=======================
Bu yılın Ağustos YAŞ’ı sekiz sivil ve dört askerle toplandı. Görev alanları general/amiral terfileri ile ilgisi olmayan, CB Yardımcısı, Adalet, Dışişleri, Hazine Ve Maliye, İçişleri ve Milli Eğitim Bakanları TSK’nın yeni komuta kadrosunu belirlediler. K.K.K.lığı yapmamış bir ordu komutanını Genelkurmay Başkanı yaptılar. Hayırlı olsun.
Şimdi sorulması gereken sorular şunlar:
1) Askeri bilgi ve deneyimleri sınırlı bu Bakanlar terfilere hangi kriterlere göre karar verdiler?
2) Terfi edenlerin mesleki yeterliliklerini nasıl değerlendirdiler?
3) Bütün diğer kurumlarda olduğu gibi TSK’da da kendi siyasi görüşlerine yakın olanları mı tercih ettiler?
4) Terfi edecek albay ve general/amirallerin mesleki performanslarını yakından değerlendirebilecek durumdaki orgeneral/oramiraller YAŞ’tan neden çıkartıldı?
5) Bundan sonra terfi sırasındaki albay ve general/amirallerin mesleki yeterliliklerini kendi komutanlarına göstermek yerine iktidar partisine yakın görünme çabaları nasıl önlenebilecek?
6) Kuvvet komutanlığı yapmamış bir orgeneral Genelkurmay Başkanı yapılarak askeri hiyerarşi ve gelenek niçin bozulmuştur?
7) Siyasi iktidar değişirse yeni iktidar bu general/ amiralleri “ eski iktidarın adamları” olarak görmeyecek mi?
8) Bu orduya siyasetin sokulması değil midir?
Bir orduya siyasetin sokulması o orduya yapılabilecek en büyük kötülüktür. Harp tarihi bunun acı örnekleri ile doludur.
Bu YAŞ 15 Temmuz han darbe girişimden hemen sonra (31 Temmuz 2016’da) yayınlanan ve TSK’nın yapısında köklü değişiklikler yapan 669 sayılı KHK’nın gereğidir. Bu kapsamda YAŞ’ın yapısı değiştirilerek orduya siyasetin girmesine olanak sağlanmıştır.
TSK’da yapılan değişiklikler “yeni bir darbe girişiminin önlenmesi” veya “silahlı kuvvetlerin sivillerce kontrolü” amaçlarını aşmış, iktidarın kendi ordusunu oluşturma çabasına dönerek doğrudan TSK’ya zarar verici boyuta ulaşmıştır.
Devletin diğer kurumlarında liyakat yerine sadakatin esas alındığı bir gerçektir. Diğer kurumların siyasileştirilmeleri de sakıncalı olmakla birlikte aynı şey TSK’da yapılırsa 84 milyonun güvenliği demek olan ulusal güvenliğimiz tehlikeye girer ve telafisi imkânsız kötü sonuçlar doğurur. Belirsizlikler ve risklerle dolu uluslararası güvenlik ortamında böyle bir şeyin yapılması büyük yanlıştır.
Yeni komutanlara başarılar dilerim, selefleri gibi orduyu siyasete alet etmemelerini; hükümetin değil, devletin ordusu olduğunu unutmamalarını umarım.
=======================
1966 yılında Washington’daki Dışişleri Bakanlığı’yla aldığı gizli bir ihbarı paylaşan ABD Büyükelçisi Parker T. Hart’ın telgrafının başlığı; “Atom silahları geliştirmeye Türklerin ilgisi”ydi. Telgrafta atom silahını geliştireceği iddia edilen ODTÜ’lü fizikçinin adı abisiyle karıştırılmıştı: Erdal İnönü.
5 Ağustos 2023
Geçen hafta Türkiye’de dikkatleri pek çekmeyen haberi Belarus devlet haber ajansı Belta geçti.
Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko, Brest bölgesine ziyareti sırasında, Rusya’nın Belarus’a yerleştireceği nükleer silahların yarıdan fazlasının ellerine ulaştığını ve ülkenin çeşitli yerlerine dağıtıldıklarını söyledi:
“Nükleer silah güvenliktir. Fakat Tanrı korusun da bu silahları kullanmamız gerekmesin. Her şeye rağmen bunun olmamasını diliyorum. Bizler barışçıl insanlarız. Yaptığımız şey silahlarla oynamak değil, ancak ülkemizi korumak için her an hazırlık yapıyoruz.”
Rusya’nın Batı’daki son kalesi Belarus’a yerleştirdiği İskenderlerin hedefi tabii ki NATO müttefiki ülkeler.
Peki, Lukaşenko’nun dediği gibi Tanrı korusun bir gün o silahları kullanmaları gerektiğinde cevap nereden gelecek?
Tabii ki ABD’nin NATO müttefiki ülkelere yerleştirdiği taktik nükleer bombalardan.
Şu saat itibarıyla Avrupa’daki NATO müttefiki beş ülkedeki altı üstte 150 nükleer bomba var.
Bu ülkeler; Almanya, Hollanda, Belçika, İtalya ve Türkiye.
Bu taktik nükleer bombalar 1963’te Küba Füze Krizi’nden sonra Oppenheimer’ın kurduğu Los Alamos’ta üretilmiş B61 taktik nükleer bombalar.
Jetlerin atabildiği bu bombalar 1968 yılında stoklara girdi ve 1969 yılından itibaren de Avrupa’daki NATO üstlerine yerleştirilmeye başlandı.
1971 yılında Avrupa’daki üstlerdeki taktik nükleer bombaların sayısı 7 bin 300’e çıkmıştı.
Sovyetlere cephe ülke Türkiye’de Adana İncirlik, İzmir Çiğli, Ankara Mürted ve Balıkesir’deki üstlerde taktik nükleer bombalar bulunuyordu.
Sayının azalmaya başlaması 1974 Kıbrıs Harekâtı sırasında nükleer bombalara sahip iki NATO üyesi Türkiye ve Yunanistan’ın karşı karşıya gelmesiyle başladı.
Dönemin ABD Savunma Bakanı, nükleer bombaların anahtarını elinde tutan Amerikalı subaylarla görüşmek istedi. Gizliliği kalkan Amerikan belgelerine bakılırsa bu pek de kolay olmadı.
İkinci kriz Şubat 1975’de ABD Kongresi Türkiye askeri yaptırım uygulama kararı alınca Demirel hükümetinin İncirlik ve İzmir’deki NATO üsleri hariç ABD askeri tesislerini kapatınca yaşandı.
Gizliliği kalkan ABD Başkanı Ford’un olduğu bir Oval Ofis güvenlik krizi toplantısı kayıtlarına bakılırsa, ABD önce bir sorun olduğunu söyleyerek nükleer bombalarını çekmeyi düşündü. Bu arada üstlerin kontrolünü Türk askeri ele alırken nükleer başlıkların olduğu bir üstün olduğu bölgeye birkaç Türk’ün girdiği” haberleri geldi.
Talimata göre dışarıyla bağlantı kesildiği anda nükleer bombayı koruyan Amerikan askerinin yaklaşan yabancıları vurma yetkisi vardı. Bu daha büyük demekti. Talimatın değiştirilmesi tartışıldı. Sonra “Türk hükümetinin olgun davranması” karşısında nükleer bombaların çekilmesinden vazgeçildi.
Türk askeri 1978’deki ambargo kalkıp üstler ABD’ye verilene kadar nükleer bombaların depolandığı alanlara hiç yaklaşmadı.
80’lerdeki ABD-Sovyet yakınlaşması ve 91’de Demir Perde’nin çökmesi sonrası Avrupa’daki nükleer bombalar azaltılmaya başlandı.
Bu kapsamda ABD, 1996’da Ankara Akıncı ve Balıkesir’deki nükleer bombalarını İncirlik Üssü’ne nakletti.
Bombalar 2005 yılına kadar burada bekledi ve o yıl Amerika’ya yani evine geri döndü.
Bu arada ABD, 2001’de Yunanistan’dan, 2006’da da İngiltere’den bu ülkelerin isteği üzerine nükleer bombalarını geri çekti.
2001’de Türkiye’de 90 nükleer B61 tipi taktik nükleer bomba varken bu sayı 2011’de 70’e düşmüştü.
En büyük krizlerden biri 2016 darbe girişimi sırasında yaşandı.
Darbecilerin yakıt ikmal uçakları için kullandığı üstün elektrikleri günlerce kesildi, üst komutanı Türk albay darbeden tutuklandı. ABD’nin güvenlik nedeniyle nükleer bombalarını Romanya’ya gönderdiği iddia edildi.
Ama daha sonra iddialar yalanlandı.
Uzun yıllardır ABD’nin nükleer stokunu, bilgi edinme hakkını kullanarak takip eden ve raporlayan Prof. Dr. Hans Kristensen’ın 2017 ve 2019’da sivil Maxar uydularından elde ettiği görüntülere bakılırsa çekilmesi için bazı tatbikatlar yapılsa da üstte hala nükleer bombalar var.
Türkiye’deki nükleer bombaların geri çekilmesi ile ilgili ABD yönetimine yönelik en ciddi iç kamuoyu baskısı 2019’da geldi.
2019’da Trump’ın izin vermesiyle Türkiye’nin PYD kontrolündeki bölgelere askeri operasyon yapması sonrası ABD’de Türkiye karşıtlığı Demokratlarla, Cumhuriyetçileri birleştiren bir ulusal pozisyona dönmüştü.
Türkiye’nin artık güvenilir bir müttefik olmadığı tezinin alıcısının çok olduğu günlerde bir tartışma da başlamıştı:
Peki ya Türkiye’deki nükleer silahlar?
Türkiye’de iç siyasette de çok tartışılan Biden’ın seçim kampanyası sırasında New York Times’a söylediği “muhalefete destek vermeliyiz” sözleri de aslında New York Times’ın bütün Demokrat başkan adaylarına sorduğu standart nükleer bombalı Türkiye sorusunun cevabıydı:
“Erdoğan’ın davranışları göz önüne alındığında ABD’nin Türkiye’de hala nükleer silah bulundurması konusunda kendinizi rahat hissediyor musunuz?”
Aynı günlerde 2019’da ünlü Amerikan dış politika dergisi Foreign Policy’de “Türkiye uzun süredir nükleer rüyalar görüyor” başlıklı bir makale çıktı.
İçindeki analizler bir tarafa makalenin esas ilginç kısmı gizliliği kalkan 26 Eylül 1966 tarihli bir Amerikan gizli telgrafının yayınlanmasıydı.
Washington’daki Dışişleri Bakanlığı’na telgrafı yazan dönemin ABD Büyükelçisi Parker T. Hart’tı.
Telgrafın başlığı; “Atom silahları geliştirmeye Türklerin ilgisi”ydi.
Hart, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ndeki maden ataşesi Clarence Wendel’in “güvenilir” bir Türk bilim adamıyla buluşmasından elde ettiği bilgileri aktarıyordu.
Büyükelçi bilgiler çok önemli olduğu için özel olarak göndermek istediğini yazmıştı.
Gizli telgrafa göre bir TÜBİTAK çalışanı, ABD Ankara Büyükelçiliği maden ateşesi ve bilim uzmanı Clarence Wendel’den randevu istemiş ve yarım saat içinde de konsolosluğa gitmişti.
Tübitakçı Türk kaynak, Amerikalı ateşeye bir gece önce, MTA Genel Müdürü Sadrettin Alpan’dan öğrendiği bir bilgiyi aktarmıştı.
Alpan’ın verdiği bilgiye göre dönemin kudretli generallerinden Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Refik Tulga, Alpan’dan, nükleer bomba geliştirilmesi projesinde, kendisi ve ODTÜ Fizik Profesörü Ömer İnönü ile ile işbirliği yapmasını istemişti.
Telgrafa göre “Bu bilginin askeri ve politik olarak gizli olduğunun farkında olan TÜBİTAK personeli, bu projenin Türkiye’nin bilimsel ve ekonomik kaynaklarının çoğunu yutacağından kaygılı olduğu için” gidip Amerikalı ateşeye yetiştirmişti.
Hart, Türkiye’nin nükleer silahlanma konusunda kararlı olduğu konusunda kuşkuluydu, ancak Türkiye’nin bölgede nükleer silahlanma yarışının hız kazanması durumunda bir acil durum planı hazırlıyor olabileceğini düşünüyordu.
Aslında ABD’nin o yıllarda nükleer konularında esas kaygılandığı müttefiki Fransa’ydı.
Peki ya Türkiye de Fransa’yı takip edebilir miydi?
Büyükelçi Hart, bu ihbarı destekleyen bazı verileri de telgrafa yazmıştı:
“Türkiye’nin İstanbul’da 200 mega-watt’lık bir nükleer reaktör planlandığına dair tekrarlanan iddiaları”, “düşük dereceli cevher yataklarında 300 ila 600 ton uranyum rezervinin stoklanması” ve “atom enerjisinin barışçıl kullanımına ilişkin ikili anlaşmanın uzatılması görüşmeleri sırasında Türk müzakerecilerin geciktirme ve pazarlık taktikleri, ki bu da esas olarak koruma sorumluluğunun ABD’den Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na devredilmesiyle ilgiliydi.”
Fakat telgrafta Amerikalıları esas endişelendirmesi gereken bilgi ise hatalı yazılmıştı.
Ama ona geçmeden son maddeyle yani atomun barışçıl kullanımıyla ilgili kısa bir parantez açmak gerek.
Bir taraftan nükleer savaş teknolojisini ilerleten ABD, 1954’den itibaren de “Barış için Atom” programını başlatmıştı.
1955 Mayıs’ında ABD, pek çok müttefik ülke ile birlikte Türkiye ile de atom enerjisinin barışçıl amaçlarla kullanımı için bir işbirliği anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre Amerikan yönetimi nükleer araştırma reaktörleri konusunda Türkiye ile işbirliği yapacak ve bunun için 6 kilodan daha fazla olmamak şartıyla Türkiye’ye %20 zenginleştirilmiş Uranyum verecekti.
Menderes hükümeti, 1957’de Türkiye’nin ilk maden mühendisi Sadrettin Alpan başkanlığında Atom Enerjisi Komisyonu’nu kurdu. 1960’da Maden Tektik Araştırma’nın başına gelen Alpan, Türkiye’de uranyum rezervleri bulunmasına öncülük etti.
Küçükçekmece Gölü kenarında kurulan atom reaktörü 1962 yılında açıldı.
