İÇİNDEKİLER:
=======================
Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alındıktan sonra geri gönderme merkezine gönderilen Avustralyalı Mika, “ Su içebilmek için birbirimizi ezmek zorunda kaldık. Avukatımla yüz yüze görüşemedim. Çevirmen talebim her seferinde reddedildi” dedi.
İstanbul Onur Yürüyüşü’nün ardından gözaltına alınan Avustralya Mika, Erzurum’daki geri gönderme merkezine gönderildi. Mika, gözaltına alınıp geri gönderme merkezine gönderilmeden önce üç yıldır Türkiye’de yaşıyordu. İkamet izni vardı. 25 Haziran günü, onur yürüyüşü bittikten sonra Türkiyeli bir arkadaşıyla gözaltına alındı.
Erzurum’da Geri Gönderme Merkezi’nde yaşadıklarını, ancak Avustralya’ya dönebildikten sonra anlattı. Kaos Gl’den Yıldız Tar’ın haberine göre, Mika şunları söyledi:
“Gözaltına alındıktan sonra saatlerce ters kelepçeli bir şekilde otobüste bekletildik. Oradan Harbiye Karakolu’na götürdüler bizi. Ben zaten midemden rahatsızdım, karakolda iyice kötüleştim. O vaziyette bir gece karakolda tuttular. Oradan Tuzla Geri Gönderme Merkezi’ne sevk edildim. Orada da bir gece kaldım. O sırada tuvalette düşüp ayağımı kestim. Yaralı halde beni bu sefer 22 saat otobüs yolculuğuyla Erzurum’a götürdüler. İlaç istedim, vermediler. Ayağımda enfeksiyon başladı. Yol boyunca kelepçeliydim zaten. Acı çektiğimi söylediğimde polis bana bağırmaya başladı ve omzuma ve sırtıma birkaç kez çok sert vurdu.”
Mika, Erzurum Aşkale 2 Nolu Geri Gönderme Merkezi’nde haftalarca kaldı. Avukatlarıyla sadece iki sefer telefondan görüşebildi. Avustralya Konsolosluğu da devreye girdi. Yaralanan ayağındaki enfeksiyon büyümesine rağmen ancak bir hafta sonra doktorla görüşebildi. Mika, şöyle dedi:
“Sürekli bağırıyorlar. Çok kalabalıktı. Her gün çok az su veriyorlar ve orada kalan hepimiz su içebilmek için birbirimizi ezmek zorunda kalıyoruz. Sadece bir sefer yeteri kadar suyumuz olabildi, o da benim Avustralya Konsolosluğu ile görüşmemden sonraydı. Bir sefer su verdiler, sonra yine eski haline döndü. Duş alabilmek, temizlenebilmek için günde sadece 1-2 saat su oluyor. Anlayacağınız, hijyen yok. Avukatımla yüz yüze görüşemedim. Çevirmen talebim her seferinde reddedildi. Ailemden ya da avukatlarımdan telefon alamadım. Bana gönderilen paketlerin, mektupların veya mesajların hiçbiri verilmedi."
https://www.msn.com/tr-tr/haber/gundem/onur-yürüyüşü-nden-alınıp-geri-gönderme-merkezine-gönderilen-avustralyalı-su-içebilmek-için-birbirimizi-ezdik-avukat-ve-çevirmen-talepleri-reddedildi/ar-AA1eQj2z
=======================
Kendisinden 50 gündür haber alınamayan Prof. Dr. Korhan Berzeg’in Rusya’dan sürülen meşhur bir Çerkes ailesinden olduğu ortaya çıktı. Dedelerinden Hacı Grandük Berzeg, Rus Çarlığı’na karşı savaşıp Osmanlı’ya sığınan bir komutan. Bu nedenle durumu Çerkes dernekleri de yakından takip ediyor…
BİR dönem Dünya Bankası’nda çalışan ekonomist Korhan Berzeg 50 gündür kayıp. Balıkesir’in Gönen ilçesinin Armutlu mahallesindeki baba yadigârı kerpiç evden yürüyüşe çıkmıştı, o günden beri de haber alınamıyor. Polis, jandarma ve AFAD ekipleri her yerde onu arıyor. Savcılık da soruşturma başlattı. Ancak henüz herhangi bir ize ulaşılamadı.
Bu süreçte Berzeg Ailesi’nin tarihi bir kimliğinin olduğu da ortaya çıktı. Tarihi kayıtlara göre Berzegler, Çerkeslerin Ubıh veya Vubıh denilen koluna mensup bir aile. Bugün de Çerkesler için çok önemli olan Soçi şehrinde yaşıyorlardı. Rus Çarlığı’na karşı 18. ve 19. yüzyıllarda Çerkeslerin bağımsızlık mücadelesinde bu aile ön planda. Hacı Grandük Berzeg de 1860’lardaki savaşta Çerkesleri yöneten liderleri. Savaşı kaybedince 1864’te sürgün edilmiş ve Osmanlı’ya sığınmış. Sultan Abdülaziz tarafından kendisine “paşa” unvanı verilmiş ve büyük saygı görmüş.
“93 Harbi” denilen 1877-1878 Osmanlı/Rus savaşında da kendisine bağlı Çerkes gönüllüleriyle Osmanlı saflarında Ruslara karşı savaşmış. Plevne’de Gazi Osman Paşa ile mücadele etmiş. Yerleşmek için İstanbul yerine Manyas’ı seçmiş. 1880’de vefat edince de oraya defnedilmiş. Geçtiğimiz yıl Hacı Berzeg için Manyas’ta bir anıtmezar da yapıldı.
Korhan Berzeg’i arama faaliyetlerini Çerkes kültür dernekleri de yakından takip ediyor. Kafkas Vakfı’nın başkanı Veysel Arıhan, “Berzegler, Çerkesler arasında bilenen büyük ve kıymetli bir aile. Osmanlı’dan günümüze farklı alanlarda çok değerli insanlar yetiştirdiler. Arama çalışmalarının bir an önce olumlu şekilde tamamlanmasını umuyorum. Yakından takip ediyoruz” diye konuştu. Hacı Grandük Berzeg’in torunlarından Perit Berzeg de “Korhan Berzeg bizim ailenin bir diğer kolundan. Korhan Amca ile daha önce birkaç kez görüşmüştük. İnşallah bulunur. Biz de merakla bekliyoruz“ dedi. Avukat ve yazar Sefer Berzeg ise “Ailemiz geniş bir aile. Berzeg Ailesi’nin bir araya geldiği yemekler olurdu. Korhan Abi’yle orada görüşmüştük. Siyasi bir tutumu yoktu” diye konuştu.
Prof. Dr. Korhan Berzeg’in İngiliz eşi Angela Berzeg kocasını bulana 1 milyon ödül verileceğini açıkladı. Bu kararı da Berzeg Ailesi’nin aldığını belirtti.
Berzeg Ailesi’nin bir kolu da Samsun’da… Atatürk’ün Samsun’a çıkışının ardından Havza’ya kadar Ermeni ve Rum çetelerine karşı güvenliğini sağlayan Canbulatoğlu Ekrem Berzeg de bu aileden. Liberal Düşünce Topluluğu’nun (LDT) kurucusu Kazım Berzeg de Ekrem Bey’in oğlu. Aileden yetişen birçok yazar ve sanatçı da var.
https://www.msn.com/tr-tr/haber/gundem/kayıplara-karışan-korhan-hoca-grandük-ün-torunu-çıktı/ar-AA1eQPgc
=======================
Dünyaca ünlü seyahat şirketi Big 7 Travel; plajların mavi bayrak kriterine uygunluğuna ve sosyal medyadaki popülerliğine dayanarak dünyanın en iyi 50 plajını seçti. Listede Türkiye’den bir plaj da yer aldı.
50. Koekohe Plajı- Yeni Zelanda
49. Mistik Plaj - Vancouver Adası, Kanada
48. Keem Koyu - Achill Adası, İrlanda
47. Isla Robeson - Panama
46. Tugboat Plajı - Curaçao
45. Yonaha Maehama Plajı - Japonya
44. Punta del’Este - Uruguay
43. Maundays Koyu - Anguilla
42. Rhossili Koyu - Galler
41. DreamPlajı - Nusa Lembongan, Endonezya
40. Şampanya Plajı - Vanuatu
39. Grumari Plajı - Brezilya
38. Domuz Plajı - Bahamalar
37. Barceloneta Plajı - İspanya
36. Le Morne - Mauritius
35. Naama Koyu - Mısır
34. San Fruttuoso - İtalya
33. Cala Pregonda - Menorca, İspanya
32. Boulders Plajı - Güney Afrika
31. Railay Plajı - Tayland
30. Gizli Lagün - El Nido, Palawan, Filipinler
29. Punta Mosquito - Holbox, Meksika
28. Negril Plajı - Jamaika
27. Köpekbalığı Koyu - Koh Tao, Tayland
26. Nal Koyu - Bermuda
25. Pedn Vounder - Cornwall, İngiltere
24. Kanga Plajı - Mafya Adası, Tanzanya
23. Bazaruto Archipelago - Mozambik
22. Gjipe Plajı - Arnavutluk
21. Tunnels Plajı - Kauai, Hawaii
20. Praia do Camilo - Lagos, Portekiz
19. Yedi Mil Plajı - Cayman Adaları
18. Baga Plajı - Goa, Hindistan
17. Kelebek Vadisi - Fethiye, Türkiye
16. Turkuaz Koy - Exmouth, Avustralya
15. Pembe Plaj - Endonezya
14. Diani Plajı - Kenya
13. Playa Conchal - Kosta Rika
12. Reynisfjara Plajı - Vík í Mýrdal, İzlanda
11. Dhigurah Plajı - Maldivler
10. Hyams Plajı - New South Wales, Avustralya
9. Lang Co Plajı, Vietnam
8. Grace Koyu - Turks and Caicos
7. Navagio Plajı (Shipwreck Cove) – Zakynthos, Yunanistan
6. Source d’Argent - Şeyseller
5. Beyazcennet Plajı - Whitsunday Adaları, Avustralya
4. Kendwa Plajı, Zanzibar
3. Jalousie Plajı - St Lucia
2. Cabo San Juan Plajı - Kolombiya
1. Beyaz Plajı, Port Barton, Filipinler
https://www.msn.com/tr-tr/haber/other/türkiye-de-kıymeti-bilinmiyor-ama-dünyanın-en-iyi-plajı-seçildi/ar-AA1ePBMd
=======================
Bir dönem günlerce konuşulan, öncesi ve sonrası ile haberlere konu olan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısı geride kaldı. YAŞ sadece, 2. Ordu Komutanı Orgeneral Metin Gürak’ın kuvvet komutanlığı yapmadan doğrudan Genelkurmay Başkanı olarak atanması nedeniyle konuşuldu. Ancak askeri kulisleri yakından takip eden uzmanlar ve gazeteciler açısından Gürak’ın atanması aynı dönemde yeni bir dönemin ve yapılanmanın da işareti.
Yeni Genelkurmay Başkanı Gürak, ilginç bir kariyere ve profile sahip. Genelkurmay İkinci Başkanlığı’nı yürütürken Türkiye-Azerbaycan askeri görüşmelerinin eşbaşkanlığını yürüten, Libya harekâtını komuta eden, hükümetin güvendiği bir isim. Bu görevin ardından Suriye, Irak, İran sınır bölgesinden de sorumlu olan Malatya’daki İkinci Ordu Komutanlığı’na atanan Gürak’ı kamuoyu aslında uzun yıllardır tanıyor.
20 Ağustos 1960 doğumlu Gürak, Mardin Kızıltepeli. Arapça ve İngilizce biliyor. 1981’de Kara Harp Okulundan, 1982’de Topçu ve Füze Okulundan mezun oldu. 1985’te Kara Havacılık Okulunu bitirerek kara pilot oldu. 1990’da Kara Harp Akademisi, 1996’da Silahlı Kuvvetler Akademisini bitirdi. 49. İç Güvenlik Piyade Tugayı Komutan Yardımcılığı ve 1. Ordu Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu. 2006’da tuğgeneral rütbesine terfi etti ve 2. Zırhlı Tugay Komutanı olarak görevlendirildi. Tuğgeneral rütbesiyle Genelkurmay İletişim Daire Başkanlığı görevini de yürüttü. Bu görevini yürütürken Ergenekon, Balyoz ve TSK ile ilgili diğer davalar hakkında TSK adına haftalık bilgilendirme toplantıları yaptı.
Gürak, FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişiminde, darbeci askerlerin saldırısına uğrayan ve Akıncı Üssü’nde alıkonulan komutanlardan biri. 16 Temmuz’da serbest kalabilen Gürak, o dönem Ankara Garnizon Komutanı olarak görev yapıyordu. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın, 15 Temmuz gecesi, Gürak’ı, Etimesgut’taki tankları ve Kara Havacılık Komutanlığı’ndaki helikopterleri kontrol için gönderdiği, Güvercinlik’ten kalkan uçakların indirilmesini sağlamasını istediği iddia edilmişti. Gürak, 15 Temmuz’da, bilgi almak için geldiği Genelkurmay’da darbeci askerler tarafından darp edildi. İfadesinde, olanları şöyle anlattı:
“O gece Kara Havacılık Komutanlığından ayrılıp Dışişleri Bakanlığı civarına geldiğim sırada Temelli ‘deki 5 uçağın Güvercinlik’ e dönmesi konusunu komutanlığa iletmek üzerek Orgeneral İhsan Uyar’ı makamından aradım. Emir astsubayı, Orgeneral Uyar’ın komutanlıkta olmadığını söyledi. Ben de ‘Konutta mı?’ diye sordum. Nerede olduğunu bilmediğini söyledi. Ben de ‘tamam’ dedim. Bu esnada Ankara Valisi Mehmet Kılıçlar aradı ve ‘Genelkurmay‘da patlamalar oluyor, silah sesleri duyuluyor’ dedi. Bilgimin olmadığını, derhal Genelkurmay’a gideceğimi söyledim. Daha önce 17 Şubat’ta Merasim Sokak ve 13 Mart’ta Kızılay’da meydana gelen patlamalarda Garnizon Komutanı olmam nedeniyle olayların hemen arkasından olay bölgesine gittim. Aynı şekilde bu olay nedeniyle de Genelkurmay’a gittim. Saat 22.00 sıralarında Genelkurmay’a vardığımda kapıların kapatıldığını, kuvvetli bir ışıkla dışarının aydınlatıldığını gördüm. Forsu bulunan makam aracım için kapılar açılmadı. Aracımdan indim. O esnada megafondan ‘Durma, vururuz. Aracınıza binip gidin’ diye bağırıldı. Buna rağmen aracımdan indim ve ellerimi de kaldırarak ‘Ben Garnizon Komutanı Korgeneral Metin Gürak’ ım. Ne oluyor, ona bakmaya geldim’ dedim. ‘Durmayın, binin arabanıza’ diye tekrar tekrar bağırdılar. Buna rağmen yaya giriş kapısını açtım. Kapıyı açtığımda yolda yatan sivil giyimli bir erkek cesedi gördüm.
