İçindekiler
AVUSTRALYA’DA YENİ BİR AMFİBİ TÜRÜ KEŞFEDİLDİ: 247 MİLYON YIL ÖNCE YAŞAMIŞ 1
DENİZ ZEYREK: REİS YİNE AKLIMIZLA ALAY ETMİŞ! 3
DR. JEKYLL VE MR. HYDE: İÇSEL ÇATIŞMANIN KİMYASAL SEMBOLİZMİ 5
ERDOĞAN, TAMER KARADAĞLI’YI DEVLET TİYATROLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE ATADI 8
ATİLLA ÖZSEVER: SOSYALİST SOLA DÜŞEN GÖREV 9
İNTERNET FENOMENLERİNİN FAALİYETLERİ ‘TEHLİKELİ’ SINIFINA ALINDI 12
YALIM ERALP: LİMNİ ADASI’NA AMERİKAN ÜSSÜ FİKRİ İLE TEVFİK RÜŞTÜ ARAS ARASINDA NASIL BİR İLİŞKİ VAR? 13
"ANAYASA VE KIYI KANUNU HÜKÜMLERİNE GÖRE HALKIN KIYILARDAN YARARLANMASI ENGELLENEMEZ" DİYEN AVUKAT TUNCAY KOÇ, "YASAYA UYMAYAN İŞLETMEYE HEM CEZA HEM DE İDARİ PARA CEZASI VERİLİR" DEDİ. 15
‘ÇOK YAŞA TAYYİP DEDE’ ŞARKISINI PROJEYE DÖNÜŞTÜRDÜ, GENEL MÜDÜR OLDU 17
KATALAN NÜDİSTLER MAYOLU TURİSTLERE KARŞI: 'TEKSTİL İSTİLASI' 19
NEPAL’DE REGL OLDUĞU İÇİN BARAKAYA KAPATILAN GENÇ KADIN ÖLDÜ 20
BİLİM İNSANLARI DOĞANIN BEŞİNCİ KUVVETİNİ KEŞFETMENİN EŞİĞİNDE OLABİLİR 21
OPPENHEİMER’IN TUZAKLARI 23
MESUDE ERŞAN: PRP, OZON, SÜLÜK, HACAMAT GİBİ UYGULAMALAR ENFEKSİYONA DAVETİYE ÇIKARIYOR 29
SÜMBÜLZADE EFENDİDEN İNCİLER; 32
DUYGU, ALGI, YARGI, BİLİNÇ VE KİŞİLİK GİBİ SOYUTLAŞTIRILMIŞ KAVRAMLARIN ÜRETİLDİĞİ YER MERKEZİ SİNİR SİSTEMİDİR. 33
RİFAT SERDAROGLUSARMAŞ DOLAŞ PAŞACIK! 35
=======================
10 Ağustos 2023
A+ A-Bilim insanları Avustralya’da 30 yıl önce kalıntıları bulunan bir amfibinin 247 milyon yıl önce yaşamış bir amfibi türüne ait olduğunu belirledi. Uzmanlar, keşfin "Avustralya’daki amfibilerin evrim hikayesini yeniden yazabileceğini" dile getirdi.
Artı Gerçek - Bilim insanları, yaklaşık 247 milyon yıl önce Avustralya’da yaşadığı düşünülen yeni bir amfibi türü keşfetti. Araştırmacılar, 1990’lı yıllarda Yeni Güney Galler eyaletinde emekli bir tavuk çiftçisi tarafından bulunan hayvanın fosilleşmiş kalıntıları üzerinde neredeyse 30 yıldır çalışıyordu. Dünyada kertenkeleye benzeyen bu türe ait 10’dan az fosil bulundu. Uzmanlar, keşfin "Avustralya’daki amfibilerin evrim hikayesini yeniden yazabileceğini" söylüyor.
BBC Türkçe’nin haberine göre, Avustralyalı çiftçi Mihail Mihaildis’in neredeyse 30 yıl önce fosili keşfetmesine yol açan şey, Sydney’in yaklaşık 90 dakikalık kuzeyinde Umina’daki evindeki kırık bir bahçe duvarıydı. Mihaildis, duvarı tamir etmek için 1,6 tonluk kumtaşı satın aldı ve taşın dış katmanlarını keserken, bilinmeyen bir yaratığın ölümsüzleştirilmiş ana hatları ortaya çıktı.
Mihaildis, 1997’de fosili Sydney’deki Avustralya Müzesi’ne teslim etti. Kalıntıların kaynağını yıllar sonra paleontolog Lachlan Hart keşfetti. Fosili ilk Avustralya Müzesi’nde çocukken gören Hart, "O sırada dinozorlara takıntılıydım. Fosili ilk 1997’de 12 yaşındayken sergide gördüm ve 25 yıl sonra doktoramın bir parçası oldu, bu tam delilik" dedi.
Hart, ekibiyle 250 milyon yıl önce Avustralya’nın Triyas dönemindeki yaşam üzerine çalıştığı sırada şans eseri fosilin incelenmek üzere kendilerine verildiğini dile getirdi. Taş kalıbının üzerinde "neredeyse eksiksiz bir iskelet" olduğunu anlatan Hart, "Başı ve gövdesi birbirine bağlıydı ve derisinin ve vücudunun dış kısmındaki yağ dokuları fosilleşmişti. Bu gerçekten nadir bir keşifti" ifadelerini kullandı.
Hart ve meslektaşları, amfibi türünün yaklaşık 1,5 metre uzunluğunda olduğunu ve semender şeklinde bir gövdeye sahip olduğunu tahmin ediyor. Yeni keşfedilen türe, Latince’de "kumda sırt üstü ilerleyen" anlamına gelen Arenaepeton supinatus ismi verildi. Bilim insanları, etobur olduğu düşünülen amfibinin bir zamanlar Sydney’in tatlı su göllerinde ve akarsularında yaşadığını düşünüyor.
Türün, Temnospondyli ailesinden olduğunu belirten uzmanlar 66 milyon yıl önce dinozorların neredeyse yüzde 80’ini yok eden bir dizi volkanik patlama ve beş diğer toplu yok oluş olayının ikisinden sağ kurtulduğunu aktarıyor. Hart, Salı günü yayımlanan bulguların, "Avustralya’nın hayvanların evrimleşmesi ve toplu yok oluş olaylarından sonra sığınması için çok uygun bir yer olduğunu gösterdiğini" ifade etti. Fosil, bu yılın sonuna doğru Avustralya Müzesi’nde tam zamanlı olarak sergilenmeye başlanacak. (Kaynak)
=======================
denizzeyrek@sozcu.com.tr
11 Ağustos 2023
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan- namı diğer Reis- Kahramanmaraş’taki deprem konutlarının temel atma törenine uzaktan canlı yayınla katılmıştı.
Vaatlerini sıraladıktan sonra, sözü her zaman olduğu gibi CHP'ye getirdi ve şöyle dedi:
“CHP ve şürekâsının kentsel dönüşüm projelerine yönelik saldırılarının gerisinde iş bilmezlik değil halk düşmanlığı vardır. -Bunlar vatandaşa hizmet etmezler, vatandaşın refahını, hayat kalitesini, yaşam standartlarını yükselmesini de istemezler.”
Dinlerken inanın kulaklarıma inanamadım.
Kahramanmaraş merkezli depremden 11 kentimiz etkilendi.
Kentler yerle bir oldu.
O kentlerin fay hatlarına kurulduğu, bina stokunun depreme dayanıksız olduğu ve depremin eli kulağında olduğu birçok rapora yansıdı.
Ancak inşaat ekonomisini temel yöntem olarak belirleyen AK Parti ve Erdoğan iktidarları bu kentlere dayanıksız, denetimsiz konut yapmaya devam etti.
O kentlerde “kentsel dönüşüm” adı altında “rantsal dönüşümler” yapıldı.
Bu illerde 700 bin bağımsız konut oturulmaz hale geldi.
İnsanlar arama kurtarma faaliyetleri yetersiz olduğu için enkaz altında “kurtarın bizi” diye bağıra bağıra öldüler.
Resmi rakamlara göre 51 bin insanımız öldü. Hala kayıplarını arayan vatandaşlarımız var.
100 binden fazla insanımız yaralandı, sakatlandı.
Yaklaşık üç milyon kişi evsiz, açıkta kaldı.
Böyle bir ortamda bu sonucu ortaya çıkaran rantsal dönüşümün baş mimarı olan siyasetçinin hala suçu CHP'ye, muhalefete atması resmen aklımızla alay etmek.
Bunu bu kadar rahat yapıyor olması da biz vatandaşlar açısından trajik bir durum.
Son 20 yılda başımıza gelen bütün sorunların mimarı olan, hayat kalitemizi düşüren, refahımızı elimizden alan bir iktidar ve başındaki siyasetçi kendisini bu kadar kolay temize çekiyor ve suçu bu kadar kolay başkalarına atabiliyorsa bu işte bir tuhaflık yok mu?
Elbette var!
Ancak, Ana muhalefet partisi CHP'nin yönetimi (Erdoğan’ın da konuşmasında dediği gibi) kendi seçmenini her koşulda tıpış tıpış gidip oy verecek insanlar gibi gördüğü, her türlü değişim talebine direndiği ve iktidara bu fırsatları altın tepside sunduğu sürece, Erdoğan ve ekibi aklımızla daha çok dalga geçer.
Yerlikaya’nın listesi veto mu yedi?
Bugün biraz devlet işleri kulisi paylaşayım istiyorum.
Malumunuz, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle 57 ile vali ataması yapıldı. Daha önce Emniyet Müdürleri Kararnamesi’yle ses getiren yeni İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın Valiler Kararnamesi konusunda aynı rahatlığı yaşayamadığını öğrendim.
Mülki idare camiasında konuşulanlara göre bu sonucun ortaya çıkmasının en önemli nedeni Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bazı isimlere vetosu ve listeye müdahalesi olmuş.
Diğer taraftan eski İçişleri bakanları Süleyman Soylu ve Efkan Ala da listeye müdahale etmiş.
Edindiğim bilgiye göre valiler kararnamesinin yayınlandığı günden bir-iki gün önce, “İçişleri Bakanlığından Cumhurbaşkanlığı’na giden” bir valiler listesi bazı valilere sızdı.
Bunun üzerine Ankara’da hızlı bir trafik yaşandı.
Bazı valiler, siyasi referanslarının kapısını çalarak Merkez’e alınmaktan kurtuldular.
Bazı valiler de listede gitmeleri öngörülen illeri değiştirmeyi başardı.
Diğer taraftan listede değişmesi öngörülen Konya, Kocaeli, Çanakkale ve Diyarbakır gibi illerin valileri yerlerini korumayı başardı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, beğendiği isimleri değiştirmezken, bazı isimlere geçit vermedi, bazı valileri de Yerlikaya’nın listesinde yer alan illerden daha büyük illere vali atadı.
Bu arada yeni Edirne, Düzce ve Burdur valilerinin eski bakan Soylu’nun referansıyla atandığı, Kayseri ve Van valilerinin yerlerini korumasının da Soylu’nun etkisiyle olduğu yapılan yorumlar arasında.
Ayrıca, Ali Yerlikaya’nın Ankara’ya da yeni vali atamak istediği, ancak Ankara Valisi Vasip Şahin’in ilk MGK toplantısının ardından MGK Genel Sekreterliği’ne atanacak olması nedeniyle MGK toplantısını beklemek zorunda kaldığını duydum.
