=======================
12-May-2025
PKK’nın dün sabah açıkladığı “silah bırakma ve örgütü lağvetme bildirisini” okudunuz mu?
Adamlar, silah bırakmıyorlar, adeta Türkiye’ye savaş ilan ediyorlar.
Bu zihniyetle mi “terörsüz Türkiye” hedefine ulaşacağız.
PKK açıklamasının bazı bölümleri şöyle:
► ”Partimiz PKK; kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı.
► Doğuşunda reel sosyalizmin etkilerini yaşadı ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini benimseyerek, silahlı mücadele stratejisi temelinde meşru, haklı bir mücadele yürüttü.
► PKK katı Kürt inkârının, buna dayalı imha siyasetinin, soykırım ve asimilasyon politikalarının egemen olduğu koşullarda şekillendi.
► 1978’den başlayarak yürüttüğü özgürlük mücadelesiyle Kürt varlığını kabul ettirmeyi ve Kürt sorununun Türkiye’nin temel realitesi olarak görülmesini esas aldı.
► Bu temelde başarıyla yürüttüğü mücadele sonucunda halkımız adına diriliş devrimini gerçekleştirerek bölge halklarının özgürlük umudu ve onurlu yaşam arayışının sembolü haline geldi.
► Önder Apo Kürt-Türk ilişkilerinin sorunsallaştığı Lozan Antlaşmasının ve 1924 Anayasasının öncesini referans alarak, Ortak Vatan ve Kürt-Türk halklarının kurucu öğe olduğu Demokratik Türkiye Cumhuriyeti perspektifini ve Demokratik Ulus anlayışını Kürt sorununun çözüm çerçevesi olarak benimsedi.
► Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleşen Kürt isyanları, 1000 yıllık tarihi Kürt-Türk ilişki diyalektiği ve 52 yıllık Önderlik mücadelesi Kürt sorununun ancak Ortak Vatan ve Eşit Yurttaşlık temelinde çözülmesinin kazandıracağını göstermiştir.
► 3. Dünya Savaşı kapsamında Ortadoğu’da yaşanan güncel gelişmeler de Kürt-Türk ilişkilerini yeniden düzenlemeyi kaçınılmaz kılmaktadır.
► 52 yıldır Önderlik ve PKK yürüyüşüne büyük bedeller pahasına katılarak, inkâr ve imha siyasetine, soykırım ve asimilasyon politikalarına karşı direnen onurlu halkımız, barış ve demokratik toplum sürecini daha bilinçli ve örgütlü biçimde sahiplenecektir.
► PKK’yi feshetme ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırma kararını, halkımızın herkesten daha iyi anlayacağına, demokratik toplum inşası temelinde demokratik mücadele döneminin görevlerine sahip çıkacağına inancımız tamdır.
► Halkımızın kadınlar ve gençler öncülüğünde, yaşamın her alanında öz örgütlerini oluşturması, dilleri, kimlikleri ve kültürleriyle kendine yeterli olma temelinde örgütlenmesi, saldırılar karşısında kendini savunur hale gelmesi ve seferberlik ruhuyla komünal demokratik toplumu inşa etmesi hayati önemdedir.
► Bu temelde Kürt siyasi partilerinin, demokratik örgütlerinin, kanaat önderlerinin Kürt demokrasisini geliştirme ve Kürt demokratik uluslaşmasını sağlama yönündeki sorumluluklarını yerine getireceklerine inanıyoruz.
► Kongremizin aldığı PKK’nin fesih ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırma kararı kalıcı barışa ve demokratik çözüme güçlü bir zemin sunmaktadır.
► Söz konusu kararların uygulanması Önder APO’nun süreci yürütüp yönlendirmesini, demokratik siyaset hakkının tanınmasını ve sağlam bütünlüklü bir hukuki güvenceyi gerektirir.
► Bu aşamada Türkiye Büyük Millet Meclisinin tarihi sorumlulukla rolünü oynaması önemli olmaktadır.
► Aynı şekilde hükümet ve ana muhalefet partisi başta olmak üzere mecliste temsili bulunan tüm siyasi partileri, sivil toplum örgütlerini, din ve inanç topluluklarını, demokratik basın kuruluşlarını, kanaat önderlerini, aydınları, akademisyenleri, sanatçıları, işçi-emekçi sendikalarını, kadın-gençlik örgütlerini, ekolojist hareketleri sorumluluk altına girerek barış ve demokratik toplum sürecine katılmaya çağırıyoruz.
► Uluslararası güçleri, halkımıza yönelik yürütülen yüzyıllık soykırım politikalarındaki sorumluluklarını görerek demokratik çözüme engel olmamaya ve sürece yapıcı katkılarını sunmaya davet ediyoruz.”
Böyle “barış dili” olur mu?
Nasıl, PKK’nın bildirisini beğendiniz mi?
Böyle bir “barış dili” olur mu?
Barışmaya niyetli bir kesim, böyle dil kullanır mı?
Sonra yaklaşıma bakar mısınız?
Suçlu taraf, sanki kendileri değil, Türkiye.
Türkiye’nin tapu senedi olan LOZAN’ı reddediyorlar…
Cumhuriyet’i reddediyorlar…
100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni “soykırım” yapmakla suçluyorlar…
Sonra da çocuk kandırır gibi, “Silahlarımızı bıraktık, örgütümüzü lağvettik” açıklaması yapıyorlar.
Bunlar silah filan bırakmıyorlar, düpedüz Türkiye’ye savaş ilan ediyorlar.
Bu bildiri derhal reddedilmeli
Bu bildiri, ihanet şebekelerinin el birliği edip Türkiye Cumhuriyeti’ni aşağılama bildirisidir.
Bu bildiri kabul edilirse; Türkiye Cumhuriyeti “soykırımcı” olmayı kabul etmiş olur.
Bu bildiri kabul edilirse, Lozan Antlaşması rafa kaldırılmış olur.
Bu bildiri kabul edilirse, Sevr Antlaşması yeniden hortlatılmış olur.
Bu bildiriyi kabul etmek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kapısına kilit asmak demektir.
Siz bu satırları okurken belki gereken yapılmış olacak, belki de “gaflet uykusu” devam ediyor olacak.
"Yapılması gereken şu:"
TBMM derhal toplanmalı, PKK bildirisini reddetmeli ve karşı bildiri yayınlamalıdır.
Bütün partiler, bu bildirinin altına imza koymaya çağırılmalıdır.
İmza koymayan partiler de böylelikle kendilerini ele vermiş olur.
Özetlersek…
PKK bildirisi; “silah bırakma” bildirisi değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne “savaş ilan etme” bildirisidir.
Buyursun, isteyen, PKK ile kol kola girip “terörsüz Türkiye” şarkıları söyleyerek yol yürüsün!
Şu unutulmasın, PKK’nın bu bildirisi ancak “vatan hainlerini” memnun edebilir.
Vatanseverler, bu ülkenin bütünlüğü, bu milletin birliği ve dirliği için mücadeleye devam eder.
https://www.kocaeligazetesi.com.tr/ makale/24954515/mtanzer-unal/pkk-silah-birakmiyor-savas- ilan-ediyor
=======================
Vatikan, ilk kez Amerikalı bir Papa seçti. Herkes bunu konuşuyor ama ben size kimsenin konuşmadığı bir şeyden bahsedeceğim.
"Vatikan Bütçesi:" Yaklaşık 1,5 Milyar Euro.
"Diyanet Bütçesi:" 3,54 Milyar Euro.
Diyanet’in Vatikan’dan tek farkı din veya bütçenin iki kat olması değil, şeffaflık ve denetim olmayışıdır. Çünkü Diyanet’in 2023 yılı faaliyet raporunda cami cemaatinden 120 milyon TL yardım toplandığı belirtilmiş, ancak Sayıştay’a bildirilen miktar 75 milyon TL olarak raporlanmış. Bu, 45 milyon TL’lik bir farkın akıbetinin bilinmediğini öne sürüyor. Türkiye’de yaklaşık 85.000 cami dikkate alındığında, bu tür farkların toplam miktarı çok daha yüksek olabilir.
Bu farkın yüksek olmasından daha büyük sorun bunun bilinmiyor ve kimsenin de denetlemiyor veya yargılamıyor olmasıdır!
Ayrıca, Türkiye’nin "Müslüman Ülke" olduğunu söyleyenler duyduğunuzda "Müslüman Sandalye" ifadesi ne kadar mantıksız ise ülke için de aynısının geçerli olduğunu düşünün. Ülke veya Devlet değil, birey bir dini seçebilir ve bunun bir kitle olarak ifade edilmesi halinde toplum ifadesi kullanılır. Buradaki toplum ifadesi yerine de millet kullanılamaz! Çünkü bu ikisi arasına giren şey laiklik kavramıdır. T.C. vatandaşı olan herkes bir bütün olarak milleti oluşturur. Ancak, bunun içinde farklı dinden bireyler de var. Buna göre, vatandaş olma koşulu dine bağlı olmadığına göre, vatandaşların oluşturduğu millet de dine göre idare edilemez. Aksi halde Anayasa ile hem güvence veya hak hem de yükümlülük olan vergi ödeme konusunda dinlere göre de ayrım yapılmalıdır. Örneğin, zekat ödeyen bir kişinin hiçbir koşulda vergi ödememesi gerekir. Vergi ödeyen bir kişinin de Diyanet’in 3,54 Milyar Euro bütçesine ek bir yardım ödemesi gerekmeden de camilerin ibadet ve tuvalet gibi hizmetlerinden hijyen koşullarında ücretsiz faydalanması gerekir.
Türkiye gerçekten Müslüman bir toplum olsaydı -keşke öyle olsaydı- bu yazdıklarımın üzeri örtülmezdi. Bu eleştiriler din karşıtlığı değildir! Aksine din tacirlerinin işlediği suç, günah, haram ve ahlaksızlıkları deşifre eder. Nitekim birileri yine manipüle edecektir. Çünkü Türkiye ekonomisi din, siyaset, inşaat vb. şekillerde tamamen kayıt dışı ekonomiye dayalıdır. Bu nedenle bu konularda toplumun aydınlanması istenmez.
Son olarak size İslam Endeksi ve karşılaştırmalı olarak refah, yoksulluk ve mutluluk endekslerini sunuyorum. Bundan anlayacağınız şey son derece basittir. Tartışmasız tek gerçek Türkiye’nin içeride ve dışarıda sömürge olduğu, sömürüldüğü, yoksullaştırıldığı ve yolsuzluk, çeşitli suçlar ve ahlaksızlıklarla yok olduğudur.
Dr. İbrahim Can, CPA
Finansal Yönetim Danışmanı
I Can Advisory
www.icanadvisory.com
https://tr.linkedin.com/posts/ icanadvisory_vatikan-ilk-kez-amerikal%C4%B1-bir-papa- se%C3%A7ti-activity-7326542337956831232-WsGB
=======================
"19 Mart’tan sonra 7 haftada 55 milyar dolar döviz satışı oldu.
Geçen hafta 3 milyar dolar civarı alım yaptı Merkez Bankası ama cuma günü 2 milyarı tekrar sattı.
Rezerv tekrar biriktirebiliriz diyeceğimiz noktada değiliz."
=======================
Alevilerin inanç merkezi Hacı Bektaş Veli Dergahı önünde Nakşibendi tarikatına bağlı gerici bir vakıf etkinlik düzenledi. Söz konusu etkinliğe Alevilerden tepki yağarken CHP’li Hacıbektaş Belediyesi’nin Başkanı Ali Kaim etkinlikte izinsiz olarak logolarının kullanıldığını belirtti. Hacıbektaş Kültür Merkezi’nde düzenlenen törende, sahnede yer alan Atatürk ve Hacı Bektaş Veli’nin fotoğrafları ile Türk bayrağı indirildi.
14-05-2025
Nakşibendi tarikatının İskender Paşa koluyula bağlantılı Ankara Sosyal Gelişim Derneği (SOGEL) ve yine Nakşibendi tarikatına yakınlığıyla bilinen Akra Medya’nın organize ettiği “Ufka Yolculuk” adlı etkinliği Alevilerin inanç merkezi Hacı Bektaş Veli Dergahı önünde düzenlendi.
Etkinlik kapsamında tanıtım stantları ve dev ekranlar kuruldu, çeşitli gösterimler yapıldı. Alana getirilen ilk, orta ve lise öğrencilerine Nakşibendi tarikatına ait dini kitaplar dağıtıldı. Hacıbektaş Kültür Merkezi’nde düzenlenen törende, sahnede yer alan Atatürk ve Hacı Bektaş Veli’nin fotoğrafları ile Türk bayrağı indirildi.
Hacı Bektaş Veli Dergâhı ve Kültür Merkezi’nde tarikat etkinliği düzenlenmesine Alevi yurttaşlar tepki gösterdi. Hacıbektaş ilçesinde yaşayan Aleviler, dini bir derneğin dergah önüne stant kurmasına, otobüslerle insan taşınmasına ve program yapılmasına karşı çıktı. İsmini vermek istemeyen bazı yurttaşlar, Nakşibendi tarikatının Osmanlı’dan bu yana Alevi-Bektaşi topluluklarını asimile etme aracı olarak kullanıldığını vurguladı.
Bir yurttaş, “İki yıl önce Nakşibendi tarikatı mensupları, Hacı Bektaş Veli’nin sandukası başında zikir çekmeye kalkmıştı. Bir yandan cami-cemevi projeleri, diğer yandan cemevi başkanlıkları, Nakşibendi ve Süleymancıların yaptığı yurtlar… Alevilik, topyekûn bir asimilasyon bombardımanına maruz kalıyor” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyet’te yer alan habere göre, ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan, etkinliğin özellikle Hacı Bektaş Veli Dergâhı önünde yapılmasının iktidar ve onun tarikat-cemaat iş birliklerinin bir devamı olduğunu söyledi. Aslan, “Bu yapının ‘Ufka Yolculuk’ adı altında yürüttüğü faaliyetler, Alevi inancına yönelik sistematik bir saldırı niteliği taşımaktadır,” dedi.
Aslan sözlerini şöyle sürdürdü:
“Serçeşmemiz ve inanç merkezimiz olan Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın önünde bu etkinliğe izin verilmesi, Alevi inancının inkârı ve asimilasyon aracı olarak kullanılmasının açık bir örneğidir. Mülki amirlerin, valilerin, kaymakamların ve ilgili bakanlıkların bu organizasyona onay vermesi, Aleviliğe bakışlarını ortaya koymaktadır.
Biz Aleviler, başka inançlara nasıl saygı gösteriyorsak, kendi inancımıza da saygı bekliyoruz. AKP iktidarı döneminde bu tür saygısızlıklar artarak sürüyor. Bu etkinliğe kim izin verdiyse haddini aşmış, Aleviliğe karşı açık bir saygısızlıkta bulunmuştur. İnancımıza, dergâhlarımıza ve kutsallarımıza yönelik bu dayatmalar derhal sona erdirilmelidir. Vicdan sahibi hiç kimse bu tür bir etkinliğe onay veremez.”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği eski Genel Başkanı ve DEM Parti eski milletvekili Kemal Bülbül de sosyal medyada tepkisini şu sözlerle dile getirdi:
“Bu Alevilere zulüm, Aleviliğe karşı bir suçtur. Hacıbektaş Dergâhı önünde bir grup yezit soylu münafık... Ufka Doğru Derneği diye sözde bir dernek, 500 çevik kuvvet gözetiminde gelip dergâhımızın önünde bu provokasyonu gerçekleştirdi.”
Hacıbektaş Belediyesi’nin CHP’li Başkanı Ali Kaim, etkinlikle ilgili kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine bir açıklama yaptı. Kaim, “10 Mayıs’ta Hacıbektaş’ta gerçekleştirilen ‘Ufka Yolculuk Ödül Töreni’, ilgili dernek tarafından organize edilmiş olup, belediyemizin içerik ve organizasyonla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır” dedi.
Belediye logosunun bilgileri dışında billboardlarda kullanıldığını belirten Kaim, söz konusu etkinliğin düzenlendiği Hacıbektaş Kültür Merkezi’nin belediyenin sorumluluğunda olmadığını da kaydetti. Kaim açıklamasında, “Etkinliğe yalnızca masa ve sandalye verilmesi, belediyemizin bu organizasyonu desteklediği anlamına gelmez. Dini kullanarak yapılan bu tür faaliyetlerin içinde olmamız söz konusu olamaz. Demokratik, laik ve bilimsel eğitimi savunan bir eğitimci ve sendikacı olarak bu tür etkinliklere katılmam ya da destek vermem mümkün değildir” ifadelerine yer verdi.
https://www.tele1.com.tr/alevilerin-inanc- merkezi-onunde-gerici-tarikat-etkinligi
=======================
CHP listelerinden TBMM’ye giren Gelecek Partisi Konya Milletvekili Hasan Ekici, partisinden istifa ettiğini duyurduktan sonra bugün AKP’ye katıldı. Rozetini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın taktığı Ekici’ye, Gelecek Partisi yönetimi sert tepki gösterdi... Kararın ardından sosyal medyada da yoğun eleştiriler geldi.
14-Mayıs-2023 seçimlerinde CHP listelerinden TBMM’ye giren Gelecek Partisi Konya Milletvekili Hasan Ekici, partisinden istifa ettiğini açıklayarak bugün AKP’ye geçti. Rozetini, AKP grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan taktı.
Gelecek Partisi Konya İl Başkanı Ahmet Arslan sosyal medya hesabı üzerinden Ekici’ye tepki gösterdi.
Gelecek Partisi Genel Başkan Vekili Ayhan Sefer Üstün ise "İnsanlıktan istifa etmişsin…. Gelecek Partisi’den istifa etsen ne yazar.. Haklarını aşırdığın insanların vebalini dünya ve ahirette çekeceksin…" paylaşımını yaptı.
https://www.sozcu.com.tr/secmenleri-yuzustu- biraktilar-akp-ye-gectiler-p173845
=======================
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, 'umut hakkı’yla ilgili sözleri üzerine Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’u hedef aldı. Doğan, "Üslubunuz bu süreçte ihtiyacımız olan yapıcı dilden uzak, ne yazık ki zehirleyici bir etki yaratıyor" ifadelerini kullandı.
"14-Mayıs-2025 14:"41
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, AKP grup toplantısı öncesi gazetecilere yaptığı açıklamada terör örgütü PKK'nın fesih kararı almasının ardından Abdullah Öcalan’a "umut hakkı"’ uygulanıp uygulanmayacağına dair "Umut hakkı söz konusu değil. Böyle bir durum da, görüşme de yok" dedi. DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un ’umut hakkı’yla ilgili sözleri üzerine tepki gösterdi. Doğan, "Üslubunuz bu süreçte ihtiyacımız olan yapıcı dilden uzak, ne yazık ki zehirleyici bir etki yaratıyor" ifadelerini kullandı.
Adalet Bakanı‘ndan DEM Parti’ye rest: ’Biz top oynamıyoruz’... Yanıt gecikmediAdalet Bakanı’ndan DEM Parti’ye rest: ’Biz top oynamıyoruz’... Yanıt gecikmedi
Doğan’ın X hesabından paylaştığı mesaj şöyle:
"Sayın Bakan,
Umut hakkı tartışmasından bağımsız; üslubunuz bu süreçte ihtiyacımız olan yapıcı dilden uzak, ne yazık ki zehirleyici bir etki yaratıyor.
Toplum olarak beklentimiz; temsil gücünüzü adaleti tesis etmek için kullanmanız. Polemiğe değil, hukuka ve demokratik uzlaşıya ihtiyacımız var."
Öcalan için umut hakkının söz konusu olmadığını belirten Bakan Tunç, İmralı Süreci’ne ilişkin yasal düzenlemeler hakkında şöyle konuştu:
Tabii terörsüz Türkiye süreci ülkemiz için çok önemli. Terör örgütünün kendini feshetmesi ve silah bırakması kararı ülkemizin özellikle 40 yıldan fazla gelişmesinin kalkınmasının önünde engel olan terör belasından kurtulmamız bakımından çok önem arz etti. Tabii bu sürece kolay gelinmedi. 40 yıldan fazla büyük bir mücadele gerçekleştirildi. Bu mücadelede binlerce şehit verildi ve trilyonlarca maddi kaybımız oldu. Bundan sonraki süreçte terörün olmaması, terörsüz bir Türkiye’ye adım atmamız ülkemizin geleceği ve çocuklarımızın emniyeti açısından çok önemli.
Türkiye dünyada güçlü bir ülke olacaksa ve "Bu yüzyıl Türkiye’nin yüzyılı" damgasını vuracaksak terörün olmadığı bir Türkiye’yle vuracağız. Ve bu konuda da birlik beraberliğimizi daha da güçlendirerek, iç cephemizi daha da kuvvetlendirerek yolumuza devam edeceğiz. Tabii Sayın Bahçeli’nin grup konuşmasından sonra ekim ayındaki sayın cumhurbaşkanımızın da koyduğu irade doğrultusunda çalışmalar yapıldı ve bu süreç terör örgütünün feshiyle sonuçlanmış oldu.
Burada tabii bahsettiğimiz yasal düzenlemelerle ilgili olarak DEM Partisinin bu süreçte Adalet Bakanlığımızı da ziyaret etti. Birtakım görüş ve önerilerde bulunmuşlardı. Görüş alışverişinde bulunmuştuk. Burada özellikle bizim daha önceden de devam eden çalışmalarımız var. Yargı Reformu Stratejisi kapsamında geçmiş dönemlerde demokratikleşme adımları ve özellikle hukuk devleti ilkesini güçlendiren, temel hak ve özgürlükleri tahkim eden çok önemli ilerlemeler sağladı ülkemiz ve teröre zemin hazırlayan istismar konusu olan bütün konuları ta 2002’de OHAL’in kaldırılmasından başlayarak çok önemli aşamalar kaydetti ülkemiz ve terörün istismar ettiği bütün alanları birer birer kaldırdık.
Ve özellikle güvenlik güçlerimizin de kahramanca mücadelesi sayesinde bu noktaya gelinmiş oldu. Şimdi tabii önümüzdeki Yargı Reformu Strateji Belgesi kapsamında 23 Ocak’ta Sayın Cumhurbaşkanımız kamuoyuyla paylaşmıştı. Orada beş amaçtan birisi ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması."
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 30 Nisan’da yaptığı açıklamada da DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın "Öcalan’ın iletişim ve çalışma özgürlüğü başta olmak üzere atılması gereken adımlarla ilgili top artık iktidarın sahasındadır" sözlerine tepki göstermişti. Tunç, "Top iktidarda demek ne demek, burada top oynamıyoruz. Burada terörün tasfiyesiyle ilgili ciddi bir mesele var. Bu çabalara destek vermek lazım, bu çabaları baltalayacak söylemlerden kaçınmak lazım." ifadelerini kullanmıştı.
https://www.odatv.com/gundem/iktidar-ve-dem- parti-arasinda-umut-hakki-krizi-dem-parti-yine-adalet- bakanini-hedef-aldi-120098405
=======================
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin Lozan Parkı’nda düzenlediği grup toplantısında konuştu.
14-05-2025
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin, Çankaya Birlik Mahallesi Lozan Parkı’nda düzenlenen Meclis Grup Toplantısı’nda konuştu.
Dervişoğlu, konuşmasında PKK'nin fesih kararına yönelik eleştirilerde bulundu.
Dervişoğlu’nun konuşmasından öne çıkanlar şu şekilde:
"Demek ki neymiş? Türkiye ve Türkiye’ye duyulan kin asla bitmemiş. Lozan’ın gizli maddeleri yokmuş ama sinsi düşmanları varmış. Bugün Bugün aynı çiçeğin tomurcuğu olarak açan MHP ve DEM 2018’den 2024’e kadar dört seçim boyunca muhalefeti enfekte ettiler. Biri dışarıdan terörize ederek, biri muhalefetmiş gibi görünerek, biri AKP güdümünde, diğeri PKK güdümünde siyaseti durmadan zehirlediler.
Kürdü de, Türkü de, Aleviyi de, Sünniyi de tahrik ve tahkir ettiler. Şimdi bu kirli oyunun giriş ve gelişme aşamaları tamamlanmış, artık sonuç aşaması sahneye konulmuştur. Tek tesellim hiçbirinin gizleyecek ve saklayacak bir şeyi kalmamıştır. Sözde kralları gibi müttefikleri de, danışmanları da, soytarıları da çıplaktır, çırılçıplaktır. Yıllarca PKK yaftasıyla siyaseti kirletip dizayn ederek iktidarda kalanlar bugün PKK ile ittifaklarını barış diye meşrulaştırıyorlar.
Bu soruları soruyorum kime soruyorum, sadece iktidar görünümlü örgüte değil, muhalefet görünümlü terör sevicilere, oy kaybından korktuğu kadar Türkiye’yi kaybetmekten korkmayanlara, cebinde gezdirdiği kırmızı kartı PKK’nın metnine gösteremeyenlere soruyorum."
https://www.birgun.net/haber/iyi-parti-lozan- parki-nda-grup-toplantisi-duzenledi-622982
=======================
14-05-2025
Üç beş kişi tarafından kurulduğu masalı anlatılan PKK, Türkiye Cumhuriyeti’ne musallat edilen otuz Kürt etnik ayrılıkçı kalkışmasının sonuncusudur.
1999 yılına kadar, bebek-kadın, sivil-asker binlerce vatandaşımızı katleden PKK, Türk ordusu tarafından mağlup edilmiş, elebaşısı Kenya’dan getirilerek İmralı’ya konmuş ve Türkiye’de PKK terörü bitirilmiştir. Örgüt, “açılım süreci” aymazlığından yararlanarak AB’nin bilgisi dahilinde canlandırılmaya çalışılsa da yüzlerce askerimizin öldüğü, “hendek çatışmaları”nda, bir kez daha yenilmiştir. O günden beri Türkiye’de PKK terörü de Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına kastedebilecek bir PKK de yoktur. Bu nedenle, PKK’nin kendisini feshetmesi ve silah bırakması sanal bir konudur. Kaldı ki PKK, Ortadoğu’da Kürt etnik ayrılıkçı hareketi yapılanması içindeki silahlı-silahsız, onlarca gruptan birisidir ve Türkiye’deki yenilgiden sonra, en zayıf olanıdır. PKK, ayrılıkçı Kürtlerin bilinçli olarak tanımlamadığı “Kürt sorunu”nun yarattığı bir terör örgütü de değildir.
PKK Türkiye’de tutunamayınca, geçmişte Sri Lanka, Tamil Kaplanları’nın Hindistan’a geçmesi gibi, silahlarıyla birlikte Irak ve Suriye’ye geçmiş, Suriye’de, ABD tarafından donatılmış, eğitilmiş olan YPG-PYD’ye (şimdi SDG) katılmıştır. 2015 tarihli bir Soros raporunda önerilen bu adım, PKK terörünün, emperyalizm tarafından yaratılan, desteklenen hatta yönetilen bir hareket olduğunu kanıtlamaktadır.
Türkiye’de “Kürt sorunu” yoktur, “Kürt etnik ayrılıkçılığı sorunu” vardır. Bu sorun, Kurtuluş Savaşı yenilgisini hazmedemeyen Batı emperyalizminin, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk ulusunu, Sevr sınırlarına döndürmek hırsından kaynaklanmaktadır. PKK açıklamasındaki Lozan yollaması bunun son açık kanıtıdır. Bu gerçek görülmeden sorunun niteliği anlaşılamaz, emperyalizmin kölesi olunur. Ekim 2024’ten bu yana yaşanmakta olan budur. Konunun can alıcı yanı, sanal silah bırakma ve kendisini feshetme karşılığında Türkiye’den istenenin, Suriye-HTŞ örneğinde olduğu gibi, elebaşılarının DEM Parti’ye katılmasıyla siyasal kimlik kazanacak PKK ile önce ortaklık sonra özerklik görüşmelerine başlanmasıdır. Son adım ise Suriye, Irak ve İran Kürt birimleri ile birleşen bir Kürt devletidir.
