İNSANLIK VİRÜSLER OLMADAN EVRİMLEŞEMEZDİ: BİZİ BİZ YAPAN VİRÜSLERLE TANIŞIN!
İSTANBUL VALİLİĞİNDEN 39 İLÇEYE SOKAK KÖPEKLERİNİ TOPLAYIN TALİMATI
ÇİNLİ PREMİUM ELEKTRİKLİ SUV VOYAH FREE TÜRKİYE’DE: İŞTE FİYATI VE ÖZELLİKLERİ
ÇOCUĞA CİNSEL İSTİSMARDA BULUNAN İMAMIN CEZASI BOZULDU: 'GÖNÜLLÜ VAZGEÇTİ'
ÖZGÜR DEMİRTAŞ, ‘MAALESEF’ DİYEREK OLACAKLARI TEK TEK SIRALADI
10 KENTİLYON DOLARLIK ALTIN, DEMİR, NİKEL YÜKLÜ ASTEROİT ULAŞILABİLECEK SEVİYEYE YAKLAŞTI
100 YILDIR GEREĞİ YERİNE GETİRİLEMEMİŞ LOZAN’IN GİZLİ OLMAYAN İKİ MADDESİ
5 TONUN ÜZERİNDE KOKAİN ELE GEÇİRİLDİ: ‘VARIŞ NOKTASI TÜRKİYE ‘YDİ’
5 YAŞINDAKİ KIZ ÇOCUĞUNUN ELİNİ SIKMAMIŞTI… CÜBBELİ: CAİZ BİR ŞEY DEĞİL
ABD TALEP ETMİŞTİ… KARADENİZ ISINIRKEN TÜRKİYE’DEN RUSYA’YA YAPTIRIM MI?
ABD'NİN TEKELİNİ TÜRKİYE KIRDI! 'TÜRK SİHA'LARIYLA BİRLİKTE İHRAÇ EDİLEBİLİR'
ABDURRAHMAN UZUN, TASARRUF YAPILMASINI İSTEYEN İKTİDARA YÜKLENDİ:
AFRİKA’DA DEĞİŞİM RÜZGARI: BİR ÜLKE DAHA FRANSIZCAYA SIRTINI DÖNDÜ
AKBELEN ORMANI’NDA MADEN ŞİRKETİNİ KORUYAN JANDARMA TOPRAĞINI SAVUNAN HALKA BİBER GAZI SIKTI
ALİ ERBAŞ’IN KIZI ÇOCUKLARININ GİTTİĞİ ÜLKE SAYISINI AÇIKLAYIP DERT YANDI
AMSTERDAM’DA YOLCU GEMİLERİNİN ŞEHİR MERKEZİNE GİRİŞİ YASAKLANDI
ANTİ-EVREN NEDİR? ANTİ-EVRENİN VARLIĞI KARANLIK MADDE SORUNUNU ÇÖZEBİLİR Mİ?
ARALIKLI ORUÇ İLE İLGİLİ DİKKAT ÇEKEN ARAŞTIRMA: DİYABET RİSKİNİ ARTIRIYOR
ASELSAN, TÜRKİYE’NİN İLK MW ÜSTÜ RÜZGAR TÜRBİNLERİNİ ÜRETİYOR
ASKERLER BOYKOT EDİYORDU: 'PROTESTOLAR ORDUYA ZARAR VERİYOR'
AVRUPA YOLLARINDA, HER 60 KİLOMETREDE BİR ELEKTRİKLİ ARAÇLAR İÇİN ŞARJ İSTASYONU OLACAK
BİR VATANDAŞ, KEBAPÇININ ÖNÜNDE OLUŞAN SIRAYI BÖYLE KAYIT ALTINA ALDI:
BİZE ZAFER DİYE YUTTURULAN LOZAN HEZİMETİNİ CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’DAN DİNLEYELİM!
BEYOĞLU CİHANGİR‘DE ‘HIZLI FLÖRT DEĞİŞTİRME’ İDDİASIYLA HEDEF HALİNE GETİRİLEN KAFE KAPATILDI
BMGK KUTSAL KİTAPLARA ŞİDDETİ ‘ULUSLARARASI HUKUKUN İHLALİ’ SAYAN TASARIYI ONAYLADI
CENGİZ HAN, BUHARA’YI KUŞATTIĞINDA, FIRTINAYA DAYANAMADI, BU YÜZDEN ŞEHİR SAKİNLERİNE ŞÖYLE YAZDI:
CEYLANPINAR’DA İKİ POLİSİN ÖLDÜRÜLMESİ: KOCA İSTİHBARAT YALAN MI SÖYLEYECEK?
ETYEN MAHÇUPYAN: BAŞARISIZ 2016 DARBE GİRİŞİMİ ASIL DARBEYİ KEMALİZM’E VURMUŞ OLABİLİR Mİ?
ETYEN MAHÇUPYAN: LAİK CEMAAT ARTIK HİÇ İKTİDAR OLAMAYACAK MI?
ETYEN MAHÇUPYANBAŞARISIZ 2016 DARBE GİRİŞİMİ ASIL DARBEYİ KEMALİZM’E VURMUŞ OLABİLİR Mİ?
FLORİDA KIYILARINDA 38 DERECEYİ AŞAN OKYANUS SUYU SICAKLIĞI REKOR OLABİLİR
GAZETECİLERİN GÖZALTI HABERİNE GÖZALTI. GEREKÇE: SAVCI İLE HAKİMİN KARI KOCA OLDUĞUNU YAZMAK
HİNDİSTAN’DA İKİ KADININ ÇIPLAK ŞEKİLDE SÜRÜKLENİP TACİZ EDİLDİĞİ GÖRÜNTÜ TEPKİ TOPLADI
HALİL KONAKÇI ADLI İMAM, CUMHURİYETİ YIKMAK İÇİN AÇIK AÇIK HİLAFET ÇAĞRISI YAPIYOR!
HASTA MAHPUS ÖZGE ÖZBEK’İN EŞİ: HUKUKSUZ BİR ŞEKİLDE ÖLÜME TERK EDİLİYOR
HERKES KAFASINA GÖRE BU GERÇEK İSLAM DEĞİL, O GERÇEK İSLAM DEĞİL DİYOR.
HUKUKÇULAR: ARTIK POLİS DEVLETİ DEDİĞİMİZ OLGU GERÇEKLEŞMİŞ DURUMDA
KAN DONDURAN GÖRÜNTÜLER: YÜZLERCE EYLEMCİ İSVEÇ’İN BÜYÜKELÇİLİĞİNİ BASTI
LÜBNAN’DA 3 ÇOCUK ANNESİ ZAİNAB ALİ ZAİTER, KUZENİ MUSA HASAN ZAİTER İLE EVLİYDİ.
LOZAN ANTLAŞMASI NEDİR, MADDELERİ NELER? LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI NE ZAMAN İMZALANDI, KAÇINCI YILI?
MALDİVLER’İN, RUSYA’YA GÖNDERİLEN ÇİPLERİN "SEVKİYAT NOKTASI" OLDUĞU İDDİA EDİLDİ
MARGARET ATWOOD’DAN YAPAY ZEKA ŞİRKETLERİNE ÇAĞRI: YAZARLARA TAZMİNAT ÖDEYİN
MELİH GÖKÇEK TWEET ATTI, HASTANE YÖNETİMİ RENKLİ DÖŞEMELERİ KAPATTI
NİJER’DE DARBEYİ DESTEKLEYENLER NEDEN RUSYA BAYRAKLARI SALLIYOR?
NÖROBİLİMCİLERE GÖRE STRESLİ ANLARDA İMDADINIZA KOŞACAK DÜNYANIN EN RAHATLATICI 20 ŞARKISI
NACİ KAPTAN: KARŞI DEVRİM * HOLDİNGLEŞEN TARİKATLAR, CEMAATLER 4
NOSTRADAMUS‘UN 500 YIL ÖNCEKİ KEHANETİ DOĞRU ÇIKTI! ‘DECCAL GELİYOR’ DEMİŞTİ...
ORDU’NUN FATSA İLÇESİNDE DOKTORU DARBETTİĞİ İLERİ SÜRÜLEN KİŞİ TUTUKLANDI.
PARMAK UCUNDAN ALINAN KANLA ALZHEİMER’IN ERKEN TEŞHİS EDİLMESİ MÜMKÜN OLABİLİR
PROF. DR. GÖRÜR’DEN ELEŞTİRİLERE YANIT: SİZİ KENDİM ENGELLEYİP ÜZMEK İSTEMİYORUM
RİZE DEVLET HASTANESİ ACİL SERVİSİ’NDE SİLAHLI SALDIRI: BEŞ YARALI
SİCİLYA AÇIKLARINDA 5,3 TON KOKAİN YAKALANDI: GEMİNİN SON DURAĞI TÜRKİYE
SKANDAL ORTAYA ÇIKTI: TÜRK DİL KURUMU DA ‘TÜRKİYELİ’ OLDU... YAYINEVLERİYLE BAŞLADI
SLOVEN FİLOZOF ZİZEK, BARBİE VE OPPENHEİMER’I YAZDI: BARBİE GERÇEKLİKLE BAŞA ÇIKAMAZ
SORU İNANAN MÜSLÜMANLARA KARŞILIK İNANMAYANLAR NE KAYBETMİŞTİR, MÜSLÜMANLAR İSE NE KAZANMIŞTIR?
TÜİK VERİLERİ ORTAYA KOYDU: TÜRKİYE’YE GÖÇ EDENLER AZALDI, KAÇANLAR ARTTI
TÜGVA YÖNETİCİSİ ‘ÇOCUĞA CİNSEL İSTİSMAR’ DAVASINDAN SERBEST BIRAKILDI
TÜRKİYE’NİN YENİ SİLAHI "UÇA" DÜŞMANIN ELİNİ KOLUNU BAĞLAYACAK
TÜRK BOĞAZLARI VE MONTRÖ TÜRK BOĞAZLARI SÖZLEŞMESİ | KILAVUZ KAPTAN ALİ CÖMERT
BARIŞ TERKOĞLU: MİLLETE KOYU VERİR Mİ DERKEN CENGİZ İNŞAAT’I KOYUVERDİ
TÜRK YUMURTALARINDA KANSEROJEN MADDE BULUNDU: ÜLKE AYAĞA KALKTI
TIP DÜNYASI ŞAŞKIN: DOKUZ AY ÖMRÜ KALMIŞTI, ADAYA TAŞININCA 45 YIL DAHA YAŞADI
TIP DÜNYASINI TERS DÜZ EDEN HÜSEYİN ÇEVİK, NASIL S*ÇILMASI GEREKTİĞİNİ ANLATIYOR..
TRANS DOKTOR LARİN KAYATAŞ, MAHKEME KARARIYLA MESLEĞİNE DÖNÜYOR
VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR NE ANLAMA GELİYOR VE HANGİ BÖLGEYİ KAPSIYOR?
=======================
"LGBTİ+ propagandası" yaptığı gerekçesiyle hedef alınan ve hakkında soruşturma başlatılan ‘Yas ve Haz’ isimli sergi, kapanış tarihini öne çekti. Serginin sitesinde yer alan ziyaret tarihi bilgisinin 30 Temmuz’dan 18 Temmuz’a çekildiği görülüyor.
Artı Gerçek - Odunpazarı Modern Müze‘de (OMM) 7 Eylül 2022’de ziyarete açılan ‘Yas ve Haz’ sergisi hakkında “LGBT propagandası” iddiasıyla soruşturma açıldı. Sergiye ev sahipliği yapan OMM, “yeni sergi hazırlıkları” sebebiyle modern sanat müzesinin 18 Temmuz’dan itibaren kapatıldığını duyurdu.
10 aydır ziyarete açık olan sergi sosyal medyada LGBTİ+ karşıtları tarafından hedef haline gelmiş, Eskişehir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, sergi hakkında soruşturma başlatmıştı.
Daha önce son ziyaret tarihi 30 Temmuz‘un olarak belirlenen serginin, OMM’nin sitesinde kapanış tarihi 18 Temmuz olarak değiştirildi.
Yas ve Haz isimli serginin detayları şöyle:
İnsan bedeninin çağdaş sınırlarını, geçmişten günümüze sahip olduğu duygulanımsal ve sosyal rolünü, birbiriyle çelişen temalar etrafında anlatan ‘Yas ve Haz’ başlıklı sergi, yerli ve yabancı 38 sanatçıyı bir araya getiriyor.
Resimden fotoğrafa, heykelden video ve yerleştirmeye (enstalasyon) uzanan çeşitli disiplinlerde üretilmiş eserlerin yer aldığı karma sergi; toplumun değişen değer ve normlarına beden üzerinden ayna tutuyor.
İnsana ait mutluluk, beğeni, üzüntü, öfke, korku, şaşkınlık, iğrenme, küçümseme ve utanç gibi duyguların, bedende aynı anda yas ve haz gibi çelişkili hallerde karşılık bulduğu mekanizmalara odaklanıyor. (KÜLTÜR SANAT)
=======================
1- Yıl 1994 Alpaslan Türkeş mal beyanında bulunuyor, TBMM Mal Varlıklarını Araştırma Komisyonu’na.
Sadece 2.5 milyar TL’nın olduğunu söylüyor (TL’ından daha 6 sıfırın atılmamış) ve bir de milletvekili maaşı.
4 Nisan 1997’de ölüyor.
Öldükten sonra çocukları miras yüzünden birbirlerine giriyorlar ve İngiltere bankalarında yüz binlerce Mark, Sterlin ve Dolar çıkıyor.
Bu şahıs ‘Türk milliyetçisi’ olduğunu söylüyor. Milliyetçisi olduğu milletini soyuyor, paraları da başka ülkelerin bankalarına gizli hesaba yatırıyor.
2- Gelelim ikincisine. Bu da hem millici, hem de Müslüman Necmettin Erbakan.
Bu şahıs da yine TBMM komisyonuna 1969’da beyan da bulunuyor.
Mal beyanında:
İstanbul Fatih’te bir apartman ve bir arabasının olduğunu beyan ediyor ve bir de bir motor şirketinde küçük bir hissesinin olduğunu söylüyor.
Bu muhterem şahıs da 27 Şubat 2011’de ölüyor.
Bu şahsın çocukları da miras için mahkemelik oldular.
Bu Müslümanın da bakın neleri varmış?
Balıkesir, Ankara, İstanbul da toplam 17 bin 673 m2 arsa.
Bu illerde 6 adet daire.
Altınoluk’ta 40 bin m2 üzerinde oturmuş 216 metrekarelik villa.
Üç yazlık ev, 421 bin Dolar, 532 bin İsviçre Frangı, 611 bin Alman Markı ve 148 kilo da altın.
Bu Müslüman bu mal varlığını 1994’te bildirir ve kimse sormaz, “25 yılda bu serveti nasıl kazandın ve hangi vergileri verdin?”diye!!
Yine bu mal beyanının içerisinde bakın neler yok:
İstanbul’da 12 milyon dolarlık yalı, Ankara’da 11 katlı bina, Konya’da çeşitli sanayii kuruluşları ve kayıp trilyon davası.
Bunlar sadece çocuklarının mahkemelik olmaları nedeni ile ortaya saçılan hırsızlık malları. Daha neler çalmıştı bu hırsızlar bilinmez.
3- Bu gün de Türkiye’nin başında bu hırsızların devamı var.
AKP ve MHP.
Ne demişti Bilal oğlan:
“Babacığım sıfırlayamadım, 30 milyon Euro var ama akşama onu da kaldırırım.
Sabahtan akşama kadar para taşıyor üç kişi, hala 30 milyon Euro kalmış.
Bunun yaptığı hırsızlık TC kurulduğundan beri ne kadar hırsızlık yapılmış ise onların toplamı kadardır. Varın hesabını siz yapın.
İşte Türkiye insanı bunların peşine takılıyor, bunlara soyuluyor.
Bu toplum soyuldukça milliyetçilikleri artıyor, imanları güçleniyor.浪
Geldiğimiz noktada kasa tam takır oldu, hazineyi de boşalttılar. Hala yalanlarına ve kandırmalarına devam ediyorlar. hala milliyetçiler, hala dindarlar. Kendileri gibi çalmayanlar vatan haini, devlet / millet düşmanı.來
Peki bu millet hak ediyor mu?
Daha fazlasını bile hak ediyor.
Kuran yırttılar, Muhammed’in karikatürünü yaptılar diye sokaklara dökülür ama sofrasındaki ekmeği çalanlara, emeğini, alın terini sömürenlere, ülkesini satanlara koşulsuz iman ederler.
Yakışıyor size bu din, bu milliyetçilik⁉️
=======================
Silivri’nin Kavaklı İlköğretim Okulu’nda karne günü gökkuşağı fonu önünde öğrencileriyle fotoğraf çektiren 33 yıllık öğretmen Ahter Nur, çocukları kullanarak LGBT propagandası yapmakla suçlandı, adı ve fotoğrafları eşliğinde medyada “LGBT terörü” başlıklarıyla linç edildi. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, haberler üzerine öğretmene “kötü örnek” diyerek hakkında soruşturma açıldığını duyurdu. Serbestiyet’in gerçek hikayesini yazdığı fotoğrafla ilgili MEB’in soruşturması sonuçlandı: Ahter Nur Öğretmen, soruşturma sonrası hiçbir cezai işlem olmaksızın görevine iade edildi.
Serbestiyet
24 Temmuz 2023
Olay 2022-2023 eğitim öğretim dönemi sonunda Silivri’nin Kavaklı Mahallesi’ndeki Kavaklı İlköğretim Okulu’nda meydana gelmişti. Sınıf Öğretmeni Ahter Nur, karne töreninde öğrencileriyle gökkuşağı fonu önünde hatıra fotoğrafı çektirmişti.
Sosyal medyaya düşen fotoğraf üzerine öğretmen hakkında LGBT linç kampanyası başlatıldı.
Yeni Şafak gazetesi fotoğrafı; “Tehlike okullara kadar ulaştı, karne günü büyük rezillik. Silivri Kavaklı İlköğretim Okulu’nda görevli ‘Ahter Nur’ isimli öğretmen karne günü küçük yaştaki öğrencilere LGBT paçavrasının önünde fotoğraf çektirdi”, Sabah Gazetesi “LGBT terörü: Sınıf öğretmeninden büyük skandal çocukları sapkınlığa alet etti” başlıklarıyla haber yaptı.
Bu haberlerle harekete geçen Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin de öğretmen hakkında soruşturma açıldığını duyurmuştu:
“Bu tür kötü örnekler kocaman yürekli öğretmenlerimizi de rencide ediyor. MEB ailesinin hukukunu korumak birinci vazifemiz. İlgili kişi hakkında yasal süreci başlattık.”
Fotoğrafın hikayesini Serbestiyet ortaya çıkarmıştı.
LGBT propagandası olduğu iddia edilen pano, sınıf velilerinden biri tarafından önceki yıl gökyüzünü temsil edecek şekilde dikilmişti ve geçtiğimiz yıllarda da karne gününde kullanılmıştı.
Mavi zemin üzerindeki fonda güneş, bulut ve gökkuşağının yanı sıra “Karne Günü Hatırası” yazıyordu. Gökkuşağının başarıyı simgeleyen şeritleri yere kadar uzanıp, yerde bir çikolata sepetinde son buluyor ve karne alan öğrenciler de sepetten bir çikolata alıp, fonun önünde fotoğraf çektirmişti.
Okul yönetimi ve öğretmen Ahter Nur, masraf olmaması diye geçen sene velinin diktiği fonu bu sene de karne günü fotoğraf çekimlerinde tekrar kullanmaya karar vermişti.
Mavi zemin sınıftaki tahtaya asıldı, bulut ve yere kadar uzanan gökkuşağı şeritli kumaş mavi zeminin üzerine yerleştirildi. Sadece geçen yılki çikolata sepetli final yapılmamıştı. Fotoğraf çektirilirken bulut da düşmüştü
14 Mayıs seçimlerinde aynı okulda sandık görevlisi olan Ahter Nur Öğretmen, okulun bir velisinin yaşlı bir yakınıyla beraber oy kullanma kabinine girmesine izin vermemiş, kendisine husumet besleyen aynı veli, fotoğrafı medyaya göndererek LGBT linç kampanyası başlatmıştı.
Bakan Tekin’in açıklaması ve talimatı sonrası aynı hafta Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri okula gelerek Ahter Nur Öğretmen’in, velilerin ve idarecilerin ifadelerine başvurdular.
Yürütülen soruşturma sonrası herhangi bir “suç” unsuru tespit edilemezken, Ahter Nur Öğretmen hakkında herhangi bir cezai işlem uygulanmadan göreve iadesine karar verildi.
=======================
AB dışişleri bakanları Brüksel’de Almanya’nın talebiyle Türkiye’yi konuştu. Almanya Dışişleri Bakanı Baerbock, Türkiye’nin AB ile müzakerelerinin, hukukun üstünlüğü ve insan hakları gibi temel konulardaki eksiklikler nedeniyle"derin dondurucunun derinlerinde" olduğunu söyledi: "Naif değiliz ve zor bir dönemden geçiliyor diye Ankara’ya hediyeler verilemez.” AB Yüksek Temsilcisi Borrell, vize serbestisi ve Gümrük Birliği konusundaki bir soru karşısında "Türkiye-AB ilişkileri tek yön yol değil, her iki tarafın da beklentileri var" diyerek Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’e işaret etti.
Serbestiyet
21 Temmuz 2023
Brüksel’de düzenlenen Avrupa Birliği (AB) dışişleri bakanları toplantısında Almanya’nın talebi üzerine Türkiye ile ilişkilerin geleceği konusu masaya yatırıldı.
Toplantıda konuşan Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, AB’nin Türkiye ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmesi gerektiğini söyledi.
Türkiye’yi AB’nin “kolay olmayan, ancak küresel açıdan stratejik öneme sahip doğrudan komşusu” diye nitelendiren Baerbock, mayıs ayında Türkiye’de düzenlenen seçimlerden sonra Türkiye ile işbirliğinin stratejik olarak yeniden ele alınması gerektiğini vurguladı.
Alman Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin hukuk devleti olmaktan ve insan haklarının gözetilmesinden oldukça uzak olduğuna da işaret ederek “naif değiliz, zor bir dönemden geçiliyor diye Ankara’ya hediyeler verilemez” dedi.
Baerbock, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden canlandırılmasını talep ettiği AB ile müzakerelerin, hukukun üstünlüğü ve insan hakları gibi temel konulardaki eksiklikler nedeniyle “derin dondurucunun derinlerinde” bulunduğunu belirtti.
“Hak savunucuları zindanlarda yatarken AB’ye üyelik milim ileriye gidemez”
Brüksel’deki AB dışişleri bakanları toplantısında konuşan Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn da, bir yandan Türkiye’nin Tahıl Koridoru Anlaşması’nın sonlandırılmasının ardından bu konuda Rusya’ya baskı yapabilecek tek ülke olduğunun altını çizdi. Öte yandan Asselborn, “İnsan hakları savunucuları zindanlarda yatarken, AB’ye üyelik konusu milim ileriye gidemez” diye konuştu.
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell, toplantısı sonrasında yaptığı basın konferansında “Bugün Türkiye meselesini ele aldık. Bu konu, Avrupa Birliği Komisyonu ile birlikte hazırladığımız raporda da yer alacak” dedi, AB’nin Türkiye’den beklentileri, vize serbestisi ve Gümrük Birliği’nin modernizasyonu konusunda neler planladığı sorusu üzerine de Borrel, AB-Türkiye ilişkilerinin tek yönlü bir yol olmadığını söyledi, 2018’den beri dondurulan ilişkilerin yeniden canlanması için temel konuları Doğu Akdeniz ve Kıbrıs olarak sıraladı. Doğu Akdeniz’de gerilimden uzak kalıcı bir ortamın sağlanmasının bölge güvenliği ve istikrarı için büyük önem taşıdığını söyleyen Borrell, Kıbrıs meselesinin de aynı şekilde anahtar konu niteliğinde olduğunu belirterek sorunun Birleşmiş Milletler kararlarıyla uyumlu şekilde çözülmesi gerektiğine vurgu yaptı.
https://serbestiyet.com/haberler/naif-degiliz-turkiyeye-hediyeler-verilemez-136417/
=======================
=======================
"Nice sevgili azizler, sinagoglarda ve kiliselerde!
