç kararına da imza attı.
Diplomasız Koramiral Ahmet Kendir’in Koramiralliğe terfi ettirilmesi; Tam Kanunsuzluk ve Mutlak Butlan hali olup, geçerli değildir.
Yunan Sahil Güvenlik botları20 Eylül 2024’te Bodrum Akyarlar,23 Eylül 2024’te Datça kıyılarına gelirken; Sahil Güvenlik Komutanı diplomasız Koramiral Ahmet Kendir Türkiye’nin egemenlik haklarının ihlal edilmesine seyirci kaldı.
YAŞ’a Dışişleri Bakanı olarak katılan emekli Başçavuş Hakan Fidan, MİT Müsteşarlığı döneminde, Genelkurmay’a gönderdiği raporlarda, 15 Temmuz hain darbe girişimine katılan FETÖ’CÜ Albay, General ve Amiraller hakkında temiz raporu verdi.
Erdoğan da 15 Temmuz’un önde gelen ismi Semih Terzi’yi 1. sıradan generalliğe terfi ettirmişti.
Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora çalışması yapan ve 2005 yılında doktor unvanı alan Hulusi Akar’ın 3 yıllık Kara Harp Okulu eğitimi var, 4 yıllık lisans eğitimi yoktur.
Ayrıca, Akar’ın Kara Harp Akademisi’ndeki eğitiminin yüksek lisans sayılabilmesi için gerekli olan 4 yıllık lisans eğitimi yoktur.”
Ümit Yalım’ın şok açıklamalarını okudunuz.
TSK için artık YAS tutarsınız.
============================
"Vedat İlteriş ÇINAROĞLU:" Araplar Türkleri arkadan vurmuştur! Zafer Araplarla kazanılmamıştır!
03 Eylül 2025
Samsun Kent Haber köşe yazarı emekli binbaşı ve eski milletvekili Vedat Çınaroğlu, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nın 103'üncü yılına yönelik yazdığı köşe yazısında tarihi gerçeklerin çarpıtıldığını belirterek, bu zaferin Arapların desteği ile kazanıldığı yönündeki savlara karşı, "Araplar Türkleri arkadan vurmuştur. Zafer Araplarla kazanılmamıştır" dedi.
Ağustos ayının son haftasını her yıl olduğu gibi Türk Utkular Haftası olarak kutladık. Malazgirt Utkusu'nun 954'üncü, Başkomutan Savaşı Utkusu'nun 103'üncü yıldönümünde, alışmadığımız ancak beklediğimiz yanlışlıkların yanında, Türk ulusunu sevindiren kutlamalara da tanık olduk.
Malazgirt’teki kutlamalarda Cumhurbaşkanı, tarihi gerçeklere aykırı bir konuşma yaparak utkunun Türkler, Araplar, Kürtler’le başarıldığını söyledi. Konuşmasını yazanlar, savaşın tarihçesini bilmiyorlarsa öğrenmelidirler. Bilerek yazmışlarsa Türk tarihini çarpıtarak geçmişte yabancı tarihçilerin yaptığı gibi tarihimize yağılık yapmışlardır.
Emevi Arapları'nın 700’lü yıllarda Türkistan’ın Beykent, Talkan saldırılarında yaptıkları Türk kıyımlarını, yok sayarak Arap'ları Malazgirt utkusuna katmak kara cahilliktir. 1'nci Paylaşım Savaşı’ında, Arapların Türk askerini arkadan vurdukları, yakın tarihimizden bilinmektedir. PKK terör örgütüne, 50 yıla yakın bir süredir verdikleri desteğe tanık olduk. Tüm bu gerçekler ortadayken Türklerle alay etmenin, karşılığı olacağı unutulmamalıdır. Unutulmamalıdır ki Türk ulusu zekidir!
Başkomutan Savaşı Utkusu’nun, 103’ncü yıldönümü kutlamalarında Anıtkabir’de bilindik görüntüler izledik. AKP’nin tezgahladığı Anıtkabir’e saygısızlığa, yine kargış ettik. Siyasette görgü kuralları, yakın gelecekte bir Türk tokatı olarak suratlarına indirilecektir.
AKP’nin Anıtkabir’deki, Türk tarihinin kara sayfalarına geçecek olan saygısızlıklarına, yanıt yine Mustafa Kemal’in askerlerinden geldi. Bu yıl kılıç çatmadılar ancak, dedim ya Türk ulusu zekidir; Harp Okulu dönem birincisi Teğmen Yusuf Kalkan’ın "Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere nice devlet adamları yetiştiren Harbiye’yle gurur duyuyoruz" sözlerine silah arkadaşının anlamlı gülümsemesi, törene katılanların güçlü alkışları, geçtiğimiz yıl kılıç çatan teğmenlerin beşinin cezalandırılmasına, çok anlamlı bir yanıt oldu, yüreğimiz soğudu! Harbiyeli olarak kıvanç duydum.
ATA Derneği olarak 6 yıldır yaptığımız 'Utku Yürüyüşü' bu yıl belgeselleştirildi. Türk Kurtuluş Savaşı’nın gerçekleştiği alanlarda İnönü, Sakarya, Başkomutan Savaşlarını, yerlerinde anlattığımız etkinliğimizin belgeseli Mustafa Kemal Tv’de çok kez gösterilmesinin yanında, sosyal ağlarda da onbinlerce kez izlendi, paylaşıldı. YouTube’da en çok izlenenler arasında yer aldı. Unutturmak ya da yok saymak isteyenlere karşın, 30.08 Utku Yürüyüşü duyarlı başka televizyonlardan da yayınlanacaktır. Belirtmeliyim ki, Türk
Kurtuluş Savaşı, bu güne kadar anlatılanlardan daha anlamlı, ayrımlı bir biçimde izlenecektir.
>>Türk ulusu!
Bugün soluk alabilmen için, soluklarını yitiren atalarını saygıyla an! Alp atalarının özgürlük için, tam bağımsızlık için verdikleri savaşımı dosdoğru öğrenmeli, gelecek kuşaklara dosdoğru öğretmelisin!
>>Türk ulusu!
Yurt topraklarında yaşayabilmemizi sağlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin; Akıl bilinci, bilim bilinci ile yönetildiğinde sağlıklı, mutlu, varsıl olacağını bilmelisin. Bu bilinçteki nitelikli Türklerin ülkeni yönetmesi gerektiğini anla!
Atatürk’ün şu sözlerini belleğinde tutmalısın:
"Yüce ulusuma öğüdüm odur ki, bağrında yetiştirerek başının üzerine kadar çıkaracağı adamların kanlarında ve vicdanlarındaki özü anlamaktan bir an için özveride bulunmasın"
https://www.samsunkenthaber.com.tr/yazarlar/vedat-ilteris-cinaroglu/araplar-turkleri-arkadan-vurmustur-zafer-araplarla-kazanilmamistir/1356/
============================
Tarih 1921. Amerikalı bir görevli, işgal altındaki İstanbul'u anlatıyor.
"Başlık:" İngiliz İstanbul
(Şehrin ortasında İngiliz sembolü aslan oturuyor)
"İstanbul, süratle bir İngiliz şehrine dönüşüyor. Küçük esnaf bile esen rüzgarın farkında ve İngilizce öğreniyorlar.
Bir kere elde edildiğinde İstanbul, özellikle Hindistan'ın savunmasında kolayca vazgeçilemeyecek kadar değerli bir ileri karakol ve kıymetli bir politik pazarlık noktası. Finans konusunda Fransa arka planda olmaya mecbur kaldı.
Savaş öncesi Türkiye'nin kamu borçlarının % 60'ını ve Osmanlı bankasını kontrol ediyordu. Şimdi etkileri azaldı... Türk hükûmeti kaynak ihtiyacı içinde. Hazinesi gümrüğe bağımlı. Geçtiğimiz eylülde birliklere ve görevlilere ödeme yapamayacağını duyurdular.
İngilizler titizlikle işi devraldı ve yerleştiler. İstanbul'daki en iyi ofislere, subay kışlaları için el koyuldu. İstiklal Caddesi'ndeki tüm öfke "Beş Çayı"na. Fakat artık çay, viski ve soda, Türk kahvesinin ve Türk düzikosunun yerini alıyor.
İngiliz askerî polisler, parlak düğmeleri ve çarpıcı kolluklarıyla trafiği kontrol ediyor. Olur da bir Rus caz mekanı, gece yarısından sonra kapatmazsa, cezayı yine İngiliz polisi kesiyor. Her yerde görülen iflas tabelalarından Türklerin döneminin bittiği belli oluyor.
Değerli kraliyet sarayları ve büyük özel ofislerin çoğu bomboş ve harap olmuş. Güzel bahçeleri artık yok. Türklerin aşırı güzel yazlık konutları ya terk edildi ya da satılığa çıktı. Harem artık yok. Türk kadınları, evlerinde Hristiyan erkeklerle yemek yiyip sohbet ediyor.
Savaş, onları banka ve mağazalarda iş aramaya mecbur bıraktı. Hayat, diğer büyük şehirlere göre İstanbul'da daha zor. Yine de Türk aileleri muhafazakarlar ve Hristiyan standartlarında olduğu söylenemez. Muhafazakarlık ticari ve resmî hayatta da görülüyor.
Söylemeye gerek yok, Türkler daktilo kullanmıyorlar. Hatta bir masayı bile küçümsüyorlar. Yazmak istediklerinde, sağdan başlayıp kağıdı hızlıca garip hiyerogliflerle doldururlar. Bu yüzden Türk yetkililer, tüm belgelerde imza ve tarih bulunan kaşeler kullanıyor.
(çünkü) nesillerce Türkler savaşmakla meşgul olurken, ticaret işini Yunan ve Ermenilerin ellerine bıraktılar."
============================
AMEL DEFTERİ
https://www.youtube.com/watch?v=TEiOPuyBBtw
============================
CHP’nin Zeytinburnu’ndaki eyleminde konuşan vatandaş:
"Kılıçdaroğlu'nun partiden ihraç edilmesini istiyorum. Bu olacak bir şey değil. Bu ülkeye ihanet"
https://x.com/i/status/1963478987016904825
============================
AK Parti Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı Fatih Aydemir'in oğlu, kumarda kaybettiği paralar için babasının evdeki kasasını soydu.
"Kasadan çalınan mallar:"
100 bin ₺, 172 bin $, 73 bin €
>>440 gram altın
>>30 bin dolarlık elmas ürünü
>>1,2 milyon TL'lik çek
(Halk TV - Dinçer Gökçe)
gz_qdvmw0aah-sh.jpg
https://x.com/yirmiucderece/status/1963538380769165470/photo/1
https://x.com/yirmiucderece/status/1963538380769165470/photo/2
============================
"Israeli Rabbi says:" "We start wars then send our Christian slaves to clean our mess.."
https://x.com/i/status/1963316313176014990
============================
"JUST IN:" Lt. Col. Anthony Aguilar and Capt. Josephine Guilbeau ARRESTED for Speaking against Genocide
https://x.com/i/status/1963344297257742653
https://x.com/i/status/1963334081086984512
https://x.com/i/status/1963392160306258412
============================
AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan, iktidara yakınlığıyla bilinen Karz-ı Hasen Vakfı'nı da vergiden muaf tuttu.
Vergiden muaf tutulan vakıfların sayısı ise 340'ı buldu.
gz7lm_pxuaaseck.jpg
https://x.com/ismailari_/status/1963230031364108679/photo/1
============================
"⚡️JUST IN:" A Zionist from spain has decided to harass the flotilla that carries Greta Thunberg among other activists on its way to Gaza. He plans to play Israeli music every night to prevent them from sleeping.
https://x.com/i/status/1963306750989238287
============================
"Jeffrey Epstein victim:"
I was 10 years old. I was raped three times a day, sometimes. I was not the only girl on that island… there was a constant stream of girls being raped over, and over, and over again.
All of those files need to be released.
https://x.com/i/status/1963387668634767681
============================
We will never forget the words of 6-year old Hind Rajab:
The tank is next to me…please come take me, please. Please stay with me…It’s almost night, I am scared…
Israeli forces shot 335 bullets at the car she sat in waiting for help. 335.
https://x.com/i/status/1963333370945179811
============================
Keir Starmer just confirmed he’s Jewish with family in Israel
Is this why the UK is actively participating in Israel’s genocide?
>>And proscribed Palestine Action a terrorist group?
And why he said Israel can cut off food, water & electricity to 2M people?
https://x.com/i/status/1963286075457360085
============================
"BREAKING:" Epstein victim says there are Tape of Donald Trump having sex with 'many girls' recorded by Jeffrey Epstein.
https://x.com/politvidchannel/status/1963319785758101893/photo/1
============================
An Israeli soldier takes a picture of what he is doing with the body of a young Palestinian in Gaza. Israelis do not value life and not even death.
gz7fzawwsaawfjh.jpg
============================
Mercedes Ali olarak bilinen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’tan, Başkanlık görevinin bitmesine günler kala (17 Eylül) son kıyak. Yeğeni Hüda Erbaş’ı Diyanet Vakfı Kültür Birimi’nde işe başlattı.
(Sözcü)
gz7iq3xxmaetpzj.jpg
gz_qdvmw0aah-sh.jpg
============================
Where do these Zionists come from.
gz-98c4xsae1i6u.jpg
============================
Donald Trump had 8 fighter jets flyover the Epstein rаpе survivor conference, interrupting them mid speech.
This woman named Trump.
https://x.com/i/status/1963307163046248598
Jeffrey Epstein’s victims announce they will disclose the identities of his clients themselves without of any government involvement
https://x.com/i/status/1963255096059306159
============================
Israel is preparing a harsh crackdown on the flotilla, with plans to detain activists under severe conditions. Now more than ever, we must push the UN and governments to act. Stand with the flotilla — the hope of Gaza and humanity.
https://x.com/i/status/1963529858363043960
============================
This is not a relocation plan, Israel is deliberately destroying every piece of Gaza to make it uninhabitable.
This is what annihilation looks like.
Zaitoun, Gaza City |
Israeli troops blow up Fourqan Elementary school along with other homes in Zaitoun Neighborhood
https://x.com/i/status/1963317646641992061
============================
Özgür Özel'den "Gürsel Tekin" açıklaması:
🗨️ Ben Gürsel Tekin’e randevu veririm ama kayyıma randevu veremem. O, asliye hukuk mahkemesinin kararını tanımak olur
🗨️Ne cenazesi, bırakırsa kokacakmış. Herkes ağzından çıkan lafın nereye gittiğini görecek
https://indyturk.com/node/764338
https://x.com/i/status/1963504417103048788
============================
Gerçekten bilmediğim ve mantığını anlamadığım için soruyorum.
📍YSK'nın kararı kesin ve itiraz mercii yok değil mi?
📍Peki YSK'nın onayladığı, mazbatasını verdiği bir seçilmişi Asliye Mahkemesi nasıl görevden alabilir?
============================
Bursa Büyükşehir Belediyesi, Mevlit Kandili dolayısıyla Akşemsettin Cami bahçesinde tatlı ikramı yapmak istedi. Türk bayrağının yanında asılan Atatürk bayrağına kimi şahıslar müdahale etmek isteyince kısa süreli arbede yaşandı.
https://x.com/i/status/1963526196026568741
============================
This speech was from 11 years ago, y'all. Let that sink in.....😢
https://x.com/i/status/1963314918817763356
============================
‘Sadece mandolin çalındı’ diyenlere gelsin bu görüntü…
https://x.com/i/status/1963341044264886381
============================
İsrail Savunma Tedarik Komitesi, 5 yıl içinde tank ve ZPT üretimini hızlandırmak için yaklaşık 1,5 milyar dolarlık programı onayladığını açıkladı…
Program, Merkava Mk. 4 Barak tankları, Namer ZPT ve Eitan ZPT envanterini genişletmeyi ve üretim oranlarını artırmayı amaçlamaktadır. Bu araçlar arasında 30 mm top ile donatılmış versiyonlar bulunmaktadır.
Kara harekatına uzaktaki İran, etrafındaki Lübnan/Hizbullah, Suriye, Ürdün, Gazze'deki Hamas vs. için mi bunu başlattı. Elbette hayır. Zaten bunları havadan aleni olarak göstere, göstere hallediyor. 5-10 sene sonra o düz arazide en iyi araç zırhlı birlik için Kırmızı çizgimiz Filistin diyen Türkiye'ye hazırlık bu.
Peki Türkiye'nin milli Altay tankı nerede? Gezi Parkı'nda insanların gazlardan, TOMA'lardan mecburi yakın diye kaçarak sığındığı A.Koç'un Gezi Oteli nedeniyle, ihalenin Koç'lardan alınıp, Bana Türk demeyin ben Arabım diyen BMC Kamyoncusu E.Sancak ile Katar ortaklığına verilen Tank Palet Fabrikasında yandı, bitti, kül oldu ki 2018'de hazır dedikleri seri üretim hala yok... Ne yapalım, vatandaş olarak bizde fabrikaya, toplaşıp giden üst rütbeliler gibi siyasileri sırıtarak alkışlayalım mı???
4348985335464198842_n.jpg
============================
Milli Merkez Yönetim Kurulu üyemiz, MSB E. Genel Sekreteri değerli E. Kur. Alb. Ümit Yalım’ın şok açıklamalarını özetliyorum:
“Diplomasız General Ahmet Kurumahmut’un Korgeneralliğe terfi ettirilmesi; Tam Kanunsuzluk ve Mutlak Butlan olup, geçerli değildir. Kurumahmut, Korgeneral rütbesi ile görev yapamaz, emir veremez, imza atamaz.
TSK Personel Kanunu’na göre; Astsubaylıktan subay olanlar en fazla Albay rütbesine yükselebilir.
Astsubay kökenli Hava Personel Albay Orhan Gürdal, TSK Personel Kanunu’na aykırı olarak 30/08/2018’de Tuğgeneralliğe, 2021’de Tümgeneralliğe terfi ettirildi.
Personel sınıfından general olabilmek için Harp Okulu Diploması zorunludur.
Astsubay kökenli olduğu için Gürdal’ın Harp Okulu Diploması yok.
Diplomasız General Orhan Gürdal’ın Tuğgeneralliğe ve Tümgeneralliğe terfi ettirilmesi; Tam Kanunsuzluk ve Mutlak Butlan hali olup, geçerli değildir.
Diplomasız General Gürdal, 2021’de büyük bir skandala şöyle imza attı.
MİT Kanunu’nun 13. Maddesi’ndeki, MİT kadrolarına yapılacak atamalar Resmî Gazete’de yayımlanmaz ve gizli tutulur hükmüne rağmen Resmî Gazete’nin25 Ağustos 2021 tarih ve 31579 sayılı nüshasında yayınlanan General Atama Listesi’nde, MİT’e atanan generallerin kimlikleri ifşa edildi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, MİT Kanunu’nu ihlal eden Orhan Gürdal ve diğer sorumlular hakkında soruşturma açmadı.
Diplomasız Gürdal Boğazlar Sözleşmesi’ndeki egemenlik haklarımıza sahip çıkan 104 Emekli Amirale 5 yıl süreli Orduevi giriş yasağı koydu.
Diplomasız Gürdal, 2023’de Millî Savunma Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğüne atandı.
Ocak 2025’de Mustafa Kemal’in Askerleriyiz diyen 5 Teğmen ve Komutanları 3 Subayın TSK’dan ihraç kararına da imza attı.
Diplomasız Koramiral Ahmet Kendir’in Koramiralliğe terfi ettirilmesi; Tam Kanunsuzluk ve Mutlak Butlan hali olup, geçerli değildir.
Yunan Sahil Güvenlik botları20 Eylül 2024’te Bodrum Akyarlar,23 Eylül 2024’te Datça kıyılarına gelirken; Sahil Güvenlik Komutanı diplomasız Koramiral Ahmet Kendir Türkiye’nin egemenlik haklarının ihlal edilmesine seyirci kaldı.
YAŞ’a Dışişleri Bakanı olarak katılan emekli Başçavuş Hakan Fidan, MİT Müsteşarlığı döneminde, Genelkurmay’a gönderdiği raporlarda, 15 Temmuz hain darbe girişimine katılan FETÖ’CÜ Albay, General ve Amiraller hakkında temiz raporu verdi.
Erdoğan da 15 Temmuz’un önde gelen ismi Semih Terzi’yi 1. sıradan generalliğe terfi ettirmişti.
Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora çalışması yapan ve 2005 yılında doktor unvanı alan Hulusi Akar’ın 3 yıllık Kara Harp Okulu eğitimi var, 4 yıllık lisans eğitimi yoktur.
Ayrıca, Akar’ın Kara Harp Akademisi’ndeki eğitiminin yüksek lisans sayılabilmesi için gerekli olan 4 yıllık lisans eğitimi yoktur.”
Ümit Yalım’ın şok açıklamalarını okudunuz.
TSK için artık YAS tutarsınız.
============================
>>Life before Oct 7th
In 2022, Israel K!LLED journalist Shireen Abu Akleh, a Palestinian Christian, in 2022 and then attacked her casket live on TV
https://x.com/i/status/1963806795454906659
============================
"Mehmet Ali Güller:" Buyurun Çin’de Uygur Sincan Özerk Bölgesinde dil yasağı.. Urumçi- Kaşgar uçağındayız.
@MaliGuller
Urumçi-Kaşgar uçağı ve Uygurca anons…
https://x.com/i/status/1963666295083454489
============================
Hasbara agent Brandon Tatum tells Netanyahu how happy he is that his Christian congregation was only spit on once during their visit to Israel.
You just can't make this sh*t up.
https://x.com/i/status/1963837997649928549
============================
>>Süper emekli Ali Erbaş’a 6 maaş, 2 milyon ikramiye
zctiu86m.jpg
============================
28 Şubatta ,Bacımın başörtüsüne yasak geldi diyenler.
Şimdi kadınlarımıza "teşhirci" diye saldırmaya başladılar.
>>Hayırdır görüntü düşmanı!
>>Ahlak polisimi oldunuz?
Utanmadan her biriniz saldıray oldunuz.
Esas sen pislik dolu beynine bak.
Kötülüğün teşhiri siz oldunuz.
Hadsiz.
https://x.com/i/status/1963658558698086711
============================
"Ursula von der Lying:"
>>EUROPE HAS THE VALUES OF THE TALMUD!
Let’s examine the values of the Talmud:
https://x.com/i/status/1963697343125160108
============================
Katil İsrail, abluka altına aldığı Gazze'de sivilleri yeni bir yöntemle hedef alıyor: Yangın bombası.
Araçlar, ambulanslar, çadırlar ve sağlık merkezleri ateşli bomba bırakan dronlarla vuruluyor.
============================
UEFA’s Aleksander Čeferin rejects banning Israel from football, saying athletes can’t be punished for ‘politics’.
He claims sport must remain neutral the same argument UEFA didn’t use when excluding Russia.
lmgkpfa_.jpg
============================
>>The Vatican is still comfortable with genociders
g0apu67wgaaz_-b.jpg
============================
US Amb. to Israel Mike Huckabee says the Israel-Palestine conflict is part of the battle of "Good vs Evil."
"You you don't stand with Israel because you agree with their govt…You stand with Israel because Israel is standing for a tradition of the God of Abraham…"
Insanity.
============================
Gazeteci Serdar Akinan'ın Chp İstanbul kayyımı hakkındaki şok iddiası:
"Kars Ardahan'dan geldi. 18 yaşında Kadıköy'de çaycı olarak başladı. Garsonluk yaptı.
286 daire, 9 tripleks villa, 7 tane benzin istasyonu, 11 temizlik şirketin var senin. Zenginliğe bakar mısınız."
https://x.com/i/status/1963706562146714101
============================
OKTAY YILDIRIM
@__oktayyildirim
https://youtu.be/rW4y_owCKvM?feature=shared
1. SDG, ismi değiştirilmiş PKK'dır.
Bunu 2017 yılında ABD Özel Kuvvetler Komutanı basın önünde açıkladı.
2. Bu terör örgütü, hem askeri varlığının niteliği ve niceliği bakımından, hem de coğrafi bakımdan Colani tarafından temsil edilen Suriye güçlerinden üstündür.
3. Arkasında başta ABD ve İsrail olmak üzere uluslararası destek vardır. ABD ile birlikte tatbikat yapmaktadırlar. İsrail açıkça bir kukla Kürt devleti istediğini ilan etmektedir.
4. Colani, Şam'ı ele geçirdiği günden beri SDG/PKK elebaşı, Şahin Cilo birleşmeyeceklerini ve özerklik istediklerini söylüyor.
5. En son Pervin Buldan'ın açıkladığına göre bebek katili Öcalan da "SDG/PKK'nın kırmızı çizgisi olduğunu ve yerinin ayrı olduğunu" söylüyor.
6. Bu koşullar altında, SDG/PKK'ya "Suriye ile birleş" çağrısı yapmanın, ne anlamı var?
7. Velev ki, birleşseler Suriye bir PKK devleti olmayacak mı?
8. İş bu noktaya gelmeden önce Türkiye elindeki operasyon imkanlarını neden kullanmamıştır? Çünkü bugün karşılaşılan sonuç o gün yapılmayan operasyonların sonucudur. Asıl sorgulanması gereken budur ‼️
Lütfen izleyin, sadece 9 dakika: https://youtu.be/rW4y_owCKvM
Bundan 7 ay önce anlattıklarımız şimdi gerçekleşiyor.
https://t.co/IH7Wlu8JEN
"TSK’dan SDG’ye uyarı:" Suriye ordusuna entegre olun
🖊️@Selcuk_bk haberi…
https://hurriyet.com.tr/gundem/tskdan-sdgye-uyari-suriye-ordusuna-entegre-olun-42938023
https://t.co/LDXczgpeog
============================
>>AKP'li Başkan, Toprak Alan Arapları Tebrik Etti
📌 Trabzon Araklı’da AKP'li belediye başkanı Hüseyin Avni Coşkun, yabancı Arapların aldığı arsaların ilçeyi cazibe merkezi yapacağını söyledi.
https://x.com/i/status/1963883947286299032
============================
"AKP'li Şamil Tayyar:"
"YSK, 2017 Referandumu'nda mühürsüz oyların geçerli olduğuna karar verdi. Kanunda ise mühürsüz oyların geçersiz olduğu yazıyor.
Yarın bir Asliye Hukuk Mahkemesi çıkıp, 'Kanuna aykırı şekilde mühürsüz oylar geçerli sayıldı' derse yapacak bir şeyiniz yok."
https://x.com/i/status/1963498648244998304
============================
"Gelir uçurumu büyüyor:" Milyoner sayısı 2,3 milyonu aştı, servet 2,5 trilyon lira arttı
BDDK verilerine göre, Temmuz 2025 itibarıyla 1 milyon lira ve üzeri mevduata sahip kişi sayısı bir yılda 775 bin artarak 2,3 milyona çıktı. Milyonerlerin toplam varlıkları ise 17,4 trilyon liraya ulaştı.