Kabine ilk kurulduğunda Erdoğan’ın Yerlikaya’ya atamalar konusunda sonsuz yetki verdiği konuşulmuştu. Valiler kararnamesi gösteriyor ki bu bilgi doğru değilmiş.
https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/deniz-zeyrek/reis-yine-aklimizla-alay-etmis-7769262/
=======================
11 Ağustos 2023
Sıla Uçar
Damla Şahin
Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, yazar Robert Louis Stevenson’ın elinden çıkmış bir başyapıttır. Başlangıçta çocuk romanı olarak kaleme alınmasına rağmen, derinlik ve karmaşıklığı sayesinde birçok psikolojik makaleye, filme ve müzikale konu olmuştur. Roman, nazik ve saygın bir hekim olan Henry Jekyll’ın laboratuvarında geliştirdiği kimyasal bir karışımı içtikten sonra şehvet ve şiddet düşkünü bir canavara dönüşmesini konu alır. Sonuçlarını bilmesine rağmen ilacı içmeye devam eden Jekyll hayatını geceleri bir katil gündüzleri ise bir hekim olarak geçirir. Eser, tıpkı Dostoyevski’nin Öteki ve Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi romanlarında olduğu gibi insan doğasının iki farklı yüzünü ve etik değerlerin çelişkisini sembolize ederken aynı zamanda bilimsel metaforları kullanarak okuyucuya derin anlamlar sunar.
Aynı moleküler formüle sahip iki bileşik, kendilerini oluşturan atomların uzaydaki düzenlenmesine bağlı olarak farklı özellikler gösterebilir. Bunun en bilindik örneği, karbonun iki farklı yapısal şekli olan elmas ve grafit (kömür) arasındaki farklılıktır. Her ikisi de saf karbondan oluşmasına rağmen grafit parmak ucumuzla bile dokunduğumuzda kırılgan bir özellik sergilerken elmas doğada bulunan en sert maddedir.
Dr. Jekyll’ın deneyleri de insanın iç dünyasının ikili doğasını temsil eden kimyasal izomerlikle paralellik kurar. Temelde Dr. Jekyll, karbon atomunun kendisidir. Ancak içtiği kimyasal ile birlikte ruh hali ve etik bilinci tıpkı elmas ve grafit gibi iki parçaya ayrılır. Kariyeri elmas gibi parlayan bir hekimken kalbi birden kapkara bir kömüre dönüşür.
Kimyasal denge, tersinir bir tepkime sırasında tepkimeye giren ve tepkimeden çıkan maddelerin miktarlarında net bir değişimin meydana gelmediği durumdur. Dengede karşılıklı iki reaksiyon eşit oranlarda devam eder. Tersinir tepkimede reaksiyonun ileri ve geri olmak üzere iki yönü vardır. Reaksiyonda denge sağlanmadığında farklı koşullar altında reaksiyon hızı değişebilir ve tepkime belli bir yönde ilerleyebilir. Bu durum, içimizdeki iyi ve kötü yanların dengesini bozduğumuzda ortaya çıkan Dr. Jekyll ve Hyde gibi bir dönüşümü anımsatabilir. Eğer bir taraf daha çok beslenirse ve baskın hale gelirse denge bozulabilir ve beklenmedik sonuçlar ortaya çıkabilir.
Roman boyunca Dr. Jekyll, ilaçlar ve kimyasal maddeler kullanarak karakter dönüşümüne yol açar. Kimyasal maddelerin insan davranışları üzerindeki etkileri günümüzde de sıklıkla incelenen bir konudur. Karakterin kimyasal maddeler kullanarak yaşadığı bu dönüşüm, psikofarmakoloji alanının temel konseptleriyle uyuşur. Serotonin, dopamin, noradrenalin gibi nörotransmitterler duygusal durumları ve davranışları etkileyen kimyasal sinyallerdir. Bu nörotransmitterlerdeki dengesizlik, mental problemlerin temelinde yer alabilir. Dr. Jekyll’ın deneyleri, insan davranışlarının ve zihinsel sağlığın kimyasal yollarla nasıl etkilenebileceği sorusunu gündeme getirir.
Dr. Jekyll’ın yaşadığı karakter dönüşümü ve kimyasal maddelerin insan davranışları üzerindeki etkisi, lobotomi gibi tarihsel ve etik açıdan tartışmalı bir uygulamayı hatırlatır.
1930’lu yıllarda henüz şizofreni alanında etkin bir tedavi yöntemi bulunmuyorken Portekizli nörolog Egas Moniz, beyindeki frontal lob ile prefrontal korteks bağlantılarının kesilmesiyle uygulanan bir yöntem olan lobotomiyi geliştirdi. Daha sonra bu buluşu ile Nobel Ödülü kazandı.
Şizofreni, depresyon, anksiyete, obsesif-kompulsif düznsizlik gibi durumların tedavisinde kullanılan bu yöntem, 2013 tarihli bir araştırma makalesine göre 1930’ların sonundan 1950’lerin başına kadar ABD ve Avrupa’da tam 60.000 kişiye uygulandı. Uygulamanın birçok yan etkisi oldu. Öyle ki 1948’de İsveçli adli psikiyatri profesörü Göste Rylander, kızına lobotomi uygulanan bir annenin şöyle dediğini bildirdi:
O benim kızım ama yine de farklı bir insan. Bedenen benimle ama ruhu bir şekilde kayıp.
1947-1948 yıllarında lobotomi ile tedavi edilen 42 hastanın klinik raporlarını inceleyen Doktor Hoffman şöyle yazar:
Bu hastalar artık sadece zihinsel çatışmalarından rahatsız değiller. Aynı zamanda zevk verici veya başka türlü herhangi bir duygusal deneyim için çok az kapasiteye sahip görünüyorlar.
Amerika Birleşik Devletleri’nin 35. Başkanı John F. Kennedy’nin kız kardeşi Rosemary Kennedy de lobotomi işlemine maruz bırakılmıştır. Ne yazık ki işlem beraberinde iyileşme yerine kötüleşme getirmiştir ve zamanla konuşma yetisini dahi kaybetmesine sebep olmuştur.
Lobotomi, Rosemary Kennedy gibi birçok kötüye giden vaka sonucu beraberinde tıbbi ve etik sorunları getirmiştir. Bu bağlamda lobotomi uygulamaları zamanla azalma göstermiş ve birçok ülkede yasaklanmıştır.
Dr. Jekyll’ın denemeleri ve lobotominin ortak noktası, kimyasal yöntemlerin insan davranışları ve zihinsel sağlık üzerindeki etkileridir. Bu uygulamaların, nörotransmitterlerin dengesini etkileyerek nelere yol açabileceğini anlamak tıbbi ve etik açıdan önemlidir.
Roman, kimyanın sınırlarını ahlaki ve etik çatışmalarla birleştirir. Dr. Jekyll’ın deneyleri, kimyasal sınırları zorlama arzusu ile benzerlik taşır. Ancak bu deneyler, ahlaki ve etik değerler ile çatışır. Deneyler sonucunda Mr. Hyde olarak ortaya çıkan karanlık yön, insanın içindeki kötülüğün ve yıkıcılığın sembolüdür.
Roman, kimyanın yalnızca fiziksel dünyayı değil aynı zamanda insanın iç dünyasını da etkileyebileceğini vurgular. Bu da bizi ahlaki ve etik sorulara götürür: Bilim hangi noktada ahlaki çizgileri aşar? İnsanlar sınırları zorladığında hangi sonuçlarla karşılaşabilir?
Sonuç olarak Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, kimyanın insan doğası ve ahlakla nasıl etkileşime girebileceğini düşündürür. Dr. Jekyll’ın deneyleri sadece bir kimyasal tepkime değil, insanın iç dünyasının karmaşıklığını ve etik sorgulamalarını da temsil eder. Bu da okuyucuyu bilim, ahlak ve insanlık hakkında derinlemesine düşünmeye yönlendirir.
https://evrimagaci.org/dr-jekyll-ve-mr-hyde-icsel-catismanin-kimyasal-sembolizmi-15302
=======================
Resmi Gazete’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yeni atama kararları yayımlandı. Karara göre Tamer Karadağlı Devlet Tiyatroları Genel Müdürü oldu.
11 Ağustos Cuma 2023
Erdoğan, Tamer Karadağlı’yı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne atadı
DUVAR - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan kararla bürokraside yeni atamalar yapıldı.
Karara göre SGK Başkanlığına Raci Kaya, İŞKUR Genel Müdürlüğüne Samet Güneş atandı.
TOKİ Başkanlığına Ömer Bulut yeniden atanırken, AFAD Başkanlığına da Okay Memiş getirildi.
Oyuncu Tamer Karadağlı ise Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne atandı.
Yeni Sivil Havacılık Genel Müdürü Kemal Yüksek, yeni Kıyı Emniyeti Genel Müdürü Mustafa Bankaoğlu oldu.
Erdoğan’ın 145 koltuğa yaptığı atamaların listesi şöyle:
Tamer Karadağlı, Merve Dizdar’ı hedef gösterdi: Cezayirli kız kardeşleri için de geçerli mi söyledikleri?Tamer Karadağlı, Merve Dizdar’ı hedef gösterdi: Cezayirli kız kardeşleri için de geçerli mi söyledikleri?
Devlet Bahçeli’den Tamer Karadağlı’ya telefon: Terör örgütü odakları...Devlet Bahçeli’den Tamer Karadağlı’ya telefon: Terör örgütü odakları...
Altın Portakal’da ödül gerginliği: Tamer Karadağlı, Nihal Ya
=======================
atillaozsever@gmail.com
CHP, sosyal demokrat bir partinin temel reflekslerine dahi sahip olmadığı için toplumsal muhalefetin harekete geçirilmesi görevi sosyalist sola düşmektedir. Önümüzdeki dönemde sosyalist partilerin özerkliklerini koruyarak çoğulcu bir yapı içinde temsili gerekli gözükmektedir. Bu yapıya emek ve meslek örgütlerinin de katılımı uygun olur. Bu tarz bir yeni örgütlenme modeli, toplumsal muhalefete öncülük ederek kitleselleşmesini de sağlayabilir.
11 Ağustos Cuma 2023 Saat: 00:01
Mayıs seçimleri sonrasında muhalefetin genelinde bir moral bozukluğu ve dağınıklık gözlemlenmektedir. Özellikle CHP’nin seçim sonuçlarını doğru dürüst değerlendirmemesi, gerek kurucu ilkelerine ve gerekse sosyal demokrat bir partinin temel reflekslerine uygun hareket etmemesi, toplumsal muhalefetteki umutsuzluk havasını da etkiliyor.
Seçimlerden bu yana üç ay geçmesine rağmen CHP’de önümüzdeki döneme ilişkin bir plan, program ortaya konmaması, zaten seçimler öncesinde muhafazakar sağ kesime şirin gözükme çabası ve nihayetinde parti içindeki ilke, kadro ve programdan arınmış bir liderlik çekişmesi, bu umutsuz havanın oluşmasındaki belli başlı faktörler olarak sıralanabilir.
Bu gidişle CHP’nin Mart 2024’te yapılacak yerel seçimlerde başarı şansının oldukça zayıf olduğu gözüküyor. Oysa hayat pahalılığının, yoksullaşmanın, gelir adaletsizliğinin ayyuka çıktığı ve yerel seçimler sonrasında faşizan siyasal baskıların daha da artacağı bir ortamda, toplumsal muhalefete umut verebilecek bir çıkışa acil ihtiyaç vardır.
Bu çıkışı da yapabilecek gücün, şu anda nicel anlamda azınlıkta gözükse bile tarihsel ve ideolojik olarak varlığını sürdüren sosyalistlere düştüğü söylenebilir. Nitekim sosyalist partiler, başta Maraş ve bölgesindeki deprem olmak üzere birçok toplumsal olayda hızlıca örgütlenebilen ve herhangi bir çıkar gözetmeksizin toplumun sorunlarına müdahale edebilen örnekleri ortaya koymuşlardır.
Keza sosyalistlerin toplumsal muhalefete öncülük edebilecek bir tarzda hareket etmesi ve örgütlenebilmesi, CHP’nin de “sola çekilmesine” katkı sağlayabilir.