Nice nefret dolu düşmanlar, camilerin safında!"
=======================
26 Temmuz 2023, 15:54 yayınlandı 26 Temmuz 2023, 16:04 güncellendi
İktidar Para birimini değiştirmeyi mi planlıyor?
Para, insanlığın ilk gazetesidir.
Galibiyet ve acılar paranın üzerine kazınır, hükümdarlar kendilerinin tahta çıktıklarını, iktidarlarını paranın üzerindeki figürler ve yazılarla halka duyururlardı…
Ekonomi uzmanlarının uyarıp olacakları söyleyerek çözümler sunmasına kulak tıkayan iktidar Türk Lirası’nın değersizleşmesini mi istiyor? Yükselen enflasyon, durmak bilmeyen zamlar, yoksullaşan vatandaş yanı sıra parasına para katanlar…
Bol sıfırlı rakamlara erişti tüm fiyatlar, gıda, akaryakıt, giyim, sağlık vs…
Dolar karşısında “Faiz sebep enflasyon sonuç” diretmesi ile izlenen yanlış politikaların sonucunda Türk Lirası eriyor, batıyor algısı ile bunaltılan ekonomide en büyük banknot olan 200 TL’nin üzerinde bir yeni banknot ihtiyacına kapı aralanıyor.
İç ve dış hainlerin işbirliği ile yapılan ekonomik saldırı; değersizleştirme ve boş vermişliğin perde arkasında iktidarın “TL dibe battı” diyerek “İslam parası” çıkarmak mı var?
Türk varlıklarının genel çoğunlukla İslami ülkelere satışlar, ülkeye nüfusun resmi rakamlarına göre yüzde 20 sığınmacı, kacaklar ve mülteciler bu işin alt yapılandırması mı?
İktidar Para birimini değiştirmeyi mi planlıyor?
Ekonomide bu taarruzlar aslında TÜRK LİRASINA ki; düşüncesizce muhalefet yapılmamalıdır…!
İktidara bu koz verilmemelidir.
Elbette beceriksizlik, başarısızlık, yolsuzluk, yoksulluk, hainliği ve bozulan ekonomiyi eleştireceğiz ama; Türk Lirası bize Mustafa Kemal’in emaneti…
Bir devletin parası kurucusunun resmiyle devam ediyorsa, o parada yani gazetede dünya milletlerine,
“Ben hala aynı kurucu felsefedeyim.”mesajı verilir.
“Naslar neyi gerektiriyorsa onu yapcağız”diyen bir Cumhur başkanı ve şeriatçı kadimler ile birlikte düşündüğünüzde aslında çok da görünen köy niteliğinde…
Medya okur yazarı olmanın önem kazandığı günümüzde satır aralarında gizleneni okumalıyız.
Siyasal İslam, sosyal demokrasi ile değişime gidiyorken bu gidişte onlara yol yapmamak gerek…
Erdoğan’ın, “sığınmacıları asla geri göndermeyeceğiz” demesinin yanında futursuzca çok cüretkar artan hilafet çağrıları ve ümmet vurgusunu da alt alta koyduğumda, karşı devrimcilerin hedeflerine adım adım yaklaştıkları, anayasa üzerinde yapılmak istenen düzenlemeler, okullara imam atanması aslında pekde kılavuz istemeyen gerçeklerin perde arkası gibi…
Öyle ya,
Bir ümmet varsa, bu ümmete bir de yeni para birimi gerekir mi? diye düşündürdü…
Sığınmacı göçü ile şeriat düzenini getirmek daha kolay olacak diye İslami şeriatçı kadimlerin stratejik hamleleri, anayasa değişikliği ajandası tamamen Laik Cumhuriyet ve Türkiye Devletinin kolonlarını dinamitlemektir.
İçinden çıkılamaz duruma kasten soktukları ekonomiyi düzeltme çabasının olmadığı da dikkatten kaçmıyorken aslında amaç zaten bu durumdan kendine pay çıkarmak mı?
► Kim bilir?
Ancak ne istediğimize ve nasıl istediğimize de dikkat etmeliyiz.
Eleştirirken karşı tarafın, “TL boka battı artık yeni bir para ihtiyacı” diyebilmelerine yol açmadan,
Türk lirasına sahip çıkmalı…! Türk lirası bize M. Kemal’in kurduğu Cumhuriyetin armağanı ve emanetidir…
Türk Lirası’nda Cumhuriyet tarihi boyunca eksilmeyen ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu ulu önderimiz GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün silüeti sembolü; cihana tam bağımsız, laik, üniter Türkiye’yi ve bunu korumak için savaşmaktan çekinmeyecek bir milleti her daim hatırlatmak için vardır.
Türkiye Cumhuriyeti kurucu felsefeyi korumak ve kollamak görevi verilen siyasetin muhalefet partileri kendi koltuk savaşları ile boğuşurken ülkenin içinde bulunduğu ve gelecekte ülkemizi bekleyen kaçınılmaz ekonomik, ticari ve göç mühendisliği etkileri adeta gözden uzak tutuluyor.
Kimsenin görmediklerini görmek için kalabalıklardan baktığı yere değil, kimsenin bakmadığı yere bakıp fark yaratmalı belki de kim bilir?
Biz bu ülkeyi partilerle de kurmadık elbette bunun yanı sıra kurucu felsefeyi ilke edinenler ile yol almak ve Siyasal İslamın karşısında duruşunu net olarak ortaya koyan nabza göre şerbet veren değil, atalarımız gibi Türk töresini kılavuz edinen ve Türk Halkının egemenlik haklarını korumak için çaba harcayanları görmezden gelmemeli ve bu çaba karşılık bulmalıdır…
Bilinçli bir vatandaş olarak hedefimiz ülkemiz üzerinde oynanan iç ve dış düşmanların oyunlarına ve tuzaklarına düşmeden GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün;
Tüm cihana tam bağımsız, laik, üniter Türkiye’yi ve bunu korumak için gerekirse her alanda akıl ile ve savaşmaktan da çekinmeyecek bir millet olduğumuzu göstermek olmalıdır…
Cumhuriyetimizin 100.yılında yıkmak isteyenlerin aksine, çok görkemli kutlamalar ile ilelebet sahipsiz olmadığını ve payidar olacağını tüm dünyaya göstermeliyiz…
Ulu önderimiz M. K. Atatürk’ün dediği gibi, “Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Demem o ki,
Her ne olursa olsun, her ne kadar çirkinleşirse çirkinleşsin, her ne kadar değersizleştirip için boşaltırsa boşaltılsın Türk’ün töresi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşlarını ve değerlerini eleştirirken kurum ya da, değerimize değil, onu geçici süre ile yönetme gücünü eline alıp ve kötü kullananları eleştirmeliyiz…
Değersizleşip içi boşalan yerler ve kavramların boş bırakılan her alanı doldurulur.
Hep yaptıkları gibi bize kendi değerlerimizi tukaka ettirip kendi değerlerimizle vuruyorlar.
Buna izin vermeyin!
Hukuku değil, hukuk yapıcı ve kanunların yetersizliğini,
Diyaneti değil, kötü kullanılan din bezirgânlığını,
Türk Silahlı Kuvvetlerini, Emniyet gibi gözbebeğimiz güvenliğimizin kutlu kuruluşlarını değil,
onu kötü yöneterek engelleyen ve değersizleştirenlerin hatalarını,
Devleti değil, şu an iktidar olan iktidarın hatalarını,
Türk Lirasını değil, üzerinde belli amaç güdenlerin hatalarını eleştirmeliyiz.
Cumhuriyetin her kurumu bizim için bir Cumhuriyet kalesidir!
Bu siyasal İslamın Türk’e ve devletinin laik, üniter ve tam bağımsızlığına düşmanları için hepsi birer açık cephedir.
Bakın Atatürk ne diyor:
“Türk Hakimiyet-i Milliyesi, ancak ve ancak Türkiye hakimiyet-i iktisadiyesine istinadla payidar olabilir.
Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır!
Aman haa sakın, Cephede gedik açmayın, boş bırakmayın…!
https://www.veryansintv.com/iktidar-para-birimini-degistirmeyi-mi-planliyor/
=======================
26 Temmuz 2023
⦿ https://twitter.com/serbestiyetweb/status/1684142478797025282
https://serbestiyet.com/video-haber/ilk-basortulu-vali-jandarmayi-ziyaret-etti-137188/
=======================
Bir insan bu kadar ülkesine düşman edilebilir.
Gerçekten AKP medyası, yandaşı yandaş ağı ve trol ağı, insanları ne hale getirmişler.
Video: EkranHaber
https://twitter.com/nasuhbektas/status/1681939470109536259
=======================
Anna Shvets
28 Temmuz 2023
Çeviri Evrimsel Genetik
M. Marshall
Can Yunus Yağız
Çeviren
Eda Alparslan
Editör
Arzu Recep
2. Yazar
Kolombiya’nın And Dağları’nda yaşayan Mabuya kertenkeleleri diğer kertenkelelere hiç benzemiyor. Kertenkelelerin çoğunluğu sert kabuklu yumurtalar bırakırken, bazı Mabuya türleri yavrularını canlı doğuruyor. En önemli özellikleri ise annelerinin vücudun içerisinde bulunan, yavruları beslemek için özelleşen organlar olan plasentalara sahip olmasıdır.
Aslında, plasentalar genelde fare ve insan gibi memelilerle ilişkilendirilir. İnsanlar olarak biz plasentalı memeliler, bir diğer ismiyle etenelileriz. Fakat bizim dışımızda plasentaya sahip farklı hayvan türleri de var. 2001 senesinde, Kolombiya’daki Santander Endüstri Üniversitesi’nden zoolog Martha Patricia Ramírez-Pinilla ve Adriana Jerez, Mabuya kertenkelelerinin bizden çok da farklı olmayan, aşırı gelişmiş plasentaları olduğunu keşfettiler.[1]
Tüm Reklamları Kapat
Bu durum bir kertenkele için yeterince şaşırtıcı olmasına rağmen asıl keşfi 16 yıl sonra Ramírez-Pinilla ve Gustave Roussy Enstitüsü’nden Thierry Heidmann’ın kurduğu ekip gerçekleştirdi. Bu kertenkelelerin plasentalarının oluşumunda ana rol oynayan gen, bir virüsten gelmişti![2]
Geçtiğimiz 25 milyon yıl içerisinde, bu kertenkelelerin atalarının maruz kaldığı bir virüs kendi DNA'sını kertenkelenin genomuna ekledi. Ancak kertenkeleler bundan bir zarar görmedi ve viral DNA'yı ilk plasentalarını geliştirmek için kullandılar. Yani kertenkeleler bu virüs sayesinde yeni bir organ geliştirdiler. Heidmann bu konuda şunları söylüyor:
Tüm Reklamları Kapat
Evrimsel Genetik ile ilgili diğer içerikler ›
Transkripsiyon Faktörleri, Evrime Nasıl Yön Veriyor?
⦿ https://evrimagaci.org/transkripsiyon-faktorleri-evrime-nasil-yon-veriyor-1637
İnsan-Şempanze Melezleri Yapma Zamanı Geldi! CRISPR Kullanarak İnsanze veya Şempansan Üretebilir miyiz?
Cinsel Seçilim: Eş Tercihi Türlerin Evrimini Nasıl Şekillendiriyor?
⦿ https://evrimagaci.org/cinsel-secilim-es-tercihi-turlerin-evrimini-nasil-sekillendiriyor-7357
Bu genomik karşılaşma, plasentasız bir kertenkelenin plasentaya sahip olmasını sağladı.
İnsan genomunun %10 ‘u virüslerden gelmiş ve bu viral DNA’ lar evrimimizde çok önemli roller oynamıştır. İşte bu genlerden bazıları, memeli plasentasının ilk kaynaklarıydı. Diğer genlerse hastalıklara karşı bağışıklığımızda ve yeni genlerinden oluşumda yer aldılar. Kısacası, virüsler olmadan insanlar evrimleşemezdi!
Virüsler o kadar basit yapıdadır ki çoğu biyolog onları bir canlı olarak değerlendirmez. Virüsler aslında genetik materyale sahip mikroskobik boyutta paketlerdir. Sadece yaşayan bir hücreyi enfekte ederek üreyebilirler. Yani hücrenin sistemini, kendi kopyalarını yaratmak için kullanırlar ki bu da genellikle konakta hastalıklara sebep olur.
Kendi DNA'larını konak hücrelerin genomuna ekleyen virüslere retrovirüs denir. Retrovirüsler ilk olarak 1960 ve 1970‘lerde anlaşılmaya başlansa da izole edilmeleri on yıllar öncesine dayanır.[3] 1964’te bazı virüslerin kendi genetik materyallerini konak hücrenin DNA’sına kopyalayabileceği önerisinin ardından araştırmacılar, tavukların genomlarında viral DNA’lar olduğunu belirlemişlerdir.[4]
Retrovirüsler, çok büyük sayıda ve farklı şekillerde bulunabilmelerine karşın yalnızca 4 tanesinin insanları enfekte ettiği bilinmektedir.[5] Bu 4 virüs de 1980‘li yıllarda keşfedilmiştir.[6] Bunlar kansere sebep olan insan T-lenfotropik virüsleri HTLV-1 ve HTLV-2 ile edinilmiş immün yetmezlik sendromuna (AIDS’e) neden olan HIV-1 ve HIV-2 virüsleridir.[7]
HIV-1 de dahil olmak üzere insanları enfekte ettiği bilinen dört retrovirüs vardır. Bu gibi virüsler evrimimizde rol almışlardır.
Centers for Disease Control and Prevention’s Public Health Image Library.
Eğer bir retrovirüs kişinin akciğerini ya da derisini enfekte ederse durum onun için çok da iyi olmayabilir. Ancak bunun evrimimiz için pek bir etkisi yoktur, çünkü viral DNA gelecek nesillere aktarılamaz. Buna rağmen bazen retrovirüsler gametlerin üretimine dahil olabilirler, bu da virüs DNA'sının gelecek nesillere aktarılması demektir. Bu yolla oluşan viral DNA parçalarına içsel retrovirüsler veya ERVs adı verilir. İşte bizim evrimimizin yönünü değiştiren şey, gelecek nesillere aktarılabilen bu DNA parçalarıdır.
ERV'ler Her Yerde!
İnsan genomunun haritasının ilk taslağı 2001‘de yayınlandığı zaman, insan ERV’lerinin büyük kısmı keşfedilmişti.[8] Bu verilere göre insan genomunun yaklaşık %8’i ERV’lerden oluşmaktadır.[9] Heidmann bu konuda şunları söylemiştir:
İnsan genomunun büyük bir kısmının viral dizilerden oluştuğu ortaya çıktı.
Bunların bazıları kelimenin tam anlamıyla antik dizilerdir. 2013 ‘te yapılan bir çalışma insanın 17. kromozomundaki bir ERV’ nin en az 104 milyon yıllık olduğunu ortaya çıkarmıştır.[10] Yani bu DNA, Dünya’yı dinozorların yönettiği dönemlerde bir memeliye bulaşan bir retrovirüsün sayesinde genomumuza yerleşmiştir. ERV’lerin sadece memelilerin plasentalarında bulunması, bu ERV’lerin plasentalı memeliler keseli kuzenlerinden ayrıldıktan kısa bir süre sonra entegre olmuş olabileceklerini gösteriyor.
Ancak ERV'ler sadece memeliler ve kertenkelelerde bulunmaz. Cagliari Üniversitesi‘nden Moleküler virolog Nicole Grandi "Tüm omurgalıların ERV’leri vardır." diyor. Çoğu insan ERV’si bizim yanımızda şempanzeler gibi bazı primatlarda da bulunuyor.[11] Bu durum; ERV'lerin primat genomlarına milyonlarca yıl önce, yani Homo Sapiens türünün evrimleşmesinden çok önce girdikleri ve primat atalarımızdan bize miras kaldıkları anlamına geliyor.
İlginçtir ki, son birkaç bin yılda insan genomuna yeni ERV'lerin girdiğine dair bir kanıt yok. Grandi, türümüzün şu anda uğraşmak zorunda olduğu tek retrovirüslerin HTLV ve HIV olduğunu ve hiçbirinin germ hattı hücrelerini enfekte ettiğinin bildirilmediğini söylüyor. Grandi, bu konuda "Şu anda insanlarda aktif içselleştirme göremiyoruz." diyor.
Bu olay diğer türlerde taban tabana zıt işliyor. Koalalar şu anda bazı popülasyonlarda bulunan Koala Retrovirüsü (KoRV) tarafından enfekte ediliyor. Bu durum sayesinde, koala genetikçileri"gerçek zamanlı bir genom istilasını" gözlemleyebiliyorlar.[12]
Kanguru Adası’ndakiler gibi birkaç koala popülasyonu koala retrovirüsünden arınmışken diğerleri hastalıktan etkilenmeye devam ediyor.
İnsan ERV'lerinin başlangıçta inaktif bulunan"fosil dizileri" veya genomda bulunan"çöp DNA"nın bir parçası oldukları düşünülüyordu. Bununla birlikte, birçok sözde gereksiz DNA ve insan ERV'lerinin aslında aktif olduğu ortaya çıktı.
İnsan genomunda en çok üzerine çalışılan ERV'ler "HER-W" olarak adlandırılır, bu gen dizileri ilk olarak 1999’da tanımlanmıştır.[13] Bu genler plasentada bulunan sinsitin adı verilen proteinleri kodlarlar.[14] Mabuya Kertenkelelerinde görüldüğü gibi, bu viral genlerin plasentanın oluşmasında çok önemi vardır.
Virüsler ve plasentalar arasındaki ilişkiyi anlayabilmemiz için sinsitin proteinin işlevini incelememiz gerekir. Bu proteinler iki veya daha fazla hücreyi bir araya getirebilirler. Sinsitin, viral bir proteinken virüs tarafından bir hücrenin dış zarı ile kaynaşmak ve hücreyi enfekte etmek için kullanılır. Plasenta da bu birleşme yeteneğine sahiptir. Plasenta, anneden gelen hücrelerle embriyodan gelen hücreleri kaynaştırarak besinleri embriyoya aktarabilir ve atıkları dışarı atabilir.
Plasentanın aynı kısmında üretilen iki farklı (A ve B) sinsitin geni bulunur. Bu durum keşfedildikten sonra yapılan çalışmalarda genin işlevinin durdurulmasının fare embriyolarında ölüme sebep olduğu keşfedilmiştir.[15] Ancak isimlerine rağmen, primat ve fare sinsitinlerinin ortak bir geçmişi yoktur.
Daha sonra tavşanlarda bulunmasına rağmen yakın akrabaları olan pikalarda bulunmayan Sinsitin-Ory1 keşfedilmiş, sonraki aşamada tüm etobur memelilerde bulunan Sinsitin-Car1 geni fark edilmiştir.
İnsanlardakine benzer sinsitin proteinleri goril gibi başka maymunlarda da bulunur.[16] Yapılan son araştırmalar retrovirüslerün evrimleri boyunca memelileri enfekte ettiğini göstermiştir. Yani memelilerin farklı grupları sinsitin proteinin farklı formlarına sahiptir.[17] Farklı türlerde farklı formların bulunması ise sinsitin proteinin doğal seçilim baskısıyla karşılaştığına işaret etmektedir.
=======================
İsrail İç İstihbarat Teşkilatı Şin-Bet’in (Şabak) Başkanı Ronen Bar, Başbakan Binyamin Netanyahu hükümetinin tartışmalı yargı düzenlemesi nedeniyle İsrail toplumunda yaşanabilecek şiddet olaylarına karşı uyarıda bulundu. Bar, "Mevcut durum devletin güvenliğini zayıflatıyor ve İsrail toplumu içerisinde büyük şiddet olaylarının ve kaosun yaşanmasından endişe ediliyor." ifadelerini kullandı.
24 Temmuz 2023, 14:31 yayınlandı
İsrail’in “Kanal 12” televizyonunun haberine göre, Şin-Bet Başkanı Bar, ana muhalefet lideri Yair Lapid ile görüştü.
Görüşmede Lapid’e endişelerini aktaran Bar, “Mevcut durum devletin güvenliğini zayıflatıyor ve İsrail toplumu içerisinde büyük şiddet olaylarının ve kaosun yaşanmasından endişe ediliyor.” ifadelerini kullandı.
Bar, (yargı düzenlemesiyle ilgili) geniş kapsamlı mutabakatlara varılmasının, kaosun önlenmesinde önemli bir unsur olacağını kaydetti.
Şin-Bet Başkanı Bar’ın talebi ve Başbakan Netanyahu’nun onayıyla gerçekleşen Lapid-Bar görüşmesi hakkında İsrailli yetkililer henüz bir açıklama yapmadı.
İsrail Adalet Bakanı Yariv Levin’in, 5 Ocak’ta duyurduğu “yargı reformu” Yüksek Mahkemenin yetkilerini sınırlandırma ve iktidarın yargı atamalarında söz sahibi olması gibi değişiklikler içeriyor.
Başbakan Netanyahu, 27 Mart’ta, ülke çapında giderek artan kitlesel protestolara ve grevlere neden olan yargı düzenlemesini ertelediğini açıklamış ancak 2023-2024 bütçesinin mayıs sonunda Meclisten geçmesinin ardından yargı düzenlemesini tekrar gündeme getireceklerini duyurmuştu.
Hükümet, muhalefetle müzakerelerin tıkanmasının ardından yakın zamanda yargı düzenlemesi için yeniden düğmeye basmıştı.
Netanyahu hükümeti, yargı düzenlemesi kapsamında Yüksek Mahkemenin hükümet üzerindeki denetimini kaldıracak yasa tasarısının 11 Temmuz’da birinci oylamadan geçmesinin ardından 2. ve 3. oylama için 24 Temmuz’da Meclise getirileceğini açıklamıştı.
Hükümetin “yargı reformuna” karşı çıkan, aralarında savaş pilotları, denizaltı subayları ve diğer elit birliklerin yer aldığı binlerce İsrailli, gönüllü yedek askerlik görevini bırakma kararı almıştı.
İsrail basını, Savunma Bakanı Gallant’ın, orduda yedek askerlerden gelen tepki üzerine Yüksek Mahkemenin hükümet üzerindeki denetimini kaldıracak yasa tasarısının ertelenmesi için çalıştığını öne sürmüştü.
İsrail’de siyaset, ordu, güvenlik, ekonomi ve yargıda üst düzey görev yapmış isimler, hükümetin yargı düzenlemesine karşı olduklarını açıklamıştı.
Netanyahu hükümetinin yargı düzenlemesine karşı protesto hareketi, yaklaşık 7 aydır gösterilerine devam ediyor.
https://www.veryansintv.com/istihbarat-baskani-endiseliyiz-israilde-kaos/
=======================
2021’de kaleme aldığı “Cemaat İçeriden Adım Adım 15 Temmuz’a Nasıl Sürüklendi” başlıklı uzun yazı dizisi nedeniyle ‘Cemaatin övündüğü gazeteci’ den ‘Cemaat haini gazeteci’ ye dönüşen Ahmet Dönmez’in yazdıkları, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Fethullah Gülen’e en yakın isim olan ‘molla’ Osman Şimşek tarafından doğrulandı: “İlk defa burada söyleyeceğim bunu, söylemek ihtiyacı hissediyorum. Biz hizmet hareketi olarak çok büyük bir tuzağa çekildik. Sırtımızdan büyük bıçaklandık, büyük hançerlendik. O şer ekip herkesi mutlaka bir şey olacağına inandırdı.”
