=======================
09-05-2025
Günümüzde giderek daha fazla kişide görülen diş sıkma (bruksizm) ve diş gıcırdatma problemi, hem fiziksel hem de psikolojik pek çok etkenle ilişkilendiriliyor.
Altında yatan pek çok farklı sebeple diş sıkma (bruksizm) ve diş gıcırdatma, günümüzde gittikçe yaygınlaşan önemli bir sorun. Her yaş grubunda karşılaşılan diş sıkmanın en sık görüldüğü yaş grubu ise 20-40 yaş aralığındaki genç yetişkinler. Sınav dönemleri, stresli iş ortamları ve yoğun psikolojik baskılar gençlerde diş sıkma riskini artırırken, çocuklarda ise diş değişim dönemlerinde kısa süreli diş sıkma davranışları görülebiliyor. Bruksizmin oluşmasında etkili başka faktörler de var. Özellikle anksiyete, uyku bozuklukları, diş sorunları (kapanış bozukluğu gibi), bazı antidepresanlar ve nörolojik hastalıklar bunlar arasında ilk sırada.
Diş sıkma ve diş gıcırdatma gece uykusu boyunca farkında olunmadan yapıldığında, uzun vadede dişlerde aşınma, hassasiyet, çene ekleminde ağrı ve baş-boyun kaslarında sorunlara sebep oluyor. Uzun süre tedavi edilmediğinde ise, diş yapısında kalıcı hasarlara ve çene ekleminde ciddi fonksiyon kayıplarına yol açıyor. Oysa gece plağı kullanımı, fizyoterapi, kas egzersizleri, gevşeme teknikleri ve stres azaltıcı terapiler ve botoks uygulamaları gibi çok geniş yelpazede tedavi seçenekleri ile yaşam kalitesini artırmak mümkün.
Erken tanı ve doğru müdahaleyle diş sıkmanın yol açtığı sorunların önlenebileceğini belirten İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi AD Öğretim Üyesi Merve Çakır’ın, diş sıkmanın etkilerini azaltmak için de birkaç önerisi var:
Azaltın: Stresinizi azaltacak yöntemler geliştirin (Egzersiz, meditasyon, hobiler).
Değiştirin: Uyku düzeninizi değiştirin. Düzenli ve kaliteli uyku alışkanlığı edinin.
Rahatlayın: Çene kaslarını rahatlatıcı egzersizler yapın.
Sınır koyun: Kafein ve alkol tüketiminizi sınırlayın.
Aksatmayın: Diş hekimi kontrollerinizi ihmal etmeyin.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
https:// www.canakkaleninsesi.com/dis-sikma-ve-gicirdatma-en-cok- genclerde-goruluyor-26786-haberi
=======================
Katolik Kilisesi’nin yeni lideri belirlendi. Kardinal Robert Francis Prevost, bundan böyle Papa Leo XIV olarak anılacak.
Duru Görgülü
9 Mayıs 2025
Katolik Kilisesi’nin yeni ruhani lideri seçildi. Kardinal Robert Francis Prevost, artık Papa Leo XIV olarak anılacak. Bu seçim, Katolik dünyasında pek çok açıdan dikkat çekici çünkü yeni Papa Leo XIV, Amerika Birleşik Devletleri’nden seçilen ilk papa olarak tarihe geçti. Chicago doğumlu ve 69 yaşında olan Papa Leo XIV, yalnızca Amerika kökenli olmasıyla değil, aynı zamanda küresel deneyimleriyle de öne çıkıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Güney Amerika’da misyoner olarak geçirdi. Burada yoksulluk içinde yaşayan toplumlara destek olma ve dini hizmetlerde bulunma konusunda yoğun çalışmalar yaptı. Vatikan’daki son görevi ise piskopos atamalarını düzenleyen güçlü bir ofise liderlik etmekti. Bu görevde edindiği deneyimler, onu kilise içindeki etkili pozisyonlara hazırlayan önemli bir basamak oldu.
https://listelist.com/ guney-amerika-arkeolojik-alanlar/
Papa Leo XIV’ün seçilmesi, merhum Papa Francis’in başlattığı reformların devamı olarak değerlendiriliyor. Francis’in kilise yapısında yaptığı yeniliklerin, sosyal adaleti ve yoksullara yardımı merkeze alan yaklaşımlarının Leo XIV döneminde de sürdürülmesi bekleniyor. Ayrıca, kilise içinde dışlanmış gruplara yönelik kapsayıcı politikaların güçlendirilmesi, yeni papalığın temel hedeflerinden biri olacak gibi görünüyor.
Papa Leo XIV’ün bu dönemde nasıl bir liderlik sergileyeceği ve dünya genelindeki Katolik topluluklara nasıl hitap edeceği merakla bekleniyor. Peki, yeni Papa hakkında bilmeniz gereken diğer detaylar neler? Gelin, daha yakından bakalım…
Chicago doğumlu Prevost, her ne kadar ABD’de dünyaya gelmiş olsa da, Vatikan’da yaşayıp çalıştığı dönemde Amerikalı kardinaller arasında “en az Amerikalı” olarak görülüyordu. Bunun nedeni, uzun yıllarını Güney Amerika’da geçirmiş olması ve kültürel olarak Latin Amerika’ya daha yakın bir profil sergilemesiydi.
Prevost, görev süresinin büyük bir kısmını Peru’da geçirdi. İlk olarak Trujillo’da yaklaşık on yıl boyunca görev yaptı. Daha sonra, 2014 yılında Chiclayo Piskoposu olarak atandı ve 2023 yılına kadar bu görevde bulundu.
İspanyolca ve İtalyanca dillerine hakim olan Prevost, San Pietro Meydanı’nda halka hitap ederken bu iki dili de akıcı bir şekilde kullandı. Bu dil becerisi, onun Vatikan’da kendini rahatça ifade edebilmesini ve Latin Amerika’daki geçmişine duyduğu bağlılığı pekiştirmesini sağladı.
Papa Francis, Prevost’a duyduğu güveni hiçbir zaman gizlemedi. CNN’in Vatikan muhabiri Christopher Lamb’a göre Papa, Prevost’u son derece yetenekli bir lider olarak görüyordu. Lamb, “Papa Francis, onda özel bir şey gördü. Onu sadece başarılı bir lider değil, aynı zamanda derin bir ruhani yapıya sahip bir insan olarak değerlendirdi,” diye belirtti.
Lamb ayrıca, Prevost ile tanıştığı dönemde onu “çok düşünceli ve ölçülü” biri olarak tanımlamıştı. Bu özellikleri, Papa’nın onu önemli görevlere atamasında etkili oldu. Vatikan’da mütevazı kişiliğiyle tanınan Prevost, liderlik vasfını öne çıkarmaktan ziyade insanlara yakın duran, dinleyen ve empati kuran bir profil çizdi.
Papa Leo, kökleri Aziz Augustinus’a dayanan ve dünya çapında faaliyet gösteren Augustinian tarikatının bir üyesidir. Bu tarikat, maneviyatı, hizmeti ve toplumsal yardımlaşmayı esas alan bir oluşum.
Prevost, bu tarikatta on yıl boyunca genel başkan olarak hizmet etti. Bu deneyimi, onun kilise hiyerarşisinde nasıl bir lider olduğunu ve tarikatın değerlerini nasıl benimsediğini ortaya koyuyor.
Papa olarak yaptığı ilk konuşmada, kendisini “Aziz Augustinus’un oğlu” olarak tanımladı. Ayrıca, azizin ünlü sözlerinden birini de alıntıladı: “Senin için bir piskoposum, seninle birlikte ise sonuçta bir Hristiyanım.” Bu ifade, kilisenin liderleri ile halk arasındaki bağın kopmaz bir şekilde var olduğunu ve herkesin aynı ruhani yolculukta olduğunu vurgular.
Papa Francis, Prevost’u Vatikan’da önemli bir göreve atadı: Piskoposlar Dikasteryumu’nun başkanı. Bu kurum, dünya genelindeki piskopos adaylarını değerlendirmek ve yeni atamalar için Papa’ya önerilerde bulunmakla sorumlu.
Prevost, ayrıca Latin Amerika Papalık Komisyonu’na da başkanlık etti. Bu görevler, onun liderlik yeteneğini ve stratejik düşünme becerisini daha da geliştirdi.
CNN’in Vatikan analisti Elise Allen, Prevost’un liderlik vasıflarını şu sözlerle özetledi: “Genç yaşlardan itibaren önemli liderlik rollerinde yer aldı. Sakin, dengeli ve kararlı bir yapısı var. Ne yapması gerektiğini net bir şekilde biliyor, ancak bunu yaparken baskıcı ya da dikte edici olmaktan kaçınıyor.” Bu yaklaşım, onun hem saygı duyulan hem de sevilen bir lider olmasını sağladı.
Roma’da Vatikan’da üstlendiği liderlik pozisyonuna rağmen, Prevost kendisini hala bir misyoner olarak tanımlıyordu. Bir röportajında, “Benim görevim her zaman İncil’i duyurmak oldu. Nerede olursam olayım, bu misyonumdan asla vazgeçmeyeceğim,” diyerek, bu konudaki inancını dile getirmişti.
Peru’da geçirdiği yılların, onu en çok şekillendiren hayat deneyimi olduğunu da yinelemişti. Elise Allen, “Batı dünyasından gelmesine rağmen, küresel kilisenin ihtiyaçlarına duyarlı bir lider,” diyerek, Prevost’un misyoner kimliğinin onun liderlik tarzını nasıl etkilediğini vurguladı.
Peru’daki yıllarında, yerel halka yakın olmayı ve onların ihtiyaçlarını anlamayı öğrendi. Bu süreç, onu hem ruhani olarak olgunlaştırdı hem de küresel bir perspektif kazandırdı.
Papa Leo, hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Peru vatandaşı. Peru Ulusal Göç Kayıt Defteri’ndeki bilgilere göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde doğan Leo, Ağustos 2015’te Peru vatandaşlığını kazandı. Bu gelişme, özellikle Peru Devlet Başkanı Dina Boluarte tarafından “Peru ve dünya için tarihi bir an” olarak tanımlandı.
Papa Leo, ismini XIII. Leo’dan aldı. 1878-1903 yılları arasında papalık yapan XIII. Leo, yoksulların haklarını savunan ve işçi haklarını güçlü bir şekilde destekleyen bir lider olarak biliniyor. Onun papalığı, Katolik sosyal doktrinini güçlendiren, işçi sınıfının haklarını koruyan ve toplumun ezilen kesimlerine ses olan bir dönem olarak anılıyor.
Yeni papa Leo’nun bu ismi seçmesi, XIII. Leo’nun yoksullara olan bağlılığını ve işçi haklarına verdiği önemi yeniden canlandırmak istediğinin bir göstergesi. Bu isim seçimi, yoksullara destek olmayı ve sosyal adalet konusundaki kararlılığını sembolize ediyor.
Yeni papa Leo, Katolik Kilisesi’nde merkezci ve birleştirici bir figür olarak görülüyor. Bu duruşu, özellikle Kilise’nin daha kapsayıcı ve geniş tabanlı bir yapıya dönüşmesi gerektiğine inanan Papa Francis ile uyumlu bir çizgide yer almasına yol açtı. Ancak buna rağmen, Leo’nun kendi liderlik tarzını ortaya koyması ve bağımsız bir duruş sergilemesi bekleniyor.
Sosyal konulara bakış açısında, göçmenler, yoksulluk ve sosyal adalet gibi konularda daha ilerici bir tavır takınması öngörülüyor. Ancak, Katolik doktrininin ahlaki konularında ise daha muhafazakar ve ılımlı bir çizgide ilerlemesi bekleniyor.
Papa Leo’nun akademik geçmişi dikkat çekici. Lisans eğitimini Pensilvanya’daki Villanova Üniversitesi’nde matematik alanında tamamladı
Daha sonra, teoloji alanında Chicago Katolik İlahiyat Birliği’nde eğitim alarak dini bilgilerini pekiştirdi. Ayrıca Roma’da kilise hukuku eğitimi almış ve kariyerinin ilerleyen dönemlerinde Peru’nun Trujillo kentinde bir ilahiyat okulunda kilise hukuku dersleri verdi.
Papa Leo, sporla da ilgilenen bir kişilik. Kardinal olduktan kısa bir süre sonra Augustinian Tarikatı’na verdiği bir röportajda, kendisini “amatör bir tenis oyuncusu” olarak tanımladı. Ancak, Peru’dan ayrıldığından bu yana pek fazla pratik yapma fırsatı bulamadığını da ifade etti.
Boş vakitlerinde ise okumaktan, yürüyüş yapmaktan ve yeni yerler keşfetmekten keyif aldığını belirtti. Bu yönüyle Leo, sadece dini lider kimliğiyle değil, aynı zamanda insanlarla iletişim kurmaya ve yeni kültürler tanımaya açık bir kişilik olarak da öne çıkıyor.
https://listelist.com/ yeni-papa-leo-xiv-hakkinda-bilgiler/
=======================
Vatikan‘da dün papa seçilerek "14. Leo" ismini alan ABD’li Kardinal Robert Prevost hakkında skandal iddialar ortaya atıldı. ABD medyasına göre; Papa’nın 2022’de Peru’daki görevi sırasında cinsel istismar davalarını ele alış şekli eleştirilere konu oldu. Prevost, cinsel istismar olaylarını görmezden gelmekle suçlandı. Katolik din adamlarının karıştığı taciz ve cinsel istismar vakalarının arşivini tutan ABD merkezli sivil toplum kuruluşu (STK) tarafından yapılan açıklamada "Kardinal Prevost’un, papa seçilmesinden endişe duyuyoruz" denildi.
9 Mayıs 2025, 14:57 yayınlandı 9 Mayıs 2025, 15:06 güncellendi
Sistine Şapeli’nin bacasından dün yükselen beyaz dumanın ardından Aziz Petrus Bazilikası’nın büyük locasından dünyaya tanıtılan Papa 14. Leo’nun geçmişi ve bugüne kadar öne çıkan konularda verdiği mesajlar, uluslararası basın tarafından mercek altına alınmış durumda.
İlk konuşmasında silahsızlanma ve barış vurgusu yapan Papa 14. Leo’nun, 21 Nisan’da hayatını kaybeden Papa Franciscus’un çizgisinden çok farklı bir yol izlemeyeceği belirtiliyor.
AA’nın aktardığına göre, öne çıkan haber ve yorumlarda Papa 14. Leo’nun özellikle dünkü konuşmasında yaptığı gibi zayıf ve savunmasızların korunmasından yana olacağının sinyalini verdiğine, Kardinal olduğu dönemde de sürekli sosyal adalet vurgusu yaptığına işaret edildi.
Dünya gündeminin odağı haline gelen Papa 14. Leo’nun, Peru’da Chiclayo Piskoposu olarak görev yaptığı günlere ilişkin bazı iddialar da ortaya atıldı.
ABD medyasında yer alan haberlere göre Papa’nın 2022’de Peru’daki görevi sırasında cinsel istismar davalarını ele alış şekli eleştirilere konu oldu.
Rahipler Tarafından İstismara Uğrayanlar Ağına (SNAP) konuşan 3 kadın, Prevost piskopos olmadan önce Chiclayo’daki rahipler tarafından cinsel istismara uğradıklarını ancak konuya ilişkin soruşturma açılmadığını, piskoposluk makamının ilgili rahiplere ayin izni verdiğini savundu.
SNAP’te yer verilen iddialara göre 3 kadının ifadeleri, Kilise yetkilileri tarafından alınmadı ve iddialar sivil makamlara bildirilmedi, kadınlara psikolojik destek veya yardım sunulmadı.
