İçindekiler
Naci Kaptan: KARŞI DEVRİM * HOLDİNGLEŞEN TARİKATLAR, CEMAATLER 4 1
Kubilay Aziz ERSOY: İyi Uykular Türkiye’m! 5
BUGÜN 20 TEMMUZ 2023 10
Türk Boğazları ve Montrö Türk Boğazları Sözleşmesi | Kılavuz Kaptan Ali Cömert 10
Barış Terkoğlu: Millete koyu verir mi derken Cengiz İnşaat’ı koyuverdi 11
Aslında evrensel olan uzlaşma ahlakıdır. 14
Soru inanan Müslümanlara karşılık inanmayanlar ne kaybetmiştir, Müslümanlar ise ne kazanmıştır? 14
İnanın yazacak kelime bulamadım. 17
Çok yazık çok! 17
Vadedilmiş Topraklar Ne Anlama Geliyor Ve Hangi Bölgeyi Kapsıyor? 17
Etyen MahçupyanBaşarısız 2016 darbe girişimi asıl darbeyi Kemalizm’e vurmuş olabilir mi? 19
Zahide UÇAR:TARİKAT NEDİR, NEDEN İHTİYAÇ DUYULUR? 24
Zekai Aksakallı ilk kez konuştu... Hulusi Akar’a ikinci salvo... 15 Temmuz öncesi defterler yeniden açıldı 28
Başı açık olan kadınlar izlemesinler! 38
4 Yıl Süren Gombe Şempanze Savaşı Bize Ne Öğretti? 38
Necati Doğru: Asset satmaya gittik! Gizli hasetlik bulduk! 41
Aldatıldık, dünya böyle değil! 44
Yeni restoran açan birisinin acı ve gerçek itirafları: 46
=======================
cumhuriyetdede@gmail.com
18 Temmuz 2023
“Şeyhlik, şıhlık kavramı, 5000 yıl önceki totemizm kavramının insana dönüşmüş halidir. Bu toplumda şeyh, şıh çok, fakat tek filozofumuz yok! O nedenle olguyu okuyamıyoruz.”
“Biyolojik yönden aklı bozuk insanların evliyadır diye peşlerinden koşup, “Benim hâlim ne olacak?” diye soranlarımız var!”
“Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz! Fakat onlar kendi insanlarını sömürmüyorlar. Biz ise dışarda değil, içerde sömürgeciyiz. Kendi insanımızı sömürüyoruz. Buna “ ekonomik ensest ilişki” deniyor. Bana göre en büyük vatan hainliği budur.”
“Bu ülkede en çok satılan, en çok satın alınan fakat hiç kullanılmayan tek şey dindir. Bunu satın alan halk problemlidir! Halkın zihin yapısı problemlidir! Bu problemlerin faturasını millet olarak birlikte ödüyoruz” (Prof. Dr. Niyazi Kahveci – İlahiyatçı, yazar, araştırmacı)
Hiçbir yerde “Ben, Cumhuriyetin yıkılması ve şer’i hukuka geçilmesi için çalışıyorum” diye mertçe ve açıkça konuşan bir dinci siyasetçi göremezsiniz. Bunların hepsi sinsi, art niyetli, korkak, sapık kişilerdir. Bunları tanımak için bazı ayıraçlar vardır! Turnusol kâğıdı gibi… 28 Şubat Kararları bunlardan biridir!
Laikliğin olmadığı yerde cumhuriyet, demokrasi, halkın egemenliği olmaz; teokrasi, din devleti, ruhban sınıfının egemenliği olur. AKP 21 yıllık karşıdevrim sürecinde, laiklik ilkesini fiilen ortadan kaldırarak anayasayı ihlal etmiştir, anayasal düzeni yıkarak sivil darbe yapmıştır, Cumhuriyeti yıkarak teokrasiyi kurma sürecine girmiştir.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da seçimden önce Nurcuları ziyaret ederek, Atatürk’e deccal diyen Said Nursi’nin kitabının Diyanet tarafından basıldığını duyurdu. Menzil’le ilişkisi bilinen Beşir Derneği’ne ise Erdoğan tarafından seçimden önce “Devlet Üstün Fedakârlık Madalyası” verildi.
Bu arada ilginç bir açıklama gündeme düştü;
CHP Milletvekili Bülent Kuşoğlu şöyle diyordu; “Şu anda toplumu kültür ve inanç konusunda besleyecek bu damardan yoksunuz. Bu tür kurumlara ihtiyaç var, yeniden kurulması için gerekli hazırlıkların yapılması gerekir. Tekke ve zaviyeler, çağdaş kurumlar olarak tekrar benimsetilmeli. ‘Bunlar irtica yuvaları!’ Yok öyle bir şey. Tam tersine kültür yuvaları.”
Geçmişte Kılıçdaroğlu’nun İRTİCA TEHLİKESİ olmadığını söylemesinden sonra bir CHP milletvekilinden böyle bir açıklama gelmesi CHP’nin kuruluş ilkelerinden ve laiklikten uzaklaştığını açıkça gösteriyordu… Kuşoğlu açık açık yasaklanmış olan tekke ve zaviyelere, tarikat ve cemaatlere göz kırpıyordu.
İlahiyatçı Prof. Dr. İbrahim Maraş bu duruma tepki gösterdi. Maraş, “Türkiye nasıl dışarıdan kıskaca alınmaya çalışılıyorsa, içeriden de miadını yüzlerce yıl önce doldurmuş, medreseli zihniyetin kuşatması altına alınmaya çalışılıyor” dedi. “Türkiye, merdivenaltı medreseler yoluyla selefileştiriliyor. Türkiye’de ciddi bir ilahiyat yüksek eğitimi var. Bütün okullarda seçmeli dersler ve zorunlu dersler var. Din eğitiminin yapılacağı yerler buralar. Ülkeyi yönetenlerin, ileride kendilerinin de toplumun bütünün de başına bela olabilecek bu sözde alternatif din eğitimine dur demesi gerekli. Çocuklar devletin okullarında okumak istiyor. Eğitimden anlamayan saçma sapan ellere onları teslim etmek ihanettir.”
İlahiyatçı ve felsefeci Prof. Dr. Şahin Filiz ise tarikat ve cemaatlerin uzantıları olan medreselerde kamuoyuna yansımayan ölüm, işkence ve baskıların olabileceğine işaret etti. Bu yapıların sadece yasadışı değil, aynı zamanda ahlak ve insanlık dışı olduğunu vurguladı. Filiz, “Mevcut iktidar, tarikat ve cemaatlerin bu yasadışı faaliyetlerine her türlü desteği veriyor. ‘Paralel İslam’ ve ‘paralel eğitim’ kurulmasının yolunu açıyor. Yasal kurumlara karşı yasal ve ahlaki olmayan ‘paralel kurumlar’ın teşkili, ‘paralel devlet’ yapılanmasına karşı göğsünü siper etmiş Türk ulusunun FETÖ ile mücadelesine karşı da en hafif deyimle saygısızlıktır” dedi.
İktidar, Mayıs 2023 seçimlerinden sonra anayasayı ve eğitimi din kurallarına göre değiştirmek için yeni yeni adımlar atıyor. Bir yandan başörtüsüyle ilgili anayasa değişikliğini TBMM’ye getirirken bir yandan da yaptığı protokollerle okullara imam, din adamları görevlendiriyor. Laik Cumhuriyetten, Öğretim Birliği’nden, demokratik düzenden daha çok uzaklaşıyor. Din ağırlıklı bir devlet yönetimine doğru koşuyor.
Bu süreç devam ederken gündeme düşen habere göre MEB ile Diyanet yeni bir protokol yaptıkları ortaya çıktı. İlköğretimde görev yapan öğretmenlerin dışlanarak ÇEDES isimli yeni bir proje ile eğitim diyanete teslim edildi.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile ortak yürüttüğü proje tartışma yarattı. Okullarda öğrencilere hem yaz aylarında hem de eğitim yılı boyunca spor, izcilik, matematik gibi derslerle birlikte imam ve vaizler tarafından “değerler eğitimi” de verilecek. 2021 yılında ortaokullarda uygulamaya başlanan ve bu yıl ilkokul ve liseler dahil tüm okulları kapsayan şekilde düzenlenen “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” adlı ÇEDES Projesi kapsamında okullarda “manevi danışmanlar” yer alacağı açıklandı.
AKP dönemine değin aralıksız sürdü. Sonra yapılan düzenlemelerle adım adım laiklikten, bilimsel eğitimden uzaklaşıldı. Özellikle 2012’de getirilen 4+4+4 düzenlemesiyle, eğitim yoğun bir biçimde dinselleştirildi. Milli Eğitim Bakanlığı’nı Diyanet İşleri Başkanlığı, tarikatlar sardı. Okulla caminin işlevi birbirine karıştırıldı. ( CUMHURİYET – Mustafa GAZALCI – 19 Haziran 2023
İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü, ‘Manevi danışmanlık’ projesi ile kentte her üç okuldan birine imam görevlendirildi. Okullar arasında İmam Hatip Liselerinin ve kadın vaizlerin de olması dikkat çekti.
İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü, ‘Manevi danışmanlık’ projesi ile İzmir’de 842 ilkokul, ortaokul ve liseye imam, müezzin, vaiz kuran kursu öğreticisi görevlendirmesi yapıldı. İl Müftülüğü ile yapılan bu uygulamayı değerlendiren Veli-Der İzmir Şube Başkanı Necati Kalafat ise yapılanın bir kadrolaşma çalışması olduğunu ve gericiliği eğitimin içerisine sokmak olduğunu söyledi.
İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile İzmir İl Müftülüğü arasında üç yıl önce imzalanan ‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi’ ile İzmir’de, müezzin, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve kuran kursu öğreticisi atanmaya başlandı. 2 bin 497 okulun bulunduğu İzmir’in 30 ilçesinde ilk olarak imam hatip mezunu 842 kişinin okula görevlendirme yapıldı. Atama yapılmayan diğer okulların tamamına ise 1 yıl içerisinde atama yapılacağı öğrenildi. 842 okul içerisinde İmam Hatip Lisesi ve Anadolu Liseleri bulunması dikkat çekerken okullara atananlar arasında kadın vaizlerde yer alıyor. (Cumhuriyet – 05.06.2023)
14 Mayıs seçimleriyle oluşan Meclis, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yıllık tarihindeki en milliyetçi ve İslami siyasi köklerden gelme anlamında, en muhafazakâr parlamentosu oldu.
Kuruluşundan 80 yıl sonra ele geçirdikleri modern devleti, Aydınlanma devrimleri ile birlikte ortadan kaldırarak sivil bir darbe ile İhvan modeline geçtiler, “dava” dedikleri şifreli mesajın, 100. yılında Atatürk Cumhuriyetinin tasfiyesinin resmileştirilmesi olduğunu netleştirdiler. Her devrim belli aşamalardan geçerek vücut bulur. “Karşıdevrim” de herkesi uyutarak kimi aşamalardan geçti:
Yoksul halkın hazinesini talan ederek -ham hayal olan- şeriat devletinin öncü ideologlarına ve militanlarına devasa kaynak transferi sağladılar. Çankaya yerine Saray’da oturarak Atatürk’ü ve Cumhuriyeti hatırlattığı için Ulus’tan Çankaya’ya uzanan protokol yolunu iptal ettiler. Devlet tesislerine isimlerini vererek Kurtuluş Savaşı ve Atatürk karşıtlarını kutsadılar. Cumhuriyetin köklü kurumlarını ve bürokrasisini çökerterek koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni parti devletinden öte, aile devletine dönüştürdüler. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, iktidar destekli FETÖ kumpasları ile omurgasını kırdıktan sonra, okullarını, hastanelerini ve hiyerarşisini elinden alarak bu şanlı kurumu sıradan bir genel müdürlük haline getirdiler. TSK, hastanesi olmayan dünyanın tek ordusudur. Tarikatların ve dinci vakıfların kucağına bıraktıkları Türk milli eğitimini şeri eğitime dönüştürdüler.
Diyanet’in ihtiyacından fazla imam hatip liseleri açılması ile aslında neyin amaçlandığının bilincindeki aydın kesimin itirazları “Dinini bilenden ne zarar gelir” yaygarası ile bastırıldı ve bu iktidarla birlikte imam hatip ve ilahiyat furyası dalga dalga yayıldı. An itibarı ile bürokrasinin bütün köşeleri, başına getirildiği kurumla ilgisiz ilahiyatçı ve imam hatip kökenlilerin elinde. Bir bölümü Selefi/Vahhabi öğretisi ile yetiştirildikleri için Cumhuriyetin yıkılmasında ve devletin soyulmasında önemli roller üstleniyorlar. Saygın ve özgün meslekleri adına çok üzücüdür. (CUMHURİYET – Gani AŞIK – 21 Şubat 2023)
Naci Kaptan 18 Temmuz 2023
=======================
İstanbul İstiklal Caddesi’nde,
20 -25 yaşlarında bir genç,
Elinde "yeşil bir bayrak" açıyor…
Bir anda etrafında,
Afgan
Suriyeli
İranlı
Iraklı
Pakistanlı
Malezyalı "gençlerden oluşan on binler" toplanıyor…
Aralarına yerleştirilmiş binlerce,
Sakallı ve şalvarlılar…
Hep birlikte slogan atıyorlar.
► Burası İslam toprağı…
► Kafir Atatürk…
► Kahrolsun Laiklik…
Peki,
Kim bunlar?
Ortadoğu’da …
ABD’nin,
Terör
Cinayet
Hırsızlık
Tecavüz
Kaos için yetiştirdiği komando gençliği…
İngilizlerin…
Din satsınlar,
Gericiliği hakim kılsınlar,
Sömürü düzenimiz devam etsin diye,
Cemaat ve tarikatlarca beslenen uşakları…
İşte bunları!
Resmi - sivil binlerce polis seyrederken,
Halk şaşkınlıkla izleyip,
Caddeye giremiyor…
Bugün,
İstanbul İstiklal Caddesi işgal altında…
Yarın,
Ankara Kızılay Meydanı…
İzmir Konak Meydanı…
Tüm illerin meydanları ve taşra…
Artık işgal için,
Sayıları yetiyor artıyor bile…
Çünkü,
20 milyon civarında nüfus oluşturuldu bunlara…
Var ediliş sebepleri ise;
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) için…
BOP demek?
Emperyalizmin,
Ortadoğu’daki sömürü düzenine,
Yahudi-Arap kardeşliğinin öncülüğünde,
Laikliğin yok edilmesi,
Yerine şeriatçılığın hüküm sürmesi demek…
Nasıl isyan etmeyeyim?
Çünkü artık!