Nizamiye binasına yöneldim. Nöbetçiler rutin Genelkurmay nöbetçileri görünümündeydi. Bir Kurmay Binbaşı mevzide eğitim elbisesi olmayan günlük üniformayla tüfekle duruyordu. Mevzi almıştı. Nizamiye binasına girdiğimde telefonla İl Emniyet Müdürü‘nü aradım. Nizamiyeden içeri girdiğimi, olayı öğrenmeye çalıştığımı söyledim. Ben askerlere ‘Çocuklar sakin, ne oluyor anlatın’ diye sorduğumda kimi ‘İçeride bir suikast var', kimi ‘Dışarıdan teröristler girdi, çatışma sürüyor', kimi de 'Tatbikat var’ diye cevap verdi. O esnada 5 kişilik Özel Kuvvetler personeli düşmanca bir tavırla binaya girerek üzerime yürüdü. Bana ‘Sen kimsin? Nereden girdin?’ diye kabaca sordular. Ben, ‘Rütbelerimi görmüyor musun? Garnizon komutanıyım. Ne oluyor burada?’ diye sordum. Biri ‘Sizi tanıyorum’ diyerek yakama yapıştı. ‘Korgeneral morgeneral dinlemem. Oturun burada’ diyerek beni bir sandalyeye oturttu. Ben, ‘Ne oluyor, ne yapılıyor burada?’ dediğimde, 4-5 kişi silahlarını bana doğrultup bağırarak ‘Kes sesini, ses çıkarma’ dediler. ‘Ne biçim askersiniz. Benim Korgeneral olduğumu görmüyor musunuz? Buraya Garnizon Komutanı olmam hasebiyle geldim’ dediğimde, ‘Sen artık Garnizon Komutanı değilsin. Çok konuşuyorsun’ diyerek beni ayağa kaldırdılar. 4 kişi yumruklarla bana saldırdı ve beni yere indirdiler. Kendilerine mukavemet etmeye çalıştım. Bana böyle muamele ettiklerine göre Türk askeri olamayacaklarını söyledim ve ‘Her ne yapıyorsanız bunun hesabını mutlaka vereceksiniz’ dedim. Söz konusu askerler daha da hiddetlendi ve üzerime çullanıp beni yere yıktılar. Konuşmamam gerektiğini yoksa beni vuracaklarını söylediler. Beklerken alçaktan uçak sesleri gelmeye başladı. Durumun vahametini anladım."
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, Gürak, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’la akraba. Aynı zamanda Başbuğ’un Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde, İletişim Daire Başkanı olarak atanan ilk general. Daha önce albay rütbesindeki isimlerin atandığı bu göreve, Başbuğ, Balyoz ve Ergenekon operasyonlarının sürdüğü kritik dönemde tuğgeneral rütbesindeki Gürak’ı getirdi. Gürak, her hafta basının önüne çıkarak, soruları yanıtladı.
O dönemde, kapatılan BDP’nin genel başkanı Ahmet Türk’ün, grup toplantısında Kürtçe konuşması için, “Herkesin anayasa ve yasalara uygun hareket etmesi gerekir” yorumunu yaptı. Aynı basın toplantısında o yıl yayın hayatına başlayan ve 24 saat Kürtçe yayın yapan TRT Kürdi ile ilgili bir soruyu da “Üniter devlet ve ulus devlet yapısına zarar vermeyecek tedbirleri de göz önüne almak kaydıyla devlet kültürel alanda bazı açılımlarda bulunabilir” diye yanıtladı.
Gürak, aynı dönemde, Ergenekon soruşturmasında tutuklanan üst düzey subaylarla ilgili açıklamalar yapan AKP Manisa Milletvekili Bülent Arınç’ın, “Allah’a çok şükür ediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa falan girmemiş. Yoksa bunların savaşacak halleri yok. Askerlikten başka her şeyi yapmışlar. Siyasetle uğraşmışlar, darbelerle uğraşmışlar" sözlerine de şu yanıtı verdi:
“Eğer gerçekten bu sözler söylenmiş ise söz konusu kişinin Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Silahlı Kuvvetleri personeline ilişkin düşünce ve görüşleri çok iyi bilinmektedir. Aslında bu tip kişilerin ön yargılı, saptırıcı düşünce ve ifadeleri üzerinde fazla durulmasına da gerek yok. Çünkü bu tip konuşmalar hiçbir zaman doğruları değiştirmez. Ancak bu konuşmalarda önemli bir husus var, o da Hukuk Fakültesi mezunu bir kişinin yargı kararı olmadan hiçbir kimseyi suçlamaya, dolaylı olarak da bir kurumu hedef almaya hakkı ve yetkisi olmadığını hala anlayamamış olmasıdır."
Gürak, 2016-2017 yılları arasında EDOK Muhabere Hizmet Destek Eğitim komutanlığı, 2017-2018 yılları arasında Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı ve 2018-2020 yılları arası TSK Genelkurmay II. Başkanlığı görevlerini yürüttü. 10 Ocak 2020 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Libya Askerî Müşaviri olarak görevlendirildi.
2020’de orgeneral rütbesine terfi etti ve 2. Ordu Komutanlığına getirildi. 24 Aralık 2021’de Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar tarafından başarılarından dolayı Türk Silahlı Kuvvetleri Üstün Hizmet Madalyası ile ödüllendirildi.
Türkiye’yi yasa boğan Kahramanmaraş depremleri sırasında yaklaşık 120 bin askerin görevli olduğu, Gürak’ın komutasındaki 2. Ordu’nun neden sahaya çıkmadığı büyük tartışmalara yol açtı. Dönemin Milli Savunma Bakanı Akar, ordunun sahaya çıktığını ve görevini yaptığını öne sürdü ancak sahadan gelen bilgiler çok az sayıda askerin depremden sonra müdahalede bulunduğunu gösteriyordu. Bu tartışmalar, Gürak’ın konuyu yargıya taşımasıyla sonuçlandı.
Eski asker, İYİ Partili Ahmet Zeki Üçok, o dönemde, “Benim şöyle bir duyumum var. 2. Ordu Komutanı, bir an önce depreme müdahale etmemiz lâzım demiş. Beklemede kalalım denilince üzüntüden ağlamış” dedi. Gürak ve TSK konuyu ayrı ayrı yargıya taşıdı. Gürak’ın avukatı, söyleşiyi yapan gazeteci Barış Terkoğlu hakkında açtığı tazminat davasının dilekçesinde şunları belirtti:
“Yazıda bir yandan müvekkilin görevin ifası için gayret ettiği, diğer yandan ‘üzüntüden ağladığı’ belirtilerek kendisini acz ve çaresizlik içinde gösteren, otoritesini sarsıcı, bu yüzden incitici ve kişilik haklarını ihlal eden bir ifade kullanılmıştır. Şöyle ki; öncelikle bir komutan asla ağlamaz. Nitekim yazıda geçtiği şekilde bir durum yaşanmadığı gibi, başarılı bir subay olan müvekkilim de görev hayatı boyunca hiçbir zaman ağlamamış, aksine dirayetle her görevi ifa etmiştir… Depremin ilk saatinden itibaren (04.50) görevinin başında olan ve birliklerini depreme müdahalede görevlendiren 2. Ordu Komutanı’nın acz ve çaresizlik içindeymiş gösterilmesi, müvekkilin komuta kabiliyetini zayıflatıcı niteliktedir. Müvekkilin rütbesi ve yaptığı görev itibariyle kendisi ve TSK hakkında oluşacak olumsuz kanaat de çok önemlidir. Bu yönden davalının fiilinin ağır ve sakıncalı sonuçlar doğuracak nitelikte olduğu tartışmasızdır.”
Gürak’ın ismi daha önce de gazeteciler nedeniyle gündeme geldi. Söz konusu dilekçeyi haberleştiren Gazeteci Müyesser Yıldız, 2020’de Libya’ya gönderilen Türk gücünün komutanının Metin Gürak olduğunu yazınca, “siyasi ve askeri casusluk” suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklandı. Dava sonunda devletin gizli bilgisini temin etme suçundan ceza aldı.
Gürak, tartışmalara neden olan bu kritik göreve başladığı dönemde, eşini pankreas kanseri nedeniyle kaybetti. Gürak’ın eşi Zerrin Gürak (55), 2020’de yaşamını yitirdi. Ankara’daki cenazesine bütün üst düzey komutanlar katıldı.
15 Temmuz askeri darbe girişiminden önce sadece kuvvet komutanlığı yapmış isimler Genelkurmay Başkanı olabiliyordu.
2011’de, Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve kuvvet komutanları toplu biçimde istifa ettiklerinde Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel, önce altı günlüğüne Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmış, sonra Genelkurmay Başkanı olarak görevlendirilmişti.
15 Temmuz sonrası, OHAL döneminde KHK ile bu kural kaldırıldı.
Gürak, böylece kuvvet komutanlığı yapmadan Genelkurmay Başkanlığı görevine atanan ilk orgeneral oldu.
Gürak’ın olağan koşullarda kuvvet komutanlığı yaptıktan sonra da Genelkurmay Başkanı olma ihtimali bulunuyordu. Ancak Hulusi Akar’ın Milli Savunma Bakanı olduğu dönemde Genelkurmay Başkanı’nın yaş haddinin her yıl yeniden atanmak suretiyle 72’ye kadar çıkabilmesine olanak sağlayan düzenleme yapıldı. Böylece seçimden sonra Milli Savunma Bakanı olan Yaşar Güler, 67 olan yaş haddini aşmasına rağmen Genelkurmay Başkanı olarak kaldı.
Güler’in 72 yaşına kadar Genelkurmay Başkanı olması halinde ise Gürak’ın Kara Kuvvetleri Komutanı görevine atandıktan sonra yaş haddinden emekliye ayrılması ihtimali doğdu. Bu yöntemle Gürak’ın önünün kesildiği öne sürüldü.
Ancak gelişmeler iddiaların aksi yönünde gelişti. Geçen yıl görev süresi uzatılan Güler, Akar’ın milletvekili olmasıyla, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Milli Savunma Bakanı olarak görevlendirildi. Akar’ın bakanlık görevini sürdürmeyi istediği ancak Erdoğan’ın buna rağmen söz konusu tercihi yaptığı öne sürüldü.
Güler’den boşalan Genelkurmay Başkanlığı’na ise geçici olarak Orgeneral Musa Avsever getirildi. Ancak bu atama, Kara Kuvvetleri Komutanı olan Avsever’in geçici olarak görevlendirildiği vurgulanarak yapıldı. 6 Haziran tarihli açıklamada, “Genelkurmay Başkanlığı görevine, Cumhurbaşkanı tarafından atama yapılıncaya kadar Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Musa Avsever’in asli görevi uhdesinde kalmak üzere görevlendirilmesi uygun görüldü” şeklinde yapıldı.
Buna rağmen YAŞ’ta Avsever’in Genelkurmay Başkanlığı’na atanabileceği konuşuluyordu. Bu durumda Gürak’ın önünün yine kapanabileceği belirtiliyordu.
10 Şubat 2023’te Gürak’ın, 2. Ordu Komutanı sıfatına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın programına alınmadığı iddiaları gündeme gelmiş, bu iddia da “Gürak’ın Genelkurmay Başkanı olması istenmiyor” söylentilerine yol açmıştı. Ancak aynı dönemde, Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Gürak’ın programa katıldığı belirtildi ve fotoğrafla bu durum kanıtlandı.
Gürak, bütün bu gelişmelerden sonra kuvvet komutanlığına atanmadan Genelkurmay Başkanı yapıldı. Son dönemde MİT ile beraber sınırötesi operasyonlara imza atan birliklerin de komutanlığını yapan Gürak, Erdoğan’ın güvendiği isimlerden. Erdoğan’ın son hamleleriyle 15 Temmuz’dan sonra orduda oluşan yapıyı değiştirdiği ve bütünüyle yeni bir yapılanmaya gittiği ifade ediliyor. Bu atamalarla Akar’ın etkili olduğu dönemin bir anlamda kapandığı da iddia ediliyor.
Gürak ile birlikte Kara Kuvvetleri Komutanlığına Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu’nun, Hava Kuvvetleri Komutanlığına da Muharip Hava Kuvveti Komutanı Orgeneral Ziya Cemil Kadıoğlu’nun getirilmesi de “yeni dönem” olarak yorumlandı. Görevini sürdüren tek kuvvet komutanı ise Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu oldu.
Metin Gürak’ın bir “ilk” ile Genelkurmay Başkanlığı’na uzanan hikâyesi, Hava Kuvvetleri’nde erken emeklilik: YAŞ kararları ne anlama geliyor?
YAŞ’ta alınan ilginç kararlardan biri de geçen yıl Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na atanan Orgeneral Atilla Gülan’ın yaş haddi dolmamasına rağmen kadrosuzluk gerekçesiyle emekliye sevk edilmesi oldu. Gülan, sadece bir yıl Hava Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapabildi. 1959 doğumlu olan Gülan’ın görev süresinin uzatılması bekleniyordu. Kulislerde 64 yaşındaki Gülan’ın en az bir yıl daha bu görevini sürdüreceği konuşuluyordu. Gülan’ın yerine Kadıoğlu’nun getirilmesi de “yeni dönem” yorumlarını güçlendirdi.
28 Mayıs seçimlerinden sonra kurulan kabinede Milli Savunma Bakanlığı koltuğunu Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’e devreden Hulusi Akar ve geçen yıl atandığı Hava Kuvvetleri Komutanlığı görevinde bir yıl kalabilen Orgeneral Atilla Gülan (Fotoğraf: AA)
YAŞ kararları kapsamında bu sene ilk defa Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir kadın albay bir üst rütbeye terfi ettirildi, Deniz Kuvvetlerinde Kurmay Albay Gökçen Fırat tuğamiralliğe yükseltilerek, Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir ilke imza atıldı.