Katolik din adamlarının karıştığı taciz ve cinsel istismar vakalarının arşivini tutan ABD merkezli sivil toplum kuruluşu (STK) “Bishop Accountability (Piskoposların Hesap Verebilirliği Girişimi)” Yönetim Kurulu Üyesi Anne Barrett Doyle de Prevost’un papa seçilmesinin ardından yazılı açıklamada bulundu.
Açıklamada, “Kardinal Prevost’un, papa seçilmesinden endişe duyuyoruz. Bilinen istismar sicili, tek bir istisna dışında kaygı verici. Peru’daki eski piskoposluk bölgesinde iki rahibe yönelik iddiaları görmezden geldiği yönünde mağdurlar tarafından suçlanmıştı ve istismara dair bilgileri kamuoyuna açıklama konusunda direnme geçmişi var.” ifadelerini kullandı.
Prevost’un, Piskoposlar Kurulu Başkanlığının başındayken cinsel istismar ve bu vakaları örtbas etmekle suçlanan piskoposlara ilişkin davaların gizliliğini koruduğu, bu isimleri açıklamadığı öne sürüldü.
Doyle, Prevost’un Peru’da 2015-2023 yıllarında Chiclayo Piskoposu olduğu sırada hiçbir istismarcının adını açıklamadığını ve bundan kaçındığını savundu.
New York Times da haberinde Chiclayo Piskoposu olduğu sırada Prevost’un soruşturma açtığını fakat bunu Vatikan’ın kapattığını iddia etti. Haberde yeni bir piskoposun gelmesinin ardından soruşturmanın yeniden açıldığı kaydedildi.
Vatikan ise Papa 14. Leo’nun konuya müdahilliğine ilişkin iddiaları yalanladı.
Yeni Papa 14. Leo’nun LGBT konusunda ise daha ılımlı yaklaşıma sahip Papa Franciscus’tan farklı tutum sergileyebileceği ifade ediliyor.
New York Times, Prevost’un 2012’de piskoposlara hitabına yer vererek, Batılı basın ve popüler kültürün “müjdeyle çelişen inanç ve uygulamalara sempati” beslediğini belirtti. Prevost, bu duruma “eş cinsel yaşam tarzı” ve “aynı cinsiyetten eşler ve onların evlat edindikleri çocuklardan oluşan alternatif aileleri” örnek gösterdi.
Peru’nun kuzeybatısındaki Chiclayo kentinin piskoposu olarak, hükümetin okullara toplumsal cinsiyet öğretileri ekleme planına karşı çıkan Prevost, yerel basına yaptığı açıklamada, “Toplumsal cinsiyet ideolojisinin teşvik edilmesi kafa karıştırıcıdır çünkü var olmayan cinsiyetler yaratmaya çalışmaktadır.” ifadelerini kullandı.
Prevost’un, dünyanın karşı karşıya bulunduğu kötüleşen çevre krizine ilişkin de “sözden eyleme” geçme zamanının geldiğini vurguladığı biliniyor.
Tanrı’nın insanlığa verdiği görev şeklinde nitelediği doğa üzerindeki hakimiyetin, “zorbalık” haline gelmemesi gerektiğini belirten Prevost, çevre ile “karşılıklılık ilişkisi”nin olması gerektiğini söyledi.
Prevost, Vatikan’a güneş panellerinin yerleştirilmesi ve elektrikli araçlara geçilmesi gibi önerilerde bulunarak, Vatikan’ın çevreyi korumadaki kararlılığını yineledi.
Yeni Papa 14. Leo’nun, iklim dışında yoksullara ve göçmenlere yönelik yardım konularında ise Papa Franciscus’un vizyonuna yakın olduğu belirtiliyor.
Uluslararası basında Papa 14. Leo’nun iyi derecede İngilizce, İspanyolca, İtalyanca, Fransızca ve Portekizce konuştuğu, Latince ve Almanca okuyabildiği belirtilirken tenise hayranlığı vurgulandı.
İtalyan basını ise “seçilen Amerikalı kardinallerin arasında en az ABD’linin Prevost olduğunu”, bunda ailesinin İtalyan-Fransız kökenli ve 20 yılını Peru’da geçirmiş bulunmasının etkili olduğunu yazdı.
Prevost’un Amerikan Katoliklerinde hakim olan “herkesi kucaklama” ve “kapsayıcılık” anlayışından geldiği ifade edilirken sosyal adalet ve zayıfların korunması vurgusuyla öne çıktığı belirtildi.
Eski ABD Başkanı Barack Obama ile aynı üniversiteden mezun olduğuna işaret edilen Prevost’un, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminden farklı bir çizgi izleyeceği kaydedildi.
Vatikan’daki Konklav’da yeni papa seçilen ABD’li Kardinal Prevost, 14-Eylül-1955 ’te Illinois eyaletinin Chicago kentinde dünyaya geldi.
Peru’da uzun yıllar görev yapan ve Peru vatandaşlığı da bulunan Prevost, 1982’de rahip olarak atandı ve30-Eylül-2023 ’te selefi Papa Franciscus tarafından Kardinal yapıldı.
Prevost, Amerika kıtasından ikinci, ABD’den ilk papa olma sıfatını da aldı.
Konklav’da 133 kardinalin en az 89 oyunu alarak seçilen ve bu görevi kabul ettikten sonra kendisine “14. Leo” adını seçen yeni papanın bu tercihini Vatikan Basın Sözcüsü Matteo Bruni açıkladı.
Bruni, Prevost’un papalık ismi olarak 14. Leo’yu seçmesinde 1878-ile-1903 yılları arasında papalık yapan ve “kilisenin modern sosyal doktrini”ni başlatan 13. Leo’dan esinlendiğini belirtti. Bruni, bunu yapay zeka dönemindeki insanlığa ve bu çalışmalara tesadüf olmayan bir atıf olarak niteledi.
İtalyan basınındaki yorumlarda da Papa 13. Leo’nun, iki yüzyıl arasında dünyanın büyük geçiş döneminde Kilise’nin modernleşmesi yönünde adımlar atan papa olmasıyla öne çıktığına işaret edildi.
=======================
zulal.kalkandelen@cumhuriyet.com.tr
09-Mayıs-2025 Cuma
Hayvan dediniz, aşağıladınız.
Hayvan dediniz, işinize yarayan her yerde kullandınız.
Hayvan dediniz, dövüştürüp sömürdünüz.
Hayvan dediniz, tekmelediniz.
Hayvan dediniz, başına kürekle vurdunuz.
Hayvan dediniz, boğazlarını, patilerini kesip katlettiniz.
Hayvan dediniz, üretip ticaretini yaptınız.
Hayvan dediniz, üzerlerinde deney yaptınız.
Hayvan dediniz, onları korumak için çıkarılan yasayı bile 20 yıl boyunca uygulamadınız, kısırlaştırma yapmadınız.
Hayvan dediniz, “barınak” denilen ölüm kamplarında gün yüzü göstermeden, beton zeminler üzerinde esir edip aç, susuz ve hasta bıraktınız.
Hayvan dediniz, topluca zehirlediniz, kıvranarak ölmelerini izlediniz.
Hayvan dediniz, gözlerini oydunuz.
Hayvan dediniz, onların silahla vurulmasına onay verecek hale geldiniz.
Hayvan dediniz, bedenlerini parça parça edip çukurlara savurdunuz.
Hayvan dediniz, bilimsel çözümlere kulaklarınızı tıkadınız, “ötanazi” kavramını hayvanlara uyarlayıp katliama yasal kılıf buldunuz, her türlü şiddeti tetiklediniz.
Sonunda o çok üstün gördüğünüz insanlığınızı tümüyle yitirdiniz, yaşatmayı değil, öldürmeyi çözüm gibi topluma dayattınız, içinizdeki kötülüğe yenildiniz.
Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un iptalini reddetmesi, Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığının yeni bir kanıtıdır. AYM’nin, doğrudan yaşam hakkı ile ilgili olan bir yasa konusunda CHP’nin yürütmenin durdurulması istemiyle yaptığı başvuruyu yaklaşık sekiz ay beklettikten sonra bu kararı açıklaması, tam bir hukuk faciasıdır.
Ancak bu hukuk faciası, toplumsal faciaların da yolunu açacak. Yaşanan sorunlara hiçbir çözüm getirmeyen yasada, belediyelere31-Aralık-2028’e kadar barınak yapmaları için zaman tanındığı halde, bu süre gözetilmeden mahallelerde gönüllülerin büyük çabayla bakımını üstlendiği insanla yaşamaya alışkın köpekler zulümle toplandı. İnsana alışkın olmayan, agresif dedikleri köpekleri toplayamadılar, toplayamayacaklar ve onlar üremeye devam edecek.
Bu şekilde zaten çok sınırlı kapasitesi olan belediye hayvan bakımevlerinde köpeklerin ırk, cins ayrımı yapılmadan üst üste istiflenerek agresyon seviyelerinin artmasına yol açıldı, sonra da köpekler öldürülmeye başlandı.
İşin insanı en öfkelendiren yanı da köpek üretip satanlara, köpek dövüştürenlere dokunulmaması oldu. Çünkü AKP iktidarına göre para varsa, gerisi boştu!
Bu arada belediyeler köpekleri toplamak ve öldürmek için yüksek bedelli ihaleler açmaya devam ederken, birilerinin cebi katliam üzerinden dolduruldu. Aynı anda belediyelere sözde “barınak”, gerçekte devasa hayvan hapishanesi yapmaları için ormanların içinde araziler verildi, böylece ormanlar da yapılaşmaya ve inşaat rantına açıldı.
Katliam Yasası’ndan güç alan sadistler de aldı eline baltayı, bıçağı, silahı, düştü sokaklara… Çok sayıda hayvan ve hayvan hakları savunucusu bu yüzden bireysel şiddete maruz kaldı, can verenler oldu.
Bugünlerde 1910 Hayırsızada Katliamı’nda olduğu gibi, gönüllülerin bile ulaşmakta zorlandığı uzak hayvan hapishanelerinden köpek inlemeleri duyuluyor, zulmün eseri olan dehşet sesleri dalga dalga insanların kulaklarında yankılanıyor…
21. yüzyılda insan türünün hayvanlara uyguladığı şiddetin birçok alanda sürmesinin utancı altında ezilirken, bu şiddetin bir yasayla yüzyıllardır insanla birlikte yaşayan hayvanlara da uzanması, Türkiye’de içinde debelendiğimiz korkunç zulüm döneminin bir sonucudur.
Yaşam hakkı için mücadele şimdi her zamankinden daha zor ama hiç kuşkunuz olmasın devam edecek. Gün gelecek, doğa tarihsel diyalektik içinde bu katliamın bedelini mutlaka soracak!
https:// www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/zulal-kalkandelen/ icinizdeki-kotuluge-yenildiniz-2336644
=======================
09-Mayıs-2025 Cuma
Yapay zekâ kamuda sanal vergi ajanı gibi görev yapıyor zaten. Zaten tabana yaygın vergiyi biraz da tavana yaysak? Halen tavana yaydığımız sermayeyi de biraz tabana yaysak. Güzel olmaz mıydı?
Yapay zekâ, giderek tüm süreçlerde kullanılma yolunda ilerliyor. Kimi deneme mahiyetinde kimi de yaptığı işte üretkenliği arttırma gayretinde… Kamunun yapay zekâya uzak ilgi göstermediği eleştirilerine katılamıyorum zira kamu, yapay zekâyı; matrah tespit, vergi tahsil için kullanıyor bile…
Kamu, yeniliğe neden ilgi duyar? Hatırlıyorum, sanal dünyayı düzenleme ihtiyaçları gündeme geldiğinde bilgisayar, internet, bilişim teknolojilerine kamunun ilgisi; “acaba bunlar yardımı ile daha fazla vergi nasıl toplayabilirim” odağındaydı. Yapay zekâ sürecinde de durum değişmiş değil.
Felek, kesemeyeceği başa taç giydirmezmiş. Kamu da vergi devşiremeyeceği yeniliğe yol açmazmış. Hani Maliye Bakanı Şimşek, vergi kaçıranları tespit için bütün OSB'lerin giriş ve çıkışlarında ve büyükşehirlerin bütün ana arterlerinde kalıcı maliye memuru bulunduracaklarını söylemişti ya…
Bundan korkmayın ve mükellefler vergi kaçırmasın diye bir tür “önleyici” tehdit olarak algılayın. Fakat yapay zekâ ürünü dijital vergi ajan yazılımlarının bilgisayar sunucularınızın giriş-çıkışına çoktan yerleştirilmeye başlandığını da bilin. Özetle YZ bir tür vergi müfettişi ve artık bilgisayarınızda.
İKİSORUİKİCEVAP / YZ ajanlarına dair…
Bu yazılımlar, ağ içerisinde dolaşan ve neyi arayacağı kendisine öğretilen bir tür yapay zekâ modelleridir. Maliye zaten vergi kaçak ve kayıplarını önlemek için teknolojiden yararlanıyordu. Size söylenen “kalıcı maliye memuru” gibi, sanal maliye memuru gibi düşünebiliriz vergi ajanlarını…
Hammurabi, bundan 3800 yıl önce Babil sokaklarına “vergi kaçıranın kellesi gider” yazılı dev tabletler dikmişti. Ancak kelleler de gitti, vergiler de kaçırıldı. Vergi kaçırmak suçtur ancak vergiden kaçınmak, böylesi yüksek oranlarla hayatta kalmak için gereklidir. Sanal ajanlar aradaki farkı anlar umarım.
Maliye her fırsatta verginin tabana yayılması gerektiğini söyler, durur. Nitekim 100 liralık verginin 80’i dolaylı olduğundan zaten vergi tabana yayılmış… Burada sorun; tavanda, yani yüksek gelir gruplarının yeterince vergilendirilmediğinde… Nitekim 1,5 trilyonluk verginin silinmesi bunun delili.
Bize lazım olan, zaten tabana yayılmış vergiyi biraz da tavana yaymaktır. Sermayeye gelince. Şu anda sermaye tavanda… YZ’nin üretkenlik modellerine de sorsanız, size şu cevabı veriyor; “vergiyi tavana, sermayeyi de tabana yay.” Ancak bu sayede gelir dağılımını düzeltir, refahı yükseltebilirsin.
Netice; kamuya daha fazla vergi toplasın diye şehir girişine daimi memur, bilgisayarlara yapay zekâlı sanal ajan dikmek yerine… Acaba toplanan vergileri yandaşa, candaşa dağıtarak kaynak transferi gibi kullanmayıp, kamunun bu yüksek harcama iştahını kıssak, bu kaynakları ekonomiye aktarsak?
https://www.ekonomim.com/ kose-yazisi/yz-kamuda-isbasi-yapti-bile/817131
=======================
9 Mayıs 202
Britanya’nın 1947’de bölgeden çekilmesiyle başlayan Keşmir anlaşmazlığı, günümüzde de hâlâ Hindistan ve Pakistan arasında çatışmalara neden oluyor. Peki, Keşmir iki ülke için neden bu kadar önemli?
1947’de Keşmir Maharacası Hari Singh’in, Müslüman çoğunluğa rağmen Keşmir’i Hindistan’a katmayı kabul etmesiyle başlayan iki ülke arasındaki kriz, bugün yeniden gündeme geldi. Günümüze kadar çeşitli çatışmalar sonucu ateşkes ve antlaşmalarla bölgedeki tansiyon kontrol altına alınmaya çalışılsa da iki ülke nihai bir çözüme ulaşamıyor.