Her ne kadar şimdi resmi sitesindeki hikayesinde “06/01/1962 tarihinde saat 19:14’de TR-1 reaktörü “kritik olmuş”, 27/05/1962 tarihinde Cumhurbaşkanının katılımı ile resmi açılışı yapılarak Merkezin kuruluşu tamamlanmıştır” denip üzerinden atlansa da merkezin kurulması için esas gerekli olan 4 kilo uranyum ABD’den 21 Eylül 1961’de Türkiye’ye getirilmişti.
Parantezi kapatıp, 1966 yılına ait Amerikan belgesine geri dönelim.
Okuyan her ortalama Türk okurun fark edebileceği gibi ODTÜ Fizik’te profesör olan İnönü, Ömer değil Erdal’dı.
Aslında, 50’lerin ilk yıllarında Kayalıbay olarak bilinen cinayet davasının sanığı ve 1972’de Deniz Gezmişlerin bırakılması için kaçırılan bir uçağın yolcusu olmak dışında gözlerden ırakta yaşamış Ömer İnönü de İTÜ’den mühendis olarak mezun olduktan sonra 1945 yılında dönemin en iyi üniversitelerinden CALTECH’e yüksek lisansa gitmiş, nükleer, kuantum fiziği alanlarında dersler almıştı.
1947’de Ankara Fizik’ten mezun olan kardeşi Erdal İnönü de yüksek lisans için CALTECH’i seçti ve ağabeyinin yanına gitti.
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasıydı.
ABD Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atmıştı. Stalin ise Türkiye’den toprak istiyordu.
Cumhurbaşkanı İnönü, bir taraftan ABD ve İngiltere’nin desteğiyle Rusları dizginlemeye çalışırken, diğer taraftan da ABD’deki oğullarıyla mektuplaşıyordu.
Can Dündar, bu mektupları “Canım Erdalım, Sevgili Babacığım: Erdal İnönü – İsmet İnönü Mektuplaşmaları” kitabında biraraya getirdi.
28 Ekim 1947 günkü mektubunda İsmet İnönü, oğullarına şöyle yazmıştı:
“Ruslarla Sarper’in çekişmesini nasıl buldunuz? Dostlarımız bizi iyi desteklediler. Doğrusu memnun oldum.”
İki kardeş bir süre beraber dersler gördüler. İkisi de Atomic Physics dersini A ile geçmişti.
Kuantum mekaniği gibi hiç bilmediği bir alanla karşılaşmak Erdal İnönü’yü heyecanlandırmıştı.
İkinci dönem aldığı The Theory of Electrons dersini ise çok sevmişti.
ABD’den babası İnönü’ye yazdığı mektupta dersi aldığı hocayı anlatmıştı:
“Enstein diye yaşlı bir Rus Yahudisi veriyor. Yirmi beş senedir Amerika’da; meşhur teorik fizik profesörü. Aramız iyi, geçen term’de verdiği desrten A almıştım.”
Bir süre sonra derslerini bitiren Ömer İnönü, onları ziyarete gelen Pamukların arabasıyla (Orhan Pamuk’un babası ve amcası) üniversiteden ayrılıp, Türkiye’ye doğru yola çıktı.
Yalnız kalan Erdal İnönü ise nükleer ve atom çalışmalarının ortasında dersler almaya devam etti.
Baba-oğul İnönüler arasındaki mektupların en hararetli konularından biri de atom ve hidrojen bombalarıydı. İsmet Paşa özellikle Türkiye’yi tehdit eden Sovyetlerin atom bombası geliştirip geliştirmediğini merak ediyordu.
26 Eylül 1949 tarihli mektupta oğluna şöyle yazmıştı:
“Rusların atom bombasını bulmuş olmaları günün en mühim havadisi. Derler ki bu daha chain reaction (zincirleme reaksiyon) safhasıdır işin. Bu sahfanın bomba, yani silah haline gelmesi için de seneler lazımdır. Bir İngiliz hava generalinin bana söylediği fikir veya tahmindir bu. Bilmem sen dersin?”
Erdal İnönü’nün kitapta olmayan mektupta babasının merakını giderdiği anlaşılıyor.
Ama İsmet Paşa, ilerleyen mektuplarda hal hatırdan sonra oğlundan daha fazla ayrıntı istedi:
“Ömer bu sabah Time dergisinde bana atom bahsine (Rusların patlattıkları bombaya) sair bir makale gösterdi. Beraber okuduk. Enteresan, senin dediğin gibi chain reaction devrinin geçildiği anlaşılıyor. Fakat Gaseous diffusion sistemi ile electromagnetic separation usullerinin farkını anlatıyor. Senin dediklerinden anladığımı teyit eden bir mana çıkardım. Kalite farklı ile stok farkı kalacağa benziyor. Sizin laboratuvar çalışmasında kaçağı bulup bulmadığınıza dair bir işaret bekliyorum.”
İnönü’nün teknik tabirlere aşinalığı dikkat çekiciydi.
Bahsettiği laboratuvardaki kaçağın, daha sonraki mektuplarda bulunduğu anlaşılıyor ama o kaçağın ne olduğu ise tam anlaşılmıyor.
Peki, Erdal İnönü’nün çalıştığı CALTECH’teki labaratuvarda ne yapılıyordu?
Mektuplardan Erdal İnönü’nün Manhattan Projesi’nde ve Donanma’nın füze çalışmalarında çalışmış Danimarka asıllı fizikçi Charles C. Lauritsen’in yönettiği bir laboratuvarda çalıştığı, üzerinde çalıştıkları aletin de Donanma için yapıldığı anlaşılıyor.
Bu askeri aletin de Charles Lauritsen’in fizikçi oğlu Thomas Lauritsen’ın başkanlığında geliştirildiği anlaşılıyor:
“Biraz labaratuvar çalışmalarımızdan bahsedeyim. Şimdi uğraştığımız başlıca mesele, aletteki iyon kaynağının verimini yükseltmek…”
“Bizim evde, fizik doktorası yapan bir çocuk vardı, benden eski. Civardaki bir askeri fabrikada iş buldu. Ne yapacağını söylemiyor, gizli.; radar gibi bir şey de çalışacak sanırım. Öğrendim ki son senelerde doktora alan tanıdığım 8-10 fizikçi bu fabrikada ve başkalarında hükümet için gizli araştırmalar yapmaya angaje edilmişler… Çok uğraştıkları duyulan bir mesele atom enerjisini uçakla, roketlere, jetlere tatbik etmek… … Bizim Savunma Bakanlığı’nın üniversiteye göre parası çoktur, o da bizim fizikçileri çalıştırmayı düşünüyor mu acaba? Bilmem söylemiş miydim bizim aletin parasını da Donanma veriyor ama yaptığımız iş gizli değil.”
Bu arada Amerika’da Edvard Teller’ın öncülüğünde hidrojen bombası çalışmaları başlamıştır.
İnönü’nün birlikte çalıştığı Lauritsenler pasifist olmamalarına karşın hidrojen bombasına karşıdır.
İsmet Paşa, mektuplarında bundan bahseden oğlundan hidrojen bombasıyla ilgili bilgi ister:
“Smog üzerine tafsilat veriyorsun. Ömer de tabirini anlatmıştı…Bir şey öğrenmiş oldum. Şimdi gazetelerde Amerika’ya atfedilerek hidrojen bombasından bahsediliyor. Bugünkü bir havadise göre bunun kuvveti atom bombasından yüz defa daha ziyade imiş. Bu bombanın mahiyeti hakkında bana birkaç satır yazabilir misin?”
Cevap gecikmez. Hidrojen bombasının ayrıntılı bir tarifini yazar Erdal İnönü:
Ama seçimlere aylar kala bu meselelere merak salmış İsmet Paşa için biraz karışıktır bu anlatım:
“Hidrojen bombası hakkında çok kıymetli malumat veriyorsun. Tam anlamadım. Ömer ile okuyacağım.”
Erdal İnönü, CALTECH’ten bir başvuruyla 1950 yılında Princeton’a geçer.
Amerika’nın en ünlü teorik fizikçilerinden Eugene Wigner’dan kabul almıştır.
Einstein’ın 1949’daki 70’inci doğum gününde Wigner solunda, Oppenheimer sağında
Wigner, Leo Szilard ve Edward Teller’in da içinde olduğu Macar Yahudisi teorik fizikçi bir ekibin parçasıdır. Hepsi sıkı anti-Nazi ve anti-komünisttir.
1939 yılında Leo Szilard ve Eugune Wigner, Nazilerin nükleer bomba çalışmalarından endişe duyarak ünlü fizikçi Enstein’ı ziyaret edip ve onu o ünlü mektubu yazmaya ikna etmişlerdi.
Truman’a hitaben yazılan ve Nazilerin nükleer bombayı bulan ilk ülke olmaması için harekete geçmeye çağıran Einstein-Szilard imzalı mektup Oppenheimer’ın başında olduğu Manhattan Projesi’nin başlamasını sağlamıştı.
Wigner, doğrudan Manhattan Projesi’nde yer almasa da nükleer bomba çalışmalarına teorik destek vermişti.
Daha sonra vatandaşı Teller’ın hidrojen bomba çalışmalarına da…
1950 yılında Erdal İnönü, Wigner’in yanına Princeton’daki Palmer Fizik Laboratuvarı’na gittiğinde, Princeton’un İleri Araştırmalar Enstitüsü’nün başında da Oppenheimer vardı.
Yayınlanan mektuplarda İnönü’nün Princeton’da Oppenheimer ile karşılaşıp karşılaşmadığı hakkında bir bilgi yok.
Ama genç İnönü’nün, yaşlı Wigner ile birlikte ne yaptığı biliniyor. Çünkü ortaya “Grupların indirgenmesi ve gösterimi üstüne” adlı Wigner-İnönü grup indirgenmesi diye matematiksel fiziğin temel kavramlarından olmuş bir makale çıktı.
İnönü, makalesinin yayınlanmasını beklemeden Türkiye’ye döndü ve Ankara Üniversitesi’nde fizik doçenti oldu.
İnönü, 1957 yılında bir kez daha ABD’ye gitti.
Bu kez “Barış için Atom” projesinin bursiyerlerinden biri olarak.
Erdal İnönü, Princeton Üniversitesi’nde ve Manhattan Projesi’nin parçası olarak kurulan atom ve nükleer çalışmaların merkezlerinden Oak Ridge Labaratuvarı’nda iki yıl çalıştı.
O yıllara ait mektuplar kayıp olduğu ve İnönü de anılarında bu laboratuvarda iki yıl ne yaptığıyla ilgili çok fazla bilgi vermediği için İnönü’nün Oak Ridge yılları hakkında fazla bir şey bilmiyoruz.
Aynı yıllarda Barış için Atom bursiyerlerden biri olarak ABD’ye gidenlerden biri de ünlü fizikçi Feza Gürsey’di. İnönü’nün yakın arkadaşı olan Gürsey’e, Oppenheimer’ın 1962’de yazdığı mektup geçen haftalarda yayınlanmıştı:
“T.D.’den, (Nobelli Çinli fizikçi Tsung-Dao. Y.O) önümüzdeki yıl bir yılı burada karşılayabileceğinizi öğrendim. Umarım öyledir. Sizden haber aldığımda meslektaşlarıma danışacağım ve olumlu düşüncelerimizi kağıda dökeceğiz. Kısa süre sonra tekrar gelmeniz bana doğru görünüyor. İkinize de samimi, iyi dileklerimle.”
Mektup ODTÜ’de Gürsey’in eline geçtiğinde, Fizik Bölümü’ndeki hoca arkadaşlarından biri de Erdal İnönü’ydü.
ABD dönüşü, ODTÜ’nün mütevelli heyetinin de başında olan MTA başkanı Sadrettin Alpan’ın da teşvikiyle İnönü, ODTÜ’de çalışmaya başlamıştı.
1966’da Tübitak çalışanı Türk’ün Amerikan elçiliğine yetiştirdiği ihbarı ikna edici yapan arka plan böyleydi.
Erdal İnönü, 1966’da nükleer bombalar konusunda Amerikalıların bile endişe edebileceği kadar donanıma sahip bir fizikçiydi.
Buna uranyum yatakları bulmaya özel önem veren MTA Başkanı Sadrettin Alpan ve ihtiraslı bir milliyetçi asker olan Refik Tulga da eklenince şüphelenmek için nedenler artıyor.
Ama Türkiye kendi nükleer bombalarını yapmadı.
Erdal İnönü de bu birikimine rağmen sosyal demokrat, barışçıl bir siyasetçi ve düşünce insanı olmayı tercih etti.
Türkiye’nin soğuk savaş yılları ve 70 yıldır birlikte yaşadığı nükleer bombaları ise hala üzerinde pek konuşulmayan sırlar olarak kaldı.
Ama neyse ki ABD Türkiye’den şeffaf bir demokrasi. Bu sayede bilgi edinme hakkını kullanarak ABD’nin nükleer programıyla ilgili çalışmalar yapan bir kurumun başında bulunan Hans M. Kristensen, her yıl Türkiye’deki nükleer bomba sayısını açıklıyor. Tahmini son rakam 20-30 arasında.
Ama son 20 yıldır Türkiye, taktik nükleer bombalar taşıyan uçaklara izin vermiyor. Yani İncirlik son 20 yıldır bir nükleer bomba deposu.
Yani Belarus’taki İskenderlerin kırmızı düğmesine basıldığında cevap İncirlik’ten gelmeyecek.
Ama Türkiye’de devletin resmi belgelerini 50 yıl sonra açıklama gibi bir gelenek olmadığı için pek çok başka konu gibi soğuk savaş yılları da sır olmaya devam ediyor.
Milli şef İnönü’nün ailesinin devletten daha şeffaf olduğu açık.
https://serbestiyet.com/featured/hidrojen-bombasini-anlatmissin-tam-anlamadim-138369/
=======================
Amerika merkezli yatırım şirketi JP Morgan’ın organizasyonuyla 50 yatırımcı İstanbul’da Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan’ı izledi. 2019’da dövizdeki yükselişin süreceğini yazdığı raporu yüzünden Erdoğan miting meydanlarında JP Morgan’ı hedef almış, “Döviz yükselecek şöyle olacak böyle olacak bu tür provokatif eylemlerin içerisine giriyorsanız bunun bedelini çok ağır ödeyeceksiniz” demişti. BDDK da şirket hakkında soruşturma başlatmıştı.
Serbestiyet
5 Ağustos 2023
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan, JP Morgan’ın İstanbul’da düzenlediği yatırımcı toplantısına katıldı.
Amerika merkezli yatırım bankası JP Morgan’ın organizasyonunda yaklaşık 50 yatırımcının katılımıyla yapılan toplantıda Şimşek ve Erkan birer sunum yaptı.