05.09.2025
Türkiye’de gelir eşitsizliği derinleşmeye devam ediyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) Temmuz 2025 verilerine göre, hesabında 1 milyon lira ve üzeri parası bulunan mudi sayısı bir yılda 775 bin 629 kişi artarak 2 milyon 367 bin 312’ye yükseldi. Geçen yıl aynı dönemde bu sayı 1 milyon 591 bin 683’tü.
Söz konusu hesaplarda tutulan toplam mevduat, 15 trilyon 664 milyar liradan 17 trilyon 476 milyar liraya çıkarak yaklaşık 2,5 trilyon liralık artış kaydetti. Buna göre milyoner başına düşen ortalama mevduat 7 milyon 382 bin lira oldu.
>>Yurt dışı yerleşik milyonerler de artıyor
Temmuz 2025 itibarıyla, hesabında 1 milyon lira ve üzeri parası bulunan yurt dışı yerleşik mudi sayısı 210 bin 691’e ulaştı. Bu rakam, geçen yılın aynı ayına göre 42 bin 618 kişilik artışa işaret ediyor. Yurt dışındaki milyonerlerin hesaplarında 1 trilyon 337 milyar lira bulunuyor. Bu tutarın 871 milyar lirası yabancı para, 409 milyar lirası yerel para, 56 milyar lirası ise kıymetli maden depo hesaplarında tutuluyor. Yurt dışı mudilerinin yabancı para mevduatını artırdığı da verilerden net biçimde görülüyor.
>>Dünya milyarderleri servetine servet katıyor
Küresel ölçekte de zenginlerin varlıkları büyüyor. ABD borsalarının rekor kırdığı ağustos sonrasında dünyanın en zengin 10 kişisinin toplam serveti 21 milyar dolar artışla 2,13 trilyon dolara ulaştı. Forbes’un 1 Eylül 2025 itibarıyla güncellediği milyarderler listesinde Türkiye’den dört isim yer aldı.
Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker 5,4 milyar dolarlık servetiyle 731’inci sıraya, Kazancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Şaban Cemil Kazancı 875’inci sıraya, İpek Kıraç 3 milyar dolarlık servetiyle 1.322’nci sıraya, Rönesans Holding Başkanı Erman Ilıcak ise 2,9 milyar dolarlık servetiyle 1.336’ncı sıraya yerleşti.
https://www.demokrathaber.org/gelir-ucurumu-buyuyor-milyoner-sayisi-23-milyonu-asti-servet-25-trilyon-lira-artti
============================
"Murat Muratoğlu"Devlete güvenme hakkı: Yastık altı!"
05 Eylül 2025
Memlekette bir altın efsanesi var, sormayın... Yastık altı, yorgan altı... Dünya Bankası’ndan geldi hesabı… Türkiye’nin yastıklarında 535 milyar dolarlık altın yatıyor!Yok artık!
Düşünsenize, bu rakamla memleketin ekonomisi takla atar, bütçe açığı merhaba demeden "güle güle der, dolar bile yorulur düşmekten.
○ **
Ama gel gör ki işin rengi öyle değil…O altınların yarısı "bilezik, küpe, gerdanlık…" Düğünde gelinin eteğine takılmış, hatırası olan takı…
Onu sisteme sok desen, önce kaynanamı ikna et derler... Diğer yarısı yatırım amaçlı ama o da devletin kasasına girmek yerine neden yastık altında duruyor?
Kimse kimseyi kandırmasın, o altınlar sıradan bir yatırım değil, bir nevi devlete güvenmeme hakkının somutlaşmış hali… Bu ülkenin en sağlam sigortası "yastık altı.
○ **
Bankalarda Türk Lirası’na güvenilmediği için tutulan döviz mevduatları var ya… Sanıyorsunuz ki herkes dolara koşuyor… Yanlış! Bankalardaki döviz mevduatlarının dağılımı şöyle;
Yani aslında milletin en büyük birikimi dolar değil, altın! Kısaca Türkiye çok büyük paralar kazandı altınları zulalaması sayesinde… Hükümet yatsın kalksın dua etsin milletine…
Hele bir de Mehmet Şimşek "zorlaştırmasaydı altın ithalatını", çok daha fazlası Türkiye’nin hanesine yazılırdı. Halkı batırmamakla övünürken aslında zenginleşmesini de önledi!
○ **
Biraz da dünyaya bakalım… Dünya dediysem Amerika…
Trump kafasına esiyor, Fed Başkanı Powell’ı "görevden almayı" konuşuyor. Yetkisi yok ama lafını ediyor. Fed üyeleri hedefte. Yatırımcı ne diyor? Bu işin sonu kötü!
Tam bu sırada dev finans kurumu "Goldman Sachs" analistleri altın için yeni bir rapor yazdı. Enteresan tahminlerini sıraladı…
"Altın şu anda 3.530 dolarda... Normal senaryoya göre 2026 ortasında 4 bin dolar... İyimser olursak 4 bin 500 dolar… "
Asıl bombayı da sona sakladılar. Eğer Fed’in itibarı zedelenirse, yani bağımsızlığına siyaset karışırsa… Altın 5 bin dolara koşar!Olmazsa, Günahı Goldman Sachs’ın boynuna…
○ **
Altın dediğin aslında sadece cumhuriyet, Reşat, yarım, çeyrek, gram veya külçe değil… "Güvenin, umudun, bazen de çaresizliğin simgesi... "
Ekonomi politikalarının güven vermediği bir ülkede milletin gerçek merkez bankası, yastığın altı…
Altın puslu havayı sever, bizde de o hava hiç dağılmaz. Yastık altındaki sarı metal, sadece geçmişin değil, geleceğin de sigortası olmaya devam eder. "Ekmek istemez, su istemez…" Mehmet Şimşek bile Türk halkındaki bu aşkı sona erdiremez!
https://www.nefes.com.tr/yazarlar/murat-muratoglu/devlete-guvenme-hakki-yastik-alti-59801
============================
E-imza şifre havuzu 'patlatıldı' iddiasına BTK'dan suç duyurusu
05/09/2025
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), elektronik imzalarla (e-imza) ilgili ‘şifre havuzu patlatıldı’ gibi iddiaları yayanlar hakkında suç duyurusunda bulunduğunu duyurdu.
T24’ten Tolga Şardan bugünkü köşesinde ‘BTK’daki e-imza şifrelerinin havuzunu patlattılar!’ başlıklı bir yazı yayınlamıştı.
Gazeteci Şardan’ın iddiaları şöyleydi:
○ BTK’da ülke genelinde tüm e-imza kullanıcılarının şifrelerinin saklandığı veri havuzu patlatıldı.
○ Kim ya da kimlerin yaptığı henüz belirlenemedi, idari incelemenin başladığı ifade ediliyor.
○ Kurumda ciddi bir panik havası oluştuğu haberleri geliyor birkaç gündür.
○ Veri havuzundaki bilgilerin başkaları tarafından ele geçirilmesinin anlamı, tüm ülkede e-imza kullanarak işlem yapan elektronik imza sahiplerine ait şifrelerin çalınmış olması!
>>"BTK:" Asılsız iddialar
BTK’nın X’teki açıklamasında Elektronik imza veri havuzunun hacklendiğine dair iddialar tamamen asılsızdır ve gerçeği yansıtmamaktadır denildi.
Kurumun açıklamasından öne çıkanlar şöyle:
○ Bazı haber kaynaklarında yer alan ve e-imza hizmetleriyle ilgili olduğu iddia edilen ‘veri sızıntısı’ haberleri hakkında kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla bu açıklamanın yapılması zorunluluğu doğmuştur.
○ Elektronik İmza (e-imza) sisteminde e-imza sahiplerinin pin kodları veya herhangi bir kişisel verisi dahil hiçbir verisi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) bünyesinde tutulmamaktadır.
○ Elektronik Sertifika Hizmet Sağlayıcıları (ESHS) ise sadece sertifikayı kullanan kişinin, başvuru esnasında sunduğu kişisel verilere sahiptir. Bu nedenle, sertifika ya da pin kodu bilgilerinin herhangi bir veri havuzundan çalınması veya bu tip bir veri sızıntısının yaşanması söz konusu değildir.
○ Ayrıca, Türkiye’de bulunan tüm e-imzalara ait bilgiler, (BTK ya da e-Devlet kapısı dahil) toplu halde herhangi bir veri havuzunda barındırılmamaktadır.
>>‘Hapis cezası verilir’
○ Bilindiği üzere, siber güvenlik alanında yanıltıcı ve yanlış bilgilerin yayılması, toplumda endişe, korku ve panik oluşturma potansiyeli taşımaktadır.
○ Ayrıca Elektronik İmza gibi Türkiye’nin dijital sistemlerinin temelini oluşturan ve güven hizmeti olarak adlandırılan bu hizmetlerin güvenirliğini sarsıcı nitelikte algı yaymak, toplumda yıkıcı etkilere sahip olmaktadır. Bu tür eylemler, 7545 sayılı Siber Güvenlik Kanunu kapsamında suç teşkil etmektedir.
○ Kanunun 16’ncı maddesinin 5’nci fıkrasında açıkça belirtildiği üzere: Siber uzayda veri sızıntısı olmadığını bildiği halde halk arasında endişe, korku ve panik yaratmak ya da kurumları veya şahısları hedef göstermek amacıyla siber güvenlikle ilgili veri sızıntısı olduğuna yönelik gerçeğe aykırı içerik oluşturanlara veya bu maksatla bu içerikleri yayanlara iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
>>‘Yasal süreç başlatılmıştır’
○ Bu bağlamda, e-imza kullanıcılarını hedef göstererek ve kamuoyunu yanıltarak gerçek dışı veri sızıntısı iddialarını yayan, 2 milyon 500 bin üzerinde e-imza kullanıcısını asılsız haber ve paylaşımlar ile endişeye sürükleyen kaynaklar hakkında suç duyurusunda bulunulmuş ve yasal süreç başlatılmıştır.
https://x.com/BTKbasin/status/1963830137834934633?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1963830137834934633%7Ctwgr%5E%7Ctwcon%5Es1_c10&ref_url=https%3A%2F%2Fwww.diken.com.tr%2Fe-imza-sifre-havuzu-patlatildi-iddialarina-btkdan-suc-duyurusu%2F
https://www.diken.com.tr/e-imza-sifre-havuzu-patlatildi-iddialarina-btkdan-suc-duyurusu/
============================
Uzmanlar Uyarıyor! İş Görüşmesinde Asla Söylememeniz Gereken 10 Şey
İş görüşmeleri, kariyer yolculuğunun en kritik dönemeçlerinden biridir. Ancak bazen farkında olmadan kullandığınız bir ifade, tüm çabanızı gölgeleyebilir. İşte mülakatlarda ağzınızdan çıkmaması gereken o cümleler ve nedenleri…
>>Duru Görgülü
5 Eylül 2025
İş görüşmeleri, biraz yetenek, biraz şans ve bolca strateji gerektiren bir sahne performansına benzer. Doğru repliklerle rolü kapabilir veya yanlış bir diyalogla sahnenin tozlu perdeleri arasında kaybolabilirsiniz. Burada asıl amaç, işe alım uzmanlarının zihninde Bu kesinlikle doğru kişi! düşüncesini oluşturmaktır. Ancak bazen, sıkıca hazırlandığınız iş görüşmesinde masumca sarf ettiğiniz bir cümle, kırmızı bayrak olarak dalgalanıp tüm planlarınızı alt üst edebilir. İşte şeyler…
1. Çok fazla deneyimim olmadığını biliyorum ama…
>>2. Bilmiyorum
Mülakat sırasında zorlu bir soruyla karşılaşmak normaldir. Ancak Bilmiyorum diyerek kestirip atmak, sanki o an vazgeçmişsiniz gibi bir etki yaratır. İşe alım uzmanları, aslında sizden her şeyi bilmenizi değil, zor durumda nasıl tepki verdiğinizi görmek ister. Bu noktada düşünmek için zaman istemek, soruyu tekrar ederek bakış açınızı toparlamak ya da alternatif bir yanıt üretmek çok daha profesyonel görünür. Böylece bilmediğiniz bir konuda bile problem çözme becerinizi göstermiş olursunuz.
>>3. Hazırlanmak için zamanım olmadı
Bir mülakata girip bu cümleyi kurduğunuzda, Bu işe aslında o kadar da önem vermedim demiş oluyorsunuz. Oysa ki en temel beklenti, pozisyon ve şirket hakkında araştırma yapmış olmanızdır. İnternetten kısa bir tarama, şirketin kültürüne dair birkaç bilgi edinmek veya mevcut çalışanların görüşlerine göz atmak bile, sizin motivasyonunuzu gösterir. Hazırlıksız gelmek sadece ciddiyetsizlik izlenimi yaratmaz, aynı zamanda sizi diğer adayların gerisine düşürür.
>>4. Kendi işimi kurmak istiyorum
Girişimcilik ruhu elbette takdir edilir, ancak bir iş görüşmesinde bunu dile getirmek risklidir. Çünkü karşı taraf, sizi geçici bir aday olarak görebilir. Aslında kendi işini kurana kadar burada kısa süre kalıp idare edecek diye düşünülmesi, teklif alma ihtimalinizi azaltır. Bunun dışında asıl uzun vadeli hedefleriniz hakkında konuşurken firmanın sizlere neler katacağını ve sizin orada nasıl gelişebileceğinize odaklanmak çok daha ilgi çekici bir adım olur.
>>5. Her şeyi yapabilirim
İş görüşmesinde söylememeniz gereken ifadeler listemize devam ediyoruz. Bu ifade, kulağa esnek biri olduğunuzu göstermek için söylense de aslında belirsizlik yaratır. İşverenler, belirli bir alana tutkuyla bağlı ve odaklanmış çalışanları tercih eder. Her şeyi yaparım demek, sizi kararsız, yönsüz ve hatta çaresiz gösterebilir. Bunun yerine, güçlü olduğunuz alanı net bir şekilde ifade etmek, uzmanlık isteğinizi vurgulamak ve o pozisyona olan ilginizi öne çıkarmak çok daha etkili bir yaklaşımdır.
>>6. Son şirketim çok kötüydü
Eski işiniz ne kadar zorlayıcı olursa olsun, yeni işvereninizin karşısında bunu dile getirmek riskli bir hamledir. Çünkü sizi dinleyen kişi, bir gün onlar hakkında da aynı şekilde konuşacağınızı düşünebilir. Ayrıca, olumsuzluklara odaklanmak yerine her deneyimden neler öğrendiğinizi anlatmak çok daha profesyonel bir yaklaşım olacaktır. Mülakatlarda geçmişe takılmadan daha yakın geleceğe dair vizyonlarınızdan bahsetmek daha etkileyici ve akılda kalıcı olacaktır.
>>7. Özgeçmişimde var
Mülakat sırasında özgeçmişinizden bahsetmek elbette kaçınılmazdır. Ancak işe alım uzmanı zaten onu okumuştur. Size soru yöneltildiğinde, Özgeçmişimde var demek, iletişime kapalı olduğunuz izlenimi verir. Bunun yerine, özgeçmişinizdeki bilgiyi bir hikayeyle genişletin, deneyimlerinizi örneklerle anlatın ve kendinizi daha güçlü şekilde ifade edin.
>>8. Şey, şöyle, bilirsin
Düşüncelerinizi toparlamak için şey, hani, bilirsin gibi doldurma kelimeleri kullanmak, özgüveninizin eksik olduğu izlenimini yaratabilir. Mülakat esnasında net ve anlaşılır konuşmak, sizi daha profesyonel gösterir. Gerektiğinde kısa bir duraklama yapmak, gereksiz sözcüklerle konuşmayı doldurmaktan çok daha etkilidir.
>>9. Özel hayat
İş görüşmesi, kişisel hikâyelerinizi paylaşacağınız bir alan değildir. Sohbeti samimi hale getirmek cazip görünebilir ama özel hayatınıza fazla girmeniz, odağın dağılmasına neden olur. Hikâyeler anlatmak istiyorsanız, bunları profesyonel deneyimlerinizle ilişkilendirin. Böylece hem bağ kurabilir hem de mülakatın ciddiyetini koruyabilirsiniz. İş görüşmesi, kendinizi parlatma fırsatıdır. Doğru cümleleri seçmek, sizi diğer adayların bir adım önüne çıkarır.
>>10. Sorum yok
İş görüşmesinde söylememeniz gereken ifadeler listemizin sonuna geldik. Bir mülakatın sonunda sorularınızın olmaması, hazırlıksız ve aynı zamanda ilgisiz olduğunuz izlenimini bırakabilir. Oysa ki doğru sorular, sizin merakınızı ve şirkete olan ilginizi gösterir. Önceden hazırlayacağınız birkaç soru, görüşmeyi güçlü bir şekilde kapatmanıza yardımcı olur. Bu, sadece meraklı bir aday olduğunuzu değil, aynı zamanda uzun vadede şirkete katkı sağlama isteğinizi de ortaya koyar. Ağzınızdan çıkacak kelimelerin, kariyerinizin seyrini değiştirebileceğini unutmayın.
https://www.themuse.com/advice/30-things-you-should-never-say-in-a-job-interview
https://listelist.com/is-gorusmesinde-soylememeniz-gereken-seyler/
============================
"Francesca Albanese:" Sumud Filosu, BM üyesi ülkelerin yapması gereken işi yapıyor
İşgal Altındaki Filistin Topraklarına ilişkin BM Özel Raportörü Francesca Albanese, Gazze’ye gitmek üzere Tunus’ta toplanan Sumud Filosu aktivistlerine konuştu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi ve Serbestiyet yazarı Deniz Baran’ın yönettiği oturumda konuşan Albanese, Küresel Sumud Filosu’nun misyonu tartışmasız şekilde uluslararası hukuka uygun. Filonun yapmaya çalıştığının sivil toplumun üzerine kalması esasında çok üzücü, çünkü bunu BM üyesi devletlerin hükümetleri yapmalıydı. Alman avukat Melanie Schweizer: Böyle bir sempozyum Almanya’da yapılamaz.
5 Eylül 2025
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/7-2.png
WOLAS (Worldwide Lawyers Association), Tunus Barosu, Gaza Tribunal ve Global Sumud Flotilla işbirliğinde, Küresel Sumud Filosu’nun Gazze’ye hareket edeceği Tunus’ta 3 Eylül’de Gazze Ablukası ve Küresel Sumud Filosu: Hukuki Yansımalar başlıklı sempozyum düzenlendi.
Sempozyum, Tunus Barolar Birliği Başkanı Hatem Mziou’nun açılış konuşmasıyla başladı. Mziou, Arap ve İslam dünyasındaki hükümetlerin Gazze’de yaşanan soykırıma yeterli tepki veremediğinin altını çizdi.
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/image-13.png
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi ve Serbestiyet yazarı Deniz Baran’ın yönettiği oturumun ana konuşmacısı İşgal Altındaki Filistin Topraklarına ilişkin BM Özel Raportörü ve Soykırımın Anatomisi dahil olmak üzere 7 Ekim sonrası devam eden süreçte üç ses getiren rapor yayımlamış olan Francesca Albanese’ydi.
https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2025/09/image-12.png
Albanese, Küresel Sumud Filosu’nun misyonunun tartışmasız şekilde uluslararası hukuka uygun olduğunun altını çizdi. Ayrıca Filonun yapmaya çalıştığının sivil toplumun üzerine kalmasının esasında çok üzücü olduğunu, çünkü bunun BM üyesi devletlerin hükümetlerine düştüğünü söyledi.
WOLAS Başkan Yardımcısı ve Filo’nun hukuk komitesinde yer alan akademisyen Hüseyin Dişli, Filo’nun hareketinin uluslararası hukuka uygunluğunu ortaya koyan kapsamlı bir bildiriyi sundu.
Sempozyumda konuşan Küresel Sumud Filosu Yürütme Komitesi üyesi Alman avukat Melanie Schweizer, böyle bir sempozyumunun Almanya’da yapılamayacağını söyledi. Schweizer, Alman hükümetinin tarihte bir kez daha soykırımın tarafında yer almasına anlam veremediğini, hükümetinin kendisini temsil etmediğini göstermek için filoya destek verdiğini anlattı.
Sempozyum, Gazze Mahkemesi Yürütme Komitesi üyesi, Londra Queen Mary Üniversitesi’nden Profesör Penny Green’in açılışını yaptığı ve Türkiye’den uluslararası hukukçu akademisyenlerle beraber İtalya, Güney Afrika, İngiltere, Mısır, Slovenya gibi farklı ülkelerden 9 akademisyenin sunumlarını gerçekleştirdiği iki oturumla tamamlandı. Sunumlarda; İsrail’in deniz ablukasının insancıl hukuka aykırılığı, üçüncü devletlerin Filoyu koruma yükümlülüğü, Filistin’in deniz yetki alanı ve Filo’ya şiddetle müdahale durumunda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetkisi gibi farklı boyutlar değerlendirildi.
https://serbestiyet.com/featured/francesca-albanese-sumud-filosu-bm-uyesi-ulkelerin-yapmasi-gereken-isi-yapiyor-217703/
============================
>>Vallahi ben kraliyet seviyorum
Partilerin örgüt daha doğrusu delege yapısı ve aday belirleme yöntemleri bizdeki lider oligarşisinin can damarıdır. Bunun en vahimi de oligarşik liderliğin kurduğu sistemi kendisini destekleyecek bir hukukla güvence altına almasıdır. Çünkü bizde her kesim bir lider yaratmış ve onu kutsamakla meşgul. Lider başarısız olmaz, başarısız olan tebaadır. Yaygın bir adaletsizliğin devrim nedeni olabileceğini, söyleyen Aristoteles’i bile yanıltmış bir milletiz. Kasetle gelen bile sonsuz liderlik peşinde. Oysa tutuklu belediye başkanlarının sayısını Google bile karıştırıyor. İktidarın hukuksuzluklarını bas bas bağırıp güdümündeki yargıdan adalet ummak açıklanabilir bir durum değil.
>>Ramazan Bulut
5 Eylül 2025
Yazımın başlığını Sermiyan Midyat’ın 2010 yapımı Ay Lav Yu filmindeki dedikodu yayılmasını konu eden bir sahneden aldım.
Güneydoğulu bir vatandaşımız Eyalet sistemi en doğrusudur, deyince bir diğeri Nasyonal sosyalizm şarttır, der demez başında kefiye, elinde sigara ve bacak bacak üstüne atmış olan arkadaş son noktayı koyuyor: Vallahi ben kraliyet seviyorum!
CHP İstanbul 38. Olağan İl Kongresi’nin iptali için açılan davada mahkeme, İl Başkanı Özgür Çelik ve mevcut yönetimin görevden uzaklaştırılmasına, yerlerine geçici bir yönetim atanmasına hükmetti.
Onaylı etiketinde şıra yazan şarap helaldir, düsturuyla hareket eden bir kısım otokrat lider düşkünleri bir anda sevinç çığlıkları atmaya başladı.
İçeriden ve dışarıdan…
Dışarıdakilerden biri de Ankara Büyükşehir Belediye eski Başkanı Melih Gökçek…
Gökçek kendi görevden alınış şeklini unutup OH…OHH…OHHH…YANDI GÜLÜM KETEN HELVA… şeklinde paylaştı.
Nasıl bir sevinçse, vurgusunu -o koskoca adama- büyük harflerle yaptırmış.
İçeridekiler zaten hazır kıta halinde olduklarından hemen kayyumluk görevini kabul ettiler.
Soruna odaklanan yok.
>>Oligarşik liderliğe hukuki dayanak lazım
Oysa bütün sorun Türk siyasi partilerinin liderlik yapısında…
Prof. Dr. İlter Turan Ekim 2011 tarihli bir makalesinde* şöyle diyor:
Türk siyasi partilerinin liderlik yapısı oligarşiktir, lider yenilemekte zorluklarla karşılaşmaktadırlar.
Ancak bir siyasi parti liderinin görevini uzun süre koruması, liderliğinin oligarşik olduğu anlamına gelmez.
Bir parti başkanı hâkimiyetine karşı çıkanları bir vesileyle etkisizleştirmeyi başarabiliyorsa liderliği oligarşiktir.
Partilerin örgüt daha doğrusu delege yapısı ve aday belirleme yöntemleri ise bizdeki lider oligarşisinin can damarıdır.
"Bunun en vahimi de oligarşik liderliğin kurduğu sistemi kendisini destekleyecek bir hukukla güvence altına almasıdır."
Lider yenilenmesi hep sancılı bir süreç olarak algılanmaktadır.
Nedeni, bu coğrafyanın kaderi haline gelen biat kültürüdür.
Tek parti döneminden gelen liderin egemen olduğu parti anlayışı çok partili sistemde de yerini korumuştur.
Böyle bir kültürde her türlü adaylık için seçmen desteği geri plandadır.
Çünkü bir partinin yerel ve merkez yöneticileri gelecekteki konumları için liderin oluşturduğu sistemde lidere bağımlı olmak zorundadır.
Aynı siyasi sistem içinde yer alan siyasi partilerin ekseriyeti gün geçtikçe birbirine benzemişlerdir.
Nitekim Demokrat Parti’nin siyaset anlayışı zamanla yerini aldığı CHP’den farklı olmamıştır.
Muhalefetteyken savunduğu çok şeyin tersini yapmıştır.
2002’de temel hak ve hürriyetler ile liberal söylemleri merkezine alan AK Parti ise zamanla Cumhuriyet’in tek partili dönemi ile yarışır hale geldi.
Hatta ipi göğüslemek üzere de diyebiliriz.
>>Liderliğe ölümüne tutunanlar
Türk siyasi parti süreçlerini şöyle bir incelediğimizde yaklaşık benzer durumlar görürüz.
Belki sadece Cumhuriyet’in erken dönemini hariç tutmak gerekir.
Zira Kurtuluş Savaşı’na öncülük eden kadrolar bir anda partiye dönüşmüştür.
Sonrasında, itaati merkezine alan sağ seçmenin lider değişimi gibi bir derdi olmadığından oligarşik liderlik sağ tandanslı partilerde daha kolay tutunmuştur.
Çünkü lider istemedikçe değişim zordur.
1981’de siyasi partiler askeri rejim tarafından kapatılmasına rağmen yasaklı liderlerin sonradan partilerine geri dönmeleri bunun en güzel örneğidir.
Mesela Süleyman Demirel 1964’te Adalet Partisi ile başladığı parti başkanlığı serüvenine 1987 referandumu ile siyasi yasakları kalkınca Doğru Yol Partisi ile devam etmiştir.