İstanbul’da 1977’de doğan Fırat, 1998’de Deniz Harp Okulundan mezun oldu. 1998-2017 yıllarında Deniz Kuvvetleri Komutanlığının çeşitli birliklerinde görev yapan Fırat, TCG Yavuz fırkateyninde Sualtı Silahları Subaylığı ve Denizaltı Savunma Harbi Subaylığı görevlerini yaptı.
Fırat, 2003-2005 yıllarında Deniz Harp Okulu öğrencilerinin donanma görevlerine hazırlandığı eğitim gemilerinden TCG Eğitim Bot-2’de Türkiye’nin ilk kadın gemi komutanı olarak görev aldı.
Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı karargahlarında da çeşitli görevleri üstlenen Fırat, Norveç’teki SACT Müşterek Harp Merkezi’nin ardından geçen sene İngiltere’deki MC Northwood Deniz Komutanlığına görevlendirildi.
https://www.msn.com/tr-tr/haber/gundem/metin-gürak-ın-bir-ilk-ile-genelkurmay-başkanlığı-na-uzanan-hikâyesi-hava-kuvvetleri-nde-erken-emeklilik-yaş-kararları-ne-anlama-geliyor/ar-AA1eQd7t
=======================
Avrupa Birliği üst düzey yetkilisi: “Türkiye’nin vize serbestisi sonbaharda görüşülecek. Türkiye, birçok ortak çıkar alanında aday ülke ve kilit ortak olmaya devam etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi yeniden ivme kazanılması açısından elzemdir."
Avrupa Birliği resmi kaynakları, İhlas Haber Ajansı muhabirine açıklamalarda bulundu. Türkiye‘nin AB üyeliği sürecinde kısa vadede hangi adımların izleneceğini değerlendiren üst düzey AB yetkilisi, “Seçimlerden kısa bir süre sonra, haziran ayında Avrupa Konseyi, Yüksek Temsilciyi ve Komisyonu, Avrupa Konseyi tarafından belirlenen araçlara ve seçeneklere dayanarak, AB-Türkiye ilişkilerinin gidişatı hakkında Avrupa Konseyi’ne bir rapor sunmaya davet etti stratejik ve ileriye dönük bir şekilde ilerlemek amacıyla. Bu rapor sonbaharda tartışılacak. Daha temmuz ayında dışişleri bakanları, AB’nin Türkiye ile yeniden ilişki kurması ve mevcut farklılıklar arasında köprü kurmaya çalışırken ortak çıkarlar üzerine inşa edilmesi gerektiği konusunda görüş alışverişinde bulundular” ifadelerini kullandı.
Yakalanan olumlu havanın tam üyelik müzakerelerinin tekrar ivme kazanmasını sağlayıp sağlamayacağına yönelik soru üzerine yetkili, “Türkiye, birçok ortak çıkar alanında aday ülke ve kilit ortak olmaya devam etmektedir. Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde tanımlanan temel özgürlüklere ve değerlere sahip çıkılması, yeniden ivme kazanılması açısından elzemdir” diye konuştu.
Vize serbestisi konusunda gelecek dönemde yaşanacak gelişmelere ilişkin ise yetkili, “Yüksek Temsilci ve Komisyonun AB-Türkiye ilişkilerinin gidişatına ilişkin Avrupa Konseyi’ne sunduğu rapor sonbaharda görüşülecek. Bu tartışmanın sonucunu önceden tahmin edemeyiz” açıklamasında bulundu.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik açısından hangi aşamaları tamamladığını açıklayan yetkili, “Katılım müzakerelerinde (2018’den beri) devam eden duraklamadan önce AB ve Türkiye toplam 35 müzakere faslının 16’sını açmıştı. Sadece bilim ve araştırma faslı geçici olarak kapatıldı. 2006 yılında Konsey, Türkiye’nin Kıbrıs’a ilişkin kısıtlamalarıyla ilgili 8 faslın açılmayacağına ve Türkiye, AB-Türkiye Ortaklık Anlaşması Ek Protokolü’ne ilişkin taahhütlerini yerine getirene kadar başka fasılların geçici olarak kapatılmayacağına karar vermişti” şeklinde konuştu.
AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrel, Belçika’nın başkenti Brüksel’de düzenlenen AB Dışişleri Bakanları Toplantısı öncesi gazetecilerin sorularını yanıtlamış, Borrel, toplantıda Çin, Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesi ve AB ile Türkiye ilişkilerinin ele alınacağını söylemişti.
‘Yaz aylarının ardından tekrar toplanacağız ve Türkiye yeniden gündemimizde olacak’ diyen Borrel sözlerine şöyle devam etmişti;
'Bugün de Türkiye ile ilişkilerimizi nasıl yeniden ele alacağımızı konuşacağız. Türkiye hakkında konuşmayalı uzun süre oldu. Bugün Türkiye, Ukrayna, Rusya, Lincoln ve Çin ile birlikte ana gündem maddelerimizden biri.'
https://www.msn.com/tr-tr/haber/other/ab-den-türkiye-ye-vize-serbestisi-mesajı-üst-düzey-yetkili-tarih-verdi/ar-AA1eQTP2
=======================
Eli silahlı kişi diğer şahıslara, telefonları ve üstünüzde ne varsa boşaltın ve soyunun diyor. Yaraladıkları adam için bırakın burda ölsün diyor.
Yakalananlar Ebu Velid denilen bir kaçakçının adamları.
https://twitter.com/i/status/1688112325151072257
=======================
Günaydın yerine:
"Essalamü Aleyna ve ala ibadillahissalihin” dememiz gerekiyormuş."
Gün karanlık olsun istiyorsun ama olmaz Ali!
Karanlığa teslim olmayacağız Ali!
Her millet kendi dilinde selamlaşır
=======================
https://twitter.com/i/status/1687804528702185472
=======================
https://twitter.com/i/status/1688143121605947392
=======================
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir süre önce "Giderlerse gitsinler" dediği yüzlerce doktor ve sağlık çalışanı Almanya’da bir piknikte buluştu.
Ali GÜLEN
Almanya başta olmak üzere İsviçre, Avusturya, Kanada ve ABD’ye Türk doktor akını sürüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Giderlerse gitsinler” dediği Türk doktorlar, 14 Mayıs seçimlerinden sonra yeni bir rekora imza attı ve sadece 14- 31 Mayıs arasında 144 Türk doktor Almanya’ya gitti.
Bu aynı zamanda, “rekorların da rekoru” oldu ve öncek aylar ortalamasının üç katına ulaştı. Şu anda Almanya’da, Türkiye’den gelmiş 15 bine yakın Türk doktor bulunuyor ve bunların yarıdan çoğu da uzman.
Türk doktorlar, bu yılki geleneksel buluşmasını Hannover kentinde gerçekleştirdi.
Almanya’ya giden Türk doktorlar etkinlikte çekilen fotoğraf ve videoları sosyal medyada paylaştı.
Daha önce çeşitli kentlerde buluşan doktorlar, Kuzey Almanya’daki Hannover pikniğini sosyal medyadan, “Giderlerse, gidenler topluluğu” diye paylaştı.
Bu arada Türk doktorlardan sonra Türk hemşireler de Almanya’ya akın etmeye başladı. Özellikle acil servis ve ameliyat hemşireleri şu anda Almanya’da en çok aranan mesleklerden.
Türk hemşireler, A2 ile B2 arasında Almanca bilgisini kanıtlarsa, Almanya’daki bir klinikten iş teklifi alırsa, bununla iş vizesi alıp gidebiliyor.
Almanya’da kliniği olmayan Türk doktorların ortalama aylık brüt maaşı 5000 Euro, hemşirelerin ise yaklaşık 3500 Euro civarında.
Almanya’ya giden sağlıkçılar, bir süre sonra ailesini de yanına alabiliyor. Uzmanlık alanlarına ya da işyerine göre yıllık maaşlar 100 bin Euro’ya kadar çıkabiliyor.
=======================
https://twitter.com/i/status/1687845873114284033
=======================
Bu dans meşhurdur. Fakat soru şu: Trabzon’da bu dans neden yapılır? Bize dün akşamdan beri hakaret eden bazı Trabzonlular düşünsün.
https://twitter.com/i/status/1688130246036365312
=======================
https://twitter.com/i/status/1687830987546189825
=======================
Eski video olmasına rağmen, partili partisiz herkes izlemeli.
https://twitter.com/i/status/1688061687440592896
=======================
5 Ağustos 2023
Cizre’de polis Enes Aydemir tarafından tecavüze uğrayan ve bunun mücadelesini veren S.S.,’ye dava açıldı. S.S., şikayet için gittiği karakolda ise polislerin ölüm tehdidine maruz kaldı, darp edildi
Şırnak’ın Cizre ilçesinde Emniyet Müdürlüğü’nde Asayiş Amiri korumalığı yapan polis Enes Aydemir tarafından 8 Nisan 2021 tarihinde tecavüze uğrayan S.S., başvurduğu İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Ana Bilim Dalı tarafından hazırlanan rapor ile fail polisin tecavüzde bulunduğu doğrulandı. Raporun ardından da davanın açılmasının üzerinden bir yıl geçtikten sonra 31 Mayıs 2022’de S.S. bu davadan beraat etti.
Enes Aydemir’in sistematik tacizine maruz kalan S.S., 2 Temmuz’da saat 19.00 sıralarında fail polisin “enesaydmr” isimli sosyal medya hesabından tehdit mesajı aldığını, 2022 yılının Nisan ayında failin sosyal medya hesabından, “Seninle hukuk önünde hesaplaşacağız biraz sabırlı ol. Diğerlerine nasıl bedel ödettiysem sana da ödeteceğim” şeklinde tehdit yorumu yazdığını aktarmıştı. S.S., failin tehdit paylaşımının hemen ardından, ekran görüntüsü ile birlikte savcılığa suç duyurusunda bulunmuş ve fail Enes Aydemir hakkında 30 gün uzaklaştırma kararı verilmişti.
Yaşadıklarının yanı sıra birçok baskı ve tehdit karşısında da ısrarlı bir hukuk mücadelesi yürüten S.S., 2021 yılından beridir sık sık karakola ve savcılığa giderek şikayette bulundu. Yaşadığı tecavüzü kanıtlamaya çalışan S.S., 12 Nisan 2021 tarihinde fail polis hakkında suç duyurusunda bulundu. Polislerin karakolda kendisine hakarette bulunduğunu paylaşan S.S., burada şiddete maruz kaldığını ve daha sonra da polislerin şikayeti üzerine hakkında “Polise mukavemet etmek” suçlamasıyla dava açıldığının bilgisini verdi.
S.S., ısrarlı mücadelesi ve dava sürecine ilişkin Jinnews’ten Marta Somek’e konuştu.
S.S., şikayetçi olmak için gittiği karakolda da polislerin şiddetine maruz kaldı. Suç duyurusunda bulunduğu esnada polisin kendisine bağırdığını ve onun hakkında da şikayetçi olduğunu belirten S.S., “Bana küfür etti. Başta bana hakaret etmesine rağmen ben kendisiyle konuşmak için 11 Eylül’de Cizre’ye gittim akşam saatlerinde. Gittiğimde karakolda değildi, polisler beni görünce direkt tepki verdiler bana” dedi. Ardından karakol bahçesinde komiserin kendisine bağırdığını, hiçbir şey yapmamasına rağmen gözaltına alınıp “polise mukavemet” suçundan işlem yapıldığını söyledi. S.S., aynı zamanda K.K., isimli polisin kendisini darp ettiğini, nezarette ise M.A.’nın kendisini öldürmekle tehdit ettiğini söyledi.
Cizre’ye gitmeden önce karakolu aradığını belirten S.S., “İki polis telefondaydı, birisi konuştu. ‘Komiser S. ile konuşmak istiyorsan gel konuş’ dedi. Ben de onun için gittim ve bana tuzak kurdular karakol içinde ve dışında. Amaçları ben ceza alayım da tecavüzcü polisleri ceza almasın derdindeydiler” ifadelerini kullandı. Bu olayın ardından ise S.S. hakkında “Polise mukavemet etmek” suçlamasıyla dava açıldı.
2022 yılının Şubat ayında davanın görülen ilk duruşmasında iki tanıktan yalnızca birinin katıldığını dile getiren S.S., “Sadece benim darp edilmeme ve darp raporum olmasına rağmen savcı benim darp şikayetime ‘takipsizlik kararı’ verdi” dedi. “Tanık” sıfatındaki kişilerin mahkemede dinlenildiğini ifade eden S.S., “Telefonda görüştüğümde 2 polis çelişkili ifade verdi. Müşteki sıfatında olan komiser de kendisini tehdit ettiğimi iddia ediyor. Bugüne kadar hiçbir duruşmaya da katılım sağlamadı” şeklinde konuştu.
Daha sonra dosyasını Sulh Ceza Mahkemesi’ne taşıdıklarını paylaşan S.S., “Kararım kabul edildi. Hakim de eğer onlara dava açılırsa beraat edersin’ dedi. Şu an ‘polise mukavemet’ suçundan müşteki sıfatında olan K.K., Sulh Ceza’da olan dosyada şüpheli sıfatında. Kendisine ‘basit yaralama’ suçundan dava açılabilir. Benim kamera kaydında polise saldırmadığım ortada zaten. Ve olay yerinde olmayan Burhan isimli polis de benim hakkımda yalancı şahitlik yaptı. Bu iki mahkemem de Eylül ayında. Muhtemelen karar duruşmaları görülecek Eylül’de. Berat kararı alma ihtimalim var” sözleriyle polisler hakkında dava açmak için girişimde bulunacaklarını dile getirdi. S.S., görülecek dava için de duyarlılık çağrısında bulundu.
=======================
cafrande.org -
30/12/2012
Aziz NesinBilirsiniz; yatılı okullarda “bekâr” var, “evci” var. Evciler, cumartesi geceleri evlerinde kalırlar, bekârlar da bütün ders yılı gecelerini okulda geçirirler.
Süvari Selahattin, benim gibi bekârlardan. Bir pazar akşamı, koğuşta her zamanki gibi yıkanmış çamaşırlarımız dağıtılıyor.
Koğuş kıdemlisi:
– Herkes çamaşırını gelip alsın! diye bağırdı.
Kirli çamaşırlarımızı verip, yıkanmış çamaşırlarımızı alıyoruz. Çamaşırlar karışmasın diye, herkes kendi çamaşırına ya boyası çıkmaz kalemle numarasını yazıyor, ya siyah iplikle adını işliyor.