JP Morgan, 2019’da yerel seçimler öncesi dövizdeki artışın süreceğini söylediği raporu yüzünden iktidarın hedefi olmuştu.
Cumhur İttifakı’nın İstanbul Yenikapı’daki mitinginde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk lirasının döviz karşısında yaşadığı son değer kaybı ile ilgili “provokatif eylemlerde bulunanlar bedelini ağır öder” demişti:
“Dövizi tırmandırmaya çalışıyorlar. Bakın bugün Yenikapı’dan onlara sesleniyorum. Ey finans sektörünün içinde olanlar, kalkıp da piyasadan dövizleri toplayıp, döviz yükselecek şöyle olacak böyle olacak bu tür provokatif eylemlerin içerisine giriyorsanız bunun bedelini çok ağır ödeyeceksiniz. Seçimin arifesinde bu tür eylemlerin içerisine girenlere sesleniyorum. Hepinizin kimliğini biliyoruz, neler yaptığınızı biliyoruz.”
Erdoğan, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun, ABD merkezli uluslararası yatırım bankası JP Morgan hakkında başlattığı soruşturmayı kastederek “BDDK bazı adımlar attı. Ama şunu bilin ki seçim sonrası bunun faturasını size ağır keseceğiz. Bu milleti sömüremeyeceksiniz” diye konuşmuş, hemen ardından BDDK, JP Morgan’ın 22 Mart tarihinde döviz piyasalarına ilişkin yayımladığı raporun kapsadığı “yanıltıcı içerik” ile banka müşterilerini yanıltıcı ve manipülatif şekilde döviz alımına yönlendirdiklerine dair şikayet aldıklarını ve JP Morgan hakkında soruşturma başlatıldığını duyurmuştu.
Eski Hazine ve Maliye Bakanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, “Burası Çok Önemli” adlı kitabında suçladıkları arasında JP Morgan da vardı. Albayrak, JP Morgan’ın bir rapor yayınladığından bahisle, “Yeni bir finansal saldırının işaret fişeğini yakmıştı” ifadelerini kullanmıştı.
=======================
Harika bir tatil planı için Mavi Tur güzergahınızı birlikte keşfediyoruz.
Caner Cem Martı
5 Ağustos 2023
Mavi Tur nedir
Mavi Yolculuk olarak da bilinen Mavi Tur, Bodrum’dan Antalya’ya kadar farklı rotalar üzerinde seyrederek yat, tekne veya gulet ile çıkılan deniz yolculuğuna, yani eşsiz bir deneyime verilen isimdir. Mayıs ayında başlayıp Eylül’e kadar devam eden Mavi Yolculuk turlarına katılıp eşsiz bir deneyim yaşamak isteyen tatilciler, Ege ve Akdeniz’in berrak sularının tadını çıkarıp harika koylarda vakit geçirebilirken, aynı zamanda tarihi yerleri görme şansı da yakalıyor. Sizler için Mavi Tur nedir, Mavi Turda hangi rotalar var ve Mavi Tur kaç gün sürer gibi merak edilen soruların yanıtlarını bu listede bir araya getirdik. Öncelikle Mavi Tur nedir sorusunu yanıtlayarak başlayalım.
Ayrıca bu içeriğe bakmak isteyebilirsiniz: “Buram Buram Tarih Kokan Bir Gezi: İstanbul Tarihi Yarımada’da Mutlaka Gidilmesi Gereken 10 Yer”
Mavi Tur nedir? Bu kavram nasıl ortaya çıkmıştır?
Mavi Yolculuk kavramı sayesinde Mavi Tur kavramı ortaya çıkmıştır. Mavi Yolculuk, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu ve Halikarnas Balıkçısı tarafından literatüre kazandırılmıştır. Günümüzde ise bu kavram turizmde denizde yapılan turları anlatmak için kullanılır. Mavi Yolculuk kavramının kaynağı ise, Azra Erhat’ın ilk olarak 1957’de, sonrasında 1962 ve 1979 yılında yayınlanmış olan kitabıdır.
Mavi Tur kavramı, Ege ve Akdeniz’in berrak sularını, buraların el değmemiş bakir güzelliklerini, görenleri kendine aşık eden koylarını, bazı Yunan adalarını ve pek çok tarihi içinde barındıran turları anlatmak için kullanılıyor. Günümüzde pek çok farklı Mavi Tur bulunuyor ve bu turlar farklı rotalara göre denizde seyrediyor. Mavi Tur nedir öğrendiğimize göre Mavi Turda hangi rotalar var bakalım.
Ayrıca bu içeriğe bakmak isteyebilirsiniz: “Güney Kore Gezi Rehberi: Nereye Gidilir, Ne Yenir, Nerede Konaklanır?”
Mavi Tur denince akla ilk gelen yer elbette Bodrum oluyor. Doğası, kültürel varlıkları ve turizm çeşitliliği ile ziyaretçilerine harika bir tatil imkanı sunan bölge, el değmemiş koyları sayesinde Mavi Tur aşıklarının öncelikli tercihi oluyor. Mavi Turun en önde gelen rotalarını ise Bodrum, Göcek, Bozburun, Fethiye, Datça ve Marmaris gibi müthiş tatil yerleri oluşturuyor. Ayrıca, dilediğiniz takdirde Yunan Adaları ile mavi yolculuğunuzu çeşitlendirmeniz mümkün. Şimdi Mavi Tur rotalarına bakalım.
Ayrıca bu içeriğe bakmak isteyebilirsiniz: “İskenderiye Gezi Rehberi: Nereler Gezilir, Nerede Kalınır?”
Bodrum Mavi Tur rotaları
Gökova Körfezi koyları
Hisarönü Körfezi koyları
Yunan Adaları rotası
Yedi Adalar – İngiliz Limanı güzergahı
Fethiye – Göcek güzergahı (mini tur)
Fethiye – Göcek güzergahı (uzun tur)
Hisarönü Körfezi koyları
İnce Burun
Aktur
Bencik
Emel Sayın Koyu
Dirsek Bükü
Datça Palamutbükü
Knidos
Poyraz Limani
Meteor Koyu
Akvaryum Koyu
Gökova Körfezi koyları
Orak Adası
Yedi Adalar Koyları
Uzun Liman
Tuzla Koyu
Löngöz Koyu
Değirmenbükü Koyu
İngiliz Limanı
Sedir Adası
Kargılı Koyu
Alakışla Bükü
Pabuç Burnu
Yunan Adaları rotası
Bodrum Limanı (kalkış)
Kos
Leros
Patmos
Lipsi
Kalimnos
Bodrum Turgutreis (dönüş)
Fethiye – Göcek güzergahı koyları
Yassıcalar Adası
Tersane Adası
Panço Koyu
Kleopatra Hamamı Koyu
Sarsala Koyu
Bedri Rahmi Koyu
Sıralıbük
Kelebekler Vadisi
Ölüdeniz
Kayaköy
Nikola Adası
Turunç Koyu
Ağa Limanı
Mavi Tur kaç gün sürer?
Deniz
Mavi Yolculuk olarak da bilinen Mavi Tur, özel yat, gulet veya tekne eşliğinde Ege ve Akdeniz’in berrak sularında ve eşsiz koylarında tatil yapmanıza olanak sunar. Bu tatil konsepti genellikle 3 ila 7 gün sürer. Öte yandan, 1-2 günlük veya 1 haftadan uzun Mavi Tur yolculukları da mevcuttur.
Mavi Turun avantajları nelerdir?
Mavi Tur nedir
Mavi Tur, aileniz veya arkadaşlarınız ile birlikte özel yat, tekne veya gulet ile Ege ve Akdeniz sularında unutulmaz bir tatil yapma imkanı verir. Mavi Tur sayesinde otellerdeki kalabalıklardan uzak bir şekilde kişiselleştirilmiş bir tatil yapabilirsiniz. Bu turlar sayesinde araçla veya yaya olarak gidemediğiniz yerlerin tadını çıkarabilirsiniz. Örnek vermek gerekirse; yeşil ile mavinin iç içe geçtiği doğayı ve eşi benzeri olmayan koyları görebilirsiniz. Bunların haricinde, tura çıktığınız özel teknede kendinize ait özel alanınız olur. Ayrıca, istediğiniz zaman yemek yiyebilir, istediğiniz zaman eğlenebilirsiniz.
https://listelist.com/mavi-tur-nedir/
=======================
ABD, gişe rekorları kıran bir filmle solcu olduğu için hukuksuzluklara uğrayan Oppenheimer ile helalleşti. Fakat Oppenheimer, 1954’te küçük havasız bir odada solcu olduğu için sorgulandığı sırada Walt Disney’in başlattığı bir cadı avı nedeniyle onlarca Hollywood aktörü “komünist” olmakla suçlanmış, işten atılmış, hatta Hollywood Onlusu “Komünist misin?” sorusuna ifade hürriyeti nedeniyle yanıt vermediği için hapse atılmıştı. Ne Disney ne de Hollywood, kendi Oppenheimer’larıyla yüzleşti.
5 Ağustos 2023
Christopher Nolan’ın atom bombasının mucidi Robert Oppenheimer’in hayatını ele alan filmi Oppenheimer, uzun süredir gündemde. Sadece Türkiye’de 900 bin kişinin izlediği filmin dünya çapındaki gişe hasılatı 400 milyon doları geçti bile.
Filmin en önemli galalarından biri 14 Temmuz’da İngiltere’de düzenlendi. Fakat film oyuncuları “Hollywood teamüllerine” aykırı bir şekilde kırmızı halıda poz verdikten sonra filmin gösterileceği salona girmedi, film bitiminde izleyenlerin dakikalarca sürecek alkışlarını selamlayıp ağlamadı.
Oppenheimer’ı canlandıran Cillian Murhpy dahil olmak üzere filmin bütün yıldız oyuncuları (Florence Pugh, Matt Damon, Emily Blunt ve Ramy Malek) kırmızı halıda fotoğraf çektirdi ardından galayı terk etti.
Yapımcılar 100 milyon dolar harcadıkları filmin en önemli gününde oyuncuların bu protestosundan epey rahatsız olmuştur. Fakat film yıldızlarının da amacı da tam olarak buydu: Film yapımcılarını ve şirketleri rahatsız etmek.
Oppenheimer yıldızları, Amerikalı Hollywood aktörlerinin 120 bin üyeli sendikası SAG-AFTRA’nın yapım şirketlerine karşı başlattığı greve katılmak için galayı terk etmişti. Galanın sonunda basın açıklaması yaparak grevci aktörlere dayanışma mesajı göndermişlerdi.
Hollywood’daki en köklü ve büyük oyuncu sendikası olan SAG-AFTRA, film başına milyonlarca dolar alan ünlü yıldızlardan oluşan bir sendika değil. Sendikanın ana direğini sağlık sigortasına hak kazanmak için gerekli olan yıllık 26 bin dolarlık geliri elde edemeyen figüranlar, henüz ünlü olmamış oyuncular, dublörler oluşturuyor. Sendika üyelerinin %88’inin sağlık sigortası yok, ortalama bir oyuncu saatte 27 dolar kazanıyor; fakat yılın her günü de çalışmıyor, bu da eğer Oppenheimer’da başrolü kapacak kadar ünlü değilseler oyuncuları sağlık sigortası olmayan, geleceğini öngöremeyen ve geçim sıkıntısı yaşayan güvencesizler ordusuna dönüştürüyor. Bu nedenle en temel grev talebi: ücret artışı.
Geçim sıkıntısına ek olarak bir diğer grev gerekçesi de yeni teknolojiler. Film yapımcıları oyunculara bir seferlik cüzi bir ödeme yaptıktan sonra yapay zeka ile seslerini, görüntülerini çoğaltmak ve kullanmak istiyor. Netflix gibi platformlar da cabası: Eskiden oyuncular filmlerin gişe hasılatı, DVD’lerin satış sayısı üzerinden pay alırken, şimdi Netflix, Disney+ gibi dijital yayın platformları içeriklerin izlenme verilerini şeffaf bir şekilde paylaşmadığı için önceden belirlenmiş çok düşük izlenme payları alıyorlar; dünyanın dört bir yanında milyonlara ulaşan bir Netflix dizisinin oyuncularına verdiği pay hiç izlenmeyen bir yapımla aynı olabiliyor.
Film Yapımcıları Birliği (AMPTP), SAG-AFRTRA sendikasının taleplerini kabul etmedi; ücret artış talebi fazlaydı, yapay zeka kullanımı sürekli izin ve ücrete tabi olamazdı. Bunun üzerine sendika üyeleri yaptıkları oylama sonucu %98 oy oranıyla greve gitme kararı aldı ve Temmuz’da yapmaları gereken sözleşmeleri yenilemedi. Birçok film ve dizinin çekimi sekteye uğradı, galalar iptal edildi, oyuncular yapım şirketlerinin önünde eylemlere başladı.
Geçim sıkıntısı olmayan George Clooney gibi birçok oyuncu da 1960’dan beri düzenlenen en büyük Hollywood grevine dayanışma adına destek verdi, işlerini iptal etti, eylemlere katıldı.
İşte Oppenheimer’in galası da “Dadı” dizisiyle ünlenen sendika başkanı Fran Drescher’in ateşli konuşmasıyla grevi başlattığı 14 Temmuz gününe denk geldi. Denk gelen sadece grev başlangıcı değildi.
160 bin kişilik sendikanın lideri Fran Drescher, grev kararını açıklıyor
Kaderin cilvesine bakın ki, Oppenheimer filmi de grevlere destek veren, sol fikirlere yakın olduğu ve Komünist Partili arkadaşlarıyla zaman geçirdiği için “vatan haini” olarak görülen, itibarını hedef alan bir güvenlik soruşturmasının kurbanı olan Amerikalı mühendis Oppenheimer’in yaşadığı cadı avını anlatıyordu. Oppenheimer filmde anlatıldığı üzere Soğuk Savaş ve McCarthyizm’in etkin olduğu 1950’li yıllarda solcuların medya, toplum, iş dünyası tarafından düzenlenen organize bir cadı avı ile “komünist” olduğu gerekçesiyle adeta yok edilmek istendiği bir dönemde güvenlik soruşturmasında “sakıncalı” ilan edilmiştir.
Oppenheimer’in iade-i itibarını, 1963 yılında kendisine özel bir devlet madalya ödülü veren Başkan Johnson sağlayacaktır.
Oppenheimer 1954’te sakıncalı ilan edildiği sırada, yıllar sonra yaşadığı haksızlığı filme uyarlayacak olan Hollywood’da da komünistlere karşı cadı avı başlamış, sırf solcu olduğu için onlarca yönetmen, yazar ve oyuncu fişlenmiş, işten atılmış, açlığa mahkum edilmişti. Kara listeye alınan Hollywood yıldızları uzun yıllar tecrit edilmiş, hatta bazıları hapse atılmıştı.