Necmettin Erbakan 1973’te Milli Selamet Partisi başkanlığını, 1980 sonrasında siyasi yasağı kalkınca, Refah ve Saadet partilerinde devam ettirmiştir.
Hatırlarsanız Erbakan Fazilet Partisi’ni de yasal nedenlerle dışarıdan yönetmişti.
Benzer durum Alpaslan Türkeş için de geçerlidir.
Türkeş 1965’te CKMP ile başlattığı parti başkanlığı kariyerini 1980 sonrası kaldırılan siyasi yasaklar neticesinde MÇP ve MHP ile devam ettirmişti.
Sağ kesimin ağır topları Turgut Özal ve Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olmak için partilerinden ayrılmışlardı.
Ancak Özal yine de tedbiri elden bırakmamış, kendisi Cumhurbaşkanı olunca eşi Semra Özal’ı ANAP’ın İstanbul İl Başkanı yapmıştır.
Necmettin Erbakan, Alpaslan Türkeş ve Muhsin Yazıcıoğlu’nu ise parti başkanlığından ancak ölüm ayırabilmiştir.
Gelelim günümüze… Erdoğan çok kısa bir süreliğine AK Parti’yi Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım’a emanet etti.
Alparslan Türkeş’in ölümü ardından 1997 yılında yapılan kongrede MHP’nin genel başkanlığına seçilen Devlet Bahçeli, uzun süren hastalık döneminde bile partisini gölgesiyle idare etti.
Sağ partilerin bir özelliği de genel başkanlık seçimlerine ekseriyetle tek adayla girmeleridir.
>>Ortanın solu ve Ecevit
Sol cenahı temsilen Bülent Ecevit ile ümit vaat eden CHP şimdilerde lider kültü açısından sağ partilerle yarışır durumda.
Bülent Ecevit 1972 yılında İsmet İnönü’nün istifa etmesi üzerine CHP’nin 3’ncü genel başkanı oldu.
İnönü’nün istifası normal bir istifa değildi.
Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 Mart 1971 Muhtırası’ ndan sonra CHP’nin tutumu konusunda parti içinde önemli görüş ayrılıkları belirmişti.
Bülent Ecevit 12 Mart Muhtırası’ nın CHP içindeki Ortanın Solu hareketine karşı verildiğini söyleyerek partisinin askerî yönetimce oluşturulan hükûmete katkıda bulunmasına karşı çıktı ve genel sekreterlikten istifa etti.
İsmet İnönü, askeri müdahaleye açıkça karşı çıkılmasını onaylamıyordu.
İnönü, Ecevit’in bu restine karşılık Ya ben, ya Bülent! diyerek adeta kendi ipini çekti.
Çünkü Kurultay’da Ecevit yanlıları 507’ye karşılık 709 oy ile güvenoyu almıştı.
Büyük umutlarla yola çıkan Ecevit de 12 Eylül’den nasibini aldı.
Yasakların kalkmasıyla CHP’ye dönmeyip eşi Rahşan Ecevit’e kurdurttuğu DSP’nin başına geçti.
İlerleyen yaşı, bozulan sağlığına rağmen bir aile partisi görüntüsü veren DSP’nin başkanlığını 2004’e kadar yürüttü.
>>Kasetle gelen bile sonsuz liderlik peşinde
Deniz Baykal 1992 yılında başladığı CHP başkanlığını 2010 yılındaki kaset kumpası ile terk etti.
Kaset olayı olmasaydı muhtemelen ölümüne kadar parti başkanlığına devam edecekti.
Lider doğmayıp bir kasetle lider yapılan Kemal Kılıçdaroğlu ise hala genel başkanlık mücadelesi içerisinde.
Oysa göreve geldiği 2010 yılından ayrıldığı 2023 yılına kadar partisinin bir varlık göstermediğini kendisi de biliyor.
Hatta parti başkanlığından ayrılır ayrılmaz CHP, hatırı sayılır bir ivme yakalayarak31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %37.76 ile birinci parti oldu.
Ama tüm bunların Kılıçdaroğlu ve ekibi açısından hiç bir önemi yoktu.
Onlar liderliği bir uzuv kopması olarak algıladılar.
Bu yüzden de14 Şubat 2025’de hem CHP Kurultayı hem de İstanbul İl Kongresi’nin iptali için açılan dava sayısı bugün itibariyle 10’a ulaşmış durumda.
Bu davaları açanların kimler olduğu ortada.
>>İktidara çamur atarak kimse bu işten sıyrılmaya kalkışmasın!
>>Yaktığınız ateşe iktidarın su dökecek hali yok ya!
Kaldı ki iktidarın her an pusuda hazır olduğunu anlamayacak seviyede iseniz saf ötesi sayılırsınız.
İktidarın hukuksuzluklarını bas bas bağırıp güdümündeki yargıdan adalet ummak açıklanabilir bir durum değil.
>>Parti içi çekişmelerinizi güvenmediğiniz yargıyı havale etmek nasıl bir çelişki?
Bugün tutuklu belediye başkanlarınızın sayısını Google bile karıştırıyor.
Siz hala durmuş liderlik hesabı yapıyorsunuz.
Partiler üzerindeki vesayeti bile tenzili rütbeye uğrattınız.
Evet, eskiden bu işlere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Anaysa Mahkemesi bakardı.
Ancak sizler partinizi bir dernek gibi görüp iç çekişmelerinizi asliye hukuk mahkemeleri ile asliye ceza mahkemelerine ihbar ettiniz.
Oysa parti kurultayları ve il kongreleri Yüksek Seçim Kurulu yani hâkim nezaretinde yapılan seçimlerdir.
Siyasi Partiler Kanunu’nun 21’nci maddesi nettir.
Hâkim gözetiminde yapılan kurultay ve kongrelerde nihai karar yine Yüksek Seçim Kurulu’na aittir.
Kaldı ki ülke genelini ilgilendiren bir yönetmeliğin iptali bile normal bir idare mahkemesinden istenemez.
Bu konudaki yetki Danıştay’a aittir.
Milyonlarca seçmeni olan ve seçim sonucu ülke genelini ilgilendiren bir partinin geleceğini yerel bir hukuk mahkemesinin insafına terk etmek nasıl bir mantıktır?
Kanunları zorlayarak açtırdığınız kapıyla kendi seçmen iradenizi yok saydırmaya çalışan bizzat sizlersiniz.
Bu yüzden de İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı gözlerimizin içine baka baka İBB soruşturmasıyla ilgili 100 yılın en büyük yolsuzluk dosyası bu, biz beyanı delillendirmeden tutuklamıyoruz, diyebildi.
Ama siz Sen savcısın, sen sadece lehte ve aleyhte delilleri toplamakla mükellefsin, bu şekilde bir kanaatle mahkemeleri yönlendiremezsin, adil yargılamayı etkileme yasağına sen de dâhilsin, tutuklama yetkisi mahkemelere ait, bu açıkça bir yetki gaspıdır, diyemediniz.
Tek derdiniz kaptırdığınız liderliğin içinizi kemiren cazibesi.
Maalesef her kesim kendince bir lider yaratmış ve onu kutsamakla meşgul.
Lider başarısız olmaz, başarısız olan tebaadır.
Lider kime hain derse doğrudur.
Lider bu gün hain dediğini yarın kahramanlaştırabilir.
Liderin mutlaka bir bildiği vardır.
Liderin bilmediğini biz zaten bilemeyiz.
>>Öyle eğip bükmeye gerek yok!
Yaygın bir adaletsizliğin devrim nedeni olabileceğini, söyleyen Aristoteles’i bile yanıltmış bir milletiz.
Kenan Evren tarafından hazırlanan 12 Eylül Anayasası’nı yüzde 8,63 Red’e karşılık 91,37 Kabul şeklindeki seçmen davranışını başka türlü izah edemezsiniz.
1982 Anayasası’nın geçici 4. maddesi ile getirilen 10 ve 5 yıllık siyasal yasakların kaldırılması bile 1987 referandumunda %50.16 oy oranı ile kıl payı kabul edildi.
Çünkü bir devletin erdemi yurttaşların erdemiyle doğru orantılıdır.
Velhasıl, biz gerçekten kraliyet seviyoruz.
○ Türk Siyasi Partilerinde Lider Oligarşisi:Evrimi, Kurumsallaşması ve Sonuçları; İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, No:45 (Ekim 2011), s.1-21.
https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/vallahi-ben-kraliyet-seviyorum-217693/
============================
"Muhsin Türkseven:" Devlet, ne yapıp edip bu ‘sekaratü’l mevt’ halinden çıkmalıdır!
5 Eylül 2025
("insanın ölümüne delalet eden ölüm baygınlığı")
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bugünlerde Türkiye’den adeta hac ziyaretine uğruyor. DEM Partisi’nden CHP’ye, Saadet’ten Batı merkezlerine kadar birçok görevli aktör, Erbil ve Süleymaniye’de çözüm sürecinin tozlu raflarını indirip yeniden masaya sürme gayretinde.
Örneğin" Cengiz Çandar", Süleymaniye’de verdiği röportajda Öcalan’a umut hakkı talep ederken, PKK üyelerinin Türkiye’ye dönüp topluma entegre edilmesinden söz ediyor. Anadilde eğitim, vatandaşlığın yeniden tanımı, anayasal düzenlemeler… Yani yıllardır sahnelenen aynı senaryonun farklı aktörler tarafından tekrar edilmesi.
Aynı toplantıya daha önce deşifre edilen İmralı tutanaklarında dümdüz küfür ettiği Barzani’nin bu organizasyonuna terörist başı Öcalan’da bir mektup yolladı ve Kürtlerin demokratik toplum merkezli entegrasyonunu önererek Kürtleri demokratik zeminde birlik olmaya çağırdı.
"Tüm bu toplantı ve buluşmaların arkasında, bölgedeki stratejik operasyonları yöneten CENTCOM’un aklı olduğu açıkça görülüyor. İnanın bana, bu bir komplo teorisi değil; tüm bu işler hâlâ cari olan ve tıkır tıkır işleyen, işletilen BOP’un yeni hamlesidir."
"Ama işin özü şudur:" Bu taleplerin hiçbirinin halkın yoksulluğu, işsizliği, adalet beklentisiyle ve onların deyimiyle Kürt Sorunu ile ilgisi yoktur. Bunların tek ortak noktası, Öcalan’ı merkeze alan, PKK’yı meşrulaştıran, "devleti parçalı yapıya sürükleyen emperyal gündemdir."
Barzani’nin medya organı Rudaw’ın ev sahipliği yaptığı Türkiye’nin Zorlu Barışı başlıklı bu çalıştay tam da bu bağlamda dikkat çekici. Orada kimler var? TBMM’deki Öcalan komisyonunun eski üyeleri. CHP’li "Oğuz Kaan Salıcı" çıkıp "Kemal Kılıçdaroğlu"’nun Çözüm Süreci’ne verdiği krediyi hatırlatıyor. Milli Görüşçü Saadet Partili "Bülent Kaya" da aynı masada. CHP’li "Namık Tan", KYB lideri "Bafel Talabani" ile buluşuyor, ardından "Salih Müslim"’le aynı protokolde yer alıyor. DEM Partisi yöneticileri zaten başrolde.
Bugün "Erbil’de, Süleymaniye’de verilen fotoğraflar, dün Ankara’da kurulan komisyonların devamıdır." Eski Başbakan ve eski TBMM başkanlarının komisyonda dillendirdikleri talepleri herkes işitti. Anlayacağınız "Çözüm Süreci, farklı siyasi kimliklere bürünmüş aktörlerle aynı hedefe koştuğu bir ortaklık projesi vizyonu verme çabalarının bir ürünü haline getirilmiştir."
İçerideki "Çözüm Süreci’yle eşgüdümlü ve eş zamanlı politikaların işletilmeye çalışıldığı "Suriye sahasına gelince…
Sahada ABD’nin taşeronu YPG, Salih Müslim’in ağzından özerk yönetim tanınmazsa bağımsızlık ilan ederiz diyerek gerçeği ilan ediyor: PKK’nın Suriye kolu silah bırakmıyor, bırakmayacak. Öcalan’ın mektupları da Müslim’in açıklamaları da aynı sonuca çıkıyor: Türkiye’nin üniter yapısını zayıflatmak.
ABD’li yetkililerin Suriye’de merkezi hükümet ihtimalini zayıf görmeleri, İsrail’in sınır anlayışını dillendirmeleri tesadüf değil.
"Bakalım bu açıkça ve tehdit diliyle ortaya konan ABD desteğine rağmen Türkiye YPG’ye askeri müdahalede bulunabilecek mi yoksa, geçmişte Kuzey Irak’ta olduğu gibi, bu süreçte oynanan oyuna güçlü ortak edilip olan bitene razı mı olacak?"
"Emperyal plan açıktır:" "Lozan tartışmaya açılacak, Türkiye’nin üniter yapısı zayıflatılacak, sınırlar yeniden çizilecek ve YPG devletçik haline getirilecektir."
"Hülasa"
PKK’nın silah bırakacağına dair umut pompalayanlar gerçeği görmek istemiyor. İstedikleri verilse bile örgütün ancak küçük bir kısmı silah bırakır. Zaten ekserisi Suriye’de YPG/SDG saflarına taşındı, üst yapı KCK tüm türevleriyle ayakta ve meydan okumaya devam ediyor. "Terör örgütünün stratejisi Türkiye’de silah bırakmak değil, içeriyi barış süreci tiyatrosuyla oyalayıp Suriye’de devletleşmek ve Öcalan’ı devlet başkanı yapacak zemini kurmaktır."
"ABD ve İsrail’in himayesi" "altında" büyüyen YPG/SDG de artık bir terör yapılanmasından çok daha fazlasıdır: Birleşik Kürdistan idealiyle Suriye’de bir "devletçik hazırlığıdır.
Bugün yaşanan sevinç; 100 yıldır devlet olmamız engellendi diyen Sevr sevdalılarıyla, "Cumhuriyet 1923’te açılan bir parantezdir diyenlerin coşkusudur!
"Devlet, bu ”Sekaratü’l Mevt” halinden çıkmalı; işleyen ve işletilen senaryoyu görmezden gelmek yerine milletin gözü önünde ifşâ etmeli ve parçalanma planlarını kökünden reddetmelidir."
https://www.veryansintv.com/devlet-ne-yapip-edip-bu-sekaratul-mevt-halinden-cikmalidir
============================
"‘Gerekirse bağımsızlık talep edeceğiz’ diyen PKK/PYD’li Müslim’den yeni açıklama: ‘Türkiye ile doğrudan görüşmelerimiz var’"
"Yeni Suriye hükümeti ademi merkeziyetçiliği tanımayı reddederse, bağımsızlık talep etmek zorunda kalacağız." açıklamasıyla tepki çeken bölücü terör örgütü PKK'nın Suriye kolu PYD'nin yürütme komitesi üyesi Salih Müslim, Türkiye ile doğrudan görüşmeler içinde olduklarını söyledi.
"5 Eylül 2025, 13:"48 yayınlandı 5 Eylül 2025,
Bölücü terör örgütü PKK’nın Suriye kolu PYD’nin yürütme komitesi üyesi Salih Müslim, Barzanilerin yayın organı Rudaw’ın sorularını yanıtladı.
Rudaw’ın aktardığına göre Müslim şunları söyledi:
"‘ROJAVA’DAKİ PARTİLER ÖZERK YÖNETİM İSTİYOR’ "
“Şu an Rojava’da 22 partimiz var ve hepsi ‘Özerk Yönetim’i korumak istiyoruz’ diyor. Tamam, işte onların böyle bir koordinasyonu var. Biz bu koordinasyonun Kürdistan’ın tamamında oluşmasını istiyoruz.
Yoksa birlik sadece siyasi partiler için değildir; bunun yanında sivil toplum kuruluşları, ekonomik ve dini kurumlar da var. Hepsinin hedefi tek olmalı: Bu vatanı ve bu milleti nasıl koruyabiliriz?”
"‘ŞARA YAVAŞ YAVAŞ YOLA GELİYOR’"
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Kürtlere ne vermeye hazır? sorusunu yanıtlayan Müslim, şöyle konuştu:
“Vallahi biz bilmiyoruz. Çünkü Ahmed Şara şu ana kadar şaşkın, şaşkın kalmış ve ne yapacağını bilmiyor. Bir yandan Türkiye’den kendisine emirler geliyor, diğer yandan Suriye halkının ondan istediği şeyler var ama yavaş yavaş yola geliyor.
Eğer sözünün arkasında durursa, Suriye’de yönetime geldiği zaman kendisi ‘Bütün Suriye’nin bir olmasını, bütün Suriyelilerin bir arada olmasını istiyorum’ dedi ama demokrasi meselesini ağzına almadı.
Genel olarak ‘bir arada olun, onları tanıyın, kabul edin, onların kültürünü ve dilini ve bütün mülteciler geri dönsün’ dedi. Yani bizim bütün taleplerimizi dile getirdi ama bu işlerin pratikte olması gerekiyor. Biz de kendimizi onların söylediklerine göre hazırladık.”
"‘DEMOKRATİK ÖZERKLİK İSTİYORUZ’"
"Müslim şöyle devam etti:"
“Biz Kürtler bu vatanın ortağıyız. İster Özerk Yönetim’de olsun, ister başka bir şekilde. Biz bu vatanın ortağıyız. Bizsiz hiçbir şeyin yapılmaması gerekir.
Yani sen seçim yapıyorsun, biz de içindeyiz; sen anayasa yapıyorsun, biz de içindeyiz; sen hükümet kuruyorsun, biz de içindeyiz; sen bir yönetim kuruyorsun, biz de içindeyiz; sen ekonomi (politikası) belirliyorsun, biz de içindeyiz. Her şeyde biz bu vatanın ortağıyız. Biz bunu istiyoruz. Artık bu ortaklığın şeklinin ne olacağını konuşabiliriz.
Biz Demokratik Özerklik diyoruz. Demokratik Özerklik en küçük birimden başlar, federalizme kadar uzanır.”
"‘EN İYİ SİSTEM ADEM-İ MERKEZİYETÇİLİKTİR’"
Suriye’ye ve orada yaşayan bileşenlere göre, size göre Kürtler ve Kürt siyasi tarafları olarak Kürtler için en iyi sistem nedir? sorusunu yanıt veren Müslim, şöyle konuştu:
“Adem-i merkeziyetçiliktir. Bunu daha önce de söyledik. Zaten Yönetim’in kendi toplumsal sözleşmesinde bu var ve Suriye anayasası için de Demokratik Suriye Meclisi (MSD) bunu önermiş ve onaylamıştır. Onların çıkardığı anayasal deklarasyona karşılık MSD de bir alternatifini yayınladı ve kalıcı anayasa üzerine de tartışmalar yapıldı. Bu mesele öylece duruyor.
Tek başına ‘ben bunları yapacağım’ diyemezsin, diğerleriyle oturman lazım, bir kabul görmesi lazım, çünkü tek başına bir taraf değilsin. Diğer taraf da var, onunla müzakere etmeli ve kabul etmesini sağlamalısın. Biz buna hazırız; anayasa meselesi, anayasal deklarasyon ve ortak yaşam konusunda birlikte neler yapabileceğimizi ve yönetimin nasıl olacağını konuşmaya hazırız.
"‘PARİS’TE TOPLANTININ YAPILMASI İÇİN ISRAR EDİYORUZ’"
Paris’te Şam ile PKK/PYD yönetimi arasında yapılması beklenen toplantıya değinen Müslim, Ertelendi. Çünkü toplantının Paris’te olmasını isteyen taraflar hala ısrar ediyor; Fransa ve Amerika. Ama İngiltere tereddütlü, istemiyor. Ancak biz toplantının yapılması konusunda ısrar ediyoruz. Bizim için yer önemli değil, bizim için en önemlisi garantör tarafların olması dedi.
"Müslim, şunları dedi:"
“Sadece Şam’a değil. Şam bugün bir şey söylüyor, sonra başka bir şey söylüyor. Birbirimize söz verdik ama ertesi gün başka şeyler söylediler. Bu yüzden aramızda başka bir tarafın olmasını istiyoruz. Örnek olarak, şimdiye kadar ‘10 Mart Anlaşması’na göre hareket edeceğim’ demedi. Neden demedi? Amerikalılar o anlaşmanın üzerindeydi.
Doğru, biz oturduk ve imzaladık ama Amerika’nın desteğiyle oldu ve yarın onlar bundan çekilemezler. Amman’da yapılan toplantıda da Tom Barrack o anlaşmanın uygulanması gerektiğini söyledi.”
"MÜSLİM’DEN AKP’YE:" ‘PKK İLE OTURUYORSUN BİZİ TERÖRİZMLE SUÇLUYORSUN’"
Türkiye ile ilişkileriniz nasıl? sorusunu yanıtlayan Müslim, şöyle konuştu:
“Türkiye ile ilişkilerimiz eskisinden daha iyi olabilir. Nasıl daha iyi? Kuzey’de (Türkiye’de) şimdi başlayan bu barış süreciyle ilgili Sayın Öcalan bir öneride bulundu ve bazı adımlar atıldı. Bu konudaki umutlarımız çok büyük.
Türkiye’nin meselesine gelince; ortaya çıktığımız günden beri bizi terörizmle suçluyorlardı, ‘siz PKK ile birliktesiniz’ diye. Ama sen kendin PKK ile oturuyorsun ve barış yapmak istiyorsun, artık bu (suçlamanın) üzerimizden kalkması lazım. Bahane ettikleri o şeyler, biz ona Kürtfobisi diyoruz, (umarız) Kürtfobisi biraz azalır. Gerçekten de biraz azaldı ama henüz tamamen ortadan kalkmadı. Kalkmadı çünkü bazıları var, Türkiye’deki iktidarın bazı kesimleri sanki bu barıştan rahatsızlar ya da çıkarlarını bunda görmüyorlar ya da çıkarlarını başka yerlerde görüyorlar.
Hatta dediğimiz gibi, bunu baltalamak (bozmak) istiyorlar. Gerçekten de bazıları hâlâ engeller çıkarıyor. Yani bu Şara meselesi de, onun da üzerine gidiyorlar. Bu da, tahmin ediyorum zamanla değişecektir. Çünkü duyduğumuza ve takip ettiğimize göre, eskiden şiddetle karşı çıkan Türkiye halkı, şimdi onlar da Rojava’yı destekliyor.”
"‘TÜRKİYE İLE DOĞRUDAN GÖRÜŞMELERİMİZ OLUYOR’"
Türkiye ile ilişkilerin seviyesi nasıl? sorusuna ise Müslim, Duyduğumuza göre görüşmelerimiz oluyor, doğrudan görüşmeler. Tahmin ediyorum Dışişleri Bakanlığı düzeyinde. Bazı şeyler var ama gizli, açık değil dedi.
"‘BİZİM MUHATAP OLDUĞUMUZ KİŞİ FERİDUN SİNİRLİOĞLU’YDU’"
Geçmiş dönemde Türkiye’den çok sayıda isimle görüştüğünü belirten Müslim, görüşmelerin 2014-2015 arasında olduğunu belirterek bazı görüşmelerin Kahire’de bazılarının Avrupa’da gerçekleştiğini kaydetti.
Müslim, Aşağıdakiler, hepsi istihbarattandı, bilmem neydi, büyükelçiydi. Ulaştığımız seviye Feridun Sinirlioğlu idi; o zaman Dışişleri Bakan Yardımcısı’ydı, sonrasında da yanılmıyorsam Türkiye’nin Birleşmiş Milletler temsilcisi oldu ve bir süre önce de emekli oldu. Artık bizim muhatap olduğumuz, bizi ağırlayan kişi tamamen oydu. O zaman Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı’ydı. Recep Tayyip Erdoğan o zaman Türkiye Başbakanı’ydı, hepsinin (bundan) haberi vardı. Feridun Sinirlioğlu, ‘Senin bu gelişlerin, görüşmelerin ve konuştuklarımız, olduğu gibi onlara gidiyor, haberleri var’ dedi ifadelerini kullandı.
Gelecekte Türkiye ile ilişkilerinizin, Kürdistan Bölgesi ile Türkiye’nin ilişkileri gibi olacağını düşünüyor musunuz? sorusuna ise Müslim yanıt olarak Belki daha fazla olur, bilmiyoruz… Neden? Çünkü ben oradaki durumu tam olarak bilmiyorum ama bizde, sen de o bölgedensin biliyorsun, köyleri bölmüşler, bir hat (sınır) var; o tarafta kuzen var, bu tarafta da kuzen var. Artık insanlar gidip birbirini görürse, birbirini tamamlar. Hayatın ve diğer konuların getirdiği sorunlar (vesilesiyle), gerçekten daha fazla ilişki içinde olacağız karşılığını verdi.
"‘İSTENİRSE TÜRKİYE’YE KOŞAR GİDERİM’"
Eğer sizden bir kez daha Türkiye’ye gitmeniz ve Ankara ile Rojava arasında bir diyalog vesilesi olmanız istense, gider misiniz? sorusuna Müslim Hiç durmam, koşar giderim. Ama resmi olması lazım. Eskiden gitme meselesi sadece benimle ilgili değildi, birçok kişi gitti. Örneğin, arkadaşımız İlham Ahmed gitti, o zaman Asya gitti. Ankara’ya gittiler, Amed’e (Diyarbakır) gittiler, her yere gittiler. Kastım, görüşmelere gittiler. Ben ve Sinem birlikte gittik, orada Dışişleri Bakanlığı ile oturduk. Yani eskiden de vardı, sadece bana özel bir durum değil ifadelerini kullandı.
"MÜSLİM NE DEMİŞTİ?"
Eski PYD Eş Başkanı Salih Müslim, Suriye’de ademi merkeziyetçiliğin tek çözüm yolu olduğunu, bunun olmaması halinde bağımsızlık talep edeceklerini söylemişti.
Müslim Baskıcı ve diktatör bir devlet çözüm değildir. Batı Kürdistan (Kuzey ve Doğu Suriye) için tek geçerli yol demokrasidir. Bölgemiz için en iyi sistem, özerklik, bölgesel yönetim, federalizm ve hatta konfederasyon gibi çeşitli biçimler alabilen ademi merkeziyettir. Suriye’de tamamen merkezi bir sisteme geri dönülmesini ya da 2011 öncesindeki koşulların yeniden tesis edilmesini asla kabul etmeyeceğiz. Yeni Suriye hükümeti ademi merkeziyetçiliği tanımayı reddederse, bağımsızlık talep etmek zorunda kalacağız. ifadelerini kullanmıştı.
https://www.veryansintv.com/gerekirse-bagimsizlik-talep-edecegiz-diyen-pkk-pydli-muslimden-yeni-aciklama-turkiye-ile-dogrudan-gorusmelerimiz-var
============================
"Ayça Sezer Naz:" Sosyolojik çöküş ve suç vasfı
5 Eylül 2025
Türkiye’de siyaset, ticaret, ibadet, hane hayatı ve kurumsal tüm yapılar inanılmaz bir çöküş sürecinde.