Sosyalist partiler, seçimler öncesinde çeşitli ittifaklar oluşturdular. Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) ve Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Halkların Demokrasi Partisi’nin (HDP) ağırlığını oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı içinde yer aldı. HDP’nin kapatılma riskine karşı bu parti, Yeşil Sol Parti adı altında ittifaktaki varlığını sürdürdü.
Türkiye Komünist Partisi (TKP), Sol Parti, Türkiye Komünist Hareketi (TKH) ve Devrim Hareketi ise Sosyalist Güç Birliği adı altında bir ittifak oluşturdu.
TİP’in Emek ve Özgürlük İttifakı bünyesinde olup ayrı bir listeyle seçime girmesi, yüzde 7’lik seçim barajından “kurtulmak” için ittifak içinde yer aldığı iddiası, HDP cenahı açısından çeşitli eleştirilere neden oldu.
TİP, daha fazla milletvekili çıkaracağını umut ederken vekil sayısı dörtte kaldı. Bununla birlikte TİP’in oyları bir milyona yaklaştı. Bu oyların büyük çoğunluğunun CHP’nin sol, laik kesiminden geldiği ifade edildi. Bu durum da önümüzdeki dönemde, sosyalistlerin kitle tabanı olarak bu kesimi dikkate almasına yol açabilir.
Sosyalist Güç Birliği’ni oluşturan partiler de, seçimlerde sınırlı sayıda oy alırken daha çok ittifak biçiminde değil ayrı ayrı faaliyet gösterdiler.
Günümüzdeki süreçte ise, ittifakı aşan daha geniş katılımlı çoğulcu bir yapıya ihtiyaç var gibi gözüküyor.
Sosyalist partilerin seçimlerde olduğu gibi ayrı ayrı ittifaklarda değil mümkünse ortak bir platform bünyesinde özerliklerini de koruyarak temsil edilmesinin uygun olacağı düşünülebilir.
Böyle bir platformda sosyalist partilerin temsilcilerinin yanı sıra emek ve meslek örgütleri temsilcilerinin de bulunması uygun olacaktır. Zaten Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mimar ve Mühendisler Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) çeşitli etkinlik ve eylemlerde birlikte hareket etmektedirler.
Bu platforma Türkiye Barolar Birliği, Türk Diş Hekimleri Birliği gibi meslek odaları da dahil edilebilir. Türk-İş bünyesindeki mücadeleci sendikalar, İstanbul İşçi Sendikaları Şubeleri Platformu gibi oluşumlar da bu platformda yer alabilir.
Kuşkusuz kadın dernekleri, çevreci kuruluşlar ve benzeri örgütler de bu platformda temsil edilebilir. Öncelikle böyle bir platformun ülke çapında bir nevi meclis tarzında örgütlenmesi düşünülebilir. Tabii ki karar mekanizması açısından da örgütlerin temsilcilerinden oluşan bir üst komitenin varlığı gereklidir.
Böyle bir platformun ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarla ilgili olarak sınıf eksenli bir mücadele programı olması önem kazanıyor. Halkın somut sorunlarından başlayan ve çok fazla başlığı olmayan kısa ve özlü bir mücadele programının ortaya konması gerekiyor.
Şu aşamada Yeşil Sol Parti olarak temsil edilen siyasal Kürt hareketi ile de, otoriter ve faşizan baskılara karşı demokratik ve emekçilerin sınıfsal çıkarlarını esas alan bir işbirliği de büyük önem taşımaktadır.
TKP’nin de 15-16 Temmuz 2023 tarihinde gerçekleştirdiği Türkiye Konferansı’nda bu anlayışa benzer bir siyasal ve örgütsel değerlendirme yaptığını da hatırlatalım. Ancak böyle bir oluşumun tek bir parti bünyesinde değil çoğulcu bir yapıda oluşması, kapsayıcılığı ve siyasal İslamcı faşizan gidişe “dur” demek açısından daha uygun olacağı gözüküyor.
Tabii ki solun, sosyalist partilerin geçmişteki “benmerkezci, sekter” tavırlarını aşan bir anlayışa öncelikle ihtiyaç vardır. İkinci Dünya Savaşı öncesindeki İtalya’da faşizmin, Almanya’da Nazizmin oluşmasında sosyal demokrat, komünist partilerin yaptığı hatalara düşmemek gerekiyor.
Sosyalistlerin bugünkü koşullarda toplumsal mücadeleye öncülük edecek, sistemi sorgulayan, haklılığı çok açık olarak belli olan ancak kitlelerce benimsenmesine ihtiyaç duyulan bir potansiyele sahip olduğu ortadadır. Yeter ki özveri, sabır ve mücadeleci bir anlayışı hayata geçirebilmeyi gösterebilsinler…
1967 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirdi. 12 Mart (1971) döneminde piyade üsteğmeni iken siyasi görüşleri nedeniyle ordudan çıkarıldı. 2.5 yıl cezaevinde kaldı. Daha sonra iktisat öğrenimi gördü, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek lisans yaptı, doktorasını İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde tamamladı. 1974 – 2002 yılları arasında gazetecilik yaptı. 2003- 2011 yılları arasında da Maltepe Üniversitesi’nde kadrolu öğretim üyeliği görevinde bulundu. 2011 yılından itibaren de çeşitli üniversitelerde çalışma ekonomisi ve medya alanında dışarıdan dersler veriyor. “Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci” ve “Mesele Teslim Olmamakta” isimli iki kitabı ile çeşitli kitap ve dergilerde yer alan makaleleri bulunuyor.
https://www.gazeteduvar.com.tr/sosyalist-sola-dusen-gorev-makale-1632281
=======================
İnternet fenomenlerinin faaliyetleri ‘tehlikeli’ sınıfına alındı
Kitleleri etkileme gücü olan internet fenomenlerinin faaliyetleri ‘tehlikeli’ sınıfına alındı. ‘Fenomenler’in video içeriği yapım ve yayın faaliyetleri, iş sağlığı ve güvenliği açısından bazı riskler içerdiği için ‘tehlikeli’ sınıf olarak belirlendi.
Artı Gerçek - Kitleleri etkileme gücü olan ‘fenomenler’in video içeriği yapım ve yayın faaliyetleri, iş sağlığı ve güvenliği açısından bazı riskler taşıdığı için ‘tehlikeli’ sınıfına alındı.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın, Resmi Gazete’de yayımlanan ’İş Sağlığı ve Güvenliğine İlişkin İşyeri Tehlike Sınıfları Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ’i ile söz konusu tebliğin ekindeki "İşyeri Tehlike Sınıfları Listesi"nde güncelleme yapıldı.
Buna göre, ‘Video içeriklerinin yapım ve yayın faaliyetleri (Fenomenler (influencerlar) ve vloggerlar tarafından)’ maddesi ‘tehlikeli’ sınıfına eklendi.
Tebliğdeki değişikliği değerlendiren İş Güvenliği Uzmanları Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Abidin Özler, özellikle sosyal medya platformlarında yayımlamak üzere video hazırlayan fenomenlerin yaptıkları işlerin, iş sağlığı ve güvenliği açısından duruş bozukluğu gibi ergonomik riskler taşıdığını ifade etti.
Bu risklerin çeşitli meslek hastalıklarına neden olduğunu belirten Özler, "Bu nedenle, ekran önünde yapılan uzun süreli çalışmalar, bu tür hastalıklara sebep olduğu için tehlikeli sınıfına alındı" dedi.
Bir iş yeri açarken yapılacak faaliyetin tehlike sınıfının da belirlendiğini ifade eden Özler, şunları söyledi:
"Bu sınıflandırmanın tek başına çalışan influencerlar için bir getirisi yok. Tehlike sınıfının uygulanabilmesi için influencerin, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu kapsamına girmesi gerekiyor. Kanuna girebilmesi için de yanında en az bir SGK'li işçinin çalışması lazım. Kendi nam ve hesabına çalışan kişiler için buradaki tehlike sınıfının bir anlamı yok. Yanına bir işçi alırsa o zaman o işçi için bu tehlike sınıfına göre eğitim vermesi, yaptığı işin risk analizini çıkarması, acil durum eylem planlarını hazırlaması gerekiyor."
Acil durum eylem planına ilişkin bilgi veren Özler, "Eğer dışarıda video çekimi falan yapıyorsa, ona göre iş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili her türlü teknik emniyet tedbirlerini almak zorunda kalacak. Dolayısıyla bu düzenleme, ekip olarak çalışan influencerleri kapsıyor" diye konuştu.
Bir iş yerinin tehlike sınıfının artmasıyla orada çalışanların iş sağlığı ve güvenliği konusunda alması gereken eğitim sıklığı ve süresinin de arttığını belirten Özler, risk değerlendirmesi ve acil durum eylem planına ilişkin yenileme periyot süresinin ise kısaldığını ifade etti.
Özler, tebliğde yapılan değişiklikle huzur hakkı alan kişilerin kongre ve toplantıya katılmak, araştırma yapmak gibi faaliyetlerinin de ‘az tehlikeli’ sınıfına dahil edildiğini söyledi. (AA)
https://artigercek.com/yasam/internet-fenomenlerinin-faaliyetleri-tehlikeli-sinifina-alindi-261264h
=======================
Bir gazetemizde ABD’nin Yunanistan’ın Limni adasında askeri üs kurmak istediği haberi çıktı. Tabii hemen dikkatler Yunan adalarının “askerden arındırılmıştır” statüsüne çevrildi. Peki, Limni adasının statüsü ne? Meselenin zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve Monterux Anlaşması’nın imzasından sonra 1936 yılında Meclis’te yaptığı konuşmayla ne ilgisi var?
11 Ağustos 2023
1936 Montreux Sözleşmesi ile Lozan Sözleşmesi’nde, gayri askeri statüde ve uluslararası denetim altında bulunan Boğazlar Sözleşmesi’ne son verdi.
Zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Monterux Anlaşması’nın imzasından sonra 1936 yılında Meclis’te yaptığı konuşmada buna değindi.
Yunanistan, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Limni ve Semadirek adalarının silahsızlandırılma statülerinin de sona erdiğini savunabilmek için, dönemin Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin onaylanması amacıyla TBMM’ de yaptığı sunuş konuşmasındaki şu cümlesini kullanmıştır:
“Lozan mukavelenamesiyle gayri askeri hale ifrağ edilmiş olan, komşumuz ve dostumuz Yunanistan ‘a ait Limni ve Semadirek Adaları ’ na dair olan hüküm de Montrö Mukavelenamesi ile kalkmış bulunuyor demektir ki bundan da ayrıca memnunuz.”
(Kaynak: Ege sorunları Yazarı: Sertaç Hami Başaren)
Lozan’a ek Boğazlar Sözleşmesi’nde Limni, Semadirek, Bozcaada, Gökçeada ile Tavşan adalarının askersiz olacağı belirlenmişti. Bakan Aras Montreux Sözleşmesi, Lozan’daki Boğazlar Sözleşmesi’nin yerine geçtiği için bu sonuca varmıştı. Nitekim Türkiye de Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adaları konusunda serbest kalmıştır.
Türkiye Hükümetleri zamanla Bakan’ın beyanatının Lozan hükümlerini değiştiremeyeceğini savundu.
Tartışılır. Bazı hukukçulara göre Dışişleri Bakanları’nın beyanları bağlayıcıdır tezini savunuyor. Üstelik Montreux Sözleşmesi Lozan’daki Boğazlar rejimini kaldırmıştır.
Anca, Türkiye, Bakan Aras’ın bu beyanatını nota ile Yunanistan’a da bildirmiş. Bu da bağlayıcıdır.
Genel olarak adaların gayrı askeri statüde olmasının, Türkiye’nin güvenliği için yapıldığı aşikardır.