Oppenheimer filmini çekerek o dönemde yaşanan haksızlıklara dikkat çeken Christopher Nolan’ın da greve destek vermek için galayı terk eden Hollywood starlarının da bugünkü özgüvenlerinin altında Soğuk Savaş dönemindeki hukuksuzluklara karşı pes etmeyen Hollywood’un solcu aktörlerinin mücadelesi yatıyor.
ABD’nin Nazilere karşı 2. Dünya Savaşı sırasında Sovyetlerle iş birliği yapması, anti-faşist hareketlere ivme kazandırmış, ABD Komünist Partisi üye sayısı 50 bine çıkmış, özellikle entelektüeller arasında sosyalizm, sol fikirler yayılmış, Hollywood’da siyah hakları, sendika eylemleri gibi temalara olan ilgi artmıştı.
Hollywood yazarları, aktörleri ev partilerinde, etkinliklerde, sendika toplantılarında bir araya geliyor, dünyadaki sol hareketlerden ve yazarlardan etkileniyor, bazıları Komünist Parti’ye üye oluyordu.
Sanat camiası arasında artan sol fikirlerden ilk rahatsız olan Disney şirketinin kurucusu Walter Disney olacaktı. 1941 yılında Disney’deki animasyoncu çizerler ülkedeki atmosferden etkilendi ve sendikalaşmak için çalışmalara başladı. Walt Disney küplere bindi, işçileri toplayıp sendikaların ne kadar kötü olduğunu, komünizmin zararlarını anlattı, şirketinde sendikalaşmaya izin verirse ertesi gün ülke de komünist devrim de yapılabilirdi.
Disney hızını alamadı, sendika faaliyetlerini yürüten 17 Disney çizerini işten attı. Disney’in bu kararı şirkette 200 çalışanın işi bırakmasına, Disney yapımı filmlerin sekteye uğramasına sebep oldu. Günün sonunda Walt Disney kaybetti, sendikayla masaya oturdu, sözleşme imzaladı, kovulan işçiler işlerine geri döndü. Disney çalışanları sendika hakkını söke söke almıştı.
Fakat Walt Disney’in intikamı ağır olacaktı.
Disney çalışanlarına taviz vermeyi hiçbir zaman içine sindiremedi. Sendikacıları komünist olmakla suçladı, sendikacıların işten atılması kararını desteklediğini, hepsinin temizlendiğini savundu. Walt Disney’e göre film endüstrisine komünistler yani kızıllar hakimdi, kızıllar da filmler, diziler, animasyonlar aracılığıyla komünist fikirleri halk arasında yayıyor, insanları zehirliyordu. ABD’de komünist bir devrim olmaması için Hollywood içindeki “gizli komünistler” temizlenmeliydi.
Walt Disney, bu sözleri verdiği söyleşilerde, siyasetçilere yazdığı mektuplarda, antikomünist dalgaya katılması için cesaretlendirdiği gazetecilerle yaptığı sohbetlerde tekrarladı. Disney şanslıydı, ABD solculara karşı bir cadı avı başlatmak için çoktan hazırdı.
1938 yılında kurulan “Anti-Amerikan Faaliyetler Komitesi” 1945’te kalıcı bir Kongre Komitesi haline gelmiş, McCarthyizmin etkisiyle ülkede komünist avına çıkmıştı. Komite yasalara göre inceleme ve araştırma yetkilerine sahipti, Komite tarafından ifadeye çağrılan kişiler ifadeye gitmezse veya Komite’nin sorularına cevap vermezse para ve hapis cezasıyla karşı karşıya kalabiliyordu. Komite’nin davetine niçin icap edilmediğinin pek önemi yoktu, Komite’nin davetine gitmemek doğrudan ceza almak için yeterliydi.
Fitili “The Hollywood Reporter” gazetesinin muhabiri William Wilkerson ateşledi. Stalin’e oy verecek kadar Sovyetleri ve komünizmi seven 10 senaryo yazarı ve yapımcının ismini açıklıyordu. Listede Dalton Trumbo, Maurice Rapf gibi ünlü senaristler vardı. Wilkerson her hafta yeni bir yazı yazdı, sağdan soldan duyduğu yalan bilgilerle komünist fişleme listesini genişletti.
1946 yılında yayınlanan bu liste Walt Disney’in hırsının ve Anti-Amerikan Faaliyetler Komitesi’nin geniş yetkilerinin birleşmesine vesile olacaktı.
“Hollywood Onlusu” direniyor, Hollywood susuyor
Komite önce Walt Disney’i tanık olarak çağırdı. Disney netti: Komünistler Hollywood’u ele geçirmişti. Ardından Hollwyood oyuncularının sendikası olan SAG’ın başkanı Ronald Reagan’ı çağırdı. Reagan da SAG içinde sendikayı komünizme çekmek isteyen oyuncuların olduğunu itiraf etti. Daha sonra ABD başkanı olacak Reagan, SAG başkanlığı döneminde FBI ile iş birliği yapmış, birçok yakın dostunu ve çalışma arkadaşını “komünist” oldukları gerekçesiyle ihbar etmişti, Reagan’ın sırf solcu oldukları için yakın çevresini ihbar etmesi kendisi gibi oyuncu olan eşiyle arasını açan bir meseleye dönüşecekti.
Dönemin sendika başkanı Ronald Reagan, Hollywood’daki komünist örgütlenmesine dikkat çektiği ifadesini veriyor
Komite makalede ismi fişlenen 10 kişiye de ifade vermek için çağırdı. Makalede ismi geçen ve “Hollywood Onlusu” olarak bilinen 10 senarist Komite’yi protesto etmek amacıyla kendilerine yöneltilen soruları yanıtlamadı, Anayasa’daki ifade özgürlüğü haklarını gerekçe gösteriyorlar, “Komünist misiniz?” sorusunu düşünce ve kanaat hürriyetinin ihlali olarak görüyor, siyasi görüşlerini kamuoyu önünde zorla açıklama zorunluğunu reddediyorlardı.
Bu 10 aktivist senarist arasında çekinmese Bertolt Brecht de olacaktı. Fakat Brecht o sırada misafir olarak bulunduğu ABD’de başına bela çıkarmak istemedi, normalde iş birliği taraftarı değilken arkadaşlarından ayrıldı, Komite’nin sorularını cevaplayıp komünist olmadığını söyledi, kısa bir süre sonra da ABD’yi terk etti.
Hollywood Onlusu argümanlarını anlatmak için pek izlenmeyecek olan bir belgesel çekiyor, gösteri düzenliyor, oyuncu arkadaşlarından destek istiyordu.
Fakat aralarından birkaç kişinin komünist olduğunun yayılması üzerine eskiden kendilerine destek veren oyuncular pişmanlıklarını açıklıyor, hatta “oh olsun” diyordu.
Bu kadar yalnız bırakılacaklarını düşünmemişlerdi. Son çiviyi Film Yapımcıları Birliği çakacaktı. Paramount,Warner Bros, Fox gibi neredeyse bütün yapım şirketlerinin sahiplerinin imzasıyla ortak bir bildiri yayınlandı, şirketler Hollywood Onlusuyla ve hiçbir komünistle çalışmayacağını açıkladı.
Hollywood Onlusu işsiz kalmış, tecrit edilmişti. Sendika da Komite önünde kendini aklamayan aktörlerin isimlerinin filmlerden çıkarılmasına onay vermiş, Komite’nin desteğini arkasına alan sağcı muhafazakar medya yeni isim listeleri oluşturmaya başlamıştı. Charlie Chaplin dahil 151 kişi daha kara listeye alınmış, en ufak sebepten ötürü “komünist” olduğundan şüphelenen onlarca kişi sektörden dışlanmıştı.
Yazdıkları eserler, besteledikleri şarkılar başkalarının isimleriyle yayınlanıyor, “yasaklı” yazarlara çok sembolik telif ücretleri veriliyordu.
Walt Disney mutluydu, komünistler sektörden “arındırılmıştı”.
Hollywood Onlusu 1950’de bir sene hapis dahi yattı. Cadı avı işe yaramış, McCarthy rüzgarı sırf fikirlerinden dolayı insanları hapse attırmayı başarmıştı.
Dalton Trumbo 1 sene hapis yattı
10 sene sonraysa Hollywood ve ABD’de hava yumuşadı, Hollywood Onlusu açtıkları davaları kazanmaya başladı, Dalton Trumbo’nun senarist olarak ismi Exodus filminde gözüktü, başrol Kirk Douglas’ın ısrarıyla Spartacus filminde de senarist olarak yazıldı, afişlerde yerini buldu.
Kara listelere alınanlar sinemalara dönmüş, yapım şirketleri sakıncalı isimlerle çalışmaya başlamıştı.
Yıllar sonra, 2012’de her şeyin başlamasına sebep olan Wilkerson’ın makalesinin özrünü oğlu Hollywood Reporter için kaleme aldığı bir yazıyla dile getirmiş, babasının bir yapım şirketi açamadığı için sektöre öfkeli olduğu ve intikam almak için yapımcıları, senaristleri hedef gösterdiğini itiraf etmişti.
Artık Hollywood Onlusu hakkında filmler yapılıyor, geçmişe dönük tazminatlar ödeniyor, yok edilmek istenen itibarları geri verilmeye çalışılıyordu.
Dalton Trumbo, 1954 yılında evinde işsiz ve yalnız bir şekilde diğer kara listedeki Hollywood yıldızları ve yazarlar gibi otururken mühendis Oppenheimer’ın kapalı bir odada özel hayatı delik deşik ediliyor, “sakıncalı bir komünist” olduğuna hükmediliyordu.
Hollywood hem Trumbo hem Oppenheimer’in itibarını çektiği filmlerle iade etmeye çalıştı. Fakat bugün 160 bin üyelik oyuncu sendikasının makul taleplerine direnen, yapay zeka ile oyuncuları sömürmeyi amaçlayan Film Yapımcıları Birliği, her şeyin fitilini ateşleyen Disney dair tatmin edici bir özür dilemedi veya hatalarını tazmin etmedi, hatta hiç yaşanmamış gibi davranmayı tercih ettiler.
Belki Oppenheimer atom bombası gibi korkunç katliamlara sebep olan bir silahı icat ettiği için öbür tarafta bu iade-i itibar ve takdir nedeniyle pek rahatlamayacak, fakat isimleri bugün unutulmuş Hollywood aktörleri, yazarlarının “ahı” hala dinmedi, hesap tam kapanmadı. Yaşanan hukuksuzluklar, haksızlıklar tam olarak “kabul edilmedi”.
Bu nedenle Oppenheimer’i izleyenler, McCarthy dönemine öfkelenenler, bugünlerdeki büyük Hollywood grevini takdir edenlerin Hollywood Onlusu’na bir selam yollaması pek yanlış olmaz sanırım.
Zira bugün Amerikalılar, geçmişte yaşanan haksızlıkları, hukuksuzlukları açık bir şekilde konuşabiliyor ve yüzleşebiliyorsa, 160 bin Hollywood oyuncusu greve gidiyorsa bunu hem yaşanan haksızlıklara karşı mücadele araçlarını içinde barındıran demokratik hukuk sistemine hem de her koşulda anayasal haklarını savunan, hukuka sıkı tutunan, zamanın ruhu ve basma kalıplarıyla, toplumla çatışmayı göze alan “Hollywood Onlusuna” gibi cesur ruhlara borçlular.
=======================
Roman Polanski‘nin son filminin prömiyerini bu yıl 30 Ağustos - 9 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek Venedik Film Festivali’nde yapacağı açıklandı. ABD’de çocuk istismar suçundan hüküm giyen yönetmenin festivaldeki varlığı tartışma yarattı.
Artı Gerçek - Polonyalı film yapımcısı ve yönetmen Roman Polanski ‘nin son filmi ’ The Palace’ın prömiyerini, bu ayın sonunda gerçekleştirilecek 80’nci Venedik Film Festivali’nde yapacağı açıklandı. Polanski’nin kara mizah türündeki son filminin oyuncu kadrosunda aksiyon ve gerilim filmlerindeki rolleriyle hafızalara kazınan ABD’li oyuncu Mickey Rourke de yer alıyor.
Ancak filmin Venedik’in seçkisinde yer alması, Polanski hakkında uzun süredir devam eden tartışmaların fitilini de yeniden ateşledi.
‘The Piyanist’ filmiyle tanınan Polanski, 1978 yılında 13 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüzle suçlanıp hüküm giydikten sonra ABD'deki tutuklama kararı nedeniyle Paris’e yerleşmiş ve Fransız vatandaşlığına geçmişti.
1970’lerin sonundan bu yana film endüstrisindeki varlığı, cinsel istismardan hüküm giymesi nedeniyle daima tartışma konusu olan yönetmenin son filminin festival seçkisinde yer almasına da itirazlar gecikmedi.
Kısa süre önce, söz konusu tartışmayla ilgili İtalyan basınından THR Roma’ya demeç veren Venedik Film Festivali direktörü Alberto Barbera, kişiler hakkındaki şahsi suçlamalarla, sanatçı olarak sorumlulukları arasında net bir ayrım olması gerektiğini savunarak şöyle demişti:
“Polanski davası 50 yıldır tartışılıyor. Kişinin sorumlulukları ile sanatçının sorumlulukları neden ayırt edilemiyor anlamıyorum...Polanski 90 yaşında, çalışan ender ustalardan biri, olağanüstü bir film yapmış… Tartışmada insanın sorumluluğu ile sanatçının sorumluluğu [arasında] ayrım yapanların arasında sağlam bir şekilde durun.”
Yargıç değil festival direktörü olduğunu belirten Barbera, "Ben filmlerin artistik yönlerini yargılarım. Polanski’nin filmini Venedik’te göstermemek için bir neden göremiyorum" ifadelerini kullandı.
Tartışmaların odağına yerleşen 80’nci Venedik Film Festivali bu yıl 30 Ağustos- 9 Eylül tarihlerinde gösterilecek. (KÜLTÜR SANAT)
Venedik Film Festivali direktörü Roman Polanski ve Woody Allen’ı savundu: Sadece artistik yönlerini yargılarım
80’inci Venedik Film Festivali’nin jüri üyeleri açıklandı80’inci Venedik Film Festivali’nin jüri üyeleri açıklandı
⦿ https://artigercek.com/kultur-sanat/80inci-venedik-film-festivalinin-juri-uyeleri-aciklandi-257648h
Zendaya‘lı ‘Challengers’ Venedik Film Festivali’nin açılış filmi olacak
=======================
Kokpitte yaşanan ‘namaz-oruç’ diyaloğundan sonra THY pilotu işten atıldı. Pilot, kendisini şikayet eden kişinin, Kartal İmam Hatip’ten mezun olan iki yöneticiyle yakın olduğunu söyledi.