Alper Görmüş
24 Temmuz 2023
19 Temmuz tarihli yazım, başlığından da anlaşılacağı gibi (“Gülenciler’in ‘15 Temmuz’ da biz yoktuk’; iktidarın ‘sadece FETÖ’ nün işi’ iddialarına karşı iki yeni tanıklık”), darbe girişiminin yedinci yıldönümünün hemen öncesinde gelen çok önemli iki gelişmeye dairdi. Fakat yazı uzayınca, bunlardan birini açmakla yetinmiş, öbürünü ertelemiştim. Bugün sıra ona geldi; yani, ilk yazıda ifade ettiğim şekliyle “20 yılı aşkın bir süre boyunca Fethullah Gülen’in en yakınındaki, en güvendiği yardımcılarından biri olan; Gülen’e gelen mektupları okuma, onların Gülen’e takdim edilip edilmeyeceğine karar vermede tek yetkili olan molla Osman Şimşek”in açıklamalarına… Daha doğrusu, bu açıklamaların en önemli bölümüne…
Osman Şimşek’in gazeteci Asım Yıldırım’ın YouTube kanalında yaptığı açıklamaların en önemli bölümü, eski Zaman gazetesi muhabiri gazeteci Ahmet Dönmez’in üç yıl önce yazdığı, Cemaat içinde büyük tartışma yaratan “Cemaat İçeriden Adım Adım 15 Temmuz’a Nasıl Sürüklendi” başlıklı uzun yazı dizisinde öne sürdüğü çok kritik bir iddiayı teyit eden bölümüydü.
Hatırlayanlar olacaktır; Ahmet Dönmez’in yazı dizisi sürerken ben de bu diziyi Serbestiyet okurları için özetleyen bir mini-dizi kaleme almıştım. O yazılarda Ahmet Dönmez’in, Gülen’e erişimi olan Mehmet Değerli adlı birinden söz ettiğini, “o olmasaydı 15 Temmuz da olmazdı” dediğini ve onun ‘marifetlerine’ özel bir önem atfettiğini anlatıyordum. Ahmet Dönmez’in “o olmasaydı 15 Temmuz olmazdı” dediği bir kişi daha var: Dönemin genelkurmay başkanı Hulusi Akar. Ahmet Dönmez’e göre Mehmet Değerli -ya Hulusi Akarla gerçekten irtibatlı olarak ya da sanki irtibatlıymış gibi yaparak- Akar’ın “Erdoğan’ı indireceğim” mesajlarını Gülen’e ileten adamdı.
Ahmet Dönmez’in bu yazdıklarının üzerinden üç yıl geçti. Çizdiği tablo o kadar ‘sürreel’ di ki, bunlara inanmak o kadar da kolay görünmüyordu. Dönmez, o günlerde anlattıklarını Gülen’in en yakınındaki kişi olan Osman Şimşek’e teyit ettirmek istemiş, şu cevabı almıştı:
“Kusura bakmayın, ben konuşmak istemiyorum. Yalnız size şunu söyleyeyim, benim adımın geçtiği hadiselerde eğer doğruysa yazdıklarınız sesim çıkmaz, ama yalansa sizi tekzip ederim.”
Osman Şimşek, yazıların ardından kendisiyle ilgili bölümleri tekzip etmemiş, fakat açıkça doğrulamamıştı da. İşte şimdi darbe girişiminin yedinci yıldönümü öncesinde bu doğrulamayı kamuoyu önünde yapmaya karar vermişti.
Ben bu yazıda Osman Şimşek’in tam ne dediğini aktarmadan önce Ahmet Dönmez’in üç yıl önce Mehmet Değerli’nin ‘marifetleri’ hakkında neleri kayda geçirdiğini hatırlatmak istiyorum. Böylece, hem Osman Şimşek’in, adını anmadan “değersiz adam” dediği Mehmet Değerli’nin 15 Temmuz darbe girişiminde oynadığı rolü daha iyi anlayabileceğiz hem de Ahmet Dönmez’in iğneyle kuyu kazarak ve kendi mahallesinde lanetlenmeyi göze alarak giriştiği hakikat arayışına bir kez daha bir selam gönderebileceğiz.
Gülen’in 2017’de “Stockholm Center for Freedom” raporu için verdiği söyleşinin anlamı şimdi daha net
“Stockholm Center for Freedom (SCF) olarak 2017 yılında geniş kapsamlı bir 15 Temmuz raporu hazırlamıştık.
“Darbe girişiminin 1. Yıl dönümünde İngilizce ve Türkçe olarak bastığımız bu rapor için, suçlamaların hedefindeki Gülen Hareketi lideri Fethullah Gülen’le de yazılı bir röportaj yapmıştık.
“Gülen’in cevapları içerisinde son derece ilgi çekici bir bölüm vardı.
“Şöyle diyordu: ‘Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ ın uzun zamandır bir darbe hazırlığı içinde olduğunu, buna matuf ciddi çalışmalar yaptığını duyuyordum. Uzun yıllardır tanıdığım bir esnaf arkadaşımın iş adamı olan oğlu buraya geldiğinde bana, İbrahim diye bir işadamı arkadaşından bahsetti. Dediğine göre bu İbrahim isimli şahıs Hulusi Akar’la ilişkileri çok iyi olan, ona ‘baba’ diyecek kadar yakın olan birisiymiş. İşte o İbrahim bizim buradaki arkadaşına Hulusi Akar’ın ilk günden beri darbe niyeti olduğunu ve bunu mutlaka gerçekleştireceğini söylüyordu. Bu söylentilerin tesirinde kalıp o gece gerçekten emir komuta içinde bir darbe yapıldığını sanan bazıları da o teşebbüse iştirak etmiş olabilir.’”
“Biz SCF ekibi olarak bu açıklamayı kendi aramızda tartıştık.
“Çok önemli, dikkat çekici cümlelerdi. Fakat burada adı geçen İbrahim’in kim olduğunun açıklanması gerekiyordu. Bu haliyle eksik kalacaktı.
“Bu yüzden bu ismi kendisine tekrar sorduk. Fakat Gülen, sözlerine yeni bir şey eklemeyeceğini belirterek ‘İbrahim’ in kim olduğunu açıklamadı. Soyadını paylaşmadı.
“Biz de SCF ekibi olarak bu haliyle açıklamanın çok spekülatif durduğunu ve rapor formatına uygun düşmeyeceğini değerlendirerek ilgili satırları röportajdan çıkardık.
“Gülen’in yukarıdaki sözleri raporda şu şekilde yer aldı: ‘Ben de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ ın uzun zamandır bir darbe hazırlığı içinde olduğunu, buna matuf ciddi çalışmalar yaptığını duyuyordum. Bu söylentilerin tesirinde kalıp o gece gerçekten emir komuta içinde bir darbe yapıldığını sanan bazıları da o teşebbüse iştirak etmiş olabilir.”
Bu alıntı, Dönmez’in yukarıda andığım yazı dizisinden…
Kısmen başlıktan da anlayabileceğiniz gibi, Ahmet Dönmez bu yazı dizisinde, Gülencilerin iddiasının tersine (a) Cemaat’in 15 Temmuz’u bildiğini, (b) şu veya bu şekilde katıldığını, (c) darbeyi örgütleyen tepe kadronun Cemaat’e müzahir olduğuna inandığını ve (d) bu inançla 15 Temmuz’a “sürüklendiğini” savunuyor.
Dönmez, kendisini Cemaat’in övündüğü gazeteci olmaktan ‘Cemaat haini’ gazeteci olmaya ‘sürükleyen’ dizinin en çarpıcı bölümlerinden birinde, Gülen’in Stockholm Center for Freedom için hazırlanan rapora verdiği söyleşide “uzun yıllardır tanıdığım bir esnaf arkadaşımın iş adamı olan oğlu” dediği kişinin adını açıklıyordu. Bu kişi Mehmet Değerli’ydi.
“Mehmet Değerli olmasaydı 15 Temmuz da olmazdı…”
Mehmet Değerli’nin babası Cahit Değerli, Gülen’in çok itibar ettiği çok eski bir arkadaşıydı.
Dönmez, çalışmalarının sonunda bu konuda şu kanaate varmıştı: Mehmet Değerli, bugün bile kimsenin anlayamayacağı bir biçimde Ocak 2015’te Gülen’in ikamet ettiği kampa yerleşmiş, kendisine bir daire verilmiş, darbeye bir aydan az bir süre kalana kadar, yaklaşık bir buçuk yıl boyunca orada yaşamış, Türkiye’de, başta Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar olmak üzere “Gülen’i seven” askerlerin Erdoğan’a karşı bir darbe yapacağına Gülen’i inandırmıştı.
Gülen’in talebesi olmayan, üstelik Cemaat içinde yalancılığı ve onaylanmayan hayat tarzıyla tanınan ( ‘Votka Mehmet’ olarak bilinirmiş zaten) birinin kampa nasıl yerleştiği, nasıl o kadar uzun bir süre boyunca orada kaldığı, bugün dahi cevaplanamamış bir soru olarak ortada duruyor.
Yine de Türkiye’den kampa haber ileterek “Oraya birini gönderiyorum, mutlaka Hocamızla görüştürün, çok önemli bilgileri var” diyen kişinin adını öğrenince, Mehmet Değerli’nin neden kabul gördüğü önemli ölçüde anlaşılabiliyor: Adil Öksüz.
Mehmet Değerli’nin birkaç ‘iş ortağı’ ile Gülen’i nasıl kandırdığı, Gülen’in de inanmak istediği için anlatılan bu masala nasıl inandığını eski yazılarda uzun uzun anlatmıştım, burada ayrıntısına girmeyeceğim (isteyen o yazılara, daha genişini isteyen de Ahmet Dönmez’in yazı dizisine gidebilir.)
Osman Şimşek, yedi yıl sonra hikâyenin Ahmet Dönmez’in anlattığı gibi geliştiğini teyit ediyor
Artık Osman Şimşek’in tam olarak neler söylediğine gelebiliriz…
Dediğim gibi, Şimşek o dönemde Gülen’in en yakınındaki kişi, bir nevi ‘sır küpü…’ Dolayısıyla Gülen’e gelen bütün bilgilere o da -hatta ondan önce- vakıf biri. Ve tabii Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Gülen’e yazdığı iddia edilen, Mehmet Değerli aracılığıyla Pennsylvania’ya getirilen mektubun bulgusuna da vakıf.
Osman Şimşek, bu mektubun gerçekliğine kesinlikle inanmamış. Özellikle mektupta geçen “Onu Beştepe’nin merdivenlerinden aşağı atacağım” türünden cümleleri “hayatın doğal akışı”na aykırı bulmuş:
“İlk defa burada söyleyeceğim bunu, söylemek ihtiyacı hissediyorum”
“Biz hizmet hareketi olarak çok büyük bir tuzağa çekildik. Sırtımızdan büyük bıçaklandık, büyük hançerlendik. Birileri manipüle etti bir şeyleri. Bizi sanki birileri bir şey yapacak, siz de sessiz kalın dediler. İlk defa burada söyleyeceğim bunu, söylemek ihtiyacı hissediyorum. Ahmet Dönmez bir mektuptan söz etti. Böyle yazamaz, bunu yazamaz, doğru değil, hayatın akışına ters dediğimde, ‘bak, o geldiğinde seni Genelkurmay’ın bahçesine gömecek, gör bakalım’ dediler. Hayatından endişe etmiyorsan tamam, istediğini yap, istediğini söyle. Bunu sadece bana söylemediler. Birilerinin bize dost olduğu, bir şey yapacak da falan, buna inanmayan yani hocamıza getirilen yanlış bilgilere inanmayan ‘değersiz’ diye bir insandan bahsedildi, onun yalanlarına inanmayan herkes için bu tehditti. Onlar ‘baba’ diyorlardı bu zata, baba sizi genelkurmayın bahçesine gömecek diyorlardı. Niye? Çünkü biz inanmıyormuşuz, inanılacak gibi değildi.
“(…) O şer ekip herkesi mutlaka bir şey olacağına inandırdı. Onun için çokları 15 Temmuz’un ilk saatlerinde Hulusi Akar ve ekibinin yaptığı bir şey sandı.”
Osman Şimşek’in tanıklığı, meselenin, Fethullah Gülen’in Stockholm Center for Freedom raporu için verdiği söyleşide dile getirdiğinden çok farklı olduğunu gösteriyor. Anlıyoruz ki mesele -Gülen’in sözleriyle- “söylentilerin tesirinde kalıp o gece gerçekten emir komuta içinde bir darbe yapıldığını sanan bazıları”nın ötesinde bir meseledir.
=======================
İstanbul Valiliği, 39 ilçede sokak köpeklerinin toplanması talimatını verdi. Buna göre; toplanan sokak köpekleri kısırlaştırılıp tedavisi yapıldıktan sonra alındıkları yere tekrar bırakılacak.
İstanbul Valiliğinden yapılan açıklamada, "Valiliğimizce 04.07.2023 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 39 ilçe kaymakamlığı, 39 ilçe belediyesi ve Tarım İlçe Müdürlüğü ‘ne gönderilen yazıda 5199 nolu ’ Hayvanları Koruma Kanunu’nun gereğince uygulanması ilgili birimlerden talep edilmiştir. Kanun, sokak hayvanlarının bulundukları yerlerden alınmasını, rehabilitasyon merkezlerine götürülmesini, kısırlaştırılarak tedavi edilmesini, tedavi sonrası bir süre gözlemlenmesi ve sağlıklarına kavuştukları tespit edildikten sonra yeniden alındıkları yere bırakılmasını gerektirmektedir. İlgili yazı, ilgili birimlerin bu kanunun gereğince işletilmesi talebini içermektedir" denildi.
https://www.msn.com/tr-tr/haber/gundem/İstanbul-valiliğinden-39-ilçeye-sokak-köpeklerini-toplayın-talimatı/ar-AA1e7hU7
=======================
Marcar Otomotiv A.Ş.'nin distribütörü olduğu Çinli premium elektrikli araç markası Voyah, ilk modeli Free’yi satışa sundu. Markanın elektrikli sedan modeli Voyah Passion da yolda.
24 Temmuz 2023
Otomobil
İç mekanda tavizsiz premium etki
4 farklı modda ayarlanabilen “Akıllı Kokpit”
Sağlıklı hava kalitesi ve müzik sistemi
"Premium segmente yeni bir soluk getiriyoruz"
Barış Cankı
Otomobil Editörü
Türkiye’de 35 yılı aşkın otomotiv sektörü tecrübesiyle faaliyet gösteren Marcar Otomotiv A.Ş., Çin’in en büyük otomotiv şirketlerinden Dongfeng çatısı altında yer alan premium elektrikli otomobil üreticisi Voyah’ın Türkiye distribütörü oldu.
Türkiye’ye ilk aşamada tamamen elektrikli premium bir SUV olan Voyah Free modelinin satışına başlandı. Voyah Free için ön siparişler, 4.550.000 TL’den başlayan, geri alım garantisi ve 8 yıl batarya garantisini de kapsayan fiyatlarla alınmaya başlanırken, ilk otomobillerin eylül ayında teslim edilmesi öngörülüyor.
İlerleyen süreçte markanın premium MPV modeli Voyah Dreamer ve sedan modeli Voyah Passion da Türkiye’de satışa sunulacak. Dreamer için homologasyon sürecinin eylül ayında, Passion içinse yıl sonunda biteceği bilgisini aldık.
İlk olarak Çin pazarında 2021’nin son çeyreğinde yollara çıkan Voyah Free, 2022’de Çin haricinde ilk defa Norveç pazarına ihraç edildi. Çin ve Norveç’in ardından Türkiye pazarında yollara çıkan Voyah Free, 4905 mm uzunluğu, 1950 mm genişliği ve 1645 mm yüksekliğiyle büyük boy SUV segmentinde yer alıyor. 2960 mm’lik dingil mesafesiyle 5 kişi için geniş yaşam kabini sağlayan Voyah Free, 2340 kilogram ağırlığında.
Voyah Free’nin, dünyanın farklı bölgelerinden tasarımcıların oluşturduğu Küresel Voyah Tasarım Ekibi ve Italdesign Giugiaro’nun iş birliğinde, premium SUV segmentine yakışır tasarımı, 6 farklı renkte tercih edilebiliyor. Heybetli ve aynı zamanda dinamik tasarım, 255/45 R20 ölçüsünde lastikler ve çok kollu alaşım jantlarla tamamlanıyor.
Adaptif havalı süspansiyonları sayesinde zeminden taban yükseliği 118 ile 213 mm arasında değişebilen elektrikli SUV’de, önde çift kollu alüminyum bağımsız süspansiyon, arkada çoklu bağlantılı alüminyum bağımsız süspansiyonlarla desteklenerek mutlak yol tutuşa odaklanılıyor. Ayrıca; “Eco, Comfort, Performance, Outing, Snow ve Individual” olmak üzere 6 farklı sürüş modu seçimi de yapılabiliyor.
605 kilogram taşıma kapasitesi ve 2 tona kadar çekme kapasitesiyle hem yolcuların tüm eşyaları hem de karavan ya da treyler gibi ekipmanlar, Voyah Free ile birlikte yolculuk edebiliyor. Voyah Free’nin 560 litrelik bagaj hacmi, arka koltukların elektrikli olarak yatırılmasıyla 1320 litreye kadar genişletilebiliyor. Arkadaki bagaja ek olarak ön kaputun altında 72 litrelik ek bir bagaj alanı daha sunuluyor.
Dış tasarımla uyumlu olacak şekilde iç mekanda da en yeni premium teknolojiler ve atmosfer, Voyah Free’nin standartları arasında yer alıyor. İç mekan, Koyu Mavi Vurgulu Siyah, Koyu Mavi Vurgulu Bej ve Bej Desenli Kahverengi olmak üzere 3 farklı döşeme opsiyonuyla tercih edilebiliyor. Elektrikli, ısıtmalı, havalandırmalı ve masaj özellikli ön koltuklar, özellikle ön yolcu koltuğundan birinci sınıf bir uyku koltuğuna dönüştürülebiliyor.
3 farklı ekranı ve yan havalandırma menfezlerini kapsayacak şekilde yerinden yükselebilen kokpit tasarımıyla otomotiv sektöründe devrimsel bir yeniliği gerçek kılan Voyah Free, bu sayede yolcuların ferahlık hissini artırabiliyor ya da ekranlara ihtiyaç olmaması durumunda gözden uzak olabilmesini sağlıyor. Kademesiz renk değiştirme seçeneğiyle ambiyans aydınlatması tam renkli gam ritmi ortam ışığına imkan veriyor. Voyah Free’nin konfor teknolojileri kapsamında standart olarak sunulan “Akıllı Kısılabilir Panaromik Sanal Perde”, ultraviyole ışınlarının yüzde 99.9’unu bloke etmek için 10 farklı ışık geçirgenliği seviyesinde ayarlanabiliyor.
ESSA platformu üzerinden yükselen tamamen elektrikli Voyah Free, biri 160 kW gücünde ön aksa, ikincisi 200 kW arka aksa aktarma yapan, toplamda 360 kW (488 HP) sistem gücüne sahip. 720 Nm maksimum tork üreten sistem, Akıllı 4 Çeker Sistemi’nin de katkısıyla 0-100 km/s hızlanmasını 4.4 saniyede tamamlayabiliyor. Voyah Free’nin maksimum hızı ise 200 km/s.
WLTP normlarına göre 500 km’ye kadar elektrikli menzil sunan Voyah Free’nin şehir içi tüketim değeri 15,5 kWh/100 km iken kombine sürüş tüketimiyse 20,2 kWh/100 km. Hızlı şarj istasyonlarında (DC) bataryalar 45 dakika içerisinde yüzde 20’den 80 seviyesine kadar doldurulabiliyor. 106/100 kWt batarya kapasitesi, 12V ve 230V priz ve Tip 2 şarj kablosu da Voyah Free’nin ekipmanları arasında yer alıyor.
Konfor ve güvenlik teknolojilerinde eksiksiz bir premium deneyim sunan Voyah Free, segmentindeki pek çok rakibinde olmayan ekipmanları standart olarak sağlıyor. Bunlardan, “Akıllı Kokpit”in 4 farklı modu bulunuyor.
Çinli elektrikli SUV Voyah Free Türkiye’de: İşte fiyatı
Voyah’ın, “V-Moment” olarak adlandırdığı konfor yazılımları sayesinde araca yaklaştığınız zaman dikkat çekici aydınlatmalar devreye giriyor, kilitler otomatik olarak açılıyor, gizli kapı kolları yerlerinden yükseliyor ve adaptif havalı süspansiyonlar sayesinde araç karoseri, kolay biniş için alçak poziyona getiriliyor. Araç içine geçildiğinde entegre üçlü ekran yerinden yükselirken ortam ışığı da devreye alınıyor. FACE ID yüz tanıması sayesinde sürücünün koltuk ayarları ve dikiz aynası hafızasındaki konumuna getiriliyor.
Değişken kokpit modları arasında “V-Performance” Yüksek Enerji Modu’na geçildiğindeyse üçlü ekran alçalıyor, sistem arayüzü minimalist bir görünüme geçiyor, ambiyans aydınlatması kırmızıya dönüyor, sportif bir esans kabin içine yayılıyor ve karoser alçaltılıyor.
“V-Attention”ise; “Uyandırma”ya da “Canlandırma”modu olarak devreye alınabiliyor. Bu modda yorgunluk koruması için 6 çeşit hatırlatma, yanıp sönen sesli ve görüntülü göstergeler, aromalı klima servis alanı navigasyonu gibi detaylar dikkat çekiyor.
Voyah Free’deki dördüncü mod ise “V-Care” bakım modu. Otomobilde kalan çocukların akıllı yardımcısı olan bu modda, çocuklar araca bindiklerinde, kapı kilitleri hatırlatılıyor. Pamper işlemi açıldığındaysa çocuklar araç içinde uyurken hava kalitesi, ortam ışıkları ve camlar ayarlanabiliyor. Özelleştirilmiş çocuk ses ve görüntü kaynakları, araç içinde geçirilen iyi zamanları kaydediyor.
Sağlıklı hava kalitesi ve müzik sistemi
Voyah Free’deki gelişmiş klima sistemi, PM2.5 gerçek zamanlı izleme ve filtreleme fonksiyonuyla her zaman araç içinde taze hava oluşturabiliyor. IAQS Hava Kalitesi Yönetimi araç dışındeki hava kalitesine göre iç mekan sağlıklı ve izole bir atmosfer sağlıyor. Mod seçimlerine göre araç içindeki ambiyansa uygun olarak esans dağılımı da yapılarak istenmeyen kokuların önüne geçiliyor. Müzik sistemi olarak da Dyaudio Premium yüksek kaliteli HIFI ses sistemi kullanılıyor.
Premium bir otomobilin güvenliğin ön saflarında yer alması kaçınılmazdır. Voyah Free’de de bu istisnai bir durum değil. C-NCAP’teki en yüksek puan olan 5 yıldızı alan Voyah Free, ön ve arka koltuklar için yan hava perdesi ve bunlara ek olarak 6 farklı hava yastığını standart olarak sunuyor. Ön ve arkada gergili ve kuvvet sınırlayıcılı emniyet kemerleri, bağlanmamış emniyet kemeri hatırlatma sistemi, boyun yaralanması riskini azaltan ön ve arka koltuk başlıkları da diğer standartlar arasında.
Teknolojik olarak gelişmiş Voyah Free, çok çeşitli işlevler ve sürücü asistanlarıyla yoldaki durumu kontrol etmeye yardımcı oluyor. Türkiye pazarında satışa sunulan standart aktif güvenlik donanımı:
Otomatik Frenlemeli Sistem
Önden Çarpışma Uyarı Sistemi
Kör Nokta Uyar Sistemi
360° Surround Kameralar
Otomatik Park Asistanı
Gece Görüş Sistemi
Hız Sınırlayıcılı (ACC) Trafik Asistanı
Trafik Sıkışıklığı Asistanı (TJA)
Şeritten Ayrılma Uyarısı (LDW)
Şerit Merkezi Asistanı Trafik işareti tanıma özelliğine sahip çok fonksiyonlu dikiz aynası kamerası
Arka Trafik Uyarı Sistemi
Sürücü Yorgunluk Uyarı Sistemi
Lastik Basıncı İzleme Sistemi
Düşük hızlarda sürerken, yayaların dikkatini işitsel olarak çeken akustik uyarı.