Nitekim. Yunanistan bazı uluslar arası toplantılarda bu durumun (Limni) Türkiye’nin izni ile yapıldığını savunmuştur.
Yunanistan Türkiye’nin bu “izninin” sadece Limni ve Semadirek için geçerli olduğunu unutmamalıdır.
ABD’nin bu adada üs kurma niyeti varsa en azından siyasal yönden biraz daha düşünmelidir.
=======================
11 Ağustos 2023
Eylem NAZLIER
İstanbul
Anayasa ve Kıyı Kanunu hükümlerine göre halkın kıyılardan yararlanması engellenemez. Kıyılar, özel işletmelere tahsis edilmiş olsa bile, yurttaşın denize girebileceği ortak alanlar o sözleşme ya da alanda gösterilmek zorundadır. Yasaya göre böyle ama fiiliyatta böyle işlemiyor. Özel işletmeler sahilleri adeta parselledi. Ücretsiz, rahat bir şekilde denize girilecek halk plajı neredeyse kalmadı. Kıyı Kanunu’na aykırı şekilde hareket eden binlerce işletme denetlenmiyor, yasa dışı eylemlerine ise ses çıkarılmıyor. Bu yasa dışı uygulamaları Antalya Barosu avukatlarından Türkiye Barolar Birliği Çevre Komisyonu Üyesi Avukat Tuncay Koç’la konuştuk.
Her yaz, otellerin ve plaj işletmecilerinin yurttaşların sahile havlusunu serip denize girmesini engellediğine dair şikayetler aldıklarını söyleyen Koç, “Oysa Anayasa’nın 43. maddesi açıktır. Kıyılar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kıyı Kanunu’na göre de kıyılara belli istisnalar hariç yapı yapılamaz. Kıyı Kanunu’nun 5. maddesinde kıyıların, halkın serbestçe ve eşit derecede yararlanacağını belirtir. Herkes tarafından eşit ve serbest kullanılmasını kanun öngörür. Anayasa ve Kıyı Kanunu hükümlerine göre yurttaşın kıyılardan yararlanması engellenemez. Kıyılar, özel işletmelere tahsis edilmiş ise de yurttaşın denize girebileceği ortak alanlar o sözleşme ya da olanda gösterilmek zorundadır” dedi.
Peki işletmeler neye dayanarak halkın bu hakkını gasbediyor sorumuzu Koç şöyle yanıtlıyor: “Bir kısım oteller özellikle bir tahsis alıyorlar, tahsisli ama kıyılar tahsise de konu olamaz. Oteller önüne gelen yerleri genellikle yasa dışı şekilde işgal ediyorlar. Bugün çoğu otel, kıyılar için ya ecrimisil ödeyerek ya da milli emlak müdürlüklerinden kiralayarak almıştır. Yani işgal bedeli öderler ama bazı alanlarda milli emlak tarafından belediyelere verilir. Mesire yeri yapılır, kiralanır. Ama kiralama işleminde de o sözleşmelerde yine belirli alanlarda halkın denize gireceği alanların tahsis edilmesi gerektiğini belirtirler. Yani bir alan kiraya veriliyorsa o alana da ‘Tamamen istediğin gibi kullan’ diyemez. Orayı kiralayan şirket sanki alan kendisinin mülküymüş gibi kıyıları mülk edinemez devletindir çünkü. Oralara şezlong koyarlar, şezlongu kullanıyorsanız şezlong ya da şemsiyeye para ödemek zorundasınız. Bu durumda dahi yurttaşın denize girmesine engel olamaz. Bedava yer göstermek zorundadır. Yurttaş, şezlong kullanmak zorunda değildir. Şezlong, şemsiye kullanmadan o alanlara rahatça girebilirsiniz. Kıyı Kanunu ve Anayasa bunu öngörür” ifadelerini kullandı.
Bu işletmelerde herhangi bir denetim olmadığını söyleyen Koç, “Şu anda bizde olmayan ise herhangi bir denetim yok. Denetim yapacaksa milli emlak. Yeri kime kiraladı ise onlar sorumludur. Belediyeler denetim yapmakla yükümlüdürler. Bazı yerlerde belediye işletmeleri yaparlar. Bakanlığın da kendi yerleri var mesela az sayıda da olsa. Dolayısıyla bir vatandaş havlusunu sererek rahatça deniz kıyısına girip para vermeden oturabilir. Birileri gelip zorla para istiyorsa bu bir suçtur bunu vatandaşımız tutanak altına alıp hemen şikayet etmek durumundadır. Vatandaşımız bu konuda hiçbir hareket yapmıyor. Belediyeler de denetlenmiyor, belediye ya da kaymakamlıklar da denetlenmiyorlar. Dolayısıyla ortada neoliberalizmin getirdiği bir denetimsizlik ve vahşi piyasa ekonomisi var. Vatandaş da kendi hakkını kullanmıyor. Denetlenmesi lazım, halkın da kendi hakkına sahip çıkması lazım. Yoksa Antalya’da 300-500 TL’ye bir şezlonga para vermek zorunda kalacaksın” ifadelerini kullandı.
Avukat Tuncay Koç, Kıyı Kanunu’nu hiçe sayan işletmelere karşı yapılması gerekenleri şöyle sıraladı: “O işletmede genellikle bunu koruma görevlileri falan engellemeye çalışırlar. Onlar hakkında ceza davalar açılır. Bunu bir işletme sistematik haline getiriyorsa tabii ki ona da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ceza kesmek zorundadır. İdari para cezası da verilebilir. Hem ceza hem de idari para cezası verilebilir.” Örnek vererek sözlerine devam eden Koç, “Konyaaltı Sahili için Antalya Büyükşehir Belediyesinin bir Konyaaltı sahil işletme planı bulunuyor. İşletmeler bunu ihlal ettiği gibi belediye de denetim yapmıyor. Kıyılar özelleştirilmiş vaziyette ama bu yasa dışıdır. Vahşi neoliberalizm ve Türkiye’de denetimsizlik bir yönetim şekli değil bir yağma şeklidir” dedi.
https://www.evrensel.net/haber/496721/istediginiz-yerde-havlunuzu-serip-denize-girebilirsiniz
=======================
‘Çok Yaşa Tayyip Dede’ şarkısını projeye dönüştürdü, Genel Müdür oldu
Cumhurbaşkanı kararıyla yapılan atamalara tartışmalı bir isim daha eklendi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü ‘ne atanan Ömer Faruk Belviranlı’ nın ‘Çok Yaşa Tayyip Dede’ şarkısını projeye dönüştüren isim olduğu ortaya çıktı.
Artı Gerçek - Dün resmi gazetede Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan karar ile birçok devlet kurumunda üst düzey atamalar yapıldı. Son olarak Tamer Karadağlı’nın Devlet Tiyatroları (DT) Genel Müdürlüğü’ne atanmasıyla başlayan liyakat tartışmasında Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne atanan Ömer Faruk Belviranlı’nın ismi de öne çıkıyor.
Aynı zamanda Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu’nun yöneticisi olan Ömer Faruk Belviranlı, topluluğun üyelerinden biri olan Hüseyin Kubilay Öztuğ tarafından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın doğum günü için yazılıp bestelenen, ‘Çok Yaşa Tayyip Dede’ şarkısını projeye dönüştüren isimlerden biriydi.
Şarkı, Konyalı ilköğretim çocuklarından oluşturulan koro ile Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu kayıt stüdyosunda seslendirilerek kaydedilmiş ve yine Mevlana Kültür Merkezi Sultan Veled Konser Salonu’nda video kaydı yapılmıştı.
⦿ https://cdn.artigercek.com/other/2023/08/11/1691741971328-yazi-9pyf.webp
Karadağlı ve Belviranlı ile gündeme gelen atamalara CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır da tepki gösterdi.
Başarır tartışmalı atama kararlarıyla ilgili şunları söyledi:
Başarır, "Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın doğum gününde bir şarkı yazıp besteleyen, adı da ‘Çok yaşa Tayyip Dede’ şarkısını özgün bir projeye dönüştüren kim? Ömer Faruk Belviranlı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne atandı. Ne güzel. Gerçekten, çok yaşa Tayyip Dede. Seni seven, öven, şarkı yapan mutlaka birilerini bir yere getiriyorsun. Hiçbir fani yandaşın açıkta kalmıyor... Fatma Betül Sayan’ın kardeşi. Hilal Sayan Koytak. Dışişleri Bakanlığı’ndaki Bilgi Teknolojileri Genel Müdürlüğü’ne atandı. Yok mu başka vatan evladı. Bir kardeşi büyükelçi, bir kardeşi Meclis üyesi, diğer kardeşi bu kurumda. Nasıl bir aile bu" dedi.
Başarır, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne oyuncu Tamer Karadağlı’nın atanmasıyla ilgili de "Bir düşünün 1949’da kim var? Muhsin Ertuğrul vardı. Oradan buraya, Tamer Karadağlı’ya geldik biz. Sanata, sanatçıya, bu kurumlara dokunmayın"
‘Çok Yaşa Tayyip Dede’ şarkısının sözleri şöyle:
“Sevgin her an kalbimde
Çok yaşa Tayyip Dede
Seni çok seviyoruz
Çok yaşa Tayyip Dede
Vatanını çok seven bizler için didinen
Düşmana diz çöktüren yiğit, yürekli dede
Minik kalbim seninle
Dik dur sakın eğilme vatanıma sahip çık düşman her an tetikte
Tablet, kitap dağıttın
Bizi hep öne aldın
Önce çocuklar dedin
Bizi sen ne çok sevdin
Hasta olmak istemem hastaneyi hiç sevmem Tayyip dedem sayende doktor yokluğu çekmem
15 Temmuz bir destan Tayyip dedem Başkomutan
O gerçek bir kahraman
Çelik yürekli kalkan
Mutlu, mesut yaşamak koşup oyun oynamak
Tek dileğim Allah’tan vatanımda yaşlanmak”
⦿ https://youtu.be/n4HISEnwnBU
=======================
Katalan nüdistler mayolu turistlere karşı: 'Tekstil istilası'
Katalunya’da naturist ve nüdistler, geleneksel olarak ‘çıplaklar plajı’ olarak bilinen bölgeleri mayolu turistlerin istila etmesine tepkili. Federasyon Başkanı Segimon Rovira, "Nüdistlere saygı gösterilmesi" çağrısı yaptı.
Artı Gerçek - Katalunya Naturist-Nüdist Federasyonu ‘rahatsız oldukları’ mayolu turist akınıyla mücadele ediyor. Dernek, kısa bir süre önce Katalan hükümetine bir mektup göndererek "Katalunya plajlarında çıplakların karşılaştığı ayrımcılık" diye tanımladıkları durumu ele almak üzere bir toplantı talep etti. Kuruluşun talepleri arasında, çıplaklar plajları için tabelaların artırılması ve natürizme saygıyı teşvik edecek kamuoyu bilinçlendirme kampanyasının başlatılması da var.
Segimon Rovira, Katalunya’da güneşin parıldadığı bir kumsalda kendini utangaç hissetmeye başladı. 56 yaşındaki Rovira kendini bildi bileli bölgedeki turkuaz sular çoğunlukla çıplakların uğrak yeriydi. Şimdi ise etrafının mayolarıyla güneşlenenlerle çevrili olmasından yakınıyor. Rovira, "Eskiden insanlar çıplaklar plajına geldiklerinde ya soyunur ya da terk ederdi" dedi ve ekledi: "Şimdi gitmek yerine mayolarını çıkarmıyorlar. Ama farkına varmadıkları şey, çok kalabalık olduklarında bizi rahatsız etmeye başladıkları."