Güzelim Türkiye’mde,
Şeriat İN…
Laiklik OUT…
İşte bu nedenlerden dolayı…
Devlet Bahçeli’ye isyan ediyorum!
Düş artık Türkiye Cumhuriyeti’nin yakasından…
Ülkü ocaklarına isyan ediyorum!
Vatan sevmenin,
Milliyetçi olmanın…
Kabadayılık olmadığını,
Mafyacılık-çetecilik olmadığını,
Emperyalist ruha hizmet etmek olmadığını,
Anlayın - görün artık…
MİT’e isyan ediyorum!
Temizleyin artık içinizdeki,
MSS ajanlarını…
Türkiye için haberleşin…
TSK’lerine isyan ediyorum!
Sınırları kapatıp koruyun artık…
NATO şemsiyesi altındaki,
Gayri milli komuta kademesine siz de isyan edin…
Para babalarına isyan ediyorum!
Türkiye elden gidince,
Sizi,
Çocuklarınızı,
Torunlarınızı,
Paralarınız koruyamayacak!
Akademisyenlere - aydınlara isyan ediyorum!
Korku yalanın ürünüdür…
Yalan yönetimlerden korkmayın, çıkın artık kabuğunuzdan...
STK’lara isyan ediyorum!
Bozun rantçı rahatınızı…
Sanatçılara isyan ediyorum!
Türkiye elden gidince,
Sanat şemsiyesi altında,
Tanınmışlık sizi sokağa çıkaramayacak!
Siyasilere isyan ediyorum!
Türkiye elden gidince…
Ne dokunulmazlığınız,
Ne eşitsiz geliriniz kalmayacak!
Sıradan insanlar gibi sürükleneceksiniz...
Halka isyan ediyorum!
Türkiye elden gidince,
Ortadoğu’daki halklar gibi,
Bombalar altında aç-susuz yaşayıp öleceksiniz…
Hiçbir insanca yaşam hayaliniz,
İsteğiniz olamayacak!
İsyanımı bastırmamın,
Tek umudu,
Tek tesellisi,
Yukarıda isyan ettiklerim değil elbette!
Laik Atatürk Cumhuriyeti’nin,
Gençleri, kadınları var hâlâ...
İsmet Orhan
Esenlikle kalın....
Kubilay Aziz ERSOY
=======================
Kıbrıs Barış Harekâtı’mızın 49’ncu yılı...
Kutlu olsun!
O gün TSK'da görev yapan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasında rol oynayan komutanları kumpas bir dava ile yargıladılar.
Sincan ve Buca cezaevlerindeki komutanlarımız
1 Org. Çetin Doğan (1940 doğumlu, 83 yaşında)
2. Org. Fevzi Türkeri (1941 doğumlu, 82 yaşında)
3. Korg. Yıldırım Türker (1941 doğumlu, 82 yaşında)
4. Tümg. Cevat Temel Özkaynak (1945 doğumlu, 78 yaşında)
5. Tümg. Erol Özkasnak (1946 doğmulu, 77 yaşında)
https://twitter.com/turkalican/status/1681921555935182853?s=20
=======================
00:00 -Başlangıç
00:15 -Montrö Türk Boğazları Sözleşmesi nedir? Neleri kapsar? Tarihi bakımından bu süreç nasıl gerçekleşti?
10:57 -Gemi Sağlık Resmi ile Fener ve Tahliyesi ücreti nedir? Bunlar gemilerden nasıl alınıyor?
15:48 -1998 Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü Boğazlara etkisi nedir? Türkiye’nin bu tüzük ile elde ettiği kazanımlar nelerdir? Tüzükle birlikte ortaya konan geçiş düzenlemeleri nasıl olmuştur?
26:45 -Boğazın Güvenliğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Denizcilikte kaza tabiri
32:50 - Boğazda yaşanan sis akıntı vb durumlarda geçiş rejimini hangi kurum kontrol etmekte?
45:16 - Altın Frankı’nın 1983’de boğaz ücretlerine endekslenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu fiyatlar Türkiye’nin talebiyle güncellenebilir mi?
47:40 - Kanal İstanbul yapılırsa boğazdan geçecek gemileri kanala ücrete tabi tutarak yönlendirebilir ve böyle bir zorunluluk getirebilir miyiz?
50:53 - Kanal İstanbul yapılırsa eğer çıkan toprak ile Marmara denizine yapay adalar yapılırsa bu durum kılavuzluğu ve seyri nasıl etkiler?
55:43 - Savaş veya barış durumlarında savaş gemilerinin boğazlarımızdan geçiş kriterleri nelerdir? Karadeniz’in güvenliğini bu kriterler ne ölçüde sağlıyor?
1:07:59 Kapanış
Kılavuz Kaptan Ali Cömert ile “Türk Boğazları ve Montrö Türk Boğazları Sözleşmesi” konulu yayınımızı 18.04.2021 tarihinde gerçekleştirdik. Başta yayın konuğumuz Kılavuz Kaptan Ali Cömert’e ve tüm katılımcılarımıza teşekkürlerimizi iletiyoruz.
Yayınlarımızla ilgili duyuruları tüm sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilirsiniz.
Kanalımıza abone olmayı ve videoyu beğenip yorum yapmayı unutmayınız.
Facebook: http://bit.ly/2J0WuDn
Twitter: http://bit.ly/2XGeaw6
Youtube: http://bit.ly/2xkNxxQ
Web Site: dargeb.com #montrö #türkboğazlarsözleşmesi #türkboğazları
https://www.youtube.com/watch?v=WOVsK3i3mzc
=======================
20 Temmuz 2023
Herkese eşit sanıyorsun. Oysa seni kesen bıçak başkasına kör oluyor.
Gazeteci Toygun Atilla, Patronlar Dünyası sitesinde, Türkiye’nin en güzel yerlerinden Cennet Koyu’nun başına gelenlerin peşinde. Nasıl oluyor da ağaçlar kesiliyor, beton dökülüyor, kuralsız inşaat yapılıyor sorularını soruyor.
Haklı ve halkın yararına bir soru. Gelgelelim, acı bir gerçek var. Bu düzen tam da Cennet Koyu’nun başına bu işleri getirmek için kuruldu. Uyduğumuz kurallar yalnız güçsüzler için var.
Önümde yepyeni bir mahkeme kararı duruyor.
Davacı: Cengiz İnşaat.
Davalı: Bodrum Belediyesi.
Konusu elbette Cennet Koyu...
Malum, Cennet Koyu eskiden Hazine’ye aitti. Ancak müteahhitlerin gözü üzerindeydi. 2010 yılında özelleştirme kapsamına alındı. 2012’de ihaleyi Bodrumbir Turizm Yatırım AŞ kazandı. Şirket, o dönem Mehmet Cengiz ve Fettah Tamince’ye aitti. İşadamları, koyu, kamu bankası Ziraat’in kredisiyle aldı. Yani ceplerinden kuruş çıkmadı. Devlet kendi arazisini alsınlar diye onlara para verdi. Birkaç yıl sonra ortaklık bozuldu, arazi Mehmet Cengiz’in oldu.
İşte o koyun satışının iptali için Danıştay’a çok sayıda dava açıldı. Nihayetinde kazanıldı da. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 8 Aralık 2016’da özelleştirme kararını iptal etti. Gözler devlete çevrildi. Mahkeme kararının uygulanması, arazinin geri alınması bekleniyordu. Ancak Özelleştirme Yüksek Kurulu, bunu yapmadı. Satışın iptaline rağmen arazi Mehmet Cengiz’in mülkü olmaya devam etti.
Gelgelelim, karar tartışma yarattı. Öyle ya, Türkiye seçim sürecine girmişti. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cengiz’in adını “beşli çete” ifadesiyle anıyordu. Kamuoyu bu hassas süreçte olaya her zamankinden fazla tepki gösterdi. Hem haksız hem hukuksuz olduğu dillendirildi.
Bodrum Belediyesi itirazları değerlendirdi. Başkan Ahmet Aras, 6 Ocak’ta Cengiz İnşaat’ın ruhsatını iptal ettiklerini açıkladı. Cengiz İnşaat, bu kararı mahkemeye taşıdı. Muğla 1. İdare Mahkemesi, martta yürütmeyi durdurmuştu. (Birgün, Aycan Karadağ).
İşte önümdeki karar tam da bununla ilgili. Seçimden 12 gün sonra, 9 Haziran’da mahkeme, Cennet Koyu hakkında nihai kararını vermiş.
Bodrum Belediyesi, “söz konusu taşınmazın mülkiyetinin edinilmesine dair özelleştirme işleminin Danıştay kararı ile iptal edilmiş olması sebebi ile taşınmazın tapudaki tescilinin hukuka aykırı hale gelmesi”ni gerekçe göstermiş. Yani demiş ki: “Özelleştirme kararı iptal oldu, öyleyse bu arazi tapusunda onun olduğu yazsa dahi hukuken artık Cengiz’in değil, haliyle kendisinin olmayan araziye inşaat yapması da hukuka uygun değil”.
Mantıklı ve görünür gerçeğe uygun bir işlemmiş gibi duruyor. Gelgelelim, Bodrum Belediyesi’nin bilmediği bir şey var. Türkiye’de mahkeme kararları herkes için geçerli değil.
Sonuç olarak Muğla 1. İdare Mahkemesi ruhsatın iptalini yanlış buldu.
Aklınız almıyor olabilir. Nasıl mı oldu? Kararda, Danıştay’ın Cennet Koyu özelleştirmesini iptal ettiği kabul edildi. Ancak Hazine’nin, bu karara rağmen, gidip tapuyu kendi üzerine geçirecek işlem yapmadığı söylendi. Bu nedenle de tapuda, Cennet Koyu’nun resmi olarak halen Cengiz’in göründüğü anlatıldı.
Devamında şu söylendi: “Tapu sicilinin aleniyeti, geçerliliği ve tapuya güven ilkeleri uyarınca tapu kaydının idare hukuku alanındaki işlemlerden bağımsız olarak özel hukuk sahasında kendine özgü bir hukuki geçerliliğinin bulunduğu...”
Yani mahkeme, “Cennet Koyu Cengiz’in olmasa da Cengiz’indir” dedi. Böylece milletin Cennet Koyu, “Cengiz Koyu” olmuş oldu.
İşte hikâye özetle böyle...
Milletvekili Can Atalay hapiste. Gazeteci Merdan Yanardağ iki cümleden içeride. Sorsan hepsi mahkeme kararı. Gelgelelim, konu Mehmet Cengiz olunca, mahkeme bile, mahkeme kararını devlet uygulamadığı için bir şey yapılamayacağını söylüyor. Mayıs seçimlerinin sonucu farklı olsa, belki de bu karar çok farklı olacaktı!
Müteahhitlerin yatak odasında kalem oynatan gazetecilere inat, Toygun Atilla, Cennet Koyu’nu kurtarmaya çalışıyor. Ama patronların asıl dünyası işte bu!
O kim olur bilmem... Adaleti eşitliğe en çok ihtiyacı olanlar getirecek.
=======================
Bunun ilk maddesi sen bana zarar verme, ben de sana vermeyeyim.
İkinci temel maddesi ise sen benim için yararlı ol ben de sana yararlı olayım.
Görüldüğü gibi her hal ve şartta ahlakta en temel ilke karşılıklı olmasıdır.
Tek taraflı ahlak olmaz.
Örneğin, kafirlerin canı, malı, ırzı haktır helaldir ilkesi tek taraflıdır.
Vee elbette evrensel olamaz.
Diğer yandan eğer birgün intergalaktik uzay yolculuklarında Klingkonglulara rastlarsak onlarla da aynı esaslar dahilinde uzlaşmak, ve birlikte yaşamak mümkün olabilir.
=======================
Sorun yalnızca İslam değil.
Özelde İslam, genelde bütün dinler her toplumda nifak yaratır.
Bunu Muhammedin son derece büyük cüretle ve saygısızca diğer kabilelerin putlarını kırmasıyla örneklemek mümkündürü.
İslam için ayrımlar başlıca;
1) İnananlar ve inanmayanlar,
2) Özgür bireyler ve köleler,
3) Erkekler ve kadınlar,
4) İmanı, ibadeti, itikadına göre takvada üstün olanlar ve olmayan Müslümanlar şeklindedir.
Bu haliyle İslam toplumu çok derin fay hatları ile böler.
Bu bağlamda dindar olan bir toplumda herşeyden önce iç barışın olması mümkün değildir.
Din pek çok temel safsatanın en kapsamlı olanıdır.
1) Matematik ve Numeroloji,
2) Astronomi ve Astroloji,
3) Kimya ve Simya,
4) Bilimsel öngörü ve fal
…………
X) Bilim ve din.
ikilemlerinde olduğu gibi gerçek olan, bilimsel olan ile totodan uydurulan arasındaki fark aynı şekilde bilim ve din içinde mevcuttur.
Bilim etimolojik olarak bilmek kökünden gelir.
Din ise doğrudan mutlak imana, dogmaya dayanır.
Din ve bilim tamamen ayrı alemlerin işleri değildir.
Bir ipte iki cambaz gibi geçimsizdir.
Yağ ile su kadar ayrıktır.
Bilim ile safsata (kıyas-ı batıl)yı çok çalkalarsanız karıştırabilirsinizi.
Nitekim günümüz sosyal medyasında, geleneksel medyada bunun sayısız örnekleri vardır.
Ancak, yalnızca yeteri kadar beklerseniz bile din ile bilim kendiliğinden ayrışır.
Her ikisinin de kozmolojik açıklamaları vardır.
Her ikisi de ahlak üretme iddiasına sahiptiri.
Her ikisi de doğanın olgularını açıklama iddiasına sahiptir.
Ancak, dinler uydurmadır, sahte bilimdir, safsata (kıyas-ı batıl)dır.
Bilimi yalnızca var olan doğa olaylarını açıklamakla kalmaz.
Öngörü üreteme kabiliyeti de verir.
Öngörüleriniz planlama, önlem alma imkanı verir.
Dinin ise öngörü üretme anlamında hiçbir değeri yoktur.
Olmamıştır.
Geleceği planlamak, önlem almak imkansızdır.
Bu anlamda bağlamda gerçek olan, yararlı olan dindir, bilim ise tam tersine ket vurur.
İslam tarihi de bize bunu örnekler.
İslam dininin iman, ibadet, itikat ayrıntılarının çok belirgin olmadığı ilk birkaç yüzyıla İslamın Altın Çağı denir.
Mezheplerin ortaya çıkması dini esasların ayrıntılı şekilde tanımlanması ve derlenmesinden ibarettir.
İslamın kaynaklarına en yakın olan Arap toplumlarında bu nedenle hemene hemen 1000li yıllardan itibaren gelişme çağı bitmiş, gerileme, çekilme, çürüme dönemi başlamıştır.