Herkesin sinirlendiği bir iş vardır ya… Bu Süvari Selahattin’in de sinirine giden iş, çamaşıra numara yazmak. Yazmaz. Sırtından kirlileri çıkarır, atar. Yıkanmış çamaşırlar dağıtılırken de yerinden kalkmaz. Herkes kendi işaretli çamaşırını alınca,
– Geriye kalanlar da benim! diye gider, her ne kalmışsa, onları toparlar alır.
Çapaçulluk işte, başka hiçbişey değil.
Kimileyin, yıkanmış çamaşır dağıtımında, geriye çamaşır artmadığı için, bişey alamaz. Kimileyin de eli kolu çamaşırla döner. Ama bunlar kendisinin mi, değil mi, belirsiz. Bir sürü, işaretsiz çamaşır…
Toparladığı çamaşırlara bakar, şaşar:
– Yahu benim böyle gömleğim yoktu be!…
O pazar akşamı, yıkanmış çamaşırlar dağıtılırken yine en son o gitti. Eli boş döndü.
• Mendil bile kalmamış! dedi.
• Temiz çamaşırın yok mu?
• Var ama, yalnız don yok…
• Ben sana bir don vereyim… dedim.
• Seninki bana olmaz… dedi.
Bu süvarilikte de donla pantolon çok önemli. Don ve pantolon ısmarlama yapılmış gibi, süvarinin bacaklarını sıkı sıkı saracak. Biniciler bilir, donla pantolon bacağa oturmazsa, iyi at binilemez. hele o süratli at gidişinde, kaynak yaparken bol gelen donun paçaları sıyrılır, sıyrılır, kıvnlır, toparlanır, yukan çıkar, tomtopak bişey olur. Bu da biniciyi tedirgin eder. Ne kadar uğraşıp pantolonunun üstünden donun paçalarını aşağı çeksen, o yine toparlanır, yukan çıkar. Don dar olsa, sıkar, bol olsa tomtopak büzülür. Onun için süvarinin donu, pantolonu tam ölçüsünde olacak.
Selahattin düşünmeye başladı. Ertesi gün de, bir general teftişe gelip, süvarileri manej taliminde görecek. Asıl üzüntüsü bundan… Selahattin mesleğine de tutkun. Don yüzünden bir başansızlığa uğramak istemiyor.
Birlikte düşündük, taşındık. Aklıma, Cemal geldi. Cemal, tam Selahattin’in boyunda poşunda, ikisinin çamaşırı birbirine uyar. Selahattin:
• Cemal vermez… dedi.
• Yahu bir dondan ne çıkar, bir günlüğüne don verecek…
Cemal de dünyanın en titiz çocuğu. Günde belki yirmi kez elini yıkar. Gıcır gıcır çamaşırlarında bitek leke yok. Üstelik de cimri mi cimri… Evet, kendi donunu başkasına vermez.
• Ne yapacaksın?
• Valla bilmem, felaket…
Bunlann bir de binicilik hocalan var, Yarbay, çok sinirli bir a-dam. Sınıf arkadaşlan çoktan general olan bu sinirli Yarbay, at diye, binicilik diye ölüyor. Binicilik yüzünden, vücudunda iki üç yerinden kırılmamış tek kemiği yok. Bacak, kol, kaburga, bütün kemikleri kınk.
Yürürken bile bu kınk kemikleri çıtır çıtır çıtırdar. Yarbay’ın bütün merakı at terbiyesi…
Altındaki ata rumba oynatır. Atla bir konuşmadığı kalmış.
Bu Yarbay, teftişe gelen General’e öğrencilerinin bütün hünerlerini gösterecek. Başarılı öğrencisi olduğu için, Selahattin’i de çok seviyor.
• Ne yapacağız?
• Cemal’den isteriz bikez…
Selahattin, hem Yarbay’ı General’e karşı mahcup etmekten, hem de kendisi Yarbay’a mahcup olmaktan korkuyor.
Cemal’e gidip söyledik. Cemal:
• Kardeşim, don da verilir mi yahu? dedi.
• Ne olur be?
• Ne oluru var mı? Senin giydiğin donu, sonra ben ne yapayım?
Dayanamadım:
• Mendil yap… dedim.
• Valla olmaz. Darılmayın çocuklar. Başka şey olsa vereyim. Ama donumu veremem…
• Yahu, bir teftişlik be….
• Olmaz kardeşim. Terletir be… Ata binecek birader. Terden ne olur don…
• Yıkatırsın…
• Çıkar mı kardeşim, süvari teri…
• Sat öyleyse… Kaç paraysa verelim.
Satamıyor da. Arkadaşına kullanılmış don satıyor, diye adı çıkacak.
• Darılmayın, donumu veremem. Başka şey olsa…
Cemal’in suratına baktım:
• Ama sen zararlı çıkarsın… dedim.
Galiba ne demek istediğimi anladı.
Son derste, herkes derslikteyken, biz Selahattin’le koğuşa gittik. Cemal’in dolabını açtık.
Çamaşırları bohçada duruyor. Bohçayı açtık. Bitek don var. Başka hiçbişey yok. Lastikli değil, belden düğmeli don. Donu aldı Selahattin. Bir kağıda, bir atbaşı resmi yaptım. Altına da “Altın nal çetesi” yazdım. Kâğıdı bohçaya koydum.
Güzellikle olmazsa böyle olur!
Ertesi gün baktım, Cemal hiç oralı değil. Demek dolabından donunu aldığımızdan haberi yok, bohçasını açmamış.
Süvariler sabah erkenden Ayazağa’ya gittiler. Kapalı manejde teftiş verecekler. Biz piyadeler de “Hürriyet-i Ebediye” tepesine tatbikata gittik.
Akşam okula döndük. Süvariler daha gelmemiş. Biz yemekhanedeyken süvariler geldi.
Biraz sonra, yemekhanenin öbür başında bir kapışma oldu. Selahattin’in sesini duydum:
– Söyle, kimin donuydu?…
Cemal’in kafasına fasulye karavanasını geçirmiş, bağırıyor:
– Söyle kimin donuydu?…
Cemal’i elinden zorla aldık.
– Ne oldu yahu?
Selahattin anlattı:
• O düğmeli donu sabahleyin ayağıma giydim. At binip Ayazağa’ya gittik. Yolda fark etmedim. Maneje girdik. General de geldi.
Yarbay barut gibi… Süratliyle giderken, donun paçaları toparlan maya başladı. Hay Allah… Tomtop oldu birader, bacaklarımın ara sına girdi. Yarbay bizi attan atlatmadı mı? İndik, atlar yanımızda dörtnala geçerken sıçrayarak at bineceğiz. Ben attan aşağı sıçrar ken donun belindeki düğmeler kopmaz mı! Don indi bacaklarıma kardeşim… Benim at yanıma geldi. Sıçrayacağım üstüne, bacakla rımı açamıyorum ki… Herkes at bindi, gitti. Ben kaldım. Hırsından Yarbay’ın kemikleri çıtırdamaya başladı. Atlar manej yerini bir daha dönüp yanıma geldi. Bir hamle ettim, bacağımı açamam. Ba caklarıma dolanıp sarılmış olan donu bitürlü yukarı çekemiyorum ki kardeşim… Rezil oldum. Baktım olmayacak, atın yanımdan üçüncü geçişinde, bacaklarımı açmadan kendimi top gibi fırlattım.
Gelgeldim, bacaklarımı açamadığımdan atın üstünde duramadım,stünden aşıp, öbür yana düştüm. Gözüm benim atta. At bir daha yanımdan geçerken, kendimi bir daha fırlattım, hop öbür yana…
Kendimi fırlatıp atıyorum. Parçalanacağım. General acıdı:
• Ne oluyor bu delikanlıya Yarbay’ım? dedi.
Ben var gücümle bacaklarımı havada makaslayınca, don korkunç bir cayırtı çıkararak ikiye ayrıldı. Ben de eyerin üstüne oturdum. Bu kez de, eyer üstünde inip kalktıkça don büzülür, büzülür, yukarı sıyrılır. Donun ağı da kalmadığından daha beter topak oluyor.
Çıldıracağım arkadaşlar. Bereket versin, pantolonumun cebi her zaman deliktir de, elimi delikten sokup, donu parça parça koparmaya başladım. Donu parça parça koparıp parçalan cebime dolduruyordum. Bacağımın arasında kalan son parçayı çıkarmak i-çin elimi soktum.
Arkamdan Necmi:
• Ne yapıyorsun? dedi.
• Ne yapıyorum?
• Dönüp baksana!…
Bir de baktım, manej yeri, konfeti serpilmiş gibi beyaz bez parçalarıyla dolmuş. Havada bez parçalan uçuşuyor. Bende akıl mı kalmış kardeşim. Kopardığım don parçalannı cebime koyuyorum
diye, havaya serpiyormuşum. Rezil oldum. Cemal öteden:
– Tabi, dedi, donumu çalacağınızı anlamıştım. Ben de bütün çamaşırlarımı kaldırdım dolaptan. Patates Necmi’nin donunu bohça ya koydum.
Patates Necmi, Selahattin’in iki iriliğindeydi. Patates Necmi bunu duyar duymaz:
– Vay, benim donum mu? diye bağırdı.
Sonra üçü birbirinin üstüne atılıp boğuşmaya başladılar. Biz de arkadaşlık görevimizi yerine getirip, hep bir ağızdan.
– Vur! Vur! Vur!… diye bağınyorduk.
Aziz Nesin
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu
ilgili yazılar:
Aziz Nesin: “Denizi satın alanlar, dua edelim ki havayı da satın almamışlar”
⦿ https://www.cafrande.org/aziz-nesin-denizi-satin-alanlar-dua-edelim-ki-havayi-da-satin-almamislar/
Aziz Nesin: Neden bitakım politikacıları seyis atına benzettiyorum?
⦿ https://www.cafrande.org/aziz-nesin-neden-bitakim-politikacilari-seyis-atina-benzettiyorum/
Aziz Nesin’in Aziz Nesin’den Seçtikleri: Garba Açılan Pencere
⦿ https://www.cafrande.org/aziz-nesinin-aziz-nesinden-sectikleri-garba-acilan-pencere/
“Dinsizin hakkından imansız gelir” sözü yanlış… Alırsınız Cenneti – Aziz Nesin
⦿ https://www.cafrande.org/dinsizin-hakkindan-imansiz-gelir-sozu-yanlis-alirsiniz-cenneti-aziz-nesin/
Aziz Nesin’in Aziz Nesin’den Seçtikleri: İstikbalim Olmasa
⦿ https://www.cafrande.org/aziz-nesinin-aziz-nesinden-sectikleri-istikbalim-olmasa/
Herkes Kazanıyor – Aziz Nesin | Yahu bu ne iş? Programda benim saatim!
⦿ https://www.cafrande.org/herkes-kazaniyor-aziz-nesin-yahu-bu-ne-is-programda-benim-saatim/
İyi Yürekli! Demiryolu Müteahhiti ve Bir Kere Çavuş Olmuş Abo – Aziz Nesin
⦿ https://www.cafrande.org/iyi-yurekli-demiryolu-muteahhiti-ve-bir-kere-cavus-olmus-abo-aziz-nesin/
Aziz Nesin’in Aziz Nesin’den Seçtikleri: Altı Bekçi Atlıkarıncada
⦿ https://www.cafrande.org/aziz-nesinin-aziz-nesinden-sectikleri-alti-bekci-atlikarincada/
https://www.cafrande.org/aziz-nesinin-aziz-nesinden-sectikleri-donla-saka-olmaz/
=======================
⛔Osmanlı’dan kalan ve 1954’e kadar Türk Milleti tarafından ödenen borçların bugünkü değeri 363 milyar $. Önce borcu ödesinler..!
https://twitter.com/i/status/1687935709984788480
=======================
Sahel olarak bilinen Batı Afrika bölgesindeki ülkelerin yer aldığı Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), darbeci Nijer ordusuna ülkenin devrik başkanı Mohamed Bazoum’u serbest bırakması ve görevine iade etmesi için Pazar gününe kadar süre vermişti. Süre bugün doluyor. ECOWAS’ın en büyük ülkesi Nijerya’nın devlet başkanı askeri müdahale sinyali verdi. Senegal asker göndereceğini duyurdu. Fransa’dan da ECOWAS’a destek var. Nijerya, Nijer sınırını kapattı.
Serbestiyet
6 Ağustos 2023
Bölgede tansiyonun yükseldiğini gösteren son gelişme Nijerya’nın Nijer’le 1608 kmlik sınırını kapatması oldu. Karar Nijerya devlet başkanı Bola Tinubu’nun Nijer Cumhuriyeti’ndeki askeri cuntaya karşı verdiği ültimatomun bir parçası olarak alındı.
Nijerya’nın başkenti Abuja’da toplanan 12 ECOWAS ülkesinin savunma bakanları da askeri müdahale seçeneğini görüştü. Toplantıya Rusya ile müttefik Burkina Faso, Mali ve Gine katılmadı.
1975’de kurulan ECOWACS’ın 15 üyesi bulunuyor. Benin, Burkina Faso, Fildişi Sahili, Gambiya, Gana, Gine, Gine Bissau, Liberya, Mali, Nijer, Nijerya, Senegal, Sierra Leone, Togo, Yeşil Burun Adaları (Cape Verde)
Birliğin domino ülkesi Nijerya.
Nijerya’nın yeni Devlet Başkanı Bola Tinubu, analistlere göre bir iz bırakmak ve kolay lokma olmadığını göstermek isteyecektir.
Bu onun ECOWAS’taki ve ülkesindeki kısa liderlik döneminin ilk krizi, askeri deneyimi de yok.
Ama Cuma günü, Nijerya’daki milletvekillerine, ECOWAS’ın darbe liderlerinin “uzlaşmaz tutumlarını sürdürmeleri halinde” Nijer’e askeri müdahalede bulunma niyetini bildiren bir mektup yazdı.
Birliğin ikinci büyük ülkesi Senegal de olası müdahaleye asker gönderme sözü verdi. Nijer’in eski sömürgeci gücü Fransa ECOWAS’ın tutumunu desteklediğini açıkladı.
ECOWAS’ın bu hafta yaptığı bir toplantının ardından Siyasi İşler, Barış ve Güvenlik Komiseri Abdel-Fatau Musah herhangi bir askeri seçeneği “son çare” olarak nitelendirmişti. Ama bölgeyi iyi bilen güvenlik ve istihbarat uzmanı Oluseyi Adetayo “Hazırlıklar şimdiden en üst düzeye çıkmış durumda, buna şüphe yok ve ordu hazır bekliyor” diyor:
“Anladığım kadarıyla Nijerya geri adım atmayacak ve Nijer’i sivil yönetime geri döndürmek için ne gerekiyorsa yapacak.”