Şimdi, Rovira ve Katalunya‘daki diğer natüristler, bölgenin 50 kadar plajında onlarca yıldır süregelen ‘nüdist geleneği’ korumak için mücadele ediyor. Aynı zamanda Katalonya Naturist-Nudist Federasyonu’nu yöneten Rovira, "İspanya’da çıplaklık yasak değil, bunu her plajda yapabilirsiniz" ifadeleriyle turistlere ‘iğneliyici’ bir hatırlatmada bulunuyor. Nüdistlerin mayo giymeyi tercih eden insanları rahatsız etmemek için geleneksel olarak nüdist olan plajları tercih ettiğini vurgulayan Rovira, buna saygı gösterilmesi gerektiğini dile getirdi.
Yerel medyanın "tekstil istilası" olarak adlandırdığı olgunun temelinde turizmdeki patlama ve sosyal medya yatıyor. Sürekli büyüyen bloglar ve seyahat rehberleri, güneşlenmek isteyenleri alışılmışın dışına çıkarmak için yarışırken, bölgenin en bakir ve gizli plajlarını öne çıkardı. Ancak bu plajların ‘nüdist’ olduğu gerçeğini atlamaları nedeniyle bugün bölgedeki natüralist gelenek aşınma tehdidiyle karşı karşıya. Rovira, özellikle kadınların hem çıplaklıkları hem de kadın olmaları sebebiyle tacizlere maruz kaldığına dikkat çekiyor. "Biz bunu özgürlük hissi için tercih ediyoruz" diyen natüristler "Çıplak yüzmekle mayolu yüzmek arasında hiçbir fark yok" vurgusunu kampanyalarına temel alıyor. (DIŞ HABERLER)
Hollanda’da çıplaklar plajında seks yasağı: Kumullar zarar görüyor
https://artigercek.com/dunya/katalan-nudistler-mayolu-turistlere-karsi-tekstil-istilasi-261265h
=======================
Nepal’de yasak olan "chhaupadi" adlı geleneksel bir uygulama nedeniyle 16 yaşındaki bir genç kadının öldüğü duyuruldu. 2005’te yasaklanmasına rağmen devam eden uygulamada regl dönemindeki kadınlar sağlıksız barakalarda kalmaya zorlanıyor.
Artı Gerçek - Nepal’de 16 yaşındaki Anita Chand adlı bir genç kadın regl olduğu için bir barakada kalmaya zorlandıktan sonra yılan ısırması sonucu öldü. Eski bir Hinduizm inancı olan "chhaupadi"ye göre regl olan ya da yeni doğum yapmış kadınlar "kirli" olarak görülüyor. Nepal hükümeti 2005 yılında bu ibadeti yasaklamış olsa da ülkedeki kırsal kesimlerde hala bu uygulama sürüyor. Bir dizi faaliyette bulunmalarına izin verilmiyor ve bazı durumlarda bu süre boyunca "regl kulübelerine" sürgün ediliyorlar. Uygulama özellikle Nepal’in batısında derin bir şekilde yerleşmiş durumda. Chhaupadi, üç aya kadar hapis ve 3 bin Nepal rupisi (686 Türk Lirası) para cezası ile cezalandırılmakta.
Ülkenin batısında, Hindistan sınırındaki Baitadi bölgesinden olan Anita Chand’ın Çarşamba günü uyurken yılan ısırması sonucu öldüğü anlaşıldı. Chand’ın ölümü 2019’dan bu yana "chhaupadi" nedeniyle bildirilen ilk ölüm vakası.Baitadi bölge polisi Anita’nın ölümünü soruşturduklarını söyledi. Ailesi ise Anita’nın öldüğünde regl döneminde olduğunu reddetti. Baitadi’deki Pancheshwar kırsal belediyesinin başkan yardımcısı Bina Bhatta ise "Bu uygulamayı sona erdirmek için çalışıyoruz ama daha yapacak çok işimiz var" dedi.
Chhaupadi nedeniyle bildirilen son ölüm 2019 yılında gerçekleşmişti. 21 yaşındaki Parwati Budha Rawat, açık havadaki kulübede üç gece geçirdikten sonra ölmüştü. Ölümü o yıl bildirilen beşinci vaka olmuştu. Rawat’ın kayınbiraderi ise üç ay hapse mahkum edilmişti. Rawat’ın ölümü, bu uygulamanın sona erdirilmesi için ülke çapında programlar ve kampanyalar düzenlenmesine yol açmış ve bölgedeki binlerce "regl kulübesi" yıkılmıştı.
Chhaupadi’ye karşı 25 yıldır kampanya yürüten Pashupati Kunwar, "Parwati’nin ölümünden sonra bölgedeki 7 binden fazla regl kulübesini yıktık. İnsanlar regl kanaması ve yasa hakkında bilgi alıyorlardı. Sonra aniden Covid-19 geldi ve tüm odak ona kaydı. Sonra insanlar yine regl kulübelerini yeniden inşa etmeye ya da bir barakada kalmaya başladı. Covid’den sonra chhaupadi ile ilgili hiçbir program ve kampanya yapılmadı. İnsanlar bu konu hakkında konuşmayı neredeyse bıraktı" dedi. (DIŞ HABERLER)
https://artigercek.com/kadin/nepalde-regl-oldugu-icin-barakaya-kapatilan-genc-kadin-oldu-261256h
=======================
Bilim insanları doğanın beşinci kuvvetini keşfetmenin eşiğinde olabilir
Bilim dünyasında tartışmalara konu olan ‘beşinci kuvvetin’ keşfi bu sefer çok yakın olabilir. Parçacık fizikçileri, elektronlardan 200 kat ağır olan ‘müon’ların beklenmedik ‘yalpalamaları’ nedeniyle doğadaki beşinci güç olma ihtimali üzerinde duruyor.
Artı Gerçek - Fizikçiler, atom altı bir parçacığın beklenmedik ‘yalpalamaları’ nedeniyle doğada beşinci bir kuvvetin var olabileceğine dair heyecan verici teorinin güçlendiğine inanıyor. Mevcut anlayışa göre doğada dört temel kuvvet var ve bunlardan elektromanyetik kuvvet, güçlü ve zayıf kuvvet parçacık fiziğinin standart modeliyle açıklanmakta. Ancak bu model bilinen diğer temel kuvveti olan yerçekimini ve evrenin yaklaşık yüzde 27’sini oluşturduğu düşünülen ‘karanlık maddeyi’ açıklamıyor.
Imperial College London ‘dan araştırmacılar yaptıkları deneyler sonucunda doğanın başka bir temel kuvveti olabileceğini dile getiriyor. Doğa Bilimleri Fakültesi’ nde görevli Dr. Mitesh Patel "Beşinci bir kuvvetten bahsediyoruz çünkü [bu deneylerdeki] davranışı bildiğimiz dört kuvvetle açıklayamayız" ifadelerini kullandı. Veriler, elektronlara benzeyen ancak yaklaşık 200 kat daha ağır olan ‘müon’ adı verilen atom altı parçacıkların manyetik bir alanda nasıl hareket ettiğini araştıran Fermilab ABD parçacık hızlandırıcı tesisindeki deneylerden elde edildi.
Patel’in de belirttiği gibi, müonlar manyetik alanın ekseni etrafında dönerek bir çocuğun topaç çevirmesi gibi davranıyor. Bu yalpalama hareketinin frekansı standart model tarafından tahmin edilebiliyor ancak araştırmacılar FermiLab’dan elde edilen deneysel sonuçların bu tahminlerle uyuşmadığını tespit etti.
CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda (LHC) Atlas deneyi üzerinde çalışan University College London’dan Prof. Jon Butterworth söz konusu bulgularla ilgili, "Sallantılar müonun manyetik alanla etkileşiminden kaynaklanıyor. Standart modelde çok hassas bir şekilde hesaplanabilirler, ancak bu hesaplama kuantum döngülerini ve bu döngülerde ortaya çıkan bilinen parçacıkları içerir. Eğer ölçümler tahminlerle uyuşmuyorsa, bu, döngülerde bilinmeyen bir parçacığın ortaya çıktığının işareti olabilir" ifadeleriyle ‘bilinmeyen parçacığın’ beşinci kuvvetin taşıyıcısı olabileceğini dile getirdi.
Butterworth, müonların yalpalamalarının beklenmedik sıklığının en önemli tutarsızlıklardan biri olduğunu da sözlerine ekledi. Ancak Patel, ilk sonuçlar ile yeni veriler arasında, frekansın teorik tahmini etrafındaki belirsizliğin arttığını belirtmeyi ihmal etmedi. Butterworth ise "Tutarsızlık doğrulanırsa, yeni ve heyecan verici bir şey olduğundan emin olacağız ama bunun tam olarak ne olduğundan emin olamayacağız" yorumunu yaptı.
Profesör Butterwoth, "Ölçüm büyük bir başarıdır ve şu anda hatalı olma olasılığı çok düşüktür" dedi ve "Dolayısıyla, teori tahminleri çözülürse, bu gerçekten de beşinci bir kuvvetin ya da standart modelin ötesinde başka bir şeyin ilk doğrulanmış kanıtı olabilir" diye ekledi. (DIŞ HABERLER)
=======================
[email protected]
Oppenheimer görmezden gelinemeyecek sorunlarla dolu. American Prometheus: The Triumph and Tragedy of J. Robert Oppenheimer kitabına dayanan filmde, konuyu hiç bilmeyenler için birçok tuzak var. Söylenen yanlışlar, eksik söylenenler, hiç söylenmeyenler…
Bazı yanlışlar diyaloglarda herkesin bildiği, kabul ettiği gerçeklermişçesine dile getiriliyor. Film Amerikan devletinin atom bombaları konusundaki resmi görüşünü sorgulamıyor bile.
Japonlar teslim olmayacak mıydı?
İyi bir örnek, ABD Savaş Bakanı Henry Stimson’ın Manhattan Projesi’nde yer alan kimi bilimcilerle buluştuğunda söyledikleri. “Size ayrıntısını, kaynağını söyleyemem, ama Japonların teslim olmayıp sonuna kadar savaşacaklarını biliyoruz” diyor mealen.
Bu sözler gerçeği yansıtmıyor. Japonya zaten teslim olmak üzereydi; öyle bir abluka altındaydı ki bırakın savaşı sürdürmek için gerekli hammaddeyi, yiyecek temininde bile zorlanıyordu. Amerikan istihbarat raporları da hükümet kademesinde bazı yöneticiler de ABD Donanması Komutanı Amiral William Leahy’den Avrupa’daki Müttefik Kuvvetler Komutanı General Dwight Eisenhower’a, Pasifik’teki Müttefik Kuvvetler Komutanı General Douglas MacArthur’a kadar önde gelen birçok asker de aynı şeyi söylüyordu.
İki raporla yetinelim:
1) Kuvvet komutanlarının Potsdam’daki toplantısı için 6 Temmuz 1945’te hazırlanan çok gizli rapor:
“Düşmanın Durumuyla İlgili Değerlendirme: İnanıyoruz ki, Japon halkının hatırı sayılır bir bölümü mutlak yenilginin büyük bir ihtimal olduğunu düşünüyor. Deniz ablukasının artan etkisiyle milyonlarca kişiyi sokakta bırakan ve Japonya’nın en önemli şehirlerindeki imar alanlarının yüzde 25’i ila yüzde 50’sini yerlebir eden stratejik bombardımanın yarattığı toplam yıkım, bu düşüncenin genel kabul görmesini sağlayacaktır. Sovyetler Birliği’nin savaşa girmesi ise, nihayet, yenilginin kaçınılmazlığı konusunda Japonları ikna edecektir…”
2) 1946 tarihli Birleşik Devletler Stratejik Bombalama Mütalaası:
“Bombalar atılmasaydı, Ruslar savaşa girmeseydi ve işgal planlanmasaydı veya düşünülmeseydi bile Japonya 31 Aralık 1945’ten önce kesinlikle ve 1 Kasım 1945’ten [düşünülen işgal tarihi] önce ise başka ihtimale yer vermeksizin teslim olmuş olacaktı.”