Kürtleri temsil iddiasında olan DEM Parti’nin, her konuşmaya “halklar” diye başlayan yöneticilerinin, Ekim 2024 sonrasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğüne aykırı, ayrılıkçı söylemleri, bu planı doğrulamaktadır. Trump ve bazı müttefiklerimizin bizden fazla bilgi sahibi oldukları izlenimini veren gizli görüşmeler de kuşkuları artırmaktadır.
Kürt kökenli Türk vatandaşları, bu ülkede eşit yurttaşlar olarak, huzur ve güven içinde yaşamak istiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğünün bozulmasını istemedikleri gibi, bunu düşleyenlerden de rahatsız oluyorlar. Bunun kanıtı, Kürtleri temsil iddiasındaki partilerin, etnik ayrılıkçı söylem ve politikaları nedeniyle seçimlerde, Türkiye’deki Kürt asıllı seçmenin çok azının oyunu alabilmeleridir. Seçim öncesinde Öcalan’dan gelen mektup bile bu sonucu değiştirmiyor. Bu gerçeği önce DEM Parti’nin dikkate almasında ve emperyalizmin oyununa gelip Türkiye’ye ve temsil ettiğini düşündüğü kitleye zarar vermemesinde yarar vardır. Kürtler, emperyalizmin oyununa geldiklerinde ağır bedel ödediklerinin bilincindedir. Diyarbakır’da hendekler kazılırken, bundan rahatsız olarak, onları temsil ettiğini düşünen partiyi eleştirmelerinin, destek vermemelerinin nedeni olan bu bilinç, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük kazancı ve gücüdür.
Irk, din, mezhep ayırmaksızın, Türk vatandaşlarının ortak sorunu, yoksulluk, hukuksuzluk, temel hak ve özgürlüklerin olmamasıdır. Bu sorunların çözüm yeri Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. İktidarını sürdürmek uğruna, olmayan bir sorunu var gibi gösterip, sanal bir silah bırakma ve fesih konusunu büyütüp, ülkenin siyasi ve toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürerek emperyalizmin ekmeğine yağ sürmek, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bu açıdan bakınca, AKP anayasa değişikliği peşinde koşarken ateşle oynayan PKK’nin açıklamasında 1924 Anayasası’na yollama yapması, sanki danışıklı dövüş izlenimi uyandırıyor. Eminim yanılıyorumdur.
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ahmet- suha-umar/silahlara-veda-2400580
=======================
İspanya’da Bask bölgesinin bağımsızlığı için yaklaşık 60 yıldır mücadele eden ETA örgütünün eylemlerinde ölenlerin sayısı yaklaşık 850,
İngiltere’de Kuzey İrlanda’nın bağımsızlığı için neredeyse 100 yıldır mücadele eden IRA örgütünün eylemlerinde ölenlerin sayısı 1700 civarındadır.
ETA'nın 60, IRA'nınsa neredeyse 100 yılda neden olduğu can kayıplarını PKK bu ülkeye bir yıldan az zamanda yaşatmıştır.
Başka bir deyişle, İspanya’nın yaklaşık 60, İngiltere’nin 100 yılda maruz kaldığı terör olayları ve can kayıplarının toplamı Türkiye’de 1 yıldan az sürede yaşanmıştır.
(Örneğin sadece 1993 yılında 715 güvenlik görevlisi ve 1479 vatandaş olmak üzere 1 yılda yaklaşık 2150 canımızı kaybettik.
Benzer şekilde 1994’te ise 1145 şehit ve 992 vatandaş kaybı olmak üzere yine yaklaşık 2150 insanımızı yitirdik.)
Türkiye’deki durumu İngiltere’ye veya İspanya’ya benzetenler, PKK terör örgütünü IRA veya ETA ile kıyaslamaya kalkanlar için acaba bu rakamlar bir anlam ifade eder mi?
Üstelik sergilenen vahşet ve acımasızlık açısından ne IRA ne de ETA PKK'nın yanına bile yaklaşamazlar;
onlar PKK'nın yanında zemzemle yıkanmış gibi kalırlar.
https://x.com/turkalican/ status/1922577549080613054
=======================
14-05-2025
"Lozan Antlaşması’nın ve 1924 Anayasası’nın hedef alınması; tam bağımsız, üniter, laik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin hedef alınması demektir."
PKK terör örgütü “fesih kararını” açıkladı. Ancak terör örgütü, fesih bildirisinde, "Lozan Antlaşması"’nı ve "1924 Anayasası"’nı; dolayısıyla Atatürk’ün kurduğu "Türkiye Cumhuriyeti"’ni ve "Türk Ulus Devletini" hedef alıyor.
Terör örgütü, “"Partimiz PKK; kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’ndan alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı”" ve “"Önder Apo, Kürt-Türk ilişkilerinin sorunsallaştığı Lozan Antlaşması’nın ve 1924 Anayasası’nın öncesini referans alıyor,”" diyerek açıkça "Lozan Antlaşması’nı ve 1924 Anayasası’nı" hedef alıyor.
Ayrıca, terör örgütü liderinin, “"Lozan Antlaşması’nın ve 1924 Anayasası’nın öncesini referans aldığı” "belirtilerek -diyalektik bir yaklaşımla- "1920 Sevr Antlaşması’na ve 1921 Anayasası’na" gönderme yapılıyor.
Terör örgütü, bir taraftan "Lozan Antlaşması"’nı ve "1924 Anayasası"’nı açıktan hedef alırken, diğer taraftan PKK’nın, “"Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktığını”" ve “"silahlı mücadele stratejisi çerçevesinde meşru ve haklı bir mücadele yürüttüğünü”" belirtip terör eylemlerini ve terör hareketini övüp meşrulaştırıyor ve "Lozan Antlaşması" ile "1924 Anayasası"’nı; yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgelerini de “terörün gerekçesi” olarak gösteriyor.
Bildiride, eylemlerine 1978 yılında başladığı belirtilen PKK’nın, 1"923 Lozan Antlaşması’ndan "ve "1924 Anayasası’ndan "kaynaklanan “"Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı tarih sahnesine çıktığı”" söylenirken adeta zamanda sıçrama yapılıyor. Öyle ki, Lozan’dan 55 yıl sonra, 1924 Anayasası’ndan 54 yıl sonra kurulan terör örgütünün kuruluş gerekçesi, yarım asır geriye götürülüp, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına dayandırılıyor.
"Lozan eleştirisine gelince:" Birincisi, Türkiye Lozan’da, Türk-Kürt öz-kardeşliğini, birliğini, ayrılmazlığını, Kürtlerin de Türkiye’nin "eşit haklara sahip yurttaşları "olduğunu savundu. Bu nedenle Lozan’da “Kürt varlığının inkâr edildiğini” söylemek tarihsel gerçeğe aykırıdır. Buna karşın "Sevr’de", zamanla bağımsızlığa evrilecek “"Özerk Kürdistan”" projesi vardı. Atatürk’ün Nutuk’taki ifadesiyle, Lozan’da bu konu “"elbette söz konusu ettirilmemiştir.”" Bu nedenledir ki Lozan’ı, “"Kürtleri inkâr ve imha siyasetiyle” "suçlamak çarpık bir tarih okumasının veya emperyalizmin Sevr’de vaat ettiği “"Kürdistan” "hayalinin Lozan’da sonuçsuz bırakılmasının bir yansımasıdır.
Aynı şekilde "1924 Anayasası" da “Kürtleri inkâr ve imha siyasetinin kaynağı” olarak görülüp suçlanamaz. "1924 Anayasası’nda" “Türk Milleti” tanımlanırken “"din ve ırk farkı olmaksızın”" yurttaşlık bağını esas alan kavrayıcı, kapsayıcı, demokratik bir tanım yapılmıştır. Ayrıca 1961 yılında -hukukçuların daha demokratik olduğunu söyledikleri-yeni bir anayasa "(1961 Anayasası)" hazırlanmıştır. PKK terör örgütü kurulurken geçerli olan anayasa da 1961 Anayasası’dır. Ancak 1978’de kurulan PKK, kuruluş gerekçesini, “Kürtleri inkâr ve imha siyasetinin kaynağı” olarak gördüğü 1924 Anayasası’na dayandırıyor. Çünkü PKK terör örgütü doğrudan doğruya, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef almak istiyor.
Osmanlı’dan beri devam eden isyanlar bir yana bırakılacak olursa, Türk-Kürt birlikteliğinin bozulmaya başlaması "Lozan Antlaşması"’na veya "1924 Anayasası"’na bağlanamaz; Cumhuriyet döneminde bu birlikteliğin bozulmaya başlamasının miladı, tam da Lozan’dan geriye kalan "Musul Meselesi"’nin görüşüldüğü günlerde patlak veren dinsel temelli ve etnik ayrılıkçı "Şeyh Sait İsyanı"’dır. Türkiye Cumhuriyeti’ni daha doğarken boğmayı amaçlayan Şeyh Sait İsyanı bastırılırken çok doğal olarak devleti, devrimi ve rejimi koruma kaygısıyla "Takriri Sökün Düzeni" kurulmuştur. Ancak bunun 1923 "Lozan Antlaşması "veya "1924 Anayasası "ile ilgisi yoktur.
İkincisi, Cumhuriyetin aydınlanma devrimleriyle ümmetten ulus, kuldan birey, tebaadan yurttaş yaratma projesi karşısında, yüzyıllardır halkın cehaletinden ve imparatorluğun yanlış politikalarından beslenen "ağa, şeyh, şıh, tarikat, cemaat liderleri", -bazıları dış kışkırtmalarla olmak üzere- dinsel ve etnik gerekçelerle ve çıkarlarını koruma kaygısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanmıştır. PKK terör örgütünün bildirisinde de itiraf edildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı çok sayıda isyan gerçekleşmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu “"gerici” "ve “"bölücü” "nitelikli isyanları bastırması, “"Kürtleri inkâr ve imha siyaseti”" ve “"soykırım”" değil, devleti, devrimi, rejimi koruma refleksidir.
PKK bildirisinde, Türkiye’de Kürtlere yönelik baskının da arttığı "12 Eylül Dönemi", 12 Eylül’ün Başbakanı Turgut Özal güzellemeleriyle ve 1990’larda PKK terör örgütünün çoluk, çocuk, öğretmen demeden katlettiği “"terörle mücadele” "sürecindeki bazı yanlış politikaların hatırlatılmasıyla geçiştiriliyor. Fatura doğrudan doğruya Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne kesiliyor.
PKK terör örgütünün bildirisinde, yıllardır siyasal İslamcılardan, tatlı su solcularından ve yetmez ama evetçi liberallerden duymaya çok alışık olduğumuz “"Ortak Vatan”" ve “"Eşit Yurttaşlık”" kavramlarını da görüyoruz. Bakın ne diyor PKK terör örgütü: “"Önder Apo, (…)‘Ortak Vatan’, ve Kürt-Türk halklarının kurucu öğe olduğu Demokratik Türkiye Cumhuriyeti perspektifini ve Demokratik Ulus anlayışını, Kürt Sorununun çözüm çerçevesi olarak benimsedi.” “Cumhuriyet Tarihi boyunca gerçekleşen Kürt isyanları, 1000 yıllık tarihi Kürt-Türk ilişki diyalektiği ve 52 yıllık Önderlik mücadelesi Kürt Sorununun ancak ’Ortak Vatan’ ve ’Eşit Yurttaşlık’ temelinde çözülmesinin kazandıracağını göstermiştir.” "
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan beri, tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının vatanıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir anayasasında, “"Türkiye belli bir etnik kökenden olanların vatanıdır, diğerlerinin vatanı değildir!”" diye bir madde yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm yurttaşları Cumhuriyetin kuruluşundan beri hiçbir ayrım gözetilmeden anayasa ve yasaların önünde zaten eşittirler. Ayrıca bu toplumsal eşitlik önce "Lozan Antlaşması", sonra da "1924 Anayasası "ile yasal güvence altına alınmıştır.
Lozan Antlaşması’nda "Türkiye’nin tüm halkının yasa önünde eşit olacakları" kabul edilmiştir.
"Lozan Madde 38:" “Türkiye Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy, ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerini, en geniş biçimde, korumayı yükümlenir. Türkiye’nin tüm halkı, kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşmazlık göstermeyen her din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerek özel biçimde özgürce kullanılması hakkına sahip olacaktır.”"
"Lozan Madde 39:" “Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurttaşları Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklardır. Türkiye’nin tüm halkı, din ayırtedilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır.” "
1924 Anayasası da yurttaşlığı tanımlarken "din ve ırk farkını" dikkate almamıştır.
"1924 Anayasası Madde 88:" “"Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur” "demektedir.
Kanımca, PKK’nın “"Ortak Vatan”" ve “"Eşit Yurttaşlık”" söylemi, 1924 Anayasası’ndan beri tüm anayasalarımızda yer alan “"Türk Milleti”" tanımını (yurttaşlık tanımını) hedef alıyor. Ancak Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde 1924 Anayasası’ndan beri “Türk Milleti”, etnik kökeni, dini, mezhebi ne olursa olsun Türkiye halkını oluşturan tüm etnik unsurların ve tüm yurttaşların ulusal kimliğidir. Anayasadaki “"Türk Milleti”", sadece bir etnik kökeni değil, etnik kökeni ne olursa olsun tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını kapsamaktadır. “"Türk Milleti”" tanımını anayasadan çıkarmak, ulusu kimliksiz bırakmak, Türk Ulus Devleti’ni yerle bir etmek demektir.
PKK terör örgütü, bildirisinde açıkça "Lozan Antlaşması"’nı ve "1924 Anayasası"’nı hedef alıyor.
"Lozan’ın hedef alınması;" tam bağımsız, üniter, laik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin hedef alınması demektir. (Çünkü Lozan sadece Türkiye’nin tam bağımsızlığının değil, aynı zamanda yurttaşların eşitliğinin, laik hukukun, çağdaş devletin de güvencesidir.)
Lozan’ın hedef alınması; Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünün ve ulusal birlik bütünlüğünün hedef alınmasıdır. Misak-ı Milli’nin hedef alınmasıdır.
Lozan’ın hedef alınması; bu topraklarda Türkiye’yi -şimdilik 102 yıldır- yeni bir savaşın parçası olmaktan koruyan “"Lozan Barış Düzeni”"nin "(Pax Lozan’ın)" hedef alınması demektir. (Bu konuda benim “Lozan: Onurlu Barış” adlı kitabıma bakılabilir.)
Lozan’ın hedef alınması; diyalektik yaklaşımla, Lozan’ın antitezi durumundaki "Sevr Antlaşması"’nı esas almak demektir. (Sevr Antlaşması ise Türkiye’yi paramparça eden bir idam fermanıdır.)
"1924 Anayasası’nın hedef alınması ise," Türk ulus kimliğinin, "Türk Ulus Devleti’nin" hedef alınmasıdır. (Çünkü 1924 Anayasası 88.madde Türk ulusunu tanımlar)
1924 Anayasası’nın hedef alınması, üniter bütünlüğün hedef alınmasıdır. (Çünkü 1924 Anayasası üniter bütünlüğü esas alır)
1924 Anayasası’nın hedef alınması, üzerine saray sultan gölgesi düşmeyen laik ve çağdaş Cumhuriyetin hedef alınması demektir. (Çünkü 1924 Anayasası’nda saltanata, hilafete yer yoktur ve 1924-Anayasası-1928’den itibaren laikleştirilmiştir.)
1924 Anayasası’nın hedef alınması, kadın özgürlükleri başta olmak üzere özgürlüklerin hedef alınmasıdır. (Çünkü 1921 Anayasası’nda olmayan özgürlükler 1924 Anayasası’nda tanımlanmıştır. Ayrıca 1924 Anayasası’nda yapılan değişikliklerle kadınlara medeni ve siyasal haklar verilmiştir.)
1924 Anayasası’nın öncesine dönülmesi demek Kurtuluş Savaşı yıllarının olağanüstü koşullarında hazırlanmış geçici 1921 Anayasası düzenine dönülmesi demektir. (1921 Anayasası düzenine geri dönülmesi ise "laik, üniter, Türkiye Cumhuriyeti’nin yok sayılması" demektir.)
* *
"Lozan Antlaşması’na" ve "1924 Anayasası’na saldırmak" Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef alan, tepeden tırnağa kadar ideolojik bir tavırdır. Silah bıraktığını belirten terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgelerini hedef alması ve Türkiye Cumhuriyeti’ni “soykırımcılıkla” suçlaması “geçiştirilecek” bir durum değildir.
PKK terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine saldırması, Türkiye Cumhuriyeti’ni “soykırım yapmakla” suçlaması kabul edilemez. Ben bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, Türk ulusunun bir bireyi olarak kabul etmiyorum.
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/sinan- meydan/turkiye-cumhuriyeti-nin-temellerine- saldirmak-2400589
=======================
14-Mayıs-2025
Yeni bir barış ya da çözüm süreci eğer gerçekten inşa edilmek isteniyorsa, bunun ilk adımlarından biri, on yıllardır süregelen bu adaletsiz infaz sisteminin dönüştürülmesi olmalıdır.
Kürt hareketinin silah bırakma ve kendini feshetme kararı, Türkiye’nin son on yıllarına damga vuran ve inkâr politikalarının yol açtığı çatışmalı sürecin ardından farklı kesimlerde yeni bir “çözüm” ya da “barış” süreci olasılığını gündeme taşıdı. Kimileri bu kararı tarihi bir kopuş olarak değerlendirirken, kimileri içinse bu, iktidarın siyaseti şekillendirme gücüne alan açan bir sessizlik evresi. Ne olursa olsun, ortaya çıkan yeni siyasal iklim, devletin ve hükümetin nasıl bir adım atacağına ilişkin beklentileri de beraberinde getiriyor.
Bu bağlamda en çok tartışılan konulardan biri de binlercesi 30 yılı aşkın bir süredir hapiste tutulan siyasi mahpusların özgürlüğü ya da bir başka ifadeyle “af” meselesi.[1] Her ne kadar hükümet kanadından yapılan açıklamalarda genel bir affın gündemde olmadığı ifade edilse de, infaz sisteminde sınırlı düzenlemeler yapılabileceği belirtiliyor.[2] Ancak Türkiye’de infaz düzenlemeleri, özellikle AKP döneminde, yalnızca teknik birer değişiklik değil; derin siyasal anlamlar taşıyan, kapsamı itibarıyla ayrımcı ve seçici politikaların aracı hâline gelmiş uygulamalardır.
https://bianet.org/yazi/barisin-ilk-adimi- siyasi-mahpuslara-ozgurluk-307427#_ftn1
https://bianet.org/yazi/barisin-ilk-adimi- siyasi-mahpuslara-ozgurluk-307427#_ftn2
AKP iktidarı boyunca çıkarılan infaz düzenlemeleri, neredeyse her seferinde siyasi mahpusları kapsam dışında bırakacak şekilde tasarlandı. Adli suçlardan hüküm alanlar için infaz sürelerinde indirimler getirilirken, siyasi mahpuslar bu düzenlemelerden yararlandırılmadı. Böylece, açık bir şekilde ifade edilmese de, işlevsel olarak “örtük af” niteliği taşıyan, ayrımcı ve siyasi mahpusları mağdur eden düzenlemeler gerçekleştirildi.
2020 yılında çıkarılan 7242 sayılı yasa, bu durumu örnekleyen en çarpıcı örneklerden biridir. COVID-19 pandemisi gerekçe gösterilerek yapılan bu düzenlemeyle, adli suçlardan hüküm giymiş on binlerce kişi tahliye edilirken, siyasi mahpuslar, özellikle düşünce ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında yargılananlar, infaz indirimi kapsamı dışında tutuldu. Hükümetin güvenlik merkezli bakış açısı, bu ayrımcılığı istisna değil, bir kural hâline getirmiştir.[3]
https://bianet.org/yazi/barisin-ilk-adimi- siyasi-mahpuslara-ozgurluk-307427#_ftn3
İnfaz rejimindeki adaletsizlik sadece dönemsel düzenlemelerle sınırlı değil. Yasa düzeyinde de, siyasi mahpuslara karşı yapısal bir ayrımcılık sürdürülüyor. AKP öncesi dönemde adli mahpuslar cezalarının üçte ikisini çektikten sonra koşullu salıverilmeye hak kazanırken, siyasi mahpuslar için bu oran dörtte üçtü. AKP döneminde yapılan yasal değişikliklerle bu oranlar adli mahpusların büyük bir kısmı için 1/2’ye çekilirken, siyasi mahpuslara yönelik ayrımcılık korundu ve infaz sürelerinin eşitlenmesi yerine sadece 2/3’e indirildi.
Siyasi mahpuslar için yasalarda var olan adaletsizlik, uygulamada da sürdürülmekte ve misliyle arttırılmaktadır. Denetimli serbestlik uygulaması adli mahpuslara geniş biçimde uygulanırken, siyasi mahpuslar çoğu zaman “iyi halli” sayılmayarak bu haktan da dışlanmaktadır. Yani bir siyasi mahpusun “cezasını” fiilen tamamlayabilmesi için hem daha uzun süre hapiste kalması hem de cezaevi idaresinin keyfi takdirine tabi olması gerekmektedir. Bu da çifte standardı yalnızca hukuki değil, aynı zamanda yönetsel bir mesele hâline getiriyor. Bu konuda son dönem yaşanan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Onursal Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın tahliye edilip daha aradan 24 saat geçmeden tekrar gözaltına alınması ve hapse geri gönderilmesi olayını hatırlamak yeterli olacaktır.[4]
https://bianet.org/yazi/barisin-ilk-adimi- siyasi-mahpuslara-ozgurluk-307427#_ftn4
Yeni bir barış ya da çözüm süreci eğer gerçekten inşa edilmek isteniyorsa, bunun ilk adımlarından biri, on yıllardır süregelen bu adaletsiz infaz sisteminin dönüştürülmesi olmalıdır. Siyasi mahpusları sistematik biçimde kapsam dışı bırakan hem yasal düzenlemeler hem de pratik uygulamalar, Türkiye’de hukuk devleti ilkesini zedelemekle kalmayıp sadece laftan ibaret olduğu algısını da güçlendirmekte ve hükümetin niyetleri konusunda şüphelere yol açmakta, toplumsal barışın inşa edilebileceğine yönelik güveni aşındırmaktadır.
On yıllardır çifte standarda maruz bırakılarak adaletsizliğin hedefi ve mağduru haline getirilmiş olan siyasi mahpuslara özgürlük yolunu açacak olan bir “af” çıkıp çıkmaması meselesi, teknik bir tercihten çok daha fazlasını ifade etmektedir. Devletin, siyasi mahpusları farklı muameleye tabi tutmaktan vazgeçmesi, yalnızca bir hukuk meselesi değil, aynı zamanda bir siyasal samimiyet göstergesi ve adalet duygusunun yeniden inşası için kritik bir adımdır. Örtük aflarla şekillenen adaletsizlik yapısının yıkılması, gerçek bir demokratik normalleşmenin ön koşullarından biridir.
[1] Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerinin infaz istatistiklerinin yayınladığı ve “ SPACE statistics” (Statistiques Pénales Annuelles du Conseil de l’Europe) olarak bilinen Avrupa Konseyi Yıllık Ceza İnfaz İstatistikleri’nin 2023 yılı raporuna göre Türkiye’de o tarihte hapiste tutulan 306.031 hükümlüden 23.125’in “terörizm” nedeniyle hüküm giymiştir. Ayrıca 306.031 hükümlüden 11.494’ü müebbet, 53.682’si 20 yıl ve üzeri hapse mahkum edilmiştir. Bkz: Space 1/ 2023, s46-49. https://www.coe.int/en/web/ prison/space
https://bianet.org/yazi/barisin-ilk-adimi- siyasi-mahpuslara-ozgurluk-307427#_ftnref1
https://www.coe.int/en/web/prison/space
[2] Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, yaptığı açıklamada "10. Yargı Paketi" olarak bilinen infaz düzenlemelerinin 40 maddeden oluştuğunu, bir affın söz konusu olmadığını, bu infaz düzenlemesinden asıl yararlanabilecek olanların 2020 yılında Covid salgını gerekçesiyle yapılan infaz düzenlemesinden yararlanmayan -"31-Temmuz-2023’te cezaevinde değil ancak daha önce suç işlemiş ancak cezasının infazı kesinleşmemiş ve hapse girmemiş olanların"- kişiler olduğunu belirtti. Hürriyet,11-Mayıs-2025
https://bianet.org/yazi/barisin-ilk-adimi- siyasi-mahpuslara-ozgurluk-307427#_ftnref2
[3] Kapsamı ve yararlanan mahpus sayısı itibariyle AKP’nin yaptığı ilk geniş infaz düzenlemesi sayılabilecek -mahpus mevcudunun beşte birinin tahliyesi öngörülmekteydi- olan 2016 tarihli 671 sayılı KHK çıkarıldığında, Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği adına kaleme aldığım açıklamada bu konudaki düşüncelerimi açıkça dile getirmiştim: "Bu düzenleme eşitlik ilkesine aykırıdır. Bu af, tüm mahpusları kapsamamakta, yukarıda sıralanan yasa maddeleri gereği yargılanan kişileri dışarıda bırakmaktadır. Mutlak eşitlik tartışması yürütmüyoruz. Ancak böylesi bir yasal düzenlemenin hukuk sosyolojisi açısından bir toplumsal konsensüse dayanması gerekir. Bu düzenlemenin bu haliyle bir toplumsal konsensüse dayanmadığı, toplumsal vicdana ve toplumsal barışa denk düşmediği söylenebilir. Özellikle siyasi mahpusların (TMK kapsamında yargılanan mahpusların) ve “devletin kendisine karşı işlenen suçların” faillerinin toptancı bir şekilde bu af kapsamı dışında bırakılması tartışmaya açıktır. Devletin, “vatandaşlara karşı işlenen suçların” faillerini affederken “kendisine karşı işlenen suçların” faillerini hapiste tutmaya devam etmesi geçmişte de tartışılmış ve dava konusu edilmiştir. Ayrıca tutuklanan binlerce insana yer açmak amacıyla gerçekleştirilen bu düzenleme henüz tutuklu olan, hakkında hüküm verilmeyen ve “masumiyet karinesi” gereği henüz masum sayılan kişilerin tahliye edilenlerden daha da “suçlu” olduğu öngörüsüne dayanmaktadır. Bu ön kabul, mantığa aykırı ve hukuk sosyolojisi açısından kabul edilemezdir. CİSST Web Sitesi: https:// cisst.org.tr/basin_duyurulari/kismi-ozel-affa-iliskin- dusuncelerimizdir/
https://bianet.org/yazi/barisin-ilk-adimi- siyasi-mahpuslara-ozgurluk-307427#_ftnref3
https://cisst.org.tr/basin_duyurulari/kismi- ozel-affa-iliskin-dusuncelerimizdir/
[4] Bu konuyu ve “Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulları”nın işleyişini anlatan iki yazı için bakınız: Hikmet Adal, Tahliyesi bir günden az sürdü: Selçuk Kozağaçlı hapse gönderildi, bianet,17- Nisan-2025. Erişim Tarihi:13-Mayıs-2025
Evrim Kepenek, İlhan Sami Çolak’ın tahliyesini engelleyen Cezaevi İdare Kurulları nasıl çalışıyor?, bianet,23- Ağustos-2024, Erişim Tarihi:13- Mayıs-2025
https://bianet.org/yazi/barisin-ilk-adimi- siyasi-mahpuslara-ozgurluk-307427#_ftnref4
https://bianet.org/haber/tahliyesi-bir-gunden- az-surdu-selcuk-kozagacli-hapse-gonderildi-306546
https://bianet.org/haber/ilhan-sami-comakin- tahliyesini-engelleyen-cezaevi-idare-kurullari-nasil- calisiyor-298913
https://bianet.org/yazi/barisin-ilk-adimi- siyasi-mahpuslara-ozgurluk-307427
=======================
Gazeteci Evrim Kepenek’e, yaptığı haber gerekçesiyle "soruşturmanın gizliliğini ihlal" suçlamasıyla 10 ay hapis cezası verildi.