ECOWAS’ın daha önce de benzer müdahale tecrübeleri var. 2017 yılında ECOWAS’ın seçimlerden sonra iktidarı bırakmak istemeyen Başkan Jammeh’i görevden almak için Gambiya’ya askeri güç konuşlandırmıştı.
Sınırda yapılan bir güç gösterisi Jammeh’i istifa etmeye zorladı.
Blok ayrıca Sierra Leone ve Liberya gibi savaş bölgelerine de çoğunlukla Nijerya’dan olmak üzere barışı koruma güçleri göndermişti.
Ancak ilk kez birlik bir darbeye müdahale tehdidinde bulundu. Mali ya da Burkina Faso’daki darbelerden sonra böyle bir tepki verilmemişti.
Nijer Sahel bölgesinde kalan az sayıdaki demokrasiden biri.
Başkan Bazoum’un 2021’deki seçim zaferi, Nijer’in 1960’ta Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasının ardından yıllarca süren askeri darbeleri sona erdirerek nispeten barışçıl bir iktidar devrine işaret ediyordu.
Washington Post için kaleme aldığı bir yazıda kendisini “rehine” olarak tanımlayan Bazoum’un nerede olduğu bilinmiyor.
ABD ve Fransa’nın askeri üsleri olan Nijer’in en önemli varlığı uranyum kaynakları. Darebcilerin en büyük destekçisi ise Rusya olmuştu. Rus Wagner’in bölgedeki ülkelerle askeri işbirlikleri artarak sürüyor.
Ciddi ekonomik sorunlar yaşayan Nijerlilerin önemli bir kısmı darbeyi destekliyor. Darbe destek gösterilerinde Fransa kınanırken, Rusya bayrakları sallanmıştı.
=======================
George Orwell’in 1984 eserini beğendiyseniz, bu listedeki kitaplara bayılacaksınız! Bugün 1984 benzeri kitaplar bulmanıza yardım edeceğiz.
Duru Görgülü
5 Ağustos 2023
1984’ün yazılmasının üzerinden on yıllar geçti, ancak bu eser kendisini okuyan herkesi büyülemeye devam ediyor. Kitap severlerin mutlaka bir kez okuması gereken bu eser, belki de gelecekte gerçekten yaşayabileceğimiz korkunç bir distopik dünyayı anlatıyor. Winston Smith, Okyanusya ülkesinde yaşamaktadır. Kendisi Londra’da iktidarda olan partinin düşük rütbeli bir üyesidir. Winston nereye giderse gitsin, kendi evine bile, Parti’nin lideri “Büyük Birader” onu ve herkesi tele ekranlardan izlemektedir. Parti, Okyanusya’daki her şeyi, hatta halkın tarihini ve dilini bile kontrol ediyordur. İsyankar düşünceler düşünmek bile yasa dışıdır. Roman başlarken Winston, özgür düşünceyi, seksi ve her türlü bireysellik ifadesini yasaklayan Parti’nin baskı ve katı denetiminden bıkmıştır. Winston partiden hoşlanmaz ve yasadışı bir şekilde suçlu düşüncelerini yazmak için bir günlük satın alır. Bir gün; güzel, siyah saçlı bir kızın kendisine baktığını fark eder ancak onun bir muhbir olduğundan endişelenir. Bir gün Winston, siyah saçlı kızdan “Seni seviyorum” yazan bir not alır ve olaylar gelişir. 1984 benzeri kitaplar arıyorsanız, sizin için bir liste hazırladık!
1984 benzeri kitaplar listemizin ilk kitabı Fahrenheit 451. Yirmi dördüncü yüzyılda geçen Fahrenheit 451, kitlelerin medya tarafından kontrol edildiği, aşırı nüfusun ve sansürün genel nüfusu ele geçirdiği yeni bir dünya sunuyor. Birey, birey olarak kabul edilmez ve entelektüel bir kanun kaçağı olarak kabul edilir. Televizyon, yaygın aile algısının yerini almıştır. İtfaiyeciler artık yangın söndürmüyor, aksine kitapları yakıyordur. Fahrenheit 451’de, insanlar, tarihin hatırlatılmadığı veya geçmişe değer verilmediği bir dünyada yaşıyor; halk “şimdiki zamanı” televizyondan öğreniyor. Hikaye, Guy Montag’ın Clarisse McClellan ile tanışması ile başlıyor. Montag geçinmek için kitapları yakan bir itfaiye eridir, bir gün işten eve yürürken genç Clarisse ona yaklaşıp kendini tanıtır. Clarisse, Montag’ın tanıdığı herkesin zıttıdır. Montag ilk başta onun sorularını görmezden gelmeye çalışır, ancak eve yürüyüşünün geri kalanında genç kızı aklından çıkaramaz ve olaylar gelişir. Kitabı incelemek ve satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.
1984 benzeri kitaplar yazımızda, George Orwell’in diğer ünlü kitaplarından bahsetmesek olmazdı. Ödüllü bir yaban domuzu olan Old Major, Manor Farm’ın hayvanlarını büyük ahırda bir toplantı için toplar. Onlara, tüm hayvanların birlikte yaşadığı ve hiçbir insanın onları ezip kontrol etmediği bir rüyasını anlatır. Hayvanlara böyle bir cennet için çalışmaları gerektiğini söyler. Domuz toplantıdan kısa süre sonra ölür, ancak onun Animalism felsefesinden ilham alan hayvanlar, sahipleri Jones’a karşı bir isyan planlar. Devrim gerçekleşir ve Jones, çiftlikten atılır. Domuzlar, zekaları sayesinde çiftliğin amiri olurlar, ancak kısa bir süre sonra bu güç, onları sarhoş eder ve işler sarpa sarmaya başlar. Kitabı incelemek ve satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.
Açlık Oyunları gelecekte, Panem adında yeni bir ülkede geçmektedir. Ülkenin 12 mıntıkası, başkent Capitol tarafından yönetilir. Capitol zenginlik içinde yaşarken mıntıkaların büyük bir çoğunluğu fakirlikle boğuşmaktadır. Üstelik bir de her sene düzenlenen “Açlık Oyunları” yüzünden mıntıkalar çocuklarını ölüme göndermek zorundadır. Başkentin mıntıkalara uyguladığı bir ceza olan Açlık Oyunları için her sene, 12 mıntıkadan bir kız bir erkek olmak üzere 12-18 yaşları aralığında 2 genç kura aracılığı ile seçilir. Bu kuradan adı çıkanlar “haraç” olarak diğer mıntıkalardan gelenlerle ölümcül bir mücadeleye girecekleri Açlık Oyunları’na katılmak zorundadır. Kitap, 12. Mıntıka’nın haraç toplama gününde başlıyor. O sene hem hikayenin 16 yaşındaki anlatıcısı Katniss Everdeen, 12 yaşındaki küçük kız kardeşi Primrose’un adı kurada yer alacaktır. Katniss 11 yaşındayken babası bir mayın patlamasında öldüğünden beri hayatta kalmak için bütün sorumluluk kendi omuzlarına çökmüştür. Seçim sırasında haraç olarak Prim seçilince Katniss küçük kardeşinin yerine gönüllü olur. Ondan sonra seçilen erkek haraç Peeta Mellark fırıncının oğludur ve küçükken Katniss’ı açlıktan kurtarmıştır. Katniss ona karşı minnet duysa da, hayatta kalmak için eninde sonunda Peeta’yı öldürmesi gerekmektedir. Kitabı incelemek ve satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.
1980’lerin ortalarında Boston, Massachusetts yakınlarında, bir çete ABD Başkanını ve Kongre üyelerini öldürerek kadınların hakları olmadığı, yeni ve baskıcı muhafazakar Gilead eyaletini kurarlar. Kadınların kredi kartlarına el koyarlar, onları iş ve eğitimden mahrum bırakırlar. Eşcinseller, kürtaj savunucuları, kendilerinin dışındaki dini mezheplerden olan insanları, yaşlı kadınları ve beyaz olmayan herkesi Koloniler olarak bilinen radyoaktif bölgelere yerleştirirler. Nükleer ve biyolojik savaşlar yüzünden canlı doğumlarda bir düşüş gerçekleşir ve kısırlık başlar. Sonuç olarak doğurgan kadınlar yakalanır, beyinleri yıkanır ve “Damızlık Kız” olarak gizli polis komutanlarına verilir. Bu kadınlar, yetkililerin kölesi olarak çalışır ve isimleri onlardan alınır. Artık sadece yanlarında çalıştıkları ailenin soyadı ile anılırlar. “Red” ailesinin damızlık kızı olan Offred, komutan ve eşi Serena Joy’a hizmet etmektedir. Her ay Offred, Serena arkasında oturup ellerini tutarken komutanla cinsel ilişkiye zorlanır. Offred’in özgürlüğü, tüm kadınların özgürlüğü gibi tamamen kısıtlanmıştır. Evden yalnızca alışveriş için çıkmasına izin vardır. Offred, bu korkunç hayattan kaçmaya çalışınca olaylar bir anda sarpa sarar. Kitabı incelemek ve satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.
1984 benzeri kitaplar listemizin belki de en önemli kitabına geldik, çünkü bu eserin yazarı Orwell’i etkilemiş bir şahıs. Biz, Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in distopik bir geleceğin totaliter toplumunda geçen bir bilimkurgu romanı. Romanın anlatıcısı D-503 uzak bir gelecekte, otoriter bir hükümet tarafından yönetilen bir medeniyet olan Tek Devlet’te yaşıyor. D-503 bir matematikçi ve mühendis. Aynı zamanda, Tek Devlet’in başka gezegenlere seyahat için kullanacağı roket gemisi Integral’in baş tasarımcısı. “Hayırsever” olarak bilinen Tanrı benzeri, zalim bir diktatör, Tek Devlet’i yönetiyor. Hayırsever, bireylerin özgürlüğünün devletin refahı için ikincil olduğuna inanıyor, bu nedenle, vatandaşlar hükümet tarafından atanan polislerin baskıcı, aşırı dikkatli gözleri altında yaşıyor. Öyle ki Tek Devlet’in vatandaşları şeffaf, cam evlerde yaşıyor. Hükümet, onları aynı üniformaları giymeye zorluyor ve tüm kişisel ifade eylemlerini sert bir şekilde kınayarak, onları bireyselliklerinden koparmaya çalışıyor. Kitabı incelemek ve satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.
Yıl 1984 ve şehir Tokyo. Aomame adında genç bir kadın, bir taksi şoförünün esrarengiz önerisine uyar ve etrafındaki dünyada şaşırtıcı tutarsızlıklar fark etmeye başlar. 1Q84 adını verdiği paralel bir evrene girmiştir. Aomame ikili bir hayat sürmektedir. Gündüzleri fitness eğitmeniyken geceleri ise ücretli suikastçı olarak çalışmaktadır. Bu arada, Tengo adlı bir yazar, yeni projesini üstlenir. Esere kendini kaptırır ki, çok geçmeden daha önce sakin olan hayatı garipleşmeye başlar. Kitabı incelemek ve satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.
Seçilmiş Kişi, tüm acıyı, korkuyu, savaşı ve nefreti ortadan kaldıran fütüristik bir toplumda yaşayan on bir yaşındaki Jonas’ın bakış açısından yazılmıştır. Herkes temelde aynı göründüğü ve davrandığı için hiçbir önyargı yoktur. Toplumda on iki yaşına basan çocuklara yeteneklerine ve ilgi alanlarına göre bir iş verilir. Vatandaşlar, evlencekleri kişiyi kendileri seçmez, toplum tarafından atanır. Bu çiftlere aynı zamanda iki tane de çocuk verilir, kendileri çocuk yapamaz. Çocuklar, onları hiç görmeyen Doğum Annelerinden doğarlar ve ilk yıllarını bir bakım merkezinde o yıl doğan diğer bebeklerle geçirirler. Çocukları büyüdüğünde, aile birimleri dağılırlar. Yetişkinler, toplumda işlev göremeyecek kadar yaşlanana kadar yaşar ve ardından”serbest bırakılana” kadar son yıllarını Yaşlılar Evi’nde geçirirler. Jonas, yeni çocuklar yetiştirmekle görevli babası, Adalet Bakanlığı’nda çalışan annesi ve yedi yaşındaki kız kardeşi Lily ile birlikte yaşamaktadır. On iki yaşına basmasına az kalmıştır ve kendisine toplumdaki görevinin verileceği törene katılacağı için endişelidir. Jonas’a Anı Alıcısı görevi verilir. Alıcı, topluluğun kolektif hafızasının koruyucusudur. Böylece Jonas’ın hayatı kökünden değişir. Kitabı incelemek ve satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.
1990’ların sonundaki İngiltere’nin distopik bir versiyonunda, sıradan vatandaşların hayatları devlet onaylı bir insan klonlama programı sayesinde uzatılır. 30 küsür yaşında bir hasta bakıcı olan Kathy, çocukluk arkadaşlarıyla yeniden bir araya geldiğinde geçmişte yaşadıklarını hatırlamaya başlar. Yaklaşık on iki yıldır bakıcılık yapan Kathy, birkaç ay içinde görevinden ayrılacaktır. Kathy ve arkadaşları Hailsham adı verilen bir okuldan mezundur ve okuldan ilk ayrıldığında gerçek dünya hakkında neredeyse hiçbir şey bilmemektedir. Genç kadının bu dünyada bir görevi vardır, ancak biz okuyucu olarak bu görevin ne olduğunu ancak kitabın sonlarında öğrenebiliriz. Kitabı incelemek ve satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.