Farisi ve Türklerde bu olumusuzluk 1500’lerde belirginlik kazanmıştır.
1800’lerden sonra İslam aleminde bilim ve sanat bayrağını önde taşıyan hiçbir ülke ve toplum kalmamıştır.
Bütün bu süreç aslında Müslüman hakların dindarlaşmasıyla bağlantılıdır.
Avrupa’da Rönesan bilimin din karşısında önünü açarak inovasyon kabiliyetinde büyük artış sağlamıştır.
Protestanlaşma, sekülerleşme derken ilahiyatçıların gündelik sorunlar, devlet işleri, toplumlsal işlerdeki önemini yok etmiştir.
İslam toplumlarının henüz hiçbirinde dinin millileşmesi anlamında protestanlaşma,
içselleştirilmiş bir sekülerleşme,
laik toplumun yaratılması,
ilahiyatçıların gündelik yaşamın içinden sıyrılıp atılması,
halkın gündelik yaşamını bilimsel verilere göre tanzim etmesi gerçekleşmemiştir.
Tam tersine Müslüman Kardeşler, İhvan gibi İslami akımlar İslamın Katolikleşmesine eş değerdir.
Temelde ibadet dili Arapça olan, toplumlar üstü, ülkeler ve devletler üstü bir hilafet makamının karşılığı tam olarak Katolik (Evrensel demektir) Papalık kurumu araşıyına eş değerdir.
Katolik İtalyanlar ihaliyatçıların dualarını tıpkı bizim gibi anlamazlar, çünkü Latincedir.
Ama Protestan Almanlar anlar, çünkü ibadet dili Almancadır.
Açıkçası tarih dinlerin hem toplum içinde, hem toplumlar arasında nifak çıkardığını, toplumsal çeşitliliği önlediğini, totaliterleştiğini, inovasyon kabiliyetini yok ettiğini, sonunda kendini dahi savunamayacak derecede sakatladığını kanıtlamaktadır.
Günümüzde dindar Müslümanların yoğunlaştığı toplumlar uluslararası toplum içinde adeta mahallenin delisi kıvamındadır.
Dileyen Müslüman toplumları sınırsızca sömürebilmekte, işgal edebilmekte, yağmalayıp, yıkabilmektedir.
Müslüman toplumlar açıkçası kafirlerin insafına kalmıştır.
İşte müslümlanların ve Müslüman toplumların kayıpları ve dinin toplum içinde ağırlığını ve etkisini azaltabilmiş, sınırlayabilmiş batılı toplumların kazanımları bunlardır.
Refah, barış ve huzur.
=======================
İzlerken sabrınız dayanır mı bilmiyorum.
Tek aklıma gelen ülkemizin geleceği, çocuklarımızın geleceği kahroluyorum sadece.
Bir insan bu kadar ülkesine düşman edilebilir.
Gerçekten AKP medyası, yandaşı yandaş ağı ve trol ağı, insanları ne hale getirmişler.
https://twitter.com/nasuhbektas/status/1681939470109536259
=======================
Diyanet işleri başkanlığını Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğunu öğrenen gencin ibretlik konuşması!
Tamamı⬇️
https://twitter.com/sokakkedisitv/status/1681661305160097793?t=ugQy9OX_dhPQmHEljG3vww&s=08
=======================
Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar olan çok büyük bir bölge vadedilmiş toprakların sınırları içinde gösteriliyor.
Caner Cem Martı
20 Temmuz 2023
İsrailoğulları için vadedilmiş topraklar, Tanrının onlara vadettiği, yani söz verdiği toprak bütünüdür. İsrailoğulları, Tanrı tarafından kendilerine vadedildiğine inanılan topraklara ulaşabilmek için çok eski yıllardan beri sürekli göç etmek zorunda kaldılar. Ancak en nihayetinde Yahudiler İsrail’i kurdular ve Filistin’in kendilerine vadedilen toprakların içinde olduğuna inanarak Filistin halkına zulüm etmeye başladılar. Sizler için vadedilmiş topraklar nedir ve neresidir, Türkiye bu toprakların içinde yer alıyor mu gibi konuları açıkladık.
Ayrıca bu içeriğe bakmak isteyebilirsiniz: “Yahudilerin “Işık Bayramı” Hanuka Hakkında Bilmeniz Gerekenler”
Yahudilik tek Tanrılı bir dindir ve kutsal kitapları Tevrat’tır. Yahudilikte, İslamiyette olan bazı inançlar bulunmaktadır. Ahiret inancı, tevhit, peygamberlik ve mesih bunlara verilebilecek örneklerden bazılarıdır. Yahudiliği diğer dinlerden ayıran iki ayırt edici özellik vardır; biri “seçilmişlik” diğeri ise “vadedilmiş topraklar” inancıdır. Tevrat’ta vadedilmiş topraklar ve seçilmişlik inancı birbirini tamamlar. Yahudilikte Tanrı dünyayı yoktan var etmiştir ve her şeyin sahibidir. Bu inanca göre, Tanrı istediği toprağı istediği kişiye verir ve kimse bu duruma itiraz edemez. Dolayısıyla, Tanrı şu anda Filistin’in bulunduğu toprakları İbrahim’e ve onun soydaşlarına sonsuza kadar vermiştir.
Vadedilmiş topraklar, Tanrı tarafından İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere vadedilmiş bölgeye verilen isimdir. Bu bölgenin tam olarak sınırları belli değildir. Ancak, günümüzde Filistin ve İsrail’in topraklarını kapsayan bölge olduğuna inanılır. Tevrat’ın Tekvin kitabının 15. Bab’ında şu kelimeler bulunmaktadır:
“O günde Rab, Abraham’la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim.”
Bu kelimeler göz önüne alındığında, Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar olan çok büyük bölge İsrailoğulları’na vadedilen topraklar arasında bulunmaktadır. Fakat sınırları tam olarak belirtilmediği için bu tanım halen daha tartışılmaktadır.
Az önce belirttiğimiz gibi bu topraklar için Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar olan çok büyük bölge tanımı kullanılmaktadır. Fırat Nehri, ülkemizde Tunceli, Sivas, Erzincan, Erzurum, Şanlıurfa, Elazığ, Diyarbakır, Gaziantep, Adıyaman ve Malatya il sınırlarını belirler. Daha sonra Suriye ve hemen ardından Irak topraklarına girer.
Buna göre Türkiye vadedilmiş toprakların içerisinde yer alır.
Nil Nehri ise 11 Afrika ülkesinin içinden geçmektedir. Bu ülkeler Mısır, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Ruanda, Güney Sudan, Etiyopya, Kenya, Burundi, Tanzanya, Uganda, Sudan ve Eritre’dir. “Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar olan çok büyük bölge” tanımı göz önüne alındığında bu bölge büyük bir toprak bütünlüğünü kapsar.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Vadedilmi%C5%9F_Topraklar
https://listelist.com/vadedilmis-topraklar-neresi/
=======================
Gülencilerin nasıl taktikler izledikleri, adalet sistemini nasıl manipüle ettikleri, meşru siyasi mücadelenin dışına çıkmaya ne denli teşne oldukları (17/25 Aralık) 2013’te ortaya çıkmasına rağmen Kemalistler, solcular ve liberaller siyasi mücadelede ahlaki kriterleri kolayca bir kenara koyabildiler. İş 2016 Temmuz’unda darbeye kadar vardığında söz konusu ahlaki zaaf Cemaate destek veren bu kesimleri yıpratmış, halk nezdinde taşıdıkları (az çok) meşruiyeti de bitirmişti…Bu ülkenin geleceğinde radikal bir dönüşüm geçirmediği sürece artık Kemalizm (ve de solculuk ve liberallik) uzun süre anlamlı bir siyasi alternatif oluşturmayacak. Çünkü Kemalistler de solcular da liberaller de demokrat değiller ve henüz olmadıklarını bile fark edemedikleri için yolumuz uzun.
20 Temmuz 2023
Haftanın gündemine binaen bugünkü ‘İttihatçılık’ bahsine Gülen Cemaati ile başlayalım. Darbe girişiminin akim kalması sonrasında, Cemaatin bürokrasiden tasfiyesine paralel olarak cumhurbaşkanlığı sistemine geçildiğini ve bu sosyal siyasal sarsıntının Yeni İttihatçılığın yerleşmesi için bir zemin oluşturduğunu geçmiş yazılarda irdelemiştim.
Ancak Gülen Cemaatinin tasfiyesi bir başka açıdan daha İttihatçılığın başarısına katkı verdi: Bu gelişme Kemalizmin de (28 Şubat sonrası) bir kez daha yenilmesi anlamını taşıdı ve Kemalizm yeni düzene geçilirken ne alternatif olabildi ne de Yeni İttihatçılık karşısında direnç oluşturabildi.
Hikayeyi biliyoruz… Devlet kadrolaşması içinde insanı olmayan AK Parti, bir de iktidara geldikten sonra laik ‘zinde’ güçler tarafından engellenince Gülen cemaati ile ittifak yaptı. Oysa dini açıdan Gülenciler ile Milli Görüşçüler birbirine tamamen zıt akımlardı.
Dolayısıyla bu ittifak ikircikliydi, karşılıklı olarak ‘diğerini kullanma’ mantığıyla ilerledi ve 2010 yılında AK Parti’deki rahatsızlık belirgin hale geldi. 2010 Referandumundaki HSYK seçim maddesiyle Gülencilerin önü kesilmek istendi. Ne var ki CHP ilgili maddeyi Anayasa Mahkemesine götürdü, madde iptal edildi ve Gülen Cemaatinin adalet sistemine hakim olmasına zemin açıldı.
Bu özgüvenle 2011 seçimlerinde Cemaat AK Parti’den 100 küsur milletvekili talep etti ve ilişki koptu. Sonrasında önce istihbarat, ardından hukuk üzerinden gelişen ve giderek sertleşip darbe girişimine kadar giden bir kavga yaşandı.
2013 Gezi olaylarıyla birlikte ilginç bir gelişmeye daha tanık olundu… O zamana dek AK Parti ile Gülen Cemaati arasında pek fark görmeyen, ‘al birini vur ötekine’ diye bakan, ikisinin de ortadan kalkması gerektiğini vazeden birçok Kemalist, solcu ve liberal (ya da böyle addedilen gruplar) Cemaate yakınlaştı, toplantılarına katılmaya başladı, birlikte saf tuttu, onunla müttefik oldu.
Üstelik Gülencilerin nasıl taktikler izledikleri, adalet sistemini nasıl manipüle ettikleri, meşru siyasi mücadelenin dışına çıkmaya ne denli teşne oldukları (17/25 Aralık) 2013’te ortaya çıkmasına rağmen…
Diğer deyişle (bir kısım) Kemalistler, solcular ve liberaller siyasi mücadelede ahlaki kriterleri kolayca bir kenara koyabildiler. İş 2016 Temmuz’unda darbeye kadar vardığında söz konusu ahlaki zaaf Cemaate destek veren bu kesimleri yıpratmış, halk nezdinde taşıdıkları (az çok) meşruiyeti de bitirmişti. Nitekim darbe karşısında pasif bir duruş sergilediler. Ne yaşandığı anda ne de sonrasında direnişin parçası olmadılar, seyrettiler…
Üstelik bazı ‘Kemalist’ subayların da darbe girişimine destek verdiği iddia edildi ve (doğru veya yanlış) bu izlenim de kamuoyunun zihnine kazındı.
Dolayısıyla 2016 yılının ortasında rejimi, düzeni ve sistemi yeniden inşa edecek, ona sahip çıkacak olanlar artık Kemalistler, solcular, liberaller değildi. Mücadelenin yıllarca tarafı olup kazananlar şimdi ‘yeni’ olanı kurma gücünü de ele geçirmişlerdi.
Bu noktada bir parantez açalım: Kemalist, solcu ve liberallerin hepsinin Gülen Cemaatine destek vermediği, birçoğunun hala hem AK Partiye hem Gülencilere muhalif kaldığı öne sürülebilir. Doğrudur… Ama ironik olan şu ki bu tutum da söz konusu grupların siyasi meşruiyetini zayıflattı.
İki nedenle. Birincisi ortada bir büyük iktidar kavgası varken meşruiyetçi olanla olmayanı bir tutmak meşruiyet kaygısı olmadığını ima eder ve dolayısıyla meşruiyetçi olmayana destek vermek anlamına gelir. Kemalistler ve diğerlerinin temel hedefi AK Parti iktidarını indirmekti ve bu amaç için herkesle işbirliği yapabileceklerini göstermiş oldular. İkinci olarak bu sürede Kemalist, solcu ve liberallerin kendi içinde açık ve güçlü bir siyasi tartışma yaşadığına dair bir izlenim de elde edilmedi. Cemaate destek vermeyenler destek verenleri kınamadı, nihayette onlar da ‘her halükarda sonuç lehimize’ mantığıyla seyirci kaldılar.
Soru niçin böyle davrandıkları… Gülen Cemaatinin deşifre olduğu bir momentte niçin onunla yan yana durdular? Çünkü iflah olmaz bir AK Parti alerjisine sahipler. Ve bunun temelinde otoriter (Kemalist) laiklik anlayışı yatıyor… AK Parti geleneksel dindarlığın ve onun etrafında örülen hayat tarzının partisi olarak görülüyor. Amacının (hala!) şeriat getirmek, kadınları eve hapsetmek, kız çocukları okutmamak vesaire olduğu düşünülüyor.
Oysa Gülen Cemaati ‘modern’, ‘çağdaş’, gündelik hayatta dinin sınırlamalarını aşmış, ‘açık fikirli’ bir sosyal hareket olarak değerlendirildi ve bu ‘tespit’ Kemalistler (ve diğerleri) için o denli önemliydi ki Cemaatin idari, siyasi ve toplumsal alanda neler yaptığı, meşruiyetten nasıl kolayca sapabildiği ikincil addedildi, görmezden gelindi.
Velhasıl (otoriter) laikliği siyasetinin ‘kimliği’ olarak gören toplumsal ‘koalisyon’ (belki 28 Şubat iflasının da tepkisiyle) Gülen Cemaati üzerinden son kozunu oynadı ve kaybetti. Kemalist laiklik anlayışı (bence) tekrar ayağa kalkamayacak şekilde hasar gördü ve gelecekte de işlevsiz olacağı belli…
Nitekim bugün Yeni İttihatçılığın ayakta kalmasını, seçim kazanmasını sağlayan anlayış laikliğin dönüşümüyle yakından ilişkili. Dinin bizatihi siyasi ağırlık taşımasının önü ‘milllikle’ kesiliyor, ama dindarların kamusal alanın, ülkenin ve devletin asli sahipleri olduğu, hayat tarzlarının ve siyasi iddialarının bizzat devlet tarafından koruma altına alındığı teslim ediliyor.