14-Mayıs-2025
Artı Gerçek - İstanbul Beylikdüzü’nde iki yaşındaki bir çocuğun, “cinsel istismar nedeniyle öldüğü” iddiasını haberleştiren bianet kadın haberleri editörü Evrim Kepenek “soruşturmanın gizliliğini ihlal” iddiasıyla yargılandığı davada hakim karşısına çıktı. Bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası istenen Kepenek, Büyükçekmece 9’uncu Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya avukatı Deniz Yazgan Şenay ile katıldı.
Evrim Kepenek, savcının verdiği mütalaaya karşı savunma yaparak, 20 yıldır gazetecilik yaptığını belirtti. Evrim Kepenek, haberi yaptığı sırada dosya üzerinde bir gizlilik kararı olmadığını söyledi.
Haberinin yayınlanmasının ardından dosyaya gizlilik kararı konulduğunu söyleyen Evrim Kepenek suç işleme kastının olmadığını ifade etti.
Evrim Kepenek, “Mesleki yaşamım boyunca basın meslek ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kaldım. Özellikle kadınların ve çocukların sesini duyurmak için çalıştım. Mağdurları yeniden mağdur etmeden, toplumu doğru ve etik biçimde bilgilendirmek, gazetecilik anlayışımın temelidir. Söz konusu haberde de aynı ilkeler doğrultusunda hareket ettim. Ne çocuğun ne de ailesinin adını kullandım. Masumiyet karinesine saygı göstererek, yalnızca doğrulanmış bilgi ve bulgulara dayanan bir haber yaptım” dedi.
“Ben bu haberi yaparken çocuk istismarına dair duyarlılığı ve kamu yararını gözeterek, görünüşte haklılık ilkesine bağlı kaldım” Evrim Kepenek, beraat talebinde bulundu.
Avukatı Deniz Yazgan Şenay “Müvekkilim haberinde isim kullanmamıştır. Çocuğun dedesiyle ilgili yapılan haberlerde müvekkilim ne isim kullanmıştır, ne de hedef göstermiştir. Kast unsuru yoktur. Beraatına karar verilmesini talep ediyoruz" diye konuştu.
Daha sonra mahkeme duruşmaya ara vermeden kararını açıkladı. Kararda, Evrim Kepenek’e 10 ay hapis cezası veren mahkeme, hükmün açıklanmasını geri bıraktı.
https://artigercek.com/guncel/gazeteci-evrim- kepeneke-10-ay-hapis-cezasi-336413h
=======================
14-Mayıs-2025
Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü, öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları gibi yerlerde “manevi danışmanlık ve din hizmeti” sunacak.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini yayınları inceleme, mealleri denetleme ve dini günleri tespit etme görevleri yeniden düzenleniyor. Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü, bu düzenlemeyle; öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti sunacak. Ayrıca Başkanlık müşaviri, Başkanlık müftüsü ve Başkanlık vaizi ünvanındaki personel, başkanın uygun göreceği kadrolara atanabilecek.
Bazı Kanunlarda ve 660 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede (KHK) Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edildi. Teklifle komisyonda kabul edilen değişikliğe göre Din İşleri Yüksek Kurulu, Kur’an-ı Kerim meallerini Başkanlık ile diğer kamu kurumları, özel kişi ve kuruluşların talebi üzerine veya resen inceleyecek ya da incelettirecek.
Yayının internet ortamında yapılması halinde, Başkanlığın müracaatı üzerine, yetkili ve görevli yargı mercii bu yayınla ilgili olarak içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararını verecek.
Kabul edilen teklifle Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü, öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti sunacak.
Genel Müdürlük tarafından ayrıca ‘ihtiyaç duyulan yerlerde’ okuma salonu, aile ve dini rehberlik merkezi, gençlik çalışmaları merkezi ve benzeri yerler açılacak ve bunlarla ilgili işler yürütülecek.
Genel Müdürlük, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yönetilen cami, mescit ve Kur’an kurslarının müştemilatındaki yerlerin kiralanması, işletilmesi veya işlettirilmesi ile ilgili iş ve işlemleri yürütecek.
Başkanlık müşaviri, Başkanlık müftüsü ve Başkanlık vaizi ünvanındaki personel, başkanın uygun göreceği kadrolara atanabilecek. Kamu Personeli Seçme Sınavı (B) grubu puan sırasına göre ilk defa açıktan atanacak personel, alım yapılacak her bir ünvan için boş kadro sayısının 3 katına kadar çağırılacak adaylar arasından Başkanlıkça yapılacak sözlü sınav başarı sırasına göre atanacak.
Hac ve umre hizmetlerinin yürütülmesi, Hac ve Umre Hesabı’nın oluşturulması, bu hesapta yer alan tutarların harcanması, hac ve umre dönemlerinde hac ve umre faaliyetleri için yurt içinde görevlendirilen Başkanlık personeline sınav hizmetleri karşılığında ödenecek ücretler, Bakanlıklar arası Hac ve Umre Kurulu ile Hac ve Umre Komisyonunun kuruluş, görev ve yetkilerine dair usul ve esaslar Cumhurbaşkanınca belirlenecek.
Başkanlıkça yapılan sınavlarda soru hazırlama komisyonu üyesi, sınav komisyonu üyesi ve sınav görevlisi olarak görevlendirilen personele sınav ücreti ödenecek. Sınav ücreti, sınavda görevlendirilenlere her bir gün için kanun teklifinde belirlenen gösterge rakamlarının, Devlet Memurları Kanunu’na göre aylıklar için belirlenen memur maaş kat sayısının çarpımından oluşacak.
https://acikgazete.com/diyanete-yeni-yetkiler- geliyor/
=======================
14-Mayıs-2025
Papa 14’üncü Leo’nun köklerinin Kayseri’ye dayandığı iddia edilse de ABD basını, Leo’nun anne tarafının geçmişini Karayipler’e, baba tarafını Fransa’ya dayandırdı.
Katoliklerin yeni ruhani lideri ve Vatikan Devlet Başkanı Papa 14’üncü Leo hakkında yerel basın ve sosyal medyada köklerinin Kayseri’ye dayandığına dair iddialar ortaya atıldı. Papa Leo’nun büyük dedesi olduğu söylenen Setrak Parsehyan’ın 1915’li yıllarda Kayseri’nin Develi ilçesinden Güney Amerika ülkesi Arjantin’e göç ettiği ileri sürüldü.
Bu haber Develi sakinlerini de şaşırtırken, ABD basınına yansıyan haberler ilk ABD’li papa olan 14’üncü Leo’nun köklerinin New Orleans’taki siyah Kreol halkına dayandığını ortaya koydu.
The New York Times (NYT) gazetesinin haberine göre, Papa 14’üncü Leo’nun anne tarafından büyükannesi ve büyükbabası, çeşitli tarihi kayıtlarda “siyah” ya da “mulatto” yani “melez” olarak geçiyordu.
İki isim, New Orleans’ın Seventh Ward bölgesinde yaşıyordu. Söz konusu bölge ise geleneksel olarak Katoliklerin ağırlıkta olduğu bir yerdi ve Afrika, Karayipler ve Avrupa’dan göç geçmişi bulunan insanların “bir potada eridiği” bir bölge olarak biliniyordu.
Joseph Martinez ve Louise Baquié, 20’nci yüzyılın başlarında Şikago’ya taşındı ve burada aynı zamanda Papa’nın annesi olacak kızları Mildred Martinez’i dünyaya getirdi.
Habere göre, Papa 14’üncü Leo, sadece ilk ABD doğumlu Papa olarak kayıtlara geçmekle kalmadı, aynı zamanda ABD toplumunun karmaşık ve zengin dokusunu oluşturan pek çok hattı gözler önüne seren bir aileden gelmesiyle de öne çıktı.
New Orleanslı soybilimci Jari C. Honora, Papa’nın atalarının nereden geldiğini ortaya koyarken, The New York Times’a konuşan ağabeyi John Prevost da Honora’nın anlatımlarını doğruladı.
Honora, kısa mesajla yaptığı açıklamasında, Papa’nın atalarının Amerikalıların nasıl iç içe geçmiş olduğunu bir kez daha hatırlattığına işaret ederek, “Umarım bu, hem özgür hem köleleştirilmiş tüm siyah Katoliklerin uzun tarihine ışık tutar” dedi, Papa 14’üncü Leo’nun ailesinin de buna dahil olduğunu anlattı.
Papa 14’üncü Leo’nun Kreol geçmişine kamuoyu önünde hiç atıfta bulunup bulunmadığı ise netlik kazanmadı.
Erkek kardeşi ailenin kendilerini siyah olarak tanımlamadığını anlatırken, Tarihi New Orleans Koleksiyonu isimli müzede çalışan Honora Papa’nın Güney ile olan bağlantısını ortaya koydu. Papa’yı New Orleans’a bağlayan kanıtlar arasında anneannesi ve dedesinin 1887 yılına ait nikah cüzdanları ve Martinez ailesinin Şikago’daki aile mezarlığının bir fotoğrafı da vardı.
Honora’nın araştırmasına göre, dede Martinez, 1900 yılında yapılan nüfus sayımında “siyah” olarak kayıtlara işlenmiş, doğum yeri “Hayti (Haiti) olarak, mesleği ise “sigara imalatçısı” olarak ifade edilmişti. Honora, Martinez çiftinin siyah olduğu konusunda hiçbir şüphe olmadığını belirtti.
Papa’nın kardeşi John Prevost, baba tarafından büyükanne ve dedelerinin ise Fransa’dan geldiğini anlattı. Buna göre, babaları ABD’de doğmuştu. Papa ve kardeşi Kreol kökenleri hakkında ise hiç konuşmamıştı. John Prevost, “Bu hiçbir zaman mesele olmadı” dedi.
İHA’nın haberine göre, Katolik Kilisesi’nin yeni lideri olarak seçilen Papa 14’üncü Leo’nun büyük dedesi Setrak Parsehyan’ın 1915’li yıllarda Kayseri’nin Develi ilçesinden Arjantin’e göç ettiği iddia edilmişti.
14’üncü Leo’nun aile geçmişiyle Kayserili olduğu iddia edilirken, bu haber Develileri şaşırtmıştı. Develi ilçesinde eski Ermeni evlerinin bulunduğu Reşadiye Mahallesi Muhtarı Yusuf Çelik, “Bizde Papa’nın Develili olduğunu sosyal medyadan öğrendik ve şaşırdık. Katolik Kilisesinin ruhani lideri 14’üncü Leo’nun dedelerinin bu mahallede yaşadığı söyleniyor. Bizde ‘hayırlısı olsun’ diyoruz” ifadelerini kullanmıştı.
Öte yandan, bu iddialar resmi olarak doğrulanmış değil. NTV
https://acikgazete.com/papa-leoyu-nasil- kayserili-yaptilar/
=======================
14-Mayıs-2025
https://acikgazete.com/wp-content/ uploads/2025/05/a1-3.jpg
Kıbrıslı Türk ve Rum tiyatro sanatçılarının birlikte hazırlayıp sahneye koyduğu üç dilli tiyatro oyunu “Hasan’ınan Gadinu” 30 Mayıs Cuma ve 1 Haziran Pazar günleri sahneye konacak.
Türkçe, Rumca ve İngilizce olarak hazırlanan ve izleyicilerin sadece dillerden bir tanesini anlayabilmesi durumunda dahi olayları takip edebilecekleri sağlanan oyun, Haringey Kıbrıslılar Merkezi’nde (Cypriot Community Centre, Earlham Grove, Wood Green N22 5HJ) sahneye konacak.
Artun Gökşan Lurucinalı ve Vasilis Panayis tarafından yazılan oyun, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların 2003 yılında barikatların açılmasıyla yeniden biraraya gelmelerini ve aralarında geçen olay ve diyalogları konu alıyor.
Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların savaşlardan önceki yaşantısı, savaşlarla birlikte yaşanan olumsuzluklar ve geleceğe dair umutların ele alındığı oyun, saat 19:30’da başlayacak.
30 Mayıs Cuma ve 1 Haziran Pazar günleri sahneye konacak olan “Hasan’ınan Gadinu”oyununun biletlerini ayırtmak için 07714 328 786’dan Artun Gökşan’ı arayabilirsiniz.
https://acikgazete.com/iki-toplumlu-uc-dilli- kibris-tiyatro-oyunu-ilk-kez-sahnede/
=======================
13-05-2025
Beyaz Saray, ABD’yle Suudi Arabistan arasında 142 milyar dolarlık ‘tarihteki en büyük’ silah satış anlaşmasını imzaladığını duyurdu.
ABD Başkanı Donald Trump. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman. Fotoğraf: AA
ABD Başkanı Donald Trump üç ülkeyi kapsayan Ortadoğu turunun ilk durağı Suudi Arabistan’da.
Beyaz Saray’ın açıklamasına göre Amerikan savunma şirketlerinden 142 milyar dolar değerindeki savaş ekipmanları ve hizmetleri Suudi Arabistan’a satılacak.
Satışlar beş kategoriye ayrıldı: Hava kuvvetlerinin geliştirilmesi ve uzay kabiliyetleri, hava ve füze savunması, deniz ve kıyı güvenliği, sınır güvenliği ve kara kuvvetlerinin modernizasyonuyla bilgi ve iletişim sistemlerinin güncellenmesi.
Ayrıca Trump’ın Suudi Arabistan’dan 600 milyar dolarlık yatırım taahhüdü aldığı duyuruldu.
Anlaşmaların ABD’yle Suudi Arabistan arasında yeni bir ‘altın çağı’ temsil ettiği söylendi.
İki ülke pek çok farklı alanda anlaşmalar imzaladı.
İki ülkenin enerji bakanlıklarınca imzalanan anlaşmayla, Suudi Arabistan’ın enerji altyapısının yenilenmesi, geliştirilmesi, finansmanı ve dağıtımına odaklanılacak.
ABD’li hava yolu şirketlerinin, ABD’ye uğramadan Suudi Arabistan’la üçüncü ülkeler arasında kargo taşımasına imkan sağlayacak Hava Taşımacılığı Anlaşması güncellenecek.
Suudi şirketi DataVolt, ABD’de yapay zeka veri merkezleri ve enerji altyapısına 20 milyar dolarlık yatırım yapacak.
Google, DataVolt, Oracle, Salesforce, AMD ve Uber, her iki ülkede dönüştürücü teknoloji yatırımları için toplam 80 milyar dolarlık yatırım yapacak.
Hill International, Jacobs, Parsons ve AECOM gibi Amerikan şirketleri, Kral Selman Uluslararası Havalimanı, Kral Selman Parkı gibi önemli altyapı projeleri inşa edecek.
Sağlık sektöründe Shamekh IV Solutions şirketi, Michigan’da yüksek kapasiteli bir serum üretim tesisi dahil toplam 5,8 milyar dolarlık yatırım yapacak
Toplam yatırım paketi 600 milyar doları aşacak. Beyaz Saray’ın açıklamasında bunun ‘iki ülke arasındaki en büyük ticari anlaşma seti’ olduğu belirtildi.
https://www.diken.com.tr/abd-suudi-arabistanla- tarihteki-en-buyuk-silah-satis-anlasmasini-imzaladi/
=======================
@cigdemtoker
14-Mayıs-2025
Şu ana kadar “terörsüz Türkiye” kavramının demokratik değerleri içerdiğine dair bir emare göremedik. Aksine bu sürecin, AKP’nin ihtiyaçlarına göre şekillenip içi doldurulacak bir anayasa arayışına esas oluşturup oluşturmayacağı en önemli mesele olarak belirginleşiyor
Sıvasız damlara, perde niyetine naylon gerilmiş briket pencerelere, ne pahasına olursa olsun ateş düşsün de ana babaların yüreğini dağlasın demiyor kimse. Kimse şehit vermeye devam edilsin demiyor.
Güvenlik güçleri başta olmak üzere, on binlerce kamu görevlisini şehit eden, sivil vatandaşları hayattan koparan bir terör örgütünün silah bırakma kararından, “normal koşullarda” sadece memnuniyet duyulur.
Ancak ne bir tane doğru var ne de hakikatin tek bir yüzü.
46 yıllık bir terör örgütüne, -dün değil de nedense -bugün- silah bırakma duyurusu yaptıran çağrı, AKP ve MHP’den yani Cumhur İttifakı’ndan geldiyse; ülkede yaşayanlara “Sadece memnun olun, soru sormayın tereddüt etmeyin, belirsizliklere aldırış etmeyin” demek de hiç normal değil.
AKP iktidarı, beğenmediği Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayan bir iktidar değil mi?
Yıllardır hiç de normal olmayan bir siyasal ortamda yaşayanlar bizler değil miyiz? Bütün hak ihlalleri, hukuka aykırı onca uygulama her gün gözümüzün içine bakıla bakıla sergilenirken, bizden beklenen, bütün bu olanları kayıtsızca kabullenmemiz olmadı mı?
Daha düne kadar, onlarca gazete, yayın ve kanaldan geçen yüzbinlerce, belki de milyonlarca, haber metninde, “terör örgütü PKK ” denilmişken, bu niteleme, ani bir sessiz mutabakatla nasıl kalkıveriyor? Kelimeler evreninde bile olsa, PKK’nın adeta legalizeymiş gibi anılmasına kim karar veriyor?
Dahası, son birkaç yıldır özellikle iktidarın bağlı medyasında PKKYPG diye anılan kısaltmadaki YPG nereye uçtu? YPG, PKK’nın uzantısı terör örgütü değil miydi?
Yasalar ortadayken dil ve literatürdeki bu radikal değişim ışık hızıyla dolaşıma kimlerin talebiyle giriyor? İşler yolunda gitmezse yarın öbür gün “terör örgütü” nitelemesi konulmadığı için gazetecilerin soruşturmaya uğramayacaklarının garantisi mi var?
Yakın geçmiş bu tür garabet durumların örnekleriyle dolu değil mi? Bir siyasetçi, bir gazeteci, bir kanaat önderi hiç beklenmedik bir anda geriye dönük sosyal medya hesapları didik didik edilerek gözaltına alınıp tutuklanmıyor mu?
* *
Sorular bir değil, onlarca yazıyı inşa edecek kadar uzatılabilir.
Özeti şu ki, memleketin en uzun sürmüş, en sancılı, en acılı, en ağır bedelleri ödetmiş meselesinde; neden böyle, neden şimdi, nasıl soruların sormak ve cevap beklemek bir yurttaşlık hakkıdır.
Birileri, -belki de “yeni” (!) Anayasa ile- yerine “ümmet”i koymayı hayal etse de kıskançlıkla sahip çıktığımız ve çıkacağımız yurttaşlıktan söz ediyorum. Yurttaşlık, Anayasa’da güvence altına alınan birçok hakla birlikte icraat sahiplerinden, erk kullananlardan hesap sorma hakkını içerir.
İlk çözüm sürecinin seyrini, aşamalarını, nasıl sonlandığını yaşı yeten herkes hatırlıyor.
“Süreç” adı verilen bu yeni dönemi, gerçekte hangi koşulların ve siyasal, uluslararası dinamik ve hedeflerin belirlediği, taviz(ler) verilip verilmediği kamuoyuna net biçimde açıklanmalıdır.
Sözgelimi, hukuksuz bir heyetin hukuksuz kararıyla diploması iptal edilen cezaevindeki İBB Başkanı İmamoğlu’nun mesajlarını ilettiği sosyal medya hesabı toptan kapatılırken; cezaevindeki terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın silahların bırakılması sürecindeki rolünü hangi imtiyazlarla oynayabildiği, ceza kanunlarının genelliği, eşitliği ve objektifliğine ne olduğu sorulabilir.
“Lozan Sözleşmesi’nin hedefe konulduğu bir metinle barış sağlanacağı nasıl düşünülüyor” denilebilir.
Mevcut yasaların kapasitesinin, “terörsüz Türkiye” ortamı için yeterli olmadığı ortadayken, yeni yasal düzenlemelerin hangi mutabakatla ve nasıl TBMM’ye getirileceği merak edilebilir.
Şu ana kadar “terörsüz Türkiye” kavramının demokratik değerleri içerdiğine dair bir emare göremedik. Aksine bu sürecin, AKP’nin ihtiyaçlarına göre şekillenip içi doldurulacak bir anayasa arayışına esas oluşturup oluşturmayacağı en önemli mesele olarak belirginleşiyor.
O nedenle barışı dilerken soru sormayı, cevap beklemeyi bırakmamak da zorunlu. Eskiden okullarda bir ders olarak okutulan Yurttaşlık Bilgisi adına.
Not: Yazının başlığı, Bülent Ortaçgil’in “Bu İş Zor Yonca” şarkısındaki dizeden alıntı: “Çünkü insanlar aylar boyunca/ Hiç soru sormadan durur.”
Çiğdem Toker, Diyarbakır’da doğdu. Denizli Lisesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Gazeteciliğe üniversite öğrencisiyken Anka Ajansı’nda başladı. Günaydın, Ankara Ulus gazetelerinde, Nokta dergisinde stajlar yaptı.
Anadolu Ajansı’nın sınavlarını (1988) kazanarak, adliye, Devlet Güvenlik mahkemeleri (DGM), yüksek yargı muhabiri olarak çalıştı. 1990- 1993 yıllarında haftalık Ekonomik Panorama dergisinde; sonrasında da kesintisiz 15 yıl Hürriyet Gazetesi Ankara Bürosu’nda ekonomi muhabiri olarak görev yaptı. Burada maliye, vergi, özelleştirme, enerji, rekabet politikalarını izledi. 1994-ve-2001 ekonomik krizlerini, IMF ile ilişkileri, kriz kapsamında çıkarılan kanunların TBMM’deki yasama süreçlerini haberleştirdi. Çeşitli ülkelerde Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası toplantıları muhabir olarak takip etti.
Habertürk gazetesinin ilk Ankara temsilcisi olarak gazetenin Ankara bürosunu kurdu. İstifa ederek ayrıldı. İnternet gazetesi T24’ün ilk yayınlarında OECD’nin "Futbolda Kara Para Aklama" raporunu konu alan dizi yazısıyla yer aldı. Köşe yazarı ve Ankara Temsilcisi olarak çalıştığı Akşam gazetesinden, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) el koyma sürecinde kendi isteğiyle ayrıldı.
2013- 2018 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Gazetenin sahibi konumundaki Cumhuriyet Vakfı yönetimi değiştikten sonra kendi isteğiyle ayrıldı. 2018’de katıldığı Sözcü gazetesindeki yazılarına 2022 Kasım ayında ’küçülme’ gerekçesiyle son verildi. Fox TV kanalında yayımlanan "Orta Sayfa" adlı haber programında yorumcu olarak yer alıyor.
Eleştirel finans haberciliği olarak da tanımlanan yazıları hakkında kimileri astronomik, çok sayıda manevi tazminat davası açıldı. Konusu bir imar haberi olan yazısı hakkında hapis cezası istemiyle yargılandı. Kamu ihaleleri ve şirketleri konu alan çok sayıda yazısı da Sulh Ceza hâkimlikleri kararlarıyla erişime engellendi.
► Adım da Benimle Beraber Büyüdü- Abdüllatif Şener, Doğan Kitap, 2008
► "Türkiye’de Sağlıkta Kamu Özel Ortaklığı - Şehir Hastaneleri" kitabına makale katkısı, İletişim Yayınları, 2018
► Kamu İhalelerinde Olağan İşler - Tekin Yayınevi, 2019
► İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi "En Başarılı İktisat Muhabiri Ödülü" (1995)
► Sabah Gazetesi "Muammer Yaşar Bostancı Haber Yarışması Büyük Ödülü" (1997)
► Türkiye Ziraat Odaları Birliği "Basında Tarım Ödülü" (2000)
► Milliyet Gazetesi "Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü" – "Taksiyarhis’in Zehra Teyzesi" başlıklı röportaj (2001)
► Türkiye Gazeteciler Cemiyeti- TGC "Sedat Simavi Gazetecilik Ödülü" |"Evcil’in Dönüşü" dosyası – (2005)
► European Press Prize "The Mystery of the Secret Funds" – "Yorumcu Ödülü"nde kısa liste (2015)
► Halkevleri "Basın Ödülü" (2016)
► Uluslararası Şeffaflık Derneği Ödülü (2016)
► İstanbul Tabip Odası "Basında Sağlık Ödülü" (16-20-2018 ve 2019)
► TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi "Emre Madran Koruma Ödülü" (2017-ve-2019)
► Eskişehir - Bilecik Tabip Odası "Halk Sağlığı Ödülü" (2017)
► ÇGD "Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Ödülü" (2017)
► ÇGD Bursa Şubesi "Meslekte Dayanışma Ödülü" (2018)
► Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü "Uluslararası Cesaret Ödülü - Kısa liste" (2018)
► Sedat Simavi Gazetecilik Ödülü – "Kamu İhalelerinde 21/b Usulü" dosyası- (2018)
► Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği "Önder Kadınlar Ödülü" (2019)
► Rekabet Derneği "Adil Rekabete Katkı Ödülü" (2019)
► TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası "Hasan Balıkçı Onur Ödülü" (2020)
► Halkevleri Dayanışma Ödülü (2020)
► Ankara Tabip Odası – "Şehir hastanelerinin ekonomi politiğini tüm gerçekliğiyle ortaya koyarak kamuya ve sağlık çalışanlarına etkilerini görünür kılan haberleri" nedeniyle (2021)
► TMMOB Şehir Plancıları Odası - Kent Planlama Basın Ödülü (2021)
► İzmir Gazeteciler Cemiyeti "Hasan Tahsin Basın Özgürlüğü Ödülü" (2021)
► SES Eşitlik ve Dayanışma Derneği "Yılın Kadınları" Ödülü (2021)
► Alanya Gazeteciler Cemiyeti - Ulusal Basında Yılın Gazetecisi Ödülü (2021)
https://t24.com.tr/yazarlar/cigdem-toker/cunku- insanlar-aylar-boyunca,49895
=======================
14-05-2025
İçeride Erdoğan’ı ömrü vefa edene kadar o koltukta oturtacak, dışarıda ise Türklerle Kürtleri emperyalizmin çıkarları ve İsrail’in güvenliği adına başka halkların üzerine sürecek bir barış, barış falan değildir.
Akademilerde ders olarak da okutulan çatışma-çözüm süreçlerine bakıldığında, tarafların belli bir anlaşma ve çözüm zeminine ulaştıkları zaman kazanan tarafın kendileri olduğuna dair bir söyleme başvurdukları görülür; çünkü aksi bir tutum yenilginin ve masaya o yenilgi nedeniyle oturulduğunun kabulü olarak algılanacaktır.
PKK’nın 11 Mayıs itibariyle silah bırakma ve kendisini feshetme kararı aldığını duyurmasıyla başlayan karşılıklı açıklamalar da buna uygun bir şekilde ilerliyor. İktidar ve devlet, ortaya çıkan durumu “terörsüz Türkiye” olarak adlandırarak bir zafer ilan ediyor; benzer bir şekilde PKK da uzun yıllar boyunca verdikleri mücadelenin devleti kendileriyle bir anlaşma yapmaya mecbur kıldığını öne sürüyor.
Yani iki taraf da kuyruğu dik tutmaya çalışıyor ve PKK açıklamasında kullanılan dil de biraz bununla ilgili. PKK nasıl ortaya çıktığını anlatırken özellikle Lozan’a ve 1924 Anayasası’na atıf yapıyor, sert ifadeler kullanıyor ve bu ikisiyle birlikte “inkâr, imha ve soykırım” sürecinin başladığını ve buna direndiklerini söylüyor.
Cümlenin düz anlamıyla bakıldığında, yani cümle “Kürt sorununun gerisinde ve PKK’nın ortaya çıkışında Lozan Anlaşması ve 1924 Anayasası temel faktörlerdir” diye okunduğunda bunun bir gerçeklik olduğu yadsınamaz. Sahiden de Milli Mücadele’de Kürtlerin varlığı Türklerle denk bir şekilde ve “İslam-ı Anasır” anlayışı çerçevesinde kabul edilmişken, 1921 Anayasası’nda da adları zikredilmeden yaşadıkları yerlerde “muhtariyet”e, yani özerkliğe sahip olacakları vaat edilmişken, Milli Mücadele’nin kazanılmasıyla birlikte işler değişiyor.