1984 benzeri kitaplar listemizin son kitabı Cesur Yeni Dünya, Kuluçkahane Müdürünün bir grup öğrenciyi gezdirdiği Central London Kuluçka ve Koşullandırma Merkezi’nde başlıyor. İnsan hayatı neredeyse tamamen endüstrileşmiştir ve çocuklar artık anne-babalardan değil, tüplerden doğmaktadır. Öyle ki, “anne-baba” gibi terimler ayıp, hatta müstehcen sayılmaktadır. Bu dünyada toplum katı bir kast sistemine dayanır. Bebekler daha tüplerin içindeyken şartlandırılır. Doğum, yaşlanma ve ölümün doğal süreçleri bu dünyadaki dehşeti temsil eder. En yüksek kast Alpha olan Bernard Marx, hayatın uyuşturucu ve eğlence amaçlı seksten ibaret olduğu bu dünyada mutsuz olan tek kişidir. Kadınlar tarafından aşağılanan Bernard yine de, Londra’nın kontrollü, teknolojik dünyasından uzakta bir yer olan New Mexico’daki ayrı bölgede onunla tatil yapmayı kabul eden Lenina Crowne’un dikkatini çekmeyi başarır. Bernard, Lenina ile Vahşi Bölge’de, yaklaşık 20 yıl önce John adında bir erkek çocuk doğuran Londralı bir kadınla tanışır. Çocuğun babası Kuluçkahane ve Şartlandırma Direktörü’dür ve kendi çocuğunun olması, bu dünyada kabul edilemez bir şeydir. Bernard, John’u yanında Londra’ya getirir ve olaylar gelişir. Kitabı incelemek ve satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.
https://listelist.com/1984-benzeri-kitaplar/
=======================
Prof. Dr. Naci Görür, Habertürk’te Eren Eğilmez’in sorularını yanıtladı... Görür, "İstanbul’da beklenen deprem 7,2 ila 7,6 arasında değişiyor. O kesin. Bilimsel çalışmalar bunu gösteriyor. Bu deprem olursa 6 Şubat’taki depremden daha büyük zarar verir" diyor.
06 Ağustos 2023
Olası bir depremde 2.5 milyon kişinin risk altında olabileceğini söyleyen Görür’ün olası Marmara Depremi ile ilgili bazı yorumları şöyle:
► İstanbul’da beklenen deprem 7,2 ila 7,6 arasında değişiyor. O kesin. Bilimsel çalışmalar bunu gösteriyor. 600 bin konut yani siz isterseniz her konutta 4 kişi düşünün daire gibi düşünün. 4 kişiden 2,5 milyon insan ölümle burun buruna kalır. Vereceğimiz can kaybı inanılmaz boyutta olur.
► İstanbul lafı yanlış tabi Marmara Bölgesi demek lazım. Lakin o kısımdaki en büyük il İstanbul olduğu için o şekilde deniliyor. Deprem Marmara Denizi içinde olacak. İstanbul içinde fay kırılacak diye bir şey yok. Biz İstanbul dediğimiz zaman İstanbul’da olmaz bir farklılık koyuyor ya öyle bir şey yok.
► Marmara Bölgesi’nin etkileyecek bir deprem. Bu da denizin içinde 160 kilometre uzunluğunda fay sistemidir, Kuzey Anadolu Fay’ının kuzey koludur. Onun belirli parçaları var. Adalar fayı, Kumburgaz fayı, Tekirdağ fayı gibi. Biz araştırmalarımızda Tekirdağ fayının kırılmış olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla Kumburgaz ve Adalar fayı var. İkisi de kilitli fay, stres biriktiriyor. Beklediğimiz deprem de öncelikle Kumburgaz fayında olacak.
► Marmara Denizi boyunca kuzeyden diyelim İstanbul’dan ta Tekirdağ kadar o bölgeler etkilenir. Bu etkilenme de kırılacak fayın ve depremin büyüklüğüne, o yerleşim alanının bulunduğu yerdeki zemine ve yapı stokuna bağlı bir şey. Diyelim bu deprem olduğunda Tekirdağ da etkilenir, Silivri de etkilenir, İstanbul da etkilenir, doğu yakası etkilenir, güneyinde Yalova’dan tutun Bursa, Balıkesir, Çanakkale’ye kadar etkilenir.
► Siz kıyıya yakınsınız, zemininiz iyiyse, statiği ile projesi birbirine uyumlu ise çok büyük ihtimalle o binadan sağ çıkarsınız. O bina hasar almaz demiyorum. Lakin sahibini sağ olarak çıkartır. Biz hiçbir bina çatlamaz demiyoruz.
► Depremin olduğu yerden uzaklığınız, bulunduğunuz zemin ne kadar sağlam, bulunduğunuz binalar ne kadar sağlam, depremin derinliği gibi faktörlerle depremin şiddeti azalabilir. Diyelim ki bu deprem olduğunda Yeşilköy’de yakalandınız, siz bu depremi şiddetli hissedersiniz çünkü depremin olduğu yere 10 kilometre uzaktasınız. O sırada Istranca dağlarında, ormanda, köyünde oturan bir adamı düşünün. O da hisseder ama deprem mi oluyor der o kadar.
https://www.chip.com.tr/haber/olasi-bir-marmara-depremi-hangi-kentleri-etkiler_158780.html
=======================
Varlığı hiçbir zaman kanıtlanamayan efsanevi Loch Ness Canavarı için tarih boyunca yapılan en büyük arama çalışması bu ay içinde başlıyor.
05 Ağustos 2023
Araştırmacılardan saklanmayı çok seven ve varlığı asla kanıtlanamayan - muhtemelen asla da kanıtlanamayacak olan - Loch Ness Canavarı (veya diğer adıyla Nessie) için on yıllardır yapılan en büyük arama bu ayın sonlarında başlayacak.
Drumnadrochit’te kısa bir süre önce yenilenen Loch Ness Merkezi personeli, 50 yılı aşkın süredir en büyük yüzey suyu araştırmasını gerçekleştirmek için bir grup bağımsız ve gönüllü araştırmacıdan oluşan Loch Ness Keşifleri (LNE) ile işbirliği yaptı. Merkez, 26-27 Ağustos tarihlerinde yapılması planlanan aramaya katılmak için daha fazla Nessie avcısı arıyor.
Aramanın, Loch Ness Araştırma Bürosu’nun 1972’de efsanevi canavarın belirtileri için körfezi çalışmasından bu yana türünün gerçekleştirilen en büyük örneği olması bekleniyor. Gölde daha önce hiç kullanılmamış araştırma ekipmanları, gizemli suların sırlarını ortaya çıkarmak için bölgeye yerleştirilecek.
Bunların arasında, ısıyı yukarıdan gözlemlemenin herhangi bir garip anormalliği tanımlamak için çok önemli bir bileşen sağlayabileceğine inanıldığı için kızılötesi kameralar kullanarak havadan suyun termal görüntülerini üretecek dronlar da bulunuyor. Su altındaki akustik sinyalleri tespit etmek ve Nessie benzeri varlıkları dinlemek için bir hidrofon ve aramada yararlı olabilecek diğer teknolojiler de kullanılacak.
Loch Ness Merkezi ve LNE, hafta sonu sudaki herhangi bir kırılmaya veya diğer açıklanamayan hareketlere göz kulak olacak gönüllüler arıyor. LNE’den Alan McKenna, her sabah merkezdeki gönüllülere nelere dikkat etmeleri ve bulguları nasıl kaydetmeleri gerektiği konusunda bilgi verecek. Ayrıca, öğleden sonra günün olaylarını gözden geçirmek için bir bilgilendirme yapılacak.
İnternette Yayılan Yeni Loch Ness Canavarı da Photoshop Hilesi Çıktı
McKenna, yaptığı açıklamada “LNE’yi başlattığımızdan beri, açıklaması daha zor olabilecek her türlü doğal davranış ve olguyu kaydetmek, incelemek ve analiz etmek her zaman hedefimiz olmuştur” dedi ve devam etti: “Yeni nesil Loch Ness meraklılarına ilham vermeyi umuyoruz ve bu büyük ölçekli yüzey saatine katılarak, dünyanın dört bir yanından pek çok insanı büyüleyen bu büyüleyici gizeme kişisel olarak katkıda bulunmak için gerçek bir fırsatınız olacak.”
Loch Ness Merkezi genel müdürü Paul Nixon da “Biz bu eşsiz hikayenin koruyucularıyız ve ziyaretçiler için unutulmaz bir deneyim yaratmaya yatırım yapmanın yanı sıra, bu ünlü körfezin sularını aramaya devam etmeye ve altında yatan gizemleri ortaya çıkarmaya kararlıyız” diyor.
=======================
Yargıtay, milyonlarca işçiyi ilgilendiren önemli bir kararın altına imza attı. Yüksek mahkeme, işçilere gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranının uygulanması gerektiğine hükmetti.
06.08.2023
Yargıtay’a uzanan davada, yüksek mahkemeden işçilerin fazla mesai ücretleriyle ilgili emsal teşkil edecek bir karar çıktı. Dava konusu olayda, bir işçi 2 yıldır çalıştığı şirketten sözleşmesi feshedilerek gönderildi. Bunun üzerine adliyede soluğu alan kovulan işçi, şirketten fazla mesai ücretlerini talep etti. Önce dosya arabulucuya yönlendirildi. Ancak burada işçi ile işveren arasında anlaşma sağlanamadı. Bunun üzerine ise dosya iş mahkemesine taşındı.
Davacı işçi; fazla çalışma yapmasına rağmen bu çalışmaların karşılığı olan fazla çalışma ücretinin ödenmediğini ve bu durumun tanık beyanlarıyla ispatlanabileceğini ileri sürdü. 10 bin TL fazla çalışma ücretinin davalı şirketten tahsil edilmesini talep etti. Davalı işveren ise iddiaları reddetti.
Mahkeme, davayı kısmen kabul ederken, Adalet Bakanlığı hükmün kamu yararına bozulmasını talep edince devreye Yargıtay 9. Hukuk Dairesi girdi. Yüksek mahkemeye uzanan olaya ilişkin kararda; davacının ödenmeyen fazla çalışma ücretinin en yüksek banka mevduat faizi ile tahsilini talep ettiği belirtildi.
Ancak mahkemenin kanuni faiz uygulanması yönünde hüküm kurduğuna işaret edildi. Daire kararında İş Kanunu’na göre gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranının uygulanması gerektiğini vurguladı. Karar emsal olarak içtihatlara girdi.
https://www.cnnturk.com/video/turkiye/yargitaydan-emsal-fazla-mesai-karari
=======================
FETÖ kumpasıyla hapis yatan Tuğamiral Eren Günay “Beni asın ama şerefimi onurumu istiyorum” demişti.
Emin ÖZGÖNÜL
06 Ağustos 2023
FETÖ'nün Amirallere Suikast ve Kafes kumpas davalarından tutuklanan ve 5 yıl Hasdal Cezaevi‘nde yatan SAT Komandosu Deniz Albay Eren Günay, YAŞ kararı ile tuğamiral oldu. Günay, duruşmalarda “Beni asın ama devleti yıkmakla yargılamayın, şerefimi, onurunu geri istiyorum” diyerek savunma yapmıştı. Günay önce beraat etti sonra TSK’ya döndü önceki gün de terfi etti. Şeref ve onuru Günay’a teslim edilmiş oldu.
İstanbul Poyrazköy’de yapılan kazılarda ele geçirilen silah ve cephanelere ilişkin açılan dava nedeniyle tutuklanan Günay, 1992’de Deniz Harp Okulu’ndan mezun oldu ve 1997’de başladığı SAT kursunu birincilikle bitirdi. Meslek hayatında üç ayrı madalya ve cesaret ödülü aldı. Ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılanan Günay hakkında, gizli tanık ifadeleri ve sahte isimli ihbar mektupları delil olarak kullanıldı.
https://www.sozcu.com.tr/2023/ekonomi/kumpas-magduru-albay-terfi-etti-tugamiral-oldu-7764841/
=======================
06 Ağustos 2023
Adli Tıp Kurumu’nun raporları doğrultusunda bazı tutuklu ve hükümlülerin sağlık sorunları ve “kocamışlık” gerekçesiyle tahliyeleri sağlanıyor. Bugün cezaevlerinin en yaşlıları 28 Şubat davası kapsamında ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırılan emekli Orgeneraller Çetin Doğan (83), Fevzi Türkeri (82), emekli Korgeneral Yıldırım Türker (82), emekli Tümgeneraller Cevat Temel Özkaynak (78) ve 77 yaşındaki Erol Özkasnak’dır. Bunlar tam 718 gündür cezaevindeler.
5 komutanla ilgili Adli Tıp Raporu, onaya sunulmasına rağmen Cumhurbaşkanı tarafından bir türlü imzalanmadı. 340 bin tutuklu ve hükümlü arasında yaşı onlar kadar olan başka kimse yok. Hatta Hizbullah Terör Örgütü hükümlüsü, 71 yaşında olmasına rağmen “kocamışlık” gerekçesiyle cumhurbaşkanı tarafından affedilmişti.
TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, gözaltına alınacağını yayın sırasında öğrendi. Yayındaki son sözü, “Arkadaşlar, beni götürmek üzere polisin geldiğini söyledi” oldu. 26 Haziran’da tutuklandı. Tutuklamaya itirazlardan bir sonuç çıkmadı. Televizyonu geçici olarak karartıldı.
Yanardağ hakkındaki iddia “Suçu ve suçluyu övmek”, “Terör örgütü propagandası yapmak.” Şu anda tutukluğu, “Terör örgütü propagandası yapmak” iddiasından kaynaklanıyor. İki suç için istenen hapis cezası en üst sınırdan ceza verildiğinde 9,5 yılı buluyor. Avukatı Bilgütay Hakkı Durna, tutukluluğun kaldırılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Yanardağ’ın mahkemedeki duruşması ise 4 Ekim’de yapılacak.
Meslektaşımız Barış Pehlivan’la ilgili avukatı Hüseyin Ersöz’le konuştum. Eğer, kararda bir değişiklik olmazsa Pehlivan, beşinci kez cezaevine girecek. Ersöz, Barış Pehlivan’ın hukuki durumuyla ilgili şunları söyledi:
“Gazeteci Barış Pehlivan ‘ın denetimli serbestlik düzenlemesinden faydalanması için Bakırköy 5. İnfaz Hakimliği’ nden talepte bulunmuştuk. Hakimlik, dilekçemizi Marmara Açık Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü’ne göndermişti. Cezaevi yönetimi tarafından verilen yanıtta, Barış Pehlivan hakkında ‘Denetimli serbestlik şartları oluşmadığı’ ifade edilerek talebin ‘yerine getirilemediği’ belirtildi.
Yazı içeriğinde, 15 Temmuz‘da yürürlüğe giren infaz düzenlenmesiyle ilgili yasanın geçici 10. maddesi ile ilgili bir değerlendirme ise hiçbir şekilde yok. Bu ne demek? Cezaevi Müdürlüğü, bu kanunun uygulanma şartlarını göz ardı etmiş; ‘Barış Pehlivan hakkında uygulamayacağız’ demiş. Kendisini kanun koyucunun yerine koymuş.