05 Ağustos Cumartesi 2023
cbursali@gazeteduvar.com.tr
İSTANBUL - Türk Hava Yolları ‘nın nisan ayında Kanada’ nın Vancouver kentine yaptığı uçuşta, uçağın kaptan pilotu ile uzun uçuşlarda kokpitte bulunan ‘first officier’ (yardımcı pilot) arasında geçen ‘namaz-oruç’ diyaloğu nedeniyle kaptan pilotun işine son verildiği ileri sürüldü.
İlk olarak Halk TV'den Fırat Fıstık’ın gündeme getirdiği olay şöyle gelişti:
Bu yılın nisan ayına denk gelen ramazanda, uçuşa ‘first officier’ olarak katılan kişi, oruç tuttuğunu uçağın kaptan pilotuna söyledi. Kaptan pilot da 12 saate yakın süren uçuşta oruç tutmanın riskli olduğunu söyledi. Bu diyalogdan kısa bir süre sonra kaptan pilotun işine son verildi.
Gazete Duvar’ın ulaştığı kaptan pilot, 20 yıl Türk Hava Kuvvetleri’nde görev yaptığını, 2004’ten bu yana da Türk Hava Yolları’nda çalıştığını belirterek, kokpitte bulunanlara deneyimlerini aktardığını belirtti.
"Uçuşta bulunan first officier, 3-4 yıllık bir deneyime sahip. Dini hassasiyetlerinin yüksek olduğunu belirten birisiydi. Ama bana göre dini hassasiyetleri yüksek değil. Dini kullanarak mevkii edinmeye çalışan birisi" diyen kaptan pilot, kendisini şikayet eden first officier hakkında şunları söyledi: "Bu kişinin babası, Londra’da bir okulda felsefe profesörlüğü yapmış bir adam. Ama galiba oğlunu ispiyoncu olarak yetiştirmiş."
First officier ile namaz konusunda da konuştuklarını ifade eden kaptan pilot, "Ben de Müslümanım. Ama yaptığımız iş riskli. Bana, ‘Sizin tuvalete gittiğiniz sürede ben namaz kılabiliyorum’ dedi. Tuvalet bir ihtiyaç ama namazın kazası var. Uçuş bittikten sonra evinde de kılabilir" diye konuştu.
Kendisini şikayet eden kişinin Türk Hava Yolları İnsan Kaynakları Başkanı Ebubekir Akgül’ün kardeşiyle çok yakın ilişkili olduğunu da öne süren kaptan pilot "Başka bir pilot arkadaşım, şikayetçi olan kişinin, Türk Hava Yolları İnsan Kaynakları’ndan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Abdülkerim Çay’la birlikte haftada iki gün dini sohbetlere gittiğini söylemişti" dedi.
Abdülkerim Çay ve Ebubekir Akgül’ün ortak özelliği ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın küçük oğlu Bilal Erdoğan’la birlikte, aynı dönemde Kartal İmam Hatip Lisesi’nden mezun olmaları.
Çay ve Akgül, 2015 yılından sonra Türk Hava Yolları’ndaki Kartal İmam Hatip Lisesi mezunlarının ağırlığının artmasından sonra göreve başlayan isimler arasında yer alıyor. Erdoğan’la birlikte 1999 yılında Kartal İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan Çay, 2015 yılında İnsan Kaynaklarından Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak atandıktan sonra İnsan Kaynakları Başkanı olarak Ebubekir Akgül’ü atamıştı.
=======================
Seri ilan sitelerinde yayınlanan gayrimenkul ilanlarında kolaylıkla fiyat ve ilan manipülasyonlarının yapıldığını belirten Gayrimenkul PR şirketi ‘ilan oyunları’ nın arkasında yatan gerçekleri açıkladı.ANKARA (İGFA) -
Gayrimenkul ekonomisi ve ileri düzeyde pazarlama alanında faaliyet gösteren Gayrimenkul PR şirketi, tüketicileri uyararak şu önemli açıklamaları yaptı.
Kendi gayrimenkulünü şişirilmiş fiyattan ilana girip almak istediği gayrimenkule karşı takasa sunmaya çalışıyorlar.
Seri ilan siteleri aracılığı ile fiyatlar suni olarak şişirilmektedir. Özellikle küçük şehirlerde ve site şeklinde konutlar da aralarında anlaşan inşaat firmaları ve mülk sahipleri sahte isimler ile organize bir şekilde ilan yayınlayıp fiyatları manipüle etmektedir.
Kötü niyetli kimi mülk sahipleri almak istediği gayrimenkulü tespit ettikten sonra kendi gayrimenkulünün fotoğraflarını çekip fahiş fiyattan ilana giriyor. Benzer fotoğraflardan sahte isimler üzerinde aynı kategoride fahiş fiyatlardan yeni ilanlar yayınlıyor. Kendi gayrimenkulünün fiyatını daha düşük göstererek fiyatı uygunmuş gibi bir algı yaratıyorlar.
Tüketiciler ilan sitelerine girdiğinde ve emsal ilanlara baktığında gerçekten de o gayrimenkulün fiyatının diğer gayrimenkullere göre daha uygun olduğu zannederek takasa girebiliyor veya satın almaya yanaşabiliyor. Oysaki yapılan ilan oyunu ve fiyat manipülasyonundan başka bir şey değildir.
Ankara’da site şeklindeki konutlarda mülk sahibi olanlar bu ilan oyununu daha organize bir şekilde kolaylıkla yapabiliyor. Aynı sitede oturan mülk sahipleri aralarında anlaşarak ilanlarda ortalama 7 Milyon TL civarında olan gayrimenkullere karşın birkaç mülk sahibi aynı kategoride 10-11 Milyon TL civarında sahte isimler ile ilana girerek suni olarak fiyat şişiriyorlar. O şişirilmiş fiyatı görenler kendi evinin fiyatını da bir anda 7 Milyon TL’den 11 Milyon TL’ye çıkarabiliyor.
Tüketicilerde ilanlara bakarak ‘o sitede konut fiyat piyasasının 10-11 Milyon TL civarında’ olduğunu sanıyor. İşte tüketiciler ilanlar yolu ile böyle kandırılmaya çalışılıyor.
Seri ilan sitelerinde yayınlanan gayrimenkullerin yüzde 70’inin fiyatının şişirilmiş yüzde 30’unun da sahte ilan olduğunu belirten Gayrimenkul PR şirketi, ‘hayatımızın en önemli kararlarından biri ev almaktır. Bu kararı vermeden önce mutlaka konusunun uzmanlarından fikir almanızda uzun vadede sonsuz faydalar görmekteyiz’ önerisinde bulundu.
https://www.demokrathaber.org/gayrimenkul-ilanlarinda-fiyat-oyunu
=======================
İsrailli uzmanlar, hükümetin ısrarla yürürlüğe koymak istediği ve bazı maddelerini Meclisten geçirdiği tartışmalı yargı düzenlemesinin "Başbakan Binyamin Netanyahu’nun kişisel çıkarı ve görevden alınmasını engellemek için yapıldığını" savunuyor.
Abdel Ra’ouf D. A. R. Arnaout, Iyad Nabolsi | 05.08.2023 - Güncelleme: 05.08.2023
Hakkındaki yolsuzluk davaları devam eden Netanyahu ise konuya dair açıklamalarında yargı düzenlemesinin Yüksek Mahkeme ile yasama ve yürütme organları arasındaki dengeyi sağlamayı amaçladığını dile getiriyor.
Netanyahu’nun yolsuzluk davasından çıkacak herhangi bir kararın Yüksek Mahkeme tarafından bozulabilmesi ve yargı düzenlemesiyle Yüksek Mahkeme’nin hükümet üzerindeki denetiminin kısıtlanması tartışmaların odak noktası.
"Rüşvet alma, yolsuzluk yapma ve güveni kötüye kullanma" gibi suçlamalarla yargılanmasına 2020’de başlanan Netanyahu hakkında bölge mahkemesi bir karara varsa bile dava, nihai kararın verilmesi için Yüksek Mahkeme’ye taşınabiliyor.
İsrailli hukukçular ve muhalifler, hükümetin yargı düzenlemeleriyle dayattığı yasaların, Netanyahu’nun Yüksek Mahkeme tarafından yargılanmasını engellemek için çıkarıldığını savunuyor.
İsrailli hukukçu ve sivil toplum kuruluşu Terrestrial Jerusalem Fonu Başkanı Daniel Seidemann, Netanyahu’nun yolsuzluk davalarını hatırlatarak, yargı düzenlemesinin Başbakan’ın davalarıyla ilgili olduğuna işaret etti.
AA muhabirine açıklamalarda bulunan Seidemann, "Burada ciddi bir soru var; İsrail hukuk devleti mi değil mi? Netanyahu hakkında yasal işlem yapılması kimsenin hukukun üstünde olmadığının göstergesidir." dedi.
Seidemann, Akla Uygunluk Yasası’na ilişkin "Netanyahu ve hükümetinin, başsavcıyı görevden almasına izin veriyor. Bu, yolsuzluk davasının devamı ve Netanyahu dahil herkese hukukun üstünlüğünün uygulanması adına önemli bir unsur." diye konuştu.
İsrail Başsavcısı Gali Baharav-Miara hakkında Seidamann, "Büyük ihtimalle görevden alınacak ve yerine Netanyahu davasına bakan başka biri gelecek. Davayı kapatarak herkesi şaşırtması mümkün. Çünkü akla uygunluk yasasının amacı çok net; Netanyahu’yu yasal ve adli sorumluluktan kurtarmak." ifadelerini kullandı.
İsrail Demokrasi Enstitüsü’nde Uzman Araştırmacı olarak görev yapan Amir Fuchs, son makalesinde, yargı reformlarının Netanyahu’nun yararına olacak şekilde hazırlandığını belirtti.
Fuchs, "Görünüşe göre, tasarının zamanlaması ve müzakereleri sırasında söylenenler, değişikliğin Netanyahu’nun yararına olacak şekilde hazırlandığını gösteriyor. Başsavcının onu (Netanyahu) yetersiz ilan edebileceği endişesiyle oluşturulmuş ve bunun önlenmesi amaçlanmıştır." değerlendirmesinde bulundu.
Meclisin yetkilerinin kötüye kullanıldığına dikkati çeken Fuchs, şöyle devam etti:
"Bir kişinin yasal durumuna fayda sağlama ve genel amaçlar için değil, siyasi amaçlar için yasa çıkarmak, Meclisin yasama yetkilerinin kötüye kullanılmasının bir örneği gibi görünmektedir."
Gazeteci ve aktivist Or-ly Barlev de sosyal medya hesabından mevcut başsavcı görevden alınarak yerine hükümete sıkı sıkıya bağlı birinin getirileceğini ve Netanyahu’nun yolsuzluk davalarının iptal edileceğini ileri sürdü.
Muhalefetteki İsrail Evimiz Partisi Milletvekili Oded Forer de 3 Ağustos’ta gazetecilere yaptığı açıklamada, yargı reformuna ilişkin, "Kişisel bir durum yasası olan bu kanun, Netanyahu standartlarına uygun bir şekilde yasalaştı." demişti.
İsrail Başbakanı Netanyahu, birçok kez yargı düzenlemesi ile hakkındaki yolsuzluk davaları arasında bir bağlantının olmadığını söylemişti.
Başbakan Netanyahu, hükümetin yargı düzenlemesi kapsamında Meclisten geçirdiği kanunları Yüksek Mahkeme’nin iptal etmesi durumunda nasıl hareket edeceklerine ilişkin kesin bir yanıt vermekten ise kaçınıyor.
Netanyahu, ABD medyasına verdiği röportajlarında, Yüksek Mahkeme’nin Meclisin geçirdiği kanunu iptal etmesi durumunda alacakları tutuma ilişkin, "İsrail’de hükümetler her zaman mahkemelerin verdiği kararlara saygı duymuştur." demişti.
Yüksek Mahkeme’nin bugüne kadar ülkede Anayasa taslağı olarak kabul edilen "Temel Kanunlara ilişkin bir değişikliği bozmadığına" işaret eden Netanyahu, "Yüksek Mahkeme her zaman kendisini bir Anayasa olarak gördüğü Temel Kanunlar ile yükümlü kabul etmiştir. Biz bu iki prensibin korunması gerektiğine inanıyoruz." diye konuşmuştu.
İsrail’de iktidar koalisyonundaki bazı bakan ve vekillerse, Yüksek Mahkeme’nin Meclisin çıkardığı kanunları iptal etmesi halinde "seçmen iradesini hiçe sayacağını" savunmuştu.
İsrail’de hükümetin tartışmalı yargı düzenlemesi yılbaşından bugüne ülke gündeminin merkezinde kalmaya devam ediyor.
İsrail Adalet Bakanı Yariv Levin’in, 5 Ocak’ta duyurduğu "yargı reformu" Yüksek Mahkeme’nin yetkilerini sınırlandırma ve iktidarın yargı atamalarında söz sahibi olması gibi değişiklikler içeriyor.
Başbakan Netanyahu, 27 Mart’ta, ülke çapında giderek artan kitlesel protestolara ve grevlere neden olan yargı düzenlemesini ertelediğini açıklamış ancak 2023-2024 bütçesinin mayıs sonunda Meclisten geçmesinin ardından yargı düzenlemesini tekrar gündeme getireceklerini duyurmuştu.
Hükümet, muhalefetle müzakerelerin tıkanmasının ardından yargı düzenlemesi için yeniden düğmeye basmıştı.
Netanyahu hükümeti, Yüksek Mahkeme’nin hükümet üzerindeki denetimini kaldıracak yasa tasarısını ülke çapında kitlesel protestolar ve yoğun kamuoyu tartışmalarına rağmen 24 Temmuz’da Mecliste muhalefetin boykot ettiği oturumda kabul etmişti.
Şu ana kadar yargı düzenlemesi kapsamında İsrail Meclisinden, yargının yürütme üzerindeki denetimini sınırlayan iki yasa geçti.
Bunlar, mart ayında, Yüksek Mahkemenin Netanyahu’yu görevden almasını sınırlayan yasa ile temmuz ayında "akla uygunluk" adıyla bilinen yasadan oluşuyor.
"Akla Uygunluk Yasası", hükümetin aldığı bir kararın makul görülmediği durumlarda Yüksek Mahkemeye bu kararı bozma yetkisi veriyor. Buna göre, "akla uygun olmayan"bir karar, "kamu yararını yeterince dikkate almadan orantısız bir şekilde siyasi çıkarlara odaklanan karar" olarak tanımlanıyor.