Bu korkunç vaziyeti haberleri izlerken ve okurken net şekilde görüyorum.
Eskiden hukuk litaratüründe cinayet , hırsızlık, yolsuzluk gibi suçlar gene vardı var olmasına da, içerikleri böyle değildi.
>>Yani, nasıl anlatayım size!
Suçların arka planında olanlar, suça özgü ayrıntılar, sebepler, etkileşimler böyle değildi.
Örneğin eskiden bir adam; kız kardeşine sarkıntılık eden birini öldürdü, diyelim.
Evet, bunun adı cinayetti.
Hala da bunun adı ‘cinayet’ tir.
Ama şimdi, kız kardeşe sarkıntılık eden kişi (yani daha doğrusu çete mensubu, uyuşturucu bağımlısı, sapık), taciz mağduru kızın, kardeşini öldürüyor.
Ve bunun adı da ‘cinayet’ oluyor.
İlkinde gelenek ve suç varken ikincisinde suçu perdeleyen suçlar, suça götüren suçlar, suç içinde başka suçlar, suç sonucu olmuş suçlar ve bir de ‘kesinlikle adı gelenek olamayacak başka şeyler’ var.
Yani bu yeni versiyonda; olaydaki insan olgusu(fail, mağdur), birleşik sosyolojik yapı(ilişkiler ve değer yargıları) suç nedeni(saikler), toplumda yarattığı intiba ve gerilim(özel ve genel sonuçlar) eskisinden çok farklı.
Öyle ki, bu iki farklı zamanda işlenen aynı suçlar arasında, aslında, sadece isim benzerliği kalmış, oda katalog üstünde.
Ben buna, infial uyandırıcı diyeyim, siz başka bir şey deyin.
Hiç farketmez.
>>Bilmem anlatabildim mi?
○ ** Özetle; suçun adı aynı ama suçun vasfı çok… çok… çok… farklı.
Gördüğünüz gibi, pek dikkate alınmayan bir şey olmakla beraber, aslında ‘vasıf’ çok şey ifade eder.
Bu kavram sizi yüzeyden alıp gerçeğe çeker.
Sosyal ve bireysel niteliğimizi ifade eder.
"Özetle ‘vasıf’ aslında:" NE MAL OLDUĞUMUZU belirler.
Bu haliyle yeni bir hukuki tartışma açmak amacında olmasam da hukuki zemin arayışında olduğum kesin.
Bu zemin ahlaki bir zemin ve hukukla da yakından ilgili.
Bu zemin, mantık ve hakkaniyet kavramlarının da içinde olduğu bir zemin.
Çünkü mevcut, bizim ayağımızın altından kaygan bir halı gibi ve büyük bir hızla kayıp gitmekte.
O halde onu yerinde ve sabit tutacak insanlara ihtiyacı var demek ki.
Ve o insanlar, bizim kadar ‘hafif’ değiller.
Şu gün gelinen noktada, her ne amaçla ve hangi psikolojiyle yapılmış olursa olsun, bu yozlaşmaya katkı sunan herkes, bu vatana ve millete ihanet ettiğini bilmek zorundadır.
Zira bu vatanın ve milletin geleceği maalesef; bizim ne mal olduğumuz gerçeğiyle yakından ilişkilidir.
Bu sav ve deliller ışığında yoz ve kirli hiç kimse: ben bu yıkımdan sorumlu değilim diyemez.
"Hiç bir kirli insan:" ben bu vatanı , bu milleti seviyorum safsatası yapmamalıdır. Yapamamalıdır.
Kendini düzeltmeyen hiç kimsenin, bizim zihinlerimizde ve kalbimizde yeri yok.
Bu uğurda kolunuzu mu keseceksiniz.
Eğer doğru buysa; evet, keseceksiniz.
O kolu kesip vereceksiniz.
Ya da ben milliyim diye ortalıkta gezmeyeceksiniz.
Zira bugün emperyalizmin en büyük silahı, elimize tutuşturduğu bu ahlaksızlık yani başka bir ifadeyle bu ‘VASIF DEĞİŞİKLİĞİ’ dir.
Bu vasıf değişikliği, bizim sosyolojik gerçeğimizdir.
Arkadaşlar;
Amerika bir defa keşfedildi çünkü bir Amerika vardı.
Ahlak da bir defa var oldu çünkü bir tane ahlak var.
Kendimizi boşuna kandırmayalım.
Saygılarımla…
https://www.veryansintv.com/sosyolojik-cokus-ve-suc-vasfi
============================
Herzog'un ziyareti öncesi İngiliz vekiller: İngiltere’ye gelir gelmez tutuklanmalı
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un İngiltere ziyareti planlarına İngiliz milletvekillerinden sert tepkiler geldi. İşçi Partili vekiller, Herzog’un kabulünün İngiltere için utanç olacağını ve ülkeye ayak basar basmaz savaş suçlusu olarak tutuklanması gerektiğini savundu.
05-09-2025
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un gelecek hafta İngiltere’yi ziyaret edeceği yönündeki haberlere tepki gösteren İngiliz milletvekilleri, Herzog’u kabul etmenin İngiltere için bir utanç olacağını ve İngiltere’ye iner inmez tutuklanması gerektiğini belirtti.
Herzog’un gelecek hafta yapacağı ziyaretle ile ilgili henüz resmi makamlarca teyit edilmemiş haberlerin ardından İngiliz milletvekilleri tepkilerini dile getirdi.
İktidardaki İşçi Partisi Milletvekili Sarah Champion, ABD merkezli X sosyal medya platformundan yaptığı paylaşımda, Umarım bu haber doğru değildir. İngiltere, İsrail eliyle gerçek bir soykırım riski bulunduğunu kabul etti. Eğer bu görüşme barış hakkında olmazsa nasıl bir mesaj vermiş oluyoruz? ifadesini kullandı.
Bir diğer İşçi Partisi Milletvekili John McDonnell ise Sky News’e yaptığı açıklamada, Herzog’u kabul etmenin, İngiltere için utanç olacağını vurguladı.
>>”BAŞBAKAN FİLİSTİNLİLERE VE İNGİLİZ HALKININ HİSLERİNE KARŞI SAĞIR OLDUĞUNU KANITLADI”
McDonnell, The Guardian’a yaptığı açıklamada ise Herzog’un İngiltere’ye girmesine izin verilmemesi gerektiğini belirterek, Filistinli çocukları, günlük olarak, sistematik şekilde öldüren bir hükümetin temsilcisinin ülkemizi ziyaretini onaylama kararı karşısında şok oldum. Başbakan (Keir Starmer), Herzog’un temsil ettiği hükümetin vahşetine karşı çaresiz durumunu dile getiren Filistinlilere ve İngiliz halkının hislerine karşı sağır olduğunu kanıtladı. dedi.
İşçi Partisinin monarşi karşıtı Milletvekili Clive Lewis de The Guardian’a yaptığı açıklamada, Diyalog önemlidir ama bazen buluşmanın kendisi de bir siyasi mesajdır. Tabii ki de Herzog, (İsrail Başbakanı Binyamin) Netanyahu değildir. Siyasetleri pek çok alanda farklılık gösteriyor. Ancak Cumhurbaşkanının kendi sözleri, Filistinlilere karşı toplu cezalandırmayı meşrulaştırıyor. Uluslararası hukukçular, bu sözlerin soykırım sözleşmesine aykırı olabileceğini söylüyor. görüşünü paylaştı.
>>İNGİLTERE’YE AYAK BASTIĞI GİBİ SAVAŞ SUÇLUSU OLMAKTAN TUTUKLANMALI
Parlamentonun üçüncü büyük partisi olan Liberal Demokratların Dış İlişkiler Sözcüsü Calum Miller, Başbakan Starmer’ın bu fırsatı ateşkes çağrısı yapmak için kullanması gerektiğini vurguladı.
İngiltere solunda yeni parti arayışının önde gelen ismi Milletvekili Zarah Sultana ise X’ten yaptığı paylaşımda, Herzog’un gelecek hafta Londra’yı ziyaret edip İşçi Partili bakanlarla görüşecek olması karşısında hissettiklerim iğrenmenin de ötesinde. İşçi Partisi, kendi imajını Soykırım Partisine taşıyor. Herzog, İngiltere topraklarına ayak bastığı gibi savaş suçlusu olmaktan tutuklanmalı. değerlendirmesinde bulundu.
>>HERZOG’UN YERİ BBC YAYINI DEĞİL LAHEY’DİR.
Sultana, BBC’ye yaptığı açıklamada da Herzog’un yeri BBC yayını değil Lahey’dir. dedi.
Parlamento Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Emily Thornberry ise İsrail’in Gazze saldırılarına ve Filistinlilere karşı ayrımcı politikalarına tepkisini açıkça ortaya koymasına rağmen Herzog’la görüşmek gerektiğini şu sözlerle dile getirdi:
İsrail’i 10 yıl sonra nerede gördüğü ve Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerin geleceğini nasıl gördüğünü sormamız gerek. Eğer alternatif bir planı yoksa bir Filistin devleti kurulmalı. Ama çözüm siyaset ve diyalog yoluyla olmalı. Herzog, İsrail’in aşırı sağcı hükümetindeki çoğu isme kıyasla konuşulabilecek birisi. Ancak yine de geri adım atmamalıyız.
https://yurtsever.org.tr/2025/herzogun-ziyareti-oncesi-ingiliz-vekiller-ingiltereye-gelir-gelmez-tutuklanmali-551895/
============================
'Hilal Özdemir' cinayetini protesto eden Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerin evleri basıldı
Boğaziçi Üniversitesi'nde, 30 Ağustos günü öldürülen 15 yaşındaki Hilal Özdemir'i anarak ve cinayeti protesto eden 5 öğrenci gece ev baskınlarıyla gözaltına alındı.
05-09-2025
Boğaziçi Üniversitesi’nde 15 yaşındaki Hilal Özdemir’in öldürülmesini protesto eden ve aralarında TİP üyelerinin de olduğu 6 öğrenci hakkında gözaltı kararı verildi. 4 öğrenci dün ev baskınlarıyla gözaltına alındı.
>>SAVCILIĞA SEVK EDİLDİLER
4 öğrenci, Vatan Emniyet’teki işlemlerin ardından bugün Çağlayan Adliyesi’ndeki savcılığa sevk edildi.
https://yurtsever.org.tr/2025/hilal-ozdemir-cinayetini-protesto-eden-bogazici-universitesi-ogrencilerin-evleri-basildi-551888/
============================
>>TÜGVA davasında AYM'den yeniden yargılama kararı
TÜGVA’nın kadrolaşma belgelerini sızdırdığı iddiasıyla hapis cezası alan Ramazan Aydoğdu için AYM, ‘adil yargılanmadı’ dedi. Aydoğdu’nun davası sil baştan görülecek.
05-09-2025
AYM, TÜGVA’nın devlette kadrolaştığına dair belgeleri sızdırdığı iddiasıyla yargılanan Ramazan Aydoğdu hakkında hak ihlali kararı verdi. 6 ay cezaevinde yatırılıp 2 yıl 1 ay hapis cezası alan Aydoğdu yeniden yargılanacak.
BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre, AKP’ye yakın vakıflardan Türkiye Gençlik Vakfı’yla (TÜGVA) ilgili davada dikkati çeken bir karar verildi. Gazeteci Metin Cihan, 2021 yılında TÜGVA’nın yargıdan, emniyete ve orduya kadar devletin birçok biriminde kadrolaştığını iddia ettiği listeleri sosyal medya hesabından paylaşması ülke gündemine oturdu.
Cihan’ın yayımladığı belgelerde kaymakamlık gibi kurumlara, yargı, ordu ve emniyete yapılacak atamalar için hazırlanmış isim listeleri yer alıyordu. Başvuru yapılacak kurumların isimlerinin bulunduğu listelerde, TÜGVA’da değişik pozisyonlarda bulunan kişiler referans olarak gösteriliyordu.
Torpil listelerini gözler önüne seren belgeler TÜGVA yetkilileri tarafından yalanlanmış, ancak İçerden belgeleri almış bu adam, sızdırmış, yedek yapmış ve şu anda ifşa ediyor diyen o dönemin vakıf başkanı Enes Eminoğlu tarafından doğrulanmıştı.
>>6 AY CEZAEVİNDE TUTULDU
Yürütülen soruşturmada, belgeleri eski TÜGVA yöneticisi Ramazan Aydoğdu’nun sızdırdığı iddia edildi.24 Kasım 2021’de tutuklanan Aydoğdu’nun Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme ve sistemi engelleme, bozma verileri yok etme veya değiştirme suçlarından cezalandırılması talep edildi. İstanbul 22. Asliye Ceza Mahkemesi, altı ay cezaevinde tutulan Aydoğdu’yu 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırdı. Bu kararın ardından iktidara yakın isimler ile gazeteler, Ramazan Aydoğdu hakkında karar: Kumpas kurduğu belgelendi ile TÜGVA kumpasçısı gibi ifadeler kullandı.
>>ADİL YARGILAMA HAKKI İHLALİ
Ancak Anayasa Mahkemesi (AYM), Ramazan Aydoğdu’nun başvurusu üzerine dikkati çeken bir karar verdi. AYM, Aydoğdu’nun Anayasa’nın 36’ncı maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine dair karar verdi.
Oy birliğiyle Aydoğdu’nun adil yargılanma hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılanmasına karar verildiği açıklandı. İstanbul 22. Asliye Ceza Mahkemesi de AYM’nin kararı doğrultusunda yargılamanın yenileneceğini bildirdi.
https://yurtsever.org.tr/2025/tugva-davasinda-aymden-yeniden-yargilama-karari-551873/
============================
"Doğan Özgüden:" Tam 70 yıl öncenin 6-7 Eylül komünist avı…
Yassıada duruşmalarının 542 sayfalık tutanakları 6-7 Eylül 1955 Pogromu'nun ardında tezgahlanan anti-komünist komployu da açıkça ortaya koyuyor.
ogan@ozguden.be
"05 Eylül 2025 11:"50
Gazetecilik yaşamımın ilk yılında beni en çok sarsan olaylardan biri Türkiye Komünist Partisi yöneticisi ya da üyesi olmakla suçlanan 184 şahsiyetin 14 Ekim 1953 tarihinde İstanbul'da bir askeri mahkeme tarafından yargılanmaya başlamasıydı. Demokrasi ve özgürlük vaadleriyle iktidar olan Demokrat Parti'nin 13 Ocak 1951'de ünlü komünist tevkifatının başlatmasından ve 25 Temmuz 1951'de Nazım Hikmet'i Türk vatandaşlığından çıkartmasından sonra sola indirilen en büyük darbeydi…
Bir yıla yakın süren duruşmalardan sonra, 7 Ekim 1954'te, Dr. Şefik Hüsnü Deymer, Zeki Baştımar, Reşat Fuat Baraner, Mehmet Bozışık, Halil Yalçınkaya, Vedat Türkali, Mihri Belli, Ruhi Su başta olmak üzere Türkiye'nin seçkin aydınlarından ve işçi liderlerinden 118 kişi on yıla varan hapis ve üç yıla varan sürgün cezalarına çarptırılacaklardı.
Ne var ki, anti-komünist saldırı orada da kalmayacak, bu kitlesel mahkumiyetin üzerinden bir yıl geçmeden, 6-7 Eylül 1955 soykırımı bahane edilerek adı komüniste çıkmış 48 kişi "tahrik ve tertip" suçlamasıyla tutuklanacaktı.
Türkiye’de Hürriyet Gazetesi’nin kışkırtıcı yayınlarıyla bir Kıbrıs histerisi başlatılmıştı. Başta İstanbul olmak üzere ülkenin her tarafında Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır, Rumlar ittir it kalacaktır sloganlarıyla Rum halkının anti-kolonyalist mücadelesine karşı mitingler düzenleniyordu.
6 Eylül 1955 günü İzmir'de gazeteye her zamankinden daha erken gidiyordum, bir sendika toplantısı için hazırlık yapacaktım. Bir süreden beri Karşıyaka’ya taşınmıştık. Karşıyaka vapuru Konak iskelesine yaklaşırken kentte büyük bir hareketlilik vardı.
Sık sık tekrarlanan Kıbrıs Mitinglerinden biri sanıyordum. Tütün depolarının arasındaki dar yollardan hızla gazeteye ulaştım. Bir yandan polis-adliye muhabirleriyle ilişki kuruyor, öte yandan da Ankara’da Çetin Altan’ı, İstanbul’da Orhan Birgit’i arıyordum.
Çok geçmeden dehşet verici haberler yağmaya başladı.
Her şey, İstanbul’da yayınlanan Mithat Perin’e ait Ekspres Gazetesi’nin Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin Yunanlılar tarafından bombalandığına dair sansasyonel ve provokatif bir haber vermesiyle başlamıştı. Masum protesto gösterisi havasında başlayan eylemler kısa sürede Rumlara ve diğer dinsel azınlıklara karşı vahşice bir pogrom operasyonuna dönüşmüştü.
Gazeteden fırlayarak Kordon Boyu’nu Konak’tan Alsancak’a kadar taradım. Aklın hayalin alamayacağı bir vahşetle Türk ve Müslüman olmadığı bilinen ya da tahmin edilen kişilere ait evlere, işyerlerine saldırılıyordu. Sanki her şey önceden planlanmış, hedefler titizlikle belirlenmiş gibiydi. Basılan evlerden, mağazalardan ucuz pahalı ne varsa yağma edilip kaçırılıyordu. Alsancak’a vardığımda İzmir Valisi Kemal Hadımlı ne şiş yansın ne kebap misali bir nutukla nümayişçileri sözüm ona yatıştırmaya çalışıyor, ama pogromculara karşı hiçbir önlem uygulanmıyordu.
Akşam olduğunda bu toplu vahşetin isimsiz kahramanları geriye utanç verici bir harabe bırakarak talan ettikleri ganimetleriyle mahallelerine, evlerine çekiliyordu.
Benim için en şoke edici olan da, her gün Karşıyaka vapurunda, Kordon Boyu’ndaki dükkan ve kahvelerde gördüğüm nice kendi halinde insanın bir canavar kesilmiş olmasıydı.
>>1955 SIKIYÖNETİMİNİN İLK HEDEFİ KOMÜNİSTLER
Yaptığı provokasyon sonucu başlayan olayların kontroldan çıkmasından paniğe kapılan hükümet hemen sıkıyönetim ilan etti, İstanbul’da 3, İzmir ve Ankara’da birer sıkıyönetim mahkemesi kuruldu ve tutuklamalar başladı. Bu DP döneminin ilk sıkıyönetimiydi.
Ne ki, tutuklananların başında ne olayları tahrik edenler ne de yağmacılar geliyordu. İstanbul’da başta Aziz Nesin, Kemal Tahir, Ratip Tahir, İsmet Selimoğlu, Emin Sekun, Ziya Tüzmen, Muzaffer Kolçak, Hadi Malkoç, Recep Yelkendağ, Tahsin Güzel, Fehmi Kurucu, Hasan Kaşarcı, Dr. Hulusi Dosdoğru, Dr. Müeyyet Boratav, Dr. Can Boratav, İsmet Selimoğlu, Faik Muzaffer Amaç, Aslan Kaynardağ, Asım Bezirci, Ali Ertekin, Hasan İzettin Dinamo, Mustafa Börklüce, İlhan Berktay, Suni Büyük ve Ali Akçagibi gibi sol aydınlar olmak üzere adı komüniste çıkmış 48 kişi tahrik ve tertip suçlamasıyla tutuklandılar.
Ancak duruşmalarda bu davanın sırf iktidarın sorumluluğunu kamufle etmek için açılmış düzmece bir dava olduğu meydana çıkacak ve tüm sanıklar üç ay sonra, Aralık 1955'te beraat ederek serbest bırakılacaklardı.
Piyango çalıştığım gazeteye de vuracak, olaylardan bir hafta sonra dönemin İzmir'deki tek muhalif gazetesi olan Sabah Postası sıkıyönetim tarafından kapatılacak, gazetenin yayın yönetmeni Orhan Rahmi Gökçe de tutuklanacaktı.
Gökçe’nin tutuklanması dramatik bir olaydı. İzmir Birinci Şube polislerinden ikisi Gökçe’yi tutuklamaya gelmişlerdi, ama niçin geldiklerini bir türlü söyleyemiyor, ağızlarında bir şeyler geveleyip duruyorlardı. Gökçe, genellikle yazılarını sabahları Konak Meydanı’na bakan bir kahvehanede, vitrinin tam arkasında kahvesini yudumlayarak yazardı. İzmir Birinci Şube Müdürlüğü ise birkaç yüz metre ilerideki İzmir Vali Konağı’nın alt katında gizemli bir yerdi. Orada çalışan sivil polisler için, her sabah kahvenin önünden geçişlerinde yazı yazarken gördükleri Gökçe İzmir’in saygın aydınlarından biriydi, onu adi suçtan aranan bir lumpen gibi tutuklamak ağırlarına gidiyordu.
Sonuçta Gökçe herbirimizle vedalaşıp polislerin refakatinde, ama kelepçe vurulmaksızın, sonraki yıllarda 27 Mayıs 1960 cuntasının liderliğini üstlenecek olan Cemal Gürsel'in başında bulunduğu Yurtiçi Bölge Komutanlığına götürüldü.
Gazeteciliğe başlayalı beri bizzat tanık olduğum ilk gazeteci tutuklamasıydı.
Sıkıyönetimin uygulamaları ne olursa olsun, ortada devlet teşvikiyle işlenmiş bir suç vardı. Tıpkı 1915 Ermeni soykırımı gibi... İzmir’de tanıdığım Rum, Ermeni, Yahudi, Levanten arkadaşlar büyük bir huzursuzluk içindeydi. Kendilerini yatıştırmak ve güven duygusu vermek için hükümet birkaç hafta sonra Bayındırlık Bakanı Muammer Çavuşoğlu’nu İzmir’e gönderdi. Nazlı Ilıcak’ın babası olan Çavuşoğlu, İzmir’de yapılan bir törenle Yunan Konsolosluğu binasına Yunan bayrağı çekti.
6-7 Eylül pogromu nedeniyle komünistlerin tutuklanmasının sırf mevcut iktidarın bu konudaki sorumluluğunu örtbas etmek için alelacele tezgahlanmış bir kumpas olduğu kısa zamanda meydana çıktı.
Unutulmasın ki, 6-7 Eylül olaylarının ardından hükümet adına yapılan ilk açıklamada şöyle deniyordu: "İstanbul ve memleket esas itibariyle bir komünist tertip ve tahrikine ve ağır bir darbeye maruz kalmıştır."
İstanbul'da ilan edilen sıkıyönetimin komutanı Nurettin Aknoz da gazetecilerle ilk görüşmesinde "6-7 Eylül olaylarına dair bütün yayınlarda komünistlerin suçlanması gerektiğini" söyledikten sonra, tersi bir iddiada bulunacak herhangi bir gazetenin de anında kapatılacağını vurgulamıştı.
Aknoz, 10 Eylül günü Harbiye’de düzenlediği basın toplantısında da, basına konan yasakları şöyle sıralamıştı: Gergin günler yaşadık. Şimdi artık sinirlerin yatıştırılması lazım çok dikkatli olacaksınız. Sizden şunları istiyorum. Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakereler halkı heyecanlandıracak nitelikte ise yazmayacaksınız. Yokluk ve kıtlık haberlerinin hepsi yasaktır. Örneğin fırınların önünde ekmek almak için sıra bekleyenlerin resimleri yayınlanamaz. Bu tür haberler ülkede panik yaratır. Hükümeti tenkit etmek yasaktır. Böyle bir şey yaparsanız gazetenizi kapatırım. Sıkıyönetim konularıyla ilgili haber yayınlayamazsınız. NATO devletleri hakkında siyasi haber, makale neşretmeyeceksiniz. NATO devletlerinin kendi aralarındaki ilişkilerle ilgili haber yayınlanması da yasaktır; yazan olursa kapatırım. 6-7 Eylül olaylarını komünistlerden başkasının yaptığı yolunda yazılar ve yorumlar yasaktır; kapatırım. 6-7 Eylül olaylarında zarar görenlerin istekleri gibi yazılar yazamazsınız. Heyecan uyandıracak haber yayını yasaktır. (…) Bu başımıza gelenler doğrudan doğruya komünistlerin hazırladığı bir hadisedir. Yazılarınızda bunu gözden uzak tutmayın. Ona göre aklınızı başınıza toplayın. İşimizi güçleştirmeyin. (Yurtsever, 6 Eylül 2018)
>>6-7 EYLÜL KOMPLOSU ÜZERİNE YASSIADA'DA AÇIĞA ÇIKAN GERÇEKLER
27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra tutuklu DP iktidarı yöneticilerini yargılamak üzere Yassıada'da kurulan Yüksek Adalet Divanı'nda 6-7 Eylül Olayları'ndan sorumlu sayılan Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu da dahil 10 kişi hakkında bir dava açıldı.
19 Ekim 1960'da başlayan ve 5 Ocak 1961'de Menderes ve Zorlu'nun 6 yıl, İzmir Valisi Kemal Hadımlı'nın 4,5 ay hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanan bu davanın 542 sayfa tutan tüm duruşma tutanakları TBMM Kütüphanesi tarafından herkesin erişimine açılmış bulunuyor:
https://acikerisim.tbmm.gov.tr/items/40085ae4-8ef9-4b30-8c78-ccdb61da47e6
Bu duruşmalar sırasında bizim gazetenin yayın yönetmeni Orhan Rahmi Gökçe de tanık olarak dinlenmiş, İzmir Valisi Kemal Hadımlı'nın olaylar sırasında saldırgan güruha hoşgörülü tutumu üzerine benim gözlemlerimi de mahkeme heyetine anlatmıştı.
Tutanaklardan, 6-7 Eylül olayları sırasında İstanbul Milli Emniyet Şefi olan Cemal Sancak'ın, olaylar sırasında Başbakan Yardımcısı olan Fuat Köprülü'nün dayatmasını anlatan ifadesini aynen alıntılıyorum:
"SANCAK:" Efendim, hadisenin ertesi günü Vilayete çağrıldığımı bildirdiler. Vali odasının kapısında Alaettin Eriş, Başsavcı Hicabi bey bulunuyordu. Menderes her üçümüzü çağırdı. "Fuat Köprülü bey sizinle görüşecek" dedi. Fuat Köprülü bizi alıp küçük bir odaya götürdü, "Hadisenin mahiyeti nedir?" dedi. Biz kendisine vak'ayı anlattık. "Bir milli galeyandır" dedik. "Hayır, bu bir komünist tertibidir. Başvekil ve benim kanaatım budur" dedi. Ben de, böyle bir komünist tertibi olsaydı vazifemiz icabı evvelden haber almamız lazım geldiğini, bu hususta hiçbir haber almadığımızı söyledim. Fakat, kendisinin emri bu idi, buna nazaran, müseccel komünistlerin sicillerini hazırlattırıp tevkif ettireceklerini söyledi.