FCW önden çarpışma uyarı sistemi
RCW arkadan çarpışma uyarısı
FVSR ön otomobil çalıştırma hatırlatıcısı
RCTA geri vites uyarı sistemi
DOW açık kapı uyarı sistemi
LDW şeritten ayrılma uyarı sistemi
LCA şerit değiştirme uyarısı
BSD kör nokta tespit sistemi
Yorgun sürüş izleme ve erken uyarı
AVM 360° panoramik video sistemi
Bekçi modu
ISA hız sınırı tanımlama sistemi
TJA trafik sıkışıklığı yardımı
HWA otoyol yardımı
ICA akıllı seyir asistanı
AEB otomatik fren sistemi
LCC şerit merkezleme sistemi
ACC tam hızlı alan uyarlanabilir seyir
F-APA, endüstrinin en kapsamlı görsel füzyon otomatik park sistemi
Türkiye otomotiv pazarına yeni giren bir marka olmasına karşın Voyah, sağladığı satış sonrası hizmetlerle güven aşılıyor. Marcar tarafından sunulan “Geri Alım Garantisi” kapsamında 0 km olarak satılan tüm Voyah Free modelleri 2. elde distribütör tarafından değerinde satın alınabiliyor. 8 yıl batarya garantisi ve 5 yıl otomobil garantisine sahip Voyah Free, yol yardımı ve hasar destek hattı ile kullanıcılarının her ihtiyacını karşılıyor.
Çinli markaların dünya çapında yükselişinin devam ettiğini söyleyen Marcar Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Yavuz Çırak, “Premium elektrikli otomobil üreticisi Voyah markasını, Marcar Otomotiv olarak temsil etmekten büyük mutluluk duyuyoruz. Ön siparişe açtığımız Voyah Free modelimiz kısa sürede büyük ilgi gördü. Premium segmente Voyah Free ile yeni bir soluk getiriyoruz” dedi.
Çin’den birçok marka ile görüşmeler yaptıklarını ifade eden Çırak, “Bu noktada yeni Çin markaları arasından en sürdürülebilir olması sebebiyle Voyah’ı tercih ettik. Çünkü Dongfeng’in devlete bağlı olarak uzun yıllardır otomotiv sektöründe faaliyet göstermesi, bizim karar almamızda önemli bir etken oldu” açıklamasında bulundu.
https://www.donanimhaber.com/cinli-elektrikli-suv-voyah-free-turkiye-de-iste-fiyati--166099
=======================
İstinaf, bir çocuğu alıkoyarak cinsel istismarda bulunan imam Kadri Özkaya‘ya verilen cezayı, ‘eyleminden gönüllü vazgeçtiği’ iddiasıyla bozdu, suçu ‘basit cinsel istismar’ olarak değerlendirdi.
21 Temmuz Cuma 2023
DUVAR - Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde 24 Temmuz 2021 tarihinde görevli olduğu camide 9 yaşındaki bir erkek çocuğu imam odasına kilitleyerek, cinsel istismarda bulunan İmam Kadri Özkaya’ya verilen 21 yıl hapis cezası Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesi tarafından bozuldu.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre Diyarbakır 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nin olayın cebir ve tehdit yoluyla gerçekleşmesi nedeniyle ceza artırımı yaparak, “Nitelikli cinsel istismara teşebbüsten” 18, ‘Kişiyi hürriyetinden yoksun kılmadan’ verdiği 3 yıl hapis cezasını bozan İstinaf Mahkemesi, çocuğun direnmesi üzerine Özkaya’nın cinsel istismardan vazgeçmesini ‘gönüllü vazgeçme’ olarak kabul etti. İstinaf, Özkaya’nın eyleminden gönüllü vazgeçtiğini belirterek, suçun ‘basit cinsel istismar’ kapsamında değerlendirilmesini istedi.
İstinaf Mahkemesi, sanık imamın hareketlerini sonuna kadar götürebilme imkanı bulunduğu halde mağdurun ‘aşılabilir direnişi’ dışında ciddi bir engel olmaksızın eylemine kendiliğinden son verdiğini belirterek, ‘Nitelikli cinsel istismar suçuna teşebbüsten’ ceza verilemeyeceğine hükmetti. İstinaf, sanığın vazgeçmeye kadarki eyleminin ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 103/1’inci Maddesi’nde düzenlenen ‘Basit cinsel istismar suçu’ olarak değerlendirdi.
Cinsel istismara uğrayan çocuğun, imamın saldırısına karşı direncini ve sanığın ısrarını ‘cebir’ olarak değerlendirmeyen İstinaf Mahkemesi, bundan dolayı yapılan ceza artırımı ile çocuğun imam odasına kilitlenmesi nedeniyle ‘Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ suçlarından verilen cezayı ‘fazla ceza tayini’ nedeniyle bozdu.
İstinaf Mahkemesi, Özkaya’nın tutukluluğuna yapılan itirazı ise reddederek, Özkaya’nın tutukluluğunun devamına karar verdi.
Bağlar ilçesinde imamlık yaptığı sırada 24 Temmuz 2021 tarihinde Kuran kursuna başlayan 9 yaşındaki C.D. adlı çocuğa cinsel istismarda bulunan Kadri Özkaya’ya, Diyarbakır 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılamada ‘çocuğun nitelikli istismarı’ suçundan 18 yıl hapis cezası verildi. Eylemin ‘cebir’ kullanarak gerçekleştirilmesi nedeniyle ceza artırımına gidilerek, Özkaya’nın cezası 27 yıla çıkarıldı. Eylemin teşebbüs aşamasında kalmasıyla Özkaya’nın bu suçtan cezası 20 yıl 3 aya, daha sonra sanığın ‘geleceği üzerindeki etkisi’ dikkate alınarak 16 yıl 10 ay 15 güne indirildi.
Özkaya’ya ‘kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma’ suçundan 1 yıl hapis cezası verilerek, suçun cebir kullanılması nedeniyle ceza 2 yıla çıkarıldı. Suçun çocuğa karşı işlenmesi nedeniyle ceza 4 yıla, suçun cinsel amaçla işlenmesi nedeniyle ceza 5 yıla çıkarıldı. Toplamda ‘çocuğun nitelikli istismarı’, ‘kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma’ suçlarından Özkaya’ya 21 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verildi. Mahkeme, ‘Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılma’ ve ‘çocuğa yönelik zincirleme cinsel istismar’ suçlarından ise ceza verme yoluna gitmedi.
Mahkeme tarafından verilen kararın gerekçesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda bulunan Özkaya’ya ‘Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılma’ suçundan ceza verilmemesi, sanığın sadece Kur’an eğiticisi olması nedeniyle ‘Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılma’ suçunun unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle savunuldu.
Mahkeme gerekçeli kararında, 2 defa işlenen suçtan dolayı savcılığın ‘Çocuğa yönelik zincirleme cinsel istismar’ suçundan cezada artırım uygulanmamasını ise ‘çocuğun olay sonrası alınan ilk beyanında olayın bir defa gerçekleştiğini söylemesini’ dikkate aldı. Mahkeme cezada zincirleme suç hükümlerini uygulamamasını, ‘Mağdurun yaşı dikkate alındığında zaman zaman algısının tam olarak gelişmemiş olabileceği, bu nedenle olayın sıcağı ile verdiği ilk aşamadaki beyanlarına itibar edilerek sanık hakkında Türk Ceza Kanunun 43. Maddesi uygulanmamıştır’ ifadeleriyle gerekçelendirdi.
Gerekçeli kararın açıklanmasının ardından mağdur avukatı Yasin Karadeniz, sanığa ceza indiriminin uygulanması, zincirleme suç hükümlerinin uygulanmaması ve suçun ‘Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılma’ suretiyle suçun işlenmesine rağmen bu yönde bir cezalandırılmaya gidilmemesine karşı Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesine itirazda bulundu. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da, kararda, cezada indirimi uygulanması ve zincirleme suç hükümlerinin uygulanmayarak ceza artırımına gidilmemesine karşı Bölge Adliye Mahkemesine itirazda bulundu.
Gerekçeli kararla birlikte Diyanet İşlerine Başkanlığının kadrosunda bulunan İmam Özkaya’nın hala görevinin de başında olduğu ortaya çıktı. Tutuklu olan Özkaya’nın olaydan sonra açığa alınmadığı ve Siirt’te bulunan bir camiye tayin edildiği gerekçeli kararın Siirt Müftülüğüne gönderilmesi kararıyla açığa çıktı. Özkaya’nın tutuklanmasına rağmen görevden alınmadığı öğrenilmiş oldu. (HABER MERKEZİ)
https://www.gazeteduvar.com.tr/ohd-iskence-videosu-hakkinda-ihbarda-bulundu-haber-1629241
=======================
Diyanet işleri başkanlığını Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğunu öğrenen gencin ibretlik konuşması!
Tamamı⬇️
https://twitter.com/sokakkedisitv/status/1681661305160097793
=======================
Silivri’de Uygur çocukların eğitim aldığı etüt merkezinin çalışanı Ahmet K., merkeze gelen 6 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz etti, yaşları 4 ile 12 arasında değişen altı kız çocuğunu da taciz etti. Kız çocuklarının ailelerine anlatmasıyla ortaya çıkan skandal üzerine Ahmet K. kurumdan uzaklaştırıldı ama etüt merkezinin yöneticileri adli makamlara başvurmadı. Şikayetçi olan aileler, etüt merkezi idarecilerinin yönetiminde olan konut sitesinden atılmakla tehdit edildi. Bazı ailelerin jandarmaya ihbarı üzerine saldırgan yakalandı. Etüt merkezinin bağlı olduğu vakfın yöneticisi Serbestiyet’in sorularına cevap vermedi. Çocuğu istismara uğrayan A.G. Uygur toplumuna mektup yazdı: “Ne yapmalıyım? ‘Çin’ e satılmış vatan hainidir’ deniyor. Çocukları korumak Çin’e çalışmak mı olur?”
Onur Erkan
24 Temmuz 2023
Silivri Selimpaşa’da Uygur çocukların gittiği bir etüt merkezinin bir personelinin, kuruma gelen bazı kız çocuklarına cinsel tacizde bulunduğunun ortaya çıkması Türkiye’de yaşayan Uygur toplumunda infial yarattı.
Mağdur çocukların ailelerine yakın isimlerin verdiği bilgilere göre, Uygur İlim Marifet Vakfı tarafından 2015’te kurulan Oku Uygur Bilig Yurdu’nda çalışan Ahmet K., etüt merkezine gelen 6 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüze etti, yaşları 4 ile 12 arasında değişen altı kız çocuğu ise cinsel tacize uğradı.
Etüt merkezinin yakınlarında bulunan Uygurların oturduğu bir konut sitesinde ikamet eden Ahmet K., aynı sitedeki bazı çocukları da ailelerinin bilgisi dahilinde etüt merkezine götürüp getiriyordu.
Skandal, geçen ay sitedeki etüt merkezine giden kız çocuklarından birinin ailesine Ahmet K. tarafından tacize uğradığını söylemesi üzerine ortaya çıktı.
Yine aynı sitede ikamet eden etüt merkezi idarecileri, ailelerin durumu kendilerine söylemesi üzerine Ahmet K.’yı hem işten hem de kendilerinin idaresinde olan konut sitesindeki dairesinden uzaklaştırdı ancak durumu adli makamlara bildirmedi.
Şahsın siteden ve kurumdan uzaklaşmasından sonraki günlerde, tacize uğrayan üç çocuğun ailesi durumu jandarmaya bildirdi. Çocukların muayene edilmesi sonucu ikisinin cinsel tacize, 6 yaşında olan bir çocuğun ise tecavüze uğradığı tespit edildi.
Cinsel istismara uğradığı düşünülen aynı sitedeki başka dört çocuğun aileleri ise olayla resmi makamlara başvurmadı.
Hakkında yakalama kararı çıkartılan Ahmet K. siteden ve etüt merkezinden ayrıldıktan iki hafta sonra 14 Temmuz’da Uygurlar tarafından yakalanarak jandarmaya teslim edildi.
Türkiye’de yaşayan Uygur toplumunda, taciz olayıyla ilgili ilk bilgiyi aldığı anda konuyu adli makamlara iletmeyen etüt merkezi idarecilerine tepki var.
İddiaları sormak için telefonla ulaştığımız Uygur İlim Marifet Vakfı’nın yöneticilerinden Habibullah Küseni, “Durumu jandarmaya bildiren ailelerin çocuklarından ikisinin cinsel tacize uğradığı, 6 yaşındaki bir çocuğun ise tecavüze uğradığının tespit edildiği söyleniyor. Bilginiz var mı? sorumuza, “Bilgim yok. Onunla ilgili savcılığın raporunu bekliyoruz” cevabını verdikten sonra telefonu kapattı.
Jandarmaya şikayetçi olan, mağdur çocuklardan birinin babası A.G., cinsel istismar olayının ortaya çıkması ve şikayetçi olmalarından sonra kendilerine yapılan baskıları Uygur toplumuna Uygurca olarak yazdığı bir mektupla duyurdu.
“Ne yapmalıyım? 16 Haziran’da Selimpaşa’da 7 kız çocuğuna yönelik cinsel taciz olayı:
Selimpaşa, Oku Uygur Okulu’nda okuyan üç aileden üç kızımızın ‘Baba, kötü niyetli kişiler bize dokundu, bize yardım et, bizi koru’ diye yardım istemesiyle ortaya çıktı.
Kurbanlar arasında benim de kızım olduğu için bir baba olarak çok kızdım, çok düşündüm. Yanlış bir adım atmamak adına çevremizdeki bilgin hocalara danıştım. Anlatılması zor olan bir iç sıkıntısı yaşıyordum.
Sekiz yıldır Oku Uygur Okulu’nda görev yapan Ahmetcan adlı bir adi herifi öldüremesem de devlete teslim edip cezasını çektirmek için elimden geleni yaptım. Kaçan bu herifi polise ihbar etmemden sonra, inanılmaz şeyler yaşandı.
Uygur Oku Okulu yetkilileri, şikayetimden dolayı çok kızdı. Bizi sitedeki evimizden kovacakları yönünde tehdit etti. Çocuklarımızın tacize uğramasının yanı sıra biz de mağdur olduk.
Bize yönelik ‘Çin’ e satılmış vatan hainidir, para almışlardır. Paraya ihtiyacı olursa veririz’ şeklinde iftiralar ve tehditler duyuyoruz. Çocuklarını korumak için yola çıkan bir babaya münafık veya Çin’e satılmış deniyor. Sürekli yakın çevreme nasıl bir insan olduğuma dair dedikodular yayılıyor. Çocukları korumak Çin’e çalışmak mı olur?
Biz şikâyet ederek bu adi herifi polise bildirmeseydik ne olacaktı? Yine kaç ailenin başına neler gelecekti? Çocuklarımız şu an tam anlamaz ama büyüdüklerinde bizim gibi babalardan gurur mı duyar ya da nefret mi eder?
Ben zamanında sitede okul yapımından sorumlu, güvenilir kişi seçilmeme rağmen, Uygur ve Arap kardeşler tarafından okul için bağışlanan milyonlarca paranın bir kuruşuna bile dokunmamış olmama rağmen bu zulme karşı çıktıktan sonra ‘güvenilmez kişi’ diye iftiraya maruz kaldım.
Arkamdan çok vahim, pis oyunlar oynanıyor, kumpaslar kuruluyor. Çocuklarımıza yapılan kötülükler, Oku Uygur Okulu’nun ofisinde, asansöründe, bu herifin kullandığı depoda, sitedeki evinde gerçekleşmiştir. Bu işleri hafife indirgeyemeyiz. Okulda yaşanmadı diyerek konuyu geçiştirmemek lazım.
Habibullah Küseni ve Abdurahim Tesna’nın okulun itibarını korumak için attığı birçok yanlış adım var. Çocuklarımızı korumak okulu korumaktan daha önemli değil mi? Okul uğruna bu olanlar hafifletilebilir mi?
Bu olay böyle tehdit ve çeşitli baskılarla kapatılabilir mi? Okul yetkilileri neden bizim yanımızda değil karşımızda yer alıyor ve yanlış adımlar atıyor? Okul yetkilileri bu sorumluluğu üstlenmelidir. Çünkü onlara güvendik ve kızlarımızı, yürek parçalarımızı emanet ettik.”
=======================
Sabancı Üniversitesi İşletme Fakültesi Finans Kürsü Başkanı Prof. Dr. Özgür Demirtaş, sosyal medya hesabından ekonomiyle ilgili karamsar açıklamalarda bulundu.
23 Temmuz 2023
Özgür Demirtaş, ‘maalesef’ diyerek olacakları tek tek sıraladı
Sabancı Üniversitesi İşletme Fakültesi Finans Kürsü Başkanı Prof. Dr. Özgür Demirtaş, Twitter ‘da ekonomiye dair öngörülerini paylaştı. İşte Demirtaş’ ın ‘bol maalesefli’ tahminleri:
► Maalesef, Enflasyon rekor hızda devam edecek.
► Maalesef, Merkez Bankası Enflasyon ile mücadele etmiyor.
► Maalesef, Alım gücümüz düştü, daha da düşecek.
► Maalesef, Orta gelir grubu iyice silinecek.
► Maalesef, Dolaylı vergiler, orta gelir ve alt gelir grubunu daha da baskılayacak.
► Maalesef, Fiyat Pahalılığı Çıldırtıcı seviyelere çıkacak.
► Çok ama çok üzgünüm… Türkiye’yi çok seviyorum. Bu kötü günleri atlatabilmemizi dilerim…
=======================
NASA, potansiyel olarak 10 kentilyon dolar değerinde bir asteroidi incelemek üzere tasarlanan bir uzay aracının fırlatılmasına 100 günden az bir süre kaldığını duyurdu.
21 Temmuz 2023
Uzay ajansının Jet İtki Laboratuarı Salı günü yaptığı açıklamada, kısa süre önce uçuş yazılımının kapsamlı bir testini tamamladığını ve uzay aracına yüklediğini duyurdu. Böylece daha önce sondanın 2022’deki fırlatma tarihini kaçırmasına neden olan önemli bir engel ortadan kalkmış oldu.
Insider‘ın haberine göre 16 Psyche olarak bilinen, çapı 226 kilometre olan asteroidin altın, demir ve nikelden oluştuğu düşünülüyor. Cevherinin değerinin yaklaşık 10.000.000.000.000.000.000 dolar olduğu tahmin ediliyor. NASA, 2020 yılında metal zengini bu cisme ulaşmak için Elon Musk’ın SpaceX’i ile bir işbirliği yaptığını duyurmuştu.
asteroit
NASA'nın görevi ise bilimsel ve gezegen çekirdekleri, gezegenlerin nasıl oluştuğu hakkında daha fazla bilgi edinmeye yönelik. Uzay aracı Ekim ayında bir SpaceX Falcon Heavy roketiyle fırlatılacak ve Mars ile Jüpiter arasındaki Ana Asteroit Kuşağı’na doğru altı yıllık bir yolculuğa çıkacak.
Uydu oraya vardığında 26 ay boyunca asteroitin yörüngesinde dönecek ve asteroitin tarihi ile mineral bileşimini inceleyip fotoğraflayacak. NASA 16 Psyche’ye odaklanırken, ajans daha önce Psyche’nin içinde bulunduğu kuşağın 700 kentilyon dolar değerinde cevher zengini asteroitlerle dolu olduğunu belirtmişti.
Aslında Psyche en değerli asteroit değil, çünkü 27 kentilyon dolarlık bir asteroit olan Davida onu geride bırakıyor.
Insider, "Gelecek için potansiyel olarak kazançlı bir iş olsa da, uzaydan değerli minerallerin girişi aslında bir grup milyarder üretmeyebilir. Çünkü ani bir arz bolluğu metal fiyatlarını aşağı çekecektir" yorumu yapıyor.
Euronews‘te de 2020 tarihli bir haberde uzmanların şu yorumları yer almıştı: "Uzay bilimcilerin ilk tahminlerine göre ‘Psyche 16’ adlı bu asteroitteki altın ve değerli metallerin toplam değeri 700 kentilyon dolar. Buna göre, eğer bütün bu kaynaklar eşit bir şekilde paylaşılsa, dünyada her kişi 93 trilyon dolar elde eder. Fakat uzmanlar, ekonomi kuralları gereğince bunun mümkün olamayacağına dikkat çekiyor. Tedarik artınca fiyat azalır, yani teknik olarak altın dünyaya getirilse ve piyasaya sürülürse, artık altının hiçbir değeri kalmaz".
Psyche, 17 Mart 1852’de İtalyan astronom Annibale de Gasparis tarafından keşfedildi. Ana asteroit kuşağındaki en ilgi çekici hedeflerden biri olan Psyche metal açısından zengin dev bir asteroit. Psyche, Güneş’ten 378 milyon ila 497 milyon kilometre arasında değişen bir mesafede, Mars ve Jüpiter arasında Güneş’in etrafında döner. Bir görüşe göre Pscyhe parçalanmış bir gezegenin çekirdeği olabilir. NASA da çalışmasında Psyche’nin haritasını çıkaracak ve inceleyecek. NASA görevinin amaçlarından biri Psyche’nin gerçekten de bir gezegenin çekirdeği olup olmadığını belirlemek olacak.
=======================
Kissinger Çin’de çok sıcak karşılandı. Başta Çin lideri hemen herkesi gördü. Ona Çin’in dostu dendi. Öyle ya 1971 yılında Nixon döneminde gizli seyahati sonunda Çin’le ilişkileri başlatan o idi. Bütün kapılar Kissinger’e açıldı. Kissinger da bir ABD-Çin çatışmasının felaket olacağını söyledi. Bir kısım analistler onu Biden yönetimi yolladı derken Beyaz Saray yalanladı ve sade vatandaş olarak gittiğini söyledi. Diğer bazı analistler egosu yüksek Kissinger’in unutulmamak için gittiğini ve de kurduğu danışmanlık şirketi vasıtasıyla bilgilerini müşterilerine satmak amacında olduğunu söylediler.
Yalım Eralp
26 Temmuz 2023
Haziran ayının 20 sinde 100 yaşına basan Kissinger Çin’e neden gitti. Soru bu.
20 nci asrın Talleyrand’ı (Fransa’nın 18 nci asırdaki efsane Dışişleri Bakanı) denen Kissinger boşuna gitmez deniyor.
Kissinger Çin’de çok sıcak karşılandı. Başta Çin lideri hemen herkesi gördü. Ona Çin’in dostu dendi. Öyle ya 1971 yılında Nixon döneminde gizli seyahati sonunda Çin’le ilişkileri başlatan o idi. O zamanlar Vietnam harbi dolayısıyla ve Rus-Çin ilişkilerini soğutmak için ABD böyle “inanılmaz” denen açılıma gerek duymuştu. Bunun Nixon gibi sağcı bir yönetim tarafından yapılması herkesi ters köşeye yatırmıştı.
Kissinger bu son seyahatinde son zamanlarda giden ABD yetkililerin göremediği Çin Savunma Bakanı ile de görüştü. Bütün kapılar Kissinger’e açıldı. Sıcak mesajlar verildi. Kissinger da bir ABD-Çin çatışmasının felaket olacağını söyledi.
Bir kısım analistler onu Biden yönetimi yolladı derken Beyaz Saray yalanladı ve sade vatandaş olarak gittiğini söyledi. Diğer bazı analistler egosu yüksek Kissinger’in unutulmamak için gittiğini ve de kurduğu danışma şirketi vasıtasıyla bilgilerini müşterilerine satmak amacında olduğunu söylediler.
Gerçeği zamanla öğreniriz.
Çin, ABD ile ilişkileri eskiye döndürmek istiyor imajını verdi. Ama Çin 1970’lerin Çin’i değil. Dev oldu. ABD onu şimdi baş rakip olarak görüyor. Üstelik dış politikada Cumhuriyetçiler ile Demokratların birleştiği tek konu Çin. Hatta Cumhuriyetçiler Demokratları bu konuda “yumuşak” dahi buluyor. Biden’ın manevra alanı fazla değil. Üstelik ABD Nato’yu ve Avrupa’yı Çin’e karşı arkasına almaya çalışıyor. Keza Pasifik’teki dost ülkeleri de. Dolayısıyla yaklaşan ABD seçimlerinde Biden herkesi ters köşeye oturtma durumunda değil.