Şöyle anlatalım; 7456 Sayılı Kanunda, bu düzenlemeden kimlerin faydalanamayacağı teker teker sayılmış. Kanun koyucu, Barış ve onun durumunda olanları bir istisna olarak düzenlememiş. Bu durumda, cezaevi müdürlüğünün yaptığı gibi genel hükümlere atıfla, özel bir düzenlemeyi yok saymak hukuka aykırıdır. Cezaevi müdürlüğünün bu kararına Bakırköy İnfaz Hakimliği‘nde itiraz edeceğiz ve Pehlivan hakkında ‘Denetimli Serbestlik Kararı’ verilmesini bir kez daha talep edeceğiz. Hakimliğin vereceği karar, ‘Hukuk Devleti’ standartlarımızın da ölçüsü olacak.
Bakırköy İnfaz Hakimliği‘ne Çarşamba günü itirazda bulunulacak. Bu arada yasada olmayan bir hükmün, Barış Pehlivan için uygulanacak olmasına CHP’li milletvekillerinin itirazı var. Onlar, bu konuyu Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’la görüşecek.”
Gelişmeyi değerli meslektaşım Barış Pehlivan’a sordum. Şunları söyledi: “Ben denetimli serbestlikteydim. Ama hakkımda açılan ve halen yerel mahkemede devam eden bir hakaret davası nedeniyle denetimli serbestlik hakkım yandı. Yeni yasaya göre benim de yeniden denetimli serbestliğe geçişime yasal imkan var. Lakin E-Devlet’e göre 8 aylığına açık cezaevine girmem gerekiyor. Oysa yeni çıkan yasada benim aleyhimde hiçbir madde olmadığından yeni yasadan yararlanmak istiyorum.”
Kapalı cezaevindeki bir mahkumun rahatsızlanması ve durumunu idareye bildirmesine rağmen zamanında sağlığa erişim hakkından yararlandırılmadığı, hastalığının teşhis ve tedavisinde geç kalındığı, hastanede ise teşhis ve tedavilerde gerekli özenin gösterilmediği gerekçesiyle vefat ettiği öne sürüldü.
Avukat Gamze Çelikkol, ölüm olayında davalı idarelerin hizmet kusuru bulunduğu gerekçesiyle toplam 6 milyon lira maddi ve manevi tazminatın, faiziyle ödenmesine karar verilmesi için Sağlık Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı aleyhine dava açtı.
Mahkeme, ara kararla uyuşmazlığın çözümlenebilmesi için dava dosyası üzerinde Adli Tıp Kurumu vasıtasıyla bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar vermişti. Ancak, İstanbul 4. İdare Mahkemesi 2021/1900 esas numaralı dosyada, Adalet Bakanlığı’nın davada taraf olması, Adli Tıp Kurumu’nun bakanlığa bağlı olduğu için Adli Tıp Kurumu vasıtasıyla bilirkişi incelemesi yaptırılmasının mümkün olmadığına, bunun yerine Tıp Fakültesi vasıtasıyla bilirkişi incelemesi yaptırılmasına 5 Temmuz 2023’de karar verdi.
Bu ara karar nasıl sonuçlanır bilemem ama konuştuğum hukukçular bunun son derece yerinde olduğunu söyledi. Böylece cezaevi yönetiminin de hastanelerin de tutuklu ve hükümlülerin sağlık sorunlarıyla daha yakından ilgilenmelerinin sağlanacağını belirttiler.
=======================
Yunanistan’da, Batı Trakya bölgesindeki Dedeağaç (Evros) ve Girit’te askeri üsleri bulunan ABD’nin, Ege’deki adalarda yeni üs kurabilmesi için değişiklik tasarısı ABD Temsilciler Meclisi’nde görüşülerek oylandı.
Yaşar ANTER
05 Ağustos 2023
Yunanistan’a bağlı adalarda ABD üslerinin kurulmasına ilişkin değişiklik tasarısı ABD Temsilciler Meclisi’nde görüşülerek oylandı.
Yunanistan‘daki ABD askeri varlığının, adalara özel vurgu yapılarak genişletilmesi için var olan olasılıkların araştırılması, Temsilciler Meclisi tarafından savunma bütçesi tasarısında (NDAA) oylanan bir değişiklikle sağlanacak. Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesindeki Dedeağaç’tan (Evros) ve Girit’teki Souda askeri üssünden sonra Ege ve Akdeniz’deki diğer adalarda da üs kurmak isteyen ABD’nin harekete geçtiği haberi Yunanistan medyasında yer aldı.
Değişiklik özellikle ABD Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı’ndan ilgili kongre komitelerine ABD ile Yunanistan arasındaki güvenlik ilişkisi hakkında ortak bir rapor sunmalarını talep ediyor. Senato kendi tasarısı lehinde oy kullandı ve şimdi iki yasama organı, Başkan Joe Biden’a gönderilecek nihai metni şekillendirmek için müzakerelerde bulunuyor.
Raporda şu değişiklikler bulunuyor:
– Yunanistan’da, özellikle Yunan adalarında ek üsler veya genişletilmiş bir ABD askeri varlığı olasılığının analizi.
– 14 Ekim 2023‘te imzalanan güncellenmiş ABD-Yunanistan Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması (MDCA) kapsamında ABD’ye verilen üs haklarının açıklaması.
– MDCA'da yer alan üslerdeki ABD faaliyetlerinin ve yatırımlarının açıklaması. 2021 tarihli ABD-Yunanistan Savunma ve Parlamentolar Arası İşbirliği Rejimi gerekliliklerine göre güvenlik alanındaki işbirliği durumunun değerlendirilmesi.
ABD ve Yunanistan son yıllarda Batı Trakya başta olmak üzer Ege ve Akdeniz’deki ortak tatbikatlarını arttırmış, ABD donanması Yunanistan’a hibe olarak yeni askeri teçhizatlar göndermişti.
=======================
Prof. Dr. Celal Şengör, olası deprem nedeniyle evinin ve zemininin sağlam olmasına rağmen İstanbul’dan taşınmayı düşündüğünü söyledi. Şengör, deprem sonrası İstanbul’a yardımların ulaşmasından endişe duyduğunu vurguladı; açlık ve yağa uyarısında bulundu.
Artı Gerçek - Deprem bilimciler, olası İstanbul depremi hakkında karanlık bir tablo çizmeyi sürdürüyor. Prof. Dr. Celal Şengör, olası depremde kente dışarıdan gelmenin çok zor olacağını, kurtarma çalışmaları için de sokaklara girilemeyeceğini söyleyerek "Birkaç gün içinde kentte açlık başlayacak. Yağmalar başlayacak. Bunu salgın hastalıklar takip edecek. Enkazlar uzun süre kaldırılamayacak. Kenti ağır bir koku saracak, nefes alınmaz hale gelecek" dedi.
Şengör, geçirdiği operasyon sonrasında kendisini hastanede ziyaret eden gazeteci Fatih Altaylı ile söyleşisinde, kendisinin İstanbul’dan Çanakkale civarında bir yere yerleşmeyi düşündüğünü söyledi. Şengör, evinin ve bulunduğu zeminin sağlam olmasına rağmen taşınmayı düşündüğünü belirterek "Çünkü depremden sonra İstanbul’un ne hale geleceğini biliyorum” dedi.
Altaylı’nın kişisel sitesinden aktardığına göre, Şengör İstanbul için şunları söyledi:
"Tabii ki, bütün İstanbul yerle bir olmayacak. Mustafa Erdik 8 bin binanın akordeon gibi olacağını söylüyordu. Bu sayı galiba daha fazla olacak. 60-70 bin bina tamamen çökmese de yıkılacak. Kurtarma çalışmaları için sokaklara girilemeyecek. Kente giren çıkan yolların önemli bir bölümü kullanılamaz hale gelecek, ortaya çıkacak kaos ortamında sağ kalanlar da günlerce belki haftalarca bloke olacak.
Kentin elektrik, su, kanalizasyon ve doğalgaz alt yapısı bitecek. İlk gün her yerde yangınlar olacak. İtfaiye enkaz altında kaldığı için, itfaiyeciler ya enkaz altında olduğu için, ya enkaz altındaki araçlarına ulaşamadığı için bu yangınlara müdahale edilemeyecek.
Kent dışından yardım gelemeyecek. Bugün deprem bölgelerine giden yardım ve kurtarma ekiplerinin yüzde 60’ı İstanbul’dan gidiyor. İstanbul yıkılınca İstanbul’a zaten çok az ekip gelebilecek, gelenler de kente giremeyecek.
Yeni havalimanı dolgu zemine yapıldığı için muhtemelen hasar alacak ve bir süre kullanılamaz olacak. Zaten o havalimanını kente bağlayan yolların ne olacağını da bilmiyoruz. Atatürk Havalimanı ise en iyi pisti kırıldığı için ancak yarım hizmet verebilecek.
Birkaç gün içinde kentte açlık başlayacak. Yağmalar başlayacak. Bunu salgın hastalıklar takip edecek. Enkazlar uzun süre kaldırılamayacak. Kenti ağır bir koku saracak, nefes alınmaz hale gelecek.” (Kaynak)
=======================
Ağustos 2023
İnsanların çoğunun “kirlenmesinin”; temiz insanın kalmamasının bir başka psikolojik sonucu da “pisliğin inkârı”nın, “görmezden gelme”nin ve “unutma”nın kolay hale gelmesi, insana vicdani yükünün olmaması ve merhametin imkânsızlaştırılmasıdır.
Latin Amerika’da birçok ülkede eşitsizlik, keyfilik ve diktatörlükler var ve bu durumda bazı muhalifler kendilerini demokratik zeminde ifade edemediği için terörist eylemlerle kendilerine bir “dil” bulmaya çalışıyorlar. Bu bağlamda bir ülkede çeşitli gruplar terör eylemleriyle, şiddet üzerinden devletle çatışıyorlar. Bu örgütlerin çoğu devletin de ifade ettiği gibi küçük birer “terör örgütü” olarak kalıyor ya da bir dönem sonra yok oluyorlar. Kolombiya ve Peru gibi bazı ülkelerde onlarca yıldır mücadele eden, halk desteği olan, kendi hakimiyet alanlarında devlet benzeri strüktürler oluşturan örgütler var. Ayrıca bu örgütler başlangıç dönemindeki sansasyonel şiddet eylemlerini de artık uygulamıyorlar; paralel bir yapı ve toplum oluşturmuşlar.
Devletin başından beri söylediği “küçük bir grup” olduğu ve “kısa zamanda bitirileceği” söylemi doğru değil. Bunun doğru olmamasının bir başka anlamı olarak, devletin amacına ulaşamadığını ama yenilgiyi de kabul etmediğini görüyoruz. Devlet hâlâ bu örgütlerden daha güçlü olsa ve asimetrik durum devam etse de hiçbir hedefine ulaşamadığı için yenilmiştir, hatta bunu itiraf etmese bile! Devletin yenilmesi bu örgütlerin topyekûn başarısı anlamına gelmez, çünkü bu örgütler de sadece bazı amaçlarına ulaşmışlardır ama asıl hedeflerine ulaşamamışlardır ve ulaşmaları da imkânsızdır. İşte bu durum iki tarafı da bu hali kabul etmeye zorlar.
Hobsbawm, Latin Amerika diktatörlerinin sıradan askerleri de işkenceye zorladığını, böylece olabildiğince fazla insanı suça bulaştırdıklarını anlatır.* Diktatörlük ve devlet böylece çoğu insanın katıldığı kirli bir suç örgütüdür ve birçok insan suça bulaşır. Bu suça bulaştırmanın en önemli işlevi insanların “vazgeçmelerini”; ve “pişman olmalarını”; engellemektir. Ayrıca ahlaken herkes eşitlenir ve hiç kimse diğerine üstünlük sağlayamaz. İnsanların çoğunun böylece “kirlenmesinin”; temiz insanın kalmamasının bir başka psikolojik sonucu da “pisliğin inkârı”nın, “görmezden gelme”nin ve “unutma”nın kolay hale gelmesi, insana vicdani yükünün olmaması ve merhametin imkânsızlaştırılmasıdır. Ayrıca ortak suç, bu suç üzerinden bağlanmayı ve kader bağı oluşturmayı getirir, böylece karşılıklı ve sürekli bir denetim mekanizmasını geliştirir. Psikanalizde “suç üzerinden bağlanma” diye tanımladığımız, genelde çocuk ve ebeveynler arasında oluşan bir mekanizma burada işler hale getirilir. Herkesin kirlendiği, suçun ortağı olduğu toplumlar ‘iyi’ yi ve ’masumiyet’i de yitirirler. Teröristle savaşanlar, terörü kötülük ve pislik olarak görenlerin sonunda geldikleri adres burasıdır genelde. Terör savaşı, mücadelesi bu mücadeleyi yapanları kirletir, toplumu suç toplumuna dönüştürür. Yani temiz kalmak olanaksızdır.
Normal hayatta hastalık, yoksulluk, kadına şiddet, çocuk işçiler ve çeşitli zulümler ve ölümler ‘normal’ karşılanıyor. Siviller terör saldırılarında öldüğünde bu sivillere olağanüstü bir anlam ve değer yükleniyor. Umarım siviller ölmeden değerli ve önemli olabilirler.
Terör mücadelesini kuramlaştırırken bir başka sıkıntı ise bu savaşın iki ordu arasındaki bir savaş olmaması: Bir tarafta devletin kurguladığı profesyonel askeri güç, diğer tarafta ise askeri örgütlemeye benzeseler de özünde asker değil sivil kişiler olan örgütlenmeler. Bir ülkenin ordusunun, o ülkedeki asker olmayan bir grupla, yani kendi vatandaşlarıyla savaşı. Ama devletlerin, gücü elinde bulunduranların istatistik diskuruna hakimiyetlerinden ötürü oluşan bir kanı var: Teröristlerin verdiği insan kaybı. Bu diskurda devlet kendi suçunu da teröristin üstüne atar. Dünyada terördeki can kaybı istatistiklerine bakınca, devletlerin katlettiği insan sayısı terör örgütlerininkinden kat kat fazladır. Ama devletler bu istatistikleri açıklarken kendi katlettikleri insan sayısını teröristlerin üzerine yıkarlar.
Amerika’da da istatistikler benzerdir. Acıları ve ölümleri karşılaştırmak; bu çok iğrenç bir söylem! Her acı fazladır, kimden gelirse gelsin. Amacım bu sayılarda devletlerin yaptığı hileye dikkat çekmek. Bizim algımız çoğu kez şöyledir: Teröre haklı olarak karşı çıkarken, devletin bu filmdeki hilelerinden, mesela istatistiklerden ötürü devleti sorumlu ve sorunlu görmeyiz.