"BAŞKAN:" Komünistlerin listesini herhalde bilirsiniz.
"SANCAK:" Evet-efendim; esasen teşkilatın vazifesi budur. Nitekim, bütün arkadaşları topladık, "Hükümetten böyle emir aldık, şimdiye kadar bu hususta bir haber almış değiliz. Pek zayıf bir ihtimal ile atlamış olabiliriz." dedik. Bu sebeple bütün mesaimizi bu işlere teksif ettik. Yapmış olduğumuz bütün araştırmalar neticesinde komünistlerin bu işte bir rol oynamadıkları neticesine vardık.
Yine Yassıada'daki duruşmalar sırasında, bizzat Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın 6-7 Eylül olaylarını üç gün önceden nasıl öngördüğüne dair bir ifade büyük önem taşıyor.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 3 Eylül 1955'de İzmir'e gelmiş, 4 Eylül gecesi İmir'in turistik bölgesi Büyük Yamanlar'daki kampta eski sağlık bakanlarından Behçet Uz, Devlet Bakanı Osman Kapani, İzmir Valisi Kemal Hadımlı ve İzmir Belediye Başkanı Enver Dündar Başer'in misafiri olarak bir gece geçirmiştir. Kampın müdürü İbrahim Alper, Yassıada'daki ifadesinde şöyle diyor:
"ALPER:" Evvela bir içki, sonra içerde yemek verildi. 23.30 sıraları idi, yemek bitmiş kahve veriliyordu. Kahve verildiği sırada Enver Dündar Başer Kıbrıs hadiseleri dolayısıyla "Rumlar çok ileri gittiler, bu partilileri de sabırsızlandırıyor"dedi. Sabık Devlet Başkanı, "Heyetimiz Londra' dadır, şayet tezimiz muvaffak olmazsa, ben Rum-Türk dostluğuna çok ehemmiyet vermiştim, bunu Rumlar anlamadılar. Bu tez aksi tesir gösterirse ve Selanik'te bir bomba patlarsa İstanbul ve İzmir' deki Rumların halini o zaman görün. Devlet ve Hükümet kararlıdır. Hiç merak etmeyin" dediler.
Bu ifadeler arasında en önemlisi ise, DP iktidarda iken Cumhurbaşkanı yaveri olan, 27 Mayıs darbesinden sonra da İstanbul Valiliği'ni ve belediye başkanlığını üstlenen Tümgeneral Refik Tulga'nın 3 Kasım 1960'daki gizli celsede anlattıklarıdır.
"TULGA:" Sakıt Devlet Başkanı Kıbrıs hadiselerini bir izzetinefis meselesi telakki ediyor ve bunu bir iç politika mevzuu sanıyordu. Buradaki mağlubiyeti iç politikada da mağlubiyet sanıyordu. Bir çok defalar yapmış olduğumuz konuşmalarda İstanbul Rumları üzerinde İstanbul'da oturan mal, mülk sahibi olan ve adetleri 30.000'i bulan Yunan tebası Rum veya Yunanlılar üzerinde ve nihayet Patrikhane'nin üzerinde tazyik yapmanın lüzumunu şiddetle müdafaa ediyordu.
3 Aralık 1960 tarihli oturumda Başsavcı Altay Egesel'in mütalaası:
"Komünistlerin hareketini adım adım ve gün be gün takip eden milli emniyet raporları ve bu teşkilatın en selahiyetli şahıslarının vermiş olduğu kesin ifadeler her türlü şüpheden uzak bir surette ortaya koymaktadır ki, komünistler bu tertibin faili değillerdir.
"Esasen haklarında yapılan tahkikat neticesinde, mahkeme kararı ile sabit olmuştur ki, komünistlerin bu tertipte bir dahli yoktur. Bir kısmı hakkında ademi takip kararı verilmiş, tevkif edilenler de sonunda mahkeme kararı ile beraat eylemiş bulunmaktadırlar."
Evet, kendi tezgahladıkları 6-7 Eylül 1955 pogromunu bahane ederek yeni bir komünist avı başlatan, ama komploları kısa zamanda açığa çıkan Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri, 1961 Anayasası'nın kabulünden sonra başlayan görece demokratik açılım döneminde de anti-komünist histeriden kendilerini kurtaramamış, tüm sol örgütlenmeleri ve yayınları Türk Ceza Yasası'nın Mussolini faşizminden miras kalmış ve zamanla daha da ağırlaştırılmış olan 141 ve142 maddelerini kullanarak mahkum etmiş bulunuyordu.
Her ne kadar bu maddeler 12 Nisan 1991'de yürürlükten kaldırıldıysa da, Devlet terörü onların yerini alan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesiyle, Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesiyle aynı şiddete devam ediyor…
6-7 Eylül 1955'ten tam 70 yıl sonra bu engellerin yıkılması Türkiye'nin demokrasi, barış ve eşitlik mücadelesi veren tüm güçlerinin önünde ivedi ödev olarak duruyor…
https://artigercek.com/yazarlar/dogan-ozguden/tam-70-yil-oncenin-6-7-eylul-komunist-avi-337916
============================
ALTAY Tankı'nın seri üretim tesisi ilk kez görüntülendi
BMC, geçen sene Ankara'da temelleri atılan fabrikada ALTAY tankının seri üretimine başladı. Tesisteki seri üretim çalışmaları ilk kez görüntülendi.
05 Eylül 2025
>>Yusuf Akbaş
>>Teknoloji Editörü
https://www.donanimhaber.com/cache-v2/?t=20250905134933&width=-1&text=0&path=https://www.donanimhaber.com/images/images/haber/195760/src/altay-tanki-nin-seri-uretim-tesisi-ilk-kez-goruntulendi195760_0.jpg
BMC’nin Ankara’daki Altay tankı seri üretim tesisi ilk kez görüntülendi. ALTAY tankı ve Altay tankına güç verecek yerli motor BATU güç grubu burada üretilecek.
>>Seri üretim başladı
BMC’nin Ankara Uzay ve Havacılık İhtisas Organize Sanayi Bölgesi'nde (HAB) kurulan modern üretim üssünde Altay tankının seri üretimi başladı. Tesisin açılış töreni henüz yapılmadı. Önümüzdeki günlerde açılış töreni yapılacak ve törende ilk teslimat yapılacak.
https://www.donanimhaber.com/cache-v2/?t=20250905134933&width=-1&text=0&path=https://www.donanimhaber.com/images/images/haber/195760/src/altay-tanki-nin-seri-uretim-tesisi-ilk-kez-goruntulendi195760_1.jpg
Yerli olarak üretilen endüstriyel robotların kullanıldığı, yeni nesil üretim teknolojilerinden yararlanılan tesiste, gövde üretiminden son montaj hattına kadar yoğun mesai harcanıyor.
BMC Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, Tank fabrikamız Allah'a çok şükür artık seri üretime başladı. İnşallah çok yakın bir zamanda resmi açılış töreninin ardından da kuvvetlerimizin ve dost ülkelerimizin savunma sanayisindeki ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde üretimine devam edecek. Sayın Cumhurbaşkanı'mız neredeyse anbean yatırımın her aşamasını takip etti ve bize çok büyük bir destek sağladı. Büyük bir tören olacak. Yüksek makamlarımızın takvimlerine göre ne zaman uygun olursa o zaman gerçekleştireceğiz. Bizim için önemli olan bu fabrikanın artık üretime başlaması. dedi.
https://www.donanimhaber.com/cache-v2/?t=20250905134933&width=-1&text=0&path=https://www.donanimhaber.com/images/images/haber/195760/src/altay-tanki-nin-seri-uretim-tesisi-ilk-kez-goruntulendi195760_2.jpg
ALTAY tankına güç verecek BATU güç grubunun geliştirme çalışmaları devam ediyor. BATU’nun ilk yol testlerinin yapılması, 10 bin kilometrelik yol yapması ve belirli performans testlerini geçmesi gerekiyor. Bu nedenle ilk 40 adet ALTAY tankında Kore yapımı Doosan DV27K güç grubu kullanılacak.
https://www.donanimhaber.com/cache-v2/?t=20250905134933&width=-1&text=0&path=https://www.donanimhaber.com/images/images/haber/195760/src/altay-tanki-nin-seri-uretim-tesisi-ilk-kez-goruntulendi195760_3.jpg
>>250 adet Altay tankı üretilecek
Geçen sene açıklanan takvime göre 2025 yılında 3 adet ALTAY tankı teslim edilecek. Bu teslimatların önümüzdeki aylarda yapılması bekleniyor. Onu 2026 yılında 11 adet ALTAY, 2027 yılında ise 41 adet ve daha sonra 30 adet olmak üzere ALTAY tankının T1 versiyonundan 85 adet üretilecek. 2028’den itibaren ise T2 konfigürasyona geçiş yapılacak. Bu konfigürasyonda da toplamda 165 adet ALTAY tankı üretilerek TSK’ya toplam 250 adet ALTAY tankı teslim edilecek.
https://www.aa.com.tr/tr/bilim-teknoloji/altay-tankinin-seri-uretimini-ilk-kez-anadolu-ajansi-goruntuledi/3678934
https://www.donanimhaber.com/altay-tanki-nin-seri-uretim-tesisi-ilk-kez-goruntulendi--195760
============================
ABD ve Avrupa, Ukrayna’da NATO dışı askerlerden oluşacak tampon bölgeyi görüşüyor
05.09.202
ABD ve Avrupalı ülkelerin, Ukrayna topraklarında NATO üyesi olmayan ülkelerin askerlerinin yer alacağı bir tampon bölge oluşturma ihtimalini değerlendirdiği iddia edildi. NBC News’in haberine göre, tampon bölgenin Rus ve Ukrayna güçlerini ayırması ve Ukrayna’ya NATO askeri olmadan güvenlik garantisi sağlaması hedefleniyor.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupalı ülkelerin, Ukrayna topraklarında Suudi Arabistan veya Bangladeş gibi NATO üyesi olmayan ülkelerin askerlerinin katılımıyla geniş bir askerden arındırılmış tampon bölge oluşturma olasılığını değerlendirdiği bildirildi.
NBC News‘in konuya aşina kaynaklara dayandırdığı haberine göre, tampon bölgenin amacı, ülke içindeki Rus ve Ukrayna topraklarını ayırmak ve Ukrayna’ya NATO birliklerinin katılımı olmaksızın güvenlik garantileri sağlamak.
https://www.nbcnews.com/politics/national-security/us-take-lead-watching-ukraine-buffer-zone-peace-deal-russia-comes-toge-rcna228810
Plana göre, ABD’nin insansız hava araçları, uydular ve diğer istihbarat araçlarını kullanarak bölgenin denetlenmesinde öncü rol üstlenebileceği ve diğer ülkelerle koordinasyonu sağlayabileceği belirtildi.
Haberde, Amerikan askerlerinin Ukrayna topraklarında konuşlandırılmayacağı vurgulandı.
>>Zelenskiy’nin güvenlik garantisi talepleri
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, 29 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, ülkesinin almak istediği üç aşamalı güvenlik garantisi olduğunu söylemişti.
Zelenskiy, bu garantiler arasında Ukrayna ordusuna finansman ve silah sağlanmasını saymıştı.
Ayrıca Kiev’in, muhtemel yeni bir ihtilaf durumunda ortaklarından atılacak adımlara ilişkin somut taahhütler almayı hedeflediğini belirtmişti.
Zelenskiy, Rusya’ya yönelik yaptırımların sürdürülmesi ve Rusya’nın dondurulan varlıklarının ülkenin yeniden imarı için kullanılmasını da güvenlik garantileri arasında zikretmişti.
https://harici.com.tr/abd-ve-avrupa-ukraynada-nato-disi-askerlerden-olusacak-tampon-bolgeyi-gorusuyor/
============================
"Trump:" Hindistan ve Rusya’yı Çin’e kaptırdık
05.09.2025
ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin Çin ile gelişen ilişkileri nedeniyle Rusya ve Hindistan’ı kaybettiğini öne sürdü. Trump, Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinin ardından üç ülkenin liderlerine birlikte müreffeh bir gelecek diledi.
ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin, Çin ile gelişen ilişkileri sebebiyle Rusya ve Hindistan’ı kaybettiğini belirtti.
Trump, sosyal medya platformu Truth Social’daki paylaşımına Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin birlikte çekilmiş bir fotoğrafını ekledi.
https://truthsocial.com/@realDonaldTrump/posts/115151159839778614
Trump paylaşımında, Görünüşe göre en kasvetli ve dipsiz olan Çin yüzünden Hindistan ve Rusya’yı kaybettik. Birlikte uzun ve müreffeh bir gelecekleri olsun! ifadelerini kullandı.
https://x.com/TrumpTruthOnX/status/1963915154955137482?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1963915154955137482%7Ctwgr%5E%7Ctwcon%5Es1_c10&ref_url=https%3A%2F%2Fharici.com.tr%2Ftrump-hindistan-ve-rusyayi-cine-kaptirdik%2F
Çin, Rusya ve Hindistan liderleri bu hafta Çin’in Tientsin kentinde düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılmıştı.
Bloomberg haber kuruluşu, liderlerin bir araya gelmesinin Çin’in ABD liderliğindeki dünya düzenine alternatif yaratma siyasi projesinin zaferini gösterdiğini yazdı.
Trump daha önce yaptığı bir açıklamada, Çin ve Rusya’nın ABD’ye karşı birleşme riskinden hiç endişe duymadığını söylemişti.
Trump, Silahlı kuvvetlerini bize karşı asla kullanmazlardı. İnanın bana, bu yapabilecekleri en kötü şey olurdu, diye konuşmuştu.
>>ABD’ye karşı komplo kuruyorsunuz
Zirvenin ardından Pekin’de İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 80. yıl dönümü münasebetiyle düzenlenen askeri geçit törenine Rusya Devlet Başkanı’nın yanı sıra Kuzey Kore lideri Kim Jong Un da katılmıştı.
Trump, etkinliği takip ettiğini belirterek, Xi Jinping’den Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı komplo kurarken Putin ve Kim Jong Un’a en sıcak dileklerini iletmesini istediğini söyledi.
Kremlin ise ABD Başkanı’nın komplo hakkındaki sözlerinin ironiyle veya mecazi anlamda söylenmiş olabileceğini değerlendirdi.
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, kimsenin herhangi bir komplo kurmadığını vurguladı.
>>Ticaret müzakereleri sürüyor
Hem Çin hem de Hindistan, aylardır ABD ile bir ticaret anlaşmasının koşullarını müzakere ediyor. Başlangıçta Çin ile yaşanan gerilimler nedeniyle Çin mallarına uygulanan gümrük vergileri yüzde 145’e yükselmiş, ancak daha sonra taraflar vergilerde geçici bir indirim konusunda anlaşmıştı.
ABD’nin Hindistan’a uyguladığı toplam gümrük vergisi oranı ise şu anda yüzde 50 seviyesinde bulunuyor.
The Washington Post, Trump’ın, Yeni Delhi Rusya’nın petrolü alımını azaltmayı kabul edene kadar Hindistan ile bir ticaret anlaşmasını görüşmeyi reddettiğini yazmıştı.
https://harici.com.tr/trump-hindistan-ve-rusyayi-cine-kaptirdik/
============================
Ukrayna ordusunda Azerbaycan kamuflajlı MiG-29’lar görüldü
05.09.2025
https://harici.com.tr/wp-content/uploads/2025/09/Gz8zgnWWIAAwzMP.jpg
The War Zone internet sitesi, Ukrayna Hava Kuvvetlerinin Azerbaycan’dan geldiği düşünülen MiG-29 savaş uçaklarını kullandığını öne sürdü.
The War Zone internet sitesi, Ukrayna’nın MiG-29 savaş uçağı filosunu beklenmedik bir kaynak olan Azerbaycan’dan takviye ettiğini yazdı.
https://harici.com.tr/aliyevden-ukraynaya-2-milyon-dolarlik-yeni-yardim-karari/
https://www.twz.com/air/ukraine-now-flying-former-azerbaijani-mig-29-fulcrum
Askeri blog yazarlarının yayımladığı fotoğraflara dayandırılan habere göre, Ukrayna ordusunda görülen uçaklar, Azerbaycan’a özgü mavi, gri ve mor-gri kamuflaj desenine sahip.
Fotoğraftaki uçağın, orta menzilli R-27 ve kısa menzilli R-73 havadan havaya füzelerle donatılmış halde muharebe görevi icra ettiği belirtildi.
Azerbaycan, resmi olarak Ukrayna’ya silah tedarik etmediğini, sadece insani yardımda bulunduğunu açıklamıştı.
>>Uçaklar savaş öncesi Lviv’deydi
Savaşın başlangıcında, Ukrayna’nın Lviv kentinde tamir edilmekte olan Azerbaycan’a ait MiG-29’lar bulunuyordu.
Uçakların, Rusya’nın Mart 2022’de Lviv Devlet Uçak Tamir Fabrikasına düzenlediği saldırıdan kurtulmuş olabileceği ifade ediliyor.
Saldırıda fabrikanın ana hangarı yıkılmıştı. Bu fabrika, ülkede MiG-29’ların kapsamlı bakımını yapabilen tek tesis olması nedeniyle Rusya için öncelikli hedefti.
Azerbaycan, söz konusu uçakları daha önce Ukrayna’dan satın almıştı. Bakü yönetimi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Ukrayna’da kalan 15 adet ikinci el MiG-29 uçağını envanterine katmıştı.
2022 yazında askeri blog yazarı Caucasuswar, Lviv Uçak Tamir Fabrikasında tamirde olan üç Azerbaycan avcı uçağının fotoğrafını yayımlamıştı.
Uçakların, Rusya’nın askeri müdahalesinin başlamasının ardından Ukrayna ordusuna devredilmiş olabileceği düşünülüyor.
>>Bakü-Moskova ilişkilerinde gerginlik
Eski Azerbaycan MiG-29’larının Ukrayna Hava Kuvvetlerinde görülmesi, Bakü ile Moskova arasındaki ilişkilerin keskin şekilde bozulduğu bir döneme denk geliyor.
Son aylarda Rusya’da onlarca Azerbaycan vatandaşı gözaltına alınmış ve bunlardan birkaçı hayatını kaybetmişti. Bu durum, Bakü’nün sert tepkisine yol açmıştı.
İki ülke arasındaki bir diğer gerilim nedeni ise 2024’te Azerbaijan Airlines’a ait bir uçağın düşürülmesiydi.
Bakü’den Grozni’ye uçan Embraer 190 tipi yolcu uçağı, Kazakistan’ın Aktau Havalimanı yakınlarında düşmüş, uçaktaki 67 kişiden 39’u yaşamını yitirmişti.
>>Aliyev’den Moskova’ya sert tepkiler
Bu gelişmelerin ardından Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, el-Arabiya’ya verdiği röportajda, ülkesinin Sovyetler Birliği döneminde işgal altında olduğunu söyledi ve Moskova’nın hala saldırganlık gösterdiğini savundu.
Aliyev, Rusya’nın Azerbaycan uçağının düşürülmesine yönelik tepkisinden derin hayal kırıklığı duyduğunu ifade etti ve diaspora temsilcilerine yönelik işkence ve cinayetleri halklarına karşı benzeri görülmemiş bir eylem olarak nitelendirdi.
Aliyev, Yapıcı ve yasal olarak karşılık veriyoruz ancak saldırganlık veya saygısızlık gösterilerine asla müsamaha göstermeyeceğiz, dedi.
https://harici.com.tr/azerbaycan-ukraynaya-silah-ambargosunu-kaldiracak/
>>MiG-29 Ukrayna için hala kritik
Savaşın başında Ukrayna’nın yaklaşık 50 adet MiG-29’u vardı ancak OSINT grubu Oryx’e göre bunlardan 31’i imha edildi.
Ukrayna, MiG-29’ları NATO müttefiklerinden de temin ediyor. Polonya Ukrayna’ya 14, Slovakya ise 13 adet MiG-29 teslim etti.
Mart 2023’te dört Slovak avcı uçağı Ukrayna’ya uçarak askeri müdahalenin başlangıcından bu yana resmi olarak teslim edilen ilk taktik uçaklar olmuştu.
Daha modern F-16 ve Mirage 2000’lerin envantere girmesine rağmen, MiG-29’lar yedek parça ve eğitimli mürettebat bulunabilirliği nedeniyle Ukrayna Hava Kuvvetleri için kilit önemini koruyor.
https://harici.com.tr/ukrayna-ordusunda-azerbaycan-kamuflajli-mig-29lar-goruldu/
============================
>>ABD ordusunda yapay zeka dönemi
05.09.2025
ABD ordusu, San Francisco merkezli TurbineOne şirketiyle 98,9 milyon dolarlık sözleşme imzaladı. Anlaşma kapsamında askerlere, bulut bağlantısı gerektirmeyen ve mobil cihazlarda çalışabilen yapay zeka kabiliyetleri kazandırılacak. Yeni teknoloji, sinyal karıştırma ortamında anlık karar verme süresini saniyelere indirmeyi amaçlıyor.
The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, ABD ordusu, San Francisco merkezli TurbineOne adlı startup şirketiyle 98,9 milyon dolarlık sözleşme imzaladı.
https://www.wsj.com/tech/ai/us-military-ai-contract-turbineone-c2a146b1
Anlaşma, askerlere dizüstü bilgisayarlar, akıllı telefonlar ve insansız hava araçlarında (İHA) buluta sürekli bağlantı ihtiyacı olmadan çalışabilen yapay zeka kabiliyetleri sağlamayı hedefliyor.
Gazete, sözleşmenin modern savaş alanındaki iki gerçeği yansıttığını belirtti.
Bunlardan ilki, dronların ve yapay zekanın çatışma temposunu benzeri görülmemiş seviyelere çıkarması; ikincisi ise sürekli sinyal karıştırmanın ön cephelerde veri alışverişini zorlaştırması.
Yeni yazılım, askerlerin dronların fırlatıldığı yerleri veya gizlenmiş birliklerin konumlarını hızla tespit etmesine olanak tanıyor.
Ayrıca, uzaktaki analistlere güvenmeden anlık kararlar alabilmeleri için gerekli verileri sağlıyor.
Ordu yetkililerine göre bu teknolojiler, normalde 20 saat sürebilecek karmaşık veri analizi görevlerini yaklaşık 20 saniyeye indiriyor.
>>Saha denemeleri ve hızlı düzenlemeler
Dört yıl önce kurulan ve eski bir ABD Donanma subayı tarafından yönetilen şirket, normalde Pentagon’dan büyük ihaleler kazanan bir profil çizmiyordu.
Ancak Savunma Bakanının talimatları, silahlı kuvvetleri ticari yazılımlara yönelmeye ve geleneksel, maliyetli askeri sistemler yerine düşük maliyetli sistemleri benimsemeye teşvik etti.
Ordu yetkilisi Andrew Evans, gazeteye yaptığı açıklamada, TurbineOne yazılımının, ordunun daha az sayıda personelle teknolojiye daha fazla dayanan modern bir savaş gücüne dönüşümünün bir parçasını temsil ettiğini söyledi.
Evans, yazılımın ordu birliklerine kademeli olarak entegre edildiğini, bu süreçte sahada test edilerek askerlerden geri bildirim toplandığını belirtti.
Şirketin CEO’su Ian Kallin ise TurbineOne’ın bir hafta içinde 200’den fazla yazılım düzenlemesi yaptığını açıkladı. Kallin, bu durumun Pentagon ile yapılan sözleşmeyi, bir startup şirketi için en hızlı uzun vadeli anlaşmalardan biri haline getirdiğini ifade etti.
Yeni algoritmalar, dronlar gibi genel tehditleri veya belirli tank türleri gibi özel hedefleri belirlemek için kızılötesi, radar ve kablosuz sinyal verilerini içeren büyük veri setlerini analiz ediyor.
Sistem ayrıca hem askerlere hem de bağlantılı akıllı sistemlere sürekli güncellemeler sağlıyor.
ABD ordusu, verilerin doğrudan cihazlar üzerinde işlenmesini, Ukrayna’daki savaştan çıkarılmış bir ders olarak görüyor.
Ukrayna’da sinyal bozucu cihazların yoğunluğu, iletişimde kesintilere neden olmuştu. Evans, hedefin, askerlerin sadece taşıdıklarıyla, geri hatlara güvenmeden savaşabilmesi olduğunu vurguladı.
>>Yapay zekanın askerileştirilmesine doğru
Bulut tabanlı yapay zeka sistemlerinden uzaklaşılması, riskleri azaltmaya yönelik bir adım olarak değerlendiriliyor.
Bu tür sistemler, sinyal karıştırma altında etkisiz hale gelebiliyor veya sinyal yayarak kullanıcının yerini belli ettiği için tehlike oluşturabiliyor.
Ordu ayrıca, gelecekteki askeri stratejilerde bu teknolojilerin artan rolünün bir göstergesi olarak, yapay zekayı koordineli saldırılarda dron sürülerini yönetmek için kullanma olasılığını da araştırmaya devam ediyor.
https://harici.com.tr/abd-ordusunda-yapay-zeka-donemi/
============================
AB, gazeteci Hüseyin Doğru’ya yaptırıma devam kararı aldı
05.09.2025
https://harici.com.tr/wp-content/uploads/2025/09/212917.jpg
AB, video medya portalı Red’in kurucusu Hüseyin Doğru’nun, Rusya’ya yönelik 17. yaptırım paketi kapsamında kendisine uygulanan bir önlemin revize edilmesi talebini reddetti.
Junge Welt’te yer alan habere göre gazeteci Doğru,20 Mayıs 2025’te AB yaptırım listesine alınmış ve o tarihten bu yana fiilen çalışması yasaklanmıştı.
https://www.jungewelt.de/artikel/507579.eu-sanktionen-gegen-h%C3%BCseyin-do%C4%9Fru-antrag-abgelehnt.html
Doğru çarşamba günü X’te yaptığı açıklamada şok olduğunu söyledi ve AB Konseyi’nin kararını basın özgürlüğü açısından tehlikeli olarak nitelendirdi.
Doğru bu nedenle, yasaklanmış olmasına rağmen kararın gerekçesini yayınlamak zorunda hissettiğini belirtti.