Bu ülkenin geleceğinde (tekrarlamakta yarar var) radikal bir dönüşüm geçirmediği sürece artık Kemalizm (ve de solculuk ve liberallik) uzun süre anlamlı bir siyasi alternatif oluşturmayacak. Söz konusu radikal dönüşüme şimdilik kısaca ‘demokratlaşma’ diyelim… Çünkü Kemalistler de solcular da liberaller de demokrat değiller ve henüz olmadıklarını bile fark edemedikleri için yolumuz uzun…
►
Ayrı yazı hasretmek istemediğim için, konuyla ilgili ilginç bir nokta ve güncel bir detaya da bu vesile ile değinmek istiyorum…
Bugün Gülen Cemaati ‘FETÖ’ yaftası altında tümüyle kökü dışarda ve kötü niyetli bir yapı olarak resmediliyor. Ama bu çaba tarihin üstünü örtme, üzerimize yapışan utançtan sıyrılma ihtiyacını yansıtıyor sadece…
Gülen hareketi bu toprakların bağrından çıkan, devlet tarafından önemli ölçüde kollanan ve kullanılan, dünya deneyiminde benzeri pek olmayan ‘yerli’ bir oluşumdu. Ayrıca hem parlak gençleri okul sistemine katma, hem de yurt dışında ülke adına devletin beceremeyeceği bir prestij alanının üretilmesi yönüyle ‘milli’ bir oluşumdu.
Açıkçası Türkiye’nin son yüz yılı içinde gerçekten ‘yerli ve milli’ bir hareket arayacak olursak, belki de en başa Gülen Cemaatini koymak zorunda kalırız.
Bu olay bize kısa yoldan ‘yerli ve milli’liğin çok çeşitli olabileceği ve her ’yerli ve milli’nin de matah olmayabileceği uyarısını yapıyor.
Ancak bu hazmı zor bir tespit. ‘Yerli ve milli’liğin çoğulculuğa açık olması, bir sabit doğrultu değil siyasi bir yelpaze oluşturması, bunun içinde çok farklı zihniyetlerin karşı karşıya gelebileceği şu an kendisini ‘yerli ve milli’ olarak tanımlayanların işine gelmeyecektir. Ayrıca ataerkil zihniyetin hakim olduğu bir toplumda doğrunun çoğulluğu ve dolayısıyla belirsizliği de insanları rahatsız edecektir.
Nitekim Türkiye’de de tek bir (doğru) ‘yerli ve milli’ tutumun olması hem iktidarın hem de toplumun zihinsel tasavvuruna ve beklentisine çok daha uygun düşebiliyor.
Bu kriterle baktığınızda Gülen Cemaati’nin gerçekte ‘yerli ve milli’ olduğunu bilseniz bile, bu gerçeği reddetmeniz, reddetmenizi sağlayacak bir hikaye üretmeniz gerekiyor. Bunun en uygun yolu Gülen Cemaati’nin ‘dış mihrakların uzantısı’ olduğunu bir ‘apaçık gerçeklik’ olarak kayda geçirmek.
Bununla ilgili elinizde hiçbir delil olmayabilir… Gülen Cemaati’nin stratejisinin aslında tam aksi yönde işlediğini de biliyor olabilirsiniz (Yani darbeyi kimsenin desteği olmadan yapmak ve bunu daha sonra pazarlık gücü olarak kullanmak – o zamana dek bütün girişimlerinde olduğu gibi) … Darbenin önceden bilinip bir miktar yol verilmesi karşısında Gülencilerin istihbarat açısından ne denli zayıf kaldıklarının da muhtemelen bilincindesinizdir…
Hele askerseniz bu işlerden daha çok anlarsınız. Örneğin darbe girişimi saatler öncesinden biliniyor iken, Genelkurmay’ın niçin tüm birliklere ‘kışladan çıkış yasağı’ emri vermediğini haliyle sorgularsınız.
Nitekim darbenin başarısız kalmasında askeri (ve stratejik) açıdan en kritik rolü üstlenen General Zekai Aksakallı da o günlerde bunu gündeme getirmişti. Sonrasındaki gelişme ilginç oldu: Aksakallı tez elden emekli, yani tasfiye edildi. ‘Kahraman’ iken bir anda sistem dışına atıldı.
Muhtemelen yaşadıklarını şimdi gözden geçirdiğinde, Aksakallı da herkes gibi darbenin öncesi, akşamı ve sonrasıyla ilgili daha derinlikli, detaylandırılmış ve kesinleşmiş kanaatlere sahip olmalı.
Ne var ki Aksakallı geçen günlerde verdiği bir röportajda ‘devlet ne yapmışsa haklıdır’ minvalinde konuşabildi. Darbe gecesi ‘kışladan çıkış yasağı’ emri verilmemesini havsalası almayan deneyimli komutan, şimdi rejimi değiştirebilecek bir (tam teşekküllü) darbe girişiminin önceden haber alındığı gerçeğinin kesinleşmesine rağmen, bu kritik konuyu unutmuş gözüküyor.
Bu tutumu devleti yüceltme ve kollama misyonuyla yetişmiş bir Kemalist subay tavrı olarak görebiliriz. Emekli olduğunda susma, bildiklerini kendine saklama, böylece devletçi hegemonyanın sürdürülmesini sağlama, belli ki bu ülkede asker olmanın karakteri haline gelmiş.
Ancak Aksakallı’nın ne kadar zor durumda olabileceğini görelim: Muhtemelen Genelkurmay’ın ve iktidarın yanlış yaptığını, belki de bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünmeden edemiyor ama yine de yapılana sahip çıkma zorunluluğu hissediyor.
Neyse ki bu rahatsız edici konumdan kurtulmanın kolay bir yolu var: Düşmanın ölçeğini büyütmek… Düşmanı tanımlarken Gülen Cemaatinin ötesine geçmek ve (tercihan) başa çıkılamayacak ölçüde güçlü, kötücül ve gaddar bir düşmana işaret etmek.
O da öyle yapıyor… Söz konusu röportajda şöyle demiş: “Bu darbe Türkiye’nin milli bekasına yönelik küresel emperyalistlerin planladığı, FETÖ’ye icra ettikleri darbe girişimidir.”
Gayet ‘hazin’ bir açıklama olarak ‘küresel emperyalizm’ kavramının analizini yapmayı bir kenara koyalım (ama bunun esas olarak Batı’yı işaret ettiğini de atlamayalım). Önemli olan esas düşmanın ‘küreselliği’ ve ona ‘küresel’ yani topyekün bir cevap verme arayışı. Dolayısıyla bu, bütün detayları bir yana koymamıza neden olan bir ‘beka meselesi’…
Bu tür bir önermeyi ne Kemalistler, ne solcular, ne de liberaller kolay yapamaz. Onlar Batı’nın karmaşıklığını, çeşitliliğini es geçen genellemelere (artık) yatkın değiller, daha rasyonel ve gerçekçi bir bakışa sahipler. İdeolojik olarak kendilerini kandırabilirler, ama palavraya daha kapalılar.
Kısacası hem Gülencilere karşı olma hem de devletle ters düşmeme ihtiyacı içindeyseniz yolunuz Yeni İttihatçılıktır… Çünkü diğer ideolojilerin ürettiği ‘hikayeler’ psikolojik yükünüzden kurtulmayı sağlamada yetersiz kalıyor.
Oysa Batı’yı ‘küresel emperyalizmin’ öznesi olarak şeytanlaştırdığınız ve Türkiye’deki her istenmeyen oluşum ve gelişmeyi (mesela Kürt siyaseti) bunun uzantısı haline getirdiğinizde rahatlıyorsunuz. Yaptığınız yanlışlar, korkaklıklar, kaçamaklar, fırsatçılıklar ’küçülüyor’, büyük dava karşısında önemini yitiriyor (hatta belki de davaya hizmet ediyor!).
Dolayısıyla Yeni İttihatçılık sadece ideolojik değil, psikolojik olarak da bir çekim merkezi! Sorun şu ki, Yeni İttihatçılığın hikayesi toplumu gerçeklerden uzaklaşmaya davet ediyor. Bu durumda anlatılan hikayenin ‘gerçekliğinin’ ideolojik tahkimatla sağlanması gerek ve bu da ideolojinin giderek ilkelleşmesiyle sonuçlanacak gibi gözüküyor…
=======================
Menzil şeyhi öldü. Devleti yönetenler taziye için sıraya girdi. Tarikatları kapatan yasa hala yerli yerinde duruyor. Bu durumda ülkeyi yöneten kadro ve bürokratlar yasayı çiğnemeye devam ediyor. Naylon muhalefet her zamanki gibi sessiz kalıyor.
Tarikatlar hakkında çok yazan var. Hemen hepsi, hastalığı teşhis etmeden reçete yazan tüccar doktor gibiler. Anadolu il ve kasabalarında yaşamamışsanız, konuya tam hakim olamazsınız. Sahi, tarikatlara bu kadar insan neden gidiyor, hiç düşündünüz mü? Sosyologlar, Psikologlar bu konuda bir araştırma yaptı mı? Ben böyle bir çalışma bilmiyorum.
Gidenlere sadece cahil teşhisi koymak kolaycılıktır. Madem yazan yok, GENE İŞ BAŞA DÜŞTÜ.
Şeyhlere giden veya götürülenlerin çoğu travmalı insanlardır. Ya çok büyük bir günah işlediğini düşünür, ya çare bulunamayan bir hastalığı vardır, ya da iflas etmiştir gibi... Köşeye sıkışan bu insanlara bir tarikatın müridi, şeyhine gidip bir de ondan görüş almanın iyi olacağını söyler. Zaten sıfırı tüketmiş olan kişi; “gidelim bakalım, kaybedecek neyim var” diye düşünüp teklifi kabul eder. Ondan sonrası çorap söküğü gibi gelir. Şeyh yargılamaz. En ağır imtihanları Allah sevdiği kuluna yükler der. Daha afilli yorum ise;
“Gam o değil ki, gide dünya, gele din
Gam o ki, gide din, gele dünya”
Yani, dünya varlıklarının gitmesi dert değil, din giderse dert diyor.
Gelen bir de tövbe aldıysa, geçmiş bütün günahları af olur. Tıpkı papaza, rahibe günah çıkartmak gibi… Psikolojik rahatlamayı bir düşünün artık. İmamlar günah çıkartamadığı için işe yaramazlar.
Böylece şeyh köşeye sıkışan travmalı kişiye bir kapı açıyor. Kişi için ondan sonrası, milattan önce, milattan sonrası kadar büyük bir değişim olacaktır. Kişi bir anda kendini başka bir dünyada bulur. Çok özel biri olduğu için, Tanrı’nın kendisine bir dert vererek kendine davet ettiğine inanır artık. Nefis terbiyesi alıp, cenneti kazanacağı bir okula gelmiştir. Şeyh bu okulun kutsal bir öğretmenidir. Ölü gibi şeyhine teslim olursa hızlı yol alacaktır. Üç kademeden bahsedilir. Önce şeyhinde yok olacaktır. Fenafişşeyh makamı. Sonra peygamberde yok olacaktır. Fenafirresul makamı. Sonra Tanrı’da yok olacaktır. Fenafillah makamı. Şeyhinde yok olursan zaten bu üç makama da çıkmış olursun. Çünkü şeyh zaten Fenafillah makamındadır. Fenafillah makamı demek, şeyhten konuşan artık Allah’tır. Bütün müritler buna inanır. Buna inanınca Şeyhin söylediğinin sorgulanması diye bir durum söz konusu bile değildir.
Neden bu başlığı koydum? Çünkü ülkemizde devleti yönetenlerin uygulamaları buna izin vermez. Ülkemizde fakir-zengin ayrımı çok keskindir. GELİR ADALETSİZLİĞİ ADETA UÇURUM HALİNE GELDİ. Bazılarının telaffuz ettiği para miktarlarını sadece fakir değil, küçük esnaf, memur, işçi, emekli, zanaatkar rüyasında bile göremez. Sınıflara göre mahalleler, oturum alanları oluşmuştur. Dolayısıyla kimsenin kimseden haberi yok. Aile bağları zayıflamış. Bu durumda insanlar çok yalnız kalmıştır. Bir tarikata girdiğinizde ne olur biliyor musunuz? Koskoca bir aileniz olur. Tarikatlarda toplumda ne varsa hepsi vardır. Doktor, mühendis, öğretmen, tüccar, esnaf, sanatçı, asker,avukat, eczacı, işçi, hamal… Tarikata girdiğiniz an şeyh size; “gerçek kardeşlik budur, birbirinizden ayrılmayın. Sürüden ayrılanı kurt kapar” der. Artık aileleri ile bile bağları kopar. Eski arkadaş ve dostlar terk edilir. Çünkü onlar zahirdir. Sizi gaflete düşürür…
Şeyh birçok ile vekil atar. O vekiller müritleri toplayıp tarikat sohbeti yapar. Her şeyh imtihan saydığı için günah-sevap kavramından pek bahsedilmez. Mürit alacağı buzdolabının markasını bile şeyhine sorar. İyi çıkarsa şeyhin lütfu, kötü çıkarsa imtihanıdır. Başına gelen her şeyi efendisi yapmıştır. Çünkü nefsini terbiye etmek için gereklidir. Tekkelerde şeyhin dışında kimsenin makamı yoktur. Nefis terbiyesi için doktor, bir kurumun müdürü, iş adamı, eczacı diğer müritlere çay dağıtır. Yeri gelir sofra kaldırır, temizlik yapar. Bu durumu da mürit avlamak için övünerek anlatırlar. Siz, ezilen, gariban insanlar için bu ne demektir anlayabiliyor musunuz?
Bu konu hiçbir psikolog ve sosyologun ilgisine neden çekmez?
Bir yerde bir işi olsa şeyhine söyler. Oralarda şeyhin bir müridi mutlaka vardır. O müridin adı verilir. Selam söylenir. Onu bul denir. Bu bir doktor adı, bir müdür adı, öğretmen adı, işveren adı olur. Mürit efendisinin selamıyla gider. Selamı alan mürit efendim yolladı diyerek gidenin her işini bizzat kendisi yapar. Artık yalnızlık bitmiştir. Müritler kardeş olduğu için, evleri birbirine açıktır. Canı sıkılan gece yarısı başka bir müridin kapısını çalar. Bunun adı muhabbet, Alllah aşkıdır. Uzak bir ilde işi çıkan mürit, hiç tanımadığı bir müridin kapısını çalabilir. O mürit de geleni; “efendimin misafiri” diye baş tacı eder. Nasıl, ne yapacağım telaşı bitmiştir. Efendi her derde bir çare bulmaktadır. Küçük bir devlet haline gelen tarikatlar her işi kendi içinde çözer. Tekkelerde yemek çıkar. Zengin olanlar taşır. Köylüler yetiştirdiğinden götürür. Her biri neye gücü yetiyorsa onu yapar. Darda olanın sıkıntısı giderilir. Eksiği tamamlanır. Çünkü neleri varsa zaten efendilerinin verdiğine inanırlar.