Sade vatandaş olarak gitmiş olsa da Kissinger Çin izlenimlerini yönetime aktaracaktır.
Ama neden gittiği sorusuna şu sırada sağlıklı cevap zor.
https://serbestiyet.com/dis-haber/100-yasindaki-kissinger-cine-neden-gitti-137136/
=======================
Gizli değil, açık, aleni, 100 yıl önce bütün dünyanın gözü önünde altına imza atılmış Meclis’te kabul edilmiş, 100 yıldır herkesin ulaşacağı bir mesafede duran Lozan Anlaşması’nın 38 ve 39’uncu maddeleri bunlar. Üzerinden 100 yıl geçtiği için belki hatırlamak zor olabilir.
Yıldıray Oğur
24 Temmuz 2023
Bugün 24 Temmuz 2023. Dün gece 24.00’den itibaren Lozan Anlaşması 100’üncü yılını doldurdu. Yani milyonlarca insanın inandığı komplo teorisi doğruysa Lozan miadını tamamladı, Lozan’ın gizli protokolleri de artık yok.
Yani özetle; Türkiye artık bağımsız bir devlet. Bütün zincirlerimizden kurtulmuş haldeyiz. Topraklarımızı kazıp altındaki bütün madenleri çıkarabilir, istersek çıkarmayıp üstüne millet parkı yapıp üstünde yatıp yuvarlanabiliriz. Çok istersek Medeni Kanunu kaldırıp, Mecelle’ye dönebilir, faizi sıfırlayıp, doları yasaklayabilir, bütün büyükelçileri gönderip, Boğaz’ın giriş çıkışını Bizanslılar gibi demir zincirlerle kapatabiliriz.
Yani canımız ne isterse onu yaparız, artık kimse bize karışamaz.
Ama kimse bundan o kadar da heyecanlanmış görünmüyor.
Hatta tam tersine hükümetimiz 100 yıldır kurtulmayı beklediğimiz zincirlerimize sarılıyor tekrar.
AB sürecini yeniden canlandırmak istiyor, ekonomide rasyonelliğe dönüş adına faizleri tekrar yükseltiyor.
Yoksa Lozan sürüyor mu?
Ya da iktidara birkaç seçim kazandıran bu palavralara artık herkesin karnı tok ve bu espriler de pek komik değil mi?
Batılı ülkelerin Türkiye üzerinde oyunlar oynadığı, işi gücü bırakıp sürekli Türkiye ile uğraştığı, artık Güldür Güldür Show’a düşmüş, herkesi kahkahalara boğan kötü bir şakadan mı ibaret?
Aslında 100 yıl önce her şey bu kadar da komik değildi.
Lozan’a giderken Türkiye’ye düşmanlık eden, içişlerine karışan, çifte standart uygulayan bir Batı vardı.
İşi gücü bırakıp sabahtan akşama kadar Türkiye ile yatıp kalkmasalar da Türkiye önemli bir dertleriydi. Bu yüzden İngiliz dışişleri bakanı işini gücünü bırakıp haftalarca Lozan’da Türkiye’nin küçücük adalarıyla, sınırlarıyla, ahalisinin etnik kökenleriyle uğraşmıştı.
Bunlar ne hamasetti, ne ideolojik önyargıydı, ne de seçim kazanmak için uydurulmuş korkulardı. Sahiden bir beka meselesiydi Lozan.
Masada sadece Türkiye’nin toprakları yoktu, insanları da vardı. Ve Batılı ülkelerin masaya getirdiği insanlar sadece gayri-Müslim azınlıklar da değildi.
Türk heyetinin ikinci başkanı Dr. Rıza Nur, Lozan’da masada en çok neyin kavgasını verdiğini hatıratında yazmıştı:
“Frenkler ekalliyet diye üç nevi biliyorlar: Irkça ekalliyet, dilce ekalliyet, dince ekalliyet. Bu, bizim için gayet vahim bir şey, büyük bir tehlike. Aleyhimize olunca şu adamlar ne derin ve ne iyi düşünüyorlar… Irk tabiriyle Çerkez, Abaza, Boşnak, Kürt gibi kardeşlerimizi, Rum ve Ermeni’nin yanına koyacaklar. Dil tabiri ile Müslüman olup başka dil konuşanları da ekalliyet yapacaklar. Din tabiri ile halis Türk olan bazı Türkmen boylarını da ekalliyet yapacaklar… Yani, bizi hallaç pamuğu gibi dağıtıp atacaklar. Bu taksimi işittiğim vakit tüylerim ürperdi. Kıllarım sanki birer kazık oldu. Bileklerimi sıvadım bütün kuvvetimi bu tabirleri kaldırmaya verdim. Pek uğraştım, pek müşkülat ile fakat kaldırdım.”
İnönü de Lozan’dan yıllar sonra verdiği bir röportajda benzer bir vurgu yapmıştı:
“Sevr Muahedesi ile Kürtler, Türkler gibi kendi vatanlarını tehlikeye maruz gördüler. Çünkü Sevr Muahedesi hükümlerine göre, Doğu Anadolu’da Ermenistan hududu bitişiğinde bir Kürdistan devleti kurulacaktı. Kürtler, Türk vatanının kendileriyle beraber, bilhassa doğuda, Ermeni tehlikesine maruz kalacağını biliyorlardı. Milli Mücadelenin devamınca canla başla beraberlik gösterdiler. Sonra Lozan Muahedesi yapılırken de Kürtler vatansever olarak Türklerle beraber bulunmuşlardır. Kürtler Ermeniler gibi Lozan’a gelip bize müracaat etmediler. Hatta biz Lozan’daki konuşmalarımızda milli davamızı ‘Biz Türkler ve Kürtler’ diye bir millet olarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik.”
Bu müdafaayı yaparken İnönü’nün Lozan’da Kürtler hakkındaki iltifatkar sözlerinin bir benzerini Cumhuriyet’in 100 yıllık tarihi içinde Kürtler bir daha hiçbir devlet yöneticisinden duymadılar.
Belki çözüm sürecinde Erdoğan buna biraz yaklaşmış olabilir:
“Yüzyıllardır bu iki halk, soy, inanç, özlem ve töre bakımından olduğu kadar, gelenek ve görenek bakımından da ortak bağlarla birleşmiş olarak tam bir uyum içinde yaşamaktadırlar; Kürtlerin kendi istekleriyle Türk yönetimi altına geçtiklerini ve kaderlerini Türkiye’nin kaderine bağladıklarını göstermektedir.”
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir; çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisine girmiştir ve Türk temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadırlar.”
“Yurttaşlık haklarını ve yetkilerini kapsamayacak olan ve sözde özerk bölgelerin halklarına tanınacağı söylenen haklar, Kürt soyu gibi üstün bir soyu hiç tatmin etmeyecektir”
“Kullanılan ad ne olursa olsun, gerçekte bir sömürge olacak bir ülkede, yabancı bir devletin uyruğu durumuna geçmek üzere, şimdiki durumunu değiştirmek isteyecek tek bir Kürt bile yoktur.”
Ama Musul masaya gelince ve Musul’daki çoğunluğu Kürtlerin oluşturduğu tezi İngilizlerin Musul’u Türkiye’ye vermemek için temel tezi olunca aynı İnönü bu kez, ‘inkar’ ın da ilk örneklerini de vermişti:
“Kürt halkının İran kökenli olduğu söylendi. Bu iddia Kürt halkının kökeninin Turanî olduğunu teslim eden Encyclopedia Britannica ile çelişmekte ve dahası Türk delegasyonunun tezini doğrulamaktadır.”
Encyclopedia Britannica’daki Kürdistan maddesini yazan ve 1895’te ölen Rawlinson adlı bir İngiliz diplomatın, ansiklopedinin dokuzuncu baskısında yer alan ve sonraki baskılarında değiştirilen tezi, Türk tarafı için İngilizlere, İngiliz ansiklopedisiyle cevap verme fırsatı olmuştu.
İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon bu teze biraz da dalga geçerek cevap vermişti:
“Kürtlerin Türk olduğunu tarihte ilk kez keşfetmek, Türk delegasyonun kaderine yazılmış anlaşılan. Hiç kimse daha önce bunu keşfedememişti… İsmet Paşa notlarından birinde onların Turan kökenli olduklarını söyleyip bir kaynağa atıf yaptı, ancak bu görüş bu alandaki otoriteler tarafından ve hatta gerçekte bildiğim kadarıyla başka herhangi biri tarafından paylaşılan bir görüş değildir.”
Lozan’daki hayati Kürtler, özerklik ve Musul tartışmaları Ankara’da da yakından izleniyordu.
Konferans devam ederken 16-17 Ocak 1923’te İzmit’te gazetecilerle buluşan Mustafa Kemal de İngiliz tezlerine şöyle itiraz etmişti:
“Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”
İngiliz bakan Curzon, Türk tarafının “Kürtler zaten TBMM’de temsil ediliyor” savunmasına da cevap vermişti:
“Ankara’daki Kürt milletvekilleri konusuna gelince nasıl seçildiklerini merak ediyorum. Genel oyla seçilen bir tane milletvekili var mı? Dile düşmüş olduğu gibi bunların hepsi atanmış adamlar ve bazıları Meclis’in çalışmalarına katılamamaktadırlar bile, zira dili [Türkçe] bilmiyorlar. Bu nedenle Türklerin, Meclis’te Kürtlerin temsil edildiği iddiasına çok da ehemmiyet yüklenmemelidir.”
Bu sözler hızla Ankara’ya ulaştı ve Meclis’ten büyük tepki sesleri yükseldi. Özellikle Kürt mebuslar Lord Curzon’a protesto telgrafları çektiler.
Onlardan biri olan Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey, 25 Ocak 1923 günü kürsüye çıkarak Lord Curzon’a cevap verdi:
“Lord Curzon’un hak ettiği cevabı vermek için bakışlarınızı biraz eski günlere çevireceğim. … 16 Mart olayı meydana gelmiş, ölü Osmanlı İmparatorluğu bir yıkım kargaşalığı içinde çırpınıyor. Wilson’un belli projesi hâlâ ulusları aldatacak bir değer taşıyor. Avrupa’nın siyaset elçileri hâlâ uluslara hak, hukuk verileceğinden sözedip duruyorlardı. İşte o günlerde Büyük Millet Meclisi toplantıya çağrılmış, halka mebuslarını seçmesi gerektiği bildirilmiştir. Kürtler, serbest alanda hiçbir baskı olmayarak bu seçime katıldılar. Eğer Kürtler, ayrılık-gayrılık gösterselerdi, bu seçime katılmaz, arkasını döner, kendi düşüncesini gerçekleştirmeye çalışırlardı. Hiçbir vakit, hiçbir baskı onları o yollarından çeviremezdi. İngilizler, milyonlarıyla, altınlarıyla çalıştıkları halde Kürtler bu seçime katıldılar ve bu seçime katılmakla bir tek amaç güttüler: Türk kardeşleriyle işbirliği yapmak. Bütün kanılarını bir ilkede topladılar. O ilke, Türklerle kader birliği yapmaktı. Çünkü var olmak, çünkü esirlikten kurtulmak bu ilkenin gerçekleşmesine bağlıdır. Eğer Lord Curzon’lar, Kürtlerin hak ve hukukundan on beş yıl önce söz etseydiler, korkarım bir etki yapar, bazı dimağları bozabilirdi. Fakat Kürtler, Kürt aydınları, Arnavutluğun ve Suriye’nin sonunu görüp dururlarken, İrlanda’nın acılı sesini işitirlerken hiçbir kandırıcılığa kapılmazlar. O yalancı sesler hiç kimseyi kandıramaz. Onlar yalnız kendi kendilerini kandırırlar. İşte o günlerde, o kara günlerde bu toplulukta seçime katılan ve bizi seçip buraya gönderen milletin vekilleri olarak Lord Curzon’a bağırıyoruz ki, bizler Kürdistan’ın gerçek vekilleriyiz. Senden ve senin siyasetinden Musul’u istiyoruz. Ve alacağız…”
Nihayet Türk tarafının bastırması ve verdiği garantilerle, İngilizler Kürtleri Müslüman azınlık olarak tarif etmekten, özerklik iddialarından vazgeçtiler.
Lozan’da azınlık olarak sadece gayri-müslimler tanımlandı.
Ama bu tartışmaların ışığında Türk tarafının verdiği güvenceler Lozan Anlaşması’nın iki maddesine yazılarak garanti altına alındı.
Gizli değil, açık, aleni, 100 yıl önce bütün dünyanın gözü önünde altına imza atılmış Meclis’te kabul edilmiş, 100 yıldır herkesin ulaşacağı bir mesafede duran Lozan Anlaşması’nın 38 ve 39’uncu maddeleri bunlar.
Üzerinden 100 yıl geçtiği için belki hatırlamak zor olabilir.
Şöyle sözler vermişti dünyaya 100 yıl önceki Türkiye hükümeti:
“Madde 38- Türkiye Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy, ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerini, en geniş biçimde, korumayı yükümlenir.
Türkiye’nin tüm halkı, kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşmazlık göstermeyen her din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerek özel biçimde özgürce kullanılması hakkına sahip olacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, Türkiye Hükümetince ulusal savunma amacı ile veya kamu düzeninin korunması için ülkenin her yerinde ya da bir bölümünde alınan ve tüm Türk yurttaşlarına uygulanan önlemler saklı kalmak koşulu ile, dolaşım ve göç özgürlüğünden bütünü ile yararlanacaklardır.
Madde 39 — Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurttaşları Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklardır. Türkiye’nin tüm halkı, din ayırt edilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır.
Din, inanç ya da mezhep farkı hiçbir Türk Yurttaşının medeni ve siyasal haklardan yararlanmasına ve özellikle genel hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına, ya da çeşitli meslekleri ve sanatları yapmasına bir engel sayılmayacaktır.
Herhangi bir Türk yurttaşının gerek özel ya da ticaret ilişkilerinde, gerek din, basın ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir sınır konulmayacaktır.
Resmi dilin varlığı kuşkusuz olmakla birlikte, Türkçeden başka dil ile konuşan Türk yurttaşlarına yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar gösterilecektir.”
Bu maddeleri bugün sosyalist bir muhalif partinin kuruluş beyannamesine, liberal bir muhalif partinin seçim vaadleri arasına koysak kimse 100 yıllık olduklarını düşünmezdi.
Çünkü maalesef hala günceller.
İki maddede bütün dünyaya yapılmayacağı garanti edilen her şey bu 100 yıl içinde yapıldı.
Bazılarından geri dönüldü, bazılarında ileriye dönük adımlar atıldı.
Mesela Kürtçe ve diğer dillerdeki yayınların önündeki engeller ancak 80-90 yıl sonra kaldırılabildi, hala tam olarak kaldırılmış değil.
Anlaşmada açıkça yazılan mahkemede anadilde savunma hakkı da 90 yıl sonra getirilebildi.
Lozan’ın ancak 99’uncu yılında bir Ermeni kaymakam olabildi. Hala Alevi bir üst düzey yönetici yok. Bir Alevi’nin Cumhurbaşkanı adaylığı hala makul “kazanamayacak adaylığın” gerekçelerinden biri.
Din, inanç, mezhep “memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmaya” hala engel.
Yani Türkiye, Lozan’da altına imza attığı vaatlerini 100 yıl sonra hala yerine getirebilmiş değil.
100 yılı bırakın, Lozan’dan bir yıl sonra 1924 anayasasında Türkiye ahalisi Türk olarak tarif edilmiş, iki yıl sonra Şeyh Said Ayaklanması çıkmış, ayaklanmada iki yıl önce Lord Curzon’a Meclis’ten meydan okuyan Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey de “Kürtçülükten” kurşuna dizilmişti.
Kurulurken dünyaya verdiği sözleri, 100 yıldır kendi vatandaşlarına karşı tutamamış, bu sözleri tutamadığı için aynı meseleler mesele kalmaya devam etmiş, kangrenleşmiş ve bu meseleler için isyanlar çıkmış, kırılmalar, çatışmalar yaşanmış ve hala bu fay hatları üzerinde büyük siyasi hareketliliklerin olduğu bir ülke Türkiye.
Lozan Anlaşması’nın yüzüncü yılında sağdan soldan neden petrol fışkırmadığına üzülmeyi bırakıp, bu ülkenin 100 yıldır kendi vatandaşlarına neden bu iki maddede tarif edildiği kadar asgari haklarını veremediğine üzülmek gerek.
Belki de esas bunların yapılmasını engelleyen gizli protokoller vardır?
=======================
Akbelen Ormanı’nda maden şirketini koruyan jandarma toprağını savunan halka biber gazı sıktı
Milas Akbelen Ormanı’na sabah askerler ve TOMA ile giren YK Enerji ekipleri, ağaçları kesmeye başladı. Kesime karşı çıkan köylülere Jandarma müdahalesinde 8 kişi gözaltına alındı, 4 kişi yaralandı.
Eda AKTAŞ
Muğla
Muğla Milas’ta bulunan Akbelen Ormanı’na Yeniköy-Kemerköy Enerji tarafından açılmak istenen maden için şirket ekipleri sabahın erken saatlerinde bölgeye ağaçları kesmeye geldi. Ormanlarının kesilmesine karşı 2 yılı aşkın süredir orman içinde bulunan çadırlarda direnen köylülere karşı bölgeye onlarca asker ve TOMA gönderilerek kesim başlatıldı. Yaşam alanlarını korumaya çalışan köylüler, herkesi desteğe çağırdı. Köylüleri ormanlık alandan uzaklaştıran ve barikat kuran jandarma, barikatı aşmaya ve kesimi engellemeye çalışan köylülere ve yaşam alanı savunucularına karşı biber gazı kullandı. Avukat İsmail Hakkı Atal ve İkizköy Çevre Komitesi Üyesi Hasan Yorulmaz gözaltına alındı.
⦿ https://twitter.com/evrenselgzt/status/1683468420397006848
Sabahın erken saatlerinde TOMA'larla ormana giren jandarma, köylüleri ormanlık alandan uzaklaştırdı, kesim yapılan bölgeye girilmesini yasakladı. Orman girişinde direniş devam ederken köylüler kesimi engellemek için herkesi desteğe çağırdı. Geçen yıl yangınlarla binlerce dönüm orman arazisinin yok olduğunu, bu yıl da orman yangılarının devam ettiğini ve yok olan orman sayısının her geçen gün arttığını hatırlatan köylüler, devletin Limak’ı değil ormanları koruması gerektiğini belirtti.
Ağaç kesiminin başladığı Akbelen Ormanı’nda İkizköylüler ve yaşam alanı savunucuları ormanlarının, yaşam alanlarının devlet tarafından yok edilmesine tepkili olduklarını söyledi. Yerel yönetimin de sorunlar karşısında sessiz kalmasından şikayetçi olan köylüler, “Ormanımız yok ediliyor, bize yardım edin. Ağaçlarımız kesilmesin” diyerek seslerini duyurma çalışıyor.
⦿ https://twitter.com/ikizkoydireniyo/status/1683354036823523328
https://twitter.com/ikizkoydireniyo/status/1683336826096852994
Ağaçların kesilmesine karşı halkın direnişi devam ederken jandarma ormanın girişini barikatla kapattı. Barikatı aşmak için yüklenen köylülere ve yaşam alanı savunucularına karşı biber gazı kullanan jandarma, Avukat İsmail Hakkı Atal’ı ve İkizköy Çevre Komitesi Üyesi Hasan Yorulmaz’ı gözaltına aldı. Daha sonra gözaltına alınanlarla birlikte gözaltı sayısı 8’e çıktı.
Jandarma müdahalesi sırasında 4 kişi yaralandı. Yaralılardan biri hastaneye kaldırıldı.
İkizköylü 84 yaşındaki Berrin, “Çaresizliğin içimize oturduğu bir gündeyiz. Şu anda her şey bitti, zeytinlerimiz, toprağımız, doğamız, her şey.. Bazı şeyler söylemle olmuyor onu içinde yaşamak önemli, bu acıyı aktaramam. 500’den fazla jandarma gelmiş çam ağaçların gölgesinde bizi baskılamaya çalışıyor. Ağaçları kesiyorsanız gölgesinde beklemeyin. Üzüntü içindeyiz” dedi.
Köylülerden Melahat ise, “Biz burada direniyorduk. Jandarmasıyla, polisiyle gelip ağaçlarımızı kesmeye başladılar. Çamlarımızı kurtarın lütfen. Burası giderse her yer yanacak, Türkiye yanacak. Çamlarımızı, ormanımızı kestirmeyelim” diye konuştu.
“Ben buraya gelin geldim. Anılarım, hayatım burada geçti”diyen 85 yaşında İkizköylü Sultan şunları söyledi:
“Ormanlar olmaza bir damla yağmur düşmez, kuralık olur, ekinler büyümez, insanlar aç kalır. Orman olmazsa suyu nereden bulacağız? Çamların kuru dalı düşse canım yanar. Ormanımızı kesmesinler.”
Köylülerden Aytaç da “Biz burayı yıllardır savunuyoruz. Bu sabah ormana kesimciler yine geldi. Biz elimizden geleni yapıyoruz ama yardım istiyoruz. Havamızı, suyumuzu, toprağımızı vermek istiyoruz. Ben burada daha önce kömür için yok olan köyden geldim, şimdi buradan da kovuyorlar. Bizeler bu vatanın insanları değil miyiz? Askerler bizi engelliyor, bize yardım edin” diyerek, başta Muğla halkı olmak üzere tüm insanları Albelen Ormanı’nı korumaya davet etti.
⦿ https://twitter.com/ikizkoydireniyo/status/1683337466210656256
https://twitter.com/ikizkoydireniyo/status/1683327258759503875
Avukat İsmail Hakkı Atal, “Burada Anayasal bir suç işleniyor. Anayasa’nın 169’uncu maddesi ihlal ediyor. 169’uncu maddesi devlet ormanları hiçbir şekilde eksiltilemez diyor, bugün devlet ormanlarını ne zaman eksiltiyor ne zaman kesiyor, bütün Türkiye’de orman yangıları olurken, ormancıları yangıları söndürmek için görevlendirmek yerine ormanları kesmek için görevlendiriyor. Bu ancak ülkeyi ve halkın geleceğini bitirmek için kasten yapılabilir. Böyle bir akıl tutulması olamaz. Akbelen Ormanı’nın arkasında 2 bin dönem kömür ruhsat sahası var içinde 88 bin dönüm tarım alanı var ve tarım alanını 5’li çete yok ekmek istiyor. Şu anda Muğla İdare Mahkemeleri ve Muğla savcıları 5’li çetelere yasaları kullanıyorlar. Anayasayı 10’uncu maddesinin açık hükmüne rağmen hiçbir zümreye, hiçbir sınıfa imtiyaz tanınamaz denmesine rağmen burada bir zümreye, bir sınıfa, 5’li çeteden Limak’a imtiyaz tanınıyor” diyerek, tepkisini dile getirdi.
Yarın Limak ve İçtaş’ın patronu hakkında Anayasa’nın 3’uncu maddesi Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya teşebbüs suçundan savcılığa şikayet dilekçesi vereceklerini söyleyen Atal, “İklim krizi, gıda krizi çağından ormanlarımızı yok ektikleri için, suyumuzu yok ettikleri için, 88 bin dönem tarım arazisini yok etmek istedikleri için bu ülkenin geleceğini yok etmeye çalıştıkları için şikayet edeceğiz” dedi.
İZMİR BAROSU: KÂR HIRSININ DEĞİL DOĞANIN VE ORMANLARIN YANINDAYIZ
İzmir Barosu, Akbelen Ormanı’nda sabaha karşı başlayan ağaç kesimlerine tepki göstererek yazılı açıklama yayımladı. Açıklamada, “Ormanları korumak aslî görevi olan devletin, kamunun tüm olanaklarını Muğla’nın son ormanlarından birini yok etmek yönünde kullanması kabul edilemez” denildi.