Netanyahu hükümeti, Yüksek Mahkemenin, Meclisin çıkardığı kanunları, Anayasa taslağı olarak kabul edilen "Temel Kanunlara" veya insan haklarına aykırılık gerekçesiyle bozma yetkisini geçersiz kılma maddesi de olmak üzere 6 maddeyi daha yargı düzenlemeleri kapsamında yürürlüğe koymak istiyor.
İsrail’de muhalefet partileri, eski milletvekilleri ve bazı sivil toplum kuruluşları, Meclisin 24 Temmuz’da geçirdiği "Akla Uygunluk Yasası"nın iptali için başvurmuştu.
=======================
NASA kısa süre önce yanlış komut sonucu iletişimi kaybettiği uzay aracı Voyager 2 ile "tam iletişim" halinde olduğunu açıkladı. 1977’de uzaya gönderilen uzay sondası Dünya’dan milyarlarca kilometre uzaklıkta bulunuyor.
Artı Gerçek - ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), kayıp Voyager 2 sondası ile beklenenden aylar önce "tam iletişim" halinde olduğunu söyledi. Bu yıl Temmuz ayında, 1977’de uzayı keşfetmek için gönderilen uzay aracına yanlış bir komut verilerek konumu değiştirilmiş ve araçla bağlantı kesilmişti.Ancak salı günü araçtan bir sinyal alınmıştı.
NASA'nın Voyager Interstellar Proje Müdürü Suzanne Dodd, yaptığı yazılı açıklamada, ajansın dünya genelindeki dev radyo antenleri topluluğu olan "Deep Space Network (Derin Uzay Ağı)" üzerinden Voyager 2’nin halen "hayatta" olduğuna dair sinyaller aldıklarını belirtmişti.
Ardından ABD'nin Kaliforniya eyaletindeki Jet Propulsion Laboratuvarı ‘ndaki uzmanlar Voyager 2’ nin antenini Dünya’ya döndürmeyi sağlayacak bir komut gönderdi. Suzanne Dodd, AFP’ye verdiği demeçte, personelin uzay aracına bir mesaj göndermek için "en yüksek güçlü vericiyi" kullandığını ve "en iyi koşullar" sırasında gönderilmek üzere zamanladığını, böylece antenin komutla aynı hizaya geldiğini söyledi. 4 Ağustos’ta uzay aracından veri alındığı ve normal şekilde çalıştığı doğrulandı. Komut işe yaramasaydı yetkililer uzay aracının kendini resetlemesi için ekim ayına kadar beklemek zorunda olacaktı. Uzay aracı, antenini Dünya’ya dönük tutmak için her yıl konumunu birkaç kez sıfırlamak üzere programlanmış durumda.
NASA, bilimsel araçlarla yüklü Voyager 2’yi 1977’de uzaya göndermişti. Voyager 2 ve onun ikizi Voyager 1, Güneş tarafından üretilen parçacıkların ve manyetik alanların koruyucu balonu olan "Heliosfer" dışında çalışan tek uzay araçları. Güneş sistemimizdeki tüm gezegenler, Güneş’in sürekli dışarı akan maddesi olan güneş rüzgarı tarafından oyulmuş, manyetik bir baloncuğun içindedir. Heliosfer adı verilen bu manyetik baloncuk, gezegenleri süpernova gibi güçlü kozmik olayların ardından etrafa saçılan zararlı kozmik radyasyondan korur.
Voyager 1 ve Voyager 2 sırasıyla 2018 ve 2012’de yıldızlararası uzaya ulaştıl. Sondalar, Jüpiter ve Satürn’ü keşfetmek için yaklaşık 176 yılda bir meydana gelen dış gezegenlerin nadir hizalanmasından yararlanmak üzere tasarlandı. Voyager 2, Neptün ve Uranüs’ün yakınından geçen tek uzay aracıyken, Voyager 1 şu anda Dünya’dan yaklaşık 15 milyar mil uzakta, bu da onu insanlığın en uzak uzay aracı yapıyor. Her iki uzay aracının da 2025’te güçlerinin tükenmesi ve ardından uzayda dolaşmaya devam etmeleri bekleniyor. (DIŞ HABERLER)
=======================
05/08/2023
CHP’de devam eden ‘değişim’ ve ‘yenilenme’ tartışmalarında yeni bir aşamaya geçiliyor. CHP Genel Başkan Yardımcısı Yunus Emre’nin koordinatörlüğünde parti programında değişiklik için harekete geçildi. Program için yayımlanan çağrı metninde CHP’nin koşullar nedeniyle yeni bir programa ihtiyaç duyduğu vurgulandı.
28 Mayıs sonrası CHP içinde devam eden ‘değişim’ ve ‘yenilenme’ tartışmaları program değişikliği çalışmalarıyla devam ediyor. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun görevlendirmesi ve Yunus Emre’nin koordinatörlüğünde program değişikliği için düğmeye basıldı. CHP’de bu aşamada toplumsal gruplardan, sivil toplum örgütlerinden, partililerden görüşler alınacak. Ayrıca CHP’nin sitesine eklenecek bölümle görüş ve öneriler toplanacak. Tüm bu görüşmelerin sonucu bir rapor haline getirilecek.
Çalışmaların başında yer alan CHP Genel Başkan Yardımcısı Yunus Emre program değişikliği için bir çağrı metni yayımladı.
Çağrı metni şöyle:
► Covid-19 sonrası dönem bir çoklu krizler çağına girdiğimizi gösteriyor. Salgınlar, ekolojik felaketler, ekonomik sorunlar, gıda krizi ve savaşlar dünyamızı sarsıyor. Dünyadaki değişimler yepyeni ve daha karmaşık nitelikler kazanıyor. Bilim ve teknoloji olağanüstü potansiyelleri ve ciddi tehlikeleriyle sürükleyici bir güç olarak öne çıkıyor. Bu kapsamda yapay zeka hem birçok mesleği ortadan kaldıracak yıkıcı etkisiyle hem de başta sağlık olmak üzere insanlığa fırsatlar sunduğu alanlardaki yapıcı etkisiyle geleceği daha da öngörülemez kılıyor. Uluslararası politikanın güç dengeleri değişiyor ve dünya ölçeğinde ülkelerarası bağlantılar yeni bir karaktere bürünüyor. Küresel ısınma ve iklim krizi gibi ciddi tehlikeler dünya çapında ortak önlemler gerektiriyor. Dünyadaki ekonomik kapasite yükselirken birçok ülke için rekabet gücünü korumak güçleşiyor. Eşitsizlikler artıyor ve yeni eşitsizlik alanları ortaya çıkıyor. Bütün bu gelişmelerle birlikte demokrasi de otokrasi karşısında daha kırılgan hale geliyor.
► Yüz yıl önce Atatürk’ün olağanüstü vizyonu Türkiye’ye en ileri uygarlık düzeyine ulaşmayı hedef göstermişti. Bu vizyon Cumhuriyet’in kuruluş döneminden bugüne eğitim, bilim, sanayi, laiklik, demokrasi, kadın hakları, barış gibi birçok kilit alana yansımıştır. CHP fikriyatının özünü oluşturan ilke ve değerlerin Türkiye ve dünya açısından ne kadar önemli olduğu bugün daha da açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Partimiz kurulduğu günden bugüne bu ilke ve değerlerin savunulması ve geliştirilmesi kavgasında toplumsal tabanı, örgütü ve liderliğiyle başarı oranı dönemlere göre değişse de özverili çabalar harcamış, büyük uğraşlar vermiştir. Bugün Türkiye ekonomik ve sosyal gelişme dahil birçok alanda yüksek bir kapasiteye sahiptir. Partimiz, yüz yıl sonra yeniden Türkiye’nin tarihsel hedefine nasıl ulaşacağını ortaya koyma göreviyle karşı karşıyadır. Bu görev var olan dünya koşulları, ülkemizin özellikleri ve vatandaşlarımızın somut ihtiyaçları ışığında gerçekleştirilecektir. Bu çerçevede temel politika ve tercihlerin net ve somut bir biçimde ortaya konduğu ve partimizin iktidar stratejisi ve vizyonunun açıklandığı yeni bir parti programı hazırlanması yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde önem kazanmış durumdadır. Bu süreç aynı zamanda sosyal demokrasinin temel alanlardaki politikalarının Türkiye’deki koşullarda yeniden üretilmesi anlamını da taşıyacaktır.
► Bu politikaların ülkemizde üretilmesini daha da kritik kılan faktörlerden biri Türkiye’de laikliği de tehdit eden otokratik bir tek adam rejiminin yerleşmesi sürecidir. Bu koşullarda demokrasiyi, adaleti, kurallılığı, rasyonelliği, eğitimi, bilimi, eşitliği, her alanda kadın haklarını, ileri ekonomik, sosyal ve teknolojik gelişmeyle dünyada güçlü bir rekabet gücüne ulaşmayı, en ileri AB ve dünya normlarına erişmeyi, genç kuşakların geleceğini güvence altına almayı, yerel yönetimlerin olanaklarını artırmayı, kültür ve sanatı güçlü bir biçimde geliştirmeyi ve diğer kritik hedefleri gerçekleştirmek daha da ileri, etkili, kapsayıcı çabalar gerektirmektedir.
► Cumhuriyet’in kuruluşunda temel bir rol oynamış olan CHP, bugünkü dünya ve Türkiye koşullarında demokrasi, eşitlik, özgürleşme, katılımcılık, bilime dayalı ilerleme dahil ortaya çıkan kritik alanlarda öncülük yapmasını sağlayacak yeni bir program hazırlamak ihtiyacı ile karşı karşıyadır. Bu niteliğiyle bu program iktidara giden yolun referans metni ve vizyon belgesi olacaktır.
► Bu program, felsefesine ve hedefine uygun olarak, katılımcı bir biçimde hazırlanacaktır. Katılımcı anlayışın gereği olarak vatandaşlarımızın ve partililerimizin aşağıdaki sorulara verecekleri yanıtlar program çalışmalarımızın başlangıcı olacak ve ilerleyen döneme rehberlik edecektir.
https://www.diken.com.tr/program-degisikligi-cagrisi-bes-soruda-nasil-bir-chp/
=======================
05 Ağustos 2023
Hemen her gün gazetelerin birinci sayfalarında ya da televizyonların ana haber bültenlerinde olmazsa olmaz bir haber konusu var.
Devlet hastanelerindeki sağlık görevlilerine yapılan saldırılar.
Başta doktorlar olmak üzere hemen herkes bu saldırılardan nasibini alıyor.
Kimi kurşunlanıyor, kimi bıçaklanıyor, kimi yediği yumrukla iki büklüm olurken, kimi kafasına gelen sandalyeden korunmak için can havliyle kaçmaya çalışıyor.
Sebebine bakarsanız gülmekten karnınız yırtılır.
Neymiş efendim, acil serviste görevli doktor kanamalı bir hastaya müdahale edip onu hayata döndürmeye gayret ederken, kendi hastasına bakmamış, hastası 15-20 dakikadır öylece bekliyormuş.
Neymiş efendim, hastabakıcılar trafik kazasından gelen ağır yaralılara sedye yetiştirmeye çalışırken, başı ağrıdığı için acil servise gelen hastası için tekerlekli sandalye getiren olmamış.
Neymiş efendim, acil serviste yatan hastası hakkında doktorlar veya hemşireler aydınlatıcı bilgi vermemiş, hastasının durumuyla ilgili merak içindeymiş.
Sonuç mu?
Topla etrafına 5-10 kişi, bas hastaneyi, kır dök ortalığı, doktoru kurşunla, hemşireyi yumrukla, hastabakıcıyı tekmele, güvenlik görevlisine sandalye fırlat, sonra da elini kolunu sallaya sallaya çık git.
Sonrasında da durum pek iç açıcı değil.
Güvenlik kameralarında saldırı olayı açık beyan ortada iken, yasaların boşluğundan yararlanan bu şehir magandalar maalesef elini kolunu sallayarak aramızda gezmeye devam ediyor.
Hastanelerimizde iki gündür boykot var.
Sağlık çalışanları kendilerine yapılan bu saldırıların durmasını, can güvenliği içerisinde çalışmalarının sağlanmasını, saldırganların en ağır ceza ile yargılanmalarını ve ceza almalarını, daha güvenli ortamlarda çalışmak istediklerini söylüyor.
Haksızlar mı?
Sonuna kadar haklılar.
Tek amaçları hayat kurtarmak olan bu insanlara, bu sağlık meleklerine güvenlik ortam sağlamak devletin görevi değil mi?
Hiçbir devlet kendi mensubunu bu kadar sahipsiz bırakmaz.
Derhal bir yasa çıkarılmalı, ülkemizdeki tüm sağlık kuruluşlarının acil servislerine güvenlik güçleri yerleştirilmeli, hastanelerin acil servisleri yol geçen hanı olmamalı, acil düzenleme yapılmalı ve bu servisler daha korunaklı, daha güvenli hale getirilmeli. Zira buralarda doğan arbedelerden olayla hiç alakası olmayan insanlar da zarar görüyor.
Hastanelerin otoparkları da ayrı bir film.
Hele kapalı otoparklara kim giriyor, kim çıkıyor, giren araçta ne var, ne taşıyor belli değil.
Yani bir insan hastanede silahlı eylem yapacaksa pekala hastanelerin kapalı otoparkını kullanabilir.
İçeriye tank soksanız kimsenin umuru olmaz.
Bu kadar güvensiz kurumlar devlet hastaneleri.
https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/mehmet-serbes/en-guvensiz-kurum-devlet-hastaneleri-7764238/
=======================
Tekirdağ’ın karpuz üretim merkezlerinden Marmaraerelisi ilçesinde Türkmenli Barajı’nda su seviyesinin düşmesi nedeniyle yaklaşık 3 bin dönüm olan karpuz ekimi bu yıl 500 dönüme düştü. Üreticilerden Volkan Kurt, tarlasına kurduğu poşetleme sistemi ile kuraklığı yenerek, 10 ton karpuz elde etti.
05 Ağustos 2023
Marmaraereğlisi’nde, karpuz üreticilerinin sulama ihtiyacının karşılandığı Türkmenli Barajı’ndaki su seviyesinin düşmesi nedeniyle, üretim büyük ölçüde düştü.
14 bin 800 metreküp su hacmine sahip barajdaki doluluk oranı iklim değişikliği, kuraklık ve bilinçsiz kullanım nedeniyle su seviyesi düştü.