Çocukların hangi mesleği seçeceğine, kiminle evleneceğine şeyh veya vekil karar verir. Hatta doğan çocukların adını bile şeyh verir. Yani, her şeye tek kişi kara verir. Diğerleri var gibi görünse de aslında YOKTUR. Beyinleri olmayan, şeyh tarafından yönetilen kukla ordusu…
Tarikatlar ALAMUT KALESİNİN başka bir örneğidir. Sürekli aynı sohbetlerİ dinleyerek, müritlerin dışındaki insanlardan mümkün olduğunca uzak kalarak efsunlanırlar. Buna da manevi sarhoşluk denir. Efendileri aşk şarabı sunan bir sakidir. Hepsi Tanrı’nın özel ve seçilmiş kullarıdır. Tarikat dışında kalan herkese acırlar.
Türkiye gibi asosyal bir devlette, böyle bir yapıyı kapatarak kırabileceğini düşünmek, kavak ağacında balık yetişir demek kadar ahmakçadır.
Bir arkadaşımın Almanya’da emekli olmuş ve birçok hastalığı olan halası Türkiye’ye gelmişti. Kadın hastalandı. Bizim sağlık kurumlarında rezil olup geri döndü. Almanya’da boynuna asılan bir aletle sağlık durumu uzaktan kontrol edilip en ufak sıkıntıda sağlık ekibi evine gelip müdahale ettiği için kadıncağız yalnız olmasına rağmen Almanya’da kalmak zorunda kaldı. İnsanlar kendini güvende hissederse, karanlık yapılardan medet ummaz.
Bizimki gibi, kimsenin kendini güvende hissetmediği bir ülkede, şu anlattığım tarikat yapısı sadece yasaklayarak çö-zü-le-mez. Yer altına inerler. Evlerde toplanırlar. Kimsenin misafirine müdahale edemezsin.
Artık şunu kabul edelim;
Türk insanı kültüründen kopmuş, sosyal doku hastalanmış, insani değerlerini büyük ölçüde yitirmiş insan topluluğu haline gelmiştir. Türk toplumu amaçsız ve mutsuzdur. Amacı olmayan bir toplum vatandaş olma niteliğini zaten yitirmiştir. Kolay avdır.
Sizlere din söylemli tarikatların işleyişini biraz anlattım. Asosyal bir devlet tarikat gibi yapılar için insan kaynağı yaratır. Çaresiz bırakılan, ezilen, öteki olan insanlar tutunacak bir dal aradığında bu tarikatlar bize gelin” der. Hastalığı yaratan nedenler ortadan kaldırılmadan, hastalık tedavi edilemez. Koskoca bir bataklık var, önce o bataklık kurutulmalıdır.
Peki, siz modern, tarikatlara burun kıvıran birçok insanın sosyete tarikatlarını biliyor musunuz? Bir ara, Amerikan mistiklerini okuyarak, “ ben Allah’ım” diye dolaşan, Hintli Budist kadının secde ederek ayağını öpenleri biliyor musunuz…. Namaz, oruç, şeriat kısmını geçin, öğretileri din bazlı tarikatlarla aynıdır. Nirvanaya ulaşmakla, fenafişşeyh olmak aynı anlamı taşır. Türkiye’de AKAŞA yayınlarından çıkan bu kitaplara bir göz atın. İyi, kötü yoktur. Her şey olandır der. Bütün bu öğretiler kişileri vatansızlaştırır. Kimliksizleştirir. Bu noktada;
“Türkiye’de 72 tarikatı ben kurdum” diyen hahambaşı(Dr. Ramazan Kurdoğlu), tarikat şeyhleri vasıtasıyla mankurt ordusu yaratmış olmuyor mu? İngilizler Osmanlı topraklarına 500 İngiliz ajanı ile girip vatansız, tembel, asalak mankurt ordusu yaratmıştı. Türkiye Cumhuriyeti aynı tehlike ile burun burunadır. İç Anadolu illerinde ezici çoğunluk tarikatların eline geçmiştir. Yabancı istihbarat ajanı olan şeyhlerin tek sözü ile beynini kullanmayı terk eden mürit ülkesini bile yakar. Çünkü şeyhinden konuşanın Allah olduğuna iman etmiştir.
Yıl 1919=yıl 2023. Bu resim artık nettir.
Watsap gruplarında, sosyal ağlarda birbirimize kendi reklamımızı yaparak, konforumuzu bozmadan vatanseverlik taslayarak sadece kendimizi tatmin ederiz ama gerçekleri değiştiremeyiz. Hızla rehber imamlık rejimine geçişi durduramayız. Torunlarımız “bu vatanı nasıl kaybettiniz, bizlere ve ülkeye nasıl ihanet ettiniz?” diye sorduklarında da;
“Vallahi sosyal medyada gruplarında çok savaştık, oralardaki savaşımıza karşılık kahramanlık madalyası beklerken, baktık ki ülke gitmiş, fark edemedik” deriz gari…
Zahide UÇAR(16. 07.2023)
=======================
Emekli Korgeneral Zekai Aksakallı, "ABD’nin kendi çıkarlarına ve stratejik hedeflerine göre PKK, PYD, DEAŞ ve FETÖ ve içimizdeki diğer gayri milli unsurlar vasıtasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasına yönelik faaliyetlerini yakından biliyoruz. 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimi de bunlardan biridir." dedi.
“15 Temmuz’un kahramanı” Emekli Korgeneral Zekai Aksakallı, M5 Dergi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ardan Zentürk’ün sorularını yanıtladı.
İşte o röportaj:
Sayın Aksakallı, 1984 yılında şerefli üniformayı giydiniz. Yani, Türkiye’nin 10 yılda bir kendini tekrarlayan 1960- 1980 arasındaki darbeler döneminden hemen sonra… 1960-1971-1980 süreçleri… Sizce Soğuk Savaş yıllarında yaşanılan bu darbeler geleneği neye dayanıyordu?
Konuyu fazla uzatmamak adına Osmanlı’dan başlayarak günümüze kadar birçok darbe, darbe girişimi ve isyanlarla karşı karşıya kalındığını görmekteyiz. Büyük fetihler yapan, zaferler kazanan ordular adalet ve liyakat temelinde kuramsallaştırılamadığı, iyi yönetilmediği ve kontrol edilemediği dönemlerde devleti ve milleti zaafa düşürmüştür. Örneğin; toplam 36 Osmanlı Padişahının 12 tanesi yani üçte biri isyan ve darbe ile tahttan indirilmiştir, bazıları hunharca katledilmiştir. Cumhuriyet dönemine bakacak olursak; 27 Mayıs 1960, 1962 ve 1963 Talat Aydemir’in darbe girişimleri, 12 Eylül 1980, 1998 MGK Bildirisi, 27 Nisan 2007 e- muhtırası, 15 Temmuz 2016 Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) darbe girişimi, hepsinin ayrı ayrı özellikleri ve sonuçları olmasına rağmen, hiçbirinin asla ve asla haklı sebepleri olamaz. Bunların sonucunda ülkemiz büyük kayıplara uğramış, en büyük zararı da Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) görmüştür.
Tecrübeler bize şunu gösteriyor; üzerinde bulunduğumuz coğrafyada tam bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti istenmiyor ve istenmeyecektir. FETÖ; CIA, PENTAGON, CENTCOM ve ülkemizi hedef alan devletler ve İstihbarat servisleri tarafından desteklenmiştir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ziyareti / Mayıs 2016
Bu tecrübeler bize şunu gösteriyor; üzerinde bulunduğumuz coğrafyada tam bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti istenmiyor ve istenmeyecektir. Bunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Darbelerin arka planında farklı yöntemlerle ve farklı sevi-yelerde dış etki mevcuttur.
Başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti devletinin içine yerleştirdikleri, koruyup kollayıp üst kademelere taşıdıkları devşirme insan gücü ile ki, bunlar manda ve himayesiz kendi başımıza ayakta kalamayız inancında olanlardır ve bazı iktidar ve ikbal hırsında olanlarla birlikte darbeleri hazırlamışlardır.
Son olarak 15 Temmuz 2016’da darbe girişiminde bulunan Fetullahçı Terör Örgütü küresel emperyalistlerin bir ürünüdür. FETÖ; CIA, PENTAGON,CENTCOM ve ülkemizi hedef alan devletler ve istihbarat servisleri tarafından desteklenmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti devletini parçalamaya yönelik girişimdir. Eğer başarılı olun-saydı kukla bir yönetimle ülkenin adım adım parçalanma sürecine gireceğini değerlendiriyorum. 15 Temmuz darbe girişiminin öncesini, girişimini ve sonrasını yaşamış bir asker olarak, ordunun emperya- list sistemin emrinde kendi halkına, kendi askerine uçakla, tankla hunharca saldırması dünya tarihinin ve bizim tarihimizin en dramatik hadiselerinden biridir. Bu tür felaketlerin yaşanmaması için darbe girişimin çok iyi incelenmesi, irdelenmesi, her yönüyle ortaya konması gerekmektedir. Dış etkilerden uzak, yalnızca kendi ülkesinin çıkarlarını düşünen, gayri milli ve gayri yasal faaliyetlerden arın- mış milli ve muharip bir ordu, bu coğ- rafyada güçlü ve tam bağımsız olmanın en temel şartlarından biridir. Bunu sağlamanın yolu ise adalet ve liyakat temelinde ordunun kurumsallaşmasıdır. Bir ordunun karakterini üst komuta heyetinin öz geçmişinin ve safahatını objektif biçimde incelediğinizde anlayabilirsiniz. Darbe öncesine baktığımızda Türkiye sathındaki tugay ve alay seviyesindeki birlik komutanlarının çoğunluğunun FETÖ mensubu olduğunu görmekteyiz. Son yıllarda kurmay subay yetiştiren Harp Akademileri’nden mezun olan subayların tamamına yakınının da FETÖ mensubu olduğunu (diğer Askeri Okullar da aynı) görüyoruz. NATO görevinde olan subayların çoğunluğunun FETÖ mensubu olduğu Genelkurmay ve kuvvet komutanlıklarının karargahlarında çok etkin olduklarını görmekteyiz.
NATO, genelde ABD çıkarlarına göre hareket eden bir örgüttür. Tarihsel süreç içerisinde NATO’nun Türkiye’ye olan fayda ve zararları çok iyi incelenmesi gereken bir konudur. Kanaatimce NATO, Türk Ordusu’nun çağın gerekliliklerine göre gelişimini geciktirmiş ve engellemiştir. NATO, Amerikan stratejisi ve çıkarlarına göre hareket ettiğinden darbelerdeki etkisi de yadsınamaz. Bunlarla birlikte bugünkü konjonktürde milli çıkarlarımız açısından NATO içinde kalarak ülke çıkarlarına göre milli duruş sergilemek daha önemlidir. Bunun için NATO kadrolarının seçimi de çok önemlidir. Bunun örneği pek çok kez geçmişte yaşanmıştır. FETÖ mensupları ve mandacı, himayeci zihniyetin adamları haricinde pek çok diplomatımız ve askerimiz, NATO bünyesindeki görevlerinde Türkiye’nin milli çıkarlarını savunmuş ve milli duruş sergilemişlerdir. Biliyoruz ki, 15 Temmuz gecesi, komutanı olduğunuz Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın vatansever personeli, Irak-Suriye hattında harekattaydı. İhanet, ÖKK’yi ele geçirseydi, darbe sürecinin seyri hangi rotada olurdu?
Özel Kuvvetler Komutanlığı yaptığı görevlerin stratejik ve siyasi sonuçları olan, yurt içi ve yurt dışı terörle mücadelede öncü rol oynayan stratejik bir komutanlıktır. Dünyada modern orduların yeniden yapılanmasında da kon-vansiyonel kuvvetler küçültülerek Özel Kuvvet yapılanmasına özel önem ve öncelik verilmektedir. Uzun yıllardan beri her kademesinde görev yaptığım için bölgesel ve küresel anlamda kendi alanında Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak bu kurumun yeniden yapılanmanın zorunlu olduğunun farkındaydık. 2013 yılı sonunda başlayan özel kuvvetlerin yeniden yapılanma, değişim, dönüşüm ve gelişim süreci 2015 yılına kadar büyük ölçüde tamamlanmıştı. Dönem içerisinde en çok enerjimizi tüketen konu FETÖ yapılanmasıydı. Genelkurmay başta olmak üzere her tarafa etkinlerdi, başta terörle mücadele olmak üzere Türkiye’nin milli menfaatlerini sekteye uğratmak için ihanetleri hız kesmiyordu. Bunların büyük bir bölümü mahkeme ifadelerimde mevcuttur. Ancak çok güçlü bir mekanizmaları vardı, kural tanımayan, her türlü yöntemi kullanarak atamalar yolu ile her türlü kadrolarda yer alabiliyorlardı.
2014 yılında benim mahiyetimdeki 3 tugay komutanının FETÖ mensubu olduğu kanaatine vardık. Bunlardan biri Semih Terzi’ydi. Üçünün de değiştirilmesi için dönemin Genelkurmay Başkanı’na durumu arz ettik. 2015 Ağustos şurası sonucunda üç FETÖ mensubu tugay komutanından ikisi değişti. Semih Terzi değiştirilmedi. Sonra çok uğraş verdik ama gönder- meyi başaramadık. Eğer bu değişimlerin hiç biri yapılmasaydı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde Özel Kuvvetler’in üç tugay komutanı da FETÖ mensubu olacaktı. Yani, bütün muharip birliklerin kontrolü FETÖ’nün elinde olacaktı.
EL-BABönleri / 2017
Bir örnek daha verecek olursak; 2015 alay komutanlıkları atamalarında iki FETÖ mensubu kurmay albayın, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na alay komu- tanı olarak planlandığını öğrendik. Bu atamaların yapılmaması için mücadele verdik.
Genelkurmay 2’nci Başkanı E. Orgeneral Yaşar Güler de bu atamalara karşıydı. Kara Kuvvetleri Komutanı E. Orgeneral Salih Zeki Çolak ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Personel Başkanı Tümgeneral Şevki Gençtürk de bizimle aynı görüşteydi. Buna rağmen bu atamalar yapıldı. Albaylardan biri Fırat Alakuş, 15 Temmuz ihanetinde Genelkurmay Karargahı’nı ele geçiren ekibin başında yer aldı, diğeri ise Alb. Fatih Yarımbaş beni ele geçirmeye çalışan ekibin başındaydı.