Resmi Amerikan görüşü, savaşı bitirmek için atom bombalarının Hiroşima ve Nagazaki’ye atıldığını söyler. Oysa Japonya savaşı sona erdirmek için yollar aramaktaydı ve bunu Amerikalılar da biliyordu.
Japonların haberleşme şifrelerini kırmışlardı, herşeyden haberdardılar. ‘Arka kapı diplomasisi’ diyebileceğimiz bir ilişki vardı. Müttefikler de başka birçok ülke de Tokyo’daki elçiliklerini kapatmıştı; elçiliğini en geç kapatanlardan biri Türkiye’ydi, savaşı sona erdirme çabasıyla yürütülen yazışmalar Türkiye elçiliğinden yapılıyordu. (2004’te İstanbul’da toplanan Nato zirvesinde rastladığım Ahmet Davutoğlu’na bu konudan bahsetmiştim. O zaman başbakan başdanışmanıydı, ben de NTV’nin dış haber editörüydüm. Davutoğlu ilgilendi tabii böyle bir konuyla, yardımcısını çağırdı, bana yardımcı olmasını söyledi. Dışişleri arşivine girmek istiyordum. Aksilik, o sırada arşiv düzenlenmekteymiş, mümkün değilmiş. Sonra da öyle kaldı. Japan’s Longest Year kitabında rastladığım bu bilgiyi böylece vermiş oldum, belki bir araştırmacı peşine düşer, belki arşivden bazı ayrıntılar çıkar.)
Dahası, Temmuz 1945’te Japonya İmparatoru Hirohito Moskova’ya bir özel elçi göndermeye karar verdi, savaşı bitirme amacıyla. Bu elçi Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov’la görüşecekti, fakat Moskova bu randevuyu vermedi, oyaladı. Amerikalılar da haberdardı tabii bundan.
ABD, Japonya’nın kayıtsız şartsız teslimiyetini istiyordu. İşin düğümlendiği yer, tanrı düzeyinde kutsal sayılan Japon imparatoruydu son kertede, Japonlar imparatorlarına dokunulmasını istemiyordu, ABD kayıtsız şartsız teslimiyette diretiyordu.
Savaş sonrasında imparatora dokunulmadı, ama tabii bunu ABD bahşetmiş oldu.
Filmde de söylendiği gibi, Manhattan Projesi (atom bombalarının üretilmesi işi) Nazilerin de aynı bombayı yapabileceği varsayımıyla başlamıştı. Fakat Almanya 7 Mayıs 1945’te teslim olunca işler en azından bazı bilimciler için değişmişti. Aslına bakarsanız Nazilerden gelecek bir atom bombası tehlikesi olmadığını Amerikalılar daha önce öğrenmişti.
Amerikan istihbaratı 1943’te Alman nükleer araştırmalarının düzeyini izlemek için harekete geçmişti. ‘Alsos Görevi’ adı verilen bu işin başında Birleşik Devletler Askeri İstihbarat Servisi’nden Albay Boris Pash vardı. (Filmi seyredenler Pash’i hatırlayacaktır, Oppenheimer’ın sorgusuna katılmıştı üniformasıyla, ayrıca daha önce bir subayın odasında üç kişi görüşmüşlerdi.) 1944 Kasımında Strasbourg Müttefiklerin eline geçti. Albay Pash, Alsos ekibinden öncü bir grupla şehirde Alman nükleer fizikçileri aramaya başladı. Strasbourg Hastanesi’nin bir kanadında bir nükleer fizik laboratuvarı buldular, ilk bakışta doktor zannedilen kişiler de aslında fizikçiydi.
Alman atom bombası çalışmalarının kilit ismi Profesör Carl Friedrich von Weizsacker’in ofisinde ise hazine değerinde belgeler buldular. Bu belgeler, Almanya’nın çeşitli yerlerindeki birçok enstitüde bu konuda çalışma yürüten bilimcilerin vardıkları sonuçları ve onların yazışmalarını içeriyordu. İşte böylece ortaya çıkmıştı ki Almanya’nın ortaya bir atom bombası çıkarmasına imkan yoktu.
Film bunlardan hiç bahsetmiyor, halbuki burada hem büyük bir gerilim, hem kişisel bir iç çatışma, hem de karakter çatışması var.
Film gerilimi neredeyse tamamen McCarthy dönemi komünist avına, kişisel çekişmelere sıkıştırıyor, bütün dünyayı ilgilendiren, nükleer silahlanmayı başlatan gerilimi, bu konuda bilimciler arasında ortaya çıkan çatışmayı ve Oppenheimer’ın iç çatışmasını, yaptığı işi meşrulaştırma sürecini bir iki minik replikle geçiştiriyor.
Yönetmen Christopher Nolan’ın nasıl gerilimli bir konuyu geçiştirdiğine bir bakın:
Almanya teslim olunca artık atom bombasına gerek kalmadığını söyleyen bilimciler çıktı. Şikago Üniversitesi’nden bir grup bilimci Haziran 1945’te bombaya karşı bir rapor hazırladı: Franck Report. Grubun başını James Franck çekiyordu; raporu hazırlayan komitede Leo Szilard, Glenn Seaborg gibi Nobel ödüllü saygın bilimciler vardı.
ABD’deki huysuz bilimcilerin başını çeken fizikçi Szilard, daha 1933’teki çalışmalarıyla atom bombasına giden yolu açmış, Macaristan göçmeni bir Yahudiydi. Birkaç merkezde süren atom çalışmalarına katılan başka rahatsız bilimcileri de bombanın atılmasına karşı girişimde bulunmak için topladı. Szilard, daha ABD Başkanı Franklin Roosevelt 12 Nisan 1945’te ölmeden, Mart’ta atom bombası atılmamasını isteyen bir memorandum hazırladı. Daha sonra dünyanın ilk nükleer reaktörünün bulunduğu Şikago Üniversitesi’nde Manhattan Projesi’ne bağlı Metalürji Laboratuvarı’nda çalışan 70 bilimcinin de imzaladığı bir dilekçe hazırlıyor. Bu dilekçeye Los Alamos’taki bilimcilerden de imza almak istiyor tabii ve metni dolaştırsın diye Edwin Teller’e başvuruyor, hani şu hidrojen bombası yapmak için tutturan bilimci. Edward Teller dilekçeyi Oppenheimer’a, o da Manhattan Projesi Direktörü General Leslie Groves’a (filmde Matt Damon oynuyordu) teslim ediyor. Groves da ‘Gizli’ damgası vurup kasaya atıyor. Bunlara yer vermeyen filmde, Oppenheimer siyasilerle toplantıya girecekken koridorda ayaküstü Szilard’la konuşuyor, onun itirazlarını ileteceğini söylemekle yetiniyor.
Oppenheimer’ın dilekçeyi teslim ettiği General Groves zaten Szilard’ı etkisiz hale getirmenin yollarını arıyordu halbuki. Szilard, Britanya’daki bilimcilerden destek almak için kalkıp oralara gitmişti. Groves onun gizli bilgileri yabancılara sızdırdığını iddia ediyordu, Britanya’dan bunu kanıtlayacak belge istedi, ama böyle bir durum da yoktu, belge de.
Szilard yılmadı, Truman’a vermek için bir sürü kapıyı çaldı, ama nafile.
Manhattan Projesi Los Alamos Laboratuvarı Direktörü Robert Oppenheimer, Szilard’a şöyle demişti: “Japonya’ya karşı kullanmadıkça dünyaya atom bombasının ne kötü bir şey olduğunu anlatamayız.” Filmde de duyduk bu görüşünü.
Szilard gibi düşünen bilimciler, insansız bir adada gösteri amaçlı bir atom bombası patlatılmasının ikna edici olacağını, Japonya’ya bir teslim olma fırsatı verilmesini savunuyordu. Bu gösteri patlatmasının Japonya’da bir yerde yapılmasını önerenler de vardı. Ama bu önerilere kulak asılmadı. 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya bir uranyum bombası (“Little Boy”), 9 Ağusutos’ta Nagazaki’ye bir plutonyum bombası (çölde denemesi yapılandan – “Fat Man”) atıldı.
Film hem görsel hem işitsel olarak etkileyici, hatta Jornada del Muerto çölündeki nükleer deneme ‘görkemli’. Peki Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan iki bombanın yarattığı cehennemi, trajediyi göstermek için neden kullanılmıyor bu teknolojik imkanlar? Sinemada, özellikle Holywood’da görsel-işitsel efektler o kadar önemli hale geldi ki, doğru dürüst senaryo olmasa da idare ediliyor, efektlerle caka satıp seyircinin gözünü boyamak kolay.
Şöyle duyurdu Truman 6 Ağustos’ta: “Onaltı saat önce bir Amerikan uçağı, önemli bir Japon Ordusu üssü olan Hiroşima’ya bir bomba bıraktı.”
Hiroşima’nın askeri bir üs olduğu doğru değildi, deniz üsleri vardı, ama bomba şehrin tam ortasına, en büyük tahribatı yaratsın diye 580 metre yükseklikte patlayacak şekilde bırakılmıştı, ölenlerin yüzde 90’ına yakını sivildi, kadınlar ve çocuklardı. Yani o hayran olunan sinema teknolojisinin, o efektlerin tam yeriydi Hiroşima ve Nagazaki; atom bombalarının sonuçlarını göstermek, seyirciyi nükleer silahların kıyamet getirici olduğuna ikna etmek için.
Ama hayır, film Oppenheimer’ın, General Groves’un, Truman’ın kararlarıyla yüzleştirmiyor seyirciyi. Savaşın ve ‘zafer’ in görkemini göstermek, daha doğrusu, savaşı görkemli göstermek için kullanılıyor bu efektler asıl olarak; tam tersini yapmak gerekir, savaşın dehşetini göstermek için, trajediyi göstermek için kullanılmalı. Oppenheimer’ın yukarıdaki cümlesini ödünç alıp şöyle diyelim:
“Japonya’ya karşı kullanılan nükleer silahların sonuçlarını etkili bir şekilde göstermedikçe dünyaya atom bombasının ne kötü bir şey olduğunu anlatamayız.”
Tuhaf bir simetri sırıtıyor burada.
Amerikalı yetkililer 1945’te ikna edici olmayacağı gerekçesiyle bir gösteri patlatmasını reddediyor, yönetmen Nolan ise 78 yıl sonra nükleer silahlara karşı yaptığı filmde gerçek bombanın etkilerini göstermeyi reddedip test patlamasının görkemine sığınıyor.
Tam bu noktada sıkı bir eleştiri daha var. Denemenin yapıldığı Tularosa havzasında 150 mil içinde 500 bin kişi yaşıyormuş o zaman, bu insanlar ne patlatmadan önce ne de sonra uyarılmış. Patlatma sonrasında insanların radyasyona ne kadar maruz kaldığı bile araştırılmamış. Denemeden sonraki yıllarda lösemi ve öbür kanser türleriyle ilgili şikayetler gelmeye başlamış, ailelerinde böyle hastalıklar olmayan kişilerden.
Laura Grego, bu savsaklamanın, bu kayıtsızlığın ABD’nin savaş sonrası nükleer deneme programının bir kuralı haline geldiğini söylüyor. ABD Ulusal Kanser Enstitüsü verilerine göre 200’den fazla yerüstü patlatmayı da içeren bu nükleer denemeler yüzbinlerce fazladan kanser vakasına yol açmış. Kısacası, siyasiler ve kimi bilimciler gibi Oppenheimer da bu feci durumu görmezden gelmiş.
Peki, ABD niye attı o zaman atom bombalarını Japonya’ya?
Yalta Konferansı’nda (4-11 Şubat 1945) varılan anlaşmaya göre Almanya’nın teslim olmasından üç ay sonra Sovyetler Birliği Japonya’ya savaş ilan edecekti – o saate kadar birbiriyle savaş halinde değildi bu iki ülke- Almanya 7 Mayıs’ta teslim olmuştu.