2000 yılından bu yana yüzde 75’i sulama, yüzde 25’i içme olarak kullanılan barajdaki suyun düşmesi nedeniyle, üreticilerin kanallarına kademeli olarak su verildi. Geçen yıl yaklaşık 3 bin dönümde yapılan karpuz üretimi, bu sene susuzluk nedeniyle 500 dönüme düştü.
Karpuz üreticilerinden Volkan Kurt, yaşanan kuraklık nedeniyle üretimde poşetleme sistemine geçip, 80 dönüme ekim yaptı. Sistemde karpuzun üretileceği alana poşetle kaplayan Kurt, naylonu deldikten sonra fidelerini dikti. Naylonla kapladığı alana da hortum çeken Kurt, ürünlerini belirle aralıklarla sulamaya başladı. Sistem sayesinde verilen su aşırı sıcaklarda buharlaşmadı ve toprak da kurumayarak, ürünü besledi. Geçen yıl normal dikim yapan Kurt, 80 dönümde 7 ton ürün toplarken, bu yılki poşetleme sistemi ile 10 ton karpuz elde etti.
Volkan Kurt, kuraklığa karşı aldığı tedbirle iyi bir verim elde ettiğini belirterek şöyle konuştu:
“Bölgemiz karpuz bölgesi ama şöyle bir durum var, yüzde 20’lik bir ekiliş oldu. Bir kuraklık var ve bu kuraklığı görmemek mümkün değil. Bizde ona göre tedbirimizi aldık. Poşetli sistem yaptık, kısıtlı suyla çok güzel verim aldık. Çok memnunuz ileriki yıllarda da bu sistemi kullanacağız. Poşetleme sistemi çok iyi, buharlaşma ile suyu kaçırmıyoruz.
Güneş almıyor, dışarıya çıkmıyor, buharlaşarak meyveye geri dönüyor poşetin altında. Açık ekenlerde var onlar maalesef randımanlı değil. Bizim poşetli olması nedeniyle çok erken zamanda yetişti. Güzel bir verim aldık, çok memnunuz.
Erken verimin sebebi poşetlemede kök sıcak olduğu için bitki bebekken de sıcak duruyor. Havalar o sıralarda soğuk olduğu için devamlı yürüyor ve gelişiyor.
Buharlaşma olduğu içinde meyveler erken oluşuyor. Bu sistemi herkese tavsiye ederim. Önümüz zaten kurak kuraklık devam edecek. Bilinçli olmak için bu sistemi yapmamız gerekiyor. Az su ile çok ürün yetiştirmek lazım” diye konuştu. (DHA)
=======================
05/08/2023
Müftülükten alınan, mahkeme kararına rağmen göreve döndürülmeyen vaiz Mehmet Deniz, haksızlık ve küçük düşürülme duygusuyla baş edemeyip hayatına son vermişti.
Diyanet’in iç kamuoyu ve cami cemaati için daha acı, daha sarsıcı ne olabilirdi?
Fakat en konuşması gereken yerde sessizliğe gömülen Diyanet, hiç beklenmedik bir konuda gürültü kopardı. Kobani davasına katılmak için mahkemeye başvurdu.
Kobani olaylarından 9, ilk soruşturmadan 8, ilk duruşmadan da 2 yıl sonra...
Nereden akıllarına geldiği, niye şimdi üstlerine vazife aldıkları henüz sır.
Karşı taraf, "Selahattin Demirtaş ve diğerleri" olarak belirtiliyor. Gerekçeyse eylemler sırasında camilerin zarar görmesi.
Gerekçe bu ama Diyanet, devletin itibarının halk nezdinde güçlendirilmesi için sanıkların cezalandırılmasını istiyor.
Devletin itibarını korumak, hadi Diyanet’in birinci görevi olsun... Davaya katılmak için biraz geç kalmadılar mı?
Devletin itibarını korumakta gecikenler, herhalde görev ihmalinden sorumlu tutulacaktır bu durumda.
Yoksa maazallah, yanlış düşüncelere kapı aralanmış olur. Hoşafın yağı kesildiği için mi, diye düşündürtür.
Yeniçerilerin, kazan kaldırmaya bahane bulamayınca hoşafın yağının kesilmesine sarılmalarından gelen bir deyim. Diyecek sözü kalmayanların, çaresizlikle şımarıklık karışımı üste çıkma çırpınışlarını anlatır.
Aynı çaresizlik ve şımarıklığı, arpası fazla gelenlerin coşkusunda da görüyoruz.
Seçimde değişim bekleyenlerin öngörüsüzlüğüyle dalga geçiyorlar. Akılları sıra tabii.
Çünkü değişimciler sanıyormuş ki millet, Bay Kemal’i seçerek Erdoğan’dan vazgeçer.
Bu da büyük bir öngörüsüzlükmüş. Nefretleri, değişim umanların gözünü kör etmiş. Doğruyla yanlışı ayırt edemiyorlarmış. Dağdaki çobanın gördüğü çıplak gerçeği, onlar göremiyormuş.
Sanki Esad‘ın 3 haftada devrileceğini, Sisi’nin 3 ay dayanamayacağını, Suud’la Emirlikler’in 3 vakte diz çökeceğini, dış güçlerin yedi düvel bize teslim olacağını, Avrupa’nın geçen kışı çıkaramayacağını, Karadeniz gazıyla dünyanın artık bizden sorulacağını, insanlığın bizim tarafımızdan yönetilmeye can attığını, faizi indirerek enflasyonu tepetaklak edeceğimizi, TL’yi düşürüp doları uçurunca ekonomimizin şahlanacağını ve ondan 3 bundan 5 borçla Türkiye Yüzyılı’nın başlayacağını sananlar onlar değildi. Başka cingözlerdi.
Hiçbiri, sandıkları gibi çıkmadı.
Esad, Sisi, Suud ve Emirlikler’le ilgili öngörülerinde yanıldıklarını anlamaları, 10 yıl sürdü.
Ekonomiyi batırdıklarını fark etmeleri, 5 yıl aldı.
Yapmayın, etmeyin diye baştan uyaranları da savrulmakla suçladılar.
Şimdi dış güçlerle barışı destekliyor, faizin artırılmasını savunuyorlar.
Ama sorsanız; savrulan yine başkaları.
Sanıyorlardı ki Şark kurnazlığı, basiret ve dik duruştur.
Arpa ekmişler, darı çıkmış. Tek bir öngörüleri tutmamış. Fakat hâlâ açıkgöz geçiniyorlar.
Zannediyor ki uyanıklar, burunlarının dibini bile göremedikleri, kör gözlere de âyan olmamış.
Arpacı kumrusu gibi kara kara düşüneceklerine bir de kalkmış; seçim sonucunu tutturamayanları, öngörüsüzlükle suçluyorlar.
Siz misiniz, ülke yönetimindeki bunca öngörüsüzlüğün ödüllendirilebileceğini öngöremeyen!
Sanmanızı istiyorlar ki en büyük öngörüsüzlük, seçimde kimin kazanacağını bilememektir. Gerisini görememek de körlük değildir.
Demek hoşafın yağı, Tarzanları zorda bırakacak kadar kesilmiş.
https://www.karar.com/yazarlar/akif-beki/hosafin-yagi-bayagi-kesikmis-1597166
=======================
Suriyeli göçmenleri Türk toplumuna kabul ettirme çabası uzun süredir devam ediyor. Kimileri bunu “Muhacir-Ensar” diyerek dini kavramlarla, kimileri de “hümanizm” diyerek evrensellikle açıklıyor.
Hepsinin ortak noktası; toplumun hem demografik yapısını, hem sosyal yapısını toptan değiştirmek.
Bunun için birçok adım atıldı. Ama ne yaparlarsa yapsınlar Türk milletine bunu kabul ettiremiyorlar. Bütün parti tabanlarını bir araya getiren tek konu bu. Evet, işler istenildiği gibi gitmediği için yeni argümanları ortaya çıkarmaya başladılar.
Filmlerle bu işi yapabileceklerini düşünüyorlar. Bu hafta iki tane Suriyeli göçmenleri anlatan film piyasaya sürüldü. MUBİTürkiye’de yayınlanan “Müjde” filminde sadece göçmenleri kabul ettirme planını değil, daha derin planlar olduğunu görüyoruz.
Müjde (Lale Mansur), evini taşıttığı Suriyeli bir gence aşık oluyor ve birlikte yaşamaya başlıyorlar. Nasıl iletişim kuracaklarını merak ediyordum, İngilizce konuşarak anlaşıyorlar. Sanki Suriye’den gelenler dil bilen, üniversite mezunu havası yaratılıyor.
Suriyeli genç (Sayyid), Müjde’ye yemekler yapan, ona çok iyi davranan bir erkek olarak seçilmiş. Filmde Türk erkekleri ise ilgisiz olarak anlatılmış, mesela Müjde’nin oğlu bile annesiyle yalnızca telefonla konuşan, taşınmasına bile yardım etmeyen birisi.
Taşınma sahnelerinde Suriyeliler sürekli çalışıyor, ama Türkler tabi ki tembel millet olarak tanıtılıyor. Yemek beğenmeyen, işten kaçan dalavereci Türklere karşı; çalışkan, asil Suriyeliler.
Sayyid “Vatanımı isteyerek terk etmedim” diyor. Ama hikayede görüyoruz ki, sadece vatanını değil, oğlunu bile orda bırakıp gelmiş.
Müjde’nin kendisini eleştiren arkadaşlarına verdiği cevaplar tamamen Türk düşmanlığı üzerine kurulmuş.
“Suriyelilerden önce kendinize bakın” diyerek işin içinden çıkmaya çalışmaktadır. 5 milyon Suriyeli içinde istisnai kötü durumlar yaşanabilir, ama ahlaksız Türkler bunu hep yapıyorlar genel tezi ortaya çıkıyor. Suriyelilerin çocuk tacizlerini savunmak için, gece evden kaçan komşu kızını göstermektedir.
Son sahne, filmin temel amacını ortaya döküyor.
Bu sefer karşımıza linççi Türkler çıkıyor. Masum Sayyid’i ellerinde Türk bayraklarıyla linç etmeye çalışan bir güruh olarak gösteriliyor Türkler. Atılan sloganlar insanlık dışı olarak gösteriliyor.
Bütün olumlu özellikler Suriyelilerde toplanırken, Türklerle ilgili bir tane bile olumlu yönden bahsetmiyor. Bizim sokakta, basında gördüğümüz Suriyeliler kimler o zaman? Suriyelilerin yaptığı taciz, tecavüz, hırsızlık haberlerini her gün basında okuyoruz. Hatta kendi aralarında sokak ortasında çatışmaya bile giriyorlar.
Müjde, bir sahnede Sayyid’e “ Sen başıma gelen en güzel şeysin.” diyor. Lale Mansur ve onun gibi düşünenlerin başına gelebilecek en güzel şey gerçekten Suriyeli göçmenler. İstedikleri Türkiye zaten bu. Türkün olmadığı, laikliğin olmadığı bir ülke istiyorlar.
Film boyunca filmde Suriyeli bir kadınla karşılaşmıyoruz. Çocuklar ve erkekler gösteriliyor sürekli.
Suriyeliler Türkiye’ye yayılarak ve izledikleri nüfuz politikasıyla, demografik yapıyı değiştirmeye başladılar.
Bu filmde ise bunun bile yetmediği, Türk-Suriyeli evliliklerin olması gerektiği mesajı veriliyor alttan altta. Toplumsal yapıyı biraz da böyle değiştirelim diyorlar. Doğu ve Güney Doğu’da bunu örnekleri var, Suriyeli kadınlar kuma olarak ikinci, üçüncü eş oluyor. Burada ise tersten bir durum var; erkek Suriyeli, kadın Türk. Hem de büyük şehirde yaşayan okumuş, kültürlü bir Türk kadını.
Bu filmde Lale Mansur’un seçilmesi anlamlı. 2010 yılında yetmez ama evet savunan, Atatürkçüleri tutucu olarak tanımlayan birisi.
Filmde Türk bayrağının ortaya çıktığı sahneyi izlerken, Lale Mansur’un bayrak açıklaması aklıma geldi: “ İç çamaşırı gibi balkonlara, camlara neden bayrak asılır.”
45 dakikalık bir filmi, bu kadar Türk düşmanlığını nasıl sığdırabildiler diyerek hayretle izledim. Filmi izleyenler benim gibi eleştirmek için izlemişler. Bu filme ilginin az olması, bu tezleri topluma kabul ettiremeyeceklerinin bir göstergesidir.
=======================
(Ne güzel ülkede Askeri vesayet yok ve Asker siyasete karışmıyor)
Herşeyin sadece adı kaldı. İçleri ise tamamen boşaltıldı.
Adı; Yüksek Askeri Şura (YAŞ).
Gerçekte ise sivil şura. Hatta tek bir kişi. Çoğunluk orduyla hiçbir ilgisi olmayan sivil bakanlarda. Arka arlaya yapılan değişikliklerle, Askerin hiçbir söz hakkı bırakılmadı. Karar alıcı ise tek bir kişi. Aslında YAŞ' ı ve Genelkurmay Başkanlığını tamamen kaldırmak istiyorlar. Ancak gelecek tepkiden çekindikleri için işlevsiz hale getirip, fiilen kaldırdılar.
Önceden, teamül, ilke, prensip ve geleneklere göre YAŞ toplantısı 3 gün sürerdi.
Şimdi ise 1-2 saatte iş bitiyor.
Önceden askeri sekreteryası vardı. Ordu komutanları, Jandarma Genel Komutanı ve TSK'daki tüm orgeneral ve oramiraller YAŞ üyesiydi. Artık hiçbiri yok.
Genelkurmay Başkanlığının kuvvet, ordu, kolordu ve sıralı birlikleri üzerindeki tüm yetki, görev ve eşgüdümü kaldırıldı. En son askeri kamplar ve orduevleri bile MSB'ye bağlandı.
Jandarma Ordudan koparılıp kır polisi, Sahil güvenlik ise su polisi yapılıp Içişleri Bakanına bağlandı. Ne olduğu belirsiz sivil kişiler, garip ve anlaşılmaz bir şekilde askeri makamlar haline getirildiler.
► Genelkurmay Başkanı, adeta Cumhurbaşkanı askeri danışmanı oldu.
► Kuvvet Komutanları ve sıralı birlikler direk ve ayrı ayrı olarak Milli Savunma Bakanına bağlandı.
► Askeri Liseler, Askeri yargı ve Askeri Hastaneler kapatıldı.
► Harp Okulları sivil bir rektöre bağlandı.
► Harp Akademileri kapatıldı, Harp Enstitüleri olarak açılıp, sivil bir rektöre bağlandı.