1 Eylül tarihli mektupta, AB yetkilileri yaptırımların uygulandığı sırada öne sürülen iddialarda ısrar ediyor ve Red portalının, Rus devlet propagandasına dahil olan aktörlerle yakın finansal ve örgütsel bağlarını sürdürdüğünü ileri sürüyor.
Kararda ayrıca, Red’in Hamas’ın anlatımları da dahil olmak üzere yanlış bilgiler yayınladığı ve İsrail karşıtı isyancılaraözel bir medya platformu sağladığı iddiaları da tekrarlanıyor.
https://harici.com.tr/alman-medyasi-hukumetin-halkla-iliskiler-departmani-gibidir/
Doğru’ya göre, AB Konseyi tarafından sunulan kanıt paketi, kişisel X kanalındaki, çoğunlukla görüş yazıları olan paylaşımları içeriyor.
Bu yazılar arasında, Alman medya kuruluşlarının, sendikaların ve STK’ların Doğru’nun yargısız infaz konusunu ele almayı reddetmelerine yönelik bir eleştiri de bulunuyor. Ek olarak, Alman kapitalist sınıfının savaş çığırtkanlığı üzerine bir yorum da yer alıyor.
Doğru’nun dezenformasyon yaydığını kanıtlaması beklenen iddialar listesinin öne çıkanları arasında, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra NATO’da yüksek rütbelere yükselen Adolf Heusinger gibi Nazi subayları hakkında bir de gönderi var.
Junge Welt’in aktardığı Doğru’nun ön değerlendirmesine göre, AB Konseyi, Rusya ile olan iddia edilen bağlantısı için hiçbir kanıt, hatta sahte kanıt bile sunmadı.
Doğru’ya göre bu, Filistin yanlısı protestoların bastırılmasıyla ilgili haberleri nedeniyle baskı gördüğünün bir başka kanıtı.
https://harici.com.tr/ab-gazeteci-huseyin-dogruya-yaptirima-devam-karari-aldi/
============================
Trump "Tanrı beni Amerika için seçti" diyerek "cennete girebilmek için" bağış toplamaya başladı
ABD Başkanı Donald Trump, destekçilerinden cennete girmek için 15 dolar bağış istedi. Kampanya e-postasında Tanrı’nın kendisini Amerika’yı yeniden büyük yapmak için seçtiğini savunan Trump, 24 saatlik bağış kampanyası başlattı.
05 Eylül 2025
ABD Başkanı Donald Trump, destekçilerine gönderdiği yeni bir e-postada, cennete gitmek için 15 dolarlık bağış talebinde bulundu. Mesajda, 2016’da Hillary Clinton’a karşı zaferinden, sınır güvenliği politikalarına ve suikast girişiminden kurtuluşuna kadar birçok gelişmeyi ilahi görev olarak tanımladı.
>>Tanrı beni Amerika için seçti
Trump, e-postasında, Tanrı beni Amerika’yı yeniden büyük yapmak için kurtardı ifadelerini kullanarak, 24 saatlik özel bir bağış kampanyası başlattığını duyurdu. Asla geri adım atmayacağız, asla teslim olmayacağız sözleriyle destekçilerini harekete geçirmeye çalıştı.
>>Sosyal medyada alay konusu oldu
Mesajların sosyal medyada ortaya çıktığı dönemde Trump hakkında görevdeyken öldü iddiaları dolaşıyordu. Bu ironi kullanıcıların dikkatinden kaçmadı. Bir X kullanıcısı, Sağlıklı olduğunu kanıtlamaya çalışırken böyle bir e-posta göndermek tuhaf diye yazdı.
>>Cennete giriş yorumu daha önce de yapmıştı
Trump, geçtiğimiz ay Fox and Friends programında yaptığı açıklamada da Cennete girme ihtimalim çok düşük, listenin en altındayım demişti. Bu bağış çağrısı, Trump’ın ölüm sonrası hayatla ilgili düşüncelerini yeniden gündeme getirdi.
>>Belirsiz bağış amacı
Trump’ın topladığı paranın hangi amaçla kullanılacağı açıklanmadı. Ancak kampanya, onun seçim stratejilerinin ötesinde dini temaları da politik iletişime taşıdığının son örneği oldu.
https://www.ekonomim.com/dunya/trump-tanri-beni-amerika-icin-secti-diyerek-cennete-girebilmek-icin-bagis-toplamaya-basladi-haberi-841432
============================
Karasularında gerginlik! Venezuela'ya ait iki askeri uçak ABD donanma gemisine yaklaştı
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), Venezuela'ya ait iki askeri uçağın uluslararası sularda bulunan bir ABD donanma gemisine yakın uçuş gerçekleştirdiğini bildirdi.
05 Eylül 2025
Savunma Bakanlığı, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya hesabından konuya ilişkin açıklama yaptı.
>>Venezuela’ya ait askeri uçaklar, ABD donanma gemisine yaklaştı
Açıklamada, "Bugün, (Venezuela Devlet Başkanı Nicolas) Maduro rejimine ait iki askeri uçak, uluslararası sularda bir ABD donanması gemisinin yakınında uçtu." ifadesi kullanıldı.
Maduro'nun "Venezuela'yı yöneten kartel" olarak nitelendirildiği açıklamada, Venezuela Devlet Başkanının, ABD ordusu tarafından yürütülen narkotik ve terörle mücadele operasyonlarını engellenmek amacıyla herhangi bir girişimde bulunmamasının tavsiye edildiği belirtildi.
Açıklamada, ayrıca, "Bu son derece kışkırtıcı hareket, narko-terörle mücadele operasyonlarımıza müdahale etmek için tasarlandı." ifadelerine yer verildi.
>>Ne olmuştu?
ABD Başkanı Donald Trump, daha önce imzaladığı kararnameyle Latin Amerika kökenli uyuşturucu kartelleriyle yerinde mücadele iddiasıyla ordunun daha fazla ve etkin kullanılması talimatını vermişti.
Maduro'nun, on yılı aşkın süredir ABD'ye uyuşturucu kaçakçılığından sorumlu "Cartel de los Soles"in liderliğini yaptığı öne sürülürken, ABD Hazine Bakanlığı 25 Temmuz'da "Cartel de los Soles"i, Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist şeklinde tanımlamıştı.
ABD yönetimi, 8 Ağustos'ta Maduro'nun tutuklanması veya mahkum edilmesine ilişkin bilgi sağlanması karşılığında daha önce 25 milyon dolar olan ödülü 50 milyon dolara yükselttiğini duyurmuştu.
Maduro, 18 Ağustos'ta ABD'nin olası müdahalesine ilişkin yaptığı açıklamada, "Denizlerimizi, gökyüzümüzü ve topraklarımızı biz savunuruz, biz özgürleştiririz, biz gözlemleyip devriye gezeriz. Hiçbir imparatorluk, Venezuela'nın kutsal topraklarına dokunamaz ve Güney Amerika'nın kutsal topraklarına dokunmamalıdır." ifadesini kullanmıştı.
Trump'ın talimatıyla 28 Ağustos'ta, Karayipler bölgesinde Venezuela açıklarına gönderilen bir denizaltı ile 7 savaş gemisinden oluşan deniz grubunun bölgeye doğru yola çıktığı bildirilmişti.
https://www.ekonomim.com/dunya/karasularinda-gerginlik-venezuelaya-ait-iki-askeri-ucak-abd-donanma-gemisine-yaklasti-haberi-841367
============================
BTK'dan e-imza iddialarına açıklama: Yasal süreç başlatıldı
Bilgi Teknolojiler ve İletişim Kurumu (BTK), ülke genelinde tüm e-imza kullanıcılarının şifrelerinin saklandığı veri havuzunun patlatıldığı iddialarını yalanladı. BTK'dan yapılan açıklamada söz konusu haberlere ilişkin suç duyurusunda bulunulduğu belirtildi.
05 Eylül 2025
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), elektronik imza (e-imza) veri havuzunun hacklendiğine dair iddiaların tamamen asılsız olduğunu açıkladı.
BTK'nin sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, konuya ilişkin bazı haber kaynaklarındaki iddialara işaret edilerek, kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla açıklamanın yapıldığı ifade edildi.
Açıklamada, Türkiye'de kullanılan tüm e-imzaların, BTK tarafından yetkilendirilen 8 Elektronik Sertifika Hizmet Sağlayıcı (ESHS) tarafından üretildiği, kurumun ilgili kanun kapsamında ESHS'leri denetleme ve sektörü düzenleme yetkisine sahip olduğu belirtildi.
Her bir "Nitelikli Elektronik Sertifika"nın, uluslararası standartlarda kriptografik algoritmalarla şifrelenmiş şekilde, yalnızca sertifika sahibinin elindeki USB e-imza cihazında bulunduğu aktarılan açıklamada, şunlar kaydedildi:
"e-İmza sisteminde, e-imza sahiplerinin pin kodları veya herhangi bir kişisel verisi dahil hiçbir verisi BTK bünyesinde tutulmamaktadır. ESHS ise sadece sertifikayı kullanan kişinin, başvuru esnasında sunduğu kişisel verilere sahiptir. Bu nedenle, sertifika ya da pin kodu bilgilerinin herhangi bir veri havuzundan çalınması veya bu tip bir veri sızıntısının yaşanması söz konusu değildir. Ayrıca Türkiye’de bulunan tüm e-imzalara ait bilgiler, (BTK ya da e-Devlet Kapısı dahil) toplu halde herhangi bir veri havuzunda barındırılmamaktadır. Bilindiği üzere, siber güvenlik alanında yanıltıcı ve yanlış bilgilerin yayılması, toplumda endişe, korku ve panik oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Ayrıca elektronik imza gibi Türkiye'nin dijital sistemlerinin temelini oluşturan ve güven hizmeti olarak adlandırılan bu hizmetlerin güvenirliğini sarsıcı nitelikte algı yaymak, toplumda yıkıcı etkilere sahip olmaktadır."
>>Suç duyurusunda bulunuldu
Bu tür eylemlerin Siber Güvenlik Kanunu kapsamında suç teşkil ettiğine dikkati çekilen açıklamada, kanundaki "Siber uzayda veri sızıntısı olmadığını bildiği halde halk arasında endişe, korku ve panik yaratmak ya da kurumları veya şahısları hedef göstermek amacıyla siber güvenlikle ilgili veri sızıntısı olduğuna yönelik gerçeğe aykırı içerik oluşturanlara veya bu maksatla bu içerikleri yayanlara 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası verilir." hükmüne atıfta bulunuldu.
Açıklamada, "e-İmza kullanıcılarını hedef göstererek ve kamuoyunu yanıltarak gerçek dışı veri sızıntısı iddialarını yayan, 2 milyon 500 bin üzerinde e-imza kullanıcısını asılsız haber ve paylaşımlar ile endişeye sürükleyen kaynaklar hakkında suç duyurusunda bulunulmuş ve yasal süreç başlatılmıştır." ifadesi kullanıldı.
https://www.ekonomim.com/gundem/son-dakika-btkdan-veri-sizintisi-iddiasina-aciklama-haberi-841344
============================
Furkan Karabay için 15 yıla kadar hapis cezası istendi
05/09/2025
Tutuklu gazeteci Furkan Karabay hakkında ‘cumhurbaşkanına hakaret’ ve ‘terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterme’ suçlamalarıyla iddianame hazırlandı.
YouTube’da hazırladığı bir video ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklanan Karabay’a altı yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istendi.
Karabay, 15 Mayıs’ta tutuklanmıştı.
İstanbul başsavcılığınca hazırlanan iddianamede Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, İstanbul 1’inci Sulh Ceza Hakimi Hatice Kozan, İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek, İstanbul Başsavcı Vekili Ahmet Şahin ve savcı Ahmet Şahin ‘mağdur’ olarak yer aldı.
İddianamede Karabay’ın X’ten İstanbul başsavcılığını eleştirdiği tweetleri yer aldı, paylaşımlarda ‘terörle mücadelede görev almış kişilerin hedef gösterildiği’ öne sürüldü.
Karabay’ın bir paylaşımında da ‘cumhurbaşkanına alenen hakaret suçunu işlediği’ iddia edildi. Ve gazeteciye altı yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istendi.
>>Gazeteci Furkan Karabay’ın tutukluluğuna itiraz reddedildi
https://www.diken.com.tr/gazeteci-furkan-karabayin-tutukluluguna-itiraz-reddedildi/
>>DİSK’ten adalet bakanına: Furkan Karabay’ı daha ne kadar cezaevinde tutacaksınız?
https://www.diken.com.tr/disk-adalet-bakanina-sordu-furkan-karabayi-daha-ne-kadar-cezaevinde-tutacaksiniz/
>>Tutuklu gazeteci Furkan Karabay: Dilimizi de kesseler gazeteciliğe devam edeceğiz
https://www.diken.com.tr/tutuklu-gazeteci-furkan-karabay-dilimizi-de-kesseler-gazetecilige-devam-edecegiz/
>>Tutuklu gazeteci Karabay: Saraçhane’de tutuklanan gençlerle aynı koğuştayım
https://www.diken.com.tr/tutuklu-gazeteci-karabay-sarachanede-tutuklanan-genclerle-ayni-kogustayim/
>>Gazeteci Furkan Karabay tutuklandı
https://www.diken.com.tr/gazeteci-furkan-karabay-tutuklandi-2/
https://www.diken.com.tr/furkan-karabay-icin-15-yila-kadar-hapis-cezasi-istendi/
============================
Trump, Japonya'ya yüzde 15'lik gümrük vergisi anlaşmasını imzaladı
Donald Trump, ABD-Japonya Ticaret Anlaşması'nı resmi olarak yürürlüğe koyan kararnameye imza attı. Anlaşmayla, ABD'ye giren Japon ürünlerine yüzde 15 gümrük vergisi uygulanacak.
ABD Başkanı Donald Trump, ABD-Japonya Ticaret Anlaşması'nı resmi olarak yürürlüğe koyan kararnameye imza attı. Beyaz Saray'ın paylaştığı kararnamede, temmuz ayında Japonya ile yapılan çerçeve anlaşmanın duyurulduğu anımsatıldı.
Anlaşma kapsamında, ABD'ye giren neredeyse tüm Japon ürünlerine yüzde 15 oranında temel gümrük vergisi uygulanacak; otomobiller, otomobil parçaları, havacılık ürünleri, jenerik ilaçlar ve doğal kaynaklar için sektörlere özgü düzenlemeler olacak.
Kararnamede, bunun Japonya ile olan ticaret açığının azaltılmasına ve ABD'nin genel ticaret pozisyonunun daha dengeli hale getirilmesine yardımcı olacağı vurgulandı.
Japonya'nın ise Amerikan imalat, havacılık, tarım, gıda, enerji, otomobil ve endüstriyel mal üreticilerine kilit sektörlerde pazar erişiminde "çığır açan" fırsatlar sunacağı belirtilen kararnamede, bu kapsamda atılacak adımlardan bahsedildi.
>>Japonya, ABD'den pirinç alımlarını yüzde 75 artıracak
Kararnamede, Japonya'nın ABD'den pirinç alımlarını yüzde 75 artıracağı, mısır, soya, gübre, biyoyakıt gibi tarım ürünleri ve enerji ürünlerini yılda 8 milyar dolar tutarında ithal edeceği, ABD'de üretilen ve güvenlik sertifikalı araçları ek test olmadan satışa kabul edeceği ve ABD'den ticari uçak ve savunma ekipmanı satın alacağı bildirildi.
Japonya'nın ABD'ye 550 milyar dolarlık yatırım yapmayı kabul ettiğine dikkati çekilen kararnamede, ABD hükümeti tarafından seçilecek olan bu yatırımların ülkede istihdam ve üretim artışı sağlayacağı ifade edildi.
Kararnamede, ABD'nin Japonya'nın taahhütlerini yerine getirip getirmediğini izleyeceğine işaret edilerek, bunların yerine getirilmemesi durumunda ek önlemlerin alınabileceği vurgulandı.
Trump, temmuz ayında yaptığı açıklamada, Japonya ile ticaret anlaşmasını tamamladıklarını belirtmiş, anlaşmayı "belki de bugüne kadar yapılmış en büyük anlaşma" şeklinde nitelendirmişti.
https://www.evrensel.net/haber/569100/trump-japonyaya-yuzde-15lik-gumruk-vergisi-anlasmasini-imzaladi?utm_source=feedly_feed&utm_medium=rss&utm_campaign=rss_syndication
============================
"Brad Cooper:" Pentagon SDG’ye desteğinde kararlı
Suriye’de SDG lideri Mazlum Abdi ile görüşen ABD CENTCOM Komutanı Brad Cooper, ABD’nin SDG’ye desteğini tekrar vurguladı.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Brad Cooper, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştükten sonra bir açıklama yaptı.
ANHA haber ajansının haberine göre; Cooper, Pentagon’un SDG’ye desteğinin kararlılığını da bir kez daha vurguladı.
Görüşmede SDG yönetimindeki IŞİD kampları ile IŞİD tutuklularının bulunduğu cezaevlerinin korunması için işbirliğinin devam edeceği vurgulandı. CENTCOM komutanı Cooper, HTŞ ve SDG arasındaki 10 Mart Anlaşması’nın ardından müzakere sürecine ilişkin HTŞ’nin bazı adımlar atması gerektiğini söyledi.
SDG Komutanı Mazlum Abdi, müzakere sürecini sürdürme ve 10 Mart'ta imzalanan anlaşmayı uygulama konusundaki kararlılığını dile getirirken, ayrıca, HTŞ'yi çalışmalara devam etmeye ve güven artırıcı adımlar atmaya teşvik etme gerekliliğinden bahsetti.
Görüşmenin, Ankara'nın Suriye’de SDG hedeflerine karşı MSB tarafından operasyon düzenleme ihtimaline dair sinyallerin verildiği süreçte gerçekleşmesi dikkat çekti.
(Dış Haberler)
https://www.evrensel.net/haber/569090/brad-cooper-pentagon-sdgye-desteginde-kararli?utm_source=feedly_feed&utm_medium=rss&utm_campaign=rss_syndication
============================
CELAC üyeleri, ABD’nin Venezuela kıyılarındaki askeri yığınağına karşı uyarıda bulundu
Kolombiya Cumhurbaşkanı, CELAC üyelerinin çoğunluğunun ABD’nin bölgedeki askeri yığınağından duyduğu endişeyi desteklediğini açıkladı. Bildiride nükleer silahlara karşı mücadele vurgulandı.
Bogota — Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC) üyelerinin çoğunluğunun Latin Amerika ve Karayipler’deki ABD askeri yığınağından duyduğu derin endişeyi ifade eden bildiriyi desteklediğini açıkladı. Bildiride bölgenin Barış Bölgesi olduğu hatırlatılırken, nükleer silahlardan arındırılmışlık, sınır ötesi suç ve uyuşturucu kaçakçılığına karşı işbirliği çağrısı yapıldı.
Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC) üyelerinden 21’i tarafından desteklenen bir kararı yayımladı. Kararda, Latin Amerika ülkelerinin, Venezuela kıyıları açıklarındaki ABD askeri yığınağından "derin endişe duydukları" vurgulandı.
Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, CELAC’ın toplam 33 üyesinden 21’inin Bölgede son dönemdeki dış askeri yığınaktan duyulan derin endişeyi ifade eden bildiriyi imzalayarak desteklediğini vurguladı. CELAC üyelerinden bir Azınlığın ABD’ye yönelik bu bildiriye karşı çıktığını bu nedenle bildirinin resmi nitelikte olmadığını belirten Petro, imzacı ülkeleri Latin Amerika ve Karayipler’de barış için imza atan büyük çoğunluk olarak tanımladı.
Kolombiya, Venezuela, Uruguay, Şili, Küba, Meksika ve Brezilya’nın da imzacılar arasında yer aldığı bildiride, şu ifadelere yer verildi: "Latin Amerika ve Karayipler’in bir Barış Bölgesi olarak ilan edildiğini hatırlatırız. Bu, tüm üye devletler tarafından benimsenmiş bir taahhüttür... Ayrıca, Latin Amerika ve Karayipler’de Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’nın (Tlatelolco Antlaşması) tarihi bir dönüm noktası olduğunu da vurguluyoruz. Bu anlaşma, bölgemizi dünyada yoğun nüfuslu bölgeler arasında bu tür silahlardan arındırılmış ilk bölge haline getirdi. Antlaşma, halklarımızın barışa, kolektif güvenliğe ve nükleer silahların bir tehdit veya baskı aracı olarak tamamen yasaklanmasına olan bağlılığını yansıtıyor.”
Sınır ötesi organize suç ve uyuşturucu kaçakçılığının barışçıl ve kapsayıcı toplumlara ulaşma yolunda önemli bir tehdit oluşturduğu vurgulanan bildiride, Bu nedenle, bunlarla öncelikli olarak mücadele etme kararlılığımızı teyit ediyor, bölgesel ve uluslararası işbirliğini artırma niyetimizi vurguluyoruz. Bu süreç, uluslararası hukuka saygı çerçevesinde ve yürürlükteki yasal çerçeveler ve uluslararası anlaşmalara uygun olarak yürütülecektir. Bu bildiriyi imzalayan CELAC ülkeleri, güvenli bir ortamı teşvik etme çağrısında bulunmakta ve bölgedeki barış, istikrar, demokrasi ve kalkınmanın savunulmasına yönelik güçlü taahhütlerini yinelemektedir denildi.
(ANKA)
https://www.evrensel.net/haber/569076/celac-uyeleri-abdnin-venezuela-kiyilarindaki-askeri-yiginagina-karsi-uyarida-bulundu?utm_source=feedly_feed&utm_medium=rss&utm_campaign=rss_syndication
============================
Mazgirt’te tek lisenin kapatılması Meclis gündeminde: Kararın gerekçesi nedir?
Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Mazgirt’te tek lisenin kapatılmasını Meclis’e taşıdı. Kordu, barınma ve ulaşım sorunlarının göçü hızlandıracağını belirterek hükümete sorular yöneltti.
Ayten Kordu
Dilan Temiz temiz@evrensel.net
Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Mazgirt ilçesindeki tek lise olan Fatih Çok Programlı Anadolu Lisesi’nin kapatılmasını ve öğrenci yurdu yıkıldıktan sonra yaşanan barınma sorunlarını TBMM gündemine taşıdı.
Kordu, hem Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın hem de Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in yanıtlaması istemiyle verdiği iki ayrı soru önergesinde, ilçede tek lisenin kapatılmasının yalnızca eğitim hakkını değil, aynı zamanda göç riskini de beraberinde getirdiğini vurguladı.
Geçen yıl yaklaşık 50 öğrencinin eğitim gördüğü lisede bu yıl öğrenci sayısının 16’ya düştüğünü belirten Kordu, bu düşüşün yurdun yıkılmasıyla doğrudan bağlantılı olduğunu ifade etti. Kordu, Yurt imkânı ortadan kalkınca öğrenciler başka ilçelere gitmek zorunda kaldı. Bu durum hem eğitim hakkını engelledi hem de ailelerin ekonomik yükünü artırdı dedi.
Kapanan okulun yeniden açılması, Mazgirt’e yeni bir öğrenci yurdu yapılması, kırsal göçün önlenmesi ve meslek lisesi talebinin karşılanması yönünde hükümetin herhangi bir planı olup olmadığını soran Kordu, Mazgirt’te eğitim kurumlarının kapanması yalnızca eğitim değil, aynı zamanda sosyal ve demografik bir sorundur. İlçenin nüfusunu azaltarak göçü hızlandıracaktır uyarısında bulundu.
Kordu ayrıca, kırsal bölgelerde eğitimin canlı tutulması ve göçün engellenmesi için bütüncül bir kalkınma planı olup olmadığını da hükümete sordu.
Kordu'nun yönelttiği sorular şu şekilde:
Mazgirt’te tek lisenin kapatılmasıyla birlikte ortaya çıkacak göç riskine dair hükümetin bir öngörüsü var mıdır?
Eğitim kurumlarının korunması, kırsal göçün engellenmesinde temel araçlardan biridir. Bu bağlamda Mazgirt’te kapanan lisenin yeniden açılması için hükümet nezdinde bir girişimde bulunacak mısınız?
Yurt yıkıldığı için öğrenciler başka illere gitmek zorunda kalmaktadır. Barınma sorununu çözmek amacıyla Mazgirt’e yeni bir öğrenci yurdu yapılması planlanmakta mıdır?
Göçün önüne geçmek için kırsal ilçelere yönelik sosyal devlet politikaları uygulanmakta mıdır? Varsa bu politikalar nelerdir?
Nüfusun azalmasıyla birlikte ilçelerde sağlık, ulaşım ve diğer kamu hizmetlerinin de zayıfladığı bilinmektedir. Mazgirt’te böyle bir riskin doğmaması için hangi adımları atacaksınız?
Mazgirt gibi ilçelerde yaşayan yurttaşların büyükşehirlerde göçe zorlanmaması için eğitim, barınma ve ulaşımda devlet desteği artırılacak mıdır?
>>Mazgirt Fatih Çok Programlı Anadolu Lisesi’nin kapatılması kararının gerekçesi nedir?
Karar alınırken ilçe halkının, eğitim emekçilerinin, sendikaların ve yerel kurumların görüşleri neden dikkate alınmamıştır?
Mazgirt ilçesinde ikame eden öğrencilerin anayasal hakkı olan eğitim hakkının korunması adına, Mazgirt’teki lise kapatma kararının iptal edilmesi yönünde bir adım atmayı düşünüyor musunuz?
Öğrenci sayısının düşmesinin, yurdun yıkılmasıyla birlikte doğrudan bağlantılı olduğu göz önüne alındığında, okul kapatılmadan önce neden yeni bir yurt inşası planlanmamıştır?
İlçede lise olmaması, göçü hızlandırıcı bir etki yaratacaktır. Bakanlığınız, kırsal bölgelerde eğitimi canlı tutmak ve göçü engellemek için nasıl bir strateji izlemektedir?
Mazgirt’e yeniden bir meslek lisesi ya da yatılı lise kazandırılması yönünde herhangi bir çalışma var mıdır?
https://www.evrensel.net/haber/569000/mazgirtte-tek-lisenin-kapatilmasi-meclis-gundeminde-kararin-gerekcesi-nedir?utm_source=feedly_feed&utm_medium=rss&utm_campaign=rss_syndication
============================
Serap hayatta kaldığı için hapiste: 4'üncü duruşma salı günü
Serap Avcı’nın dördüncü duruşması 9 Eylül’de: Kadın örgütleri, Serap’ın yanında olmak için adliye önünde buluşacak.