Milli Mücadele’nin başarısının hemen ardından Lozan Anlaşması’nda Kürtlerin yeni kurulacak devletteki yerinin, statüsünün ne olacağına dair bir hüküm bulunmazken, 1924 Anayasası’nda da artık “muhtariyet” de dâhil olmak üzere Kürtlerin statüsüne dair herhangi bir ifade bulunmadığını görürüz.
Dolayısıyla savaş sonrası Kürtler kendilerini kandırılmış hissetmektedirler ve zaten çok kısa bir süre sonra Şeyh Sait isyanı başlayacak, isyan yenilgiyle sonuçlansa da Kürt sorunu on yıllar sonra PKK’nın ortaya çıkışını sağlayacak şekilde varlığını devam ettirecektir.
PKK’nın ilk yıllarında ve hatta Öcalan yakalanıp cezaevine konulduktan sonra da Kürt hareketinin söyleminde Lozan karşıtlığı merkezi bir yer tutmuyor, bunun üzerinden bir tutum geliştirilmiyordu. Ancak özellikle son yıllarda, Lozan’ın her yıldönümünde bir tartışma başlatmak gelenek haline geldi; Lozan’a dair paneller, sempozyumlar yapıldı ve anlaşmada Kürtlerin statüsünü tanıyan bir revizyona gidilmesi talep edilmeye başlandı.
Dolayısıyla söz konusu cümle düz anlamıyla değil, siyasi mesajı itibariyle okunduğunda Lozan’ın tartışmaya açılması ve anlaşmada birtakım revizyonlara gidilmesi talebi olarak görülebilir ki zaten böyle de görüldü ve ciddi bir tepkiyi de beraberinde getirdi.
Bu noktada çok açık bir şekilde ifade etmek gerekiyor ki Lozan Anlaşması sadece Kürt sorununa indirgenemez ve geride kalan yüz yılın ardından “Kürt sorununa çözüm” adı altında bu anlaşmayı tartışmaya açmak hem Türklerin hem Kürtlerin bu coğrafyadaki varlıklarını uluslararası bir tartışmaya açmak anlamına gelir ki bunun kimseye en ufak bir faydası olmayacaktır.
Bu yüzden de silahların bırakılması boyunca yaşanacak tartışmalar Lozan-Sevr karşıtlığının dışında bir yere yerleştirilmeli, metinde de geçen “ortak vatan” ve “eşit yurttaşlık” sorunun çözümünün ve bir arada yaşamanın ana ekseni olarak görülmelidir. Yüz yıl sonra hâlâ daha bu coğrafyadaki varlığımızı tartışamayız, Cumhuriyet’ten ve Lozan’dan geri adım atamayız, buna dair atılacak her adım felaketi çağırmak anlamına gelecektir çünkü.
Öte yandan şu da akılda tutulmalıdır ki tarihsel olarak Lozan’la derdi olan diğer aktör Türkiye İslamcılığıdır ve Necip Fazıl’ın, Kadir Mısıroğlu’nun talebeleri Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’e olan düşmanlıklarının doğal çıktısı olarak tıpkı üstatları gibi Lozan’a da düşmandırlar. Yani Lozan karşıtlığı bu ülkede gericiliğin alamet-i farikalarından biridir ve bununla en ufak bir ortaklaşmadan kaçınmak mutlak bir zorunluluktur.
Kürt sorunun çözümüne dair atılması gereken yasal adımlar elbette ki vardır ama bu adımların atılması için bir uluslararası anlaşma olan Lozan’ın revizyonuna gerek yoktur; bu tartışma yanlış bir tartışmadır ve çözümün önünde engeldir.
Gelelim “barış”a… Kürt sorununun varlığına ve ancak siyasi yöntemlerle çözülebileceğine karşı çıkan ve meseleyi teröre indirgeyen yaygın bakış açısı, AKP-MHP eliyle dayatılan sürecin “barış” adı altında kutsanması ve kayıtsız-şartsız bir şekilde desteklenmesi gerektiği anlamına gelmez. Bu noktada “Kürtlere akıl vermeyin” tarzı lafazanlıklara itibar edilmemeli, iktidarın süreç eliyle ülkeyi içeride ve dışarıda götürmek istediği yere açık ve güçlü bir şekilde itiraz edilmelidir.
Sürecin nasıl başladığı ve nasıl ilerlediği düşünüldüğünde iktidar açısından varılacak yerin ne olduğu bellidir. Süreç İsrail’in Gazze’deki katliamı gerekçe gösterilerek ve Erdoğan’ın “sıra Türkiye’ye geliyor” iddiasıyla, geçen yıl 30 Ağustos’ta “iç cepheyi güçlendirmeliyiz” çağrısıyla başlamış, Bahçeli bu çağrıya uygun bir şekilde 1 Ekim günü Meclis’in açılışında DEM’lilerle tokalaşmış, kısa bir süre sonra da Öcalan’a DEM Parti kürsüsünde konuşma çağrısı yapmıştır.
Bu sürece eşlik eden diğer bir süreç ise “seçimsizleştirme” olmuş, CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarla adım adım İmamoğlu’na varılmış ve Erdoğan’ın karşısındaki rakip önce diploma iptali, sonra da tutuklama aracılığıyla tasfiye edilmiştir.
Yeni sürece seçimsizleştirme sürecinin eşlik etmesi tesadüf olmadığı gibi bunları iç içe geçmiş süreçler olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. İç cephe ve seçimsizleştirme bir madalyonun iki yüzüdür ve bütünlüklü bir stratejidir. Bu süreçte CHP kriminalize edilip baş düşman kategorisine yerleştirilirken DEM’in en azından tarafsızlaşması ve olan biteni pasif bir şekilde izlemesi istenmiş, bunda da başarılı olunmuştur.
Dolayısıyla silahların susması kendi başına hayırlı bir gelişme olmakla birlikte, hatta siyasal alanın genişlemesine yol açabilecek olmakla birlikte, iktidarın buradan varmak istediği yerin “ömrü vefa edene kadar” Erdoğan’ın o koltukta oturması olduğu açıktır ve sınır çok net bir şekilde buraya çizilmeli, yeni anayasa tartışmaları daha şimdiden mahkûm edilmelidir.
Kürt siyasetinin olanca pragmatizmiyle yeni anayasada Kürtlere dair geçecek kimi ifadelerin karşılığında Erdoğan’a yeniden başkanlık yolunu açması hiç de düşük bir ihtimal değildir ve “siz barışı mı sabote ediyorsunuz” tarzı saldırılara aldırış edilmeksizin “anayasaya uymayanlarla anayasa yapılmaz” ilkesi muhafaza edilip vazgeçilemez bir siyasi tutum halini almalıdır.
Bu noktada sola düşen kıymeti kendinden menkul bir barışa payandalık etmek olmamalı, bu ülkenin asli sahipleri olan Türk ve Kürt emekçilerinin birleşik mücadelesinin nasıl örgütleneceği meselesine odaklanılmalı, ortak vatanımızda bir arada eşit yurttaşlar olarak nasıl yaşayacağımızı gösteren bir yol haritası çıkartılmalıdır.
Bu hem “İslam kardeşliği” palavralarına, hem yeni anayasa tuzağına hem de yeni-Osmanlıcı emperyal fantezilere, birini dışarıda bırakmaksızın kayıtsız şartsız karşı çıkmak anlamına gelir. İçeride Erdoğan’ı ömrü vefa edene kadar o koltukta oturtacak, dışarıda ise Türklerle Kürtleri emperyalizmin çıkarları ve İsrail’in güvenliği adına başka halkların üzerine sürecek bir barış, barış falan değildir.
Sürecin diyalektiği bir yandan sola alan açma potansiyeli taşırken diğer yandan da muhalefetin bütünüyle ezilmesi, ehlîleştirilmesi potansiyeli taşımaktadır, nereye evrileceğini belirleyen şey ise siyasal mücadeleler olacaktır, o halde esas olan bir kez daha mücadeledir.
https://haber.sol.org.tr/yazarlar/fatih-yasli/ lozan-surec-turkler-kurtler-398244
=======================
m.yalciner@hotmail.com mmyalciner
Evvelsi gün PKK, Kurucu Önderi A.Öcalan’ın isteğine uygun olarak kongresinde silahlı mücadeleye son verme ve kendisini feshetme kararı aldığını açıkladı.
Bahçeli’nin 22 Ekim’de Öcalan’a yaptığı çağrıyla başlayan sürecin son adımı olarak geldi bu açıklama.
Bahçeli’yle Erdoğan ve Saray iktidarının amacı kendi sözleriyle “İç cepheyi tahkim etme”ydi.
Tahkimat, şüphesiz Cumhur İttifakı etrafında birleşilerek gerçekleşecek, tek adam iktidarının devamı garanti altına alınacaktı.
Kayyım ve tutuklamalarla sıkıştırılan Kürt ulusal hareketi çağrıyla rejime muhalefetten caydırılarak belirli ulusal hakların kağıda dökülmesi beklentisiyle yeni bir anayasal düzenlemeye de katkı vererek iktidarın desteğine dönüştürülmek istenmekteydi.
Bu kadar değildi;
Saray iktidarı, Ortadoğu’da ve özellikle Suriye’de hareket olanaklarını sınırlayan ve rakiplerince kendisine karşı kullanılan “yumuşak karnı” durumundaki Kürt sorununun oluşturduğu “kambur”undan kurtulmayı hesaplıyordu.
Benzer bir cendereye alınarak İmamoğlu’nun adaylığıyla iktidar alternatifi olarak karşısına dikilen CHP de -bir yandan İBB’ninkiler türünden rant olanakları elinden alınırken- “ehlileştirilmek” istenmişti.
Olmazsa başına kayyım atanarak “iç cephenin tahkimi” kapsamında “majestelerinin muhalefeti”ne dönüştürülecekti.
Yükselen toplumsal muhalefet ve onunla birleşme eğilimi göstermesiyle CHP’ye ilişkin hesap en azından şimdilik bozuldu.
Birincisinin tutması içinse ne dualar ediliyor.
Çünkü, en başta Erdoğan ve Bahçeli’yle Saray iktidarı biliyor ki, iktidarın yanı sıra başta ABD, Fransa, İsrail ve hatta Suudilerin de istismar edip çıkar sağlamak üzere el attıkları çoktan uluslararasılaşmış kadim Kürt sorununun kendi hesapları doğrultusunda çözümü sanıldığı kadar kolay değildir.
Ve zorluğunun temel nedeniyse, en az iktidar kadar sorunun bu girift hale gelmişliğinin farkında olan Kürt ulusal hareketi ve en başta Öcalan’ın da kendi hesapları oluşudur.
Anlaşılmaktadır ki, SDG’nin Suriye’de belirli bir statü kazanması olanağı uğruna Öcalan hem dünyanın değişmesine bağlı ideolojik ve politik nedenlerle hem de askeri olarak varlığını sürdürmesinin üstesinden gelinmesi zor güçlükleri dolayısıyla PKK’yi gözden çıkarmıştır.
Kürt ulusal hareketinin hesabı PKK değil Rojava ve SDG’nin selametini gözetmektedir.
Erdoğan, PKK açıklamasının hemen ardından, aynı gün “Bu açıklamayı örgütün tüm uzantılarını da kapsayan bir karar olarak değerlendiriyoruz” derken dua eder ve Bahçeli’yle birlikte, neredeyse tüm büyük devletler ve bölge gericiliklerinin kol gezdiği, yeniden dizayn edilme masasına yatırılmış Ortadoğu’yla ilgili olarak fazla kolay bir hesap yaptıklarını anlamış gibidir.
PKK’nin silah bırakıp kendisini feshetmesi, tüm bölgesel rakipler nezdinde olduğu kadar gerçekte de Saray’ın Rojava ve SDG üzerindeki baskı ve dayatmalarını etkisizleştirici içeriklidir.
PKK’nin açıklamasıyla aynı gün bir başka açıklama ya da açıklamalar silsilesi daha geldi.
Putin, Ukrayna ile ön koşulsuz barış müzakerelerinin 15 Mayıs’ta İstanbul’da yeniden başlatılmasını teklif ettiği bir açıklama yaptı.
Erdoğan “ev sahipliğini” hemen seve seve kabul ettiğini söyledi.
Zelenskiy önce “Bir ateşkes yapılması” şartını öne sürdü, ancak Trump’ın bir kaş-göz edişiyle vazgeçerek bu tarihte İstanbul’da olacağını açıkladı.
Trump, Zelenskiy’ye Putin’in teklifini “Derhal kabul et” çağrısı yapmıştı.
Beyaz Saray’daki zılgıttan ağzı yanan Ukraynalı ikiletmedi!
Gerçekte Ukrayna’da savaşın barışla yer değiştirmesini Ukrayna madenlerinde gözü olan Trump gündeme getirmişti ve o örgütlüyordu.
Açıklaması, “Perşembe günü Rusya ve Ukrayna ile yapılacak toplantı çok önemli.
Bu görüşmenin gerçekleşmesi konusunda çok ısrarcıydım.
Bu toplantıdan iyi şeyler çıkabileceğini düşünüyorum” şeklinde oldu.
Sözde Erdoğan’la yüz yüze görüşme konusunda anlaşmışlardı.
Ancak Ortadoğu’ya bir gezi düzenlemesine rağmen Türkiye’ye gelmiyor ve dışişleri bakanını yolluyor, Rusya-Ukrayna görüşmeleri açısından “Ortadoğu’da bir yerde olacağım ama faydalı olacağını düşünürsem İstanbul’a uçabilirim” demekle yetiniyordu.
İki barış içerikli tutum.
İlkinde tarafların hesap yapma yeteneği görülürken diğerinde Trump’a tam teslimiyet var.
https://www.evrensel.net/yazi/96932/suriye-ve- ukraynada-iki-tutum
=======================
14-Mayıs-2025
6 Mayısta onsu 3364 dolara yükselen altın fiyatlarında 100 dolarlık gerileme yatırımcılar arasında paniğe yol açtı.
Altın fiyatlarında gerilemeye ABD ile Çin arasında karşılıklı gümrük tarifelerinin indirilmesi yönünde anlaşmaya varılması, Hindistan-Pakistan arasındaki gerilimin yumuşaması etkili oldu.
Bazı finans analistleri bu düşüşü teknik düzletme olarak yorumladı. Goldman Sach “şimdi altın alım zamanı fiyatlar artacak” dedi.
Aslında aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi dünkü altın ons fiyatı Nisan ortası ve mayıs başı seviyesinde idi. Demek ki kısa dönemde panik yapmaya gerek yok.
https://cdn.yenicaggazetesi.com.tr/ other/2025/05/13/1.png
Orta dönemde, aşırı kırılgan yapısı, Çin ve Şanghay ülkelerinin yeni bir para arayışı ve hatta İMF’nin SDR’yi dünya parası olsun şeklindeki önerisi, banknotta güven sorunu yarattı. Bu nedenle altın orta vadede de önemini koruyacaktır.
Son bir yılda altın en yüksek reel getiri sağlayan finansal yatırım aracıdır.
TÜİK verilerine göre, Nisan ayı itibariyle külçe altının enflasyonun etkisi giderildikten sonra reel getiri oranları;
► Aylık yüzde 8,54
► Üç aylık yüzde 19,69
► Altı aylık 12,36,
Yıllık yüzde 16,55 oldu.
Trump’tan sonra dolar sarhoş oldu. Dolar endeksi hareketlendi.
Trump’ın göreve başladığı 20 Ocakta dolar endeksi 109,203 idi. 21 Nisanda 98,044’e geriledi. Dün 13 mayısta 101,385’ oldu.
(Aşağıdaki grafik )
20 OCAK –13-MAYIS -2025DOLARENDEKSİ
https://cdn.yenicaggazetesi.com.tr/ other/2025/05/13/2.png
Türkiye de 2003 ve TÜFE bazlı reel kur endeksine göre, TL döviz sepetine karşı halen yüzde 28 oranında daha düşük değerdedir. Bu nedenle ilave değer kaybı daha zordur. Ayrıca MB kuru frenlemek için faizleri artırdı. 50 milyar dolar döviz sattı.
Nisan ayında doların reel getiri oranı;
► Aylık yüzde eksi 0,26,
► 3 aylık yüzde eksi 0,62,
► 6 aylık yüzde eksi 4,91,
► Yıllık yüzde eksi 14,51 oranında oldu.
https://cdn.yenicaggazetesi.com.tr/ other/2025/05/13/3.png
Euro dolar paritesinin son aylarda Euro lehine artması nedeni ile Euro aylık ve 6 aylık reel getirisi sırasıyla yüzde 3,83 ve yüzde 7,93 oldu. Altı aylık ve yıllık reel getirisi ise eksi oldu.
Mevduat faizi, son beş yılda sürekli reel kayıp getirdi. Sıcak paranın çıkması ve 20 Mart Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, Dolara talebi artırdı ve TL’de güven kaybına neden oldu. Merkez Bankası zorunlu olarak, faizi artırdı ve dolar sattı.
Dolayısıyla, brüt mevduat faizi reel getiri sağladı. Nisan ayında mevduatta brüt faiz reel getiri oranları;
► Aylık yüzde 0,2,
► Üç aylık yüzde 2,04,
► Altı aylık yüzde 2,53
► Yıllık yüzde 3,31 oldu.
Eğer vergileri düşüp, ele geçen mevduat faizini hesaplarsak, mevduat faizi tamamında yine reel kayıp getirdi.
1.13-Mart-2025 günü bu köşede, sıcak para krizi derinleştirecek demiştim. Ayrıca önceki yazımda da sıcak para (kısa vadeli yabancı finansal yatırım sermayesi) girişi, ekonomiyi aşırı kırılgan yapıyor. Kırılgan ekonomilerde hükümetlerin yanlış kararları ve uygulamaları şok krizlere neden olur. Bir hafta sonra Ekrem İmamoğlu tutuklandı ve faiz ve döviz hesabı şaştı. Hükümetin sıcak para sevdası geçmezse, ekonomik istikrar hiçbir zaman gelmeyecektir.
2. Meduat ve kredi faizleri arasında fark yüksektir. Çünkü bankalar düşük faizle para alıp, yüksek karla satıyor. Devlette kredi faiz oranı üstünden stopaj ve muamale vergisi olarak yüzde 20 oranında vergi alıyor. Bu şartlarda TL tasarrufu her zaman eksi reel faiz getirecektir.
3. Dolar ve Euro’nun TL karşısında ne kadar değerli olduğunu bilmiyoruz. Çünkü reel kur endeksinde, 22 sene öncesi, 2003 yılı baz yılı esas alınıyor. Türkiye de gayrimenkul ve denizcilik sektörlerinde Dolar fiyatlarında enflasyon ABD’ den daha yüksek oldu. Bu nedenle 2024 yılı baz yılı olarak alınmalı ve yeni bir endeks hazırlanmalıdır.
4. Ama yine de döviz ve faiz tercihi yapmak gerekirse, TL’den uzak durmak gerekir. Dahası Türkiye de enflasyon tartışıldığı sürece, TL reel değerini net hesaplayamayız.
NOT: Dünkü yazımda Ocak-Nisan TÜİK, TÜFE oranı yerine yanlışlıkla TÜİK Yurt İçi ÜFE oranını vermişim. Okuyucularımdan özür dilerim. Bu nedenle TÜİK bir düzeltme metni gönderdi. Aynen veriyorum:
“TÜFE Nisan ayı haber bültenine göre Türkiye geneli için 2025 yılı birikimli fiyat düzeyi artış oranı, yazıda ifade edildiği gibi %10,19 değil, %13,36 olmuştur. Bu bakımdan bir değerlendirme yapılacak olursa aradaki fark bahsi geçtiği şekilde %6,05 değil, %2,88’dir.
Kaldı ki, “Türkiye enflasyonu” olarak ifade edilen değer, ülkenin resmi istatistik kurumu tarafından, uluslararası kabul gören norm ve standartlar ve geniş çaplı teknik çalışmaların sonucu olarak üretilen resmi bir istatistiktir. “İstanbul enflasyonu” olarak ifade edilen değer ise resmi istatistik programı kapsamında üretilmeyen bir veri olup, yeterli metodolojik ve teknik dayanaklardan uzaktır. Bir sivil toplum örgütü tarafından ilan edilen bu göstergenin, tüm Türkiye için üretilen resmi enflasyon verisi ile kıyaslanması doğru olmayan bir yaklaşımdır.”
=======================
14-05-2025
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, 12 yıllık eğitimle ilgili “Bizim açımızdan sorun yok ancak sahada bu konuda rahatsızlıklarını dile getiren iş dünyası gibi bazı kesimler var” dedi.
9 Mayıs’ta Tekin, sanayi ve ticaret sektörlerinin nitelikli eleman ihtiyacı konusundaki talepleri doğrultusunda, zorunlu eğitim süresinin yeniden değerlendirildiğini belirtmiş ve olası modelleri tartıştıktan sonra bir karar alınacağını söylemişti.
Bakan, Meclis’te AKP’nin grup toplantısı öncesinde bir gazetecinin “Liselerin süreleriyle ilgili bir düzenleme konuşuluyor. Ne aşamada?” sorusuna şöyle yanıt verdi:
► Kamuoyunda bir beklenti, talep oluşursa onunla ilgili çalışmalarımızı yaparız. Başından beri açıklamamız bu. 12 yıllık zorunlu eğitimle ilgili de hem uluslararası raporlarda hem içerideki politik tartışmalarda 12 yıllık zorunlu eğitimle ilgili bazı olumsuz alanların ortaya çıktığı tartışılıyor, konuşuluyor. Biz de izliyoruz.
“12 yıllık eğitimin bu sistemde bazı sorunları olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusunuysa Tekin şöyle cevapladı:
► Bizim açımızdan sorun yok ancak sahada bu konuda rahatsızlıklarını dile getiren iş dünyası gibi bazı kesimler var. Ara eleman temininde güçlük çektiklerini söylüyorlar. Bakanlık olarak halihazırda böyle bir çalışmanın içinde değiliz, biz sadece izliyoruz bu çalışmaları.
https://www.diken.com.tr/12-yillik-egitimle- ilgili-rahatsizligi-olan-iktidar-degil-is-dunyasiymis/
=======================
Dünya genelinde casus yazılımların muhalif kesimleri ve insan hakları savunucularını baskılamak amacıyla kullanımının 'ürkütücü' boyutlara ulaştığına dikkat çeken siber güvenlik uzmanı Osman Demircan, "Bu tarz risklerin ortadan kaldırılması için veri şeffaflığına acil ihtiyaç var" diyor.
Sabah kalkmanız gereken saatte alarmınız çalıyor, kahveniz olurken hava durumunu öğreniyor, kahvaltıda en sevdiğiniz müzikler sıralanıyor, işe giderken en kestirme yolu seçiyor, dijital takviminizden günlük planınızı gözden geçirirken yolda haberleri dinliyor, sadece bir bakışla telefon kilidini açıp, parmağınızla dokunarak kapıları açıyor, gün sonunda kaç adım attığınızı kontrol edip, gece uyku kalitenizi takip ediyorsunuz…
Teknoloji günlük rutinlerimizin parçası haline gelmişken, konum, ses, fotoğraf, sağlık bilgileri gibi pek çok veriyi kimlerle paylaşıyoruz? Teknoloji sayesinde hayatımız kolaylaşırken bireysel özgürlükler sessizce nasıl aşındırılıyor? Kullanıcılar şeffaflaştırılarak nasıl baskı altına alınıyor? İfade özgürlüğü, toplanma hakkı ve azınlık hakları gibi temel insan haklarını hangi riskler bekliyor? Tüm bu soruları siber güvenlik uzmanı Osman Demircan, bianet için yanıtladı.
Osman Demircan
Uluslararası Af Örgütü’nün 150 ülkede yaptığı araştırma, casus yazılım, gözetim teknolojileri ve yüz tanıma sistemlerinin kontrolsüz kullanımının dünya genelinde insan hakları ihlallerine yol açtığını ortaya koyuyor.
Rapora göre, yeni teknolojileri yeterince düzenlemekte başarısız olan, gözetim araçlarını kötüye kullanan ve yapay zekâ aracılığıyla ayrımcılığı ve eşitsizlikleri kalıcı hale getiren hükümetler, günümüzdeki ve gelecek nesillere zarar veriyor. Şeffaflık ve düzenleme eksikliği, casus yazılım gibi gözetim teknolojileriyle ilgili karanlık ticareti gizlemeye devam ediyor.
Günümüzde dijital teknolojilerin hayatımıza bu kadar entegre olması bireysel özgürlüklerimizi nasıl etkiliyor?
Akıllı telefonlardan sosyal medyaya, çevrimiçi alışverişten platformlarından dijital bankacılığa kadar neredeyse tüm hayatımız teknolojiyle iç içe geçmiş durumda. Bu dijital dönüşüm, bir yandan hayatı kolaylaştırırken öte yandan bireysel özgürlüklerimizi de fazlaca etkiliyor. Eskiden sadece devletlerin ve istihbarat birimlerinin elinde olan dijital yollarlar veriye ya da cihazlara erişim araçları, artık cep telefonlarımızla cebimize kadar girmiş durumda. Attığımız her adım, yaptığımız her alışveriş, dinlediğimiz müzik, gittiğimiz restoran birer veri olarak kaydediliyor.
Bu durum, kullanıcıların davranışlarının tahmin edilmesine ve hatta bir adım sonrasına yönlendirilmesine zemin hazırlıyor. Bu aslında günümüzün gerçeği. Alışveriş platformlarının tam da ihtiyaçlarımız doğrultusunda ürünler karşımıza çıkartması, bankaların tam da ihtiyaçlarımız kadar kredi önerilerinde bulunmasını hep bunun sayesinde gerçekleşiyor.
Bireylerin kendi davranışlarını sansürlemeye çalışsa da kontrolün onda olmadığı hissinden kurtulamıyor. Çünkü devreye güvenlik açıkları ve bu açıklar kullanılarak mahremiyet ihlali akıllara geliyor. Çünkü “izlenme hissi” artık somut bir gerçek. Özgürlük, sadece yasalarda yazan bir hak olmaktan çıkıp psikolojik bir mücadeleye dönüştü. Her hareketimizin dijital iz bırakması, maalesef gözetim toplumunun önünü açtı ve bu ayak izlerini oluşturmamak sanal dünyada var olmamak anlamına geliyor.
Ülkelerin hızlıca yanıt vermesi gereken soru şu: Teknoloji bizi özgürleştiriyor mu, yoksa bizi şeffaflaştırarak baskı altına mı alıyor? Bu, teknolojinin kimin tarafından kullanıldığına göre değişiyor.
Devletlerin ve şirketlerin teknoloji aracılığıyla elde ettiği bu büyük veriler, kullanıcılar için ne gibi riskler barındırıyor?
Veri, çağımızın dijital altını konumunda. Ama bu altının nasıl işlendiği büyük önem taşıyor. Şirketler ve devletler, bireylerin davranışlarını tahmin etmek, yönlendirmek, hatta denetlemek için bu büyük verileri kullanıyor. Bu durum, bireylerin şeffaf olmayan algoritmalarla değerlendirilmesi, kredi veya işe alım gibi konularda ayrımcılığa uğraması gibi riskler taşıyor.
Büyük veri, aynı zamanda eşitsizlikleri pekiştiren bir mekanizmaya dönüşebilmekte. Karar alma süreçlerinin algoritmalara devredildiği çağımızda eski önyargılar veriler yoluyla bugüne taşınıyor. Sonuç ise kimi zaman farkında bile olmadan dışlanan, etiketlenen, ayrımcılığa uğrayan insanlar olabiliyor. Dünya genelinde kaçınılmaz bir durum bu.