Pakistan destekli olduğu iddia edilen militan grupların, 22 Nisan’daki Phalgam saldırısı sonrası iki ülke arasında askeri kriz yeniden şiddetlendi. Saldırıda 26 turist hayatını kaybetti. Hindistan’ın 1960’ta imzalanan su kaynaklarının paylaşılmasını düzenleyen İndus Anlaşması’nı askıya almasına karşı Pakistan da 1972’de imzalanan askeri gerilimi azaltmayı ve diplomatik çözümü öngören Simla Anlaşması’nı askıya alarak misillemede bulundu. Ayrıca Hindistan hükümeti Pakistan’ı sorumlu tuttuğu saldırılar sonrası orduya “tam operasyonel yetki” verdi.
7 Mayıs’ta, Narendra Modi yönetimindeki Hindistan, Azad Keşmir dâhil olmak üzere Pakistan topraklarına “Sindoor Operasyonu” adını verdiği askeri saldırıyı düzenledi. Saldırıda Pakistan’da dokuz bölge hedef alınarak füzelerle vuruldu. Hindistan sivillerin hedef alınmadığını söylese de, Pakistan hükümeti 26 sivilin öldüğünü ve 46 kişinin yaralandığını iddia etti. İslamabad yönetimi bunu “savaş ilanı” olarak nitelendirerek karşılık verdi ve 5 Hint uçağını düşürdü. Keşmir bölgesini fiilen ikiye ayıran Kontrol Hattı (Line of Control) çevresinde çıkan çatışmalar sonucunda 12 Hint ve 5 Pakistanlı sivil hayatını kaybetti.
Kontrol Hattı (Line of Control): Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir bölgesini fiilen ikiye ayıran, ancak uluslararası olarak tanınmayan askeri sınır hattıdır.
İki nükleer gücü karşı karşıya getiren ve yıllardır süren çatışmaların ana nedeni ise Keşmir’in bütününe egemen olma isteği. Peki, Keşmir neden bu kadar önemli?
Keşmir, Pakistan, Hindistan ve Çin olmak üzere üç ülke için de önemli bir jeopolitik konuma sahip. Üç ülke arasında bir geçiş bölgesi işlevi görüyor.
Üç ülkenin de sınırlarının kesiştiği bu bölge; kuzeybatısında Pakistan, güneyinde Hindistan, doğusunda ise Çin sınırına sahip. Keşmir’in kuzeyindeki Gilgit-Baltistan ve batısındaki Azad Keşmir bölgeleri, yarı özerk statüyle Pakistan yönetiminde bulunuyor ve Pakistan bölgenin yaklaşık yüzde 30’una hâkim.
Bölgenin güney ve orta kısmında bulunan Cemmu ve Keşmir, Ladakh’ın bir kısmı ve Himalayalar’daki Siaçin Buzulu ise Hindistan’a bağlı. Cemmu ve Keşmir 2019’a kadar özerk bir bölge statüsündeydi. Hindistan, yaklaşık yüzde 55’lik bir toprakla Keşmir bölgesinde en geniş alana sahip ülke konumunda.
Çin ise bölgenin doğusunda yer alan Aksai Çin bölgesine hükmediyor. Britanya, 1865’te Aksai Çin’i “Johnson Hattı” ile Hindistan’ın bir parçası olarak tanıdı. Çin bu sınırlamayı uzun süre kabul etmedi ve 1962’de Hindistan ile girdiği savaşı kazandıktan sonra bölgeyi kontrolü altına aldı.
Johnson Hattı: 1865’te İngiliz Hindistan yönetimi tarafından belirlenen ve Çin ile Hindistan arasında Aksai Chin bölgesindeki sınır anlaşmazlığının merkezinde yer alan tartışmalı sınır hattıdır.
Hindistan, Cemmu ve Keşmir’in özerkliğini veren Anayasa’nın 370. maddesini iptal ederek çoğunluğu Müslüman olan bu bölgenin özerkliğine son verdi. Böylelikle, önceden Cemmu ve Keşmir’e bağlı olan, Budist nüfusun ağırlıkta olduğu Ladakh ayrı bir Birlik Toprağı (Union Territory) hâline getirildi ve doğrudan Delhi yönetimine bağlandı. Bu gelişme, Keşmir krizinin yeniden şiddetlenmesine neden oldu.
İndus, Tibet’ten doğarak Ladakh (Hindistan) ve Pakistan topraklarından geçen, hidropolitik açıdan iki ülke için de hayati öneme sahip yaklaşık 3 bin 180 km uzunluğunda bir nehir.
Uluslararası Deniz Hukuku’nda “sınıraşan su” olarak bilinen İndus Nehri, iki ülke arasında temel anlaşmazlık nedenlerinden biri. Özellikle Pakistan’ın en önemli su kaynağı olan İndus Havzası, Çin, Hindistan, Pakistan ve Afganistan sınırlarını kapıyor ve havzanın büyük bölümü Cemmu ve Keşmir topraklarında.
1947’de bölünmenin ardından iki ülke arasında Kontrol Hattı (LoC) oluşturuldu ve bu hat nehrin paylaşımını da etkiledi. Sulama sistemleri Doğu Pencap (Hindistan) ve Batı Pencap (Pakistan) olarak ikiye ayrıldı. Hindistan, nehrin yukarısındaki su akışını kontrol ederek Pakistan’a akan suları sınırlamaya başladı. Bu durum, taraflar arasında su temelli çatışmaları başlattı.
https:// static.bianet.org/2025/05/kashmir.jpg
Kontrol Hattı’nı (LoC) gösteren Keşmir bölgesinin siyasi haritası
İndus Havzası ise Pakistan’da tarımsal üretim açısından kritik bir öneme sahip. Çünkü tarım ülke ekonomisinin bel kemiği ve milli gelirin büyük kısmını oluşturuyor.
Tarımda istihdam, toplam iş gücünün yaklaşık beşte birine karşılık geliyor.
Pakistan, Hindistan’ın üst havzada barajlar inşa etmesi nedeniyle su akışının azaldığını; bunun da tarım arazilerinde kuraklığa neden olduğunu savunuyor. Ayrıca küresel ısınmanın etkisiyle su kaynaklarında yaşanan azalma da krizi derinleştiriyor.
1960 yılında Dünya Bankası’nın arabuluculuğunda imzalanan İndus Su Antlaşması, Hindistan’ın su kontrolünü sınırlandırdı. Anlaşma, doğu kollarını (Ravi, Beas, Sutlej) Hindistan’a; batı kollarını (Indus, Jhelum, Chenab) Pakistan’a bıraktı. Ancak bu antlaşma, Phalgam krizinden sonra Hindistan tarafından tek taraflı olarak askıya alındı. Hindistan, Pakistan’a akan suların kesileceğini duyurdu.
https://avim.org.tr/ public/images/uploads/files/duygu%20bayram.pdf
Himalayalar’da bulunan ve dünyanın en yüksek savaş bölgesi olarak bilinen 76 km uzunluğundaki Siaçin Buzulu, Pakistan ve Hindistan arasındaki çatışmaların bir başka nedeni.
1948’deki ateşkesle tarafsız bölge kabul edilen bu alana Hindistan, 1984’te Meghdoot Operasyonu ile asker çıkardı; Pakistan ise Ebabil Operasyonu ile karşılık verdi. 2003 ateşkese rağmen iki ülke de bölgede asker bulundurmaya devam ediyor.
Bu bölgenin yine su açısından iki ülke için de önemli. Siaçin Buzulu’ndan eriyen sular, İndus Nehri’nin önemli kollarından biri olan Shyok Nehri’ni besliyor.
Hindistan’ın burada egemenlik kurması hâlinde Pakistan kuraklık riski doğabileceği öne sürüyor.
Son çatışmalarla birlikte, Pakistan tarafından desteklendiği iddia edilen İslamcı militan gruplar gündeme geldi. Bu gruplar, Müslüman çoğunluk nedeniyle Keşmir’in bağımsız olmasını ya da Pakistan’a bağlanmasını savunuyor. Hindistan ise bu saldırılardan Pakistan hükümetini sorumlu tutuyor.
Keşmir etnik olarak çeşitli toplulukları barındırıyor. Keşmir Vadisi’nin yüzde 97’si Müslüman, yüzde 2’si Hindu (Pandit). Cemmu’da Hint kökenli nüfus yüzde 65, Sünni Müslümanlar ise yüzde 35 oranında. Ladakh bölgesi ise Şii ve Budist nüfusa sahip.
Bugünkü dinsel ve siyasal çatışmanın temeli, 1947’de Britanya Hindistanı’nın bölünmesiyle ortaya çıktı. Keşmir Prensliği’ne Hindistan veya Pakistan’a katılma hakkı tanındı. Prensliğin Hindu hükümdarı Maharaca Hari Singh, Pakistan’ın baskısı ve Müslüman isyanları karşısında Hindistan’dan yardım istedi ve Hindistan’a katılmayı kabul etti. Böylece Müslüman çoğunluğa sahip bölgenin üçte ikisi Hindistan’da, üçte biri Pakistan’da kaldı.
Bu süreçten sonra birçok ayrılıkçı hareket doğdu. Cemmu ve Keşmir Kurtuluş Cephesi (JKLF) laik yapısıyla öne çıkarken, 1990’lardan itibaren Pakistan destekli Cemaat-i İslami ve Hizbül Mücahidin (HM) gibi İslamcı gruplar etkili olmaya başladı.
11 Eylül saldırılarının ardından Pakistan bu gruplara verdiği desteği azalttı. Hindistan müdahaleleriyle JKLF etkisizleşti, HM zayıflatıldı. Ancak Ceyş-i Muhammed ve Leşker-i Tayyibe gibi radikal gruplar ortaya çıkmaya devam etti. 2016’da HM lideri Burhan Vani’nin öldürülmesiyle kitlesel ayaklanmalar başladı. Pakistan defalarca referandum önerse de bu girişimler sonuçsuz kaldı.
Bölgedeki Hindu milliyetçileri Keşmir’i “ulusal birliğin yapı taşı” olarak görürken, Pakistan’ın İslamcı söylemleri ideolojik çatışmayı körüklüyor.
Soğuk Savaş dönemindeki nükleer güç dengesi, Hindistan ve Pakistan arasında da benzer biçimde bir istikrar aracı hâline geldi.
ABD’nin Japonya’ya karşı ilk nükleer silahı kullanmasının ardından Sovyetler Birliği ve Çin nükleer silah geliştirdi. Çin’in nükleerleşmesi, Hindistan’ın da 1962’den itibaren nükleer silah çalışmalarına başlamasına yol açtı. 1971’de Hindistan’la yaşanan savaş ve Bangladeş’in bağımsızlığı Pakistan’ı nükleer güç arayışına yöneltti.
Pakistan’ın nükleer silah üretmesi üzerine bazı ülkeler yaptırım uyguladı. Bu süreç, Pakistan’ın ABD ile ilişkilerini zayıflatırken, Çin’le olan siyasi ve askerî iş birliğini güçlendirdi. Hindistan bu ortaklığı stratejik bir tehdit olarak algılıyor.
Her iki ülke de hiçbir nükleer caydırıcılık anlaşmasına taraf değil. Hindistan, “ilk kullanmama” doktrinine bağlı kalacağını beyan etse de bu taahhüdün yasal bağlayıcılığı yok. Pakistan ise böyle bir taahhütte hiç bulunmadı ve “tam spektrumlu caydırıcılık” stratejisiyle herhangi bir Hindistan saldırısına nükleer yanıt verme seçeneğini açık tutuyor.
Her iki tarafın da nükleer kapasitesi birbirine yakın: Hindistan’ın 172–180 arası, Pakistan’ın ise yaklaşık 170 nükleer başlığı bulunduğu tahmin ediliyor.
Son operasyonların ardından Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, “nükleer savaş tehdidi açık ve yakın bir tehlike hâline gelmiştir” açıklamasında bulundu.
Kashmir: A Disputed Legacy, 1846–1990 (Keşmir: Tartışmalı Bir Miras 1846–1990) - Alastair Lamb: Keşmir anlaşmazlığı, 1947’den beri Hindistan-Pakistan ilişkilerine hâkim oldu. Alastair Lamb bu anlaşmazlığın tarihini inceliyor.
Kashmir in Conflict: India, Pakistan and the Unending War (Çatışma İçindeki Keşmir: Hindistan, Pakistan ve Bitmeyen Savaş) – Victoria Schofield: Schofield, günümüze kadar uzanan bu çatışmanın kapsamlı ve iyi belgelenmiş bir tarihsel ve politik analizini sunuyor.
Keşmir: Kanayan Yara - İsmail Şahin: Keşmir sorununun tarihsel arka planını, Hindistan ve Pakistan arasındaki çatışmaları ve bölgedeki insan hakları ihlallerini ele alıyor.
Gölge Savaşları: Keşmir’de İsyan ve Direniş - Ahmet Kaymaz: Keşmir’de yıllardır süren isyan hareketlerini, militan grupları ve halkın yaşadığı zorlukları gözler önüne seriyor.
Sınırların Gölgesinde: Pakistan ve Hindistan’ın Mücadelesi - Mehmet Ali Tekin: İki nükleer gücün, Keşmir üzerindeki stratejik hesaplarını ve uluslararası diplomasiyi detaylı bir şekilde inceliyor.
Hindistan-Pakistan İlişkilerinde Su Sorunu ve İndus Anlaşması - Dr. Yusuf Özkan: İndus Nehri’nin stratejik önemini, su paylaşımındaki sorunları ve 1960 İndus Anlaşması’nın arka planını açıklıyor.
Haider (2014) - Vishal Bhardwaj: Shakespeare’in “Hamlet” uyarlaması olarak Keşmir’in askeri çatışmalarını, insan hakları ihlallerini ve toplumsal travmayı etkileyici bir şekilde işliyor.
Earth (1998) - Deepa Mehta: Hindistan ve Pakistan’ın bölünme sürecini, Keşmir’deki etnik ve mezhepsel çatışmaları merkezine alır.
Border (1997) - J.P. Dutta: 1971 Hindistan-Pakistan Savaşı sırasında askeri birliklerin cephe hatlarında yaşadıklarını onu ediniyor.
Lakshya (2004) - Farhan Akhtar: Genç bir askerin Keşmir’deki sınır çatışmalarına katılmasıyla değişen hayatını konu ediniyor.
Line of Control (2010) - Ashok Pandit: Keşmir’in en kritik noktalarından biri olan Kontrol Hattı (LoC) çevresindeki çatışmalar ve sivil kayıplar üzerine bir anlatı.
=======================
9 Mayıs 2025 12:29
Deniz çevresi hukuku uzmanı akademisyen Prof. Dr. Nesrin Algan, Kanal İstanbul’un Montrö’yü değil ama pek çok uluslararası sözleşmeyi ihlal ettiğini söylüyor.
Kanal İstanbul projesi genellikle ekolojik yıkım, deprem riski, İstanbul’a getireceği ek nüfus ve çarpık kentleşme gibi başlıklarla tartışılıyor. Ancak projenin bir de Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası çevre sözleşmeleri açısından doğuracağı sonuçlar var. Özellikle Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni delip delmeyeceği konuşulan bir konu.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde uzun yıllardır deniz çevresi hukuku, iklim ve çevre politikaları üzerine ders veren Prof. Dr. Nesrin Algan, konuyu bianet’e değerlendirdi. Algan, bu tartışmaları şöyle özetliyor:
“Montrö Boğazlar Sözleşmesi sadece İstanbul Boğazı’nı kapsıyor gibi yansıtılıyor. Ancak gerçekten Montrö’yü delmek için Saros’a da bir kanal lazım çünkü Montrö, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi, Çanakkale Boğazı’nı kapsar. Yani siz Kanal İstanbul’dan Marmara’ya bir gemi geçirdiğinizde Montrö’den kurtulmuş olmuyorsunuz. Marmara’da ve Çanakkale’de de var.