Bu dönemde beni görevden alma gayretleri oldu. Fakat bunu yapamadılar, daha sonra FETÖ mahrem imamlarının itiraflarında bunu görmekteyiz. O dönemki Genelkurmay 2’nci Başkanı Yaşar Güler’in buna engel olduğunu biliyorum. Şimdi Milli Savunma Bakanı olan E. Orgeneral Güler’in gerek özel kuvvetlerin gelişimi için olağanüstü çabaları, gerekse başta FETÖ olmak üzere terör örgütlerine karşı verdiği ödünsüz mücadele hiçbir zaman unutulmamalıdır. Örnekleri çoğaltabiliriz. 15 Temmuz 2016’ya bu şartlar altında gelindi.
15 Temmuz gecesi, Türk milletinin en zor gecelerinden biriydi. O gün verdiğiniz mücadeleyi anlatır mısınız?
2013 yılı sonunda başlayan özel kuvvetlerin yeniden yapılanma, değişim, dönüşüm ve gelişim süreci 2015 yılına kadar
büyük ölçüde tamamlanmıştı. Dönem içerisinde en çok enerjimizi tüketen konu FETÖ yapılanmasıydı.
Her dakikası büyük bir mücadele içinde geçen bitmeyen bir geceydi. 15 Temmuz akşamı saat 21:30’da yolumu kesen darbecilerden kurtulduktan sonra başlayan mücadele, ertesi gün Akıncı Üssü’ndeki rehinelerin kurtarılması ve Genelkurmay Karargahı’nın darbecilerden temizlenmesine kadar devam etti. Gece boyunca Başbakan, İçişleri Bakanı, Mit Müsteşarı, Müsteşar Yardımcısı, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve bazı valiler ile Türkiye genelinde FETÖ’cü olmadığından emin olduğum komutanlar ile görüşerek darbeye karşı mücadeleyi koordine ettik. Özel Kuvvetler karargahına gitmek üzere çağırdığım araçla buluşmak üzereyken taaruruz helikopterleri tarafından ateş açıldı ve Emir Astsubayım Kamil ile Uzman Çavuş korumam Osman yara- landı. Osman’ın sağ bacağı kasıktan koptu. Gönderdiğim bir ekip tarafından Genelkurmay Karargahı darbecilerden alındı. Akıncı Üssü’ndeki rehin tutulan komutanları kurtarmak için intikal ederken Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar aradı. Çankaya’da, Başbakanlık’ta olduğunu ve oraya gelmemi söyledi. Malumunuz Genelkurmay Başkanı, FETÖ’cüler tarafından Akıncı’dan Çankaya’ya getirilmişti. Ekibi Akıncı’ya gönderdim, ben Çankaya’ya gittim. Oradan Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı alarak evine götürdüm. Ertesi gün, yani 17 Temmuz sabahı, saat 08:00’da evinden alarak benim aracımla Genelkurmay Karargahı’na gittik. Kendi personelimden emir subayı, özel kalem, koruma müdürü ve koruma per- soneli görevlendirdim. Genelkurmay Karargahı’nı toparlamaya başladık. Ele geçen kamera kayıtlarından gece darbeye fiilen iştirak edenleri tespit etmeye başladık. İlginç olan darbe gecesi darbeye fiilen katılıp darbe başarısız olunca kaçanların pazartesi günü hiçbir şey olmamış gibi üniformalarını giyip Genelkurmay Karagahı’na mesaiye gelmeleriydi.
Kahraman Astsubay Ömer Halisdemir’e verdiğiniz o tarihi emir… Ve kahraman şehidin gerçekleştirdiği vazife… 15 Temmuz gecesi içindeki özel konumunu yorumlar mısınız?
Ömer Halisdemir; 1997 yılında, ben yüzbaşı rütbesindeyken geçici görevle 3’ncü Ordu’nun emrinde ve sorumluluk sahasında bulunan Erzincan, Tunceli, Bingöl, Sivas, Tokat bölgelerinde terörle mücadele operasyonları yaptığımız dönemde Özel Kuvvetler’deki kurslarını bitirerek, B.S adında bir arkadaşı ile birlikte uzman çavuş rüt- besiyle benim komuta ettiğim tabura atandılar ve Erzincan’da göreve katıldılar. Uzun yıllar terörle mücadelede birlikte yer aldık. Yüzlerce çatışma ve çok zorlu mücadelelerden geçtik. Bu süreçler; cesaret, fedakârlık, itaat ve birbirine gönülden bağlılık, zerre- sine kadar her yönü ile birbirini tanımanın en önemli ortamlarıdır. Ömer Halisdemir dürüstlük, fedakârlık, cesaret, kahramanlık, vatan sevgisi gibi değerlere sahip olduğunu bu süreçte bize gösterdi. Bundan dolayı aynı meziyetlere sahip diğer uzman çavuşları astsubay olmaları için teşvik ettim. Operasyonlardan kalan boş zaman- larda subayların nezaretinde sınavlara hazırlanmalarını sağladım. Astsubaylık sınavlarına ben götürdüm, sınavı kaza- narak astsubay oldu. Darbe öncesinde Ömer Halisdemir, aynı özelliklere sahip koruma astsubaylarımdan biriydi, ben Ankara’da karargah dışındayken korumalar sıra ile 24 saat esasına göre Özel Kuvvetler Komutanı’nın makamında nöbet tutarlar. Darbe gecesi Ömer Halisdemir makam korumasındaydı.
Olay günü arkadaşımın Gazi Orduevi’ndeki düğününe davetli olduğum için saat 20.30 sularında orduevinde bulunuyordum. Burada protokol olarak askeri nezaket ve görgü kuralları gereği oturmamam gereken arkalarda bir masada, protokol gereği olmaması gereken şahıslarla birlikte oturmamın planlanmış olması olağan bir durum değildi. Bu neden- le saat 21:30 sularında protesto maksatlı düğünden ayrıldım. Darbe girişiminden sonra aynı masada baş köşede oturan şahsın FETÖ mensubu başçavuş olduğunu ve dışarıda beni alıkoymak için görevlendirilen ekip ile irtibatlı olduğunu öğrendim. Daha sonra özet- le; orduevinden ayrıldıktan sonra FETÖ mensubu Kurmay Albay Fatih Yarımbaş ve ekibi tarafından yolum kesildi, ekibi bertaraf ettikten sonra Özel Kuvvetler Karargahı’nı aradığımda, FETÖ üyeleri tarafından karargahın ele geçirildiğini öğrendim. Görüştüğüm darbeci kurmay albay, Genelkurmay’dan mesaj geldiğini, Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koyduğunu ve şahsımın da görevden alındığını, yerime Semih Terzi’nin yeni Özel Kuvvetler Komutanı olduğunu söyledi. Tehditli ikazlarıma, uyarılarıma rağ- men artık benden emir almayacakları- nı beyan ettiler.
Bu olayın ve bundan önceki olayların darbe girişimine yönelik bir durum olduğuna kanaat getirdim. Bundan sonra amansız bir mücadele başladı. Irak, Suriye dahil yurtiçinde darbeye karşı FETÖ mensubu olmayan subaylarım ve astsubaylarımla mücadele ver- meye başladık. Televizyonlara bağlanarak paralel ihanet şebekelerinin darbe girişiminde bulunduğunu, buna karşı mücadele ettiğimizi ve başarılı olamayacaklarını beyan ettim. Bu açıklamalarım hem Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hem de milletimizin nezdinde dar- beye karşı kararlı direnişte pozitif etki yaratmış, FETÖ’cülerin faaliyetlerinin üzerinde olumsuz bir etki yaratmış- tır. Türkiye sathındaki FETÖ mensubu olmayan kritik komutanlıklarla irti- bata geçilerek, hem medyaya beyanda bulunmaları, hem de darbeye karşı mücadele koordine edilmiştir. Darbe gecesi 00:55 ten itibaren Özel Kuvvetler Makamı’nda koruma nöbet-çisi olan Ömer Halisdemir ile irtibata geçtim. Karargahı ele geçirmek isteyen kurmay albayların yaptıklarını takip etmesini ve fırsat bulursa etkisiz hale getirmesini istedim. Gece boyu birçok kez kendisinden darbeciler hakkında bilgi aldım.
Şehit Ömer Halisdemir’in sizden gelen bir telefonla, sonra-sında güvenlik kameralarından gördük, ölüme adeta düğüne gider gibi yürümesi… İnsanlar bunu asla unutamıyor… Özel Kuvvetler personelinin karakteri nasıl şekilleniyor?
Ben özel kuvvetler komutanı olduktan sonra, Kıbrıs’ta Türk varlığının korunması için 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın başa- rıya ulaştırılmasında tarihi rol oynamış Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın yaşadığı Süleymaniye Olayı gibi kötü tecrübeleri dikkate alarak, çok geniş bir coğrafyada görev yapan Özel Kuvvetler’i doğru ve temel bir çerçevede yönetmek, prensipler dahilinde hareket etmesini sağlamak için sekiz maddelik Özel Kuvvetlerin Temel Prensipleri adı altında emir yayınladım ve imza karşılığı her personele tebliğ edilmesini ve sürekli ceplerinde taşınmasını sağladım.
Çünkü milletimizin başını öne eğdiren Çuval Hadisesi olarak bilinen Süleymaniye Olayı yaşanmıştı, bu bir emir komuta zafi yetiydi. Kritik zamanlarda emir beklememeli, alandaki liderler muhtemel durumlara karşı önceden tedbir almalıdır. Çünkü stratejik bir komutanlık olan Özel Kuvvetler mensuplarının bir liderde bulunması gereken A-B-C-D olarak formüle ettiğim ADALET, BASİRET, CESARET ve DİRAYET özelliklerine sahip olması gerekmektedir. Bu özellikler kapsamında olayları önceden görüp cesaretle karar vermeli, her ne olursa olsun verdikleri kararların sonuna kadar dirayetle arkasında durmalıdırlar. Yaşanan ve yaşanacak olaylarda personele yön vermek, emredilen çerçevede hareket etmelerini sağlamak için verdiğim sekiz maddelik emrin birincisi; Bütün faaliyetlerde yasallık esastır. Sekizinci ve son maddesi ise; Durum ve şartlar ne olursa olsun esarete düşmek ve teslim olmak asla düşünülemez, ŞEHADET ESASTIR.
1. Bütün faaliyetlerde yasallık esastır.
2. Başarı için görevlere ve olaylara daima soğukkanlı ve pozitif yaklaşım esastır.
3. Her zaman çözüm ve sonuç odaklı çalışma esastır.
4. Nitelikli, yetişmiş özgüveni tam ve vazife için adanmış insan gücü her şeyden daha önemlidir.
5. Değişik coğrafya, durum, şartlara göre yüksek durumsal farkın- dalığa dayalı bireysel ve kurumsal güvenlik anlayışı şarttır.
6. Her türlü ortamda adalet, merhamet, karşılıklı güven, saygı, bir- biri için canını veren kalben bir bağlılık oluşturmak herkesin temel görevidir.
7. Kural hatası; kan, gözyaşı ve başarısızlık demektir.
8. Durum ve şartlar ne olursa olsun esarete düşmek ve teslim olmak asla düşünülemez, şehadet esastır.
Diyarbakır’da bulunan özel kuvvetler mensubu albay tarafından Semih Terzi’nin bir tabur kuvvetle Ankara’ya Özel Kuvvetler Komutanlığı emir komutasını almak üzere hareket ettiğini öğrendikten sonra 02:00 sularında Ömer Halisdemir’i aradım. Bu onunla son görüşmemizdi. Bu son görüşmemizin haleti ruhiyesini anlatmak çok zor. Aramızda çok duygusal bir görüşme oldu. Bir taraftan memleketin halini diğer taraftan Silahlı Kuvvetlerin düştüğü durumu, bir diğer taraftan da yaşanan ihanetin acısını yaşarken tarif edilmez dramatik duygular içerisinde tek yürek olmuş bir baba oğulun inanılmaz hisleri içerisinde o tarihi emri verdim. Özetle; “Ömer, kardeşim 20 yıla yakın birlikteliğimize dayanarak sana tarihi bir görev veriyorum; Semih Terzi darbeci bir haindir, onu karargaha girmeden öldür. Bunun sonunda şehadet olduğunu biliyorsun, hakkını helal et” dedim. O da “emredersiniz, başüstüne komutanım, hakkım helal olsun” dedik- ten sonra telefonu kapattık. 02:16’da Ömer Halisdemir’in darbeci Semih Terzi’yi öldürdüğünü ve kendisinin de şehit olduğunu öğrendim. 16 Temmuz sabahı, Özel Kuvvetler Karargahı’na ulaştığımda Ömer Halisdemir’in naaşının yanına gelerek onu alnından öptüm. 15 Temmuz 2016 saat 21:30’da başlayan mücadelemiz 16 Temmuz akşamına kadar devam etti.
Semih Terzi’nin öldürülmesi darbe girişiminin seyrini değiştiren en kritik anlardan biriydi. Semih Terzi’nin darbe girişimindeki rolü neydi?
Semih Terzi‘yi 2008 yılında ben Kara Kuvvetleri İç Güvenlik Şube Müdürü iken Kara Kuvvetleri Komutanı’nın Özel Kalem Müdürü olarak tanıyordum. Daha sonra Özel Kuvvetlerde birlikte çalıştım. 2015-2016 yılları arasında Semih Terzi’nin buradaki görevinden alınması için 2 defa tek- lifte bulundum. Ancak görevden alın- madı. Semih Terzi’ye olumsuz sicil ve olumsuz kanaat yazdım. Darbe girişiminden 5-6 ay öncesinde kendisine Silopi’de "dilekçeni yaz ve bu birlikten defol git" dedim. Ben Semih Terzi’nin FETÖ’cü olduğunu tahmin ediyordum. Buna yönelik şüphelerim vardı, aynı zamanda da görevinde çok yetersizdi. 15 Temmuz 2016’ya geldiğimizde darbe girişiminin baş aktörlerinden Semih Terzi, Ankara ve Ankara’nın stratejik noktaları başta olmak üzere, Asayiş Kolordu Komutanlığı’na, Marmaris’te Cumhurbaşkanı’na operasyon dahil bütün kritik kara darbe operasyonlarını yönetecekti. Bunları Silopi, Irak, İskenderun, Suriye sınırından ve diğer bölgelerden getireceği özel kuvvet birlikleri ile yapacaktı. Örneğin Marmaris’te Cumhurbaşkanı’na yönelik operasyonu yöneten Havacı General Gökhan Sönmezateş, emri Semih Terzi’den aldığını itiraf etmişti. Darbe girişiminde Semih Terzi Türkiye sathında önemli rol üstlenmişti. Semih Terzi’nin etkisiz hale getirilmesi, darbe girişiminin sekteye uğratılmasında çok önemli bir kırılma yaratmış, aralarında iletişimi koparmış, büyük bir moral çöküntüsüyle birlikte darbe faaliyetleri durma noktasına gelmiştir. Bunları kendi aralarındaki telefon görüşmeleri ve mesajlardan da anlamaktayız.