Tüm hikâye bir zulme, bir eşitsizliğe tepkiyle başlar. Devlet bu eşitsizliği gidermek ve zulmü önlemek yerine bu eylemi yapanların hareket alanlarını sınırlama, onları marjinalleştirme ve kriminalize etme çabası gösterir. Böylece kontrol edilemeyen bir dinamik başlar. Bir eleştiriyle başlayarak bir zulme dikkat çekmek isteyenler, devletin asimetrik tepkisine şiddetle yanıt verirler. Terör şiddete dayalı bir eleştiri biçimidir; devleti güçsüz ve küçük göstermeyi amaçlar.
Ulus ve milliyetçilik konusunda önemli tezler geliştirmiş olan Hobsbawm, 2009 yılında Almanca Globalisierung, Demokratie und Terrorismus adıyla yayımlanan kitabında, 20. yüzyılın tarihteki en cani dönem olduğunu ve savaşlarda yaklaşık ‘187 milyon insanın’ dolaylı ya da doğrudan katledildiğini yazar. Bu kadar kanın ve kana bulaşmışlığın insanda bıraktığı sosyolojik, psikolojik, pedagojik, ekonomik vs. izler üzerine düşünmeye değer. 21. yüzyıl dünyası, bu kanlı tarihten kurtulanların (mağdurların) ve faillerin/sorumluların kurduğu bir dünya. Bu kadar lokal çatışmanın sürdüğü ve karşılıklı katletmelerin bu yüzyılda da sürdüğü düşünülürse, hala içimiz soğumamış! İçimizde kaç kişi 187 milyonu sayabilir?
Kaç günde sayabilir? 187 milyon insanın kanından kaç göl, kaç deniz oluşur? O kanlar ırmak gibi kaç gün akar? Savaşçı, saldırgan dilin iğrençliğini hayal edebiliyor muyuz? Bu kadar dökülen kandan sonra hiçbir şey insan hayatından daha değerli, daha kutsal olamaz!
Hobsbawm terör tartışmalarındaki bir anlamsızlığa ve mantıksızlığa dikkatimizi çeker: Savaşta düşman öldürmek cinayet sayılmaz, aksine kahramanlık olarak lanse edilir ve hatta çok sayıda “düşmanın” öldürülmesi teşvik edilir. Aynı asker, savaş çerçevesi dışındaki öldürmelerde katil sayılır. Yani bir kontekstte cinayet kahramanlıktır, başka bir kontekstte insan öldüren suçlu ve katildir. Terörle mücadele de bir savaş olarak lanse edilir, halka böyle sunulur. Hobsbawm, IRA (Irish Republican Army-İrlanda Cumhuriyet Ordusu) örneğini verir: IRA’ya savaş açılmıştır, IRA üyeleriyle savaşılır ama IRA üyelerine düşman askeri gibi muamele edilmez. Onlar sıradan katil sayılır ve savaştaki çatışmalarda öldürdüklerinden ötürü katil olarak yargılanırlar. Devlet bir yandan halka savaş retoriğiyle konuşurken aynı zamanda IRA’lıları yalnızca “katil” olarak görür, savaş tutuklusu/esiri değil. Hobsbawm işte bu durumu anlamsızlık olarak tanımlar. Bu tutum terörle mücadele eden birçok devletin başvurduğu bir tutumdur.
Devlet kendi yaptığı terörü çıkardığı yasalarla, yani yasal kılıf geçirerek yapıyor. Bazen de kendi içinde oluşturduğu birimler terör yapıyor. Ebu Gureyb Cezaevi ve Guantanamo devletin işkence ve terör merkezidir. Bu mekânlar hukukun, insan haklarının, vicdanın ve merhametin olmadığı, kimsenin görmediği gizli terör mekanlarıdır. Usame bin Ladin’in öldürülmesi ve Bağdadi’nin sorgusuz infazı da birer terör eylemidir. Mesele bu insanların sempatik olup olmamalarına ilişkin değil; bu insanların birer cani olduğu da tartışma götürmez. Ama devletin kendi koyduğu kuralları ortadan kaldırarak, uygarlığın kazanımlarını katlederek bu insanlara yargısız infaz yapmasıdır terör olan. Şiddet, yok etme, korku salma, hukuksuz alanlar yaratma... Bu eylemler terörist eylemlerdir ve devletler bu konuda masum değildir. Transporter’lar insan kaçırıyorsa, Beyaz Toroslar’dan acıyla söz ediliyorsa bu zulmün teröristi devlettir. Devleti kutsalın arkasına gizleme çabası, devlete dokunulmazlık ve eleştirilemezlik yaratmaktır. Ama terör yapan devletler aslında kutsalı katlederler ve kutsalın ardına pisliklerini örtmek için saklanırlar.
Devletlerin yurttaşlarına karşı en önemli görevi onları tehlikelere ve tehditlere karşı korumak, bu korumanın çerçevesini çizmektir. Terör bu güvenceye saldırır. Devlet de terör yaparken terör örgütüyle sempatizanları arasındaki olumlu ilişkiye saldırıyı hedefler. Terör seyirciye oynanan kanlı bir sahnelemedir. Bu anlamda en çok, ses getirmeyi hedefler. Bir amacı, bir senaryosu, bir kurgusu ve sahnelenmesi vardır. Asıl amaç teröristi yok etmenin yanı sıra halka, yani seyirciye moral vermek ve böylece halk kitlesini arkasına almaktır.
Günlük kullanımda terör sıradanlaştırılır... Trafik terörü... Suç bilinmez, görünmez birinin üzerine yıkılır... Telefon terörü... Sağlık çalışanlarına yapılan terör... Terör sıkça usandırmak, korkutmak amaçlı yapılan eylem. Normal, her yerde olabilen ve olağan... Bu kadar olağan olunca birçok grup çok rahat bir biçimde terörist olarak damgalanabiliyor da...
11 Aralık 2001’de Bush, terörizmi insanlığı yıkmaya yönelik büyük bir tehdit olarak (Philip Cole, 2022, Kötülük Miti, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 271) tanımlar. 16./17. yüzyılda Hristiyanlık şeytanın saldırısı altındadır ve şeytan kainatı yok etmek istemektedir. Bu dönemde vampir, canavar anlatıları ve cadı avları kötüyü yok etmeye yönelik savaşlardır.
Dini otorite kendi gücünü dengeleyebilmek bilmek için bu anlatılardan yararlanmış ve ‘kötü’ yle kanlı bir mücadeleye girmiştir: “Muhtemelen Rönesans hümanizminin etkisiyle, cadı yargılamaları 1500-1560 yıllarında azalsa da Reform ve Karşı Reform hareketleriyle daha da güçlü şekilde alevlendi. Bunun nedeni, hem Katolik hem de Protestan kiliselerinin kendi otoritelerini tesis etme konusunda militanca davranmak zorunda olmalarıydı. İki taraf için de sapkın ve cadı özdeş figürlerdi, zira her iki taraf da karşıtlarının Şeytan’la anlaşma yaptığını savunuyordu (Cole, 2022, s. 102).
Günümüzde şeytan figürüne bir geri dönüş gözlemlenmektedir. Cole göre (s.252) göç krizleri ve terörizm konusundaki söylemde şeytan, vampir ve cadı motifi sosyal korkuların siyasal istismarıyla geri gelmiş durumdadır. Irkçı ve savaş yanlılarının kötücül bir düşman resmi çizerek (s.275) düşman ilan edilerek tüm iletişim imkânlarını engellemektedirler. Şeytan kötülüğü ister ama kendisi kötülük yapamaz, insanı ayartarak amacına ulaşabilir sadece.
Şeytanın amacı insanı ayartarak kötüye sürüklemektir. Bu anlayış cadı mahkemeleri döneminde cadılara işkence yapılmasının da önünü açmıştır. Cadılar şeytanın adına çalıştıklarından işkenceyle diğer cadıları ve işbirlikçilerini ortaya çıkarma paranoyası yaygınlaşmıştır. Günümüzde de teröristler şeytanlaştırılarak, cadılaştırılarak, canavarlaştırılarak onlara işkence yapılması olağan sayılmaktadır. “Amerikan gözetimi altındaki tutukluların,
Suriye, Özbekistan, Pakistan, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Fas gibi işkence uyguladığı bilinen Ortadoğu ülkelerine nakli olmuştur (Cole, 2022, s. 260). İşkenceyi yasaklamış görünen ülkeler kendi illegal alanlarında işkenceye göz yumuyorlar. Teröristler insandışılaştırıldığı için de kamuoyunun işkenceye tepkisi çok cılız kalıyor. Şeytanileştirme ve hukuk dışı uygulamalara örneklerden biri de Tamillilere Sinhalar’ın yaptıklarıdır.
Sonunda nerede Tamilli varsa bu bir tehdit olarak (s. 273) görülmüş ve bu bağlamda yok edilmeleri ‘doğal’ sayılmıştır... İnsanlar terörist ilan edildklerinde hukukun, insani ve ahlaki değerlerin olmadığı bu bağlamda insan haklarının da olmadığı bir alana çekiliyorlar. İşte bu alanda ‘teröristlere’ yapılan her muamele mübah sayılabiliyor.
Ülkemizde de tanınan Noam Chomsky, Türkçeye Terörizm Kültürü adıyla çevrilen kitabında, Amerika’nın çeşitli ülkelerde yaptığı terörü anlatır. Amerika’nın bir ülkede var olan kurumlar üzerinden terör yaptığını, Amerikan işbirlikçi basının özellikle devletin yaptığı bu zulümleri/terörü sıradanlaştırmak ve normalleştirmek için bahaneler ürettiklerini yazar. Bu üretilen bahaneleri birçok devlet üstlenir ve devletin terörle mücadelesinde uyguladığı terör hemen hemen benzer biçimlerde gerekçelendirilir. Chomsky, sivillerin ve çocukların öldürülmesine bulunan kılıflar da dahil ABD’nin kirli işlerinden örnekler sunar. Latin Amerika’daki oyunları gösterir. Bu savaşta ABD’nin en etkin silahının propaganda olduğunu, bu propagandanın en önemli aletinin de basını ele geçirerek enformasyonu kontrol etmek ve dezenformasyon yaymak olduğunu anlatır. Terörün ses getirebilmesi haberin yayılmasına bağlıdır.
Ayrıca “yerli işbirlikçiler ve paralı askerler kullanmak suretiyle yerli halkın baskı altında tutulup sindirilmesi geleneksel bir uygulamadır.” Paralı askerlerin ve işbirlikçilerin adı her ülkede başkadır... Bu anlatı size de çok tanıdık gelmiyor mu? Bir atasözünde olduğu gibi, “Köpekler her yerde aynı havlar.” Bu yöntemi kopyalayan ülkeler kendi ülkelerinde benzer terörist uygulamalar yapmıyor mu? Korucular, özel harekatlar, Beyaz Toroslar, JİTEMler, kontrgerillalar... Halka baskı yapmak, köylüye dışkı yedirmek, sürgüne yollamak...
Bu ülkede işkencesiyle ünlenmeyen hapishane kalmadı. Üzerine ağıt söylenmeyen cezaevi yok gibi. Chomsky’e göre devlet terörünün en önemli özelliği “pis işlerin” gizlenmesi (s. 15), yani transformasyonudur; kötü, iyi gibi gösterilir. Saman altından su yürütülür; halk ve devlet arasındaki çelişkide bu saman altındaki işler yürürlüğe sokulur ve “halka rağmen halk için” denilen işler yapılır.
► Eric Hobsbawm, Globalisierung, Demokratie und Terrorismus, İngilizceden Almancaya çev. A. Wirthenson (Münih: DTV, 2009), s.
Şahap Eraslan: 1980’de cunta öncesi Almanya’ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berin’de çalışıyor.
https://artigercek.com/makale/diktatorluk-cogu-insanin-katildigi-bir-suc-orgutudur-260524
=======================
Bu sorudan önce tartışmanın ana öznesi olan AIlahı tanımlamamız, eksiksiz, fazlasız, yanlışsız bir tarifini yapmamız lazım.
Evrensel bir tarif.
Bu yok.
İkinci olarak Allah’a ilişkin NESNEL, TEKRARLANABİLİR, DOĞRUDAN, KOLEKTİF deneyim ve gözlemler nelerdir onları sıralamız lazım.
Bu da yok.
O halde havanda su dövmenin ne anlamı var?
Misal bilgisayarınızı kısır döngüye sokan bir yazılım hatası oldu.
Nolur?
Bilgisayar deli gibi çalışır.
Isınır, elektrik tüketir.
Sonuç?
0 bile değil.
İnanın bana insan beyni de aynı.
Boş işleri düşünebilirsiz.
Beyin ATP harcar.
Hatta kulaklarınız ısınır.
Şunu da belirteyim.
İnsan vücudunda en fazla enerji harcayan organa beyindir.
Sanıldığı gibi düşünmek beleş değilidir.
Bu nedenle bilgisayarlarda kodun verimini artırmak, kısır döngüleri ayıklamak, hataları yakalamak ve izole etmek için özel kodlar ve yöntemler kullanılır.
Aynı şey insan beyni için de geçerlidir.
Verimli, faydalı düşünmeliyiz.
Beynimizi boş işler ile yormamalıyız.
Bunun net sonucu tamamen varsayımsal, tamamen kurmaca, tamamen gerçek üstü hayaller, hülyalar, rüyalar ve sanrılar ile oyalanmayı bırakmalıyız.
Çünkü inançlar bize öngörü üretme, planlama, önlem alma imkanı yaratmaz.
Ama bilim, bilgi, deneyim ve gözlem bizi geleceği görme, planlama, önlem alma imkanları sunar.
Bu yönüyle din beynin bataklıkta patenajı gibidir.
Yorar ama bir hedefe sizi iletmez.
Bilim ise sizi ileri taşır.
Tarih şahittir.
Dindarlaşan toplumlar regrese olmuştur.
Bilimselleşen toplumlar ise yol almıştır.
Gerçek ilerleme ve gelişme her zaman, her yerde, her toplumda dine, inanca, batıla rağmen bilimi sayesinde olmuştur.
Avrupayı daha iyi bir yola sokan Rönesans aslında en umutsuz, en tahammül edilmez dini totaliterizm, dayatmacılık ortamında yeşermiştir.
=================