"Özgürlükler sinsice aşınıyor"
En büyük tehlike ise şu; büyük veriyi toplayan mekanizmaların çoğu, şeffaf değil. Hangi verilerin toplandığını, ne amaçla kullanıldığını, kimlerle paylaşıldığını çoğu zaman bilmiyoruz. Bu bilinmezlik, bireylerin özgürlüklerini sessizce ve sinsice aşındıran bir tehlike.
Teknoloji sayesinde hayatımız kolaylaşırken, mahremiyetimizden ne kadar ödün veriyoruz? Casus yazılımlar ve yüz tanıma teknolojileri gibi araçların hukuka aykırı kullanımı, bireylerin mahremiyetini nasıl etkiliyor?
Elbette hayatımızı kolaylaştırmak için aldığımız bu teknolojik cihazların birde casus yazılımlar tarafından ele geçirilmesi riski var. Hedef alınan kişilerin başta telefonları olmak üzere akıllı cihazlarının içerisine birçok farklı yöntem ile yerleştirilen bu yazılımlar, tüm iletişimi takip edebiliyor. Sadece yazışmalar değil; kamera, mikrofon, rehber, hatta galeri bile izlenebiliyor.
"Dijital Anayasalar oluşturulmalı"
Dünya genelinde en ürkütücü olan kısmı ise bu yazılımların gazeteciler, insan hakları savunucuları ya da muhalifler üzerinde kullanılması. Bu tarz risklerin ortadan kaldırılması için veri şeffaflığına kesinlikle ihtiyaç var. Kanunla korunması gereken bu şeffaflık ülkelerin anayasalarının yanında vatandaşların haklarını dijital dünyada da koruyan Dijital Anayasaları da oluşturmalarından geçmekte.
Bir diğer mahremiyet tehdidi ise yüz tanıma teknolojileri. Bir mağazaya girerken, toplu taşımaya binerken kameraların bizi farkında olmadan tanıyabildiği bir teknolojik evrimleşme yaşıyoruz. Ne zaman, nerede izlendiğinizi bilmiyorsanız, özgürce hareket etmeniz mümkün değil. Herhangi bir ülkeye tatile gittiğiniz ülkeye giriş yaptığınızda alınan yüz algoritmanız ülkeyi gezmeye başladığınızda adım adım takip edilebilmenize neden olabilir. Teknoloji mahremiyeti konusunda sınırlar mutlaka çizilmeli, şeffaflık sağlanmalı ve en önemlisi, bireylerin verileri üzerinde kontrol sahibi olması garanti altına alınmalı.
Gözetim teknolojilerinin yaygınlaşması, bireylerin ifade özgürlüğü ve toplanma hakkı gibi temel hakları etkiliyor. Ayrıca yapay zekâ destekli gözetim sistemlerinin ayrımcılığı ve eşitsizlikleri arttırdığına dair veriler de mevcut. Bunun önüne geçmek mümkün mü?
Yapay zekâ, çağımızın en güçlü teknolojisi. Sağlıktan adalete, eğitimden güvenliğe kadar birçok alanda dünyanın birçok ülkesinde kullanılıyor. Ancak yapay zekânın getirdiği yenilikler bir tartışmayı da beraberinde getiriyor düşüncesindeyim. Yapay zekâ gerçekten tarafsız mı, yoksa ayrımcılığı otomatikleştiren bir araç olarak kullanılabilir mi? Yapay zekâ teknolojisinin insan eliyle yaratılmış olması nedeni ile ciddi önyargılar mevcut.
Yapay zekâ teknolojileri, yeterince temizlenmemiş veriyle eğitildiğinde, özellikle azınlık gruplara karşı ayrımcılık yapabilir. Örneğin yüz tanıma sistemleri siyahileri yanlış tanıyabiliyor ya da sosyal yardım algoritmaları yoksulları dışlayabiliyor olması durumları tüm dünyada tartışma konusu.
Bu sorunun çözümü ise aslında mümkün. Daha şeffaf oluşturulmuş algoritmalar, bağımsız denetim sistemleri ve eşitlik temelli veri politikalarıyla yapay zekânın adil çalışması sağlanabilir. Elbette sadece iyi niyetle değil, yasal zorunluluklar da bu durum için gerekli. İsteyen herkesin bir yapay zekâ oluşturabildiği düşünülürse kanunlar içerikleri ve algoritmaları denetim altına almalı.
Küresel olarak teknolojinin kötüye kullanımında insan hakları ihlallerinin geldiği boyutunu nasıl değerlendirirsiniz? Uluslararası düzenlemeler önlem alma konusunda sizce yeterli mi? Dijital güvenlik için hangi adımlar atılabilir?
Yapay zekâdan yüz tanıma sistemlerine, casus yazılımlardan veri toplama sistemlerine kadar teknoloji büyük bir hızla ilerliyor. Ancak bu ilerleme, insan hakları alanında benzeri görülmemiş bir tehdit dalgasını da beraberinde getirme potansiyeline fazlaca sahip. Küresel ölçekte yaşanan insan hakları ihlalleri, giderek daha fazla teknoloji destekli hale geliyor. Casus yazılımlar istenilen herkesin telefonlarına sızabiliyor. Sosyal medya algoritmaları, bilgi kirliliğini yaymak için kullanılıyor. Hatta bazı ülkelerde vatandaşlar, sosyal puanlama sistemleriyle sürekli olarak izlenip değerlendirmeye tabi tutuluyor.
Uluslararası düzenlemeler teknolojinin hızına yetişmekte zorlanıyor. Avrupa Birliği’nin GDPR gibi girişimleri olsa da, bu tür düzenlemeler sınırlı bölgelerde geçerli ve küresel dev şirketlere karşı etkisi çoğu zaman sınırlı kalıyor. Bu gibi durumlar için ülkemizde de aktif olarak faaliyet gösteren KVKK gibi oluşumlara ihtiyaç duyuluyor. Birleşmiş Milletler ya da başka küresel kurumlar dijital haklar konusunda bağlayıcı ve caydırıcı normlar ortaya koymuş değil.
Demircan’a göre, hızlıca şu yapıların ve kuralların küresel anlamda devreye girmesi gerekir:
Evrensel Dijital Haklar Bildirgesi: Tüm ülkeleri kapsayan, bireylerin dijital ortamda da insan haklarına sahip olduğunu garanti altına alan bir sözleşme.
Algoritmik Şeffaflık Yasası: Yapay zeka sistemlerinin daha tarafsız bir işleve sahip olması kontrol altına alınmalı.
"Casus Yazılım Yasakları:" Küresel anlamda bu tarz uygulamaların ve hareketleri kitlesel olarak engellenmeli bu yasa ile güvence altına alınmalı.
Bağımsız Dijital Haklar Kurulları: Ulusal ve uluslararası düzeyde, teknoloji kullanımının insan hakları üzerindeki etkisini denetleyen şeffaf kurumlar kurulmalı.
Veri Okuryazarlığı ve Dijital Farkındalık: Bireyler, kendi verilerinin ne anlama geldiğini bilmeli ve korunma yolları hakkında bilinçlenmeli.
İngiltereli yazar George Orwell’in 1949 tarihli distopik romanı 1984’te geçen kurgusal lider ‘Büyük Birader’, totaliter gözetim sisteminin sembolüdür.
Günümüzde bu terim; devletlerin ya da şirketlerin aşırı gözetimi, mahremiyet ihlalleri ve sansür uygulamaları için değişmeceli anlamda kullanılıyor. Dijital gözetim, yapay zekâ ve veri toplama tartışmalarında sıklıkla bu metafora başvurulur.
https://bianet.org/haber/insan-haklari-tehdit- altinda-buyuk-birader-tum-dunyayi-gozetliyor-307424
=======================
14-Mayıs-2025
Dil, bir milletin hem hafızası hem de kimliğidir. Kullanılan kelimeler, bir toplumun dünyayı nasıl algıladığını, neye değer verdiğini gösterir. Kendi dilini doğru kullanamayan bir toplumda sorun sadece gramer hataları değildir. Bu, aynı zamanda düşünce sisteminin de yeterince gelişmediğinin, kendini doğru dürüst ifade edemediği gibi karşısındakini de kendi sınırları içinde algılayabildiğinin göstergesidir.
Kelimeleri genellikle yanlış telaffuz eden, anlamlarını tam bilmediği için yanlış kullanan, kitap okumadığı için bir türlü doğru yazamayan insanlardan sizi doğru anlamalarını beklemek, her zar attığınızda düşeş gelmesini beklemek gibi bir şeydir.
Dili doğru kullanmak sadece iletişim açısından değil, yaşanılan kültürdeki kavramları doğru oluşturmak açısından da önemlidir. Kullandığınız dil, sizin eğitiminizi, görgünüzü, kişiliğinizi, yani sizi anlatır aslında.
Kelimeler ve onlara yüklenen anlamlar düşünce tarzınızı, hayata bakışınızı belirler. Sonuçta işaret diliyle de anlaşmak mümkünken, insanoğlunun dili çeşitli kavramları oluşturabilecek şekilde başarılı kullanabilmesi, onu bu günlere getirmiştir.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada karşılaştığım bir sokak röportajında Amerikalılara, ülkelerinin resmi dilinin ne olduğu soruluyordu. Pek çoğu “Amerikanca” cevabını verdi. Kendi dilinin İngilizce olduğunu bilmeyen bir toplumun Trump gibi saçma sapan birini başkan olarak seçmesinden daha doğal ne olabilir?
★★★
Bir dilde kelimelere yüklenen anlam, kişinin olaylara nasıl tepki vereceğini de belirler. Bu nedenle bazı kelimelerin yanlış ya da kasıtlı şekilde farklı kullanılması, taşıdığı anlamın çarpıtılması ya da içinin boşaltılması, olayların sağlıklı değerlendirilmesini engeller.
Örneğin “özgürlük” kelimesi sürekli tehdit ya da tehlike ile yan yana kullanılırsa, insanlar bir süre sonra özgürlüğü tehlikeli bir şey gibi algılamaya başlar.
İşte “elit” kelimesinin başına gelen de budur. Elit, en sade tanımıyla topluma yön veren, yüksek eğitimli, kültürel birikimi olan bireyleri tanımlar. Bu tanım çerçevesinde bilim insanları, sanatçılar, düşünürler veya toplumu dönüştürme gücüne sahip kişiler “elit” olarak kabul edilir.
Türk Dil Kurumu’na göre “elit” “seçkin” demektir. Yani bir toplumun eğitim, bilgi, görgü ve yaşam biçimi açısından en nitelikli kesimidir. “Elitizm” ise bu nitelikli kişilerin yönetimde yer alması gerektiğini tartışan bir siyaset felsefesidir.
İlber Ortaylı’ya göre elit olmak ne parayla ne de diplomayla ilgilidir. İyi bir muslukçu da, nitelikli bir bilim insanı da bu sınıfa dahildir. Temel ölçüt liyakattir.
★★★
Ancak “elit” ve “elitist” kavramları, Türk toplumunda yalnızca sosyolojik bir sınıfı değil, aynı zamanda tarihsel bir ayrışmayı ve kültürel bir gerilimi de temsil etmektedir. Her ne kadar köken olarak seçkinlik, nitelik ve birikim gibi olumlu anlamlar taşısalar da, bu kelimeler zamanla “halka tepeden bakan”, “toplumun değerleriyle bağ kuramayan” kişilerle özdeşleştirilmiştir.
Bu durum, bilinçli bir politik stratejinin sonucudur. “Elit” kavramı, halkın karşısına kasıtlı biçimde bir tehdit unsuru gibi konmuş; toplumu dışlayan, seçkinliğini ayrıcalık olarak kullanan kişilerle özdeşleştirilmiştir.
Toplumda seçkin olmak, kibirli olmakla karıştırılmış; “elit” ve “elitist” kavramları gerçek anlamlarını yitirmiş, bu da nitelikli bireylerin toplum içindeki değerini zedelemiştir.
Sonuç olarak, bu iki kavramı anlamak ve doğru kullanmak yalnızca dilsel bir mesele değil; aynı zamanda toplumsal ve kültürel bütünleşme açısından da çok önemlidir. Elit kavramının yeniden olumlu anlam kazanması; eğitimli, kültürel birikimi olan, liyakat sahibi bireylerin hak ettikleri mevkilerde yer bulabilmesi için şarttır.
İnsanları ‘‘elitist ve seçkinci" diye aşağılamak, geri kalmış toplumların ortak hatasıdır. Bugün gelişmiş ülkeler liyakat prensibine dayalı olarak elitisttir ve kişileri hak ettikleri pozisyona koyan sistemleri olduğu için gelişmişlerdir. Gelişmişliğin sırrı işte burada gizlidir.
https://www.korkusuz.com.tr/dil-dusuncedir- p28682
=======================
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin grup toplantısını Lozan Parkı‘nda düzenledi. PKK’nın Lozan Antlaşması’nı hedef alan ve Cumhuriyeti ’soykırım’ ile suçlayan ’fesih’ bildirisine tepki gösteren Dervişoğlu, "Bugün aynı çiçeğin tomurcuğu olarak açan MHP ve DEM, 4 seçim boyunca muhalefeti enfekte ettiler. Biri dışarıdan terörize ederek, biri muhalefetmiş gibi görünerek, biri AKP, diğeri PKK güdümünde siyaseti durmadan zehirlediler" diye konuştu.
14-Mayıs-2025
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin grup toplantısını, PKK’nın Lozan Antlaşması’nı hedef alan ve Cumhuriyeti ‘soykırım’ ile suçlayan ’fesih’ bildirisine tepki göstermek amacıyla Lozan Parkı’nda düzenledi.
Dervişoğlu, burada yaptığı açıklamada, “Bugün aynı çiçeğin tomurcuğu olarak açan MHP ve DEM, 4 seçim boyunca muhalefeti enfekte ettiler. Biri dışarıdan terörize ederek, biri muhalefetmiş gibi görünerek, biri AKP, diğeri PKK güdümünde siyaseti durmadan zehirlediler” diye konuştu.
“İktidar ve ortakları terör ve teröristle kendilerini eşitlemiş başka bir örgüttür” ifadelerini kullanan Dervişoğlu, ”Sorularımı sadece iktidar görünümlü örgüte değil, muhalif görünümlü terör sevicilere, oy kaybından korktuğu kadar Türkiye’yi kaybetmekten korkmayanlara, cebinde gezdirdiği kırmızı kartı PKK’nın metnine gösteremeyenlere soruyorum” diyerek CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e tepki gösterdi.
Dervişoğlu’nun konuşmasından öne çıkanlar şöyle:
“Bugün korkunun üzerine cesaretle yürüme günüdür. İstikbal harbimiz cesaret harbidir. O irade işte bugün burada dimdik ayaktadır.
Hepinizin şahsında o kutlu iradeyi selamlıyor. Huzurunuzda saygıyla eğiliyorum. Değerli dava arkadaşlarım. Aslında tarih tekerrür ediyor. Aynı ortaklarla, aynı mutabıklarla ve aynı sözde karşıtlarla 2009 yılında Oslo’da başlatılan, 2015’te güya rafa kaldırılan çözüm süreci arka planda, sınırlarımız dışında olgunlaştırılıp bugüne kadar sinsice getirilmiştir.
Demek ki neymiş? Türkiye ve Türkiye’ye duyulan kin asla bitmemiş. Lozan’ın gizli maddeleri yokmuş ama sinsi düşmanları varmış. Bugün aynı çiçeğin tomurcuğu olarak açan MHP ve DEM 2018’den 2024’e kadar dört seçim boyunca muhalefeti enfekte ettiler. Biri dışarıdan terörize ederek, biri muhalefetmiş gibi görünerek, biri AKP güdümünde, diğeri PKK güdümünde siyaseti durmadan zehirlediler.
Kürdü de, Türkü de, Aleviyi de, Sünniyi de tahrik ve tahkir ettiler. Şimdi bu kirli oyunun giriş ve gelişme aşamaları tamamlanmış, artık sonuç aşaması sahneye konulmuştur. Tek tesellim hiçbirinin gizleyecek ve saklayacak bir şeyi kalmamıştır. Sözde kralları gibi müttefikleri de, danışmanları da, soytarıları da çıplaktır, çırılçıplaktır. Yıllarca PKK yaftasıyla siyaseti kirletip dizayn ederek iktidarda kalanlar bugün PKK ile ittifaklarını barış diye meşrulaştırıyorlar.
Bu soysuz ilişkiyi resmileştirip yeni Türkiye’yi kiminle ve nasıl kuracaklarını ilan ediyorlar. Kurulduğu günden itibaren Cumhuriyetle kavgası bitmeyen AKP’nin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tapu senedi Lozan’la ilgili düşüncesi kime niye düşman olduklarının ve kimle niye ittifak ettiklerinin de bir özetidir.
Cumhuriyet bunlara göre kapatılması gereken bir parantez, milli mücadele özür dilenmesi gereken bir hatadır. Terörsüz Türkiye’den kasıt işte tam da budur. Terörsüz Türkiye terör örgütleriyle ittifakla ve müzakereyle sağlanmaz. Hukukla, adaletle, demokrasiyle ve özgürlüklerle sağlanır.
Olmayan savaşa şimdi bir de barış ilan ediyorlar. O hain ve küçük akıllarıyla planlar yapıp dizide bunlar barışa karşı diye yaftalıyorlar. Her kavramı, her değeri ve duyguyu eğip bükmeye mahirdirler ve alışıktırlar. Demokrasi bunlar için sadece kendilerinin karar aldığı ve konuşabildiği, istemediklerini ise susturdukları rejimin adıdır.
Terör ve terörist bunlar için iktidarlarıyla olan mesafeyle tanımlanır. Onlara yakınsanız yerli ve milli, uzaksanız sizi terörist ilan etmeleri başucu şantajlarıdır. Devlet bunlar için şahıs, aile, danışman ve yandaşları için kar ve makam arpalığıdır. Hukuk bunlar için iktidar ve ortaklarının menfaatlerini gözetmenin yahut bu menfaatlere dönük tehditleri bertaraf etmenin aracıdır.
Adalet bunlar için darül harp sayıp yağmaladıkları memleketin tüm kaynaklarını aralarında paylaşmanın adıdır. Cumhuriyet bunlar için gaspetmekten çekinmedikleri milli iradenin bir günlük oy atma seremonisidir.
Türkiye ise bunlar için bambaşka bir Türkiye’dir. Türksüz, cumhuriyetsiz, hukuksuz, adaletsiz, duyguları sömürülen ve istifade edilen bir acizler memleketidir Türkiye.
Kısaca, iktidar ve ortakları terör ve teröristle kendilerini eşitlemiş başka bir örgüttür. Kavramların içini boşaltan, değerleri yok eden, tarihi çarpıtan, şuur yoksunu arsız bir örgüttür. Aşımıza zehir katıp kaynatılan katranı şeker diye satan örgüttür.
2002 yılından beri yaptıkları budur. Sattıkları sarı, kırmızı, yeşil şekerlerin hepsi aynı katrandandır. Biz bu zehri yemeyiz, bu katranı da yutmayız. Dün iştahla yiyen, bugün aynı iştahla saldıran ve belli ki yarın da yiyecek olan aymazlara da yol ve geçit vermeyiz. Sizin barış ve terörsüz Türkiye diye yutturmaya çalıştığınız, Türkiye’nin geleceğine kurulmuş bir saatli bombadır.
Tapu senedimiz olan Lozan’ı ret ve inkar ederek Türkiye’yi işgalci ve soykırımcı ilan eden, elde ettikleri tüm kazanımları silahlı mücadeleyle sağladıklarını söyleyen, silah bırakmayı Türkiye’den elde edecekleri tavizlere ve beklentilerine uygun yasal ve anayasal düzenlemelere endeksleyen, binlerce evladımızın katiline özgürlük ve siyaset yapma hakkı isteyen, sırtlarını dayadıkları emperyalist güçlerden aldıkları desteklerle hala koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit etmeye kalkışan bu canilerle neyin pazarlığını sürdürüyorsunuz?
Hiç sormak aklınıza gelmedi mi? Hangi emellerinden vazgeçmişler? Üniter yapımıza kast etmeyi terk etmişler mi? Federasyon, konfederasyon, kanton hayallerinden uzaklaşıp ortak vatan teraneleriyle bölünmez bütünlüğümüze darbe vuracak hesaplardan geri duracaklar mı? Bir sorunu aşıyor gibi görünerek Türkiye’yi bölgede ve uluslararası zeminde daha büyük belalarla baş başa bırakmak hedeflerinden cayacaklar mı?
Anayasada ifadesini bulan vatandaşlık tanımına itirazlarını sürdürecekler mi? Şimdi herkes melek pozuna bürünmüş barış havarileri yapıyor. Biz sorgulamaya ve hesap sormaya devam edeceğiz. İktidarın kendi geleceğini kurtarmak ve kendisine zaman kazandırmak amacıyla planladığı ama Türkiye’nin geleceğini karartacak bu teslimiyet ve yıkım sürecine asla ama asla müsaade etmeyeceğiz.
Aziz Türk milleti, değerli dava arkadaşlarım! Ekim ayında başlattıkları son kalkışmanın şimdilik en neticelerini tecrübe ettik. Adım adım gelen bu süreci tam 13 aydır noktasına, virgülüne kadar her mecrada anlattım. Yeni Anayasa martavalı ile başlattıkları hazırlık ve denemenin terör örgütünün bir şekilde Cumhur koalisyonuna katıla katılımıyla sonuçlanacağını da söyledim.
Son bir yıldır bize izlettikleri Anayasa, normalleşme, genişleme, çözüm diye sunulan aşamaların yani sirkin özü budur. Evet bu bir sirktir. Yalanlarla, illüzyonlarla ve hokkabazlıklarla dolu bir sirktir. Bu sirkte yılanların nasıl deri değiştirdiğine şaşırmamızı bekliyor. Boynuna zil geçirilmiş kurtları alkışlamamızı istiyorlar.
Nice aslan, nice kaplan kamçının sesiyle hoplayıp zıplıyor. Papağanlarsa aynı ezberletilmiş cümlelerle güya akıl veriyorlar. Bu Alamut büyüsünden acilen kurtulmak için bugün burada, yarın meydanlarda sonraki her gün vatanın her sathında toplanmalıyız. Bu delirmişliği durdurmalıyız. Yoksa kurtaracağımız bir cumhuriyet kalmayacaktır. Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.
O satıh dün olduğu gibi bugün de bütün vatandır. Büyük Türk milleti! Yüz beş yıl önce 1920’de ya Sevr ya işgal diye dayatıldığında Sevr’in barış olarak sahnelendiği oyun uygun zamanda, uygun mekanda, en elverişli aktörlerle yeniden karşımızdadır. Devşirilmiş başrollerin oyuncularına hiç kimse aldanmasın. Emperyalizmin yapımcısı ve yönetmeni olduğu bu oyunda senaryo, replikler, herkesin rolü tek elden dağıtılmıştır.
Bilinsin ki bugün tepeden tırnağa ihanete dönüşmüş olan bu akışa şayet müsaade edersek 101 yıl önce parçalanan Sevr’in şartları bugünün dünyasının gerçekleri ve sıfatlarıyla hayata geçirilecektir. Garb’ın afakını çelik zırhlı duvarların sarmasını beklemeyeceğiz. İngiliz postallığını, Yunan süngüsünü görmedik diye de kimse bizden şükür beklemesin. Vatanın işgal edildiğini anlamak için düşmanın ekin tarlamıza girmesini bekleyecek vaktimiz yok. Bu ihaneti durdurmak kastedenlerin de hesap vermesinden sorumluyuz.
Lozan Barış Antlaşması, Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastin yıkılışını ifade eder bir vesikadır. Yüz bir yıl önce ya vatan yıkılacaktı ya da o en çetin silahlarla kalkışılan hain suikast. Yüz bir yıl önce, 101 yıl sonra bugün ya vatan yıkılacaktır ya da en namert silahlarla kalkışılan bu suikast. Atalarımızda o suikasti yıktı, şimdi sıra bizdedir. İşte gün bugündür. İşte bugün ecdadımıza ve şehitlerimize layık olmak günüdür.
Bugün istikbal ve cumhuriyetimize kasteden unsurların hepsi karşımızdadır. Gördüğünüz aktörler, isimler, partiler, örgütler Türk uygarlık ülküsünün ebedi muarızları, cumhuriyet fikri ve devletinin ise ezeli karşıtlarıdır.
Erdoğan’ın yeni Türkiye’si işte bunların Türkiye’sidir. Olmayın olmayan savaşın barış cumhuriyete karşı girişilen bir suikast anlaşmasıdır. Af reform değişim diyerek hazırladıkları tezgahın son ürünü de bunların anayasası olacaktır. İfratla tefrit arasında bir cendereye koyar gibi milletimin sıkıştırıldığı yer tam olarak budur. Zaman kalmamıştır. Artık zaman karar zamanıdır.
Bu kararı verecek olanlarda sizlersiniz. Ya devleti bir şahıs malı yapmak isteyen onlar kazanacak ya cumhuriyet hepimizin diyen bizler kazanacaktır. Ya istibdat dört bir yandan boğazımızı sıkacak ya hürriyet diyen bizler kazanacağız. Ya bu ihanet süreci cumhuriyetimizi yıkacak ya da emanet ne pahasına olursa olsun bizim tarafımızdan korunacaktır.
Mühür onlarda güç onlarda Devlet iradesi onlarda. Devlet idaresi de onlarda. Ama unutmayın. Vatan bizim bayrak bizim devlet bizim cumhuriyet bizim Mustafa Kemaller bizimdir. Ne mutlu Türküm diyene! Ne mutlu Türküm diyene!
Kıymetli genç kardeşlerim beni iyi dinleyin. Sizler yeni nesil değilsiniz. Sizler bu cumhuriyetin genç neferlerisiniz O yüzden size konuşmuyorum. Sizinle konuşmuyorum. Sizle konuşuyor derdimi size anlatıyorum. Sizden iktidarın veya partim için destek talep etmiyorum. Sizi iktidar yapmanın yollarını hep birlikte açmaya davet ediyorum. Ben size yol göstermeyeceğim. Çünkü yol sizsiniz. Size başka bir hedef göstermeyeceğim. Çünkü amaç sizsiniz. Size sorunlardan bahsetmeyeceğim. Çünkü çözüm sizsiniz. Size uzattığım eller açtığım kollar bunadır. Ben bunun vesilesiyim.
Milyonlarca aile öyle bir yumruk olalım ki bir daha kendilerine gelemesinler. Bu cumhuriyet, bu vatan bu kavga bu parti bu kürsü sizindir. Söylediğim her doğru sizin sorumluluk ise benimdir. Beni ister abi sayın ister baba, ister arkadaş yahut kardeş sayın fark etmez. Sizler 7 yaşından itibaren her gün okul sıralarında otururken karşınızda duran üç çerçeveye baktınız. Ortada Mustafa Kemal duruyordu. Solda İstiklal Marşımız sağda ise Gençliğe Hitabe asılıydı.
Bugün o tozlu çerçeveleri yerinden sökmek ve yüreklere asmak zamanıdır. Sökün ve elinize alın. İstiklal marşımızı artık o çerçeveden çıkartın. Çünkü hürriyet ve istiklalimize vurulan zincirleri kırmak zamanıdır. Şimdi gençliğe hitabeyi o duvardan indirin ve elinize alın. Artık o hitabenin vazifelerini yerine getirmek zamanıdır ve şimdi Mustafa Kemal’i size bu yukarıdan baktığı yerden alın ve tam karşınıza koyun.
Onun hep olmasını istediği gibi bakın ona onunla beraber bir cumhuriyet davası gütmek için. Onunla beraber bir vatan kavgası vermek için artık onun gibi mücadele etmenin zamanıdır. İşte o zaman sevgili kardeşlerim göreceğiz ve göreceksiniz ki yılların biriktirdiği kirlerini söküp atmak çok kolay olacaktır.
Şimdi karşımızda her beş yılda bir dikilen eli değnekli gazeteciler korosu yine aynı menfur besteyi bangır bangır çalıyorlar. Barış geliyor. Hazır olun. Susun. Barışa itiraz olmaz diyorlar. Gençler ölmeyecek. Hukuk devleti gelecek. Demokrasi tesis edilecek. Eşitlik ve adalet olacak diyorlar.