15 Temmuz ihanetinin perde arkasına dönük görüşleriniz nedir? Bu girişim, pek çok kez ifade edildiği gibi TSK bünyesindeki farklı yapıların dirsek temasında bir “matruşka” kimliği mi taşımaktadır? Yani birbirinden haberdar farklı grupların ittifakıyla mı karşılaştık, böyle bir ittifak var idiyse, iş nerede koptu, vatansever kadroların kararlı müdahalesi, süreci nerede değiştirdi?
Yakın tarihimizde sözde müttefikimiz ABD’nin kendi çıkarlarına ve stratejik hedeflerine göre PKK, PYD, DEAŞ, FETÖ ve içimizdeki diğer gayri milli unsurlar vasıtasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasına yönelik faaliyetlerini yakından biliyoruz. 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimi de bunlardan biridir. 15 Temmuz’a gelmeden önce sahada bizlerin iyi niyet ve samimi iş birliklerimize rağmen her zaman bir şekilde ihanete uğradığımızı gördük. 2011 yılında Uludere olayı bir istihbarat tuzağıydı. CIA tarafından içimizdeki FETÖ ve PKK iş birliği ile planlanmıştır. 2015 yılı eylül ayından sonra Ağrı, Tendürek,
40 gün süren Doski Vadisi-İkiyaka Operasyonları’nda FETÖ mensubu askerlerin operasyonları engelleme ve ihanetleri devleti zaafa uğratma süreçleri yaşandı.
Sizce, 15 Temmuz arkasındaki emperyal güçler ve bölgedeki müttefikleri açısından “Türkiye’ye müdahale dosyası” kapanmış mıdır, yoksa, zaman içinde yeni bir saldırı tehdidi bulunmakta mıdır?
15 Temmuz ihanet girişiminden 40 gün sonra başlayan Fırat Kalkanı Harekatı’nda ABD’nin çirkin yüzünü bir kez daha gördük. 11 Kasım 2016 tarihinde harekatın son safhası olan EL-BAB bölgesine yöneldiğimizde ABD harekat alanında PKK, PYD, DEAŞ dahil bütün terör örgütlerini destekleyerek karşımıza çıkarmıştır.
Rusya ve rejim de aynı hedefte birleşerek karşımıza çıktılar. O dönem SİHA'larımız henüz kullanılmaya başlanmamıştı. Hava sahasının kontrolü nedeniyle de Hava Kuvvetlerinin desteği kısıtlı oldu. Bu dönem tam bir istiklal mücadelesiydi. Biz de İncirlik Üssü’ü dahil Fırat’ın doğusunu destekleyen Gaziantep’teki ABD helikopterlerini ve İHA uçuşlarını kontrol altına aldık. Akabinde şahsım içerde ve dışarda hedef haline getirildi. Medya ve sosyal medyadan direkt ve dolaylı saldırılar başladı ve hala devam ediyor. Bu operasyonda şehit olan kardeşlerimizin ruhu şad olsun.
Onların her biri destan yazarak şehadete ulaştı. Normal de 3 ayda tamamlanacak harekat 6 ay kadar sürmüştür. Bu safhaya kadar (harekat alanının yüzde 80’ni) toplam 9 şehit verilmiş, bu safhadan sonra 58 şehit verilmiştir. ABD, işbirlikçi terör örgütlerini kullanarak saldırılarına devam etmiştir. Bu dönemde harekatın durdurulması için, içimizdeki ABD güdümündeki gayri milli unsurlarda harekete geçirilmiştir. Sonuç olarak; 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra da devletimize karşı hain emel ve eylemlerin amacı, özellikle 9 Kasım 2016’da büyük bir oyun oynandı maksatları ordumuzu yenilgiye uğratarak geri çekilmek zorunda bırakmak bunu etkisiyle Türkiye’yi kaosa sürüklemekti. Özel Kuvvetler Komutanlığı; gerek yurtiçi ve yurtdışı terörle mücadele, 15 Temmuz darbe girişimine karşı verdiği mücadele ve darbeden sonra icra edilen Fırat Kalkanı Harekatı’nda büyük bir mücadele vermiştir.
Siz, yalnız 15 Temmuz gecesinde değil, devamında FIRAT KALKANI HAREKATI’nda komutanlık yeteneğini en üst düzeyde temsil etmiş bir subaysınız. 2020 yılında korgeneral rütbesinde “kadrosuzluktan” emekli edilmenizi nasıl karşıladınız? Tarihe yön vermiş bir komutanın terfi etmesinden kim, neden rahatsız olmuş olabilir?
Özel kuvvetler personelini yetiştirirken çeşitli tarihi olaylardan örnekler veririz. Onlardan biriyle konuya girmek istiyorum. Malumunuz milli mücadele döneminde baştan beri Yunan işgalini tanımayan ve sonuna kadar mücadele eden Manisa Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey milli mücadele için toplanan akıncılara şunu ifade eder; ”Bu bir vatan namus ve istiklal mücadelesidir, kişisel hiç bir karşılığı yoktur. Milli mücadele başarıya ulaştığında, sağ kalanlar geriye döndüğünüzde, bizimle birlikte mücadeleye katılmayanların, geri planda kalanların, makam mevki ve servet sahibi olduğunu görebilir- siniz. Eğer bir hak iddia edecekseniz şimdiden vazgeçin ve bizimle beraber mücadeleye katılmayın.”
Öncelikle bizler için en büyük rütbenin ŞEHİTLİK, en büyük makamın ise ŞEHADET makamı olduğu inancına sıkı sıkı bağlı olarak mücadele ettik. Yüzlerce çatışma bir çok saldırıya uğradık, kalleşçe sahsımı ortadan kaldırma girişimleriyle karşı karşıya kaldım. Maalesef mucize eseri de olsa şehadet makamına ulaşamadık. Allah onurlu, şerefli yaşamayı ve ölmeyi nasip etsin. Bu çerçevede asla küskün değilim, devletle küslük olmaz. Önemli olan onurla şerefle görevini tamamlamaktır. Savaşçılar; rütbe ve makamdan ziyade onurlarını şereflerini önemserler gitmesi gerektiği zaman giderler, arkada bırakılan sadece makamdır.
2017 yılında çıkan haberlerde Zekai Aksakallı’nın “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz ‘Personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında mesaiye devam eder. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz 2016’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı" şeklinde konuştuğu ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı eleştirdiği iddia edilmişti.
Odatv.com
https://www.odatv4.com/guncel/zekai-aksakalli-roportaj-67834325
=======================
Sizler hür ve namuslu değilsiniz..🤔
https://twitter.com/i/status/1682273135746269184
=======================
Savaşmak sadece insanlara özgü bir davranış değildir. Gombe Şempanze Savaşı bunu bize öğretmişti.
Yüzyıllar boyunca, birbiri ile savaşabilecek kadar karmaşık tek canlının insan olduğu kabul edildi. Ancak 1974’te Tanzanya’daki Gombe Ulusal Parkı’ndaki şempanzeler birbirleriyle savaşmaya başladıkları zaman bu fikrimiz değişecekti. Bu ilk şempanze savaşı, insanlar gibi şempanzelerin de içlerinde karanlık ve acımasız bir tarafı olduğunu gözler önüne serdi.
Bu savaşın detayları Jane Goodall tarafından iyi bir biçimde belgelenmiştir. 1960’ların Afrika’sında yaptığı şempanze çalışmalarıyla ünlenen Jane Goodall, gözlemleriyle şempanzelere ilişkin birçok dogmanın yıkılmasında ve kullandığı yöntemlerle primatolojinin şekillenip bugünkü haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Jane Goodall hayatının önemli bir bölümünü Gombe Ulusal Parkı’ndaki (Tanzanya) şempanzeleri araştırmak için kullanmıştır. Goodall’ın doğada gerçekleştirdiği çalışmalar dünya çapında ses getirdi. Birçok makale ve kitap yazdı. 1977 yılında da Jane Goodall Enstitüsü’nü kurdu. Bu enstitüde şempanzelere ve onların yaşam alanlarına olan farkındalığı artırmaya yönelik çalışmalar yapılıyor.
Gombe Şempanze Savaşı kendisinin kaleme aldığı Through a Window: My Thirty Years with the Chimpanzees of Gombe adlı kitabının “savaş” başlıklı bölümünde aktarılmaktadır. Bu savaş, insanların savaşıyla tam olarak aynı olmasa da, gaddarlık ve bir kabileye bağlılık durumuna çarpıcı bir biçimde benzer.
Savaştan yıllar öncesinde, parkta tam bir barış ortamı vardı. 1974 senesinde ise ünlü primatolog Jane Goodall, ters giden bir şeylerin olduğunu fark edecekti.
Gombe Ulusal Parkı, Tanzanya’nın batı ucunda, Tanganyika Gölü’nün uçsuz bucaksız mavi genişliğiyle çevrilidir. Ünlü primatolog Jane Goodall, yerli şempanze popülasyonu üzerine yaptığı çığır açan çalışmalarıyla burada ün kazandı. Ayrıca park, Goodall’ın Kasekela adını verdiği bir şempanze kabilesine de ev sahipliği yapıyordu.
1971’de Kasekela kabilesi, eski liderinin ölümünden sonra parçalanmaya başladı. Altı erkek ve üç dişiden oluşan bir grup şempanze sekiz aylık bir süre içinde Kasekela bölgesinin güney bölümünde yaşamaya başladılar. Bu yeni gruba Kahama adı verildi. Sekiz erkek ve on iki dişi ve onların yavrularından oluşan ana topluluk ise oldukları yerde kaldı.
Bu süreçte iki grup arasında çeşitli güç gösterileri başlamıştı. Aynı zamanda her iki grup da kendi bölgesini özenle koruyordu. Bölünmeden iki yıl sonra gerilim daha da arttı. İki grubun erkekleri, kendi bölgelerine geri çekilmeden önce birbirlerine bağırmaya ve gövde gösterisi yapmaya başlamıştı.
Savaş, Godi adlı bir şempanzenin ölümüyle başladı. Kahama topluluğuna ait yetişkin bir erkek olan Godi, altı Kasakela erkeği tarafından pusuya düşürüldüğünde ağaçlarda yemek yiyordu. Goodall kitabında erkeklerden birinin Godi’nin bacağını onu yere fırlattığını anlatır. Saldırganlar, “öfkeli bir çılgınlık” halinde, Godi’yi sıkıştırarak on dakikadan fazla dövmüşler ve sonra hızla dağılmışlardı. Godi aldığı darbeler sonucunda ölmüştü.
Goodall’ın kaydettiği bir düzine kadar saldırıdan beşi ölümle sonuçlandı. Bu kader karşılaşmalarının her biri on dakikadan fazla sürmedi. Beş kurban da sürüklendi, sıkıştırıldı, dövüldü ve ısırıldı. İkinci kurban, üç erkek tarafından öldürüldü. Ayrılıkçılara katılmayı tercih eden Goliath adı verilen yaşlı bir şempanze eski arkadaşları olan beş Kasekela erkeği tarafından öldürülecekti.
Sonunda, ayrılıkçı Kahama kabilesini kuran şempanze Hugh’da öldürülünce, yeni kabileyi kuran altı erkekten geriye sadece bir tanesi kalacaktı. Devamında o da öldürülünce savaş 1978’de sona erecekti. Sonucunda Kasekela kazandı ve menzillerini Kahama bölgesini de kapsayacak biçimde genişletti.
Psikolojide temas hipotezi denen eski ve iyi bilinen bir teori vardır. Bu teori, eşit statüde olan iki grup arasındaki temasın hoşgörü ve kabullenmeyi teşvik ettiğini savunur. Bu model özellikle insan davranışını incelemek için geliştirilmiş olsa da burada da geçerlidir.
İki grup ayrılıp teması kestikten sonra, aralarındaki düşmanlık yoğunlaşmıştı. Daha çok insanlara özgü olduğunu düşündüğümüz “biz” ve “onlar” bakış açısı hayvan davranışına da yansımıştı.
Goodall, Gombe’de yaşananları bildirdiğinde, şempanzeler arasında doğal olarak meydana gelen bir savaşın anlatımına genel olarak inanılmadı. O zamanlar inanılan insan ve hayvan davranışının bilimsel modelleri ile neredeyse hiç örtüşmemişti.
Ancak sonraki araştırmalar, şempanze toplumlarının doğal hallerinde savaş davranışı gösterdiklerini doğruladı. Araştırmacılar, öncelik Goodall’ın Gombe’de geçirdiği zamana ait tüm orijinal saha notlarını dijital ortama aktardı. Ardından da bu notları kullanarak şempanzeler arasındaki sosyal etkileşimlerin ve dostlukların ayrıntılı bir resmini oluşturdular. Sonrasında da bu ilişkilerin nasıl değiştiğinin haritasını çıkardılar.
Araştırmacılar, kimin kiminle sosyalleşmek için daha fazla zaman harcadığını araştırarak, şempanzelerin karmaşık sosyal ağlarını oluşturabilirler.
1960’ların sonunda, tüm erkekler oldukça mutlu bir şekilde birbirine karışırken, 1971’de ayrılıklar kendini göstermeye başlamıştı. Sonraki bir yıl içinde, şempanzelerin yalnızca kendi grupları içinde kalması ve sosyalleşmesiyle de iki taraf farklılaşmıştı.
Araştırmacılar, bölünmenin Humphrey adlı bir maymunun alfa erkeğe dönüşmesinden sonra meydana geldiğine karar verdi. Sonraki dört yıl boyunca Humphrey ve kuzey topluluğu, güneydeki gruptaki her bir erkeği öldürecek ve hayatta kalan üç kadının yanı sıra bölgelerini ele geçirecekti. Araştırma, çatışmayı hızlandıran şeyin muhtemelen o sırada ormandaki sınırlı sayıdaki olgun dişi olduğunu da göstermişti.