Potsdam Konferansı’nın tarihi ABD’deki nükleer denemeye göre ayarlanmıştı: 17 Temmuz-2 Ağustos 1945. Nükleer deneme 16 Temmuz’da yapılmıştı. Potsdam’da Truman, yeni ve muazzam etkili bir silah yaptıklarını Stalin’e ayaküstü söyledi. Stalin hiç renk vermedi. “Japonya üstünde iyi kullanmalar” dedi. Atom bombasının Ruslar üzerinde etkili olacağı düşünülmüştü. Truman günlüğüne şöyle yazmıştı:
“Ruslar dünyayı fethetmeye çalışıyor. (…) Kaba kuvvet Rusların anladığı tek şey.”
Sovyetler Birliği 8 Ağustos’ta Japonya’yla savaşa girdi. Japon işgali altındaki Mançurya sınırına zaten asker yığmıştı. Avrupa’da Nazi ordularını süpüren Kızılordu büyük bir alana yerleşmişti; Almanya’nın ve Doğu Avrupa ülkelerinin kaderiyle ilgili tartışmalarda bir anlaşma zemini bulunamamıştı; ABD ve Britanya rahatsızdı. Şimdi de Asya… Sovyetler Asya’ya da nüfuz alanı kazanmadan Japonya teslim olmalıydı, 15 Ağustos’ta oldu.
Atom bombalarının Japonların teslim olmasıyla ilgisi yoktu. Amerikalı tarihçi Gar Alperovitz’in Atomic Diplomacy: Hiroshima and Potsdam (1965) ve yeni açılan arşivleri de değerlendirerek 1996’da yayınladığı daha kapsamlı The Decision to Use The Atomic Bomb kitabında anlattığı gibi savaş sonrası düzen için atılmıştı o bombalar. Tahran ve Yalta konferanslarında (Potsdam’da da) hem dünya düzenini, uluslararası kuruluşlar hem de ülkelerin iç düzenini ayarlama kavgası veriliyordu. Atom bombaları da bu kavgada etkin olmak içindi, Sovyetler Birliği’ni dizginlemek içindi. Japonya’ya atılacak atom bombalarıyla Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da daha kolay idare edilebileceği düşünülüyordu.
Truman’ın bir türlü randevu vermediği bilimci Leo Szilard, işte bu büyük plana, muazzam oyuna karşı çıkmış oluyordu. Truman, Roosevelt ölünce başkanlığı da Manhattan Projesi’ni de kucağında bulmuş, bu konulara uzak mı uzak biriydi. Truman, sonunda, James Byrnes’a gitmesini tavsiye eden bir haber gönderdi Szilard’a. Byrnes’u gördünüz filmde, hani Truman atom bombasını Hiroşima’ya attıktan sonra Oppenheimer’ı kabul edip odasında görüşmüş, bilimadamının “Elimi kana buladım” demesi üzerine, ceket cebinden çıkardığı mendili uzatmıştı ya, hani Oppenheimer odadan çıkarken “Bu sulugözlüyü bir daha görmek istemiyorum” diye gürlemişti ya, işte o sahnede kanepede oturan kişi Byrnes’tu. (Truman bu lafı o görüşmeden neredeyse bir yıl sonra ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dean Acheson’a yazdığı bir mektupta etmiş. Filmle ilgili başka teknik eleştiriler için şu yazıya bakılabilir.)
Szilard 27 Mayıs’ta görüştüğünde Byrnes hükümette görevli bile değildi, atom bombalarıyla ilgili konularda Truman’ın şahsi temsilcisiydi. Ama savaşın sonunda (3 Temmuz’da) dışişleri bakanı olan o Byrnes, ‘atomik diplomasi’ nin mimarlarından biri, hatta belki de asıl mimarıdır ve dolayısıyla Soğuk Savaş’ın da. Sonraki 50 yılı belirleyecek adımları atan adamdır filmde figüran gibi gördüğümüz Byrnes.
Japonya’ya atılan atom bombaları dünyayı daha güvenli bir hale getirmedi. Franck Report’un, Szilard Dilekçesi’nin dediği oldu. Sovyetler Birliği ilk atom bombasını ABD’lilerin beklediğinden önce, 1949’da yaptı ve nükleer silahlanma yarışı başladı, nükleer savaş tehdidi de hep başımızın üstünde sallanıyor.
https://www.diken.com.tr/oppenheimerin-tuzaklari/
=======================
@mesudersan
[email protected]
Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) Başkanı Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz, sülük ve hacamatın yol açtığı ciddi enfeksiyonlara karşı uyardı. PRP, ozon, mide botoksuna bağlı da çok ciddi enfeksiyonlar gördüklerini belirten Yavuz, “Bu yöntemlerin yararına dair kanıtlar çok zayıf olduğu halde, aşırı uygulanıyor” dedi.
Sağlık Bakanlığı geleneksel tıp uygulamalarını düzenlemek için 2014’de bir yönetmelik çıkarmış ve Geleneksel, Tamamlayıcı ve Fonksiyonel Tıp Uygulamaları Dairesi’ni kurmuştu. İlgili yönetmeliğe göre 15 uygulama tanımlı. Bunlar akupunktur, apiterapi, fitoterapi, hipnoz, sülük, kupa, larva ve ozon uygulamaları, homeopati, kayropraktik, mezoterapi, proloterapi, osteopati, refleksoloji, müzik terapi. Yönetmeliği göre, söz konusu geleneksel yöntemler bakanlıkça yetkilendirilmiş ünite ve uygulama merkezlerinde, ilgili alanda sertifikalı tabipler ve diş hekimleri tarafından yapılabiliyor. SGK kamu ya da anlaşmalı kurumlarda yapılması halinde bu uygulamaları ödüyor.
Ama bu uygulamaları yaptıran hastaların karşılaştıkları ciddi komplikasyonları tedavi etmek modern tıbba kalıyor.
İstanbul Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği’nde de çalışan ve bu uygulamalara bağlı vakalarla ilgilenen Yavuz, “Lütfen akıllı olun” çağrısı yaptı: “En doğru tedavi, bilimsel kanıtlarla bulunmuş tedavi. Bugünkü hastalarımdan biri diz protezli bacağına hacamat yaptırmış diyabetli. Bacağında ağır enfeksiyon gelişmiş. Bir başkasının vücut ağrıları için ağız içi dahil her yerine sülük uygulanmış. Derin yerleşimli baş boyun enfeksiyonu olmuştu. Oysa ki hacamat ve sülüğün tıpta yeri yok denecek kadar az. Diğer yöntemlerden PRP’yle omurga, eklem, yüzde, ozonla omurgada, mide botoksuyla botulizm gibi çok ciddi enfeksiyonlar gördüm.”
Modern tıbbın kanıta dayalı hareket ettiğini, söz konusu yöntemlerin varsa faydalarının kanıtlarıyla ortaya konması gerektiğini belirten Yavuz, şöyle devam etti: “Birçok kanıtı olmayan uygulama, kontrolsüz şekilde çok fazla yapılıyor. O nedenle çok kaygılanıyorum. Bunların hiçbiri güncel tedavi rehberlerine girmedi. Kliniklerde zararlı etkilerini görüyoruz. Enfeksiyon komplikasyonları oluyor. Ameliyatlardan sonra da enfeksiyon gelişebilir. Ama hastanın ameliyatla belki hayatı kurtuluyor ya da yürüyebiliyor. Modern tıpta, müdahaleyle elde edilen kar, zarardan daha fazlaysa yaparız. Etkisi kanıtlanmamış bu yöntemlerle ne kar elde edileceği belli değil fakat zararı çok. Ölümlere de yol açabiliyor.”
Sülük vurulmasında da enfeksiyon riski var. Literatüre göre, enfeksiyon oranları yüzde 2,5-20 arasında değişiyor. En sık enfeksiyona neden olan aeromonas bakterisi. Aeromonas kan zehirlenmesi, bağ dokusu yangısı ve menenjite dahi yol açabiliyor.
Yavuz, “Sülüğü Mısır Çarşısı’ndan alıp kullanıyorlar. Sülükler deri bütünlüğünü bozuyor. Özellikle diyabetiklerde, derideki zararlı olmayan bakteriler vücuda girip enfeksiyon yapabiliyor. Protezi olanlarda sülük sonrası çok zor ve ağır enfeksiyon gelişiyor. Diş etinde iltihap var diye ağıza, sağdan soldan aldıkları sülükleri yapıştırıyorlar. Bunlar normal tıbbi uygulamalarmış gibi, yaygın bir şekilde kullanılıyor. Mesela ozonun ekleme yapılmasıyla çok tehlikeli olabilen eklem enfeksiyonuna yol açılabiliyor” dedi.
Hacamat da deri bütünlüğünü bozuyor. Özellikle diyabetik hastalarda, bağışıklığı baskılanmışlarda deri bütünlüğünü korumak çok önemli. Çünkü deri, enfeksiyonların vücuda girişini engelliyor. Yavuz, “Diyabetik hasta ağrım var deyip hacamat yaptırıyor, kan akıtıyor, oradan mikrop kapıyor. Yara iyileşmiyor. Hacamat sonrası ciddi enfeksiyon olan hastamız var” dedi.
PRP’nin (trombositten zengin plazma) çok kötü ortamlarda hazırlandığını anlatan Yavuz, “PRP’ye bağlı bir küf enfeksiyonu gördük. PRP omurga kemiğine yapılmış ve hasta küfü almıştı. İdeal koşullarda hazırlanmadığı için PRP nedeniyle eklem enfeksiyonları çok yaygın görülüyor” diye anlattı.
Ozon tedavisinin de çok yaygın kullanıldığını belirten Yavuz, “Biz çok zararlarını görüyoruz. Kaygılıyım açıkçası. Bir hastanın kemiğinde ozon sonrası enfeksiyon oldu. Aylar, yıllarca uğraştırıyor, felç kalabiliyor hastalar” uyarısı yaptı.
Bu geleneksel yöntemler, her sosyoekonomik ve kültürel seviyede kabul görüyor. “Benim açımdan en üzücüsü de bu” diyen Yavuz şunları söyledi: “Biri hacamat, sülük yaptırıyor öbürü PRP, ozon. Bence aralarında fark yok. Hepsi kanıtı olmayan uygulamalar. Bu sorunu usanmadan gündemde tutmak zorundayız.”
Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Çağatay Güler, hekimliğin en ilkel dönemlerine ait uygulamaların onaylanarak geçerli hale getirildiğini söyledi. Bu, tıp dışı uygulamaların neden olduğu sorunların kayıt sistemindeki yetersizlikler nedeniyle üzerinin örtüldüğünü belirten Güler, “Ciddi bir kayıt sistemi ve bağlantısı bulunmadığından söz konusu durumlar ortaya çıktığında bu uygulamayla yol açtığı sorun arasında ilişki kurulamıyor. Tıbbi kayıt sisteminin kar ve zarara yönelik reçete kayıtlarından çok daha önemli olduğu artık kabul edilmeli. Tıp dışı uygulamalara bağlı sorunların örtülmesine ve yok sayılmasına izin verilmemeli” dedi.