Ve onlara göre hiçbirimizin durun bir dakika demeye hakkı yok. Öyle mi? Devlet anayasasız gayrimeşru şekilde idare edilirken nasıl ve kimlerle anayasa yapılacak diye sormayacağız. Öyle mi? Mavi Vatan diye çıktıkları yolda Kıbrıs’ı kumar masasında bahse yatırıp kaybeden şuursuzlara siz hangi vatandan bahsediyorsunuz demeyeceğiz. Öyle mi?
En temel anayasal hürriyetler insan hakları bir talimatla ve bir telsiz anonsuyla paramparça edilirken özgürlüğü kim getirecek diye bakmayacağız. Öyle mi? Oslolar, Dolmabahçeler 6, 8 Ekim olayları hendeklerle biten süreçler savaş alanına çevrilen şehirler verilen yüzlerce şehit varken biz hangi süreç diye sormayacağız. Öyle mi? Hele de cumhuriyet aşağılanırken yıkılmak istenirken yurttaşlık yerine kulluk dayatılırken vatandaşlığın yerini biat almışken demokrasi gelecek yalanına inanacağız.”
https://www.veryansintv.com/iyi-parti-fesih- bildirisine-karsi-lozanda-dervisoglu-pkk-ile- ittifaklarini-baris-diye-mesrulastiriyorlar
=======================
Hakkında 1 yıl 2 aydan 4 yıl 8’er aya kadar hapis cezası istenen kronik kalp ve böbrek hastası Esila Ayık, yarın (15 Mayıs) hakim karşısına çıkacak.
14-05-2025
Kadıköy Dayanışma Sahnesi’nde 8 Nisan tarihinde taşıdığı “Diktatör Erdoğan” dövizi gerekçesiyle tutuklanan Esila Ayık hakkında Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu tarafından hazırlanan iddianamede, kronik kalp ve böbrek hastası Esila Ayık hakkında ‘Cumhurbaşkanına alenen hakaret’ suçundan 1 yıl 2 aydan 4 yıl 8’er aya kadar hapis cezası istendi.
Ayık’ın ilk duruşması yarın (15 Mayıs) 09.00’da Kartal Anadolu 77. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Ayık’ın arkadaşları, “Herkesi desteğe bekliyoruz. Esila yarın aramızda olacak. Yanımızda olun” dedi.
Anne Baba Dayanışma Ağı, duruşmaya yaptığı çağrıda şu ifadeler kullandı: “Esila için, hala tutuklu çocuklarımız için 09.00’da Anadolu (Kartal) 77. As CM’de görülecek duruşma için çocuklarımızın yanındayız. Anayasal ve demokratik haklarını kullanan tüm çocuklarımız serbest bırakılsın.”
https://yurtsever.org.tr/2025/esila-ayik-hakim- karsisina-cikacak-tahliye-edilmeli-547182/
=======================
Ankara’da son 3 ayda sahte içki nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 109’a, soruşturma kapsamında tutuklu sayısı 44’e yükseldi.
14-Mayıs-2025
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sahte içki üretim ve satışı yapanlara ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında tutuklu sayısı 44’e çıktı, 56 şüpheli adli kontrol tedbiri kapsamında serbest bırakıldı.
DHA’nın haberine göre; sahte içki kullanımı nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısı da bugün 109’a yükseldi. 29 kişinin de yoğun bakımda tedavisi sürüyor.
Öte yandan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Batı ve Polatlı başsavcılıkları tarafından ‘Kaçakçılık’ ve ’Olası kastla ölüme sebebiyet verme’ suçlarından başlatılan soruşturma dosyalarına, Adli Tıp Kurumu’nun toksikoloji raporları da eklendi.
Soruşturma kapsamındaki dosya sayısı 169 olurken, şüpheliler hakkında ayrı ayrı iddianame düzenleneceği belirtildi. (DHA)
https://www.veryansintv.com/ankarada-sahte-icki- faciasi-olu-sayisi-109a-yukseldi
=======================
Gazeteci İsmail Saymaz ve akademisyen Can Kakışım, CHP'nin 38. Olağan Kurultayı’nda "para karşılığı oy kullandırıldığı" iddialarına ilişkin soruşturması kapsamında "şüpheli" sıfatıyla ifade verdi.
14-Mayıs-2025
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının, CHP’nin 4-5 Kasım 2023’te yapılan 38. Olağan Kurultayı’nda “para karşılığı oy kullandırıldığı” iddialarına ilişkin soruşturması kapsamında, gazeteci İsmail Saymaz ile akademisyen Can Kakışım “şüpheli” sıfatıyla ifade verdi.
Saymaz, ikametinde alınan ifadesinde 25 yıllık gazeteci olduğunu, 15 kitabı bulunduğunu, halen Halk TV’de yazar ve yorumcu olarak görev yaptığını anlattı.
İsmail Saymaz, “CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nda sonucu etkilemeye yönelik olarak usulsüzlük yapıldığı iddiası kurultaydan sonra ortaya atılmıştır. Kurultaydan önce bu yönde herhangi bir iddia ya da suçlama gündeme getirilmemiştir. Benim herhangi bir görgüm ve bildim yoktur” dedi.
Saymaz, kurultay öncesi ya da sonrasında ne kendisinin ne de herhangi bir yakınının CHP’li belediyelerde işe yerleştirilmediğini söyledi.
Kurultay sürecinde CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’ndan maddi menfaat karşılığında haber yaptığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylıktan çekildiğine dair dezenformasyon yaydığına ilişkin tanık beyanlarını reddeden Saymaz, tüm iddiaların iftira olduğunu söyledi. Saymaz, tanıkların, bazı siyasi çevreler tarafından menfaat karşılığında konuşturulduğunu öne sürdü.
Saymaz, beyanlarına şöyle devam etti:
“Kurultay günü Sözcü TV’de canlı yayındaydım. Kurultay sürerken benimle aynı anda yayında bulunan Gazeteci Altan Sancar’ın telefonuna Kılıçdaroğlu’nun çekildiğine dair bir mesaj gelmiştir. Sancar, bunu yayında aktardı. Ben Kılıçdaroğlu’na en yakın kişi olan Bülent Kuşoğlu’nu yayın esnasında arayarak bu iddiayı sordum. Kuşoğlu da bana ‘Evet, çekildi. Çekiliyor.’ diye yanıt verdi. Ben de bu yanıtı canlı yayında paylaştım ve tweet attım.
Kuşoğlu daha sonra beni tekrar arayarak, Kılıçdaroğlu’nun oylamaya katılabileceğini ifade etti. Bu bilgiyi Kuşoğlu’nu referans göstererek yayında aktardım ve Twitter’da yazdım. Bu arada kurultaydan sonra dolaşıma giren bir görüntüde o gece Kılıçdaroğlu’nun ikinci turda aday olup olmamakta tereddüt ettiği ve çevresindekilerin kendisini aday olması yönünde ikna ettiği görülüyordu. Ben gazetecilik görevimi yaparak toplumu bilgilendirdim.”
Soruşturmanın, Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu lehine hareket ederek onlardan menfaat temin etmek suretiyle Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlıktan indirilmesinde rol almak suçlamasına dayandığını belirten Saymaz, “Eğer gerçekten böyle bir menfaat ilişkisiyle Kılıçdaroğlu’nun kurultayı kaybetmesine neden olsaydım, buna en başta kendisi inanırdı. Ancak Kılıçdaroğlu da bu iddiaya inanmamaktadır. Çünkü başka bir soruşturmadan dolayı ev hapsinde olduğum bir dönemde, 17 Nisan’da beni evimde ziyaret etmiştir” ifadelerini kullandı.
İsmail Saymaz, hakkında “kovuşturmaya yer olmadığına” dair karar verilmesini talep etti.
Şüpheli Can Kakışım da 2015 yılından beri CHP üyesi olduğunu, siyaset bilimi alanında çalışan bir akademisyen olarak muhtelif televizyon kanallarında birçok programa katıldığını anlattı.
Ankara’daki 38. Olağan Kurultay sırasında bazı parti temsilcilerine menfaat sağlandığı ve usulsüzlük yapıldığı iddialarına ilişkin herhangi bir bilgisinin olmadığını savunan Kakışım, CHP üyesi olduğunu ancak delege olmadığını ve parti kurullarında da görev almadığını belirtti.
Tanık beyanlarında geçen “Televizyonlarda yorumculuk yapan birçok araştırma şirketi sahipleri olan Can Kakışım gibi kişilerin İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve CHP genel merkezi üzerinden ciddi anlamda ödenekler aldığını, bunun karşılığında da televizyonlarda kurultay sürecini yönlendirmeye çalıştığı” yönündeki iddiaları da reddeden Kakışım, “İstanbul Büyükşehir Belediyesinden de CHP Genel Merkezi üzerinden de hiçbir ödenek almadım. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurultayında Özgür Özel’in genel başkan olmasının partim ve ülkem için daha iyi olacağını düşündüm ve bu yöndeki hür fikirlerimi kamuoyu ile paylaştım.” ifadelerini kullandı.
İBB’nin şirketlerinden finansal destek alarak kurultay sürecini etkilediğine dair tanık beyanlarını da reddeden Kakışım, şu beyanda bulundu:
“Ne İstanbul Medya AŞ üzerinden ne de beyan ettiğim üzere İstanbul Büyükşehir Belediyesi, CHP Genel Merkezi ve benzeri herhangi bir kurum üzerinden tarafıma verilmiş bir para söz konusu değildir. Hesap hareketlerim soruşturma kapsamında incelenmiş olup ne banka hesaplarımda ne mal varlığımda böyle bir artışın yaşanmadığı sabittir.
Hakkımda, suç şüphesi bir yana, suç isnadı dahi bulunmamaktadır. Adımın yalnız itibarsızlaştırma amacıyla iki ifadede, kanaat veya duyum olarak geçmiş olmasına karşın soruşturulmayı gerektirecek hiçbir eylemim bulunmamaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi kurultayı ile tek ilgim, başka birçok konu gibi bu konu hakkında da televizyon kanallarında yorumlarda bulunmuş olmamdan ibarettir. Bu nedenle bana yönelik gerçek bir suç isnadı dahi bulunmadığından hakkımda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesini talep ederim.”
https://www.veryansintv.com/saibeli-kurultay- sorusturmasi-ismail-saymaz-ve-can-kakisimin-ifadeleri- ortaya-cikti
=======================
Paramiliter bir yapı olarak nitelendirilen SADAT’ın iki yıldır vergi ödemediği ortaya çıktı. SADAT’ın ortaklarından Efe daha önce yaptığı açıklamada, devletin ürettiği silah ve mühimmatı yurtdışında sattıklarını açıklamıştı.
14-05-2025
Şirketlerin 2024 yılı vergi karnesi tartışılmaya devam ediyor. Kısa adı SADAT olan Uluslararası Savunma Danışmanlık İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş’nin (SADAT) iki yıldır vergi ödemediği anlaşıldı.
BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre dev şirketlerin ürettiği silah ve mühimmatı Afrika ülkeleriyle İslam ülkelerine sattığı belirtilen SADAT’ın 2023-ve-2024 yıllarındaki matrah ve tahakkuk listesine, “Matrahsız” yazıldı, şirket herhangi bir vergi beyanında bulunmadı. 2022 yılında ise SADAT’ın 3,2 milyon TL kazanç sağladığı ve 724 bin TL vergi ödediği belirtilmişti.
SADAT’ın resmi internet sayfasındaki “misyonumuz” sayfasında, kurumun kuruluş sebebi şu ifadelerle açıklanıyor: “Uluslararası alanda silahlı kuvvetlerin ve iç güvenlik güçlerinin organizasyonu amacıyla, stratejik danışmanlık, özel savunma ve güvenlik eğitimleri ile donatım alanlarında hizmet vererek, İslam Ülkeleri arasında savunma ve savunma sanayi işbirliği ortamı oluşturmak ve İslam Dünyasının kendine yeterli bir askeri güç olarak da dünya süper güçleri arasındaki hak ettiği yeri almasına yardımcı olmaktır.”
CHP eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, beraberindeki CHP’li milletvekilleri ile birlikte binasının önüne gittiği SADAT’ın paramiliter bir kuruluş olduğunu belirten Kılıçdaroğlu, ”Burası terörist yetiştiren bir kurumdur’” ifadelerini kullanmıştı.
SADAT’ın en büyük hisseye sahip ikinci ortağı olan ancak daha sonra şirketten ayrılan Mehmet Naci Efe, ASELSAN’ın ve MKE’nin ürettiği askeri ürünleri, yurtdışında sattıklarını açıklamıştı. Efe, yurtdışındaki faaliyetleri hakkında Dışişleri Bakanlığı’nın bilgisi olduğunu da belirterek şunları söylemişti:
“Ben SADAT’ın ortaklarından biriyim ve yönetim kurulundayım. İnternet sitesinde eğitim verildiği yazsa da eğitim vermiyoruz. ASELSAN’ın, Makina Kimya Endüstrisi’nin (MKE) ürettiği ürünleri, yurtdışında müttefik olduğumuz ve ülkemizin izin verdiği ülkelere götürüp satıyoruz. Örneğin; bir müttefik ülke bizden teklif istiyor ve biz her yere yazıyoruz. Dışişleri Bakanlığı’na yazıyoruz, ‘Bu ülke bizden teklif istedi’ diyoruz. ’Tamam, sıkıntı yok’ denirse, örneğin MKE’nin ürününü istemişse onlarla bir araya getiriyoruz. Sonra ’Ben bunu nasıl kullanacağım?’ diye sorduklarında da anlatıyoruz. SADAT, Türkiye’den izinsiz teklif dahi vermedi. Ben vatanımda üretilen ürünü Afrika ülkelerinde, İslam ülkelerinde pazarlayan ve satan bir kurum haline geliyorum. Bedava hizmet veriyorum ne güzel.”
https://yurtsever.org.tr/2025/sadatin-iki- yildir-vergi-odemedigi-ortaya-cikti-547157/
=======================
Sibel ÇağlarSon güncelleme: 14-05-2025417 4 dakika okuma süresi
Çoğu insan, sadece inançla iyileşmeyi sağlayan plasebo etkisini duymuştur. Ancak daha az bilinen ama bir o kadar güçlü başka bir etki daha vardır: Nosebo etkisi.
“Nosebo etkisi”, bir kişinin zararsız bir madde ya da müdahaleyi zararlı olduğuna inanması sonucu gerçek fiziksel yan etkiler yaşamasına verilen isimdir. Özünde, nocebo etkisi placebo etkisinin tam tersidir.
Bu etki, zararsız bir tedavi veya durumdan kötü bir sonuç bekleyen kişinin, bu beklenti yüzünden gerçekten fiziksel semptomlar yaşamasıyla ortaya çıkar. Yani nasıl ki “iyileşeceğim” inancı beden üzerinde olumlu etkiler yaratabiliyorsa, “kötü bir şey olacak” düşüncesi de bedeni gerçekten hasta eder.
1998 yılında Tennessee’deki bir lisede yaşanan olay, nosebo etkisinin çarpıcı bir örneğidir. Sabah saatlerinde bir öğretmen, sınıfta benzin benzeri bir koku aldığını ve başının döndüğünü söyledi. Kısa süre içinde öğrenciler ve diğer personel de mide bulantısı, baş dönmesi gibi belirtiler göstermeye başladı. Tam 38 kişi hastaneye kaldırıldı. Ancak yapılan tüm testlerde, okulda zehirli bir maddeye rastlanmadı. Bu insanlar neden hasta oldular?
"Cevap:" İnançlarıydı. Okulda bir gaz kaçağı olduğuna inanmışlardı. Vücutları da bu inanca göre tepki verdi. Korku, beklenti ve panik birleşince ortada fiziksel bir tehdit olmamasına rağmen gerçek semptomlar ortaya çıktı. İşte bu, nosebo etkisidir.
Benzer şekilde, klinik çalışmalarda da bu etki gözlemlenmiştir. Örneğin, bir araştırmada plasebo (etkisiz) ilaç verilen kişilerin %73’ü, kendilerine olası yan etkiler söylendiğinde, gerçekten bu yan etkileri yaşadıklarını bildirmiştir. Oysa bu kişiler gerçekte aktif bir tedavi almamışlardı. Sadece beklentileri onları hasta etmişti.
Dahası, nosebo etkisi gerçek ilaçların etkinliğini bile etkiler. Güçlü bir ağrı kesici verilen katılımcılardan, bu ilacın işe yarayacağı söylenenler, ilacı alan ama ne olduğu açıklanmayanlara göre yaklaşık iki kat daha fazla rahatlama yaşadıklarını söylemiştir. Ancak aynı ilaç, tersine ağrıyı artırabileceği şeklinde tanıtıldığında, kişilerde hiçbir olumlu etki gözlemlenmemiştir.
Bu sadece laboratuvar ortamıyla sınırlı bir durum da değildir. Pek çok insan, buğday ya da glütene karşı hassasiyet yaşadığını düşünür. Oysa bu hassasiyeti doğrulamak zordur; çölyak gibi net tanısı olan hastalıkların dışında, glüten hassasiyetinin henüz güvenilir bir testi yoktur. Bu nedenle teşhis çoğunlukla kişinin kendi gözlemlerine dayanır.
İrritabl Bağırsak Sendromu olan kişilerde de durum benzerdir. Bağırsakta herhangi bir yapısal sorun olmamasına rağmen, kişiler belirli yiyeceklerin rahatsızlık verdiğine inanır. Burada da devreye nosebo etkisi girer. Çünkü bu inanç gerçek semptomlar yaratır.
Nosebo etkisinin nasıl geliştiğine dair elimizde giderek daha fazla bilimsel kanıt var. Araştırmalar, sadece olası yan etkiler hakkında yapılan uyarıların bile bu etkilerin ortaya çıkma ihtimalini artırabildiğini gösteriyor. Eğer geçmişte ağrılı ya da rahatsız edici bir tedavi deneyimi yaşadıysanız, benzer bir tedaviye yeniden maruz kaldığınızda, daha fazla ağrı hissedeceğinizi beklemeniz ve bu beklenti doğrultusunda gerçekten daha fazla ağrı hissetmeniz oldukça olası.
Nocebo etkisi, bir tedavinin etkin maddesinden değil; beklentiler, geçmiş deneyimler, empati, hasta-hekim etkileşimi gibi psikolojik ve bağlamsal unsurlardan kaynaklanır. Ayrıca, bazı belirtiler zaten insanların günlük yaşamda sıkça yaşadığı yaygın semptomlardır ve kişiler bunları yanlışlıkla tedaviye bağlı yan etkiler sanabilir.
Olumsuz beklentiler, beynin ağrıya duyarlılığı artıran kimyasallar üretmesine yol açıyor. Korku ve kaygı gibi duygular bu süreci daha da şiddetlendiriyor. Yani kişi, kendini kötü hissedeceğini düşünüyorsa, bu düşünce vücutta gerçek fiziksel belirtilere dönüşebiliyor. Bu durum, tıpkı kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi işliyor.
Daha uç örneklerde, yoğun korku vücudu “savaş ya da kaç” tepkisine sokuyor. Kalp hızlanıyor, tansiyon yükseliyor, hatta bazı durumlarda düzensiz kalp atışı ve damar çökmesi gibi ciddi sonuçlar bile ortaya çıkabiliyor.
Nosebo etkisi yalnızca bireyin kendi zihninde oluşan beklentilerle sınırlı değil; aynı zamanda sosyal yollarla da bulaşabiliyor. Araştırmalar, bir kişinin olumsuz deneyimini izleyen ya da dinleyen diğer kişilerin de benzer tepkiler geliştirdiğini gösteriyor. Örneğin bir deneyde, sahte bir tedaviye çok acı verici tepki gösteren kişiyi izleyen katılımcılar, aynı sahte tedavi kendilerine uygulandığında daha fazla ağrı hissettiklerini bildirdi. Sadece izlemek bile bu etkiyi tetiklemeye yetti.
Bu sosyal aktarım özellikle sosyal medya aracılığıyla çok daha büyük bir etki alanına ulaşıyor. Kişisel hikâyeler, doğruluğu teyit edilmeden binlerce kişiye ulaşabiliyor. Korku, endişe ve olumsuz beklentiler bu paylaşımlar sayesinde yayılıyor ve insanlar, gerçekte zararsız olan durumlara karşı bile fiziksel semptomlar yaşamaya başlıyor.
Nosebo etkisinin kişisel düzeyde yaratabileceği olumsuzlukları azaltmak mümkündür. Bunun en etkili yollarından biri, sağlıkla ilgili bilgileri sosyal medya yerine güvenilir tıbbi kaynaklardan ve tanınmış sağlık kuruluşlarından edinmektir. Yanıltıcı veya abartılı içerikler yerine bilimsel dayanaklı bilgiye yönelmek, gereksiz korku ve semptomların önüne geçer.
Ancak mesele sadece bilginin kaynağı değil, iletilme şeklidir de. Yan etkiler hakkında yapılan açıklamalar, kişide olumsuz beklenti yaratacak şekilde sunulursa, nosebo etkisini tetikler. Bu nedenle sağlık profesyonelleri, mümkün olduğunca yan etkileri pozitif bir çerçevede anlatmalı, çoğu hastanın sorun yaşamadığını vurgulamalıdır.
Unutulmamalıdır ki, olumsuz beklentiler bedenimize gerçek zararlar verebilir. Ve sosyal medya sayesinde bu beklentiler hızla ve geniş kitlelere yayılabilir. Bu yüzden hem bireysel farkındalık geliştirmeli, hem de sağlık iletişiminin daha bilinçli ve dikkatli yapılmasını talep etmeliyiz. Bilinçli seçimlerle ve doğru iletişimle nosebo etkisinin yayılmasını durdurmak elimizde.
► Jones TF, Craig AS, Hoy D, Gunter EW, Ashley DL, Barr DB, Brock JW, Schaffner W. Mass psychogenic illness attributed to toxic exposure at a high school. N Engl J Med. 2000 Jan 13;342(2):96-100. doi: 10.1056/NEJM200001133420206. PMID: 10631279.
► Colloca, L., and Benedetti, F. 2007. Nocebo hyperalgesia: How anxiety is turned into pain. Curr. Opin. Anaesthesiol. 20:435–9. doi: 10.1097/ACO.0b013e3282b972fb
► You can catch the ‘nocebo’ effect from family, friends – even social media. But what is it, actually? Kaynak site: Conversation. Yayınlanma tarihi:20-Mayıs-2025. Bağlantı: You can catch the ’nocebo’ effect from family, friends – even social media. But what is it, actually?
► Reeves RR, Ladner ME, Hart RH, Burke RS. Nocebo effects with antidepressant clinical drug trial placebos. Gen Hosp Psychiatry. 2007 May-Jun;29(3):275-7. doi: 10.1016/j.genhosppsych.2007.01.010. PMID: 17484949.
► Webster RK, Weinman J, Rubin GJ. A systematic review of factors that contribute to nocebo effects. Health Psychol. 2016 Dec;35(12):1334-1355. doi: 10.1037/hea0000416. Epub 2016 Sep 22. PMID: 27657801.
https://www.matematiksel.org/nosebo-etkisi- nedir/
=======================
Yenilenebilir enerji kaynaklarına geçmek için önemli projelere imza atan Kayseri, çamurdan elektrik üretmeye devam ederken, üretim kapasitesini daha da arttıracak yeni tesisler kuruyor.
13-Mayıs-2025
Yenilenebilir enerji projeleriyle dikkat çeken Kayseri, çamurdan elektrik üretme kapasitesini daha da arttırmak için önemli adımlar atıyor. Hâlihazırda 80’den fazla tesiste atık suları arıtarak çamurdan elektrik üreten KASKİ (Kayseri Su ve Kanalizasyon İdaresi), bu tesislerin sayısını hızla arttırmaya devam ediyor.
KASKİbünyesinde hizmet veren Kayseri İleri Biyolojik Atık Su Arıtma Tesisi, çamurdan elde edilen biyogazla 2023 yılında 17.8 milyon TL, 2024’te ise 21 milyon TL değerinde elektrik üretmişti. Bu alandaki çalışmalarını sürdüren KASKİ, Kocasinan İlçesi’ne yeni bir biyolojik su artıma tesisi kurulacağını açıkladı.
KASKİ tarafından yapılan duyuruda "Kayseri ili, Kocasinan ilçesi, Boğazköprü Mahallesi, 168 ada, 1 nolu parsel adresinde ‘Atık Çamur Yakma (400 ton/gün) ve Elektrik Üretim Tesisi (2863 kW)’ projesinin yapılması planlanmaktadır. Söz konusu proje için Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’nin 9. Maddesi gereğince belirtilen tarih ve saatte faaliyetle ilgili halkı bilgilendirmek, görüş ve önerilerini almak için ’Halkın Bilgilendirilmesi ve Sürece Katılımı Toplantısı’ yapılacaktır" ifadeleri kullanıldı. Söz konusu bu bilgilendirme toplantısı geçtiğimiz ay gerçekleşti. Böylece yeni tesisin kurulması için somut adımlar atılmaya başlandı.
Evsel atık suların arıtılarak alıcı ortamın kirlenmesini önlemek amacıyla kurulan İleri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisleri, arıtılan atık sulardan elde edilen birincil çamurun çürütülmesiyle biyogaz üretiyor. Bu biyogaz daha sonra jenaratörlerde yakılarak elektriğe dönüştürülüyor. Kurulacak bu yeni tesiste ise elektrik üretimi için 800 Kw gücünde bir buhar türbini kullanılması planlanıyor.
KASKİ tarafından yapılan açıklamada belirtildiği üzere bu yeni tesiste günde 400 ton çamur yakılacak. Bu sayede 2863 kW elektrik üretilebilecek.
https://www.kaski.gov.tr/haber-detay/baskan- buyukkilic:-%E2%80%9Ccamurdan-biyogaz-biyogazdan-21- milyon-tl%E2%80%99lik-elektrik-urettik%E2%80%9D
https://www.iha.com.tr/kayseri-haberleri/ buyuksehir-atik-yakma-tesisi-kuruyor-216362042
https://www.donanimhaber.com/kayseri-de- camurdan-elektrik-uretimi-artiyor--191329
=======================
Epoch AI tarafından yapılan bir analiz, akıl yürütebilen yapay zeka modellerindeki performans kazanımlarının uzun süre sürdürülemeyeceğini, işlem gücünün sınırlamalar oluşturacağını gösteriyor.
14-Mayıs-2025
Metin Akpınar
Teknoloji Editörü
Mühendisler zekayı makinelere öğretmeye çalışırken, yapay zeka araştırmaları adeta bir satranç oyununa dönüştü: her hamle daha akıllı modeller üretirken, oyun tahtası daralıyor. Akıl yürütme (reasoning) yeteneğine sahip modeller giderek daha karmaşık hale gelse de, bu ilerlemenin yakıtı olan işlem gücü ve araştırma kaynakları sınırlı. Yeni bir analiz, bu stratejik oyunda, yakında gelişimin değil işlem gücü sınırlarının konuşulacağını söylüyor.
Bilindiği üzere yapay zeka dünyasının son yıllardaki en büyük sıçramalarından biri, akıl yürütme yeteneğine sahip modellerin geliştirilmesiydi. Ancak bu sıçrayış da sınıra yaklaşıyor. Bağımsız araştırma kuruluşu Epoch AI tarafından yayımlanan rapora göre, “reasoning” yani akıl yürütme modellerinin performans kazanımları, önümüzdeki yıl gibi kısa bir sürede önemli ölçüde yavaşlayabilir.
https://www.donanimhaber.com/cache-v2/
Akıl yürütme modelleri, özellikle matematiksel problem çözme ve programlama becerilerini ölçen testlerde gösterdikleri üstün başarıyla dikkat çekmişti. OpenAI’ın geliştirdiği “o3” ile Deepseek, Anthropic ve Google’ın benzer modelleri, daha fazla hesaplama gücü kullanarak geleneksel yapay zeka modellerine kıyasla daha isabetli sonuçlar verebiliyor. Ancak bu yüksek doğruluk oranının bedeli, işlem süresindeki uzama ve maliyetlerin ciddi biçimde artması oluyor.