Gombe’deki savaştan bu yana, Tanzanya ve Uganda’da şempanze grupları arasında daha fazla savaş belgelendi. Ancak bir ilk olması açısından Gombe Şempanze Savaşı önemliydi
https://www.matematiksel.org/4-yil-suren-gombe-sempanze-savasi-bize-ne-ogretti/
=======================
necatidogru@sozcum.com
21 Temmuz 2023
Çamlıca Tepesi’ne, Taksim’e, Levent’e büyük pahalı camiler yapıp Müslüman ülkelerde dolar arar duruma düşmek bir yenilmişlik duygusu uyandırıyor ama sonuçta “görkemli görsel sahneleri izleme fırsatı” da yaratıyor.
Çok renkli.
Parlak ışıklı.
Tantanası bol.
Bir gezi oldu.
Bizim Cumhurbaşkanı 200 işadamını, bakanları, parti önde gelenlerini; 3 uçak dolusu devlet seçkinini yanına alıp 3 Müslüman ülkeye “asset satmaya” gitti. “Asset satmak” benim siz okurlara İngilizce de bildiğimi sokuşturmak için uydurduğum bir böbürlenme deyimi değil. Asset: Kıymetli varlık demek. Cumhurbaşkanın kendisi geziye başladığı gün havaalanında gazetecilere; “satacağımız bazı assetler var” demişti.
Asset satmaya gittik.
Gizli hasetlik gördük.
★★★
Dünya kupası sırasında ünlü futbolcu Lionel Messi bir futbol topunu imzalamış Katar Emir‘ine hediye etmiş, o da topu iki liderin resmi buluşma töreninde bütün dünya TV’lerinin canlı yayınında bizim Cumhurbaşkanı’na gösterdi.
Ne alaka!
Biz dolar arıyoruz!
O, top gösteriyor!
Sağır sultan duydu; Türkiye evindeki enflasyon yangınını söndürmek için taze dolar bulmak zorunda. Cumhurbaşkanı, NATO toplantısını fırsat yapıp dün “emperyalist düşman” ilan ettiği ABD'ye ve AB'ye yeniden yakınlaşma ve hemen ertesinde de sayısız defa “FETÖ destekçisi” diye öfkelendiği petrol doları zengin Arap ülkelerine “assset satma” yıldırım ziyaretine çıkmasının amacı dış kaynak bulup, rezervi yükseltmek. Bu somut gerçeğin penceresinden bakınca; ülkenize dolar aramaya gelmiş Türk Cumhurbaşkanı’nın eline “imzalı top vermek aslında şuur altına gizlenmiş kör bir hasetliğin” dışa vurması. Türkiye’nin ulaştığı refah ve üstünlüğü çekemeyip, kıskanmanın dik alası.
★★★
Büyükelçiler.
Diplomatlar.
Davranış bilimcileri.
Nezaket, terbiye, görgü kuralı analizcileri konuşsunlar. Arap ülkesinin lideri, dolar aramaya gelmiş Türk Cumhurbaşkanı’na; 90 dakika boyunca milyon kere tekme yemiş bir “meşin yuvarlağı göstermesi” Türkiye’ye karşı tarihten gelen gizlenmiş bir kıskançlık, çekememezlik ve hatta “aradığı doları bulamayıp iyice bocalayıp batmasını” arzu etmek değilse nedir?
Bunlar dost mu?
Stratejik ortak mı?
Tarihi kardeş mi?
Üç ülkeye gidildi.
Uçaklardan inildi. Saraylara toplu olarak varıldı. Milli marşlar okundu. Ulusal bayraklar direklere çekildi. Tören kıtası selamı yapıldı. Heyetler Emirlere tanıştırıldı. Bizim Cumhurbaşkanı yanında götürdüğü Togg otomobilini Emirlere hediye verdi. Emirler de Cumhurbaşkanımıza devlet nişanı taktılar. Toplamı yaklaşık 100 milyar doları bulan anlaşmalar imzalandı. Anlaşmaların; altyapı, inşaat, mühendislik, metalurji, çevre, tarihi miras, turizm, yenilenebilir enerji, petrol-petrokimya, karbon ekonomisi, madencilik konularında yapıldığı açıklandı. Bir tek somut satışın Cumhurbaşkanı damadının şirketinin ürettiği İHA oldu, onunun da Türkiye’ye kaç dolar getireceği söylenmedi. Biz Türkiye olarak 3 Arap ülkesine neyi ne kadar satacağız da “eriyen döviz rezervimizi yeniden 128 milyar dolara” getireceğiz, açıklanmadı.
★★★
Hem Osmanlı dönemi ve hem Cumhuriyet dönemi tarihi bize şunu gösterdi. Ancak ve ancak sanayi mallarını kendi fabrikalarında yüksek yerli içerikle (muhteva ile) üretip satarsan dış paraya, dış borca ihtiyacın olmuyor. Rezerv birikimini ancak ve ancak sanayi mallarını dışa satarak yapabiliyorsun.
Son 20 yıla bakın!
Ne olmuş, görün.
Eski DPT Müsteşarı Bilsay Kuruç’un “Seçimden Sonra (2)” başlığını koyduğu yazısında; Oktay Küçükkiremitçi ile Ömür Genç adlı 2 araştırmacının “Türkiye’nin son 20 yılında sanayi yapısı” adlı çalışmasından alıntı yaparak özet bilgiler yazdı.
20 yıl akıp geçti.
Sanayi yapısı değişmedi.
Döviz yutarak.
Rezerv tüketerek.
Çalışmayı sürdürüyor.
Türkiye’de 2003 yılında: Üretim payları açısından ilk beş sırada gıda, tekstil, giyim, ana metal ve otomotiv sektörleri varmış. 2021’e gelince: yine ilk beş sırada gıda, tekstil, ana metal, otomotiv yer almış. Giyim çıkmış. Yerine metal gelmiş.
Üretim dışa bağımlı.
Döviz yutuyor.
En çok ithalat yaparak üretimini sürdüren ilk 5 sektör ise; 2003 yılında kimyasallar, makine, ana metal, otomotiv, elektronik olmuş. 2021’e gelince yine aynı sektörler en yüksek ithalata bağımlı yapılarını sürdürmüşler.
2003’de sanayinin:
Yüzde 41.9’u:
Düşük teknoloji.
Yüzde 20.3’ü:
Orta-düşük.
Yüzde 26.3’ü:
Orta-Yüksek.
Sadece yüzde 3.5’i:
Yüksek teknoloji.
2021 yılına gelinmiş.
Yüzde 35.1’i:
Yine düşük teknoloji.
Yüzde 36.4’ü:
Yine orta-düşük.
Yüzde 25.4’ü:
Yine orta-yüksek.
Sadece yüzde 3.1’i:
Yüksek teknoloji.
Son 20 yılda iktidar sanayimizin ithalata yani dövize bağlı yapısını değiştirecek adımlar, planlamalar, paketler, teşvikler, özendirmeler, yönlendirmeler gösteremediği için Türkiye “rezervini eriten döviz darboğazına girip enflasyon yangını yaratan” ülke olmaktan çıkamadı. Bilsay Kuruç, yukardaki tabloyu yorumlayarak; “Son 20 yılda bir tek (evet tek) değişim düşük teknolojik yapıdan orta düşük teknolojik yapıya doğru oldu. Niçin? Çünkü orası emek yoğun (düşük maliyet) ve sektör karlığının ötekilere göre çok hızlı arttığı alan olduğu için” diye yazdı.
★★★
Top yuvarlaktır.
Asset satmaya gittik.
İmzalı top gösterdiler.
Gizli hasetlik bu.
=======================
21 Temmuz 2023
Okul üniformanız bile bazılarını tahrik etmek için yeterli ama suçlu sizsiniz, sebebini sormayın ben de bilmiyorum.
Nisa ARSLAN
Maltepe Fen Lisesi
İstanbul
Merhaba, ben Nisa. 15 yaşında bir lise öğrencisiyim. Bu yazıda 21. yüzyılda kadınların yaşamları boyunca karşılaşmak zorunda kaldığı ilkel uygulamalardan bahsedeceğim.
Cinsiyet rolleri olarak adlandırılan kalıplardan dolayı günümüzde hâlâ kadın-erkek fark etmeden çoğu birey, toplum tarafından bastırılarak “normalleştiriliyor.” Ancak ben bugün deneyimlerim sebebi kadınların gündelik yaşamına odaklanan bir yazı yazacağım.
Bir genç kadın olarak güç bela aldığınız eğitimle üniversite okumak tek kurtuluş şansınız. İş hayatınızda cinsiyetiniz sebebiyle aldığınız para adil olmasa da en azından size ait ve kimseye bağlı olmamanızın kanıtı.
Ardından tabi ilk regliniz var. Bazı yerlerde hâlâ ilk reglilerinde kanser olduğunu düşünecek kadar konu hakkında bilgi sahibi olmayıp o şokun üstüne bir de gelenek olduğu için tokat yiyenler var. Pedi yaşamsal ihtiyaç olarak saymayan bir sağlık bakanlığımız, utanılacak bir şey olduğu için pedi gazete kâğıdında satan bakkallarımız var. Bu duruma hasta olmak diyenler var ki regl sağlıklı olduğunuzun bir kanıtı.
Günümüzde 5 yaşındaki kızını başka 5 yaşındaki erkeklerin yanında okutmak istemeyenler var. Akıllarından ne geçiyor düşünmek istemiyorum ama bu insanların, öldürülen kadınlara "O da, o saatte kuyruk sallamış." diyenlerden ya da cansız bedenlerin üzerindeki eteğin boyunu ölçenlerden farklı olduklarını düşünmüyorum.
Biliyorsunuz kadın olmak demek, belli zihniyetler için ahlaksız olmak demek ki bunu söyleyenlerin önüne seçmen mikrofon verdi. O yüzden etekli, çarşaflı, kapalı, açık fark etmez hepimiz ahlaksız (!) varlıklarız.
Ve merak etmeyin taciz edilmek için etek giymenize gerek yok. Okul üniformanız bile bazılarını tahrik etmek için yeterli ama suçlu sizsiniz, sebebini sormayın ben de bilmiyorum.
Normal olan 10 yaşından itibaren yeme bozukluğuna sahip kız çocukları değil. Normal olan kızlık zarı dikme ameliyatları değil. Normal olan sırf kadın olduğun için düşük ücret almak değil. Normal olan ifadenin yarım olması değil. Normal olan okul sıralarından, parklardan alınıp gelinliğe girmek, sürekli birilerine hesap vermek değil. Normal olan kendine özgürce bir hayat kurmak, eşit şartlarda çalışmak, maaşının aşağıdakine göre değil yaptığın işe göre yatması ve bir gün sapkının biri gelirde seni otelin birinden aşağı atarsa babasının kim olduğuna bakılmaması. Umarım gelecekte 15 yaşındaki kızlar bunları bilmek zorunda kalmaz.
=======================
"Yeni restoranın açılması müşterilerden çok toptancıların ilgisini çekmişti. İlk gelen sezonluk su stoğumu bana satmaya çalışan bayi oldu. Toptan alırsam, büyük su 3 liraya, küçük su 50 kuruşa geliyordu…
Onun ardından toptan gıdacı, meşrubatçı ve biracılar da geldi tabii.
Buraya kadar her şey normaldi…
Ancak arkası kapalı, üzerinde hiç yazı bulunmayan kamyonet geldiğinde ilk şokumu yaşadım.
Adam kaşar peyniri satıyordu. Kilosu 50 liradan… Ben, “Nasıl böyle ucuz satıyorsun?” deyince de adam açık açık söylemekten çekinmedi, “Abi bu dandik kaşar ama kimse ayırt edemez. Bak al bi parça…”
Nutkum tutulmuştu.
“Zararlı değil abi, patates püresine yağ ve kaşar aroması koyuyorlar…” demez mi?
O şokla adamı nasıl gönderdiğimi hatırlamıyorum.
Ertesi gün daha beterdi…
Kıymacı, köfteciydi gelen… Kilosu 60 liradan kıyma satıyordu…
Sinirlerime güç bela hakim olup kıyma denilen seyin muhtevasını sordum… Et aroması, tavuk deri ve
kemikleri, soya vs gibi “Zararsız” maddelerden üretiliyormuş.
Adam öğünerek, “Her şey dahil otellerden alan var abi” dediği an defettim dükkandan
Adamı kovdum kovmasına da, bu iş fena halde aklıma takıldı.
Kardeşim bu memlekette sahte olmayan bir şey yok mu?
Ben bu tip restoranlarda yemek yedim mi acaba? Yediysem kaç kere? Bu işin ucu nereye kadar gidiyor?
Oturdum bilgisayarın başına, başladım araştırmaya…
Aman tanrım! Neler neler varmış bu memlekette?
Yahu neredeyse gerçek bir şey yok piyasada. Her şeyin aroması var.
Üstelik bunlar internette online olarak satılmakta.
Aromalar saymakla bitmiyor.
Acı Biber Aroması, Acıbadem Aroması, Ahududu Aroması, Alabalık Aroması, Ananas Aroması, Anason Aroması, Antep Fıstığı Aroması, Ayran Aroması, Bal Aroması, Bergamot Aroması, Böğürtlen Aroması, Çam Sakızı Aroması, Çedar Peyniri Aroması, Ceviz Aroması, Çikolata Aroması, Çilek Aroması, Et Aroması, Fındık Aroması, Fıstık Aroması, Keçi Peyniri Aroması, Keçi Sütü Aroması,
Kekik Aroması, Kimyon Aroması, Koyun Peyniri Aroması, Koyun Sütü Aroması, Parmesan Peyniri Aroması, Tereyağı Aroması, Yoğurt Aroması, Zeytin
Aroması, Zeytinyağı Aroması, Ekmek Aroması…
Yahu, ekmeğin bile aroması var. Çakma ekmeği nasıl yapıyorsunuz kardeşim? Neden yapıyorsunuz?
Araştırdım, ekmekte durum bildiğiniz gibi değil…
Unun beyazlatıcısından tutun da maya besleyicisine (Yahu maya besleyici satıyor adamlar. Ninem ekşi mayadan, nohuttan yapardı ekmeği) hacim arttırıcısına kadar neler neler var. Adam gibi ekmek bile yedirmeyecekler bize.
Kahvelere köpük yapıcı satıyorlar yahu…
Köfte kızartılırken hacminin küçülmemesini sağlayan kimyasallar var.
Bilumum E-bilmemkaç maddelerini gördüm. Yeminle bin civarında ‘E’li madde var…
Bir o kadar da ‘E’siz katkı maddesi piyasada…
Bütün bunları yaşayıp öğrendikten sonra tımarhanelik olmadığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum.
İşte bu yüzden pılıyı pırtıyı toplayıp dükkânı kapattım ve bu işe bir daha girmemeye, hatta turistik yerlerde iyi tanımıyorsam, restoranlarda yemek yememeye karar verdim."(alıntıdır)