Elif Turgut urguttelif4@gmail.com
Evli olduğu Yasin Avcı’nın şiddetinden kurtulmak için ve hayatta kalmak için kocasını öldürmek zorunda kalan Serap Avcı’nın yargılandığı davada dördüncü duruşma 9 Eylül’de Küçükçekmece Adliyesinde görülecek. Serap Hayatta Kaldığı için Hapiste Kampanyası ve Serap için Feministler, Serap’ın yanında olmak için duruşmayı takip etmeye çağrı yaptı.
Yapılan açıklamaya göre üç duruşma boyunca Serap’ın maruz kaldığı şiddet değil; altınları, ayakkabıları ya da evlilik tercihi konuşuldu. Açıklamada, mahkeme sürecinde Serap’a yöneltilen Neden polise gitmedin?, Neden darp raporu almadın?, Neden evden kaçmadın? gibi soruların, suçlamaların erkek şiddetinin üzerini örtmeyi amaçladığı belirtildi.
"Erkek adalet değil gerçek adalet için, kadınlara zor kullanan, onları seçeneksiz bırakan erkekleri, bu ölümcül şiddete varabilen sistemi destekleyen aile yapısını ve devleti görmek zorundayız. Dördüncü duruşmada erkek şiddetinin, ölüme sebebiyet verebilecek keskinliği ve sertliğinin, kadınların kurtulmak için kendilerini savunduklarının artık apaçık olmasını istiyoruz" denen açıklamada bir kadın cinayetinin de, bir kadının bir erkeği öldürmek zorunda kalmasının da sebebinin erkek şiddeti olduğu ifade edildi.
Serap Hayatta Kaldığı için Hapiste Kampanyası ve Serap için Feministler 9 Eylül Salı günü saat 13.00’te Küçükçekmece Adliyesi önünde basın açıklaması yapacaklarını, saat 13.40’ta ise Serap Avcı’nın dördüncü duruşmasına katılacaklarını duyurdu, tüm adınları Serap'ın yanında olmaya çağırdı.
https://www.evrensel.net/haber/568998/serap-hayatta-kaldigi-icin-hapiste-4uncu-durusma-sali-gunu
============================
Londra’da "halk mahkemesi" kuruldu: Gazze soykırımının suçluları tespit ediliyor
Uluslararası hukuk uzmanları ve Jeremy Corbyn’den oluşan mahkeme heyeti ilk gün 18 tanık dinledi. İngiltere devletinin soykırıma suç ortaklığı öne çıktı: Pilotları eğitiyor, bombalayan uçağı veriyor.
Arif Bektaş ektasarif@hotmail.com
Londra- İşçi Partisi eski lideri Jeremy Corbyn öncülüğünde kurulan Barış ve Adalet Projesi Londra’da bir halk mahkemesi kurarak, Gazze’deki soykırımın suçlularını tespit ediyor. Perşembe günü başlayan mahkeme bugün devam edecek ve sonunda bir ‘geçici karar’ açıklanacak. Daha sonra tüm deliller toplanarak kamuoyuna kesin karar sunulacak.
Uluslararası hukuk uzmanı ve akademisyenler Dr. Shahd Hammouri ve Prof. Neve Gordon’un yanı sıra Jeremy Corbyn’den oluşan mahkeme heyeti ilk gün 18 tanık dinledi. Tanıklar arasında, Gazze’de doktorluk yapanlar ve gazeteciler de var.
Bu arada Parlamento yakınlarındaki Church House’da gerçekleşen mahkemeyi yüzlerce kişi salondan takip ederken 20 binden fazla kişi de sosyal medya hesaplarından canlı izledi. Yaklaşık 6 saat süren ilk gün duruşmasında, uluslararası hukuk uzmanları da kanaatlerini belirtti. Birleşmiş Milletler’in altını çizdiği ve uluslararası yasalara uyma zorunluluğu getirdiği birçok kuralın, İsrail ve destekçileri tarafından çiğnendiği belirtildi.
>>Suç ortakları da tespit edilecek
Gazze’de 65 binden fazla kişinin katledildiği ve en az 150 bin kişinin yaralandığı belirtilen konuşmalar ve ifadelerde, hemen hemen tüm Gazzelilerin evinden edildiği ve yer değiştirdiği belirtildi. Netanyahu ve İsrail devletinin bir soykırım gerçekleştirdiği ve bu soykırımı ancak Batılı emperyalistlerin ve büyük sermaye gruplarının desteği ile yapabildiği belirtilen ifadelerde, en büyük destekçinin İngiltere devleti olduğu da vurgulandı.
"Pilotu İngiltere eğitiyor, uçak verip bombalatıyor"
Her biri yaklaşık 10 dakika boyunca tanıklıklarını anlatan konuşmacılar arasındaki Gazeteci John McEvoy’un, İngiltere’de İsrailli pilotların eğitildiğini, F35 savaş uçaklarından nasıl bomba atacaklarını burada öğrendiklerini ve uçakların parçalarının da İngiltere’den sağlandığını kaydetti. Bütün bu masrafların da İngiltere Savunma Bakanlığı tarafından karşılandığını ekleyen gazeteci, İngiltere’nin bu soykırımda birinci derecede suç ortağı olduğuna dikkat çekti.
"Çocukları anestezi olmadan ameliyat yapmak zorunda kaldım"
Tanık olarak dinlenen ve Gazze’ye defalarca giderek sağlık hizmeti vermeye çalışan Dr. Victoria Rose, kaldığı sürece sağlıklı yiyecek ve içeceğe erişemediğini söyleyerek, kendisini çok etkileyen 7 ameliyattan söz etti.
Roze, 18 ay ile 13 yaş arasında değişen 7 çocuk ameliyatı gerçekleştirdiğini ve bunların hepsini anestezi olmadan yapmak zorunda kaldığını belirtti. Ameliyat sonrası çocukların ağrı kesicilerle dinlenme odalarında olması gerekirken, aynı salonda çığlık çığlığa toplanan onlarca hasta seslerinden çok etkilendiğini belirtti.
Prof. Nick Maynard da, sağlık emekçilerinin ve hastanelerin nasıl İsrail ordusu tarafından hedefe konduğuna ve bombalandığına şahit olduğunu aktardı. Mahkeme heyetinin sorularını da yanıtlayan doktorlar, çok zor koşullar altında insanları tedavi etmeye çalıştıklarını ve Filistinlilerin birçoğunun da yeterli ekipman olmadığı için hayatını kaybettiğini söylediler.
Sınır Tanımayan Doktorlar üyesi olan Dr. Natalie Roberts, defalarca Gazze’ye gittiğini ve İsrail devletinin güvenli bölge diye tayin ettiği bölgelerde olduğunu söyledi. Bu bölgelere insanların gitmesini bizzat İsrail devletinin istediğini söyleyen Dr. Roberts, Bu bölgelerden hâlâ cesetler topluyoruz dedi. Roberts, aslında güvenli hiçbir yerin olmadığını ve İsrail’in her tarafı bombaladığını belirtti.
>>"Ben Jamal:" Bu soykırım sadece İsrail’in soykırımı değil
İngiltere’de yıllardır faaliyet yürüten Filistin Dayanışma Kampanyası Başkanı Ben Jamal da tanık olarak dinlendi. Jamal, Bu soykırımı İsrail’in gerçekleştirdiğini fakat Batılı devletler ve sermaye gruplarının desteği olmadan bunu yapamazdı. Bu soykırım sadece İsrail’in soykırımı değil, ona destek veren Batılı devletler ve sermaye gruplarının soykırımıdır dedi.
Jamal, İngiltere’de halk gerçekleri her zamankinden daha net bir şekilde görüyor. Onun için her hafta yüz binlerle sokağa çıkıyor diye de ekledi.
>>Bugün 12 kişi daha tanıklıklarını anlatacak
Mahkemenin ilk günü Prof. Nick Maynard, Hala Sabbah, Gazeteci John McEvoy, Gazeteci Abubaker Abed, Al Jazeera English’ten Gazeteci Tareq Abu Azzom, BM Filistin Raportörü Francesca Albanese, Dr. Victoria Rose, Dr. Natalie Roberts, Ben Jamal, Jeff Halper, Emily Tripp, Akademisten ve Uluslararası Hukukçu Ralph Wilde, Paula Gaviria Betancur, Pedro Arrojo-Agudo, Katie Fallon, Doğu Leeds İşçi Partisi Milletvekili Richard Burgon, Avukat Charlotte Andrews ve Nicos Trimikliniotis tanık olarak dinlenirken, bugün de 12 kişi dinlenecek.
Günün sonunda kısa bir değerlendirme yapıldıktan sonra, nihai kararın kısa bir süre sonra açıklanması bekleniyor.
https://www.evrensel.net/haber/568962/londrada-halk-mahkemesi-kuruldu-gazze-soykiriminin-suclulari-tespit-ediliyor?utm_source=feedly_feed&utm_medium=rss&utm_campaign=rss_syndication
============================
Bilim insanları ‘gizli’ tehlikeye karşı uyardı! Beyni 1.5 yıl yaşlandırıyor
Milyonlarca kişinin günlük yaşamda tercih ettiği altı yapay tatlandırıcının, hafıza ve düşünme becerilerini olumsuz etkilediği ve beynin yaşlanma sürecini hızlandırdığı belirlendi.
05 Eylül 2025
Brezilya’da yapılan araştırmada, bilim insanları küresel ölçekte milyonlarca insanın tükettiği aspartam, sakarin, asesülfam potasyum, eritritol, ksilitol ve sorbitolün hafıza, dil ve bilişsel yetenekler üzerinde olumsuz etkilere yol açtığını ortaya koydu.
>>Bu maddeler beyne hasar veriyor
Araştırmacılar bu maddelerin beyne nasıl hasar verdiğini anlama çalışıyor ancak önceki araştırmalar, bu tatlandırıcıların beyinde kan pıhtılaşmasına ve enfeksiyona neden olduğunu göstermişti.
>>1.5 yıl daha hızlı yaşlanlandırıyor
Asitli içecekler, düşük kalorili tatlılar, yoğurtlar ve atıştırmalıklarda sık bulunan bu altı tatlandırıcı, milyonlarca kişi tarafından kilolarını korumak, kan şekerini kontrol altında tutmak ve çürüklerin önüne geçmek için kullanılıyor.
Araştırmada ayrıca tatlandırıcıları en fazla tüketen kişilerin beyinlerinin, tüketmeyenlere kıyasla 1.5 yıl daha hızlı yaşlandığı tespit edildi.
>>Günde bir diyet kola yetiyor!
Araştırmacılar çalışmalarına katılan grubun tükettiği en fazla tatlandırıcı miktarının günde 190 ila 200 miligram olduğunu belirtti. Bu da bir diyet kolada bulunan miktara tekabül ediyor.
Neurology dergisinde yayınlanan araştırmada tatlandırıcı kullanan 12 bin yetişkin sekiz yıl boyunca takip edildi ve düşünme yetilerinin nasıl etkilendiği izlendi. Bu kişilerin yaş ortalamalarının 52 olduğu ve çoğunun ülkenin altı büyük şehrinde kamu çalışanları olduğu belirtildi.
>>60 yaşın üzerindekilerde etkisi olmadı
Araştırma sonucunda durumdan en çok etkilenen kişilerin diyabet hastaları olduğu görüldü.
Diikat çekici bir diğer bulguysa beynin yaşlanmasının 60 yaş altındaki kişilerde hızlanması oldu. Araştırmacılar daha yaşlı yetişkinlerde tatlandırıcıların beyin fonksiyonları üzerinde gözle görülür bir etkisi olmadığını belirtti.
Brezilyalı araştırmacılar ayrıca bazı meyvelerde ve süt ürünlerinde doğal olarak bulunan tagatozun da beyin üzerindeki etkisini araştırdı ve çalışmada beyin sağlığıyla bağlantısı olmayan tek madde olduğunu gördüler.
https://www.ekonomim.com/dunya/bilim-insanlari-gizli-tehlikeye-karsi-uyardi-beyni-15-yil-yaslandiriyor-haberi-841462
============================
Bilim insanları, beyni hücre hücre haritalamayı başardı
Beyin, bir canlının en karmaşık organı ve insanoğlu onu bügüne kadar hücre hücre haritalamayı başaramamıştı. Ama artık işler değişiyor.
Cem Şancı
05 Eylül 2025
Beynimizde neler olup bittiğini, en iyi bilim insanları ve doktorlar dahi tam olarak bilemiyor. Çünkü kafatasının içinde sıkışmış bu organı açıp gözle görmeniz çok zor, modern tıp cihazları ile görüntülemek de hiç kolay bir iş değil.
Ama şimdi bilim insanları, bir canlının beynindeki her hücrenin tek tek görüntülenip haritasının çıkarılabildiği yeni bir seviyeye ulaştılar.
Dünyanın dört bir yanından nörobilimcilerin öncülüğünde yürütülen devasa bir proje, beyinde karar alma sürecinin nasıl göründüğüne dair dünyada ilk kez bir içgörü elde etti. Bu, bir memelide bu boyutta tek hücreli, elektrofizyolojik bir beyin haritasının ilk kez oluşturulması anlamına geliyor ve kararların nasıl alındığına dair bildiklerimizi şimdiden sorguluyor.
https://youtu.be/plwJq5jbdwk
Araştırma, uluslararası iş birliğiyle yürütülen International Brain Laboratory (IBL) bünyesinde gerçekleştirildi. IBL’in 22 farklı laboratuvardan topladığı verilerle fare beyninde yarım milyonun üzerinde nörona ait aktivite kaydı elde edildi; bu veriler beyin hacminin yüzde 95’ine karşılık gelen 279 ayrı bölgeyi kapsıyor. Bilim insanları, farelerin bir ekran üzerinde gösterilen ışığı işaret ederek tekerlek çevirdiği karar verme görevi sırasında, örneğin ödülü alma anında beyinlerin adeta bir Noel ağacı gibi ışıldadığını artık gözleriyle görebildiler.
>>Hastalıkların tedavisi için yeni umutlar
Beyin aktivite haritası, insan sağlığı açısından da fayda sağlayacak bir gelişme anlamına geliyor. Bu teknolojiyi kullanarak bilim insanları beyinde kodlanma biçimindeki farklılıklardan kaynaklandığı düşünülen şizofreni ve otizm gibi durumları daha iyi anlamayı umuyorlar.
Öte yandan, bu çalışma şimdilik fareler üzerinde yapıldığı için, etik nedenlerle insan beynine uygulanması kolay değil. aynı çalışmaların insan beyni üzerinde yapılması gerekiyor, ancak insan beyni, fare beyninden onlarca kat büyük ve henüz bu haritayı çıkarmak kolay değil.
Ancak en azından artık insan beyni üzerinde çalışmaya başlarken makul bir başlangıç noktasına sahibiz. insan beynindeki her hücrenin tek tek haritalanabildiği seviyeye de yakında ulaşmamız kaçınılmaz gibi görünüyor.
https://www.chip.com.tr/haber/bilim-insanlari-beyni-hucre-hucre-haritalamayi-basardi_172430.html
============================
"Tek Atom, Sınırsız Güç:" Bilim İnsanları Yeşil Kimya İçin Şekil Değiştiren Bir Katalizör Geliştirdiler
5 Eylül 2025
Simay Aladağ
Aktaran
Sabri Küsüroğlu
Editör
>>Bu Makalede Neler Öğreneceksiniz?
Develop researchers at Politecnico di Milano created an innovative single-atom catalyst with selectively adaptable chemical activity.
Publish the study in the Journal of the American Chemical Society, highlighting the catalyst's ability to switch between bioreaction and carbon-carbon bond formation.
Demonstrate the catalyst's advantages including reaction flexibility, stability, recyclability, and reduced environmental impact through green analyses.
Politecnico di Milano'da bir araştırma ekibi, kimyasal aktivitesini seçici olarak uyarlayabilen yenilikçi bir tek atomlu katalizör geliştirdi. Çalışma Milano-Bicocca Üniversitesi, Çek Cumhuriyeti'nden Ostrava Üniversitesi, Avusturya'dan Graz Üniversitesi ve Güney Kore'den Kunsan Ulusal Üniversitesi ile yapılan uluslararası işbirliği ile yürütüldü. Bu, sürdürülebilir kimya ve daha verimli, programlanabilir endüstriyel süreçlerin tasarımı açısından oldukça önemli bir adımdır.
Çalışma, kimya alanında dünyanın en saygın bilimsel dergilerinden biri olan Journal of the American Chemical Society'de yayınlandı.
Bu başarı, tek atomlu katalizörler konusunda bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Bilim insanları bu çalışma ile ilk kez, bulunduğu kimyasal ortama göre katalitik işlevini seçip değiştirebilen bir malzeme tasarlama ihtimalinin varlığını ortaya çıkarmışlardır. Bu, karmaşık reaksiyonların geleneksel yöntemlere göre daha az enerjiyle, daha temiz ve daha verimli bir şekilde gerçekleşmesine olanak sağlayan bir tür "moleküler anahtar" sayesinde gerçekleşmektedir.
Araştırma, özel olarak tasarlanmış organik yapı içine hapsedilmiş atomik formda paladyum bazlı bir katalizöre odaklanmaktadır. Bu yapı, yalnızca reaksiyon koşullarının değişmesiyle katalizörün organik kimyanın iki temel tepkimesi, yani biyoreaksiyon ve karbon-karbon bağlanması arasında geçiş yapmasına olanak sağlamaktadır.
Politecnico di Milano'da Giulio Natta Kimya, Malzeme ve Kimya Mühendisliği Bölümü'nde öğretim üyesi olan ve çalışmanın koordinatörlüğünü yapan Gianvito Vilé, çalışmayı şu şekilde açıklıyor:
Katalitik reaktiviteyi kontrollü bir şekilde düzenleyebilen bir sistem geliştirdik. Bu sayede daha akıllı, seçici ve sürdürülebilir kimyasal dönüşümlerin önü açıldı.
Geliştirilen yeni katalizör yalnızca reaksiyon esnekliği bakımından değil, kararlılık, geri dönüştürülebilirlik ve çevreyi daha az etkilemesiyle öne çıkıyor. Araştırma ekibi tarafından yürütülen "yeşil" analizler, ortaya çıkan atık ve tehlikeli reaktif maddelerde önemli bir azalma olduğunu gösteriyor.
"Düzeltmeler: Editör Notu:" Yukarıdaki metinde geçen "biyoreaksiyon" terimi, orijinal bilimsel makalede bahsedilen reaksiyonlardan birini (alkol oksidasyonu) tanımlamak için kullanılmıştır. Ancak bu terim, kimya literatüründe bu tip bir kimyasal süreç için kullanılan standart ve spesifik bir ifade değildir. Bahsi geçen çalışmada, katalizörün geçiş yapabildiği iki temel reaksiyon; alkollerin oksidasyonu ve Suzuki-Miyaura kenetlenme reaksiyonu (karbon-karbon bağlanması) şeklindedir. Doğru terminolojiyi vurgulamak adına bu not düşülmüştür.
>>Kaynaklar ve İleri Okuma
V. B. Saptal, et al. (2025). An Adaptive Palladium Single-Atom Catalyst Enabling Reactivity Switching Between Borylation And C–C Coupling. American Chemical Society (ACS), sf: 18524-18540. doi: 10.1021/jacs.4c17943. | Arşiv Bağlantısı
https://pubs.acs.org/doi/10.1021/jacs.4c17943
https://web.archive.org/web/*/https://pubs.acs.org/doi/10.1021/jacs.4c17943
https://evrimagaci.org/tek-atom-sinirsiz-guc-bilim-insanlari-yesil-kimya-icin-sekil-degistiren-bir-katalizor-gelistirdiler-21198
============================
🔴 İstanbul Valiliği, İsrail yanlısı açıklamaları nedeniyle tepki çeken Fransız şarkıcı Enrico Macias’ın 5 Eylül’deki İstanbul konserini iptal etti.
5895354454058847691.jpg
============================
Ukrayna ordusu, Rusya’nın işgali altında bulunan Luhansk’taki petrol rafinerisini vurdu.
img_2953.mp4
============================
🔴İsrailli emekli Albay Eran Lerman:
○ ️NATO’nun ikinci büyük gücü olan Türk ordusu gibi bir orduyla savaşmaya kesinlikle hazır değiliz.
○ ️Umarım böyle bir noktaya asla gelmeyiz.
5895354454058847839.jpg
============================
🔴 Akademisyen Ebubekir Sofuoğlu:
“Cumhurbaşkanımız ‘Gazze’deyiz’ diyor ama bu geri zekâlılara yetmez. Gösterdiğinizde bile inanmazlar.
Uluslararası ilişkiler, diplomasi gizli kapaklı yürütülür, açıktan yapılmaz. Ama bunlara ne anlatacaksınız ki…
Gözleriyle gördüklerini, kulaklarıyla işittiklerini bile çarpıtarak saptırıyorlar.”
5895354454058847844.jpg
============================
🔴 Venezuela Devlet Başkanı Maduro, ilk milis seferberliği sürecini başlattı.
Ülke tarihinde ilk kez, komünal milis birlikleri ülke genelinde 5.336 bölgedeki yerel birimlerde görevlendirilecek.
5895690724228320613.jpg
============================
🇹🇷SOLOTÜRK’ün 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda Anıtkabir semalarında yaptığı uçuşun kokpit görüntüleri…
video.mp4
============================
🔴İsrail, Google ve YouTube ile 45 milyon dolarlık anlaşma yaptı.
Anlaşma kapsamında, Gazze’deki soykırımı aklamaya yönelik propaganda reklamları yayınlanacak.
5895690724228320655.jpg
============================
🔴 İsrailli gazeteci Edy Cohen:
○ ️Netanyahu, Mısır’a yapılan gaz satış anlaşmasını iptal etmedi.
○ ️Bu anlaşma sayesinde silahlarımız ve füzelerimiz finanse ediliyor.
○ ️Mısır’ın parasıyla bir F-35 filosu alacağız, şimdiden 140 milyar dolar kazandık.
5895690724228320827.jpg
============================
İsrail ordusu, Gazze’yi şiddetli bir şekilde vuruyor.
img_2982.mp4
============================
🔴ABD Senatosu oturumunda emekli askerler, Gazze’deki soykırıma ortaklık nedeniyle protesto düzenledi.
○ ️Evinde oturan her Amerikalı artık şunu bilmeli: Soykırımı finanse ediyorsunuz.
○ ️Kendinize gelin, bu yozlaşmış politikacılardan ülkeyi geri alma zamanı.
img_2985.mp4
============================
🔴İsrail ordusu, Gazze’nin güneyinde bir üniversiteyi vurdu
img_2991.mp4
============================
🔴 Gazze’den bir İsrailli asker:
Amalek’in hatırasını silme emrini yerine getiriyoruz. Gazze’deki tüm evleri yakıyoruz.
img_2992.mp4
============================
🔴 Can Dündar’ın YouTube kanalı, halkı sokağa çağırdığı gerekçesiyle milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması kapsamında erişime kapatıldı.
5897942524042004486.jpg
============================
"💬 Ali Babacan:"
Yanlışlarımız oldu, gaz ve elektrik dağıtım şirketlerini özelleştirdik.
Sonra tekelleşme oldu, ellerindeki gücü iyi kullanmadılar, denetim yapılmadı, vatandaşlar mağdur oldu.
Doğru bir şey yapmadık, devlette kalsaydı daha iyi olurdu.
5895335534727908006.jpg
============================
❗️ Avukat Erdoğan Tunç, Ağrı’da kaybolduktan 18 gün sonra cesedine ulaşılan 4 yaşındaki Leyla Aydemir'le ilgili şok bir iddiada bulundu.
Leyla Aydemir’in kaybolduğu gün, AFAD görevlileri tarafından bulunduğu ancak amca Yusuf Aydemir'in görevlilere Ne olur kimseye bir şey söylemeyin, beni öldürürler, bu olaylar yatıştığında çocuğu bırakacağım. dediğini belirtti.
⚡️Yargıtay, amca Yusuf Aydemir’in de aralarında bulunduğu 7 sanık hakkındaki beraat kararlarını bozdu.
Avukat Tunç, görevini düzgün yapmayan AFAD görevlileri hakkında da suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.
5897587334541593017.jpg
============================
ALTAY Ana Muharebe Tankı'nın seri üretimi başladı.
zwfnhssrmewfiyw1.mp4
============================
Depremin yıktığı Samandağ’da TOKİ’nin yaptığı konutları paylaşan vatandaş isyan etti:
img_3857.mp4
============================
"CHP'li Veli Ağbaba:" (Kurultay davası)
"Kitabın ortasından konuşacağım. Bu operasyon 31 Mart seçimlerini hazmedemeyen AKP ile değişim kurultayını hazmedemeyenlerin işbirliği ile yapılmaktadır.
Bu operasyonda kim işbirliği yapıyor ona bakmak lazım."
img_3864.mp4
============================
‘Sisi’ olarak tanınan Seyhan Soylu:
“Cübbeli Ahmet Hoca ile astralde nişanlandık. Sevmese nişanımda bohça yollar mı?
Çok heyecanlanıyorum bunu anlatırken. Yanmaz kefen gönderdi, ahiretimi düşünüyor.”
img_3873.mp4
============================
Afyonkarahisar Valiliği, sahipsiz hayvanlar için oluşturulan beslenme noktalarının kaldırılmasına ve sokak hayvanlarının beslenmelerinin yasaklanmasına karar verdi.
(Sözcü - Müslüm Evci)
5897784718353616115.jpg
============================
Ak-İt yazarı İdris Günaydın, Atatürk'ten falanca diye bahsetti:
"Şehidi tekbirle kaldırsan bile laikliğe aykırı.
Falancanın ilke ve inkılaplarını koruma ve kollama uğrunda ölürsün, top arabasına konursun, askeriyeden gelenler bile çoğu yerde namazını kılmaz."
5897784718353616168.jpg
============================
AKP'li şarkıcı Yusuf Güney:
"Önceki hayatımda Urfa'da bir lahmacundum."
5897784718353616184.jpg
5897784718353616185.jpg
============================
"ÖMÜR ÇELİKDÖNMEZ :" Ermeni Taşnak işbirlikçisi Hoybun Cemiyeti ve modern isyanlarda Yeni Bedirhaniler kimlerdir ???
17-07-2025
Ermeni Taşnak işbirlikçisi Hoybun Cemiyeti ve modern isyanlarda Yeni Bedirhaniler kimlerdir?