► Yüksek Askeri Şura, Yüksek Sivil Şuraya döndürüldü, bazı terfi ve emeklilikleri Kuvvet Komutanları dahi Cumhurbaşkanı KHK’lerinden öğrendi.
► Yedi yılda yetiştirdiğiniz subaylar, bir ara altı ayda yetiştirilmeye başlandı.
► 30 Ağustos Zafer Bayramında, Ankara’da partili Cumhurbaskanı, İllerde ise valiler kabul ediyor tebrikleri.
► Ordu halktan kopartılıp, görünür olmaktan çıkartıldı.
► Ordunun hazırladığı projeler; bazı özel şirketlere ve kişilere verildi.
Bu liste, yapılan düzenlemeler ve diğer hususlar daha ciltlerce sıralabilir....
M.Ö. 209 yılında kurulan ve 2228 yıllık geçmişi bulunan Türk Kara Kuvvetleri, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin, devletimizin ve vatanımızın belkemiği ve asli gücüydü.
Ordumuzun temeli disiplin, eğitim, onur, saygınlık ve bağımsızlıktı.
TSK'nin saygınlığı, birliği, disiplini, milli yapısı ve kurumsal bütünlüğü, bu zorlu coğrafyadaki tek güvence ve en büyük teminatımız iken, maalesef yaşanan süreçte, TSK paramparça edilmiştir.
Ergenekon ve Balyoz süreçleriyle TSK'nın manevi saygınlığı yok edilmiş, kadim, koca ve muzaffer milli ordu, önce terör örgütü olarak ilan edilmiş, işbirlikçi hainlerce ve ortaklarınce kozmik odalarına girilip servis edilmiş, Genel Kurmay Başkanı, komuta kademesi ve tam bağımsızlıkçı ve devletçi paşalar tutuklanmış ve Ordudan tasfiye edilmişlerdir. Yerlerine iktidarca getirilen bir kısım hain soysuzların, farklı kılıklara girip ipin altında da üstünde de oynamaları sonucu yaşanan 15 Temmuz fırsat görülerek, TSK'nın maddi varlığı da paramparça edilmiştir.
En son olarak 1927 tarihli ve 1111 sayılı Askerlik kanununun kaldırılarak yerine getirilen yeni düzenleme, Türk Ordusunun ve Türk Milletinin Ordu-Millet özelliğini tamamen ortadan kaldırmaktadır.
TSK her türlü siyasi tartışmanın ve hesapların dışında ve üstünde tutulmalı, ordunun terfi, teamül ve geleneklerine tamamen uyulmalı, YAŞ ve MGK konusunda anayasaya uygun hareket edilmeli, ordu içerisinde SİYASET, MEZHEP, TARİKAT ve CEMAAT yapılanmalarına asla müsaade edilmemeli, liyakat ve ehliyete tam olarak uyulmalıdır. 1834 yılında kurulan Şanlı yuva Kuleli, Maltepe ve Işıklar gibi Askeri okullarımız, Ordumuzun beyni ve bel kemiği olup, aynı şekilde, derhal geri açılmalıdırlar. Ordudan ayrılan eğitim, yargı, sağlık, jandarma, sahil güvenlik ve diğer tüm parçalar, tekrar asıl gövdeye eklenmelidir.
Asla unutulmamalıdır ki, milli ordusu olan ülkeler ve milletler asla yıkılmazlar.
TSK ile ilgili yapılan ve yapılacak olan her türlü düzenlemelerde, ordumuzun tarihi geçmişi, saygınlığı, disiplini, milli yapısı ve bütünlüğü, bir an için dahi göz ardı edilecek olursa, bunun faturasını çok ama çok ağır öderiz. Genelkurmay, kuvvet komutanlıkları ve ordu komutanlıkları arasına, başkaca konulacak sivil kişi ve kurumların, bu yapılar arasındaki bütünlüğe zarar vereceği; teamül, prensip, liyakat ve ehliyetle değil de, başkaca sair amaçlarla yapılacak atama, terfi, disiplin ve adli işlemlerin sonuçları, tarihimizde çok acı olaylar, ağır hezimet ve yenilgilerle sabittir. Tarih boyunca bağımsızlığımızın ve özgürlüğümüzün teminatı, devletlerimizin kurucusu, Büyük Türk Milletinin çelikleşmiş iradesi, modernliğin ve gelişmenin öncüsü hep Ordumuz olmuştur.
Emperyalizmin, siyonizmin, haçlı zihniyetinin, sızmaların ve içteki hain ortak, işbirlikçi ve piyon irticai ve bölücü yapıların, feto-festö örgütünün ve ortaklarının ilk ve en büyük hedefi, her zaman TSK olmuştur.
Ergenekon, Balyoz vb. hainliklerle yara alan Ordumuzun ve Mensuplarının iade-i itibarı tam ve eksiksiz olarak yapılmalıdır. Bu nedenlerle, bedelli askerlik uygulaması son bulmalı, profesyonel ordu kumpasına ve tuzağına düşülmemeli, emir-komuta zincirine zarar verilmemeli, TSK'nin üniter, laik ve işin özelliğinden gelen özerk yapısı yeniden sağlanmalıdır.
Ne yaparlarsa yapsınlar, bu milletin yüreğindeki asker, vatan ve ordu sevgisi bitmez. Bunun için Ordu Peygamber Ocağı, Asker Mehmetçik olarak adlandırılır, askerliğini yapmayana kız verilmez ve evlendirilmezdi. Ordumuzun disiplini, milletimizin Mehmetçiğe olan sevgisi ve güveni, yüzyıllar boyunca büyük Türk Milletinin en büyük iftiharı olmuştur. Ordu millet geleneğinin en büyük tezahürü olan TSK, göz bebeğimizdir.
En son 6 Şubat depreminde perde arkasında yaşanan gerçekler bilinmektedir.
GERÇEK AMAÇ ve NIYETİ, 100 yıldır Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının niye Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef tahtasına oturttuğunu, şu anda içteki ve dıştaki tüm ortak ve işbirlikçileriyle birlikte zafer çığlıkları attıklarını görüyoruz ve biliyoruz.
Milletin bir kısmı ise yaşananlardan ve yapılanlardan tamamen bi haber...
Herkesin bir hesabı varsa, bir de hesap sahibinin hesabı var.
Bakalım görelim Mevlam neyler, neylerse güzel olur.
Gelin binmiş deveye, gör kısmeti nereye...
=======================
4 Ağustos 2023
* Bu sene verilen YAŞ kararları konusunda ( E) Dr. General Cihangir Dumanlı’nın 4. Ağustos 2023 tarihli internetteki gruplara dağıttığı yazısı aşağıdadır.
Bu yılın Ağustos YAŞ’ı sekiz sivil ve dört askerle toplandı. Görev alanları general/amiral terfileri ile ilgisi olmayan, CB Yardımcısı, Adalet, Dışişleri, Hazine Ve Maliye, İçişleri ve Milli Eğitim Bakanları TSK’nın yeni komuta kadrosunu belirlediler. K.K.K.lığı yapmamış bir ordu komutanını Genelkurmay Başkanı yaptılar. Hayırlı olsun.
Şimdi sorulması gereken sorular şunlar:
1) Askeri bilgi ve deneyimleri sınırlı bu Bakanlar terfilere hangi kriterlere göre karar verdiler?
2) Terfi edenlerin mesleki yeterliliklerini nasıl değerlendirdiler?
3) Bütün diğer kurumlarda olduğu gibi TSK’da da kendi siyasi görüşlerine yakın olanları mı tercih ettiler?
4) Terfi edecek albay ve general/amirallerin mesleki performanslarını yakından
değerlendirebilecek durumdaki orgeneral/oramiraller YAŞ’tan neden çıkartıldı?
5) Bundan sonra terfi sırasındaki albay ve general/amirallerin mesleki yeterliliklerini kendi komutanlarına göstermek yerine iktidar partisine yakın görünme çabaları nasıl önlenebilecek?
6) Kuvvet komutanlığı yapmamış bir orgeneral Genelkurmay Başkanı yapılarak askeri hiyerarşi ve gelenek niçin bozulmuştur?
7) Siyasi iktidar değişirse yeni iktidar bu general/ amiralleri “ eski iktidarın adamları” olarak görmeyecek mi?
8) Bu orduya siyasetin sokulması değil midir?
Bir orduya siyasetin sokulması o orduya yapılabilecek en büyük kötülüktür. Harp tarihi bunun acı örnekleri ile doludur.
Bu YAŞ 15 Temmuz han darbe girişimden hemen sonra (31 Temmuz 2016’da) yayınlanan
ve TSK’nın yapısında köklü değişiklikler yapan 669 sayılı KHK’nın gereğidir. Bu kapsamda YAŞ’ın yapısı değiştirilerek orduya siyasetin girmesine olanak sağlanmıştır.
TSK’da yapılan değişiklikler “yeni bir darbe girişiminin önlenmesi” veya “silahlı kuvvetlerin sivillerce kontrolü” amaçlarını aşmış, iktidarın kendi ordusunu oluşturma çabasına dönerek doğrudan TSK’ya zarar verici boyuta ulaşmıştır.
Devletin diğer kurumlarında liyakat yerine sadakatin esas alındığı bir gerçektir. Diğer kurumların siyasileştirilmeleri de sakıncalı olmakla birlikte aynı şey TSK’da yapılırsa 84 milyonun güvenliği demek olan ulusal güvenliğimiz tehlikeye girer ve telafisi imkânsız kötü sonuçlar doğurur. Belirsizlikler ve risklerle dolu uluslararası güvenlik ortamında böyle bir şeyin yapılması büyük yanlıştır.
Yeni komutanlara başarılar dilerim, selefleri gibi orduyu siyasete alet
etmemelerini; hükümetin değil, devletin ordusu olduğunu unutmamalarını umarım.
=======================
670 ila 740 arasındaki Türk Tarihi sansürlüdür, neden biliyor musunuz?
Çünkü din kardeşlerimiz Araplar tarafından;
1- 100.000’in üstünde Türk katledilmiştir.
2- 50.000’in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır.
3- Şehirler yağmalanmış, ganimet diye halkın her şeyi talan edilmiştir.
4- Tüm zenginlikler, tarihi eserler yok edilmiş, yakılmış, yıkılmıştır.
5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan Talkan Katliamında 40.000 Türkün kesilerek 24 km yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır (Tarihte örneği çok azdır.)
6- Aynı şekilde Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları kesilmiş, nehrin suyu kıpkızıl olmuş, cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır.
7- "Teslim olursanız canınız bağışlanacak" sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş, "Şeriat söz tanımaz" denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.
8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir.
9- Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden dahi görmemişlerdir.
10-Bu tarihi gerçekler "islam etkilenmesin" düşüncesiyle gizlenmekte, bahsedilmemektedir...
https://twitter.com/i/status/1687533983637110788
=======================
Babası ölünce, kalan mal’ları bölüşmek İçin kardeşi Fatih Erbakan’a başvurur...
Fatih Erbakan, ablasına,
"Şer’i İslam Hukuk"una göre,
""Ben 2 pay alırken, Sen 1 pay alacaksın"" der..
Bunu duyan Zeynep Erbakan,
birden laik oluverir ve o beğenmediği Atatürk’ün ona sağladığı imkanlardan yararlanmak için,
"Laik" Türkiye Cumhuriyeti’nin Mahkeme’lerine,
dava açar ve mirastan eşit pay ister ve alır...
Daha sonra, kocasından şiddet gördüğünü iddia ederek, Laik Cumhuriyetin Mahkemelerine tekrar başvurur...
Oysa şeriatta kadın dövmek mübahtır...
Zeynep Erbakan sonra da ABD'ye yerleşir...
Buradan çıkan sonuç şudur:
Tüm İSLAMCI DİN TACİR'i YOBAZ'lar SAHTEKAR'dır...
Yaşadığı DİN'i kabul, işine ve çıkarına gelmediğinde, hiç utanmadan, kabul ettiği ŞERİAT'ı reddedip,
Ulu Önder ATATÜRK'ün getirdiği LAİK, İNSANİ
kanunlara sığınacak kadar da, inandıklarını reddedecek AHLAK'tadır...
=======================
Bir çoğu boğularak hayatını kaybetti.
https://twitter.com/i/status/1687724517639049216
=======================
https://twitter.com/i/status/1687478865529094145
=======================
@NevzatNevzatC
Cengiz İnşaat’a 30 kez,
Kolin İnşaat’a 36 kez,
Makyol İnşaat’a 24 kez,
Kalyon Holding’e 19 kez,
Limak İnşaat’a 19 kez vergi muafiyeti geldi!
#ZamGeldi
Mehmet Şimşek, gerçeği söylemek yerine reisinin eteğini öperek, “Bütçe açığının sebebi Emekliler.” dedi.
Bu sıfat tarihe geçti!
=======================
📍Danimarka’da yaşayan Pakistanlı sığıntılar:
👉 Siz 1 çocuk yapıyorsunuz biz 5. Nüfusunuz 5 milyon, 10 yıl içinde ülkenizi ele geçireceğiz.
👉 Burası da Pakistan diyarı olacak. Ülkenize el koyacağız.
https://twitter.com/i/status/1687765560375857152
=======================
| Grup eposta komutlari ve adresleri | : | |
| Gruba mesaj gondermek icin | : | ozgur-gundem@googlegroups.com |
| Gruba uye olmak icin | : | ozgur-gundem+subscribe@googlegroups.com |
| Grup kurucusuna yazmak icin | : | 0raj.p0yraz@neomailbox.net / oraj.poyraz@openmail.cc |
| Grup Sayfamiz | : | https://groups.google.com/g/ozgur-gundem/ |
| Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz | : | http://orajpoyraz.blogspot.com/ |
Özgürlük adam, henüz yeni kurdum.Siyasi iktidarın sürekli yasakladığı, polisiye önlemler ile gizlemeye çalıştığı şeyleri burada biriktireceğim. Videolar, resimler, makaleler falan. | : | http://insulaelibertatis.com/ |
| Eposta adresleri (Derdiniz varsa buradan ulaşın.) | : | 0raj.p0yraz@neomailbox.net oraj.poyraz@openmail.cc HvLWPtIjJR8X@protonmail.com 0PjukdvspdUh@mail2tor.com |
| Tor ağı üzerindeki web siteleri Darkweb diye bilinir, TorBrowser kullancaksınız. | : | http://45m2jpfwn6ydfrqyhw5jbqszyip45pvi6m2cyo3722wyhur6yuitgbyd.onion/ http://kbq4ghhydumvhgvwkccbad5g7ae2yho6a4llxuy2z4oa6dox6gjtngad.onion/ |