Güler, mevcut sağlık kayıt sisteminde sülük vurulması, hacamat, ot ilacı vb. uygulamaların yarattığı tehlikelerin farkına bile varılamadığını söyledi: “Örneğin sülüklerin üzerinde ince diş dizileri sıralanan üç çeneleri var. Uygulandıkları kişinin derisini dişleri ile yırtarak tükürükleri ile kan pıhtılaşmasını önleyici maddeler akıtırlar. Aslında bu maddelerin çoğu saflaştırılmış, dozu ayarlanabilir maddeler olarak elde edildi. Doz aşımına bağlı zehirleyici etki her zaman söz konusu. Sülük vurulmasıyla ilgili başlıca sorunlar enfeksiyonlar, kansızlık, sülük göçü, alerjik tepkiler. Sülük kendini yara dokusunun içine gömebilir. Alerjik tepkiler basit kaşıntıdan ileri derecede alerjik tepkilere kadar değişiklik gösterebilir ve ölümcül olabilir. Isırık yerinden uzaktaki dokularda, dudak ve göz çevresinde ileri derecede şişlikler görülebilir. Baş ağrısı, baş dönmesi ve bayılma ortaya çıkabilir. İleri derecede kan kaybına ve buna bağlı kansızlığa neden olabilir.”
Hastanede hacamat devri: Sertifikalı doktorlar görev başına
⦿ https://www.diken.com.tr/hastanede-hacamat-devri-sertifikali-doktorlar-gorev-basina/
https://www.diken.com.tr/prp-ozon-suluk-hacamat-gibi-uygulamalar-enfeksiyona-davetiye-cikariyor/
=======================
Azm-u hamam edelim, sürtüştürem ben sana,
Kese ile sabunu, rahat etsin cism-u can.
Lal-u şarap içurem ve ıslatıp geçirem,
Parmağına yüzüğü, hatem-i zer drahsan.
Eğil eğil sokayım, iki tutam az mıdır?
Lale ile sümbülü kakülüne nevcivan.
Diz çökerek önüne ılık ılık akıtam,
Bir gümüş ibrik ile destine ab-ı revan.
Salınarak giderken arkandan ben sokayım,
Ard eteğin beline, olmasın çamur aman.
Kulaklarından tutam, dibine kadar sokam,
Sahtiyenden çizmeyi, olasın yola revan.
Öyle bir sokayım ki, kalmasın dışarıda hiç,
Düşmanın bağrına, hançerimi nagehan.
Eğer arzu edersen, ben ağzına vereyim,
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman.
Herkese vermektesin, bir de bana versene,
Avuç avuç altını, olsun kulun şaduman.
Sen her zaman gelesin, ben Vehbi’ye veresin,
Esselamun aleyküm ve aleykümesselam...
😎
=======================
Beynin çeşitli yerlerini keserek, biçerek, elektrikle, manyetik alanlar, kimyasal uyarıcılar ile uyararak yukarıda bahsi geçenleri etkilemek mümkündür.
Kalp bütün bu işlerle en ufak alakası olmayan bir organdır.
Kalbe etki ederek duyguları, algıları, yargı, bilinç ve kişiliğe etki etmek imkansızdır.
Beyin çalışır durumda olduğu sürece hisleriniz, duygunuz, algınız, yargınız, bilinciniz, kişiliğiniz var olacaktır.
Beyin durduğunda, öldüğünde, çürüdüğünde beyinde depolanmış olan bütün bilgi tıpkı bir şekerin çayda erimesi gibi cesedin etrafında dağılacaktır.
Keşke ülkemizde doğru düzgün örgün okul eğitimi olsaydı.
Ek olarak metafizik ciddi bir iştir.
Matematik, felsefe ve mantık metafizik bilimlerdendir.
Metafizik demek fizik ötesi bilim demektir.
Din ise asla metafizik bilimlerin bir şubesi değildir.
Misal matematik, felsefe ve mantıkda içsel tutarlılık çok önemlidir.
Dinlerde ve islamiyette ise içsel, dışsal, her şekilde sayısız tutarsızlık vardır.
Nedir bu tutarsızlıklar derseniz?
Oturup dini eleştiren fikir adamlarının kitaplarını okumanız lazım.
İlhan Arsel, İsmet Zeki Eyüpoğlu, Abdullah Rıza Ergüven, Ahmet Nedim Çakmak, Ali Rıza Demircan, Arif Tekin, Baki Yaşar Altınok, Bertrand Russell, Bronis?aw Malinowski, Cengiz Özakıncı, Charles Darwin, Elvin Azar Süzer, Erdoğan Aydın, Faik Bulut, Henri Laborıt, Jean Meslier, Jose Rodrigez Dos Santos, Lev Nikolayeviç Gumilöv, Maria Dzıelska, Mark Engels Lenin, Mehmet U.Sakioğlu, Montaigne, Muazzez İlmiye Çığ, Nedim Gürsel, Nietzsche, Richard Dawkins, Texe Marrs, Turan Dursun, Wolfgang Günter Lerch
Müslümanlar yine hayal kuruyor.
Afganlar, Pakistanlılar, Bangladeşliler, Suudiler, Sudanlılar gerçek İslamı bilmiyormuş.
Onların din pratikleri Kur’anda yokmuş.
Onlar hadisleri bilmiyor, icmaadan falan anlamıyorlarmış.
Bi biz Türkler, dıştan takma Müslümanlar konuyu anlamışız.
Ankastre Müslüman Araplar ise bi mok anlamamışmışmışmış...
Emin olun bu iletileri gönderenler zannettiğiniz kadar moron değil.
Bunlar ücretli troller.
Son zamanlarda bütün gruplarda organize şekilde yer alıyorlar.
Argumanları son derece aptalca.
Bir sürü akıllı insan da bunlara cevap veriyor.
Ancak, temcit pilavı gibi aynı saçmalıkları tekar tekrar bütün sosyal medya mecraında dile getiriyorlar.
Neden?
Çünkü devletin dini koruma konusunda hassasiyeti olan yöneticileri, gençlerin Deizme ve benzerlerine yönelmesini, halkın İslamdan yüzçevirimesini durdurmak istiyor.
Ve bu nedenle bazı belediyeler, vakıfla, örtülü ödenekler yoluyla bu salakları finanse ediyorlar.
Konu bu kadar basittir.
Haaa unutmadan bir amaç daha var onu da söyleyim.
Fişlemek.
Sonradan kullanmak üzere.
Haberiniz olsun.
=======================
12 August, 2023 04:45
Ah be Avcı Musa! Durdun durdun da tam emekli olurken, PAŞA kelimesinin de içine ettin!
CB Erdoğan, Avcı Musa’ya çini tabak armağan ederken, Paşacık salya-sümük ağlamaya başladı! CB’nına doğru yürürken şöyle seslendi; “Sarılmak istiyorum, öpmek istiyorum Sayın Cumhurbaşkanım! Lütfen izin verin. Sizi Kibariye öptü, Putin yanaktan öptü (Rusların kültüründe, erkek erkeğe dudaktan öpüşmek, saygı ifadesi olarak kabul edilir, iyi ki dudaktan yumulmadı), Esad da öptü, Mehmet Barlas yanağınızdan kesme aldı. Eğer ben size sarılamazsam, Ahmet Kaya gibi kafama sıkar giderim!”
Paşa, özel yaşamında kimi öper, kime öptürür, kime arkasından sarılması için izin verir, kendisinin bileceği iştir! Fakat, siz binlerce yıllık Türk Ordusunun temeli olan KARA KUVVETLERİ KOMUTANI iseniz, emekli olsanız da “Atatürk’ün Ordusunun bir Komutanı” olduğunuzu unutamazsınız.
Adam gibi adam olmak zorundasınız. Sıfatınıza yakışmayan yerlere (mesela bir Gay Bar’a gidemez, it-kopukla meyhanede bir masada oturamazsınız. Ha ben bu kadar sıkıntıya gelemem diyorsanız, EMEKLİLİĞİNİZDE Türk Milletinin size tanıdığı ayrıcalıklardan da vaz geçeceksiniz.
Örneğin, size tahsis edilen villada oturmayacaksınız, size tahsis edilen oto ve korumaları kullanmayacaksınız, bindiğiniz otonun benzinini maaşından ödeyeceksiniz. Hem canım cennette, hem her gün baklava, yok öyle bir dünya Paşacık…
Ben, bu tarz resmi-Sivil “Devlet Memurlarına öğüt verdikçe, bunlar beni mahkemeye verdiler.
İlki, Hulusivil Akar Genelkurmay Başkanı iken yanına Kankası MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı alarak, “Atatürk’e hakaret eden, Cumhuriyet Okulları HAİN yetiştirdi” diyen yobazı evinde ziyaret etti. Hastanede de başka bir yobaza geçmiş olsun ziyaretinde bulundu!”
Bu kişiye dedim ki; “Siz Atatürk’ün oturduğu koltukta oturuyor, onun giydiği üniformayı giyiyorsunuz. Üzerinizdeki üniforma İ. Melih Gökçek’in zabıta üniforması değildir. Bunu yapamazsınız! Yapmakta ısrar edecekseniz istifa ediniz!”
Beni, “Hakaret Gerekçesiyle” mahkemeye verdi, anlı-şanlı Türk Adaleti de, beni 11 ay 20 gün hapse mahkum etti! (Üstelik Yargıç bir kadındı!)
Tombalak Paşa vardı, Özel Necdet! “Ona da, Paşa çok eğiliyorsun, (adeta ters L) gibisin. Duruşun bir paşa gibi olsun, ‘Uzun Eşek’ oyunundaki gibi duruşun olursa sırtına binen, atlayan çok olur, yapma” dedim, haydi mahkemeye!
Bu ikili zannettiler ki, sanki ben bunlara “vurun-kırın-darbe yapın” diyorum. Değil kardeşim, değil!
Ben şunu diyorum; “Anayasamızın değiştirilemez maddelerine sahip çıktığınızı, Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlı olduğunuzu, çağdaş eğitimin ve Laik Cumhuriyetin vazgeçilmezleriniz arasında olduğunuzu gösterin!
Örneğin bu Avcı Musa gibi ağlamayın, Türk Devletinin kurucusuna AYYAŞ diyen adama (Makamına Saygı duyun ama) sarılmayın be arkadaş!
Örneğin, Ayasofya minberinden, Atatürk’e hakaret eden, “Günaydın” demeyin diyen, zırhlı Mercedes’li, altın işlemeli kaftanlı, saray gibi evlerde uşaklarıyla yaşayan Diyanet İşleri Başkanının ELİNİ SIKMAYIN yahu!
Yanmaz kefen satan, uçan takunya satan sahtekarların elini sıkmayın, tavır koyun!
Örneğin, Türk Ordusunun Suriye’de ne aradığını, sınırlarımızın güvenliği sizlere ait olduğu halde, 13 milyon kaçak sığınmacı-katil-teröristin nasıl, pikniğe gider gibi ülkeye girdiğini anlatın. Size verilen KANUNSUZ EMİRLERE neden uyduğunuzu, devletin esas sahibi Türk Milletine bir anlatın…
Kibarım Paşacıklar;
Beni anladığınızı sanmıyorum. Sizlere iki önerim var.
Birincisi,
Sizden önce emekli olmuş Komutanlarınızı ziyaret edin, nasıl yaşadıklarını görün. Bir sokakta yürürlerken, halkın onlara gösterdiği saygıyı, sevgiyi görün.
Ama kime diyorum ki; 85-90 yaşındaki SUÇSUZ ve hasta Komutanlarını, sırf bir inat uğruna zindanda tutan adama sarılan Paşacıklara ne anlatılır ki?
İkincisi;
Beni ziyarete gelin, size 74 yaşında bir delikanlı olarak ben bi sarılayım, ama sımsıkı sarılayım. Nefesiniz yeter de hayata tutunabilirseniz, inanın düzelirsiniz!
Son not; Yakında hepiniz yargılanacaksınız, biliyor musunuz?
Bir kısmınız Yüce Divanda, bir kısmınız Divan-ı Harpte!
Ne demişti Büyük Atatürk;
“İhanetin nedeni olmaz, (Sütü bozuksa, ne yaparsanız yapın ihanet eder) bedeli olur. O bedel birgün mutlaka ödetilir…”
Sağlık ve başarı dileklerimle 12 Ağustos 2023
Rifat Serdaroğlu
=======================