Botan Beyliği'nin son hakimi olan Emir Bedirhan, yalnızca Osmanlı’ya karşı bir aşiret isyanı başlatan bir Kürt lider değil; aynı zamanda bugünkü bölgesel Kürt milliyetçiliğinin ve ayrılıkçı hareketlerin tarihsel arketipi olarak kabul edilebilir. ;1835’te ;Hakimê Kurdistan unvanıyla anılan Bedirhan Bey, Cizre merkezli yarı bağımsız bir yönetim inşa etti, adına hutbeler okutuldu, para bastırıldı, barut üretimi için fabrikalar kuruldu ve hatta Avrupa’ya öğrenci gönderilerek teknik bir elit sınıf yetiştirilmeye çalışıldı. Osmanlı’ya başkaldırısı ;1847’de Ewrex Kalesi’nde nihayet buldu ve sürgünle sonlandı. Ancak bu yenilgi, aile tarihinin sonu değil, Kürt isyanları silsilesinin başlangıcı oldu.
Arap - Kürt - İbrani/Yahudi soslu aile…
Emir Bedirhan’ın ;42 çocuğundan türeyen geniş aile yapısı, yalnızca Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet dönemine kadar olan süreçte değil, günümüzde bile farklı ideolojik, etnik ve mezhepsel kodları yeniden üreten bir toplumsal katman inşa etti. Aile, kimi zaman milliyetçi, kimi zaman aristokrat, kimi zaman da kozmopolit ve Sabetaycı geleneklerle harmanlanmış bir elit sınıf olarak karşımıza çıktı.
https://www.dikgazete.com/files/uploads/news/default/1752727708.png
Bu soy hattının Ezîzan kökenli olduğu, Selanik Dönmeleri ile evlilik bağı kurduğu ve hatta İbrani asıllı olduğu iddiaları, sadece antropolojik bir tartışmanın değil; istihbarat, mezhep ve etnik aidiyet eksenli çok daha derin bir kırılmanın da ipuçlarını sunmaktadır. Osmanlı arşivlerinde yer alan belgelerden Haham Benjamin Tudela’nın notlarına, oradan da modern İsrail devletinin Kürt Yahudilerine dair politikalarına uzanan bir çizgi bu bağlamda dikkatle incelenmelidir.
>>Süreklilik gösteren bir jeopolitik aktör: Bedirhaniler ve uluslararası bağlantıları…
Bedirhan Bey’in torunları olan Celadet Ali, Kamuran Ali ve Süreyya Bedirhan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllarda Kürtçülüğün fikrî ve siyasi altyapısını inşa eden figürlerdir. Celadet Ali Bedirhan, Hoybun adlı örgütün kurucusudur ve Ermeni Taşnaklarla iş birliği yapmıştır. Kardeşi Kamuran Ali Bedirhan, İsrail ve İngiliz istihbarat servisleriyle kurduğu bağlar üzerinden Ortadoğu’da bir Kürt devleti fikrini uluslararası diplomasi masalarına taşımıştır.
>>Hoybun Cemiyeti (Xoybûn)
https://www.dikgazete.com/files/uploads/news/default/1752728269.png
"Hoybun Cemiyeti ;(Kürtçe:" Xoybûn, anlamı: kendi olmak ya da bağımsızlık) ;5 Ekim 1927 tarihinde Lübnan’ın Bihamdun kasabasında kurulmuştur. Bu cemiyet, dönemin Osmanlı sonrası Kürt milliyetçiliğinin sürgündeki en güçlü temsil organlarından biri olarak kabul edilir. Hoybun Cemiyeti’nin kurucuları arasında Celadet, Kamuran ve Süreyya Bedirxan kardeşler; Memduh Selim, Mehmet Şükrü Sekban, Haco Ağa, Emin Rıza gibi tanınmış Kürt aydın ve liderler yer almaktadır. Cemiyet aynı zamanda, Ermeni Devrimci Federasyonu ;(Taşnaksutyun) ile ittifak kurarak Kürt-Ermeni iş birliğini kurumsallaştırma yönünde adımlar atmıştır. Cemiyetin temel hedefi, bağımsız bir Kürt devleti kurmaktı. Bu doğrultuda laik, seküler ve cumhuriyetçi bir anlayış benimsenmiş, dini referanslardan ziyade etnik ve ulusal kimlik öne çıkarılmıştır.
>>Örgütlenme ve faaliyet alanları…
https://www.dikgazete.com/files/uploads/news/default/1752727779.png
>>— — — — 1927'de Lübnan'daki Hoybun Kongresi
Hoybun Cemiyeti, siyasi ve askeri olmak üzere iki temel yapı üzerinden organize edilmiştir. Siyasi kanadı Şam merkezli faaliyet yürütürken; askeri kanadı, özellikle Türkiye sınırları içerisinde yürütülecek silahlı mücadeleyi planlamış ve yönetmiştir. Askeri yapının başına İhsan Nuri Paşa getirilmiş ve bu yapı, özellikle Ağrı Dağı etrafındaki isyanlarda önemli bir rol oynamıştır. Hoybun’un doğrudan desteklediği ve yönettiği en önemli olaylardan biri, ;1927–1931 yılları arasında yaşanan Ağrı İsyanları’dır.
https://www.dikgazete.com/files/uploads/news/default/1752727815.webp
İsyancılar, Ağrı Dağı civarında fiilen bir Kürt yönetimi kurarak Ağrı Kürt Cumhuriyetini ilan etmiştir. Ancak bu yapı, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ;1930-1931 yıllarında bastırılmıştır. Hoybun Cemiyeti’nin yayın organı, Agirî adlı gazete olmuştur. Bu yayın hem diaspora Kürtlerine hem de uluslararası kamuoyuna Kürt meselesini anlatmak için kullanılmıştır. Aynı zamanda entelektüel anlamda bir Kürt kimliği inşasına katkı sunmuştur.
>>Diasporik yapı ve uluslararası ilişkiler…
Cemiyet, özellikle Suriye, Lübnan, Ermenistan ve Avrupa’daki Kürt diasporası üzerinden güçlü bir organizasyon kurmuştur. Fransa ve İngiltere gibi dönemin mandacı güçleriyle temaslar sağlanmış, bazı durumlarda bu güçlerden dolaylı destek alınmıştır. Hoybun, Kürt meselesini uluslararası alana taşımak için Ermeni diasporasıyla stratejik iş birlikleri kurmuştur. Hoybun Cemiyeti'nin etkin faaliyetleri ;1946 yılına kadar sürmüştür. II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni dünya düzeni ve Orta Doğu’daki devletleşme süreçleri nedeniyle cemiyetin etkisi azalmış ve zamanla dağılmıştır. Ancak mirası, Kürt milliyetçiliğinin temel taşlarından biri olarak kabul edilir.
>>MOSSAD sever aile…
Kamuran Bedirhan’ın İsrail Dışişleri Bakanlığı, Mossad ve Amerikan istihbaratı ile kurduğu ilişkiler, Kürt meselesinin bölgesel bir etnik sorun değil, küresel istihbarat denklemine eklemlenmiş stratejik bir unsur haline geldiğini göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, ;1960’lardan itibaren İsrail-Kürt ilişkilerinin başlatıcısı olan kişi Kamuran Bedirhan’dır. Mossad, Meir Amit döneminde Kürt kartını, Arap rejimlerine karşı bir vekil savaş aygıtı olarak konumlandırmıştır.
Yeni Berdirhanilerin sivil maskeli etnopolitik hamlelerine dikkat!…
https://www.dikgazete.com/files/uploads/news/default/1752728237.webp
PKK gibi yapılar, silahlı direniş ile alan kazanamazken, bu ailelere ait soy hatları bugün Avrupa başkentlerinde, Washington’daki düşünce kuruluşlarında ve uluslararası kurumlarda Kürt meselesini azınlık hakları kılıfı içinde yeniden formatlayarak sunmaktadır. Artık "isyan" sadece dağlarda değil, diplomaside, akademide ve kültürel ajandada sahne almaktadır.
Türkiye bugün, PKK’nın tasfiye sürecine girdiği bir eşikte, Terörsüz Türkiye vizyonuna odaklanmış durumda. Ancak bu stratejik hedef, sadece silahlı grupların etkisizleştirilmesiyle değil, aynı zamanda etnopolitik manipülasyon araçlarının deşifre edilmesiyle mümkün olacaktır. Yeni Berdirhaniler’in jeopolitik hafızası, bölgesel ayrılıkçılık ile küresel istihbarat arasında kurulan bağlantının tarihsel izini sürmemize olanak tanır.
Burada kritik mesele şudur: PKK’nın ya da onun yerini alacak benzer bir yapının kültürel elitler, diaspora kurumları, uluslararası STK’lar eliyle yeniden üretilecek olmasıdır. Türkiye, bu tehdidi sadece terörle mücadele yasalarıyla değil, tarihsel-sosyolojik bir farkındalıkla, aile hafızası ve elit soy kütüklerini deşifre ederek bertaraf edebilir.
>>Bir ailenin hikâyesi mi, bir projenin sürekliliği mi?
Bedirhani ailesi, sadece bir aşiretin yükseliş ve düşüş öyküsü değildir. Aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, oradan da günümüz Ortadoğu’suna uzanan bir jeopolitik süreklilik projesidir. İsyanlar, sürgünler, evlilikler, diplomasi, istihbarat bağlantıları ve ideolojik pozisyonlar bu ailenin hem tarihte hem de bugünde bir "aktör" olarak konumlandığını göstermektedir.
Türkiye, terörsüz bir geleceğe yürürken, bu tür aile tarihlerini sadece arşivlerde değil; devlet aklının stratejik öngörüsünde de analiz etmeli, isimler değişse bile yapıların ve zihniyetlerin sürekliliğini asla göz ardı etmemelidir.
>>MOSSAD–Barzani–Bedirhan üçgeni: Ortadoğu’da sessiz ama derin bir istihbarat oyunu…
Kürt meselesi, Soğuk Savaş döneminden itibaren yalnızca bir iç güvenlik sorunu değil, bölgesel istikrarı belirleyecek çapta uluslararası bir araç olarak da kullanıldı. Bu araçların en sofistike kurgularından biri Bedirhan–Barzani–MOSSAD üçgenidir.
https://www.dikgazete.com/files/uploads/news/default/1752727950.webp
>>— — — — Kamuran Ali Bedirhan
Bedirhan ailesinin torunlarından Kamuran Ali Bedirhan, ;1940’lı yıllardan itibaren Paris merkezli Kürt lobisinin kurucu aktörlerinden biri haline geldi. Kamuran Bey’in Kürt ulusal davasını uluslararası kamuoyuna taşıyan kişi olması, onu İsrail, İngiltere ve ABD istihbarat servislerinin doğal partneri haline getirdi.
https://www.dikgazete.com/files/uploads/news/default/1752727974.webp
1950’lerde İsrail ile kurduğu doğrudan ilişkiler, onu Barzani liderliğiyle eşgüdüm içinde çalışan bir diplomatik figüre dönüştürdü. MOSSAD ile kurduğu bağlar öylesine derinleşti ki, ;1963 yılında İsrail’e giderek dönemin Başbakanı David Ben-Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir ile doğrudan görüşmeler gerçekleştirdi. MOSSAD’ın efsanevi şefi Meir Amit’in talimatlarıyla yürütülen bu süreçte Kürtler, İsrail’in Arap devletlerine karşı bir vekalet gücü haline getirildi.
>>"Bedirhaniler:" Osmanlı’dan Cumhuriyet’e etkili bir Kürt ailesi…
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Cizre Emirliği'nin başında bulunan Bedirhan Bey, yalnızca kendi zamanında değil, ondan sonra gelen kuşaklarla da Kürt, Türk ve hatta bölgesel siyasette iz bırakmış bir hanedanın başıdır. Aile üyeleri, Osmanlı bürokrasisinden Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecine, Kürt milliyetçiliğinden istihbarat teşkilatlarına kadar birçok alanda etkili olmuştur.
>>Bedirhan Bey ve yakın akrabaları…
Murat Bedirhan Bey, Bedirhan Bey’in oğullarındandır. Osmanlı’da Şûrâ-yı Devlet Reisliği ;(bugünkü Danıştay Başkanlığı) yapmıştır. Bedri Paşa, Bedirhan Bey’in diğer oğludur. Eşi, Teşkilat-ı Mahsusa lideri Eşref Kuşçubaşı’nın teyzesinin kızıdır. Ali Şamil Paşa, Bedirhan Bey’in oğludur. İlk evliliğini Bedrifem Hanım ile yapmış, bu hanım daha sonra Mehmet Edip Bey ile evlenmiş ve bu evlilikten Halide Edip Adıvar doğmuştur. Böylece Halide Edip, Bedirhan ailesiyle üvey bağ kurmuştur.
>>Siyasi ve kültürel etkileriyle Bedirhan soyundan gelenler…
○ Vasıf Çınar, Bedirhan Bey’in kardeşi Abdullah Bey’in torunudur. Atatürk döneminde iki kez Milli Eğitim Bakanlığı yapmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun mimarlarından olmuş ve Altay Spor Kulübü’nün kurucuları arasında yer almıştır.
○ Tevfik Ali Çınar, Murat Bedirhan’ın torunu olup, Galatasaray Spor Kulübü başkanlığı yapmıştır.
○ Cemal Kutay, tarihçi ve yazar, Bedirhan Bey’in torunlarındandır. Aynı zamanda Eşref Kuşçubaşı’nın damadıdır.
○ Celadet Ali Bedirhan, Latin alfabesiyle ilk Kürtçe grameri yazmış; Kürt kültürel milliyetçiliğinde öncü isimlerden olmuştur.
○ Kamuran Bedirhan, Paris’teki Kürt Enstitüsü başkanlığı yapmış, Kürt entelijansiyasının en önemli figürlerindendir.
○ Leyla Bedirhan, Türkiye’nin ilk profesyonel balerinlerinden biridir.
○ Mikdad Midhat Bedirhan, Kürtçe gazete çıkaran ilk isimlerden biridir.
○ Meziyet Çınar, Atatürkçü Cumhuriyetçi Güven Partisi Kadın Kolu Başkanlığı yapmıştır.
○ Ayşe Şasa, tanınmış bir senarist ve fikir insanı olarak Bedirhan soyundan gelmektedir.
○ Emre Gönensay, Türk Dışişleri Bakanlığı yapmış, ailenin etkili isimlerindendir.
○ Fatin Rüştü Zorlu, Menderes döneminin Dışişleri Bakanı’dır ve Bedirhan ailesindendir. Kardeşi Muzaffer Zorlu da aileye mensuptur.
○ Fatma Hidayet Zapsu, AK Parti kurucularından Cüneyt Zapsu’nun babaannesidir ve Bedirhan soyundandır.
○ Abdurrahim Zapsu, Musa Anter’in kayınpederi olup, yine Bedirhan ailesiyle bağlantılıdır.
>>Sosyo-Kültürel akrabalıklar ve bağlantılar…
○ Süleyman Nazif, Bedirhan ailesiyle dünürlük bağı kurmuştur.
Nazım Hikmet, Kamuran Bedirhan’la sütkardeşlik ilişkisine sahiptir.
○ Rakan Haşimi, Ürdün Kralı Hüseyin’in amcasının oğlu olup, ailenin damatları arasındadır.
○ Cenap Şahabettin, ailenin diğer bir damadıdır.
İdeolojik ve Etnik Bağlantılar:
Bedirhaniler, yalnızca Kürt aristokrasisi içinde değil, Sabetaycı aileler ve Mardinizadeler gibi başka etnik ve kültürel çevrelerle de iç içe geçmiş; Osmanlı ve Cumhuriyet elitlerine entegre olmuşlardır.
>>Sanat dünyası…
Leyla Bedirhan; Türkiye’nin ilk profesyonel balerinlerinden; muhtemel güncel kuşak temsilcileri Fransa ve İsveç’te dans ve sanat çalışmaları yürütüyor. Müteveffa Ayşe Şasa ;– Tiyatro ve senaryo alanında çalışmalarıyla tanınıyor. Sahne sanatlarında yer alan yeni eserleriyle güncelliğini koruyor.
>>"İsrail’in stratejisi:" Irak’ı Kürtlerle zayıflat…
İsrail’in Arap dünyasına karşı yürüttüğü çevreleme stratejisi çerçevesinde, Irak’ın kuzeyindeki Kürt gruplar, kilit bir rol üstlendi. Barzani hareketinin İsrail’den aldığı maddi yardım, askeri eğitim ve teknik istihbarat desteği belgelerle sabittir. Bu süreçte Kamuran Bedirhan hem Avrupa’daki diplomatik lobi faaliyetlerinde hem de MOSSAD’ın Arap rejimlerine karşı yürüttüğü siber ve saha operasyonlarında önemli bir irtibat noktasıydı.
Kamuran Ali Bedirhan’ın MOSSAD ajanlarıyla Paris, Londra ve Washington’da yaptığı düzenli temaslar, Kürt hareketinin etnik kimlik üzerinden değil, jeostratejik fayda ekseninde nasıl araçsallaştırıldığını ortaya koymaktadır.
Ian Black ve Benny Morris’in birlikte kaleme aldığı "Israel’s Secret Wars" adlı kitabın satır aralarında geçen şu ifade, konunun özetidir: “
İsrail, Irak’a saldırmadan önce Kürtlerle konuşur, Arap orduları harekete geçmeden önce Bedirhan’la masaya otururdu.”
Bu durum, MOSSAD–Barzani–Bedirhan üçgeninin sadece ideolojik değil, operasyonel bir yapı olarak da sürdüğünü kanıtlamaktadır.
>>Günümüz elit Kürt diasporası ve yeni yöntemler, eski hedefler…
Günümüz elit Kürt diasporası artık dağlarda değil; akademilerde, uluslararası sivil toplum kuruluşlarında, medya platformlarında ve kültürel merkezlerde örgütleniyor. Kimlik talepleri, artık bombalarla değil; UNESCO projeleri, insan hakları söylemleri ve Avrupa Parlamentosu oturumlarıyla dillendiriliyor.
Bu yeni kuşağın temsilcileri arasında Bedirhan soyundan gelen isimler öne çıkmakta. Paris Kürt Enstitüsü Başkanı Kamuran Bedirhan, İngiltere'de akademisyen olarak görev yapan Celadet torunları, ABD'deki düşünce kuruluşlarında görev alan Barzani ailesinin temsilcileri, bu elit diasporanın entelektüel ve diplomatik omurgasını oluşturuyor.
"Diaspora örgütlenmesi:" Kültürel kimlikten jeopolitik ajandaya…
Kürt diasporası, yalnızca göçmen topluluklardan ibaret bir yapı değil; aynı zamanda çok katmanlı, kurumsal ve ideolojik temellere dayanan bir örgütlenme modeline sahiptir. Bu yapı, farklı alanlarda faaliyet gösteren aktörler ve kurumlar üzerinden etkili bir şekilde uluslararası alanda kendini var etmektedir. Diaspora yapılanması dört ana başlıkta değerlendirilebilir:
>>1. Akademik altyapı
Kürt dili, kültürü, sözde soykırım çalışmaları ve azınlık hakları gibi konular, diasporanın akademik gündemini oluşturmaktadır. Harvard, SOAS ;(School of Oriental and African Studies) ve Sorbonne gibi prestijli üniversitelerde görev yapan bazı akademisyenler, Bedirhan ve Barzani aileleriyle doğrudan ya da dolaylı ilişkili isimlerden oluşmaktadır. Bu çevreler, uluslararası kamuoyunda Kürt meselesine dair belirli bir söylemin yerleşmesini hedeflemektedir.
>>2. Medya yapılanması
BBC Kürtçe, Rudaw, K24, France24 Türkçe ve Deutsche Welle Kürtçe gibi yayın organları, Kürt diasporasının medya kanalları arasında öne çıkmaktadır. Bu mecralarda görev yapan bazı eski PKK sempatizanı aydınlar ve batı destekli sivil toplum ağları, Kürt meselesinin kamuoyuna aktarımında belirleyici rol oynamaktadır. Medya hem algı yönetimi hem de uluslararası sempati üretiminde önemli bir araçtır.
>>3. Siyasi ve lobi faaliyetleri
Kürt diasporası, Avrupa Parlamentosu, Amerikan Kongresi, İsveç ve Almanya parlamentoları ile Avrupalı Yeşiller ve Sol partiler üzerinden etkin lobi faaliyetleri yürütmektedir. Zana ailesiyle bağlantılı isimler, Talabani ve Barzani çevresinden gelen temsilciler, bu süreçte aktif görev almaktadır. Diaspora, bu siyasal zeminler üzerinden PKK’nın doğrudan ifade edemediği talepleri dile getirme imkânı bulmaktadır.
>>4. Kültürel ağlar
Avrupa’daki Kürt festivalleri, diaspora müzik ve sinema projeleri ile Kürt kültür evleri, kültürel kimliğin görünür kılındığı başlıca platformlardır. Bu yapılar, Celadet ve Kamuran Bedirhan’ın bıraktığı entelektüel mirastan beslenmekte; kolektif hafızanın ve kimliğin diri tutulmasında kritik rol oynamaktadır.
Her ne kadar PKK'nın sahadaki militan yapılanması kadar doğrudan bir güç üretmese de bu diaspora ağı; yumuşak güç stratejileri, uluslararası meşruiyet devşirme çabaları ve kamuoyunda algı oluşturma açısından önemli bir jeopolitik etki alanına sahiptir. Özellikle AB ve ABD nezdinde Kürt meselesine dair pozitif bir anlatı inşa etmekte oldukça başarılıdır.
"Türkiye’nin açmazı:" Sert güçle yumuşak yapıları aşmak mümkün mü!…
Türkiye, Terörsüz Türkiye vizyonuna adım adım yaklaşırken, PKK'nın dağlardaki yapısını değil; Batı başkentlerinde yerleşik entelektüel ve diplomatik yapısını da mercek altına almak zorundadır. Bugün Washington’da ya da Berlin’de kaleme alınan her rapor, sahadaki operasyonlardan daha kalıcı iz bırakabilmektedir. Ayrıca şunu unutmamak gerekir: Diasporanın elit sınıfı, PKK’yı meşrulaştırmaktan çok, PKK sonrası yeni model Kürt özerkliğinin altyapısını hazırlamaktadır. Bu nedenle, terörün silahsız uzantılarına karşı kültürel, diplomatik ve istihbari anlamda stratejik cevaplar geliştirilmelidir.
https://www.dikgazete.com/files/uploads/news/default/1752728157.webp
Bedirhaniler üzerinden yürütülen bu tarihsel izlek, bize şunu göstermektedir: Her isyan yalnızca dağda başlamaz, bazısı diplomatik koridorlarda, kültür festivallerinde, üniversite panellerinde serpilip büyür. İsmini duyduğumuz her sivil toplum yapısı, dil ve kültür çalışması ya da insan hakları vurgusu yapan kuruluşun arkasında, kimlik siyasetiyle tahkim edilmiş çok uluslu ajandalar olabilir.
Türkiye, terörle mücadelesini sadece silah ve güvenlik politikaları üzerinden yürütürse, Batı’daki ;yeni nesil etnopolitik aktörlerin yön verdiği asimetrik algı savaşında çok cepheli bir mağlubiyete davetiye çıkarır. Silahlı terör örgütleri bertaraf edilebilir ama onların yerine ikame edilen kültürel elitler, diplomatik lobiler ve tarihî meşruiyet kurguları çok daha tehlikeli bir kuşatmanın parçasıdır.
Devletin hafızası, aile albümlerine bakar gibi bu yapıları didik didik etmelidir. Her soy bağı, her evlilik, her burs ilişkisi; bir ağın parçasıdır. Ve bu ağlar bugün artık kanlı değil, kansız isyanların taşıyıcısıdır.
Kısacası… Yeni Berdirhaniler, artık dağa çıkmıyor; ama devlete kafa tutan cümlelerini Avrupa fonlarıyla kurguluyor. Devlet aklı, bu satır aralarını okumayı bildiği sürece, Türkiye’yi harita oyunlarından da hafıza mühendisliğinden de koruyacaktır.
>>Ömür Çelikdönmez
>>Seçilmiş Kaynakça
https://atamdergi.gov.tr/ozet/865/tur
https://www.rudaw.net/turkish/opinion/30062024
https://acikbilim.yok.gov.tr/handle/20.500.12812/669758
https://www.rupelanu.org/botan-miri-bedirxan-bey-684yy.htm
https://bianet.org/yazi/kurdistan-mir-i-bedirxan-in-surgun-yillari-145815
https://www.odatv.com/analiz/salim-meric-beyaz-kurtlerin-gizli-iktidari-24860
http://kaynakca.hacettepe.edu.tr/eser/5232120/cizira-botanli-bedirhaniler
https://www.odatv.com/analiz/salim-meric-beyaz-kurtlerin-gizli-iktidari-24860
https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/guneri-civaoglu/akil-adamlarda-bedirhan-damari-1590958
https://hyetert.org/2011/10/24/emir-bedirhanin-cizre-bothan-direnisini-dogru-okumak-1-2-3-4/
https://www.kurdarastirmalari.com/yazi-detay-bitlis-nin-mezhep-sava-bedirxan-dr-van-ve-calan-81
https://haber.sol.org.tr/blog/kurdewari/bekir-can-basegmez/mehmed-uzun-romanlarinda-bir-kurt-aydini-120819
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/28718/nasturi-katliami-nin-180-yilinda-bedirhan-bey-in-torunu-ahmet-kardam-ile-soylesi
https://www.babil.com/kart-kurt-sesleri-isyanci-bedirhan-beyin-yaramaz-cocuklari-ve-bir-kardeslik-poe-kitabi-mahmut-cetin
https://www.indyturk.com/node/753424/türkyeden-sesler/osmanlda-kürt-bedirhani-aşiireti-mensupları-istanbul-belediye
https://kovarabir.com/13518/20-yuzyilin-baslarinda-kurt-milliyetci-soyleminin-olusumu-bedirhan-bey-isyani-ve-emir-bedirhan-kitabi/
Celadet Ali Bedirxan, Hevind, Avesta, İstanbul, 2009,
Uğur Mumcu , Kürt-İslam Ayaklanması, 1919- 1925, Tekin Yayınevi, 1991,
Hakan Özoğlu, . Osmanlı'da Kürt Milliyetçiliği: Kimlik, Evrim, Sadakat. iletişim yayınları. 1. baskı. İstanbul: (2017)
Kemal Öke, İngiltere'nin Güneydoğu Anadolu siyaseti ve Binbaşı E.W.C. Noel'in faaliyetleri (1919), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1988,
============================
Olay Türkiye'de, hırsızın yüksek katlı bir binadan ne kadar kolay ve hızla kaçtığına dikkat ediniz
_para_fugir_do_marido.mp4
============================
Harcadığınız para nereye gidiyor?
2025-09-01_at_17.41.20.mp4
============================
>>Sonunda Urartuca'yı bir dayı Çecence okuyabildi
1102511035354507_hd.mp4
============================
"Amiral Cem GÜRDENİZ:" Savunma denizden başlar
2025-08-30_at_12.26.24.mp4
============================
~~~
SON