Montrö’nün taraflarının bu kadar sessiz kalması mümkün değil. ‘Seyrüsefer serbestisi’ kavramı var. Literatürde ’Türk Boğazlar Sistemi’ denir. Kastedilen İstanbul Boğazı, Marmara Denizi, Çanakkale Boğazı’dır.”
Aslında bu; kanalı savunanların, ‘Biz Montrö’yü delmiyoruz ki’ diyenlerin, işine gelen bir şey. Dolayısıyla bunu söylerken çok mutlu olmuyorum. Ama öbür türlüsü de hurafecilik oluyor.”
Prof. Dr. Nesrin Algan, kanalın Türkiye’nin taraf olduğu Bükreş Sözleşmesi’ni ve biyolojik çeşitliliği koruma protokollerini ihlal ettiğini hatırlatıyor.
Karadeniz’in biyolojik çeşitliliğini ve peyzajını koruma amacını taşıdığını vurguluyor. Kanal İstanbul’un ÇED sürecinin, uluslararası çevre hukukuna aykırı olduğunu söylüyor:
“Bükreş Sözleşmesi’nin 6. maddesi, Karadeniz’i etkileyebilecek projeler için, altı kıyı ülkesinin ortak kriterlere göre ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi’ yapmasını öngörüyor. Ancak Kanal İstanbul’un ÇED raporu, bu maddelerle uyumsuz olarak hazırlandı.
“6 kıyı ülkesinin iş birliğiyle yapılması gereken çevresel etki değerlendirmesi yapılmadan, projenin çevresel etkilerinin sınır aşan boyutları göz ardı edilmiş durumda. Bu, hem ulusal çevre mevzuatına hem de uluslararası yükümlülüklere açıkça aykırıdır.
“Bükreş Sözleşmesi, Karadeniz’in korunması için ortak kriterlere göre ‘sınır aşan etkilerin’ değerlendirilmesini istiyor. Ancak bu süreç yerine tek taraflı bir ÇED raporu hazırlanarak, proje hukuka aykırı bir şekilde ilerliyor. Bu bile tek başına projeye dair ciddi bir iptal sebebi oluşturuyor.
Bükreş Sözleşmesi’nin 11. maddesi, Karadeniz kıta sahanlığında kirletici faaliyetlerin yapılmasına izin vermiyor. Kanal İstanbul’un yapımı sırasında ortaya çıkacak olan hafriyatın, Karadeniz veya Marmara’ya dökülmesi durumunda, bu maddeler de ihlal edilmiş olacak.”
Anayasa’nın 90. Maddesini hatırlatan Algan, usulüne uygun yapılmış uluslararası sözleşmelerin yok hükmünde olduğunu söylüyor.
Ona göre Kanal İstanbul yapılırsa, Bükreş Sözleşmesi’nin birçok maddesi ihlal edilmiş olacak. Hatta ÇED aşamasında bile sözleşmeye aykırı hareket edilmiş durumda.
Projenin sadece Karadeniz’i değil, Türkiye’nin taraf olduğu BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni de ihlal ettiğini söyleyen Algan, özellikle Sazlıdere Barajı ve çevresindeki konut projelerinin, biyolojik çeşitliliği koruma sözleşmesi ile çeliştiğini ifade ediyor:
“Şu anda yapılanlar ‘Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ne de aykırı. Sazlıdere Barajı ve civarındaki konut projeleri sözleşmeye aykırı. Çünkü sözleşme sadece endemik türleri korumayı değil, tarımsal çeşitliliği de korumayı zorunlu kılıyor.
Eğer tarım alanlarınızı iskana açarsanız, bu sözleşmeyi ihlal etmiş olursunuz. Ayrıca ekosistemleri koruma yükümlülüğü de var. Oradaki sulak alanlar ve su kaynakları, ekosistemlerin bir parçasıdır. Bunları korumazsanız yine sözleşmeyi ihlal etmiş olursunuz.
Biyolojik çeşitlilik, sadece tür çeşitliliği değil, ekosistem çeşitliliği ve genetik çeşitliliği de içeriyor. Tarımsal genetik çeşitlilik ise gıda bağımlılığı açısından çok önemlidir.
Karadeniz’in suyu Marmara’ya, oradan da Ege’ye kirlilik taşırsa, bu sefer Ege Denizi’nin de dahil olduğu Akdeniz Sözleşmesi ihlal edilmiş olur. Akdeniz’in kirlenmeye karşı korunması sözleşmesi, Akdeniz’i Cebelitarık’tan Çanakkale Feneri’ne kadar bir bütün olarak ele alır. Burada da benzer yükümlülükler bulunmaktadır. Hem kirletme yasağı hem de kıyı ülkeleriyle ortak çalışma zorunluluğu vardır.”
Kanal İstanbul projesi, sadece çevresel ve hukuki açılardan değil, aynı zamanda karar alma sürecindeki şeffaflık ve katılımcılığın eksik kalması nedeniyle de eleştiriliyor.
Prof. Dr. Nesrin Algan, proje sürecinin başlangıcından itibaren vatandaşların ve etkilenen tüm tarafların sürecin bir parçası olması gerektiğini söylüyor:
“Projenin yapımında şeffaflık ve katılımcılığın bireye, vatandaşa inmesi gerekiyor. Bu projenin yapımından etkilenen herkes sürecin parçası olmalıydı. Hükümet tarafında hala projenin yapılıp yapılmayacağına dair çelişkili açıklamalar var.”
Bükreş Sözleşmesi:
Bükreş Sözleşmesi (Karadeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunması Sözleşmesi), 1992 yılında Karadeniz’e kıyıdaş altı ülke (Türkiye, Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Rusya ve Ukrayna) tarafından imzalanmıştır. Temel amacı, Karadeniz’in deniz çevresini ve canlı kaynaklarını her türlü kirlenmeye karşı korumak ve iyileştirmektir. Sözleşme, taraf ülkeler arasında çevresel iş birliğini teşvik etmeyi, kirlilik kaynaklarını kontrol altına almayı, biyolojik çeşitliliği ve ekosistemleri korumayı ve çevresel etki değerlendirmesi süreçlerinde ortak kriterler belirlemeyi öngörür.
Madde 6:
Taraflar bölgedeki türleri ve bunların yaşama ortamlarını, korunan alanları ve özellikle hassas deniz alanlarını ve peyzajları önemli derecede etkileyebilecek olan proje ve faaliyetler hakkında karar alınması ile ilgili planlama sürecinde, Âkit Taraflar Sözleşmeye ve örneğin, Sınıraşan Boyutta çevresel Etki Değerlendirilmesi Sözleşmesi (25-Şubat-1991 , Espoo, Finlandiya) gibi bu konudaki uluslararası deneyimlere istinaden bölgesel olarak geliştirilecek ve üzerinde uzlaşılacak olan kriterlere ve amaçlara uygun olarak öngörülen proje ve faaliyetlerin toplam etkileri de dahil olmak üzere olası doğrudan ve dolaylı, kısa ve uzun dönemli etkileri değerlendirecek ve göz önüne alacaklardır.
Madde 11:
Taraflar, Karadeniz’in biyolojik ve peyzaj çeşitliliğinin bir bütün olarak en üst düzeyde korunmasını ve caydırıcılığı sağlamak için, Karadeniz’in deniz ortamına insan faaliyetleri ve/veya kirlenme yoluyla sebep olunan zararların sorumluluğu, değerlendirilmesi ve tazmin edilmesi ile ilgili yasalarını, yönetmeliklerini ve prosedürlerini geliştirmek ve uyumlaştırmak üzere işbirliği yapacaklardır.
Anayasa 90:
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.
Nesrin Algan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Şehircilik ve Çevre Sorunları bölümünden de yüksek lisans derecesi aldı. 1984-1998 yılları arasında Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı (daha sonra Çevre Bakanlığı) Dış İşleri Daire Başkanlığı’nda çalıştı.
1998 yılından bu yana Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kentsel, Çevresel ve Yerel Yönetim Politikaları Bölümü’nde profesör olarak çalışıyor. Uzmanlık alanları arasında çevre politikaları, çevre güvenliği, uluslararası çevre hukuku, sürdürülebilir kalkınma, deniz çevre politikaları, iklim politikası gibi konular bulunuyor.
=======================
9 Mayıs 2025 16:51
PKK'nin kongresine ilişkin konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Hatimoğulları, “Bu tarihi kavşakta; demokratik çözümün ve onurlu barışın kararlılıkla inşa edilmesi için her sorumluluğu almaya hazırız" dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, yapıldığı açıklanan PKK'nin 12. Kongresi’ni değerlendirdi.
Bugünün Türkiye siyaset tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu söyleyen Tülay Hatimoğulları, “Bugün, yani 9 Mayıs 2025 tarihi, Türkiye siyaset tarihinde yeni bir dönemin başlangıcıdır. 85 milyonun yüreğinde yankılanan büyük bir değişime şimdi daha yakınız. Bunu bir milat olarak kabul edebiliriz” dedi.
Mezopotamya Ajansı’na değerlendirmelerde bulunan Tülay Hatimoğulları, “Silahların susması fırsatının doğduğu, kapıların söze, iradeye ve umuda açıldığı bir döneme adım atmanın eşiğindeyiz. Ortak kederi yaşadık, şimdi ortak kaderi büyütme zamanıdır. Bu ülkenin dağlarında, şehirlerinde düşen her can, hepimizin ortak acısıdır. Artık zaman, ülkeyi baştan sona sağduyu ile demokratik toplum inancı ile donatma zamanıdır” diye kaydetti.
Parti olarak sorumluluk almaya hazır olduklarını da belirten Tülay Hatimoğulları, şöyle konuştu:
“Bu tarihi kavşakta; demokratik çözümün ve onurlu barışın kararlılıkla inşa edilmesi için her sorumluluğu almaya hazırız. Bu yüzden başta Meclis olmak üzere tüm siyaset kurumlarını bu sürecin taşıyıcısı olmaya çağırıyoruz. DEM Parti olarak, bu sürecin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynayan Sayın Abdullah Öcalan’a; çözüm iradesine destek veren Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a, Sayın Devlet Bahçeli’ye ve sürece olumlu yaklaşan başta ana muhalefet olmak üzere tüm muhalefet partilerine, demokratik siyaset kurumlarına, STÖ’lere teşekkür ediyoruz. Tüm siyasi aktörleri ve kurumları bu tarihi fırsatı kalıcı barışa dönüştürecek sorumluluğu üstlenmeye davet ediyoruz."
Demokratik ve hukuki bir zeminin inşa edilme zamanının geldiğini belirten Tülay Hatimoğulları, “Ülkenin ihtiyaç duyduğu en önemli gelişme demokratik ve hukuki zeminin inşası olacaktır. Bugün, bir sonun değil yeni bir başlangıcın tanığıyız. Demokratik siyaseti çok tarihi günler beklediğinin farkındayız” ifadelerini kullandı.
https://bianet.org/haber/ tulay-hatimogullari-bir-son-degil-yeni-bir- baslangic-307298
=======================
BAYKAR Yönetim Kurulu Selçuk Bayraktar’ın yüzünü ve sesini kullanan yapay zeka dolandırıcıları bu defa da Güler Sabancı’nın kişisel bilgilerini kullandı. Güler Sabancı’dan konuya ilişkin açıklama geldi.
9 Mayıs 2025
Gelişen yapay zeka teknolojisi dolandırıcıların da aracı haline geldi. Daha önce internet platformlarında BAYKAR Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar’ın yüzünü ve sesini kullanan dolandırıcıların bu kez Güler Sabancı’yı hedef aldığı ortaya çıktı.
Hisse yatırım tavsiyesi verdiği videolar ve görseller oluşturan dolandırıcılar bu yolla çok sayıda vatandaşı da tuzaklarına düşürdü. Sabancı Holding’in eski Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı dolandırıcıların bu yöntemi ile ilgili resmi sosyal medya hesabından bir uyarı mesajı yayınladı.
Sabancı’nın paylaşımında şu ifadeler yer aldı:
“Değerli Kamuoyu, son dönemde, kişisel verilerim (ad, soyad, fotoğraf, video görüntüleri vb.) ve YK başkanlığı yapmış olduğum Sabancı Holding’in resmi bilgileri (marka, logo vb.) izinsiz bir şekilde kullanılarak, yapay zekâ ve benzeri teknolojilerle sahte videolar ve içerikler üretilmektedir. Bu içerikler, “yatırım tavsiyesi”, “özel fırsat”, “teklif” gibi yanıltıcı başlıklar altında, Facebook, Instagram, YouTube, WhatsApp, Telegram, e-posta gibi dijital platformlar üzerinden dolandırıcılık yapmak amacıyla paylaşılmaktadır.
Bu tür yanıltıcı ve sahte içeriklere kesinlikle itibar etmemenizi, yalnızca onaylı şahsi resmi hesaplarımda yer alan içerikleri dikkate almanızı rica ederim. Lütfen bu tür dolandırıcılık girişimlerine karşı dikkatli olun, şüpheli içeriklerde resmi kaynakları kontrol edin ve kişisel bilgilerinizi paylaşmayın. Bu tür içeriklere karşı yasal süreçlerin başlatıldığını ve kararlılıkla sürdürüleceğini kamuoyunun bilgisine sunarım.”
=======================
9 Mayıs 2025
MSB, Basın Sözcüsü08-Mayıs-2025 ’de bazı emekli askerlerin orduevlerine giriş yasağı hakkında isim vermeden yapmış olduğu açıklamada ilginç bazı ifadeler kullanmıştır. Son zamanlarda haksız yere orduevine giriş yasaklanması uygulamasında benim de bulunmam nedeniyle açıklamalar nedeniyle somut bulgularla bir açıklama yapmaya karar verdim.
Öncelikle açıklamanın başlangıcındaki emekliye ayrılan personelin “özveri ve onurla” görev yaptıklarını belirtip hizmetlerimiz dolayısı ile teşekkür etmesine gerek yoktur. İki kez yemin etmiş birisi olarak, bu görevleri Türk Milletinin ülkesi ve devleti ile bölünmez bütünlüğü için canımız pahasına gönüllü ve adanmışlık duygusu ile her şeyden önce AŞKLA yerine getirdik. General olmak gibi bir amacımız ve “menfaatimiz” olsaydı, herhalde başka saiklerle hareket ederdim.
2014 YAŞ’ta terfi ettirilmeyince 12 sene daha YAŞ’a girme hakkım ve generallik terfi şansım düşünüldüğünde istifa etmez ve general olmak için sonuna kadar mücadele ederdim. Ancak, mevzuat gereği mecburi hizmet gerekçesi ile 2014 YAŞ’ta istifa edemeyince, 2015 YAŞ’a kadar mecburi hizmetimi de tamamlayarak sonuçta "onur istifası" vererek Türk Silahlı Kuvvetlerinden "istifa ettim". İstifamdan 11 ay sonra 15 Temmuz olayı gerçekleşti. YAŞ terfilerinde büyük bir “HATA” ve yanlışlık yapılmıştı. Bunu da 2024 Temmuz ayında Başsavcı Vekili İŞÇİMEN açıkladı.[1] İşçimen, terfi ettirilenlerin FETÖ’cü olduklarını belirten "MİT Raporuna rağmen general yapılmalarının “HATA” olduğunu" ifade etti.