İzmir Barosu olarak, yıllardır canlı ve cansız tüm doğa varlıklarına yuva olan Akbelen Ormanlarının, ormanlarını, köylerini ve yaşam haklarını savunan İkizköylülerin yanında oldukları hatırlatılan açıklamada, “Gözü dönmüş kâr hırsına karşı doğadan ve yaşamdan yana olduğumuzu bir kez daha kamuoyu ile paylaşıyor ve tüm yetkilileri Anayasa uyarınca aslî görevlerini yapmaya, yurttaşlarının sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama haklarını, doğayı ve ormanları korumaya davet ediyoruz” ifadelerine yer verildi.
Emek Partisi (EMEP) Muğla İl Örgütü, Akbelen Ormanı’nın sabah saatlerin jandarma eşliğinde kesilmesine tepki göstererek“Herkesi bu yağma karşısında Akbelen Ormanı’na, halkın taleplerine ve halkın çıkarlarına sahip çıkmaya çağırıyoruz” dedi.
İkizköy ‘de kömür maden sahasının genişletilmesine karşı Akbelen Ormanı’ nı korumak için vatandaşların iki yıldır mücadele ettiği hatırlatılan açıklamada, “Devlet; ağacına, zeytinine ve ormanına sahip çıkmak için 2 yıldır direnen İkizköy halkının karşısında rantçı kömür ve maden şirketlerinin yanında duruyor. Emeği ve doğayı sömürerek büyümeyi kendine kural edinmiş bu sermaye düzenine karşı mücadele edenlerin sesine ses verelim. Jandarma güçleri ve TOMA’lar geri çekilmeli, bu hukuksuzluk acilen sonlandırılmalıdır” denildi.
İkizköy halkının talebi; “Devlet nerede? Bu hukuksuzluğu acilen durdurun. Köyümüzden vazgeçmeyeceğiz” diyen İkizköylülerin talebinin bir an önce kabul edilmesini gerektiği belirtilen açıklamada, “Herkesi bu yağma karşısında Akbelen Ormanı’na, halkın taleplerine ve halkın çıkarlarına sahip çıkmaya çağırıyoruz. #AkbeleneDokunma” ifadelerine yer verildi.
İklim Adaleti Koalisyonu Akbelen Ormanı’ndaki ağaç kesimine tepki gösterdı.
İkizköylülerin 4 yıldır sürdürdüğü haklı yaşam mücadelesine rağmen bu sabah 06.00’da Akbelen Ormanı’na kesim ekiperinin girdiği belirtilen açıklamada; “Orman yangınlarının, sellerin peşimizi birakmadığı, sıcak hava dalgalarıyla. boğuştuğumuz iklim kirizinin ortasında kömür için ormanı kesmek büyük bir hatadır “ denildi.
Açıklamada Akbelen Ormanı’ndaki kesimin durdurulması ve kömür madenine tahsis izninin geri cekilmesi için saat 15.00’da İstanbul’daki Ormarn Bölge Müdürlüğü binası önünde açıklama yapılacağı duyuruldu.
=======================
Savaşmak sadece insanlara özgü bir davranış değildir. Gombe Şempanze Savaşı bunu bize öğretmişti.
Sibel Çağlar21/07/2023Son güncelleme: 21/07/2023
Yüzyıllar boyunca, birbiri ile savaşabilecek kadar karmaşık tek canlının insan olduğu kabul edildi. Ancak 1974’te Tanzanya’daki Gombe Ulusal Parkı’ndaki şempanzeler birbirleriyle savaşmaya başladıkları zaman bu fikrimiz değişecekti. Bu ilk şempanze savaşı, insanlar gibi şempanzelerin de içlerinde karanlık ve acımasız bir tarafı olduğunu gözler önüne serdi.
Bu savaşın detayları Jane Goodall tarafından iyi bir biçimde belgelenmiştir. 1960’ların Afrika’sında yaptığı şempanze çalışmalarıyla ünlenen Jane Goodall, gözlemleriyle şempanzelere ilişkin birçok dogmanın yıkılmasında ve kullandığı yöntemlerle primatolojinin şekillenip bugünkü haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Jane Goodall hayatının önemli bir bölümünü Gombe Ulusal Parkı’ndaki (Tanzanya) şempanzeleri araştırmak için kullanmıştır. Goodall’ın doğada gerçekleştirdiği çalışmalar dünya çapında ses getirdi. Birçok makale ve kitap yazdı. 1977 yılında da Jane Goodall Enstitüsü’nü kurdu. Bu enstitüde şempanzelere ve onların yaşam alanlarına olan farkındalığı artırmaya yönelik çalışmalar yapılıyor.
Gombe Şempanze Savaşı kendisinin kaleme aldığı Through a Window: My Thirty Years with the Chimpanzees of Gombe adlı kitabının “savaş” başlıklı bölümünde aktarılmaktadır. Bu savaş, insanların savaşıyla tam olarak aynı olmasa da, gaddarlık ve bir kabileye bağlılık durumuna çarpıcı bir biçimde benzer.
Savaştan yıllar öncesinde, parkta tam bir barış ortamı vardı. 1974 senesinde ise ünlü primatolog Jane Goodall, ters giden bir şeylerin olduğunu fark edecekti.
Gombe Ulusal Parkı, Tanzanya’nın batı ucunda, Tanganyika Gölü’nün uçsuz bucaksız mavi genişliğiyle çevrilidir. Ünlü primatolog Jane Goodall, yerli şempanze popülasyonu üzerine yaptığı çığır açan çalışmalarıyla burada ün kazandı. Ayrıca park, Goodall’ın Kasekela adını verdiği bir şempanze kabilesine de ev sahipliği yapıyordu.
1971’de Kasekela kabilesi, eski liderinin ölümünden sonra parçalanmaya başladı. Altı erkek ve üç dişiden oluşan bir grup şempanze sekiz aylık bir süre içinde Kasekela bölgesinin güney bölümünde yaşamaya başladılar. Bu yeni gruba Kahama adı verildi. Sekiz erkek ve on iki dişi ve onların yavrularından oluşan ana topluluk ise oldukları yerde kaldı.
Bu süreçte iki grup arasında çeşitli güç gösterileri başlamıştı. Aynı zamanda her iki grup da kendi bölgesini özenle koruyordu. Bölünmeden iki yıl sonra gerilim daha da arttı. İki grubun erkekleri, kendi bölgelerine geri çekilmeden önce birbirlerine bağırmaya ve gövde gösterisi yapmaya başlamıştı.
Savaş, Godi adlı bir şempanzenin ölümüyle başladı. Kahama topluluğuna ait yetişkin bir erkek olan Godi, altı Kasakela erkeği tarafından pusuya düşürüldüğünde ağaçlarda yemek yiyordu. Goodall kitabında erkeklerden birinin Godi’nin bacağını onu yere fırlattığını anlatır. Saldırganlar, “öfkeli bir çılgınlık” halinde, Godi’yi sıkıştırarak on dakikadan fazla dövmüşler ve sonra hızla dağılmışlardı. Godi aldığı darbeler sonucunda ölmüştü.
Goodall’ın kaydettiği bir düzine kadar saldırıdan beşi ölümle sonuçlandı. Bu kader karşılaşmalarının her biri on dakikadan fazla sürmedi. Beş kurban da sürüklendi, sıkıştırıldı, dövüldü ve ısırıldı. İkinci kurban, üç erkek tarafından öldürüldü. Ayrılıkçılara katılmayı tercih eden Goliath adı verilen yaşlı bir şempanze eski arkadaşları olan beş Kasekela erkeği tarafından öldürülecekti.
Sonunda, ayrılıkçı Kahama kabilesini kuran şempanze Hugh’da öldürülünce, yeni kabileyi kuran altı erkekten geriye sadece bir tanesi kalacaktı. Devamında o da öldürülünce savaş 1978’de sona erecekti. Sonucunda Kasekela kazandı ve menzillerini Kahama bölgesini de kapsayacak biçimde genişletti.
Psikolojide temas hipotezi denen eski ve iyi bilinen bir teori vardır. Bu teori, eşit statüde olan iki grup arasındaki temasın hoşgörü ve kabullenmeyi teşvik ettiğini savunur. Bu model özellikle insan davranışını incelemek için geliştirilmiş olsa da burada da geçerlidir.
İki grup ayrılıp teması kestikten sonra, aralarındaki düşmanlık yoğunlaşmıştı. Daha çok insanlara özgü olduğunu düşündüğümüz “biz” ve “onlar” bakış açısı hayvan davranışına da yansımıştı.
Goodall, Gombe’de yaşananları bildirdiğinde, şempanzeler arasında doğal olarak meydana gelen bir savaşın anlatımına genel olarak inanılmadı. O zamanlar inanılan insan ve hayvan davranışının bilimsel modelleri ile neredeyse hiç örtüşmemişti.
Ancak sonraki araştırmalar, şempanze toplumlarının doğal hallerinde savaş davranışı gösterdiklerini doğruladı. Araştırmacılar, öncelik Goodall’ın Gombe’de geçirdiği zamana ait tüm orijinal saha notlarını dijital ortama aktardı. Ardından da bu notları kullanarak şempanzeler arasındaki sosyal etkileşimlerin ve dostlukların ayrıntılı bir resmini oluşturdular. Sonrasında da bu ilişkilerin nasıl değiştiğinin haritasını çıkardılar.
Araştırmacılar, kimin kiminle sosyalleşmek için daha fazla zaman harcadığını araştırarak, şempanzelerin karmaşık sosyal ağlarını oluşturabilirler.
1960’ların sonunda, tüm erkekler oldukça mutlu bir şekilde birbirine karışırken, 1971’de ayrılıklar kendini göstermeye başlamıştı. Sonraki bir yıl içinde, şempanzelerin yalnızca kendi grupları içinde kalması ve sosyalleşmesiyle de iki taraf farklılaşmıştı.
Araştırmacılar, bölünmenin Humphrey adlı bir maymunun alfa erkeğe dönüşmesinden sonra meydana geldiğine karar verdi. Sonraki dört yıl boyunca Humphrey ve kuzey topluluğu, güneydeki gruptaki her bir erkeği öldürecek ve hayatta kalan üç kadının yanı sıra bölgelerini ele geçirecekti. Araştırma, çatışmayı hızlandıran şeyin muhtemelen o sırada ormandaki sınırlı sayıdaki olgun dişi olduğunu da göstermişti.
Gombe’deki savaştan bu yana, Tanzanya ve Uganda’da şempanze grupları arasında daha fazla savaş belgelendi. Ancak bir ilk olması açısından Gombe Şempanze Savaşı önemliydi
https://www.matematiksel.org/4-yil-suren-gombe-sempanze-savasi-bize-ne-ogretti/
=======================
21 Temmuz 2023
Çamlıca Tepesi’ne, Taksim’e, Levent’e büyük pahalı camiler yapıp Müslüman ülkelerde dolar arar duruma düşmek bir yenilmişlik duygusu uyandırıyor ama sonuçta “görkemli görsel sahneleri izleme fırsatı” da yaratıyor.
Çok renkli.
Parlak ışıklı.
Tantanası bol.
Bir gezi oldu.
Bizim Cumhurbaşkanı 200 işadamını, bakanları, parti önde gelenlerini; 3 uçak dolusu devlet seçkinini yanına alıp 3 Müslüman ülkeye “asset satmaya” gitti. “Asset satmak” benim siz okurlara İngilizce de bildiğimi sokuşturmak için uydurduğum bir böbürlenme deyimi değil. Asset: Kıymetli varlık demek. Cumhurbaşkanın kendisi geziye başladığı gün havaalanında gazetecilere; “satacağımız bazı assetler var” demişti.
Asset satmaya gittik.
Gizli hasetlik gördük.
★★★
Dünya kupası sırasında ünlü futbolcu Lionel Messi bir futbol topunu imzalamış Katar Emir‘ine hediye etmiş, o da topu iki liderin resmi buluşma töreninde bütün dünya TV’lerinin canlı yayınında bizim Cumhurbaşkanı’na gösterdi.
Ne alaka!
Biz dolar arıyoruz!
O, top gösteriyor!
Sağır sultan duydu; Türkiye evindeki enflasyon yangınını söndürmek için taze dolar bulmak zorunda. Cumhurbaşkanı, NATO toplantısını fırsat yapıp dün “emperyalist düşman” ilan ettiği ABD'ye ve AB'ye yeniden yakınlaşma ve hemen ertesinde de sayısız defa “FETÖ destekçisi” diye öfkelendiği petrol doları zengin Arap ülkelerine “assset satma” yıldırım ziyaretine çıkmasının amacı dış kaynak bulup, rezervi yükseltmek. Bu somut gerçeğin penceresinden bakınca; ülkenize dolar aramaya gelmiş Türk Cumhurbaşkanı’nın eline “imzalı top vermek aslında şuur altına gizlenmiş kör bir hasetliğin” dışa vurması. Türkiye’nin ulaştığı refah ve üstünlüğü çekemeyip, kıskanmanın dik alası.
★★★
Büyükelçiler.
Diplomatlar.
Davranış bilimcileri.
Nezaket, terbiye, görgü kuralı analizcileri konuşsunlar. Arap ülkesinin lideri, dolar aramaya gelmiş Türk Cumhurbaşkanı’na; 90 dakika boyunca milyon kere tekme yemiş bir “meşin yuvarlağı göstermesi” Türkiye’ye karşı tarihten gelen gizlenmiş bir kıskançlık, çekememezlik ve hatta “aradığı doları bulamayıp iyice bocalayıp batmasını” arzu etmek değilse nedir?
Bunlar dost mu?
Stratejik ortak mı?
Tarihi kardeş mi?
Üç ülkeye gidildi.
Uçaklardan inildi. Saraylara toplu olarak varıldı. Milli marşlar okundu. Ulusal bayraklar direklere çekildi. Tören kıtası selamı yapıldı. Heyetler Emirlere tanıştırıldı. Bizim Cumhurbaşkanı yanında götürdüğü Togg otomobilini Emirlere hediye verdi. Emirler de Cumhurbaşkanımıza devlet nişanı taktılar. Toplamı yaklaşık 100 milyar doları bulan anlaşmalar imzalandı. Anlaşmaların; altyapı, inşaat, mühendislik, metalurji, çevre, tarihi miras, turizm, yenilenebilir enerji, petrol-petrokimya, karbon ekonomisi, madencilik konularında yapıldığı açıklandı. Bir tek somut satışın Cumhurbaşkanı damadının şirketinin ürettiği İHA oldu, onunun da Türkiye’ye kaç dolar getireceği söylenmedi. Biz Türkiye olarak 3 Arap ülkesine neyi ne kadar satacağız da “eriyen döviz rezervimizi yeniden 128 milyar dolara” getireceğiz, açıklanmadı.
★★★
Hem Osmanlı dönemi ve hem Cumhuriyet dönemi tarihi bize şunu gösterdi. Ancak ve ancak sanayi mallarını kendi fabrikalarında yüksek yerli içerikle (muhteva ile) üretip satarsan dış paraya, dış borca ihtiyacın olmuyor. Rezerv birikimini ancak ve ancak sanayi mallarını dışa satarak yapabiliyorsun.
Son 20 yıla bakın!
Ne olmuş, görün.
Eski DPT Müsteşarı Bilsay Kuruç’un “Seçimden Sonra (2)” başlığını koyduğu yazısında; Oktay Küçükkiremitçi ile Ömür Genç adlı 2 araştırmacının “Türkiye’nin son 20 yılında sanayi yapısı” adlı çalışmasından alıntı yaparak özet bilgiler yazdı.
20 yıl akıp geçti.
Sanayi yapısı değişmedi.
Döviz yutarak.
Rezerv tüketerek.
Çalışmayı sürdürüyor.
Türkiye’de 2003 yılında: Üretim payları açısından ilk beş sırada gıda, tekstil, giyim, ana metal ve otomotiv sektörleri varmış. 2021’e gelince: yine ilk beş sırada gıda, tekstil, ana metal, otomotiv yer almış. Giyim çıkmış. Yerine metal gelmiş.
Üretim dışa bağımlı.
Döviz yutuyor.
En çok ithalat yaparak üretimini sürdüren ilk 5 sektör ise; 2003 yılında kimyasallar, makine, ana metal, otomotiv, elektronik olmuş. 2021’e gelince yine aynı sektörler en yüksek ithalata bağımlı yapılarını sürdürmüşler.
2003’de sanayinin:
Yüzde 41.9’u:
Düşük teknoloji.
Yüzde 20.3’ü:
Orta-düşük.
Yüzde 26.3’ü:
Orta-Yüksek.
Sadece yüzde 3.5’i:
Yüksek teknoloji.
2021 yılına gelinmiş.
Yüzde 35.1’i:
Yine düşük teknoloji.
Yüzde 36.4’ü:
Yine orta-düşük.
Yüzde 25.4’ü:
Yine orta-yüksek.
Sadece yüzde 3.1’i:
Yüksek teknoloji.
Son 20 yılda iktidar sanayimizin ithalata yani dövize bağlı yapısını değiştirecek adımlar, planlamalar, paketler, teşvikler, özendirmeler, yönlendirmeler gösteremediği için Türkiye “rezervini eriten döviz darboğazına girip enflasyon yangını yaratan” ülke olmaktan çıkamadı. Bilsay Kuruç, yukardaki tabloyu yorumlayarak; “Son 20 yılda bir tek (evet tek) değişim düşük teknolojik yapıdan orta düşük teknolojik yapıya doğru oldu. Niçin? Çünkü orası emek yoğun (düşük maliyet) ve sektör karlığının ötekilere göre çok hızlı arttığı alan olduğu için” diye yazdı.
★★★
Top yuvarlaktır.
Asset satmaya gittik.
İmzalı top gösterdiler.
Gizli hasetlik bu.
=======================
İtalya’nın mali polis teşkilatı, Sicilya açıklarında yakalanan 5,3 ton kokainin piyasa değerinin 850 milyon euro olduğunu açıkladı. Polis, geminin sonraki varış noktasının Türkiye olduğunu söyledi.
21 Temmuz Cuma 2023
5 tonun üzerinde kokain ele geçirildi: ‘Varış noktası Türkiye ‘ydi’
DUVAR - İtalyalı yetkililer, Sicilya açıklarında gemiler arasında transfer edilen 5,3 ton ağırlığında kokaine el koydu. İtalya’nın mali polis teşkilatı Guardia di Finanza, ele geçirilen kokainin tahmin edilen piyasa değerinin 850 milyon euro (25,4 milyar TL) olduğunu açıkladı.
Reuters’ın haberine göre, İtalya mali polisi, olayla bağlantılı olarak beş kişiyi de gözaltına aldı. Polisin açıklamasına göre, polis, Güney Amerika’dan gelen bir gemiyi takip ediyordu. Gemiye 19 Temmuz Çarşamba günü sabah saatlerinde baskın yapıldı. Bir keşif uçağı, baskın öncesinde söz konusu geminin güvertesinden Sicilya Boğazı’na paketler atıldığını, paketlerin daha sonra bekleyen bir balıkçı teknesi tarafından alınacağını tespit etti.
İtalya polisi, ardından balıkçı teknesini durdurdu ve teknede gizlenmiş kokain paketlerini ele geçirdi. Operasyon sırasında iki Tunus, bir İtaya, bir Arnavutluk ve bir Fransa vatandaşı olmak üzere beş kişi gözaltına alındı. Sicilya Bölge Başkanı Renato Schifani, operasyonu ‘uyuşturucu kaçakçılığına darbe’ olarak nitelendirerek memnuniyetini dile getirdi.
Öte yandan, BBC Türkçe’den Övgü Pınar’ın haberine göre, polis yetkilileri, Palau bandıralı ticari geminin, yükünü boşalttıktan sonraki varış noktasının Türkiye olduğunun tespit edildiğini açıkladı. Mali polisin açıklamasında, ticari geminin kalkış ve varış limanları belirtilmezken, BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Albay Gianluca Angelini, geminin nihai varış noktasının Türkiye olarak göründüğünü söyledi.
Balıkçı teknesinin, İtalya’nın güneyindeki Calabria kıyılarından hareket ettiği tespit edildi. Albay Angelini, ‘Plutus’ isimli geminin Güney Amerika’dan, muhtemelen Venezuela ya da Trinidad’dan denize açıldığını belirtti. Geminin 15 kişilik mürettebatı arasında, Türkiye, Azerbaycan ve Ukrayna uyruklu kişilerin olduğu açıklandı.
Nisan ayında da İtalya polisi doğu Sicilya açıklarında yaklaşık 2 ton kokain ele geçirmiş, uyuşturucunun daha sonra başka bir gemi tarafından teslim alınacağı değerlendirilmişti. (DIŞ HABERLER)
=======================
“5 yaşından sonra, 7 yaşında kıza niye elini veresin. Bu zaten caiz olmayan bir şey. O zaman 20 yaşındaki kız da gelsin, bir de sarılalım kızla, karıyla. Böyle ahlak mı olur ya. Şeriatsız ahlak mı olur?"
26 Temmuz 2023, 15:51 yayınlandı
Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün geçen günlerde havaalanı çıkışında elini sıkmak isteyen 5 yaşındaki küçük kız çocuğunun elini havada ve o anlar sosyal medyada gündem olmuştu.
Erkek çocuğuna da aynı şekilde davrandığını elini öptürmediğini söyleyen Ünlü, “5 yaşından sonra, 7 yaşında kıza niye elini veresin. Bu zaten caiz olmayan bir şey. Ben elini havada bırakmadım. Gülümsedim, ona dua okudum. O zaman 20 yaşındaki kız da gelsin eli havada kalmasın diye onun da elini tutalım, bir de sarılalım kızla, karıyla. Böyle ahlak mı olur ya. Şeriatsız ahlak mı olur? Git bak ben erkek çocuğuna da öptürmüyorum. Büyüklere de öptürmüyorum” dedi.
⦿ https://www.dailymotion.com/embed/video/x8msn0b
Cübbeli’nin kendi Youtube sayfasında paylaşılan videonun tamamı şöyle:
https://www.veryansintv.com/5-yasindaki-kiz-cocugunun-elini-sikmamisti-cubbeli-caiz-bir-sey-degil/
=======================
Tahıl koridorunun sona ermesi sonrası Ankara-Moskova hattında dikkat çeken gelişmeler yaşanırken, Türkiye’nin “birkaç hafta önce” Rus uçaklarına Türk havaalanlarında yakıt ikmalini yasakladığı iddia edildi. İddia, NATO bağlantılı Atlantik Konseyi’nde gündeme geldi.
26 Temmuz 2023, 16:15 yayınlandı
Türkiye ve Birleşmiş Milletler arabuluculuğunda Rusya ile Ukrayna arasında imzalanan tahıl koridorunun sona ermesinin ardından Karadeniz’deki hareketlilik üst seviyede…
Ukrayna’nın, tahıl koridorunun güvenliğini NATO gemileri tarafından sağlanmasını istediği ve bu konuda NATO ve Türkiye ile görüşme yapacağı belirtilirken, Rusya’dan peş peşe sert hamleler ve mesajlar geldi.
Putin yönetimi Karadeniz’deki güvenlik garantilerini kaldırdı ve Karadeniz’den Ukrayna limanlarına giden tüm gemilerin potansiyel askeri yük taşıyıcısı olarak değerlendirileceğini açıkladı.
Rus istihbarat birimi FSB’den gelen “Türkiye’den Rusya’ya tahıl taşımak için gelen araçta patlayıcı izleri tespit edildi” açıklaması ise Ankara-Moskova ilişkilerindeki tansiyonun bir işareti olarak algılandı.
Söz konusu gelişmeler, Ankara-Moskova ilişkilerini yakından ilgilendiren bir dizi olayın ardından yaşandı; Ankara’nın İsveç’in NATO üyeliğini TBMM’ye iletme taahhüttü, Azov taburu komutanlarının serbest bırakması, Ukrayna’nın NATO üyeliğini desteklemesi ve Rusya’ya karşı onaylanan askeri planların kabul edilmesi…
Bu süreçte, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “tahıl” krizini görüşmek üzere Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e yaptığı Türkiye davetinde takvimin netleşmemesi de göze çarpıyor.