Bu tür modellerin geliştirilmesi, iki temel aşamaya dayanıyor: Öncelikle model büyük veri kümeleri üzerinde eğitiliyor, ardından takviyeli veya pekiştirmeli öğrenme adı verilen bir süreçle zor problemler karşısında doğru çözümler üretmesi için geribildirim veriliyor. Epoch AI’nın bulgularına göre, bugüne dek önde gelen yapay zeka laboratuvarları bu ikinci aşamada sınırlı bir işlem gücü kullanıyordu.
https://www.donanimhaber.com/cache-v2/
Ancak bu durum değişiyor. OpenAI, o3 modelini geliştirirken, bir önceki sürümü olan o1’e kıyasla yaklaşık 10 kat daha fazla işlem gücü kullandığını açıkladı. Epoch’un tahminlerine göre, bu artışın büyük bölümü takviyeli öğrenme sürecine ayrıldı. OpenAI araştırmacısı Dan Roberts ise, gelecekteki modellerde bu sürece çok daha fazla kaynak ayrılacağını belirtti.
Fakat burada bir sınır var. Epoch analisti Josh You, geleneksel model eğitimiyle elde edilen performans artışlarının yılda yaklaşık dört kat arttığını, buna karşılık takviyeli öğrenme kaynaklı kazançların her 3 ila 5 ayda bir on katına çıktığını söylüyor. Ancak bu ivmenin sonsuza dek süremeyeceğini vurgulayan You, 2026 yılına kadar bu iki alanın performans kazanımlarında bir dengeye ulaşacağını öngörüyor. Raporda yalnızca işlem gücü değil, araştırma maliyetleri gibi faktörlerin de göz önünde bulundurulması gerektiği belirtiliyor. Bu modellerde aynı zamanda başka bir sorun da var. Bu modeller ne kadar akıllandıkça o kadar yalan söylemeye, yani "halüsinasyon" üretme eğiliminde oluyorlar. Bunları bastırmak da yine dolaylı bir maliyet yaratacak. Dolayısıyla endüstri, bir sonraki “iPhone” anını bekliyor desek yanlış olmayacaktır.
https://techcrunch.com/2025/05/12/improvements- in-reasoning-ai-models-may-slow-down-soon-analysis-finds/
https://www.donanimhaber.com/yapay-zekada-akil- yurutme-modelleri-tikanmanin-esiginde--191338
=======================
Güçlü mali sonuçlara rağmen Microsoft, küresel iş gücünde %3’lük kesintiye gidiyor. Yaklaşık 6.000 çalışanı etkileyen bu kararın detayları haberimizde.
Harika Pelin Şengül
14-Mayıs-2025
Microsoft, yeni bir işten çıkarma süreci başlattığını açıkladı. Şirket, dünya genelindeki çalışanlarının yaklaşık %3’ü ile yollarını ayıracak. Bu oran, yaklaşık 6.000 çalışanın işini kaybetmesi anlamına geliyor. Microsoft, bu adımın "şirketi dinamik piyasa koşullarında daha güçlü bir konuma taşımak için gerekli organizasyonel değişikliklerin bir parçası" olduğunu belirtti.
Bu son gelişme, Microsoft’un Ocak 2023’te gerçekleştirdiği büyük çaplı işten çıkarma dalgasının ardından geliyor. O dönem, şirket 10.000 çalışanını işten çıkarmıştı. Bu sayı, toplam iş gücünün %5’ine denk geliyordu. Özellikle HoloLens teknolojisini geliştiren Karma Gerçeklik birimi bu süreçte ağır darbe almış, ekipteki pozisyonların yaklaşık yarısı kaldırılmıştı.
Hangi bölümlerin bu işten çıkarmalardan ne ölçüde etkilendiğine dair kesin bilgiler henüz paylaşılmadı. Ancak CNBC'nin haberine göre, şirketin genelinde yönetim basamaklarında bir sadeleştirmeye gidilmesi planlanıyor.
Bu karar, Microsoft’un 2025 mali yılının üçüncü çeyreğinde 70 milyar doların üzerinde gelir açıkladığı dönemin hemen ardından geldi. Şirketin güçlü finansal performansına rağmen alınan bu karar, piyasa dinamiklerine uyum sağlama çabası olarak yorumlanıyor.
İşten çıkarma haberlerinin ardından Microsoft hisseleri %0.26 oranında değer kaybederek hisse başına 448.07 dolara geriledi. Hisse senedindeki düşüş eğilimi devam ediyor.
https://www.chip.com.tr/makale/microsoftta-kriz- alarmi-mi-binlerce-kisiyi-etkileyen-isten-cikarma- karari_169547.html
=======================
Cannes Film Festivali’nde Onursal Altın Palmiye Ödülü alan Robert De Niro, "Sanat, dünyanın faşistleri için bir tehdittir" dedi ve Trump’ı eğitime ve sanata desteği kesmesini eleştirdi.
ABD’li oyuncu Robert De Niro, 78. Cannes Film Festivali’nde Onursal Altın Palmiye ödülünü aldı.
Festivalin açılış gecesinde ödülünü Leonardo DiCaprio’dan alan De Niro, yaptığı konuşmada, “Sanat gerçeğin peşindedir. Sanat çeşitliliği kucaklar. İşte bu yüzden sanat ve biz sanatçılar, dünyanın otokratları ve faşistleri için bir tehditiz" dedi.
De Niro aynı zamanda ABD Başkanı Trump’a yönelik de "Amerika’nın cahil başkanı kendisini Amerika’nın önde gelen kültür kurumlarından birinin başına atadı. Sanata, beşeri bilimlere ve eğitime ayrılan fonları ve desteği kesti. Şimdi de ABD dışında yapılan filmlere yüzde 100 gümrük vergisi getireceğini açıkladı. Yaratıcılığa fiyat biçemezsiniz ama görünen o ki vergi koyabilirsiniz” sözlerini kullandı.
Bunun kabul edilemez olduğunu vurgulayan De Niro, "Bu sadece Amerika’nın problemi değil, küresel bir sorun. Film gibi öylece oturup izleyemeyiz. Harekete geçmemiz lazım ve bunu hemen yapmamız lazım. Özgürlüğü önemseyen herkes için örgütlenme ve eylemlilik zamanı geldi" dedi. (Kültür Servisi)
https://www.evrensel.net/haber/553614/robert-de- niro-sanat-fasistler-icin-tehdittir
=======================
DEM Parti, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı Günü’nün resmi olarak kabul edilmesi talebiyle Meclise kanun teklifi verdi.
Bakan Tekin’den Kürtçe yanıtı: Atılması gereken her türlü adım atıldı
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Iğdır Milletvekili Yılmaz Hun, 15 Mayıs’ın Kürt Dil Bayramı olması için Meclis Başkanlığı’na kanun teklifi verdi. Teklifte, dilin insan ve toplum için önemine işaret edildi.
Teklifin gerekçesinde dilin iletişim aracının yanında hafıza, kültürel kimlik ve varoluş biçimi olduğuna dikkat çekilerek, "Dilin yaşatılması, yalnızca bireysel bir hak değil, kolektif bir halk hakkıdır. Kürtçe, Türkiye’de milyonlarca yurttaşın anadili olmasına rağmen, uzun yıllardır yapısal ve sistematik inkâr, dışlama ve yasaklamalara maruz bırakılmıştır. Bu baskıcı politikalar, Kürt halkının diliyle birlikte tarihsel birikimlerini ve kültürel mirasını da yok saymıştır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana geçen yüzyıllık süre zarfında; Kürtçe, sistematik olarak baskıya uğramış, asimilasyon politikalarıyla geriletilmeye çalışılmış, anayasal güvencelerden yoksun bırakılmıştır. Bu baskılar yalnızca fiili düzeyde değil; aynı zamanda yasalar, idari kararlar ve olağanüstü hal rejimleri eliyle kurumsal bir biçim almıştır” denildi
Teklifte 15 Mayıs’ın Kürt halkı tarafından 2006’da Kürt Dil Bayramı olarak ilan edildiğini ve Türkiye’nin de bunu resmileştirmesi gerektiği belirtilerek, “Jest değil; devletin kendi vatandaşlarına ve onların kültürel varlıklarına yönelik eşitlikçi ve çoğulcu bir yaklaşıma geçişin göstergesi olacaktır. Bu adım, Kürtçe konuşan yurttaşların on yıllardır talep ettiği bir hakkın teslimi olduğu kadar; farklı kimliklerin, dillerin ve kültürlerin eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşayabileceği bir Türkiye’nin mümkün olduğuna dair güçlü bir umut ve irade olacaktır” ifadelerinde bulunuldu. (Politika Servisi)
https://www.evrensel.net/haber/553642/kurt-dil- bayrami-icin-kanun-teklifi
=======================
24 yılda toplam 590 bin 317 18 yaş altı doğum yaşandı. CHP’li Gamze Akkuş İlgezdi, iktidara “18 yaşından küçük çocukların gebelik durumu cinsel istismar boyutuyla değerlendirilmeli” çağrısı yaptı.
Mahkeme ekmek zammına itirazı kabul etti: Samsun’da ekmek fiyatları yeniden 10 TL oldu
Ankara – 2001-2024 yılları arasında 21 bin 487’si 15 yaş altı olmak üzere toplam 590 bin 317 18 yaş altı doğum yaşandı. CHP İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi, iktidara seslenerek “18 yaşından küçük çocukların gebelik durumu cinsel istismar boyutuyla değerlendirilmeli” çağrısını yaptı.
TÜİK’in doğum verilerini değerlendiren İlgezdi "24 yılda 18 yaş altı doğum yapan çocuk sayısı 590 bin 317 oldu! Üstelik bu doğumların 21 bin 487’si 15 yaş altı” dedi.
Adalet sisteminin çocuğa yönelik cinsel istismarla mücadele etmek yerine, 18 yaşından küçük olduğu halde gebe kalan çocuklara evlilik izni verilmesini 'mücbir' yani zorlayıcı sebep olarak görerek meşrulaştırdığına dikkat çeken Akkuş İlgezdi, "Henüz çocuk yaşta olan birine mahkeme kararıyla ‘evlenebilir’ denmesi, kanun eliyle istismarın önünü açmak demektir” tepkisini gösterdi. (ANKA)
https://www.evrensel.net/haber/553638/cocuk- gebeliginde-korkunc-tablo-24-yilda-590-bin-18-yas-alti- dogum-yasandi
=======================
Silivri’de tutuklu bulunan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, hakimlik sorgusunda verdiği ifade gerekçesiyle açılan soruşturma için SEGBİS aracılığıyla ifade verdi.
Turgay Olcayto
İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne (İBB) yönelik soruşturma kapsamında Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ’kamu görevlisine hakaret’ soruşturması kapsamında ifade veriyor.
İmamoğlu’nun 23 Mart günü Sulh Ceza Hakimliğindeki sorgusu sırasında, hakkında tutuklama talep eden Cumhuriyet Savcılarına yönelik ifadeleri suç sayılmıştı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İmamoğlu’nun, "silahlı terör örgütüne yardım etme" suçlamasıyla alınan ifadesinde, yargı görevlilerine hakaret içerikli beyanlarda bulunduğunu ifade etti. Başsavcılık, Ekrem İmamoğlu hakkında ’kamu görevlisine hakaret’ suçundan resen soruşturma başlattı.
Soruşturma kapsamında İmamoğlu’nun Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla saqat 14.30 sıralarında Savcılığa ifade vermeye başladığı belirtildi.
Saat 15.30 itibarıyla Ekrem İmamoğlu’nun ifade verme işlemleri tamamlandı.
Avukatı Mehmet Pehlivan, sosyal medya hesabından İmamoğlu’nun ifadesinde öne çıkan başlıkları paylaştı.
Mehmet Pehlivan
@mehmettpehlivan
Müvekkil Sayın Ekrem İmamoğlu, 23 Mart’ta terör örgütüne yardım suçlamasıyla sevk edildiği hakimlik sorgusunda yaptığı savunmalar nedeniyle hakkında re’sen başlatılan “kamu görevlisine hakaret" soruşturması kapsamında bugün SEGBİS aracılığıyla Silivri Cezaevinden ifade verdi.
Sayın İmamoğlu’nun ifadesinde öne çıkan tespitler şunlardır:
❗️ “Bu soruşturmanın gerçek bağlamı, uzun süredir yürütülen yargı tacizi ve meşru siyasi rekabetin yerini iftira ve algı operasyonlarına bıraktığı bir zeminde şekillenmiştir.”
❗️“Seçim sürecinde “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” diyen kişi, bu kaybın iktidarına yönelik olduğunu fark edince, hukuk dışı yolları kullanarak kamu gücünü siyasal bir araç haline getirmiş ve bu yolla kaçınılmaz sonunu ertelemeye çalışmıştır.”
❗️“Emniyette hakkımdaki suçlamanın, Meclis’te grubu bulunan bir siyasi partinin yöneticisiyle yapılan görüşmenin terör örgütüne yardım olarak nitelendirilmesi olduğunu öğrendim. Mecliste grubu bulunan yasal bir partinin yetkilisiyle yapılan görüşmeleri terör faaliyeti olarak nitelendirmiş olmalarını hukukla açıklayabilmek mümkün müdür?”
❗️“Hakimlik sorgusu başladığında, sevk yazısında gerek emniyet ve gerekse savcı önündeki ifade esnasında bana daha önce hiç sorulmayan soruların, terör örgütüyle alakalı bir dolu görselin, haritaların, terör örgütü yöneticilerinin beyanlarının evraka eklendiğini gördüm."
❗️“Mesleğini icra ederken tarafsız ve bağımsızlıkla hareket etmek zorunda olan, Türk Milleti adına yetki kullanan kamu görevlilerinin bu davranışını nasıl nitelendirmek gerekir? Elbette bunun adı kumpastır elbette bunun adı siyasi pusudur.”
❗️ "Hakimlik sorgusuna çıktığımda, önüme konulan evraklarla birlikte aslında yalnızca adalet değil, aklım ve vicdanım da sorguya çekilmişti. Ne emniyette ne savcılıkta bana yöneltilmeyen, daha önce adı dahi geçmeyen iddialar, haritalar, görseller ve hiçbir ilgim olmayan örgüt beyanları dosyaya eklenmişti. Bu tablo, bir yargılama değil, baştan kurgulanmış bir suç isnadıyla karşı karşıya bırakıldığımın açık göstergesiydi.”
❗️ “Terör örgütüne yardım gibi ağır ve onur kırıcı bir suçla ilişkilendirilmeye çalışılmak, sadece hukuk dışı bir girişim değil, aynı zamanda hayatımı, emeğimi ve milletime karşı taşıdığım sorumluluk duygusunu hedef alan bir itibarsızlaştırma operasyonudur.”
“Ben şahısların ailelerine, özel hayatlarına, onurlarına dair bir hakarette bulunmadım. Bir kamu görevine, bu görevi kötüye kullanarak siyasete müdahale edenlere karşı kamu adına eleştiri getirdim.”
Ve en nihayetinde Sayın Başkan, bu süreci şu sözlerle özetlemiştir:
“Beni değil, temsil ettiğim değerleri ve milletin iradesini yargılamaya çalıştıklarını çok iyi biliyorum. Ancak unuttukları bir şey var: Bu milletin vicdanı, kurguya değil hakikate inanır.”
Kamuoyunun bilgisine.
https://x.com/mehmettpehlivan/ status/1922629311678349473
Buna göre, İmamoğlu, "Ne emniyette ne savcılıkta bana yöneltilmeyen, daha önce adı dahi geçmeyen iddialar, haritalar, görseller ve hiçbir ilgim olmayan örgüt beyanları dosyaya eklenmişti. Bu tablo, bir yargılama değil, baştan kurgulanmış bir suç isnadıyla karşı karşıya bırakıldığımın açık göstergesiydi" dedi. Sözlerinin hakaret olmadığını ifade eden İmamoğlu, "Ben şahısların ailelerine, özel hayatlarına, onurlarına dair bir hakarette bulunmadım. Bir kamu görevine, bu görevi kötüye kullanarak siyasete müdahale edenlere karşı kamu adına eleştiri getirdim" ifadelerini kullandı.
Pehlivan’ın paylaşımında yer alan İmamoğlu’nun ifadesine öne çıkan başlıklar şöyle:
"Bu soruşturmanın gerçek bağlamı, uzun süredir yürütülen yargı tacizi ve meşru siyasi rekabetin yerini iftira ve algı operasyonlarına bıraktığı bir zeminde şekillenmiştir.
Seçim sürecinde "İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder" diyen kişi, bu kaybın iktidarına yönelik olduğunu fark edince, hukuk dışı yolları kullanarak kamu gücünü siyasal bir araç haline getirmiş ve bu yolla kaçınılmaz sonunu ertelemeye çalışmıştır.
Emniyette hakkımdaki suçlamanın, Meclis’te grubu bulunan bir siyasi partinin yöneticisiyle yapılan görüşmenin terör örgütüne yardım olarak nitelendirilmesi olduğunu öğrendim. Mecliste grubu bulunan yasal bir partinin yetkilisiyle yapılan görüşmeleri terör faaliyeti olarak nitelendirmiş olmalarını hukukla açıklayabilmek mümkün müdür?
Hakimlik sorgusu başladığında, sevk yazısında gerek emniyet ve gerekse savcı önündeki ifade esnasında bana daha önce hiç sorulmayan soruların, terör örgütüyle alakalı bir dolu görselin, haritaların, terör örgütü yöneticilerinin beyanlarının evraka eklendiğini gördüm.
"Bunun adı siyasi pusudur"
Mesleğini icra ederken tarafsız ve bağımsızlıkla hareket etmek zorunda olan, Türk Milleti adına yetki kullanan kamu görevlilerinin bu davranışını nasıl nitelendirmek gerekir? Elbette bunun adı kumpastır elbette bunun adı siyasi pusudur.
Hakimlik sorgusuna çıktığımda, önüme konulan evraklarla birlikte aslında yalnızca adalet değil, aklım ve vicdanım da sorguya çekilmişti. Ne emniyette ne savcılıkta bana yöneltilmeyen, daha önce adı dahi geçmeyen iddialar, haritalar, görseller ve hiçbir ilgim olmayan örgüt beyanları dosyaya eklenmişti. Bu tablo, bir yargılama değil, baştan kurgulanmış bir suç isnadıyla karşı karşıya bırakıldığımın açık göstergesiydi.
Terör örgütüne yardım gibi ağır ve onur kırıcı bir suçla ilişkilendirilmeye çalışılmak, sadece hukuk dışı bir girişim değil, aynı zamanda hayatımı, emeğimi ve milletime karşı taşıdığım sorumluluk duygusunu hedef alan bir itibarsızlaştırma operasyonudur.
Ben şahısların ailelerine, özel hayatlarına, onurlarına dair bir hakarette bulunmadım. Bir kamu görevine, bu görevi kötüye kullanarak siyasete müdahale edenlere karşı kamu adına eleştiri getirdim.
Beni değil, temsil ettiğim değerleri ve milletin iradesini yargılamaya çalıştıklarını çok iyi biliyorum. Ancak unuttukları bir şey var: Bu milletin vicdanı, kurguya değil hakikate inanır." (Politika Servisi)
https://www.evrensel.net/haber/553682/imamoglu- hakimlik-sorgusundaki-ifadesi-nedeniyle-ifade-verdi-bunun- adi-siyasi-pusudur
=======================
Diyarbakır, Batman, Şırnak’tan yurttaşlar, gelişmelerin umut verdiğini fakat sürece temkinli yaklaştıklarını söylediler. “İktidara değil mücadeleye güveniyoruz” diyen yurttaşlar, adımlar atılmalı dedi
Elif Ekin Saltık
5-7 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen kongre kararlarını duyuran PKK örgütsel yapının feshedildiğini ve silahlı mücadele yönteminin sona erdirildiğini açıkladı.
1 Ekim’den bu yana MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin girişimiyle başlayan 8 aylık süreçte PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı çağrının PKK’nin silah bırakmasıyla karşılık bulurken bundan sonraki süreç ise belirsiz.
Daha önce de çoğu kez bölge halkının bu süreçte dile getirdiği talepler de yerinde. 40 yılı aşkın süredir çatışmalarla şekillenen bir dönemin kapanacak olması, gözleri bundan sonraki sürece çevirdi. Diyarbakır, Batman ve Şırnak’tan konuştuğumuz yurttaşlar, barışa dair temkinli umutlarını dile getirirken, kalıcı çözüm için yıllardır dillendirilen taleplerin artık hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı. Bölge halkı, temkinli bir umutla “Barış söylendiği gibi gerçek olsun, adımlar atılsın” diyor.
Diyarbakır’dan konuştuğumuz yurttaşlar adım atılmasını isteyerek taleplerine dikkat çekti.
Bir sendikanın çalışanı olan Sümerya, yaşanan gelişmenin umut verici olduğunu ifade etti. “Barış adına küçücük bir umut da olsa ona sarılmak istiyoruz” dedi. Sümerya iktidara güvenmediğini örgüte güvendiğini söyleyerek, “Örgüt bugüne kadar ne karar aldıysa gerçekleştirdi hem de böylesi kısa bir zamanda. Bir adım atılıyorsa bildikleri vardır. Tek dayanağımız onlar, tek dayanağımız Kürt halkının mücadelesi. Ben bu mücadeleye güveniyorum. İktidara, AKP’ye, Erdoğan’a hiçbir zaman da güvenmeyeceğim. Devlet hâlâ atması gereken adımları atmıyor. Artık iktidarın adım atması, taleplerimizin karşılanması gerekiyor” dedi.
40 yıllık süreçte Kürt halkının çok fazla acı çektiğini belirten Sümerya halkın talepleri için de bir an önce adım atılması gerektiğini söyledi: “Ana dil konusu çözülmeli, cezaevlerindeki insanlar bir an önce serbest bırakılmalı, kayyımlar gitmeli, her türlü eşitlik sağlanmalı…"
Bir apartman görevlisi de “Tabii ki barış isterim, silahlar sussun isterim. Çözüm kaç defa denendi. 2013-2015 yıllarında adımlar atıldı. Erdoğan bir anda masayı yıktı, çözüm sürecini ortadan kaldırdı. Sonra da çıktı kendi yapmamış gibi ‘Benim dahlim yok, ben sonlandırmadım, bilmiyorum’ dedi. 10 yıl sonra ne oldu, ne değişti, neden bu kadar beklendi? İnsanlar öldü, bedel ödedi” ifadelerini kullandı.
Batman’dan yurttaşların ise sürecin aşama katetmesine dair memnuniyetleri var ancak bundan sonra ne olacağına dair de soru işaretleri çok.
Ev hanımı olan ve dört çocuğunun olduğunu belirten Bedriye Çelik, “PKK sözünde durdu, barış diyen herkesin sözünde durması lazım. Silahlar bırakıldığı için mutluyum. İnsanlar neler yaşandığını çabuk unutuyor. Tüm annelerin yüreği yandı, silah çözüm getirmiyor. Şimdi bakalım ne olacak, insan bilmiyor. Ama bu ülkede herkes barış diyor, o zaman bunun için hemen çalışsınlar.”
Bundan sonraki süreçteki beklentilerine dair konuşan Çelik, "Ne isteyeceğiz barış, kardeşlik, huzur, Kürtlerin hakları neyse verilmesi. Kürt eşitlik istiyor Kürt dilini istiyor, kayyım istemiyor. Niye Batman’a kayyım atandı bahaneleri hep hazır. Kayyımları kaldırsınlar o zaman hadi. Ancak o zaman deriz ki tamam bu defa gerçek barıştır. Daha önce de dedik barış olacak hani ne oldu? Artık herkes iyi düşünsün. Umutluyuz bakalım bu defa hayırlı olacak mı?" dedi.
Batman’dan bir başka yurttaş ise “40 yıllık savaş bitti dile kolay o yüzden insan seviniyor. Başka kararlar alınmalı bundan sonra. İnsanların soru işaretleri giderilse daha memnun olacağız. Niye Meclis bir şey demiyor” diye konuştu.
Yurttaş, karar açıklandığından beri gelişmeleri ve açıklamaları yakından takip ettiğini ve öfkeli olduğu durumlar olduğunu belirterek, “Çok talep sıralanır aslında var olan hakkımız olan şeyler. Kimse kendine pay çıkartmasın. Evet Cumhurbaşkanına, Bahçeli’ye ve Öcalan’a teşekkür ediyoruz. Ama halk o masaya oturttu onları. Dünden beri sanki kendileri bir şey yapmış gibi servis ediyorlar. Bu halkın mücadelesi 40 yıllık acısı? Artık gözleri halka çevrilsin kendilerine siyaset çıkarmayı bıraksınlar” dedi.
Gerçek barışın konuşulması gerektiğine dikkat çeken yurttaş “iktidara güven olmayabilir” diyerek şunları söyledi: “İktidarda olan o onunla yürüyor süreç ama yapılması gerekenleri yapmalı. İktidar tarafından şüpheler var, hep olacaktır ama önümüze ve ne olacağına bakmalıyız. Artık insanlar bunu istiyor.”
Şırnak’tan konuştuğumuz yurttaşlar ise Şırnak’taki geçmiş süreçleri hatırlatıp, mevcut baskı durumu üzerinden taleplerini dile getiriyor.
Şırnak’tan öğrenci olduğu kaygısıyla ismini vermek istemeyen bir genç ise şöyle konuştu: “Barış oldu ama hâlâ ismimizi vermek istemiyoruz. Ağzımız yandı bir kere ileride ne olacağı belli olmuyor malesef. Tabii umutlu bir gelişme, netleşir önümüzdeki günlerde ama insanlar acılar çekti bunun da bir karşılığı olmalı. Karşılığı derken neyse o olmalı. Kürtler kabul edilecek. Şırnak’ta yıllarca yerimizden edilmeye çalıştık bir işe yaradı mı? İnsanlar öldürüldü burada bir işe yaradı mı? Savaş kaybettirir.”
Üniversite sınavına hazırlandığını anlatan genç, “Gelecekte iyi şeyler olsun istiyorum. Tabii ki ana dilimde eğitim de görmek isterim. Şırnak’ta Kürtçe konuşulur hep, batıya bir yere gidince bunun endişesini artık taşımak istemiyorum. Dövülecek miyim ya da ben niye Kürtçe hizmet de almayayım” ifadelerini kullandı.
Şırnak’ta ‘terör’ adı altında yoğun güvenlik önlemleri olduğunu söyleyen genç, “Buradaki bu güvenlik önlemleri dedikleri baskı da kalkmalı her yer asker, karakol, korucularla dolu. Şırnak’ta hep bir yasak var 21 yaşındayım, çocukluğum yasaklarla geçti. Siyasetçiler serbest kalsın boşu boşuna içeride mi kalacaklar? Muhalefet kısmı da biraz endişe verici orada da birlik olmalı, oradaki baskı da son bulmalı. Kayyımlar hem DEM Parti hem CHP belediyeleri için kalkmalı. Niye Kürt’ün, Türk’ün, benim iradem gasbedilsin.”
70 yaşındaki Ahmet de yıllardır savaş olduğu için kararı duyduğunda çok mutlu ve sevinçli olduğunu söyledi: “Gözümden yaş geldi, bunca yıl gözümün önünden geçti. Köyler yakıldı, asker gelip bizi döverdi. Kürtçe şarkı dinlediğimiz için, kasetleri toplardı. Şimdi inşallah geride kalacak. Bahçeli demişti Öcalan da özgür olsun diye Öcalan için de bir şey yapılmalı. O barış için uğraştı.”