Sözcünün açıklamasında mevzuattan da örnekler verilmiştir. Ancak, benim yapmış olduğum açıklamalarda "muhatapların tamamı emekli sivil veya siyasi şahıslardır". Burada amirin, disiplinin ve hiyerarşinin tanımını yapmak istemiyorum. Ancak, benimle söz konusu şahıslar arasında "resmi bir emir komuta bağı bulunmamakla birlikte disiplinin tanımında astın hukukuna riayet" de söz konusudur. Bununla birlikte sözcünün yaptığı yasal mevzuat kapsamındaki görevle ilgili açıklama yapma hakkında konuyla ilgili iki örnek vermek istiyorum. Bunlardan ilki 2015 YAŞ Başkanı Ahmet Davutoğlu’dur. Davutoğlu açıklamasında “GİZLİ” olan YAŞ süreci ile ilgili MİT Raporuna rağmen ve iki kademeli FETÖ’cülerin tasfiyesini planlamalarına rağmen “son gece”“devlet şeyi” olarak açıklayamayacağı nedenler ile bunun yapılmadığını basına (BBC News Türkçe) açıkladı.[2] Diğer önemli açıklama da dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’den Fikret Bila’ya röportajda yapıldı. Özel, 2015 YAŞ ile ilgili uzun uzun yasal mevzuatı açıkladıktan sonra sonuçta 4 kişi olarak ve sadece kuvvet komutanlarını içeri alıp, çıkartıp karar verdiklerini ifade etti.[3] Özel aynı açıklamasında: “15 Temmuz’da yaşadıklarımızı düşününce şunu diyorum: "Asker-sivil sorumlu makamlarda oturanlar olarak hepimizin milletten özür dilememiz gerekiyor." Sayın Cumhurbaşkanı ve ben diledim ama yetmez, herkesin dilemesi gerekir. "Millet hepimizi affetsin".” ifadelerini de kullandı. "Ortada bir hata olduğunun kabul edilmesine rağmen, Anayasa Madde 125’teki YAŞ kararlarının yargıya kapalı olması dokunulmazlığı arkasında hiçbir işlem yapılmamıştır." Meselenin birinci boyutu budur.
Konu, uluslararası ilişkiler "hukukun üstünlüğü ve insani güvenlik" kapsamında dünyada eşi olmayan bir vaka niteliği de taşımaktadır. Veryansın Tv’den gelen konuyla ilgili talep üzerine katıldığım programda bunları detaylı olarak açıkladım. Aslında konunun sadece YAŞ kararlarının yargıya kapalı olması değil, ayrıca diğer bazı kurumların da kararlarının yargıya kapalı olmasının hukukun üstünlüğü ile bağdaşmadığını, benim artık bu konularla ilgilenmek istemediğimi, ilgilenmek isteyen siyasetçiler için böyle bir yapısal sorunun olduğunu vurgulayarak konuyu Türk kamuoyunun takdirine bıraktığımı ifade ettim. Ancak, tesadüfen öğrenmiş olduğum orduevi giriş yasağı sonrası konu yine yeniden görünür oldu. Bu arada ilk duyduğu andan itibaren aynı zamanda "bir hukukçu olan Arslan Bulut", her zamanki gibi özgürce bu önemli konuda bana haber vermeden daha önceki yazılarındaki hususlardan da faydalanarak tarihe not düşen bir yazı kaleme aldı. Her zaman hem kendisine hem de Yeniçağ Gazetesine bana sundukları destek için müteşekkir olacağım.
Savunma Bakanlığı Sözcüsünün açıklamasındaki bir diğer iddialı ifade de söz konusu yasaklamanın eleştiriden ziyade “maksatlı ve sistematik şekilde” yapılmış olmasıdır.
"2015 YAŞ öncesi29-Haziran-2015 tarihli Milli Güvenlik Kurulu Kararında": “Milli güvenliğimizi tehdit eden, "başta paralel devlet yapılanması olmak üzere, tüm yasadışı oluşumlara karşı yürütülen mücadeleye kararlılıkla devam edileceği" bir kez daha dile getirilmiştir.” hususu dikkat çekicidir.[4]
15 Temmuz "darbe girişiminden 40 gün önce" Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı,06-Haziran-2016 tarihli iddianamesinde ise:[5]
“"TSK içerisindeki bu yapılanmanın ordu disiplinini bozacak" ve ülke savunmasında zafiyet oluşturacak bir yoğunluğa ulaştığı, FETÖ/PYD’nin "darbe teşebbüsünde bulunma tehlikesinin açık ve yakın olduğu", bu tehlikenin gerçekleşmesi halinde bunun devlet için gerçek bir yıkım olacağı, ülkenin bir iç savaşa sürüklenebileceği, devletin yeniden ayağa kaldırılmasının mümkün olmayabileceği, FETÖ/PYD’nin tasfiyesinin devlet için artık varlık yokluk meselesi hâline geldiği…” ifadelerine rağmen herhangi bir işlem yapmaması düşündürücüdür.
15 Temmuz sonrası, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun FETÖ ile ilgili 2019 Yılındaki bir raporunda örgütün gevşek bir “hizmet” yapısının ötesinde "farklı çarkların birbirini döndürdüğü “sistematik” bir şekil aldığı" ifade edilmektedir.[6]
Savunma Bakanlığı Sözcüsünün ifadesindeki bir diğer husus da: “disiplinsizliğe ve şahsi menfaatlerini kurumsal değerlerin önüne koyan yaklaşımlara hiçbir şekilde müsamaha gösterilmeyeceği”dir. Buradan bir kez daha belirtmek istiyorum ki sivil bir birey olarak benim Anayasadaki ifade ve kanaat özgürlüğü kapsamındaki açıklamalarıma bahse konu şahıslar sivil ve/veya siyasi hüviyeti olan, aramızda astlık ve üstlük bağının dahi olmadığı kişilerdir. Dolayısıyla disiplin/disiplinsizlik konuları muvazzaf personel ile illiyet bağı kurulabilecek hususlardır. Şahsi menfaat ile kurumsal değerlerin birlikte değerlendirilmesinde de aynı husus geçerlidir. Konunun özünü kaçırmış olma ihtimalini de ve konuyu kişiselleştirmeden bu konuda şimdilik son kez bazı hususları belirtmek istiyorum. Yabancı açık kaynaklardaki askeri planlama sürecindeki en kritik konu istenen son durumun ortaya konulması ("HEDEF") dır. Madem konu şahsi menfaatlerden açıldı, "benden yazılı özür mektubu dilemenizden de vazgeçtim." HEDEF; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin evrensel hukuk devleti normlarına yakışan "Anayasa’daki yargıya kapalı hususların ortadan kaldırılmasıdır". Böyle bir uygulama "ilk defa 1982 Anayasasında uygulamaya konulmuş ve birçok anayasa değişikliğine rağmen muhafaza edilmeye" devam edilmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin de imzaladığı " 10- Aralık-1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin Madde 8’de": “Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış "temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı vardır".” hususu ile yargıya kapalı hususlar arasında büyük bir uyuşmazlık söz konusudur.
Saygı ve sevgiyle…
[2] https://www.bbc.com/turkce/ haberler-turkiye-52846715
[4] https:// www.mgk.gov.tr/index.php/29-haziran-2015-tarihli-toplanti
[5] https:// www.yenicaggazetesi.com.tr/acilim-filminin-sonuna- bakacagiz-912697h.htm
https:// www.veryansintv.com/msbye-orduevi-yaniti-yargiya-kapali- hususlari-kaldirin
=======================
Bezmialem Valide Sultan Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi Müdürü Refik Albayrak, İBB'nin yemek desteğini öğrencilere yönlendirdiği için kınama cezası aldı.
09-05-2025
ğitim Sen İstanbul 4 No’lu Şube, Bezmialem Valide Sultan Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi Müdürü Refik Albayrak’a verilen kınama cezasını protesto etti. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin (İBB) yemek desteğini okuluna öğrencilere yönlendirdiği gerekçesiyle cezalandırılan Albayrak’ın sendika üyesi olduğu belirtildi.
Evrensel’de yer alan habere göre sendika tarafından yapılan açıklamada, “Tüm kademelerde öğrencilere bir öğün ücretsiz, sağlıklı yemek vermedikleri gibi, bunun sağlanmasına aracılık edenleri de cezalandırıyorlar” ifadelerine yer verildi. Albayrak’a verilen cezanın gerekçesinin “valilikle yapılmış bir protokolün bulunmaması” olduğu kaydedildi.
Eğitim Sen, bu cezanın sadece bir bürokratik gerekçeye değil, aynı zamanda bir anlayışa dayandığını savunarak, “Tarikatlara ve Ülkü Ocaklarına okulların kapılarını sonuna kadar açanların bu ikiyüzlü, keyfi politikalarına boyun eğmeyeceğiz” dedi.
Sendika, Refik Albayrak’a verilen cezayı protesto etmek amacıyla okul önünde bir basın açıklaması düzenleyeceklerini duyurdu.
https:// yurtsever.org.tr/2025/ibbnin-yemek-destegini-okula- yonlendiren-mudure-ceza-546967/
=======================
Sedat Peker, Türkiye‘ye geri dönüşü ve MHP lideri Bahçeli ile temas kurduğuna ilişkin iddiaların yer aldığı çok sayıda haberi sosyal medya hesabından paylaştı. Onlar TV’de yayınlanan açıklamalarda, Peker’in Türkiye’ye dönüşünün yolu çok ciddi bir şekilde açıldığı ve MHP’nin Peker’e "Dön" çağrısı yapacağı belirtilmişti.
09-05-2025
Hakkında yakalama kararı bulunan suç örgütü lideri Sedat Peker, Türkiye’ye geri dönüşü ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile telefon görüşmesi gerçekleştirdiğine yönelik haberleri sosyal medya hesabında paylaştı.
Gazeteciler Timur Soykan, Şule Aydın, Murat Ağırel, Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun YouTube üzerinden yayın yaptığı Onlar TV’de, Peker’in Türkiye’ye dönüşünün yolu çok ciddi bir şekilde açıldığı ve MHP’nin Sedat Peker’e “Dön” çağrısı yapacağı belirtilmişti.
Gazeteci Soykan, Bahçeli ve Peker’in, Bahçeli’nin sağlık sorunları yaşadığı dönemde birkaç kez telefonda görüştüğünü açıklamıştı. Bu görüşmenin yakın tarihin en önemli görüşmelerinden biri olduğu ifade edilmişti.
Peker, söz konusu yayına ilişkin çok sayıda haberi sosyal medya hesabından paylaştı.
Söz konusu paylaşımlarda şu ifadeler yer aldı:
► Sedat Peker’in Türkiye’ye dönüşünün yolu çok ciddi bir şekilde açıldı.
► Devlet Bahçeli ile telefonda görüştü. Temas sadece Genel Başkan Yardımcısı ile sınırlı değil en tepeyle yani Devlet Bahçeli ile görüşüyor. Yakın tarihin en önemli görüşmelerinden birisi.
► Haber kaynaklarım: MHP, Sedat Peker’e “Dön” çağrısı yapacak dedi.
► Sedat Peker diyor ki: “Bana çevremdeki insanlar af çıkacağını ve Türkiye’ye dönebileceğimi söylüyorlar, ancak af suç işleyenler için olur, ben suç işlemedim.
=======================
ABD, diğer ülkelerle ticaret görüşmelerinde ülkelerin Starlink’i benimsemesini gündeme getiriyor. Son haftalarda, bazı ülkelerin Starlink’e lisans verme konusunda ilerleme kaydettiği aktarılıyor.
09-Mayıs-2025
Deniz Çakmak
Haber Editörü
ABD hükümeti, diğer ülkelerle ticaret görüşmelerinde ülkelerin Starlink’i benimsemesini gündeme getiriyor. Son haftalarda, Hindistan, Somali, Lesotho, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Bangladeş, Pakistan ve Vietnam dahil olmak üzere birkaç ülke Elon Musk’ın sahibi olduğu uydu internet şirketine lisans verme konusunda ilerleme kaydetti.
The Washington Post’un eriştiği iç mesajlaşmalar, ABD büyükelçiliklerinin ve Dışişleri Bakanlığı’nın ülkeleri Starlink gibi ABD uydu internet hizmetlerine izin vermeye teşvik ettiğini gösteriyor. Bu mesajlarda, Starlink’in benimsenmesi karşılığında daha düşük gümrük tarifeleri vaadinde bulunulmuyor ancak Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun yetkililere Musk’ın uydu şirketi için düzenleyici onayların alınması yönünde talimat verdiği belirtiliyor.
https:// www.donanimhaber.com/starlink-uydu-internet-donanimini- ucretsiz-hale-getirdi--190763
Kaynaklara göre, Hindistanlı hükümet yetkilileri, Starlink için düzenleyici onayları hızlıca almak için harekete geçti. Bunun, Trump yönetimiyle ticaret anlaşmalarını sağlamlaştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapıldığı ifade ediliyor. Bu hafta, Hindistan Starlink’in teklifini onayladı ve şirketin ülkede hizmet kurmasına bir adım daha yaklaşıldı.
Starlink’in Türkiye’de de hizmet verme planları bulunuyor ancak uzun süredir düzenleyici kurumlardan onay almak için beklediği kaydediliyor. Dolayısıyla, bu ikili ticaret görüşmeleri ülkemizde Starlink’e izin verilmesi konusunda önemli bir faktör olabilir.
https:// www.washingtonpost.com/business/2025/05/07/elon-musk- starlink-trump-tariffs/
https://www.theverge.com/ news/663839/us-government-starlink-tariff-talks-elon- musk
=======================
888 GW‘lık kurulu güneş enerjisi kapasitesine ulaşan Çin, verimlilik farkına rağmen ABD’nin toplam elektrik ihtiyacının yüzde 44’ünü karşılayabilecek seviyeye çıktı.
09-Mayıs-2025
Metin Akpınar
Teknoloji Editörü
Çin, enerji sektöründe inanılmaz bir atılım içerisinde ve bunu bir zemine oturmak çoğu kişi için oldukça zor. Ülke, sadece geçtiğimiz yıl kurulu enerji kapasitesini yüzde 14,6 oranında artırarak toplamda 3.348 gigavat (GW) seviyesine yükseldi. Ülke aynı zamanda yenilenebilir enerjiye, özellikle de güneş enerjisine devasa yatırımlar yapıyor ve kıyas kabul etmeyecek kapasiteleri devreye alıyor.
https:// www.donanimhaber.com/cache-v2/
Çin’in 2024 itibarıyla ulaştığı 888 gigawattlık (GW) güneş enerjisi kapasitesi sadece bir yılda 278 GW’lık yeni kuruluma şekillendi. Abundance Institute’ten Jesse Peltan’a göre bu yeni kurulum, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) güneş enerjisinde ulaştığı toplam kurulu kapasitenin (177GW) yüzde 57 fazlasına denk geliyor. Daha dikkat çekici olan ise şu: Çin’in bu devasa kapasitesi, ABD’nin güneş enerjisi üretim verimliliği (capacity factor) ile çalışsaydı, ülkenin toplam elektrik ihtiyacının yüzde 44’ünü karşılayabilecek durumda.
https:// www.donanimhaber.com/cache-v2/
Her ne kadar ABD, özellikle Güneydoğu Çin’e kıyasla çok daha yüksek güneşlenme potansiyeline sahip olsa da, Çin güneş enerjisinde üretim bazında ABD’yi açık ara geride bırakmış durumda.
https:// www.donanimhaber.com/cache-v2/
Verilere göre Çin, daha düşük güneş kaynaklarına sahip olmasına rağmen ABD'nin güneşten ürettiği elektriğin üç katını üretmeyi başarıyor. Mart 2024’te Çin’in sadece güneşten elde ettiği elektrik, ABD’nin tüm nükleer santrallerinden ürettiği elektrikten yüzde 50 daha fazlaydı. Hatta Çin’in güneş enerjisinden elde ettiği elektrik üretimi, kendi nükleer santrallerinin toplam üretiminin iki katına ulaşmış durumda. Bu ivme sayesinde Çin’in güneş enerjisinden sağladığı toplam elektrik üretimi, bugün ABD’nin toplam elektrik üretiminin dörtte birine karşılık geliyor.