Dış politika gündemi Karadeniz merkezli gelişmelerin ardından Türkiye-Rusya ilişkilerine odaklanırken, NATO bağlantılı Atlantik Konseyi’nin (Atlantic Council) “kıdemli araştırmacısı” Michael Bociurkiw’in iddiaları ise dikkat çekici.
‘TÜRKİYE’ NİN RUS GEMİLERİNE ‘SİGORTA’ ISRARI…’
Bociurkiw, 21 Temmuz’da yayımlanan yazısında “Rusya, Ukrayna’ya karşı deniz savaşını tırmandırıyor” başlıklı yazısında Kiev’in Karadeniz’in kuzeydoğu kısmını kapalı askeri bölge ilan ettiğini, bu hamlenin büyük petrol ihracat limanı Novorossiysk gibi Rus limanlarına giden ticari gemilerin sigorta yaptırmasını pahalı hale getireceğini söylüyor.
Bociurkiw, bu durumda Erdoğan’ın “joker kart” olduğunu belirterek, Ankara’nın “Rusya’ya giden ve Rusya’dan gelen gemilerin yeterli sigorta kapsamına sahip olmasında ısrar ederek Putin üzerindeki baskıyı arttırma kabiliyetine sahip” olduğunu iddia ediyor.
Bociurkiw’in çarpıcı bir diğer iddiası ise, “birkaç hafta önce Türkiye’nin, Boeing ve Airbus uçaklarının Türk havalimanlarında yakıt ikmali ve servis hizmetlerini askıya alarak Rus ve Belarus havayolları için işleri zorlaştırdığı”nı söylemesi.
İddia, Mart ayında da gündeme gelmiş, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın aldığı karara göre Türkiye’de Rus uçaklarına yakıt ve bağlantılı hizmetlerin verilmesinin yasaklandığı öne sürülmüştü.
Ancak iddia, resmi kaynaklardan teyit edilmemişti.
ABD yönetimi, Ukrayna savaşının başlamasının ardından Rusya’ya karşı aldığı yaptırım kararı kapsamında Türkiye’ye, Amerikan yapımı Rus yolcu uçaklarına Türkiye’deki havalimanlarında hizmet ve teknik destek verilmemesi konusunda uyarılarda bulunduğu belirtilmişti.
Türkiye’nin Bociurkiw’in iddia ettiği gibi “birkaç hafta önce” söz konusu kararı alıp almadığı merak konusu.
Veryansın Tv, yetkililere iddiayı sordu, ancak yanıt alamadı.
https://www.veryansintv.com/abd-talep-etmisti-karadeniz-isinirken-turkiyeden-rusyaya-yaptirim-mi/
=======================
Son yıllarda deniz sistemlerine yönelik çok değerli adımlar atan Türk savunma sanayii kritik bir eşiği daha aştı. Bugüne kadar sadece ABD’nin seri olarak ürettiği havadan hassas deniz mayını yerli/milli imkanlarla geliştirildi. Uzmanlar, Mavi Vatan için çok önemli olan bu kabiliyetin son derece yüksek ihracat potansiyeli olduğu görüşünde.
Sadece ülkemizin değil dünyanın da kendi alanında en önemli savunma sanayii fuarlarından biri olan IDEF’23 sona erse de burada ilk kez duyurulan projelerin yankıları devam ediyor.
KoçSavunma, MKE ve TÜBİTAK SAGE imzası taşıyan ‘Uçaktan Atılabilir Güdümlü Akıllı Dip Mayını UÇA’ da yankısı devam eden işlerden biri. UÇA aynı zamanda, savunma sanayiinde farklı alanlarda üretim yapan firmaların birlikte çalışarak neler yapabileceğinin de bir örneğini teşkil ediyor.
TRT Haber’in haberine göre, Koç Bilgi ve Savunma Teknolojileri AŞ İş Geliştirme ve Kurumsal Sürdürülebilirlik Birim Yöneticisi Berker Emre Tok, UÇA projesinin önemini anlatmadan önce sürecin nasıl geliştiğinden bahsediyor.
2018’de ‘Malaman’ akıllı dip mayın işi kapsamında bir TÜBİTAK projesinin içerisinde yer aldıklarını anlatıyor Tok ve “Bu yıl itibarıyla projede çok önemli mesafeler kat ettik. Ve geldiğimiz noktada dip mayını seri üretim haline getirdik” bilgisini paylaşıyor.
ABD'nin tekelini Türkiye kırdı! 'Türk SİHA'larıyla birlikte ihraç edilebilir'
© Posta
Malaman projesi kapsamında ortaya konan ürünün bu yıl sonuna kadar tüm kalifikasyon testlerinin yapılacağına değiniyor Berker Emre Tok. Sonrasında ise TSK’nın stratejik seviyedeki harekat ihtiyacını karşılayan bir ürünü envantere kazandırmış olacaklarına dikkat çekiyor.
Malaman’da yapılan çalışmalar sırasında elde edilen birikimi daha farklı kullanabilmek için kolları sıvadıklarını kaydediyor Tok ve devam ediyor:
“Malaman projesi sırasında biz akıllı mayının manyetik, akustik ve basınç sensörlerinden oluşan elektronik modülünü ürettik. Bu modülü dünyadaki değişik uygulamalarda olduğu gibi uçaktan atılabilen taarruzi bir silaha çevirme düşüncesi yıllar içinde gelişti.
Sonrasında işler daha somut bir hal aldı ve bizim ısrarlı anlatımlarımız sonunda bir sinerji ortaya çıktı ve hızlı bir konsept oluşturmamızı sağladı. Havadan hassas mayınlama olarak en genel haliyle anlatabileceğimiz konsepte UÇA ismi verildi.
KoçSavunma, MKE ve TÜBİTAK SAGE güçlerini birleştirdi. MKE hem seri üretim hem patlayıcı kısmında görev üstlendi. SAGE tarafı güdüm kiti meselesini çözdü. Biz ise sonar ve sensörler tarafında yetkinliğimizi gösterdik. Ve sonunda havadan denize çok yüksek hassasiyetle nokta atış yapabilecek bir mayın geliştirdik.
ABD'nin tekelini Türkiye kırdı! 'Türk SİHA'larıyla birlikte ihraç edilebilir'
© Posta
Berker Emre Tok, UÇA’nın ister savaş uçağı ister insansız hava araçlarından atılabileceği bilgisini de paylaşıyor ve söz konusu mühimmatın yaklaşık 120 km’nin üzerinde bir mesafeden istenilen sahaya atılabildiğini anlatıyor.
“Siz bu mesafeden atabildiğiniz için haliyle hava aracınız düşman silahların menziline girmeden bunu başarmış oluyor”diyen Tok’a göre UÇA ile düşmanın deniz harekat sahası bu yöntemle etkin bir şekilde kontrol edilebiliyor.
UÇA’nın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne deniz harekatlarında çok büyük stratejik katkılar sağlayacağının altını çizen Tok, yakın gelecekte söz konusu projenin ihracatı noktasında da sıkça haberler duyabileceğimizi anlatıyor:
“Hem taarruzi amaçlı hem de düşman deniz sahalarının kontrol edilmesinde kullanılabilen çok maksatlı bir yeteneği Türk Deniz Kuvvetleri’ne kazandırmış olmanın heyecanını yaşıyoruz. Umarız UÇA belli aşamalardan sonra seri üretime geçecek ve büyük bir stratejik yetenek halini alacak.
ABD'nin tekelini Türkiye kırdı! 'Türk SİHA'larıyla birlikte ihraç edilebilir'
© Posta
Bu ürün aslında sadece TSK’nın ihtiyacını karşılamakla kalmıyor. Dünyada çok sınırlı üretim ve kullanım konsepti olan bir şeyden bahsediyoruz. Bu nedenle de hem çok ciddi bir katma değeri hem de oldukça yüksek ihracat potansiyeli var.
Son yıllarda Türk SİHA‘ların dünyanın dört bir yanından talep gördüğünü biliyoruz. UÇA, aslında yerli/milli SİHA’ların da potansiyelini artıran bir ürün. Bu kapsamda yakın gelecekte SİHA’larla beraber UÇA kabiliyetinin de ihraç edilmek istediği haberlerini sıkça duyabiliriz.”
https://www.msn.com/tr-tr/haber/other/abd-nin-tekelini-türkiye-kırdı-türk-sİha-larıyla-birlikte-ihraç-edilebilir/ar-AA1eFXoQ
=======================
"Genel müdürler yapsın o tasarrufu, son model araçlar, sınırsız benzinler. Vatandaştan ne istiyorsunuz."
https://twitter.com/i/status/1683795079805251584
=======================
Cezayir, Fas ve Ruanda’nın ardından yine bir Afrika ülkesi Mali’nin Fransızcaya sırtını dönmesi, “Paris’in gücüyle orantılı olarak Molliere dilinin de bu kıtadaki öneminin azaldığı” şeklinde yorumlanıyor.
© CNN TÜRK
Cezayir, Fas ve Ruanda’nın ardından yine bir Afrika ülkesi Mali’nin Fransızcaya sırtını dönmesi, “Paris’in gücüyle orantılı olarak Molliere dilinin de bu kıtadaki öneminin azaldığı” şeklinde yorumlanıyor. Cezayir, Fas ve Ruanda’nın ardından yine bir Afrika ülkesi Mali’nin Fransızcaya sırtını dönmesi, “Paris’in gücüyle orantılı olarak Molliere dilinin de bu kıtadaki öneminin azaldığı” şeklinde yorumlanıyor. Euronews Türkçe’nin haberine göre Fransız basını, “Fransızca konuşulan Afrika mozaiğinin giderek çatladığı” yorumunu yaparak, bu kararın, Mali’nin egemenliği ve kültürel kimliğini koruma adına verilen mücadelenin bir sonucu olarak alındığına dikkat çekiyor. La Nouvelle Tribune’de çıkan bir makalede, bu değişim dalgasının, Fransız dilinin Afrika’daki geleceği hakkında soru işaretleri uyandırdığı uyarısı yapılarak, “Fransa bu yeni dinamiklere uyum sağlayabilecek ve bu ülkelerle bağlarını dil dışındaki kanallardan güçlendirmenin yollarını bulabilecek mi? Bize buna sadece gelecek söyleyecek.” denildi. FRANSIZCA RESMİ DİL OLMAKTAN ÇIKTI Mali’de 1960’tan bu yana resmi dil olarak kullanılan Fransızca, dün itibarıyla yeni anayasa ile artık sadece çalışma dili oldu. Mali’de 18 Haziran’da yapılan halk oylamasında yüzde 96,91 evet oyuyla kabul edilen ve anayasa mahkemesinin de kabul ettiği yeni anayasaya göre, Fransızca resmi dil olmaktan çıktı. Yeni anayasa metnine göre Fransızca bundan böyle çalışma dili olarak kullanılacak. Ülkede konuşulan 13 ulusal dil de resmi dil statüsü alacak. Eski Fransız sömürgesi olan Mali, bağımsızlığını kazandığı 1960’tan bu yana Fransızcayı resmi dil olarak kullanıyordu. Yaklaşık 70 yerel dilin konuşulduğu ülkede 1982’de çıkarılan kararname ile Bambara, Bobo, Bozo, Dogon, Fulani, Maure, Miniyanka, Malinke, Sarakole, Sonrhai, Senoufo, Khassonke ve Tamashek dilleri ulusal dil statüsü almıştı. FAS, CEZAYİR VE RUANDA ÖRNEKLERİ Fas ise 3 Temmuz’da aldığı kararla, Arapçanın artık kamu yönetiminin, kamu ve özel kuruluşların resmi dili olduğunu ilan ederken, bu alanlarda Fransızca kullanımına son vermişti. Daha önce Fransızcanın baskın bir dil olarak kullanıldığı Cezayir ve Ruanda gibi önemli Afrika ülkeleri son yıllarda aldıkları kararlarla, okullarda Fransızca yerine İngilizceyi ön planı çıkarma yoluna gitti.
https://www.msn.com/tr-tr/yasam/seyahat/afrika-da-değişim-rüzgarı-bir-ülke-daha-fransızcaya-sırtını-döndü/ar-AA1eklgS
=======================
AK Parti, tersine göç için harekete geçiyor. İstanbul için özel bir çalışma başlatıldı. Bu kapsamda İstanbul’un nüfus yoğunluğunun azaltılması hedefleniyor. Yaz aylarını memleketlerinde geçiren emeklilere, İstanbul’dan taşınmaları halinde elektrikten su indirimine kadar birçok konuda teşvik verilmesi gündemde.
23.07.2023
AK Parti tersine göç için düğmeye basıyor. Bu kapsamda hem deprem hem de seçimlere dönük İstanbul’un nüfus yoğunluğunun azaltılması amaçlanıyor.
Sabah Gazetesinin haberine göre AK Parti’nin seçimlere dönük çalışma ve söylemleri belirlemek amacıyla kurduğu strateji kurulunun önemli gündem maddelerinden biri İstanbul ve İstanbul seçimleri.
Kurul, İstanbul’da deprem riskinin azaltılmasının yanı sıra yerel seçimin kazanılması için projeler üretmeye devam ediyor. Kurul daha önce İstanbul’un 5 önemli sorununu belirlemişti.
Göçmenler ve sokak hayvanları ile ilgili önerilerin hayata geçirilmesi için bakanlıklar ve İstanbul Valiliği arka arkaya adımlar atmaya başladı.
Son toplantıda, İstanbul’un sorunlarının çözülmesi için öncelikli olarak nüfus yoğunluğunun düşürülmesi gerektiği, depremden trafiğe birçok konunun bunun ardından hızla yoluna gireceği vurgulandı.
İstanbul’un nüfus yoğunluğunun azaltılması için hazırlanan proje önümüzdeki günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sunulacak. Erdoğan’ın talimatları ile son şeklini alıp hayata geçirilecek.
Projeye göre İstanbul’da yaşayan ancak bahar ayları ile birlikte memleketlerine gidip yılın yarısını orada geçiren, çoğunluğunu emeklilerin oluşturduğu bir grup var.
Öncelikli hedef kitle olarak bu grup tespit edildi. Aylarca memleketlerinde yaşayan bu kişilerin evlerini tamamen taşımaları için neler yapılabileceği üzerinde durulmaya başlandı.
Yazın memleketine gidenlerin sürekli burada kalması için bazı teşvik politikaları devreye sokulacak. Örneğin, evini taşırsa elektrik, su parası alınmaması ya da az alınması, belli vergi teşvikleri, nakit para verilmesi gibi.
AK Parti AR-GE Başkanlığı, İstanbul seçmenini analiz eden bir kamuoyu araştırması hazırladı. İstanbul’da yaşayan seçmen profili çıkarıldı. Hangi şehirden geldiğinden, hangi motivasyon ile oy kullandığına kadar bakıldı.
https://www.cnnturk.com/video/turkiye/memleketine-donene-tesvik
=======================
24 Temmuz 2023 08:31 Güncelleme: 24 Temmuz 2023 17:13
Milas Akbelen Ormanı’na sabah askerler ve TOMA ile giren YK Enerji ekipleri, ağaçları kesmeye başladı. Kesime karşı çıkan köylülere Jandarma müdahalesinde 8 kişi gözaltına alındı, 4 kişi yaralandı.
Akbelen’de ağaç kesimine karşı direnen köylüler
Eda AKTAŞ
Muğla
Muğla Milas’ta bulunan Akbelen Ormanı’na Yeniköy-Kemerköy Enerji tarafından açılmak istenen maden için şirket ekipleri sabahın erken saatlerinde bölgeye ağaçları kesmeye geldi. Ormanlarının kesilmesine karşı 2 yılı aşkın süredir orman içinde bulunan çadırlarda direnen köylülere karşı bölgeye onlarca asker ve TOMA gönderilerek kesim başlatıldı. Yaşam alanlarını korumaya çalışan köylüler, herkesi desteğe çağırdı. Köylüleri ormanlık alandan uzaklaştıran ve barikat kuran jandarma, barikatı aşmaya ve kesimi engellemeye çalışan köylülere ve yaşam alanı savunucularına karşı biber gazı kullandı. Avukat İsmail Hakkı Atal ve İkizköy Çevre Komitesi Üyesi Hasan Yorulmaz gözaltına alındı.
⦿ https://twitter.com/evrenselgzt/status/1683468420397006848
Sabahın erken saatlerinde TOMA'larla ormana giren jandarma, köylüleri ormanlık alandan uzaklaştırdı, kesim yapılan bölgeye girilmesini yasakladı. Orman girişinde direniş devam ederken köylüler kesimi engellemek için herkesi desteğe çağırdı. Geçen yıl yangınlarla binlerce dönüm orman arazisinin yok olduğunu, bu yıl da orman yangılarının devam ettiğini ve yok olan orman sayısının her geçen gün arttığını hatırlatan köylüler, devletin Limak’ı değil ormanları koruması gerektiğini belirtti.
Ağaç kesiminin başladığı Akbelen Ormanı’nda İkizköylüler ve yaşam alanı savunucuları ormanlarının, yaşam alanlarının devlet tarafından yok edilmesine tepkili olduklarını söyledi. Yerel yönetimin de sorunlar karşısında sessiz kalmasından şikayetçi olan köylüler, “Ormanımız yok ediliyor, bize yardım edin. Ağaçlarımız kesilmesin” diyerek seslerini duyurma çalışıyor.
⦿ https://twitter.com/ikizkoydireniyo/status/1683354036823523328
https://twitter.com/ikizkoydireniyo/status/1683336826096852994
Ağaçların kesilmesine karşı halkın direnişi devam ederken jandarma ormanın girişini barikatla kapattı. Barikatı aşmak için yüklenen köylülere ve yaşam alanı savunucularına karşı biber gazı kullanan jandarma, Avukat İsmail Hakkı Atal’ı ve İkizköy Çevre Komitesi Üyesi Hasan Yorulmaz’ı gözaltına aldı. Daha sonra gözaltına alınanlarla birlikte gözaltı sayısı 8’e çıktı.
Jandarma müdahalesi sırasında 4 kişi yaralandı. Yaralılardan biri hastaneye kaldırıldı.
İkizköylü 84 yaşındaki Berrin, “Çaresizliğin içimize oturduğu bir gündeyiz. Şu anda her şey bitti, zeytinlerimiz, toprağımız, doğamız, her şey.. Bazı şeyler söylemle olmuyor onu içinde yaşamak önemli, bu acıyı aktaramam. 500’den fazla jandarma gelmiş çam ağaçların gölgesinde bizi baskılamaya çalışıyor. Ağaçları kesiyorsanız gölgesinde beklemeyin. Üzüntü içindeyiz” dedi.
Köylülerden Melahat ise, “Biz burada direniyorduk. Jandarmasıyla, polisiyle gelip ağaçlarımızı kesmeye başladılar. Çamlarımızı kurtarın lütfen. Burası giderse her yer yanacak, Türkiye yanacak. Çamlarımızı, ormanımızı kestirmeyelim” diye konuştu.
“Ben buraya gelin geldim. Anılarım, hayatım burada geçti”diyen 85 yaşında İkizköylü Sultan şunları söyledi:
“Ormanlar olmaza bir damla yağmur düşmez, kuralık olur, ekinler büyümez, insanlar aç kalır. Orman olmazsa suyu nereden bulacağız? Çamların kuru dalı düşse canım yanar. Ormanımızı kesmesinler.”
Köylülerden Aytaç da “Biz burayı yıllardır savunuyoruz. Bu sabah ormana kesimciler yine geldi. Biz elimizden geleni yapıyoruz ama yardım istiyoruz. Havamızı, suyumuzu, toprağımızı vermek istiyoruz. Ben burada daha önce kömür için yok olan köyden geldim, şimdi buradan da kovuyorlar. Bizeler bu vatanın insanları değil miyiz? Askerler bizi engelliyor, bize yardım edin” diyerek, başta Muğla halkı olmak üzere tüm insanları Albelen Ormanı’nı korumaya davet etti.
⦿ https://twitter.com/ikizkoydireniyo/status/1683337466210656256
https://twitter.com/ikizkoydireniyo/status/1683327258759503875
Avukat İsmail Hakkı Atal, “Burada Anayasal bir suç işleniyor. Anayasa’nın 169’uncu maddesi ihlal ediyor. 169’uncu maddesi devlet ormanları hiçbir şekilde eksiltilemez diyor, bugün devlet ormanlarını ne zaman eksiltiyor ne zaman kesiyor, bütün Türkiye’de orman yangıları olurken, ormancıları yangıları söndürmek için görevlendirmek yerine ormanları kesmek için görevlendiriyor. Bu ancak ülkeyi ve halkın geleceğini bitirmek için kasten yapılabilir. Böyle bir akıl tutulması olamaz. Akbelen Ormanı’nın arkasında 2 bin dönem kömür ruhsat sahası var içinde 88 bin dönüm tarım alanı var ve tarım alanını 5’li çete yok ekmek istiyor. Şu anda Muğla İdare Mahkemeleri ve Muğla savcıları 5’li çetelere yasaları kullanıyorlar. Anayasayı 10’uncu maddesinin açık hükmüne rağmen hiçbir zümreye, hiçbir sınıfa imtiyaz tanınamaz denmesine rağmen burada bir zümreye, bir sınıfa, 5’li çeteden Limak’a imtiyaz tanınıyor” diyerek, tepkisini dile getirdi.
Yarın Limak ve İçtaş’ın patronu hakkında Anayasa’nın 3’uncu maddesi Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya teşebbüs suçundan savcılığa şikayet dilekçesi vereceklerini söyleyen Atal, “İklim krizi, gıda krizi çağından ormanlarımızı yok ektikleri için, suyumuzu yok ettikleri için, 88 bin dönem tarım arazisini yok etmek istedikleri için bu ülkenin geleceğini yok etmeye çalıştıkları için şikayet edeceğiz” dedi.
İZMİR BAROSU: KÂR HIRSININ DEĞİL DOĞANIN VE ORMANLARIN YANINDAYIZ
İzmir Barosu, Akbelen Ormanı’nda sabaha karşı başlayan ağaç kesimlerine tepki göstererek yazılı açıklama yayımladı. Açıklamada, “Ormanları korumak aslî görevi olan devletin, kamunun tüm olanaklarını Muğla’nın son ormanlarından birini yok etmek yönünde kullanması kabul edilemez” denildi.
İzmir Barosu olarak, yıllardır canlı ve cansız tüm doğa varlıklarına yuva olan Akbelen Ormanlarının, ormanlarını, köylerini ve yaşam haklarını savunan İkizköylülerin yanında oldukları hatırlatılan açıklamada, “Gözü dönmüş kâr hırsına karşı doğadan ve yaşamdan yana olduğumuzu bir kez daha kamuoyu ile paylaşıyor ve tüm yetkilileri Anayasa uyarınca aslî görevlerini yapmaya, yurttaşlarının sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama haklarını, doğayı ve ormanları korumaya davet ediyoruz” ifadelerine yer verildi.
Emek Partisi (EMEP) Muğla İl Örgütü, Akbelen Ormanı’nın sabah saatlerin jandarma eşliğinde kesilmesine tepki göstererek“Herkesi bu yağma karşısında Akbelen Ormanı’na, halkın taleplerine ve halkın çıkarlarına sahip çıkmaya çağırıyoruz” dedi.
İkizköy ‘de kömür maden sahasının genişletilmesine karşı Akbelen Ormanı’ nı korumak için vatandaşların iki yıldır mücadele ettiği hatırlatılan açıklamada, “Devlet; ağacına, zeytinine ve ormanına sahip çıkmak için 2 yıldır direnen İkizköy halkının karşısında rantçı kömür ve maden şirketlerinin yanında duruyor. Emeği ve doğayı sömürerek büyümeyi kendine kural edinmiş bu sermaye düzenine karşı mücadele edenlerin sesine ses verelim. Jandarma güçleri ve TOMA’lar geri çekilmeli, bu hukuksuzluk acilen sonlandırılmalıdır” denildi.