Barış için şimdi daha çok şey yapılması gerektiğine dikkat çeken Ahmet, “Hemen barış deyince olmuyor tabi. Ama eğer kendilerine kullanmazlarsa bu süreci, barış olur niye olmasın. Bunca insan boşuna mı hapse girdi? Herkes attığı adıma da kullandığı dile de dikkat etmeli. Hep Kürtler üzerinden bir propaganda yürüyor. Erdoğan barış yapacağız diyor, elini tutan mı var? Biz sıramızı saldık, ne istediğimiz de ortadadır. Halk, herkes diyor barış” şeklinde konuştu.
https://www.evrensel.net/haber/553592/bolge- halki-silahlarin-birakilmasina-ne-diyor
=======================
► Danimarka İklim ve Enerji Bakanı Lars Aagaard, hükümetin 40 yıllık yasağın ardından nükleer enerjinin kullanılmasına ilişkin incelemeler başlattığını bildirdi.
14-Mayıs-2025
Danimarka İklim ve Enerji Bakanı Lars Aagaard, Politiken haber kuruluşuna verdiği demeçte, Danimarka’nın enerji planlaması hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Hükümetin, nükleer enerji teknolojilerindeki yeni gelişmeleri takip ettiğini aktaran Aagaard, güneş ve rüzgar enerjisinin yanında yeni nükleer enerji teknolojilerini kullanmanın olası getirilerine ve risklerine yönelik kapsamlı analizlerin başlatıldığını duyurdu.
Aagaard, bu analizlerin başlatılmasının şu an için Danimarka’da 1985’ten bu yana yürürlükte olan nükleer enerji yasağının kaldırılacağı anlamına gelmediğini, yeni teknolojilerin ülkenin enerji sistemine entegre edilip edilemeyeceğinin anlaşılmasına yönelik olduğunu belirtti.
Yenilenebilir enerjinin ikinci plana atılmayacağını ifade eden Aagaard, Danimarka’nın uzun yıllardır benimsediği enerji politikasını sürdüreceğini kaydetti.
Aagaard, nükleer enerjinin kullanılması durumunda ülkenin yeni güvenlik tehlikeleriyle karşılaşabileceği ihtimaline dikkati çekerek, "Peki yakıt nereden gelecek? Günümüzde Rusya, önde gelen nükleer enerji yakıtı dağıtıcıları arasında" ifadelerini kullandı.
Hükümetin bu adımı atmadan önce güvenlik ve hazırlık faktörlerini incelemesi ve yasal düzenlemelerle ilgilenmesi gerektiğini belirten Aagaard, analizlerin yaklaşık bir yıl süreceğini söyledi.
https://www.bloomberght.com/danimarka-dan-40- yillik-yasak-sonrasi-nukleer-plani-3748497
=======================
İsrail Ordu Radyosu, ABD’nin Türkiye’ye F-35 teslim etme ihtimalinden Tel Aviv’in derin endişe duyduğunu bildirdi. Netanyahu’nun F-35’in gündeme gelmesi halinde şiddetle karşı çıkacağı belirtiliyor.
13-Mayıs-2025
İsrail Ordu Radyosu askeri muhabiri Doron Kadosh, X hesabından yaptığı paylaşımda, İsrail-ABD geriliminin yeni odağı olarak Washington yönetiminin Türkiye’ye F-35 teslim etme ihtimaline işaret etti.
Türkiye’nin F-35’lere sahip olmasının İsrail’in bölgedeki avantajını kaybetmesine neden olacağını kaydeden Kadosh, Türkiye ile İsrail’in giderek daha fazla stratejik rakip haline gelmeye başladığına dikkati çekti.
Kadosh, "İsrail’in, ABD- Türkiye yakınlaşması nedeniyle F-35 satma ihtimalinden korktuğunu" ifade etti.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu hafta Dışişleri ve Savunma Komitesi’ndeki kapalı bir oturumda konuyu gündeme getirdiği ve ABD’nin böyle bir adım atması halinde İsrail’in şiddetle karşı çıkacağını söylediği aktarıldı.
İsrail Ordu Radyosu askeri muhabiri, ABD Başkanı Trump’ın Orta Doğu ziyareti kapsamında Türkiye’yi ziyaret edebileceğine ilişkin sözlerini hatırlattı.
Trump’ın, "(Cumhurbaşkanı Recep Tayyip) Erdoğan, harika bir ev sahibi olacak." dediğini belirten Kadosh, Türkiye’nin talebi üzerine Suriye’ye yönelik yaptırımları kaldırmaya karar verebileceğini söylediğinin de altını çizdi.
Muhabir, Türkiye ile İsrail arasında Suriye konusunda gerilim sürerken Türkiye’nin F-35’lere sahip olmasının İsrail için tehdit olduğuna dikkat çekti.
https://www.ekonomim.com/dunya/abdnin-turkiyeye- f-35-teslim-etme-ihtimali-israili-tedirgin-etti- haberi-818014
=======================
AK Parti milletvekilleri tarafından hazırlanan kanun teklifiyle, ölümlü veya yaralamalı trafik kazalarında olay yerinden ayrılan sürücülere 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilmesine yönelik düzenleme yapılacak.
"14-Mayıs-2025
AK Parti milletvekilleri, Grup Başkanı Abdullah Güler ile Grup Başkanvekili Bahadır Yenişehirlioğlu başkanlığında, trafik kurallarına uymayan sürücülere verilen idari para cezalarının artırılmasına ilişkin düzenlemeleri de içeren kanun teklifinin çalışmalarını tamamladı.
Bu hafta TBMM Başkanlığına sunulması beklenen teklifle, Karayolları Trafik Kanunu’nda değişikliklere gidilecek.
Teklife göre, aşırı hız ve kırmızı ışık ihlali yapanlara, hatalı şerit değiştirenlere, dönüş kurallarına uymayanlara verilen idari para cezaları yükseltilecek.
Maddi hasarlı, ölümlü veya yaralamalı trafik kazalarında zorunluluk dışında olay yerinden ayrılanlara uygulanan idari para cezası 46 bin liraya çıkarılacak.
Ayrıca ölümlü veya yaralamalı trafik kazalarında zorunluluk dışında izin almadan olay yerinden ayrılan sürücüler, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak, sürücü belgeleri 2 yıl süreyle geri alınacak.
Seyir halinde cep telefonu ve haberleşme araçları kullanan sürücülere uygulanan idari para cezası 5 bin liraya yükseltilecek. Bu kapsamda son ihlalin gerçekleştiği tarihten itibaren geriye doğru 1 yıl içinde bu kuralın ikinci defa ihlal edilmesi halinde sürücülere 10 bin lira idari para cezası verilecek.
Ayrıca son ihlalin gerçekleştiği tarihten itibaren geriye doğru 1 yıl içinde bu kuralın 3 veya daha fazla ihlal edilmesi halinde sürücülere her seferinde 20 bin lira idari para cezası verilecek, sürücü belgeleri her seferinde 30 gün süreyle geri alınacak.
Ehliyetsiz araç kullananlar 40 bin lira, geçici olarak ehliyeti alınmasına rağmen araç kullananlar 20 bin lira, sürücü belgesi iptal edildiği halde araç kullananlar 200 bin lira idari para cezasına çarptırılacak.
Teklifle yük ve yolcu taşıyan araçlarda takograf, taksilerde taksimetre kullanılmasına yönelik de düzenlemelere gidilecek.
https://www.ekonomim.com/gundem/trafik- kazasinda-olay-yerini-terk-eden-surucuye-hapis-cezasi- geliyor-haberi-818175
=======================
Bazı tatlar vardır ki zamanı aşar; kimi eski bir mutfak defterinde, kimi yaşlı bir ninenin hafızasında, kimi de yalnızca adıyla günümüze ulaşır. İşte o eşsiz lezzetlerden biri: Mahmudiye… Yıllar öncesine dayanan bu yemek, Osmanlı döneminin vazgeçilmezlerindendi.
Zamanın o eski sofralarındaki eşsiz lezzetler, nadiren de olsa günümüzde halen var. Mahmudiye de günümüzde unutulan fakat çok sevilen lezzetlerinden. Hem yapımı kolay hem de tadını damağınızda bırakıyor.
Bir zamanlar Osmanlı padişahlarının sofralarını süsleyen bu özel yemek, tavuk etiyle kuru meyveleri buluşturarak tatlı ile tuzlunun kusursuz dengesini kuruyor.
Saray mutfağının zarafetini yansıtan Mahmudiye, sadece bir ana yemek değil, aynı zamanda geçmişin sofralarına atılan lezzetli bir selam niteliğinde.
Mavikadın’ın derlemesine göre Mahmudiye yemeği, adını II. Mahmud döneminden alıyor. İçeriğinde kuşüzümü, badem, tarçın, bal, pirinç ve tavuk gibi malzemeler bulunuyor. Sarayda özel günlerde hazırlanan bu yemek, hem görünümüyle hem de tadıyla sofraları zenginleştiren bir başyapıt olarak kabul ediliyordu. O dönemde yemek, yalnızca karın doyurmak değil, bir sanat, bir anlatım biçimiydi. Osmanlı’nın dillere destan yemeği Mahmudiye için gerekli malzemeler ve hazırlanışı.
(4 kişilik)
► 1 adet bütün tavuk (veya 4 adet tavuk budu/göğsü)
► 1 su bardağı pirinç
► 1 yemek kaşığı bal
► 2 yemek kaşığı kuşüzümü
► 2 yemek kaşığı dolmalık fıstık veya badem
► 1 çay kaşığı tarçın
► 1 çay kaşığı karabiber
► 1 yemek kaşığı tereyağı
► 1 tatlı kaşığı zeytinyağı
Tuz
► 2,5 su bardağı tavuk suyu
► 1 tutam safran veya zerdeçal (isteğe bağlı renk ve aroma için)
► İsteğe bağlı olarak birkaç kuru kayısı veya hurma (farklı bir dokunuş için)
Tavuğu bol suda iyice haşlayın. Haşlama suyunu dökmeyin, pilav için kullanılacak. Haşlanan tavuk etlerini didikleyerek bir kenara alın. Pirinci yıkayıp süzün. Kuşüzümlerini sıcak suda 10 dakika bekletin. Fıstıkları ya da bademleri tereyağında hafifçe kavurun.
Öncelikle bir tencerede tereyağı ve zeytinyağını kızdırın. Ardından iyice yıkayıp süzdüğünüz pirinci ekleyin ve şeffaflaşana kadar kavurun. Pirinçler tane tane olmaya başladığında kuşüzümünü, dolmalık fıstığı, sevdiğiniz baharatları ve balı ilave edin.
Üzerine 2,5 su bardağı tavuk suyu ekleyip karıştırın ve kısık ateşte suyunu çekene kadar pişmeye bırakın.
Bu aşamada ise pilav piştikten sonra üzerine önceden haşlanmış ve didiklenmiş tavuk etlerini yerleştirin. Arzu ederseniz bu aşamada haşlanmış kuru kayısı, kuru erik ya da hurma gibi meyveleri de ekleyerek lezzeti zenginleştirebilirsiniz. Son dokunuşu yapmak isterseniz, hazırladığınız karışımı güveç kaplarına alın ve önceden ısıtılmış 180°C fırında yaklaşık 10 dakika, üzeri hafifçe kızarana kadar pişirin.
https://www.ekonomim.com/foto-galeri/yasam/ osmanlinin-yillara-meydan-okuyan-asirlik-lezzeti-agizda- dagiliyor-pamuk-gibi-yumusacik-galeri-818171
=======================
Ağrı Dağı’nda Nuh’un Gemisi’ni arayan araştırmacılar, aylar sonra ilk büyük kanıta ulaştı. Dağın derinliklerinde gerçekleştirilen yeni keşif, geminin İncil’deki tasvirine bire bir uyuyor.
14-Mayıs-2025
https://img.ekonomim.com/storage/files/ images/2025/05/14/nuhun-gemisinin-sirri-agri-daginda-mi- ilk-kanita-ulasildi-yvqz_cover.jpg
Dünyanın her yerinden araştırmacılar Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’nın derinliklerinde Nuh’un Gemisi’nin kalıntılarını arıyor.
İncil’e göre bu devasa gemi, 4 bin 300 yıldan uzun bir süre önce meydana gelen büyük bir sel felaketi sırasında insanlığı ve her türlü hayvanı yok olmaktan kurtarmıştı.
Ağrı Dağı yakınlarındaki Durupınar Formasyonu’nda çalışan bir grup Amerikalı araştırmacı, dağın derinliklerinde köşeli yapılar ve boşluklu bölgeler olduğuna dair kanıtlar ortaya çıkardı.
Bağımsız araştırmacı Andrew Jones, yeraltı radarını kullanarak oluşumun merkezinden geçen 13 metrelik bir tünel tespit etti.
Taramalar ayrıca, geminin üç güverteli olduğuna dair İncil’deki anlatımla uyuşan, yerin altındaki üç katmanı da görüntüledi.
Şimdiye kadar yapılan taramalarda yüzeyin yaklaşık 6 metre altına kadar uzanan açısal yapılar ortaya çıkarıldı. Bu yapılar güverte benzeri bir platformun altındaki odaları temsil ediyor olabilir.
NTV'de yer alan habere göre; araştırma ekibinden bir görevli, "Tekne biçimli oluşumun içinde yetişen otların, hemen dışındaki alana kıyasla farklı renkte olduğunu fark ettik" dedi.
Oluşumun ucundan ortasına doğru bir tünel uzandığı ve bunun içinden yürüyerek geçilebilecek kadar büyük olduğu da aktarıldı.
İçerideki potasyum seviyeleri de yaklaşık yüzde 40 daha yüksek.
Türkiye’nin en yüksek zirvesi olan Ağrı Dağı’nın sadece 29 kilometre güneyinde bulunan Durupınar Formasyonu, modern dünya tarafından yalnızca bir asırdan az bir süredir biliniyor.
Yerel raporlara göre, Mayıs 1948’deki şiddetli yağmurlar ve depremler çevredeki çamuru yıkayarak gizemli oluşumu ortaya çıkardı. Daha sonra bir çoban tarafından keşfedildi.
İncil’de, Nuh’un Gemisi’nin, dünyayı sular altında bırakan 150 günlük bir tufandan kurtulduktan sonra Ağrı Dağı’na oturduğu belirtiliyor.
İlginç olan, oluşumun, geminin şekli ve boyutlarıyla uyuşan bir zirve yakınında yer alması. İncil ölçülerine göre gemi yaklaşık 155 metre uzunluğunda, 26 metre genişliğinde ve 16 metre yüksekliğindeydi.
Geminin Ağrı Dağı’na oturduğu fikri ise uzun zamandır tartışılıyor.
https://www.ekonomim.com/yasam/nuhun-gemisinin- sirri-agri-daginda-mi-ilk-kanita-ulasildi-haberi-818227
=======================
Teknoloji şirketleri rekabet hukukuna nasıl bakmalı, nelere dikkat etmeli?
Ussal Sahbaz
Rekabet Kurumu, teknoloji şirketlerinin gündeminde daha çok yer almaya başladı. Ben 2005- 2011 yılları arasında Rekabet Kurumunda çalışırken çoğu kişi ne iş yaptığımız bilmezdi. Şirketlere “yerinde inceleme” dediğimiz baskınlara gittiğimizde “Reklam Kurulu”ndan mı geldiniz, diye sorarlardı. Artık öyle değil. Bugün size teknoloji şirketleri rekabet hukukuna nasıl bakmalı, nelere dikkat etmeli, kısaca anlatacağım.
Kuralları koyan üç maddeyi şöyle özetleyebiliriz:
1- Hakim durumunu kötüye kullanmak yasaktır (Madde 6): Dikkat edin hakim durumda olmak yasaktır, demiyorum. Teknoloji şirketlerinin çoğu zaten işi tabiatı gereği hakim durumda oluyor. Ünlü girişim sermayedarı Peter Thiel’in yatırım yaptığı girişimcilere dediği gibi “Rekabet, başarısızlığın havalı ismidir. (Competition is for the losers.)”
Ancak pazara hakimseniz bundan sonra rakiplerinizi pazarın dışına itmek için yapacağınız birçok uygulama rekabet ihlali olabilir. Mesela, bir ürünü diğerine bağlamak, mesela seçici indirimlerle pazarı kapamak, bazı verilerinizi rakiplerinize açmamak, vb.
2- Rekabeti kısıtlayan anlaşmalar yasaktır (Madde 4): Bu anlaşmaların en basiti rakiplerinizle masaya oturup fiyat tespiti yapmanız veya arz miktarını tespit etmeniz, müşterileri paylaşmanız. Bu tip işler teknoloji işlerinde pek görülmüyor.
Ancak rekabeti kısıtlayan anlaşma kavramını sadece yatay anlaşmalarla sınırlandırmamak lazım. Dikey anlaşmalar, yani mesela bir e-ticaret platformunun satıcılarıyla yaptığı anlaşmalar da pazarı kapatıcı etki doğuruyorsa ihlal olabilir. Bayinizde yeniden satış fiyatı tespit etmeniz rekabet ihlali olabilir.
Bir de son yıllarda hem dünyada hem Türkiye’de ortaya çıkan ve birçok rekabet soruşturmasına konu olan “insan kaynağı” anlaşmaları var: Eğer rakiplerinizle “Bir sürü derdin için birbirimizin elemanını ayartmayalım.” diye sohbet ediyorsanız kapınızda Rekabet Kurumunu bulabilirsiniz.
3- Rekabeti kısıtlayacak birleşme ve devralmalar yasaktır: Teknoloji şirketleri iki şekilde büyürler: Ya yeni kullanıcı kazanmak için reklam yaparlar, indirim / cash-back gibi ödüller verirler. Buna organik büyüme denir. Ya da başka şirketleri satın alırlar. Bu şirketler doğrudan rakipleri olabileceği gibi, dikey ilişkisi olan şirketler de olabilir. Rakibini satın alırsan onun kullanıcılarını da satın alarak büyümüş olursun. Bunun yerine mesela bir fintek şirketi olarak bir e-ticaret şirketini satın alırsan iki şirketin kullanıcı tabanı arasında ortak veri kullanarak yeni fırsatlar ortaya çıkarabilirsin.
Şirketlerin girişim sermayesi fonlarından aldıkları parayla yaptıkları satın almalara “roll- up” deniyor. Bazen fonlar kendileri de böyle şirketleri satın alıp yan yana portföylerine katıyorlar. Sonra bunları birleştirip satınca daha çok para ediyor.
Eskiden Rekabet Kurumunun bir satın almaya müdahale etmesi için bu satın almanın “hakim durum yaratılması veya mevcut hakim durumun güçlendirilmesi”ne neden olması gerekirdi. Basitleştirerek anlatırsak bir şirketin pazar payı %60 ise %10 daha pazar payı olan bir şirketi satın almasına izin vermeyiz deniyordu. Ancak eğer bir pazarda %30 payınız varsa, müşterilerinizin olduğu pazarda da %20 payı olan bir şirketi almanıza karışmayız, deniyordu.
2020’de Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un ilgili maddesi değiştirildi. Artık Rekabet Kurumunun “etkin rekabetin önemli ölçüde azaltılması” halinde devralmalara izin vermeme yetkisi var. Yani hakim durum oluşsa da olur oluşmasa da olur. 2022 yılında bir düzenleme daha yapıldı: Eskiden büyük balık küçük balığı yiyince izin gerekirdi, şimdi küçük balıklar da birleşse Rekabet Kurumu masada olacak. Özellikle yazılım, fintek ve oyun gibi hızlı büyüyen sektörlerde bu geçerli. İster rakibini al, ister tedarikçini al, ister müşterini al, istersen hiç münasebetin olmayan bir şirketi al; hepsi izne tabi.
Silikon Vadisi’nden Ankara’ya: Ortak Sorunlar, Ortak Çözümler
Bu kadar kural var, tam olarak ne oldukları da belli değil, diye korkmayın. Teknoloji girişimcilerine ve teknoloji şirketi yönetenlere rekabet hukukuyla ilgili tavsiyelerim şunlar:
► Rekabet hukuku konuları işinizi büyütürken ve yönetirken aklınızın bir köşesinde olsun. Sadece defansif değil, ofansif olarak da rekabet hukuku araçlarını kullanın. Mesela gerektiğinde rakiplerinizi şikayet etmeyi ihmal etmeyin. Bu şikayetleri gizli olarak da yapabilirsiniz.
► Çalışanlarınıza rekabet hukukuyla ilgili temel eğitim aldırın. Özellikle bir yerinde incelemede nasıl davranmaları gerektiğine dair mutlaka önceden fikirleri olsun. Rekabet Kurumu uzmanlarının cep telefonları dahil birçok cihazı incelemeyle ilgili geniş yetkileri var. Çalışanlarınız, aşk hayatları mesaj kutularından silinince kurtulacaklarını sanabilirler ama ama şirketinize büyük cezalar verilebilir. Bu tip romantik amatörlüklere düşmeyin.
► Mutlaka iyi bir danışmanla çalışın (Ben artık bu konulardan uzaklaştım, kendimi öneriyorum gibi anlaşılmasın.). Normalde çalıştığınız avukat rekabet hukuku uzmanı olmayabilir; bu da normal bir durum, aile hekiminizin cerrah olmaması gibi. Ben olsam, mutlaka daha önce Rekabet Kurumunda çalışmış bir danışmanla çalışırım. Bunun dışındakiler ameliyat yapmamış cerraha benzeyebilir.
https://webrazzi.com/2025/05/14/teknoloji- dunyasinin-yeni-gercegi-rekabet-kurumu-artik-her-yerde/
=======================
Yöneylem Sosyal Araştırmalar Merkezi kurucusu Doç. Dr. Derya Kömürcü, sürecin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilmesini sağlayacak mı sorusuna dair analizlerde bulundu.
12 Mayıs’ta PKK’nin silah bırakma ve fesih kararını açıkladı. Kararın Türkiye siyaseti üzerindeki olası etkileri de kamuoyunda tartışılıyor. Özellikle sürecin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yeniden seçilmesine zemin hazırlayıp hazırlamayacağı sorusu da gündemde. Yöneylem Sosyal Araştırmalar Merkezi kurucusu Doç. Dr. Derya Kömürcü, sürece ilişkin yaptığı analizde kamuoyunun bu konudaki eğilimlerini grafikler ve verilerle ortaya koydu.
Yöneylem Sosyal Araştırmalar Merkezi kurucusu Doç. Dr. Derya Kömürcü, silah bırakma sonrası sürecin Erdoğan’ı yeniden Cumhurbaşkanı seçtirip seçtirmeyeceğini değerlendirdi.
Derya Kömürcü
@derya__komurcu
Yürütülen "süreç" neticesinde Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçileceğine inanlar %39 inanmayanlar %45 seviyesinde. DEM Parti seçmeninin %69’u sürecin Erdoğan’ın yeniden seçilmesiyle sonuçlanacağını düşünmüyor. AKP seçmeninin %78’i, MHP seçmeninin %52’si buna inanıyor.
https://x.com/derya__komurcu/ status/1922249091003634141
Kömürcü, sosyal medya hesabından paylaştığı değerlendirmeleri grafikler ve sayısal verilerle sundu. Paylaşılanlara göre Erdoğan’ın süreç sonucunda yeniden Cumhurbaşkanı seçilemeyeceğini düşünenlerin oranı yüzde 45’e yakın.
https://www.evrensel.net/upload/dosya/293497.jpg
DEM Parti seçmeni yeniden seçilemeyeceğini düşünüyor
https://www.evrensel.net/upload/dosya/293499.jpg
Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesine dair oranları siyasi parti tercihlerine göre ayırdığı bir grafiğe göre de DEM Parti seçmenin büyük bir çoğunluğu Erdoğan’ın yeniden seçilemeyeceğini düşünüyor.
Kömürcü "Yürütülen "süreç" neticesinde Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçileceğine inanlar %39 inanmayanlar %45 seviyesinde. DEM Parti seçmeninin %69’u sürecin Erdoğan’ın yeniden seçilmesiyle sonuçlanacağını düşünmüyor. AKP seçmeninin %78’i, MHP seçmeninin %52’si buna inanıyor" ifadesini kullandı.
Kömürcü, "Kamuoyunda sürecin Erdoğan’ın oy desteğinde artışla sonuçlanacağına yönelik bir kanının hakim olduğunu söylemek mümkün değil. Aceleci yorumlarda bulunmak için erken. Süreci kerameti kendinden menkul kehanetler üzerinden değerlendirmemek gerek" değerlendirmesini yaptı. (Politika Servisi)
https://www.evrensel.net/haber/553705/silah- birakma-sonrasi-erdogan-yeniden-secilir-mi
=======================
İngiltere’nin Orta Doğu’dan Sorumlu Devlet Bakanı Hamish Falconer, "Müttefiklerimizle birlikte İsrail hükümetine şunu söylüyoruz: Gazze’ye giren yardımlar üzerindeki engeli hemen kaldırın." dedi.
Zuhal Demirci | 14-05-2025
İngiltere’nin Orta Doğu’dan Sorumlu Devlet Bakanı Hamish Falconer, İsrail’in Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) geçici tedbir kararlarını uygulamakla yükümlü olduğunu belirterek, Gazze’ye giren yardımlar üzerindeki engelin hemen kaldırılması gerektiğini bildirdi.
Falconer, İngiltere Parlamentosu’ndaki oturumda, Gazze’deki duruma ilişkin açıklamalarda bulundu.
Bakan Falconer, İsrail’in yardımları engellemesinin dehşet verici olduğunu vurgulayarak, "Tonlarca gıda şu anda Gazze-İsrail sınırında çürümeye terk edilmiş şekilde beklemekte ve açlıktan ölmek üzere olan insanlara ulaşması engellenmektedir." ifadesini kullandı.
İsrailli bakanların, İsrail’in bu yardımı engelleme kararının "baskı aracı" olduğunu söylediklerini aktaran Falconer, "Bu zalimce ve savunulamaz. Bir gecede İsrail saldırılarında daha fazla Filistinli öldürüldü. Buna bir son verilmeli." dedi.
Falconer, dünyanın, İsrail’in derhal durmasını ve rotasını değiştirmesini istediğini dile getirerek, "Müttefiklerimizle birlikte İsrail hükümetine şunu söylüyoruz: Gazze’ye giren yardımlar üzerindeki engeli hemen kaldırın. BM’nin ve tüm insani yardım çalışanlarının hayat kurtarmasına olanak sağlayın." diye konuştu.
"İnsani yardım asla siyasi araç olarak kullanılmamalı"
Gazze’de acil ateşkese ihtiyaç olduğunun altını çizen Falconer, "İnsani yardım asla siyasi araç ya da askeri taktik olarak kullanılmamalı. İngiltere, siyasi ya da askeri hedeflere ulaşmayı amaçlayan ya da savunmasız sivilleri risk altına sokan hiçbir yardım mekanizmasını desteklemeyecek." ifadelerini kullandı.
Falconer, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı UAD’de açtığı soykırımla ilgili davanın devam ettiğine işaret ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
"UAD'yi ve bağımsızlığını destekliyoruz. UAD, bu davada bir dizi geçici tedbir kararı aldı ve biz bu tedbirleri destekliyoruz. İsrail’in bunları uygulama yükümlülüğü var. İngiltere hükümeti, soykırımın gerçekleşip gerçekleşmediğine dair resmi tespitin, hükümetlerin ya da yargı dışı organların değil, yetkili bir mahkemenin işi olduğu konusunda uzun süredir aynı görüşte."
Falconer, ülkesinin, iç hukuk ve uluslararası hukuk kapsamındaki sorumluluklarını yerine getirme konusunda tam kararlılık içinde olduğunu ve her zaman Soykırım Sözleşmesi dahil yasal yükümlülüklerine uygun şekilde hareket ettiğini savundu.
Bakan Falconer, "Bu çatışmadan kaynaklanan yıkım sona ermeli. Tüm odak noktamız İsrail’in yardımlar üzerindeki kısıtlamalarının kaldırılması, Hamas tarafından tutulan rehinelerin serbest bırakılması, sivillerin korunması ve ateşkesin yeniden tesis edilmesidir." dedi.
İngiliz Bakan, İsrail’in rotasını değiştirmesi için İngiltere’nin müttefikleri ve ortaklarıyla daha fazla baskı yapmak üzere acilen çalışacaklarını vurguladı.
https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ingiltere-israil- uadnin-gecici-tedbir-kararlarini-uygulamakla- yukumlu/3567869
=======================