Tüm bunlara rağmen Çin, kayda değer bir yavaşlama da göstermiyor. Global Solar Power Tracker‘a göre, Çin’de halihazırda 720 GW’tan fazla güneş enerjisi kapasitesi geliştirilme aşamasında: yaklaşık 250 GW inşaat halinde, yaklaşık 300 GW inşaat öncesi aşamada ve 177 GW duyurulan proje. Öte yandan ABD’de de artış sürüyor ama Çin ile kıyas kabul etmiyor. ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) verilerine göre 2026 sonunda kapasitenin 182 GW’ı aşması bekleniyor.
https://ember-energy.org/data/electricity-data- explorer/
https://www.pv- magazine.com/2025/01/21/china-hits-277-17-gw-of-new-pv- installations-in-2024/
https://www.pv- magazine.com/2025/04/14/u-s-total-solar-capacity-to- reach-182-gw-by-end-of-2026/
=======================
Rusya’da Volgograd Havalimanının adı Stalingrad Havalimanı oldu. Stalingrad Savaşı, Doğu Cephesindeki Alman ordularının bir daha toparlanamayacak biçimde bozguna uğramasıyla sonuçlanmıştı.
Burkay Rende
rende.burkay@gmail.com
2013 yılında Rusya’da, 2. Dünya Savaşı anmaları sırasında Volgograd kentinin eski adıyla anılmasına karar verilmişti: Stalingrad… Geçtiğimiz günlerdeyse Putin, ‘Büyük Miras-Ortak Gelecek’ Uluslararası Forumuna katılmak üzere bu kente yaptığı ziyarette Bölge Valisi Andrey Boçarov ile görüşmesinde Volgograd Havalimanının isminin kalıcı olarak “Stalingrad Havalimanı” olarak değiştirilmesi gündeme geldi ve Putin kabul etti.
Elbette Putin, Sovyetler Birliği’ni benimsemiş bir komünist olarak yapmadı bunu. Bu, milliyetçi saiklerle süren kendi iç cephe propagandası için bir güçlendirme ve genişleme hamlesi belki… Ancak, Stalingrad’ın anlattıkları ve mirası Putin’den de ondan sonra geleceklerden de daha büyük. Bugün, Volgograd dedikleri yerde de hiçbir zaman silinemeyecek derin izleri hâlâ açıkça görülüyor.
2. Dünya Savaşı’nın dönüm noktası olan Stalingrad Savaşı, Hitler’in ordularının bir daha toparlanamayacak biçimde bozguna uğramasıyla sonuçlanmış, Naziler için ‘sonun başlangıcı’ olmuştu.
Stalingrad, güney sınır bölgelerine ulaşım güvenliği sağlıyordu. Sovyetler açısından hayati önem taşıyan kaynaklar, Kafkasya’dan gelen petrol de dahil olmak üzere, değerli bir sanayi merkezi olan Stalingrad üzerinden geçiyordu. Hitler, bu şehri ele geçirmesi halinde SSCB’ye büyük bir ekonomik darbe vurulacağını fark etmişti ve 1942 temmuzunda harekatı başlattı. Stalingrad şehri, 19 Temmuz gününden itibaren savaş durumuna hazırlanmıştı. Yerel milis birlikleri örgütlenmiş ve bu birliklerde, tıpkı şehrin uçaksavar bataryalarının çoğunda olduğu gibi kadınlar da görev almışlardı. Her bir blok, her bir sokak ve her bir bina hatta her bir kanalizasyon mümkün olduğunca uzun süre elde tutulacaktı.
4 Ağustos günü başlayan bombardıman ve topçu saldırıları haftalar ilerledikçe yakın mesafe çatışmalarına döndü. 50-100 kişilik gruplar halinde hızlı saldırılar gerçekleştiren Kızıl Ordu’nun taktikleri karşısında Naziler ne yapacaklarını pek kestiremiyorlardı. Naziler, bu alışılmadık savaş tarzını Rattenkrieg, yani “Fareler savaşı” olarak adlandırdı.
Eylül ayına gelindiğindeyse artık çatışmalar hiç olmadığı kadar yoğunlaşmıştı. Artık her bir binanın iki odası iki farklı cephe haline gelmişti. Hitler’in en büyük ordusu olan ve Stalingrad’ı ele geçirmek üzere görevlendirdiği altıncı ordudan Er Wilhelm Hoffman o günlerde günlüğüne şunları yazdı:
“16 Eylül; taburumuz ve tanklar tahıl asansörüne saldırıyorlar. Tabur ağır kayıplar veriyor. Asansörde insanlar yok, adeta hiçbir kurşun veya alevin yok edemeyeceği şeytanlar var.
18 Eylül; asansörde çatışmalar yaşanıyor. Stalingrad’ın bütün binalarında böyle savunma yapılıyorsa, askerlerimizden hiç biri Almanya’ya geri dönemeyecek.”
Aynı günlerdeyse Kızıl Ordu askeri olan Er Anton Bosnik, Nazilerin içinde bulunduğu durumu günlüğünde şöyle anlatmıştı:
“Birbiri ardından binaları işgal ederek geri döndük ve binaları kalelere dönüştürdük. Bir asker işgal ettiği bir pozisyondan ancak altındaki zemin alevler içinde ve kıyafetleri için için yanarken çıkabilirdi.”
Dördüncü Panzer Ordusundan başka bir asker olan Teğmen Reine ise evine yazdığı mektupta ailesine Stalingrad’ı şöyle anlattı: “Stalingrad artık bir kasaba değil. Gündüzleri yanan, kör edici dumandan oluşan devasa bir bulut, alevlerin yansımasıyla aydınlanan büyükçe bir fırın.”
Bir başka Nazi ise harekatın çaresizliğini kabullenmiş bir şekilde şöyle yazacaktı:
“Hayatımda hiç bu kadar dehşete kapılacağım aklıma gelmezdi. Hiçbir şey yapamıyorduk -hiçbir şey. Tek çare dışarı çıkıp koşmaktı. Ama nereye? Tek avantajımız ölümün burada daha hızlı olmasıydı. Tanrı aşkına, ordu ajans bültenlerinde sürekli ‘Görkemli ve muzaffer Alman ilerleyişinden’ dem vuruluyordu ancak burada, Stalingrad’da bunlardan eser yoktu. Gördüğüm tek şey, yıkıntıların arasında fareler gibi saklandığımız ve canımızı kurtarmak için çarpıştığımızdı.”
Ocak ayına gelindiğindeyse artık Kızıl Ordu üstünlüğü tartışmasız durumdaydı. 24 Ocak günü bir Sovyet heyeti, Nazi Altıncı Ordusunun başında bulunan ve bir binanın bodrum katında saklanan Mareşal Paulus’a teslim olma fırsatı sundu. Bu fırsatı Hitler’e ileten Paulus’un aldığı cevap ise “Teslim olmak yasaklanmıştır. Altıncı Ordu, son askerine ve son mermisine kadar mevzisini koruyacak ve kahramanca dayanıklığıyla savunma yapmasına ve Batı dünyasının kurtuluşuna unutulmaz bir katkı sağlayacaktır“ cümleleriydi.
Elbette, Führer Hitler’in fiyakalı cümleleri ve radyo yayınları işe yaramadı. 31 Ocak günü Paulus, saklandığı yerden çıkarak teslim oldu. Nazi ordusunda ilk kez bir mareşal teslim olmuştu. Hitler, 3 Şubat günü bir radyo yayınında Stalingrad yenilgisini duyurdu. Bu duyuru yayını Beethoven’in Beşinci Senfonisinin ikinci bölümünün çalınmasıyla sona erdi ve Naziler için sonun başlangıcı başladı.
Kızıl Ordu’nun ve Stalingrad halkının bu büyük direnişinin izleri hâlâ şehrin sokaklarında yaşıyor. 27 Eylül’den 25 Kasım’a dek, 58 gün boyunca Çavuş Pavlov’un komutasında yaklaşık 25 askerle savunulmuş olan dört katlı bir bina. İsabet eden binlerce mermi ve onlarca bombaya rağmen hâlâ Volga Nehri’nin yanında ayakta duruyor.
Bugün, Pavlov Evi olarak anılan dört katlı binanın hemen karşısındaysa Gerhardt Değirmeni duruyor. Değirmen, hava bombardımanlarından isabetler almış olmasına rağmen hâlâ ayakta. Nazi askerleri Stalingrad Savaşı boyunca bu binadan ilerisine hiçbir zaman geçemediler.
Şehrin birçok meydanında bulunan ve Stalingrad Savaşı’ndan da, Nazilerden de, Sovyetler’den de daha çok şeye tanıklık etmiş olan kavak ağaçları var. Kavak ağaçlarının gövdelerinde büyük direnişin izleri canlı.
Faşizme teslim olmadan, kentlerini savunarak ölen yaklaşık 1.5 milyon Sovyet yurttaşının bir çoğunun mezar taşları da orada duruyor. Savaşın ardından işçi sınıfının evlatları, bir çok heykel, anıt, müze ve mozoleyle bu direnişi selamladılar.
https://www.evrensel.net/ haber/553033/zaferin-adi-stalingrad
=======================
Çorlu Tren Faciası’nda oğlu Oğuz Arda Sel’i kaybeden Mısra Öz’ün, “kamu görevlisine hakaret”ten açılan davanın duruşması görüldü. Öz, “Benimle uğraştıkları kadar katillerle uğraşmadılar" dedi.
Ahmet Yaşaroğlu
Çorlu Tren Faciası’nda 9 yaşındaki oğlu Oğuz Arda Sel’i kaybeden Mısra Öz’ün, ikinci kez “kamu görevlisine hakaret”ten cezalandırılması istemiyle açılan davanın duruşması görüldü. Savcı, beraat talebinde bulunan Öz’ün cezalandırılmasını talep etti. Davanın 10 Temmuz’a ertelenmesine tepki gösteren Mısra Öz, "8 Temmuz oğlumun yedinci ölüm yıl dönümü. İki gün sonraya dava koymak vicdansızlıktır. 10 Temmuz’da bizzat o salonda olacağım. Gözümün içine bakarak versinler kararlarını bakalım. Düşmediler yakamdan. Benimle uğraştıkları kadar katillerle uğraşmadılar" dedi.
Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde 8 Temmuz 2018’deki tren faciasında 9 yaşındaki oğlu Oğuz Arda Sel’i kaybeden Mısra Öz hakkında, daha önce "kamu görevlisine hakaret" suçundan açılan davada 8 bin 840 TL para cezasına çarptırılmıştı.
Çorlu Cumhuriyet Başsavcılığı, Öz hakkında bir kez daha "kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret" suçundan dava açtı.
İddianamede, Öz’ün25-Haziran-2020 ’de Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmanın ardından bir polisin kendisini kameraya almasına karşı, "Çek çekinme, Saray’ın soytarısı hepsi. Hepsi üç maymunu oynuyor. Ben Oğuz Arda Sel’in annesi Mısra Öz çek beni! Bu hakimler beni sanık yaptı; onlara üç maymunu oynuyorlar dediğim için… Katilleri aklıyorlar. Bir kişiyi bile tutuklayamıyorlar. Evladım öldü benim, evladım. Hepiniz çekin. Ben sanık olabilirim, ben içeri de girebilirim, ama onlar yüz karası. Çek utanma, çek. Çünkü polissin, çek…" diyerek tepki göstermesiyle hakaret suçu işlediği ileri sürüldü.
Aynı duruşmada mahkeme heyeti, tanıklara "Çok yağmur yağdı mı, yağdıysa tavuklar telef oldu mu?" gibi sorular sormuştu. Duruşma sonrası, Mısra Öz’ün bu sorulara gösterdiği tepki, yeni iddianamede "mahkeme heyetine yönelik alenen hakaret" olarak değerlendirildi.
Mısra Öz hakkında açılan davanın duruşması, dün Çorlu 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmaya katılmayan Mısra Öz, mahkemeye mazeret dilekçesi sunarak beraat talebinde bulundu. Mahkeme Başkanı, mazeret dilekçesinin okunduğunu ve dosyaya eklendiğini belirtti.
Savcı Öz’ün cezalandırılmasını yeniden talep etti
İddia makamı, mütalaasında Mısra Öz’ün cezalandırılmasını talep ederek şu ifadelere yer verdi:
"Sanığın olay tarihinde kurul halinde çalışan Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesi başkan ve üye hakimlerine hitaben, duruşma salonundan çıktığı esnada yüksek sesle, 'Çek çek çekinme sarayın soytarısı işte hepsi, üç maymunu oynuyor, Allah belalarını versin, hepiniz çekin, ben sanık olabilirim, ben içeri de girebilirim ama onlar yüz karası, çek utanma çek çünkü polissin çek' demek suretiyle mahkeme heyetine yönelik olarak zincirleme şekilde alenen hakaret ettiği, daha sonra Halk Eğitim bahçesinin ön kısmında yine mahkeme heyetine yönelik olarak 'Hakim kalkmış tanık olan gelen adama soruyor, ‘tavuklar telef oldu mu’. Sen telef ol, ne demek tavuklar telef oldu mu? Biz can derdindeyiz bunlar tavuk derdinde, bunlar tavuk hakimi hepsi, hiçbir şey konuşmak istemiyorum artık, reziller, rüsvalar hiçbir şey değiller’ demek suretiyle mahkeme heyetine yönelik zincirleme şekilde alenen hakaret ettiği anlaşılmış olmakla, sanığın TCK’nın 125/1-4, 125/3-a, 125/5, 43/2-1 ve 53. maddeleri gereğince cezalandırılmasına karar verilmesi talep ve mütalaa olunur."
Mahkeme, davayı 10 Temmuz’a erteledi. Davanın 10 Temmuz’a ertelenmesine tepki gösteren Mısra Öz, "8 Temmuz oğlumun yedinci ölüm yıl dönümü. İki gün sonraya dava koymak vicdansızlıktır. 10 Temmuz’da bizzat o salonda olacağım. Gözümün içine bakarak versinler kararlarını bakalım. Düşmediler yakamdan. Benimle uğraştıkları kadar katillerle uğraşmadılar" dedi. (ANKA)
=======================
Metris Cezaevi’nde gardiyan saldırısına uğrayan Murat Çelik, gardiyanlardan şikâyetçi olunca hakkında "görevli memura mukavemetten" dava açıldı.
Ahmet Yaşaroğlu
İstanbul — Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) çalışmalarından dolayı hakkında "örgüt üyesi olmak" iddiasıyla soruşturma açılan Murat Çelik,25-Mart-2024’te tutuklandı.
Geçici olarak Metris Cezaevi’ne götürülen ve 9 gün burada tutulan Çelik,31-Mart-2024’te gardiyanların saldırısına maruz kaldı. Saldırının ardından Çelik, Marmara Kapalı Cezaevi’ne sevk edildi. Burada 4 ay tutulan Çelik, 2024’te beraat etti. Tahliye edilen Çelik, kendisine yönelik saldırıda bulunan gardiyanlardan şikâyetçi oldu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, yürüttüğü soruşturmada gardiyanların ifadesine başvurarak, "kovuşturmaya yer yok" kararı verdi. Ancak, gardiyanlarda ifadeleri sırasında Çelik’ten şikâyetçi oldu.
Gardiyanların ifadesi üzerine Çelik hakkında "görevli memura mukavemetten" iddianame hazırlandı. İddianame, Çelik hakkındaki iddianameyi kabul eden Bakırköy 32’nci Asliye Ceza Mahkemesi, Çelik’in yargılamasında 2 duruşmayı geride bıraktı. Çelik’in avukatı, dosyadaki görüntülerin eksik olduğunu ve bu görüntülerin dosyaya eklenmesi talebini kabul eden mahkeme, sonraki duruşmayı 16 Ekim’e erteledi.
Mahkeme, Çelik’in avukatının dosyaya konulan görüntülerin eksik olduğunu belirtmesi üzerine duruşmayı 16 Ekim tarihine erteledi. Mahkeme, cezaevi idaresine görüntülerin tamamının istenmesine ilişkin müzekkere yazılmasına karar verdi. Talep edilen eksik görüntüler, henüz mahkemeye dosyasına girmezken, Mezopotamya Ajansı, (MA) dosyaya giren diğer görüntülere ulaştı.
Görüntülerde, 31 Mart’ta Çelik’in avukatıyla görüşmeye gittiği görülüyor. Yine Çelik’in görüşme sonrası kaldığı koğuşa dönerken kullandığı koridorda bir masa olduğu ve masa etrafında 4 gardiyanın olduğu fark ediliyor. Gardiyanlardan biri ayağı kalkarak, Çelik’in önünü kesip kolundan tutması görüntülere yansıyor. Görüntülerde, Çelik, kolunu çekmeye çalışmasıyla diğer 3 gardiyanda ayağı kalkıp onun etrafını sardığı görülüyor. Görüntülerde, en az 10 gardiyanın Çelik’i darp edip, kameranın görme açısının dışında kalan bahçeye götürüldüğü anlaşılıyor. Görüntüler bundan sonra kesiliyor.
Çelik’in bahçeden koğuşunun bulunduğu koridora getirilmesi ve süngerli odaya konulmasına dair kesilen görüntüler ise henüz mahkeme dosyasına ulaşmadı.
Gardiyanların keyfi dayatmalarını kabul etmediği için saldırıya maruz kaldığını söyleyen Çelik, "Bu yüzden işkenceye ve psikolojik şiddete maruz kaldım. Metris Cezaevi geçici bir yer. Orada 1, 2 gün kalınırken ben yaklaşık 9 gün orada kaldım. Çünkü yaralarımın iyileşmesini beklediler. Burada görüntülerin olmasına rağmen hakimin karşısına sanık olarak çıktım. Bunun için adalet arayışındayım" ifadelerini kullandı.
Görüntülerin ufak bir kısmının mahkemeye gönderildiğini vurgulayan Çelik, "Daha çok şiddet içerikli olan görüntüleri getirmediler. Beni kameranın olmadığı o kapıdan içeri alıyorlar. Ve orada şiddet uyguladılar. Daha sonra yumuşak (süngerli) odaya götürdüler. Bu görüntülerin dosyaya konulması için de uğraşıyoruz. Tüm görüntülerin getirilmesini istiyoruz. Hatta gözaltına alındığım ve yaklaşık 4 ay yattığım o davadan da beraat aldım. Hem haksız yere cezaevinde kaldım hem de gardiyanlar tarafından işkenceye uğradım. Bunun mücadelesini verirken de tekrar ceza alma ihtimaliyle karşı karşıyayım. Sanık olarak hakim karşısındayım. Bunu kamuoyunun vicdanına bırakıyorum" şeklinde konuştu.
Cezaevlerinin şartlarını insani açıdan çok kötü olduğunu dile getiren Çelik, "Bu konunun üzerinde durmamız gerekiyor. Yenilmeyecek durumda yemekler geliyor. Genel olarak mahpusların üzerinde çok ağır bir psikolojik baskı var. Siyasilerin de adlilerin de şartları çok kötü. Yaşanan linç girişimleri genelde örtbas ediliyor. Şikayetçi olmamaları için kişiler tehdit ediliyor. Mahpuslar zulüm görüyor. Ama ben bu davadan vazgeçmeyeceğim. Peşine düşeceğim. Eksik görüntüleri de almaya çalışacağız. Gerekli cezaları almaları için uğraşacağım" şeklinde konuştu. (MA)
https://www.evrensel.net/ haber/553112/gardiyan-saldirisindan-sikayetci-olunca- sanik-durumuna-dustu
=======================
Döne Kaya, Fuat Koku Sitesi davasında çevik kuvvetin kendilerine yönelik uyguladığı üst araması ve izleyicilerin salona alınmamasını protesto etti: "Biz sadece adalet istiyoruz."
Ahmet Yaşaroğlu
Depremde ailesini kaybeden Döne Kaya, duruşmada Kaya, "Çevik kuvvet eşliğinde üstümüz arandı, kapılar kapatıldı, izleyiciler alınmadı. Sanık gibi muamele gördük. Oysa biz sadece adalet istiyoruz. Adalet yerini bulana dek vazgeçmeyeceğiz" dedi. Hatay’ın Antakya ilçesinde 69 kişinin yaşamını yitirdiği Fuat Koku Sitesi davasında, tutuksuz yargılanan 6 sanık duruşmaya katılmadı.
Maraş merkezli 6 Şubat depremlerinde Hatay’ın Antakya ilçesi Odabaşı/Kavaslı Mahallesi’nde bulunan Fuat Koku Sitesi’nin A ve B bloklarının yıkılması sonucu en küçüğü 6 aylık bebek olmak üzere 69 kişi yaşamını yitirdi.
Hatay Cumhuriyet Başsavcılığı, sitenin müteahhitleri Fuat Koku ve Murat Fuatoğlu (Koku), şantiye şefi ve statik proje müellifi Serdal Sıkar, yapı denetim firması yetkilisi Ali Onur Çinçinoğlu, statik proje ve uygulama denetçisi Cemal Topaloğlu ile kontrol elemanı Emrah Bulğurcu hakkında "taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma" suçundan dava açtı.
Fuat Koku Sitesi’nin ikinci duruşması Hatay 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmaya, depremde yakınlarını kaybedenler ile taraf avukatları hazır bulunurken, 6 sanık duruşmaya katılmadı.
Müştekilerin iddiasına göre, çevik kuvvet polisleri duruşma öncesi müştekilerin üst aramasını yaptıktan sonra salona aldı; duruşma salonunun kapısı kapatılarak izleyicilerin içeri girmesine izin verilmedi. Müştekiler, sanıklardan şikayetçi olduklarını belirterek tutuklanmalarını ve dosyaya yeni bir bilirkişi raporu alınmasını talep etti.
Mahkeme heyeti, sanıklar hakkındaki adli kontrol tedbirlerinin devamına ve binanın altındaki dükkan sahiplerinin bir sonraki duruşmada tanık olarak dinlenmesine karar vererek duruşmayı 4 Kasım’a erteledi.
Annesi Hayriye Kaya, kız kardeşi Fatma, eniştesi Mahmut ve dokuz aylık yeğeni Çınar Peksoy’u kaybeden Döne Kaya, duruşma sürecini değerlendirdi. Kaya, duruşmada yaşadıklarını şu şekilde dile getirdi:
"Bugün 4 Kasım‘a ertelenen ikinci duruşmamızda yine adaletin kapısında bekletildik. Ne sanıklar salondaydı, ne de SEGBİS’le bağlandılar. Onlar yoktu, ama biz vardık. Sevdiklerimizi kaybettiğimiz binanın hesabını sormak için oradaydık. Annem, abim, kız kardeşim ve 9 aylık yeğenim adına oradaydık. Ama bir kez daha görmezden gelindik. Daha önce sessiz sedasız bir ara duruşma yapılmış, 3 sanık dinlenmiş. Biz duruşmaya davet edilmedik. Çapraz sorgu hakkımız elimizden alındı. Bu hukuki değil. Çevik kuvvet eşliğinde üstümüz arandı, kapılar kapatıldı, izleyiciler alınmadı. Sanık gibi muamele gördük. Oysa biz sadece adalet istiyoruz. Sanıklar tutuklanmadı. Eksik evraklar tamamlanmadı. Her şey eksik. Bir tek bizim acımız tam. Ve ne yazık ki, o da hala tanınmıyor. Bu yalnızlıkta sesimize ses olacak herkese ihtiyacımız var. Adalet yerini bulana dek vazgeçmeyeceğiz." (ANKA)
=======================
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması sırasında "AKP sebep, enflasyon sonuçtur" pankartı açan işçinin tahliye talebi reddedildi.
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bağcılar Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi açılış törenindeki konuşması sırasında "AKP sebep, enflasyon sonuçtur" şeklinde yazı gösterip telefonu platforma doğru attığı için tutuklanan 3 çocuk babası Tekstil İşçisi N. K’nin tutukluluğuna itiraz reddedildi.
Erdoğan’ın mitinginde "AKP sebep, enflasyon sonuçtur" pankartını açan işçinin tutukluluğuna yapılan itiraz reddedildi. O ana ait görüntülerin her şeyi ortaya koyduğunu ifade eden Avukat Avşin Mukaddes Durmuş “Bu eylemi ekonomik durumundan, gelir eşitsizliğinden ve tüm ülke gündemini ilgilendiren enflasyondan kaynaklı tamamen sesini duyurmak maksatlı yaptı. Tutuklama kararı verilerek çok ağır bir tedbir uygulanmış oldu" dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bağcılar Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi açılış töreninde konuştuğu sırada, “AKP sebep, enflasyon sonuçtur” ve “Allah’ın dinini kullanma reis” yazılı pankart açan 3 çocuk babası Tekstil İşçisi N.K. 21 Nisan’da tutuklanmıştı. (İşçi Sendika Servisi)
=======================
9 Mayıs 2025
Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Polonya Başbakanı Tusk arasında "karşılıklı savunma ve destek" işbirliği anlaşması imzalandı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Polonya Başbakanı Donald Tusk, iki ülkeden birine saldırı durumunda karşılıklı desteği kapsayan güçlendirilmiş işbirliği anlaşmasına imza attı.
Fransa’nın Nancy kentinde bir araya gelen Macron ve Tusk, ‘dostluk ve güçlendirilmiş işbirliği’ anlaşması imzaladıktan sonra ortak basın toplantısı düzenledi.
Macron, bu anlaşmayla iki ülkenin, dış müdahalelere, siber saldırılara karşı güçlendirilmiş bir işbirliği kurmak istediklerini belirtti. Anlaşmaya iki ülkeyi kapsayacak "karşılıklı savunma ve destek" maddesi ekleyerek açık bir mesaj göndermek istediklerini vurgulayan Macron, Tusk ile ‘birlik içinde, güçlü, egemen ve rekabetçi bir Avrupa’ istediklerini dile getirdi.
Macron, Polonya ve Fransa’nın sivil nükleer konusunda her yıl görüşmeler düzenleyeceklerini belirterek, anlaşmayla ‘daha güçlü bir dayanışmayı’ mühürlediklerini ifade etti.
NATO'nun Avrupa ayağının güçlendirilmesi gerektiğini söyleyen Macron, Amerikalı müttefikleriyle işbirliği içinde kalmak istediklerini ancak ABD'ye bağlı olmayı arzulamadıklarını ifade etti. Macron, Polonya ve Fransız ordularının gelecek aylarda ortak tatbikatlar düzenleyeceğini açıkladı. Macron, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında, "Başkan Putin savaştan yana, barıştan yana değil" değerlendirmesinde bulundu.
Kendisini Nazizm’e karşı bir "kalkan" olarak gören Rusya liderini tarihi gerçekleri saptırmakla suçlayan Macron, "Putinizm bir emperyalizmdir” ifadelerini kullandı.
Tusk da iki ülke arasında savunma alanında güçlendirilmiş işbirliğinin halihazırda NATO bünyesinde atılan adımları tamamlayacağını ifade etti. Tusk, Avrupa’nın kendisini savunmaya hazır olması gerektiğini belirtti.
Tusk, Fransa ziyareti öncesi Polonya’nın başkenti Varşova’da basına yaptığı açıklamada da söz konusu anlaşmanın nükleer caydırıcılıkla ilgili bir işbirliği imkanının kapısını araladığı değerlendirmesinde bulundu. (AA)
https://www.evrensel.net/ haber/553169/fransa-ve-polonya-savunma-is-birligi- imzaladi
=======================
Çinli Unitree şirketinin insansı robotu H1, fabrikada kontrolden çıktı. Olay, insansı robotların risklerine dair şimdiye kadarki en güçlü kanıtlardan bazılarını sunuyor.
09-Mayıs-2025
Metin Akpınar
Teknoloji Editörü
Gelişen robot teknolojileri son yıllarda bilim kurgu filmlerini aratmayan sahnelere yol açarken, Çin merkezli Unitree Robotics’in bir modelinin yer aldığı fabrika görüntüsü, o distopik senaryoları yeniden gündeme taşıdı. Sosyal medyada kısa sürede yayılan ve büyük tartışma yaratan videoda, insansı bir robotun kontrolden çıkarak işçilere saldırı noktasına geldiği görülüyor.
https://x.com/ sentdefender/status/1918879138019946557
Paylaşılan videoda, bir fabrika ortamında iki işçi Unitree’nin H1 modeline benzeyen bir robotun yakınında çalışıyor. İlk başta hareketsiz gibi görünen robot, bir anda kollarını savurmaya ve dengesiz biçimde yürümeye başlıyor. İşçilerden biri son anda geriye çekilirken, diğeri ise robotun bağlı olduğu kayışı tutarak müdahale etmeye çalışıyor. Olayda ise kimsenin yaralanmadığı belirtiliyor.
Unitree cephesinden olayla ilgili henüz resmi bir açıklama gelmiş değil. Ancak sektör kaynakları, yaşanan arızanın büyük olasılıkla bir yazılım hatasından kaynaklanmış olabileceğine dikkat çekiyor. Bu da insansı robotların güvenliği konusunda yeni bir tartışma cephesi açıyor.
https://x.com/ iLoveJaneAdams/status/1918882196166713732
Bu olay, Unitree robotlarının insanlarla etkileşimde yaşadığı ilk problem değil. Şubat ayında Tianjin Kış Festivali sırasında çekilen bir diğer videoda, benzer bir modelin izleyicilere doğru ani bir hareket yaptığı ve güvenlik görevlileri tarafından durdurulduğu görülmüştü. O görüntüler de kamuoyunda güvenlik endişelerini tetiklemişti.
Unitree’nin pazara sunduğu G1 modeli, 16.000 dolarlık fiyat etiketiyle “uygun maliyetli ev robotu” olarak lanse ediliyor. 3D Lidar sensörüyle derinlik algılayan ve sesli komutlara yanıt verebilen G1, teorik olarak yeni becerileri taklit ve pekiştirme yoluyla öğrenebiliyor. Ancak geçtiğimiz haftalarda bir yarı maraton başlangıcında yere düşen G1 için şirket, robotun şirket algoritmaları kullanılmadan çalıştırıldığını açıkladı. Bu olaylar şirketin hayranlık yaratan videolarıyla tezatlık oluşturuyor.
https://www.techspot.com/ news/107856-factory-video-shows-unitree-robot-going- berserk-nearly.html
Footage claimed to show a Unitree H1 (Full-Size Universal Humanoid Robot) going berserk, nearly injuring two workers, after a coding error last week at a testing facility in China.
https://x.com/i/ status/1918879138019946557
=======================
Dünya çapında bir milyardan fazla Katoliğin ruhani lideri olan yeni Papa 14. Leo, hem en kritik rolü hem de bir devleti yönetiyor. Katolik Kilisesi’nin lideri Papa’nın maaşı merak konusu oldu. Peki, Papa 14. Leo ne kadar maaş alacak?
09-Mayıs-2025
Dünya çapında bir milyardan fazla Katoliğin manevi bağlılığını yönetecek olan Papa 14. Leo hem dini hem de devleti yöneticiliği rolüyle en kritik makamın başına oturdu.
ABD'den seçilen ilk papa olma ünvanına sahip olan Papa 14. Leo, asıl adıyla Kardinal Robert Francis Prevost’un maaşı merak konusu oldu.
Papa, yani Roma Katolik Kilisesi’nin en yüce lideri, geleneksel bir maaş almıyor.
Dünyanın en küçük bağımsız ülkesi olan Vatikan ise Papa’nın konaklama, beslenme, seyahat, sağlık ve güvenliğe kadar her türlü ihtiyacını karşılıyor.
Nitekim, tutumlu ve mütevazı yaşam tarzıyla bilinen Papa Francis, 2013-2025 yılları arasında Kilise Başkanlığı yaptığı süre boyunca her türlü kişisel geliri aktif olarak reddetmişti. Teknik olarak Papa’nın mütevazı bir maaşa hak kazandığı düşünülebilir. Bunun ayda yaklaşık 2.500 euro (kabaca 2.150 sterlin) olarak tahmin ediliyor. Ancak Papa Francis aldığı kararla, adını aldığı Assisi’li Aziz Francis’i yansıtarak sadeliğe ve yoksullara olan bağlılığını yansıttı. Önceki papaların da cömert maaşlar aldıkları görülmedi. Bunun yerine, Vatikan esasen tüm masrafları ödenmiş bir hayat sundu.
Konaklama geleneksel olarak görkemli Apostolik Sarayı’nda sağlanıyordu, ancak Francis’in Vatikan arazisindeki daha sade Domus Sanctae Marthae misafirhanesinde kalmayı tercih ettiği biliniyor.
Papa maaş almasa da, yoksul olmaktan uzaktır. Papa Francis’in papalık varlıklarına ve Vatikan tarafından finanse edilen hizmetlere erişimi de içeren net değerinin tahminleri 12 milyon sterlin civarında olduğu tahmin ediliyor.
Papaların araç filosuna, resmi konutlara ve hayırsever bağışlar için cömert bir ödeneğe erişimi var. Bunun en bariz örneği Papa Francis’in Roma hapishanesindeki mahkumlara 200.000 € bağışlaması gösterilebilir. Ancak bu kaynaklar kişisel ihtiyaçlar için kullanılmıyor. Papaların maddi kazanç değil, manevi yöneticiliği desteklemeleri bekleniyor. Aslında bu rol, emeklilikten sonra bile ömür boyu sorumluluklar getiriyor; tıpkı 2022’deki ölümüne kadar Vatikan’da yaşayan Papa Emeritus XVI. Benedict gibi.
En büyük katkılar ABD, Almanya ve İtalya’dan geliyor. Ancak Vatikan’ın itibarı derin ceplere sahip olduğunu düşündürse de, mali durumu sanıldığı gibi istikrarlı değil.
Vatikan’ın bütçe açığı
2023 yılında 70 milyon sterlinlik şaşırtıcı bir açık bildirilmesi, Papa Francis’in Vatikan çalışanları için oluşturulan emeklilik fonunun uzun vadeli sürdürülebilirliği konusunda endişe duymasına neden olmuştu.
Pandemi nedeniyle daha da kötüleşen devam eden mali endişelere yanıt olarak Francis, 2021’de kapsamlı maaş kesintileri yürürlüğe koydu.
Daha önce aylık 4 bin ile 5 bin 500 euro arasında kazanan kardinallerin maaşlarında yüzde 10 kesinti yapıldı.
Piskoposlar artık ayda yaklaşık 3.000 euro kazanırken, Roma’daki sıradan rahiplerin ortalama kazancı sadece 1.200 euro.
Genellikle yoksulluk yemini eden rahip ve rahibeler, Kilise içinde idari görevlerde bulunmadıkları sürece maaş almazlar.
Francis ayrıca, harcamaları kontrol altına almak ve şeffaflık ile adalete olan bağlılığını göstermek amacıyla, üst düzey din adamlarına sübvansiyonlu Vatikan daireleri sunma geleneğine son vermek için de harekete geçmişti.
https://www.ekonomim.com/ dunya/papa-14-leo-ne-kadar-maas-alacak-haberi-817237
=======================
=======================
9Mayıs 2 02504:24
Kavel
Alpaslan
kavelalpaslan@gmail.com
Bugüne kadar izlediğimiz II. Dünya Savaşı konulu filmleri şöyle bir gözden geçirelim. Başarılı ya da başarısız bulduğumuz bu yapımların kaçında Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası ile savaşını gördük, kaçında ABD ya da İngiltere gibi Müttefik güçler baş roldeydi?
Hadi filmleri bir kenara koyalım, Hollywood gibi çoğunlukla ABD merkezli bir endüstri olan bilgisayar oyunlarını düşünelim. Sıradan bir Kızıl Ordu eri olan Vasili’nin hikayesini oynadığımız Call of Duty II hariç kaç kez savaşın Doğu Cephesi karşımıza çıktı? Sovyetler’i de öcü olarak işleyen oyunları ya da filmleri bir tarafa koyacak olursak eğer geriye bir elin parmağını geçmeyen yapım kalıyor.
Peki gerçek ne? Nazi Almanya’sını alt eden asli güç kimdi? ABD, filmlerde ya da oyunlarda olduğu gibi büyük bedeller ödedi mi? Washington’un kurgusal anlatısı, tarihi ne ölçüde bulandırıyor? İnsanlar savaşı kimin kazandığını düşünüyor?
Bu soruları çeşitli açılardan değerlendirebiliriz. Mesela faşizmin ortaya çıktığı dönemlerde hangi ülkelerin ‘ komünizm tehdidini’gerekçe göstererek örtülü-örtüsüz destek verdiğini konuşabiliriz. Ya da savaş sonrasında Federal Almanya başta olmak üzere Nazi artıklarına yine aynı ’tehdit’ öne sürülerek hükümette ve orduda ne gibi alanlar açıldığı da incelenebilir.
Fakat doğrudan II. Dünya Savaşı sürecine dair veriler üzerinden gidersek eğer, ne kadar farklı açıdan bakarsak bakalım değişmeyecek bir tablo ile karşılaşıyoruz. Bu doğrultuda savaş sürecinde ödenen bedelleri yeniden hatırlayarak başlayabiliriz. Zira savaşta verilen insani ve maddi kayıpların ülkelere dağılımını incelediğimizde çok net bir fark göze çarpıyor.
Her şeyden önce savaşın asıl yaşandığı yerin Doğu Cephesi olduğunu görüyoruz. Nazi Almanyası’nın savaş boyunca verdiği kayıpların yüzde 80’den fazlası Moskova’ya doğru ilerledikleri bu cephede yaşanır. Sovyetler Birliği’nin verdiği kayıplarda ise durum çok daha vahimdir. Toplam 30 milyon civarında insanını kaybeden Sovyetler, aynı zamanda ülkenin asıl merkezi sayılabilecek batı bölgelerinde tedavisi çok zor yaralar alır. Bırakın sanayisini, şehirler, köyler, kasabalar haritadan silinir.
Daha net ifade etmek gerekirse aşağıda savaş süresince cephelere göre tarafların verdiği kayıplar gösteriliyor. Batı ve Akdeniz Cephelerine kıyasla Doğu’da verilen savaşın ‘asıl savaş’ olduğu tartışmaya yer bırakmaksızın görülüyor. Sovyetler yaklaşık 10 milyon 600 bin askeri kayıp verir. Doğudaki Yugoslavya ve Polonya gibi müttefiklerle birlikte bu sayı 11 milyon 280 bine çıkar. Batı ve Akdeniz cephelerindeki Müttefik güçler ise toplam 930 bin kayıp verirler. İngiltere 370 bin, Fransa 220 bin ve ABD sadece 180 bin askerini kaybeder. Naziler ve müttefikleri için de durum çok farklı değildir. Her ne kadar Doğu Cephesinde Sovyetler’den görece daha az yara alsalar da en zorlu çatışmaları burada yaşadıkları rakamlara yansıyor. Naziler ve müttefikleri Doğu Cephesinde toplam 5 milyon 480 bin askeri kayıp verir, Batı ve Akdeniz Cephesinde ise bu rakam 830 bin ile sınırlıdır.
ABD’nin Pasifik Cephesi’nde de savaştığını hatırlatacak olanlar olabilir. Ancak burada da verdikleri askeri kayıplar 230 bin civarında.
Kayıplar ön plana çıksa da konuşlandırılan askeri birliklerin cephelere göre oranı üzerine yapılan bir çalışma da aynı sonuca varmamızı sağlıyor. Savaştaki tarafların Avrupa’da 1944 yılı itibarıyla konuşlandırdıkları asker sayıları kıyaslandığında yine Doğu Cephesi’nin ağırlığını koyduğunu görüyoruz.
Farklı kaynaklardan da doğrulayabileceğimiz üzere, Sovyetler Birliği’nin savaş sürecinde sivil kayıplarda da diğer taraflara oranla çok daha büyük zarar gördüğünü söyleyebiliyoruz. Tam rakamı bulmak imkansız, ancak savaş boyunca Sovyetler Birliği’nde 16 ila 20 milyon sivilin öldüğü belirtiliyor. Buna neredeyse 11 milyonluk askeri kayıpları da eklediğiniz zaman, 1940 yılındaki ülke nüfusunun yüzde 13.7’si savaşta ölmüş demek. Cephenin en sıcak çatışmalarının yaşandığı Belarus ve Ukrayna gibi Sovyet cumhuriyetinde ise bu oran çok daha yükseklere çıkıyor. Örneğin Belarus nüfusunun yüzde 25’ten fazlası yaşamını yitirir: Her 4 kişiden biri...
Cumhuriyetlere göre asker kayıpları
Gelelim asıl sorumuza: Nazileri kimin mağlup ettiği sorusuna verilen yanıtlarda yaşanan değişime. ABD merkezli doğrudan ve dolaylı propaganda ile birlikte bugün dünya kamuoyunun büyük bir bölümü, savaşa 1941 yılının son günlerinde dahil olan ABD’nin Nazileri mağlup eden asli güç olduğunu düşünüyor. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere tüm Avrupa’nın kan kaybetmesini sabırla bekleyen ABD’nin bu savaştan sonra yaşlı kıtadaki güçleri sollayarak patronluk koltuğuna oturması bir tesadüf olmasa gerek. ABD’nin neredeyse sıyrık almadan savaştan çıkışı ve Sovyetler’in ödediği bedeller bize Nazileri asıl kimin mağlup ettiğini gösteriyor.
Fakat son zamanlarda sık sık karşımıza çıkan araştırmalar bize sadece bu algıdaki çarpıklığı göstermiyor, aynı zamanda zaman içerisinde yaşanan değişimi gözler önüne seriyor.
En bilinen araştırma ile başlamak gerekirse Fransa da mayıs 1945’ten bugüne kadar düzenli aralıklarla (1945, 1994, 2004, 2015) yapılan bir anketi ele alabiliriz. Yıllar içerisinde yinelenen “Sizce hangi ülke 1945 yılında Almanya’nın mağlup edilmesine daha fazla katkıda bulundu?” sorusuna verilen yanıtlar, çok değil 50-60 yıl içerisinde tepetaklak değişir. Savaşın hemen ardından Fransızların yüzde 57’si Sovyetler Birliği’nin asli katkısını işaret ederken 2004’e geldiğimizde aynı Fransızlar -hadi bilemediniz onların çocukları- yüzde 58 ile ABD’nin en büyük rolü oynadığını düşünmektedir. En büyük payın Sovyetler’e ait olduğunu düşünenlerin sayısı düzenli olarak düşer. Ancak bu zincir üç puanlık küçük değişimle 2015 yılında kırılır. Yine de genel itibarıyla tablo, ABD lehine bir görüntü sunuyor.
Fakat bu değişim pek kafamızı karıştırmasın. Başka araştırmalar, Fransa’daki kamuoyunun düşüncelerinde 2024 yılı itibarıyla Sovyetler’in payını daha da düşürüyor. Fransa’da geçtiğimiz yıl yapılan araştırmada, katılımcıların sadece yüzde 17 “Sovyetler Birliği” yanıtını verir. Bu araştırmada aynı soruya İngiltere’de, ABD’de ve Almanya’da verilen yanıtlar da yer alıyor. Her ülkede kendi lehlerine direksiyonu kırsa da aşağı yukarı benzer bir tablo var. Sadece Almanya burada dikkat çekici. Zira Almanlara göre Sovyetler Birliği ile ABD’nin katkısı hemen hemen aynı. Sovyetlerle doğrudan karşı karşıya gelinen bir ülkede hafızanın tahribata uğraması diğer ülkelerdeki kadar kolay olmamış anlaşılan.
İskandinavya ülkelerini de kapsayarak yapılan 2015 tarihli araştırmada da sonuç pek değişmiyor. Tarihsel olarak Rusya ile daha yakın ilişkileri bulunan Finlandiya’da görece yüzde 24’lük bir Sovyetler Birliği oranına rastlıyoruz. Onun haricinde kayda değer başka bir detay yok.
Bahsettiğimiz anketlerin birer ‘kamuoyu yoklaması’ olduğunu unutmamak lazım. Bugün hangi kaynakları kullanırsak kullanalım yapacağımız en dar bir araştırmada bile Nazi Almanya’sını deviren birincil gücün Moskova olduğunu görebiliriz. En antikomünist kuramcılar bile olsa olsa “Müttefik yardımı olmasa kazanamazlardı” diyebiliyorlar. Yani ortada ’tarihsel’ bir tez sorunu yok, aşınan bir algı, çalınan bir hegemonya sorunu var.
Diğer yandan amacımız cenazeleri terazilere koyarak hesaplar çıkartmak da değil. Ancak ustaca ve kasıtlı olarak işlenen çarpık bir tarih anlatısıyla Sovyetler Birliği’nin ve diğer tüm komünistlerin verdiği kanlı ve yıkıcı bir mücadelenin hakkı yeniyorsa geriye başka bir çare kalmıyor.
Peki bedel ödemek doğrudan ‘zafer’ mi demektir? Ya da sade bir şekilde, ’bedel’ ne demek? Sivil ya da askeri kayıp demek, öleceğini bile bile savaşmışlar, ya da onlara savaşmak dışında başka bir çare bırakılmamış demek. Kandan, yaşamdan öte bedel mi var ödenecek? Tüm bu bedellerle birlikte Berlin’e kızıl bayrak dikildiyse eğer, evet karşımızda tertemiz bir zafer var demektir.
O sebeple 9 Mayıs günü, aradan geçen 80 yıldan sonra savaşı gerçekte kimin neye karşı kazandığını hatırlamak için doğru bir zaman.
=======================