İkizköy halkının talebi; “Devlet nerede? Bu hukuksuzluğu acilen durdurun. Köyümüzden vazgeçmeyeceğiz” diyen İkizköylülerin talebinin bir an önce kabul edilmesini gerektiği belirtilen açıklamada, “Herkesi bu yağma karşısında Akbelen Ormanı’na, halkın taleplerine ve halkın çıkarlarına sahip çıkmaya çağırıyoruz. #AkbeleneDokunma” ifadelerine yer verildi.
İklim Adaleti Koalisyonu Akbelen Ormanı’ndaki ağaç kesimine tepki gösterdı.
İkizköylülerin 4 yıldır sürdürdüğü haklı yaşam mücadelesine rağmen bu sabah 06.00’da Akbelen Ormanı’na kesim ekiperinin girdiği belirtilen açıklamada; “Orman yangınlarının, sellerin peşimizi birakmadığı, sıcak hava dalgalarıyla. boğuştuğumuz iklim kirizinin ortasında kömür için ormanı kesmek büyük bir hatadır “ denildi.
Açıklamada Akbelen Ormanı’ndaki kesimin durdurulması ve kömür madenine tahsis izninin geri cekilmesi için saat 15.00’da İstanbul’daki Ormarn Bölge Müdürlüğü binası önünde açıklama yapılacağı duyuruldu.
=======================
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın kızı Feyza Erbaş, sosyal medya hesabından çocuklarının gezdiği ülke sayısıyla ilgili bir paylaşımda bulundu. Erbaş, döviz kuru arttığı için çocuklarıyla yurt dışına çıkamadığından yakındı.
26 Temmuz 2023, 09:55 yayınlandı 26 Temmuz 2023, 10:52 güncellendi
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın İngilizce öğretmeni olan kızı Feyza Erbaş’ın Instagram paylaşımı sosyal medyada gündem oldu. Paylaşımında çocuklarının gittiği ülkelerle ilgili açıklama yapan Erbaş, Euro kurundan bahsetti.
Çocuklarının havalimanındaki bir fotoğrafını paylaşan Feyza Erbaş, oğullarından birinin 2 ülkeyi, kızının 13 ülkeyi gezdiğini ifade etti, en küçük oğluna ise dikkat çeken bir not düştü.
Büyük oğlu için “Bu çocuk pandemiye denk geldi sadece 2 ülkeye gitti” diyen Erbaş, hiç yurt dışına götüremediği 3 yaşındaki en küçük oğluyla ilgili şu notu düştü: “Fasulyecim, yüro (Euro) 30 TL maalesef, cennet vatanımızda nereleri görebilirsen artık. Hiç sesini çıkarma.”
⦿ https://cdn.veryansintv.com/2023/07/26/Ekran-Resmi-2023-07-26-09.46.18.png
=======================
https://twitter.com/i/status/1683577154565447680
=======================
Emekli Amiral Cem Gürdeniz, Tahıl Koridoru Anlaşması’nın ardından oluşan sürece dair uyarılarda bulunarak, "Zelenskiy Karadeniz’de Cepheyi büyültmek istiyor. NATO gemilerini Karadeniz’e davet ediyor. Türkiye bu tuzağa tüm baskılara direnerek düşmemelidir." dedi.
23 Temmuz 2023, 22:55 yayınlandı 23 Temmuz 2023, 23:40 güncellendi
Veryansın Tv yazarı emekli Amiral Cem Gürdeniz, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin NATO gemilerini Karadeniz’e davet ettiğini söyledi.
Gürdeniz, Zelenskiy’nin bu girişimine dair uyarılarda bulundu. Sosyal medya hesabı üzerinden paylaşımlarda bulunan Gürdeniz, girişime asla izin verilmemesi gerektiğini söyledi.
Gürdeniz, şu ifadeleri kullandı:
Zelensky Montrö Sözleşmesinin 87.yıldönümünü kutladığımız günlerde NATO Genel Sekreterinden Karadeniz’deki tahıl koridorunu NATO’nun korumasını istiyor. ABD jeopolitik çıkarları için NATO üyelik ısrarı üzerinden ülkesini ateşe atan Zelensky Karadeniz’de Cepheyi büyültmek istiyor.
NATO gemilerini Karadeniz’e davet ediyor. Türkiye bu tuzağa tüm baskılara direnerek düşmemelidir. Montrö 19. Maddesi yürürlüktedir ve Türkiye savaşan taraf değildir. NATO üyeliği baskısı ile Türkiye savaşan taraf olmaya zorlanmak istenecektir.
Bu durum ekonomik dar boğazdaki ülkemizi savaş koşulları ile büyük bir yıkıma zorlayacaktır. Asla izin verilmemelidir. Lozan’ın 100. Yılında bu tehlikeyi görmek ve uzak durmak iktidar ve muhalefetin görevidir.
Zelensky kendisiyle birlikte tüm Karadeniz sahildarlarını NATO üzerinden ateşe atmaya çabalıyor. Türkiye bu tuzağa daha düşerse 21. Yüzyıl yokluk ve ateş yüzyılı olacaktır. Tarihimiz derslerle doludur. Bu dersleri bilmemek ve Türk halkınım çıkarları dışında hareket etmek tarih ve gelecek önünde hepimizi lanetler.”
Amiral Cem Gürdeniz: Türkiye bu tuzağa düşmemeli
⦿ https://twitter.com/cemgurdeniznet/status/1683033808193437696
⦿ https://twitter.com/cemgurdeniznet/status/1683171831354732544
https://www.veryansintv.com/amiral-cem-guldeniz-turkiye-bu-tuzaga-dusmemeli/
=======================
Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da Belediye Meclisi, ziyaretçi sayısını sınırlamak ve kirliliği azaltmak için yolcu gemilerinin şehir merkezine girişini yasakladı.
Melike Pala | 21.07.2023 - Güncelleme: 21.07.2023
Amsterdam’da yolcu gemilerinin şehir merkezine girişi yasaklandı Fotoğraf: Abdullah Aşıran/AA
Ankara
BBC'nin haberine göre, söz konusu karar, şehirdeki günlük yoğun turist akışı olarak bilinen"kitle turizmini" kısıtlamayı ve kirliliği düşürmeyi hedefliyor.
Her yıl sayıları 100’ü aşan yolcu gemisinin başkentte demirlemesinin şehrin sürdürülebilirlik hedeflerine uygun olmadığı kaydediliyor.
Meclis üyesi ve Demokrat 66 (D66) Partisinin grup lideri Ilana Rooderkerk, şehrin merkezindeki kruvaziyer tipi yolcu gemilerini,"şehrin üzerine bir anda inen bir tür çekirge belası" olarak niteledi.
Şehir merkezinden uzaktaki diğer limanlar için de benzer bir karar verilmesi değerlendirilse de konuyla ilgili henüz bir açıklama yapılmadı.
2021’de yapılan araştırmada, büyük bir yolcu gemisinin bir günde 30 bin adet kamyonla aynı seviyede nitrojen oksit ürettiği ortaya çıkmıştı.
Amsterdam’ın turist sayısını azaltma girişimleri sürüyor
Yılda 20 milyon ziyaretçiyi ağırlayan Amsterdam, son yıllarda, günlük ziyaretçi sayısını azaltmak için bazı adımlar atıyor.
Mart ayında, Amsterdam Belediyesi, bekarlığa veda partilerini şehirde düzenlemeyi planlayan genç İngiliz turistleri uzak tutmak amacıyla internet kampanyası da başlatmıştı.
2018’de ise, şehrin merkezinde fotoğraf çekimi için yoğun talep gören "Ben Amsterdam’ım" (I Amsterdam) yazısını kaldırma kararı almıştı.
=======================
Türkiye eylemleriyle, yasama organı tutumuyla, siyasi partiler ve üyeleri"şimdilik" kendileri için tehlikede görmedikleri yasama dokunulmazlıklarına kavuşmuş olarak mutlu ve mesut tatile girdiler. Meclis ve 600-1 şimdi tatilde... Dokunulmazlıklarınıza dokundukları zaman yanarsanız; dokunulmazlıklarınızı konuşuruz.
Fikret İlkiz İstanbul - BİA Haber Merkezi 24 Temmuz 2023, Pazartesi 08:01
Bir muhalefet şerhi var, sadece... Avrupa topluluğunun bir parçası mı olmak istiyorsunuz? Çok değil, çok çok zor...
Avrupa Konseyi hakları genişletiyor, özgürlükleri kullanıyor; Türkiye özgürlükleri sınırlandırıyor, siyasi faaliyetleri engelliyor, siyaset yapmak isteyenleri cezaevinden çıkarmıyor... Demokrasisi 600-1 karşılığı 599’a denk düşüyor. Siyasette bir karşı oyun denk geldiği rakam sadece bir...
Sözleşmenin (AİHS) Ek 1 No ‘lu Protokol Madde 3’ ün Avrupa Parlamentosu seçimlerinde dahi uygulanıyor. Acaba Türkiye’de AİHS’nin Ek 1 Nolu Protokolünün 3. Maddesi uygulanabiliyor mu? Uygulanmıyor, yargı izin vermiyor.
İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmesine taraf devletler yasama organın seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt etmişlerdir. AİHS'nin 1 Nolu Protokol 3. Maddesi serbest seçim hakkını düzenler.
Bu düzenlemeyle Sözleşmeci Devletlere serbest seçimleri güvence altına alma şeklinde pozitif bir yükümlülük yüklenmiştir. Bireylerin oy verme, seçme ve seçilme haklarıyla ilgili Mathieu- Mohin ve Clerfayt/Belçika (1987) hakkındaki >>AİHM'si kararı seçimlerle ilgili hakların temelidir.
AİHM'sine göre"demokrasi", Avrupa kamu düzeninin temel unsurudur. Tek siyasi model olarak kabul edilen demokrasi, serbest seçim hakkıdır. Bu hakla"etkili siyasi demokrasi" arasındaki bağlantı AİHM tarafından sürekli dile getirilir. Devletin pozitif yükümlülüklerinin başında seçmenlerin seçime aktif olarak katılımını sağlamak gelir. Yasama organına seçilecek temsilcilerin aday olma hakkı, seçimden sonra seçilmiş temsilcilerin siyaset yapma hakkı korunmalıdır.
Devlet kendi anayasal sistemi içinde bir seçim sistemi oluşturmakta serbesttir. Ama hangi sınırlandırma veya kısıtlama getirilirse getirilsin;"yasama organının seçiminde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını" öngören amaca uygun şekilde yorumlanmasını sağlamalıdır. Etkili siyasi demokrasi için Sözleşmenin 1 Nolu Protokolünün 3. Maddesi ile düzenlenen seçimli ilgili hakların sınırlandırılması dar yorumlanmalı ve genişletilmemelidir.
Olay mahkemeleri yorumla olay yaratamaz, özgürlükleri daraltamaz.
Seçimle ilgili haklar, siyasidir. Mutlak değildir ve zimni bazı kısıtlamalarla karşılaşılabilir. Ancak hukuki ve geçerli olan ölçütler vardır. AİHM'sinin 3. Madde düzenlemesinde hak ihlal edilip edilmediğine ilişkin incelemelerinde uyguladığı ve hala geçerli olan ölçütler Mathieu- Mohin ve Clerfayt/Belçika davasında şöyle formüle edilmiştir:
"Mahkeme/ getirilen koşulların, söz konusu hakların özünü zedeleyecek ve hakları etkililikten yoksun bırakacak ölçüde kısıtlayıcı olmadığına; meşru bir amaç doğrultusunda öngörüldüğüne ve kullanılan araçların orantısız olmadığına kanaat getirmelidir. Bu tür koşullar, özellikle yasama organının seçiminde halkın düşüncelerini serbestçe ifade etmesini engellememelidir."
Seçme ve seçilme hakkının özü zedelenmez, hakkın etkisinden yoksun bırakılacak karar verilmez.
İki örnek verelim; ilki 1994 yılına ait"demokrasi" sorunu...
TBMM'de seçilmiş milletvekilleri olarak görev yaptıkları sırada"dokunulmazlıkları" kaldırılarak hapse atılan DEP milletvekilleri için verilmiş AİHM kararını anımsayalım. 16 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Demokrasi Partisi‘nin (DEP) üyesi olan Başvurucular 23 Ağustos ve 16 Aralık 1994 tarihlerinde Sözleşme 1 Nolu Ek Protokolün 3. maddesinin ihlal edildiği iddiasıyla AİHM’e başvurdular.
Başvuranlar, demokratik bir toplumdaki çoğulculuğun her türlü düşünceyi özgürce ifade etmeyi öngördüğünü, DEP'in kapatılmasıyla başvuranların milletvekilliklerinin düşürülmesi, toplumun bir kısmının siyasi görüşlerinin parlamentoda temsil edilememesine yol açtığını ve bu nedenle AİHS'nin bazı maddeleri ile ayrıca 1 No’lu Ek Protokolün hem 1 inci hem 3. Maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdi.
AİHM, 1 No‘lu Ek Protokolün 3. maddesinin subjektif haklar içerdiğini hatırlattı. Seçme ve seçilme hakları bu niteliktedir. Bunlar ne denli önemli olurlarsa olsunlar mutlak hak değildirler. 3. Maddedeki haklar kesin ifadeler kullanılmaksızın düzenlendiği için"üstü kapalı sınırlamalar" getirmek mümkündür. Sözleşmeye taraf olan Devletler, 3. maddenin ilke olarak engel koymadığı durumlarda, yasal düzenlemelerle seçme ve seçilme hakkının sınırlarını belirleyebilirler. Devletler bu yönde geniş bir takdir yetkisine sahiptirler. Ancak üye devletlere ait olan bu takdir yetkisinin nihai denetimi ve Sözleşmeye uygunluğu AİHM’sine aittir.
AİHM'si 2 Mart 1987 tarihli Mathieu-Mohin ve Clerfayt- Belçika kararı başta olmak üzere örnek verdiği diğer kararlarına atıfla 1 No’lu Ek Protokolün 3. maddesinin tam demokratik siyasi rejimlerin ilkesel özelliklerinden biri olduğunu belirtti. Sözleşme sistemi içinde seçme ve seçilme hakkıyla ilgili düzenlemenin çok önemli olduğunu vurguladı.
Kararın ön önemli yanı; seçildikten sonraki koruma garantileridir. AİHM Komisyonun vermiş olduğu bu karar doğrultusunda; Ek Protokol 1 Madde 3 hükmünün her kişiye seçilme hakkı verdiğini ve seçildikten sonra bu görevin ifasını güvence altına aldığını belirtmektedir. Ganchev-Bulgaristan davasının 25 Kasım 1996 tarihli ve Gaulieder-Slovakya davası çerçevesinde 10 Eylül 1999 tarihli Komisyon kararı örnek gösterilmiştir.
AİHM, ifade özgürlüğünün her birey için olduğu kadar seçmenlerini temsil eden ve onların menfaatlerini koruyan seçilen için de değerli olduğunu yeniden ifade etmiştir. Bu nedenle muhalefetteki bir partinin milletvekillerinin ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler AİHM'yi daha katı bir denetim yapmaya itmektedir. DEP'lilerin milletvekilliklerinin düşmesinin, Anayasanın ilgili hükmüne göre uygun ve anılan partinin kapatılmasının bir sonucu olduğunu ifade eden Hükümete göre, söz konusu müdahale, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin ve toprak bütünlüğünün korunması gibi birçok amaç gütmektedir.
Hükümetin söz konusu müdahaleyi bir veya daha çok meşru amaç doğrultusunda gerçekleştirdiği farz edilse bile; AİHM bu müdahalenin meşru amaçla orantılı olmadığı kanısındadır.
"AİHM, alınan önlemin orantılı olup olmadığını değerlendirmiştir. Anayasanın 84/5. maddesinde yapılan değişiklikten sonra, sadece eylemleriyle siyasi partinin kapatılmasına neden olan milletvekilinin görevinin sona ereceğine dikkat çekmektedir. Başvuranların milletvekillikleri ise bireysel olarak gerçekleştirdikleri politik eylemler nedeniyle değil, mensubu oldukları ve faaliyet gösterdikleri siyasi partinin kapatılması sonucu doğrudan düşmüştür."
AİHM, başvurucular için yapılan bu müdahalenin katı olduğu kanısındadır: DEP kesin olarak ve derhal kapatılmış, başvuranların milletvekillikleri düşürülerek siyaset yapmaları yasaklanmıştır. AİHM, Anayasa Mahkemesi’nin başvuranlara vermiş olduğu böyle bir cezanın Hükümet tarafından ileri sürülen meşru amaçla orantılı olmadığına karar vermiştir.
AİHM, yapılan müdahalenin 1 No’lu Ek Protokolün 3. maddesince başvuranlara tanınan seçilme ve siyaset yapma hakkıyla bağdaşmadığı, bir kısmının siyasi görüşlerinin parlamentoda temsil edilememesine yol açtığını ve seçmenlerin de seçme haklarının ihlal edildiği kanaatindedir. Bu nedenlerle, 1 No’lu Ek Protokolün 3. Maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Anayasa’nın 67. maddesinin birinci fıkrasıyla bağlantılı olarak Anayasanın 19. Maddesinde yer alan kişi özgürlüğü ve güvenliğinin ihlal edilmemesi gerekir. Çünkü "seçme, seçilme ve siyasal faaliyet hakkı" Anayasa ile korunmaktadır. Hapsetmek, tutuklamak kişinin siyaset yapmasını engellemektir, hak ihlalidir.
Milletvekili seçilen kişilerin tutukluluğunun devamına karar verirken hem kişi hürriyeti ve güvenliği hakkında hem de seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının kullanımından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan korunacak bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermek gerekir. (AYM Kararında Karşı oy gerekçesinde alıntı yapılan AYM B.B kararı. B. No: 2012/1272, 4.12.2013.)
AİHM'sine başvuru yapan Selahattin Demirtaş 2007 yılından itibaren TBMM'de milletvekili olarak görev yapmaktaydı. 1 Kasım 2015 tarihinde yeniden HDP milletvekili olarak seçildi. Ve görevi 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan milletvekilli seçimlerinde sona erdi.
17 Kasım 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu, Anayasa Mahkemesi, 21 Aralık 2017 tarihli 2016/25189 nolu kararıyla başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdi. 20 Şubat 2017 tarihinde AİHM'ye başvuru yapıldı ve Sözleşme ‘ye Ek 1 No.lu Protokol’ ün 3. maddesiyle birlikte, 5 (kişi özgürlüğü ve güvenliği) ve 10. (İfade Özgürlüğü) maddelerinin ihlal edildiği ileri sürüldü.
AİHM'si İkinci Dairesi seçilmiş bir milletvekilinin tutukluluk halinin devamının sonuçları bakımından Sözleşme ‘ye Ek 1 No.lu Protokol‘ün 3. maddesi bağlamındaki bir şikâyeti inceledi ve karar verdi. AİHM 2. Daire; 1 Kasım 2015 tarihli genel seçimde Demirtaş’ın milletvekili olarak yeniden seçildiğini ve görev süresinin, 24 Haziran 2018 tarihli milletvekili seçimlerinde sona erdiğini ancak; 4 Kasım 2016 tarihinde, milletvekilliği görevi sürerken dokunulmazlığı kaldırıldıktan sonra tutuklandığını kaydetti. AİHM’si Başvurucunun 4 Kasım 2016 tarihinde tutuklanması nedeniyle, milletvekilli 24 Haziran 2018 tarihinde bitene kadar geçen süre içinde bir yıl yedi ay yirmi gün boyunca, yasama organının faaliyetlerine katılma imkânı bulamadığını tespit etmiştir.
Bu özgürlükten yoksun bırakma hali; yani Demirtaş’ın tutuklu olması nedeniyle her türlü milletvekilliği görevinin ifasını imkânsız kılmıştır. AİHM, tutukluluk halini Başvurucunun Sözleşmeye Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesi bağlamında kullanması gereken haklarına bir müdahale olarak değerlendirmiştir. Başvuran tutuklu bulunduğu süre boyunca, milletvekili sorumluluklarını yerine getirme imkânından yoksun bırakılmıştır.
Mahkeme; ne başvuranın tutukluluğunun uzatılması hakkında karar vermekle görevli hâkimlerin, ne ilgilinin salıverilmesi için yaptığı başvuruları reddeden hâkimlerin ne de Anayasa Mahkemesinin; Başvurucunun yalnızca bir milletvekili değil, aynı zamanda ülkedeki bir muhalefet partisinin liderlerinden biri olmasını gözeterek üst düzey bir koruma hakkı olduğunu göz önünde bulundurmamışlardır.
AİHM 2. Dairesi Başvurucu Demirtaş’ın Türkiye Büyük Millet Meclisinin faaliyetlerine katılmasının mümkün olmayışının, halkın görüşünü özgürce ifade etmesinin yanı sıra başvuranın seçilme ve milletvekilliği görevini ifa etme hakkına haksız bir müdahale teşkil ettiği sonucuna varmıştır.
Kararın gözden geçirildiği Büyük Daire kararına göre, ulusal yargı organları, milletvekilinin siyasal görüşlerini açıklama özgürlüğünün korunmasına özen göstermelidir. Başvurucu Demirtaş hakkında ulusal yargı organları böyle bir inceleme yapmamıştır. Demirtaş’ın muhalefetin ileri gelen liderlerinden biri olduğunu ve milletvekili olarak parlamentodaki görevinin"yüksek derecede koruma gerektirdiğini" dikkate almamıştır. Tutuklama yerine diğer kontrol tedbirlerinin neden yetersiz kaldığının yargı organları tarafından yeterince açıklanamadığını ve bütün bu nedenlerle, Ek 1 no’lu Protokol’ün 3. Maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Türkiye hakkında verilen Büyük Daire kararının en önemli özelliği; Sözleşme’nin 5. maddesiyle birlikte 18. Maddesinin ihlal edilmiş olmasına karar verilmiş olmasıdır. Türkiye hakkında 18. Maddenin ihlalinden verilen ilk karardır.
Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasıyla birlikte 18. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
İki AİHM kararının iki özelliği vardır: İlki; AİHS'nin Ek 1 nolu Protokol Madde 3.'e göre;"Serbest seçim hakkı" ihlal edilmiştir.
Bir kere daha tekrarlamak gerekiyor; ortada duran sorun siyaset yapmak isteyen Can Atalay sorunu değildir, herkesin seçme ve seçilme hakkının nasıl korunacağı ve neden korunmadığı meselesinin"demokrasi" adına açıklanabilmesi keyfiyetidir.
Türkiye eylemleriyle, yasama organı tutumuyla, siyasi partiler ve üyeleri"şimdilik" kendileri için tehlikede görmedikleri yasama dokunulmazlıklarına kavuşmuş olarak mutlu ve mesut tatile girdiler. Meclis ve 600-1 şimdi tatilde...
Dokunulmazlıklarınıza dokundukları zaman yanarsanız; dokunulmazlıklarınızı konuşuruz.
Şimdi sıra Anayasa Mahkemesinde... Dokunulmazlıklar, uygulama sonuçları, Anayasa yorumu hakkında Anayasa Mahkemesi kendi verdiği önceki kararlarıyla imtihanda...
(1) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku. Harris,O'Boyle&Warbrick.4. Bası 2021. Sayfa 881 ve diğerleri 1 No’lu Protokol Madde 3: Serbest Seçim Hakkı. Çeviren Ulaş Karan
https://bianet.org/bianet/hukuk/281887-anayasa-mahakemesi-nin-kendi-kararlariyla-imtihani
=======================
Melike Üzücek24/07/2023Son güncelleme: 24/07/2023
2016 yılında Antarktika’da yapılan bir parçacık gözlem deneyi sonucu bilim insanları, zamanda geriye doğru akan bir anti-evren olabileceğini söylediler. Bilim insanlarına göre anti-evren fikri karanlık maddenin ve kozmik enflasyonun gizemlerini açıklayabilir.
Avusturyalı fizikçi Victor Hess, 1912 yılında kozmik ışınları keşfetti. Gezegenimiz her an bu kozmik ışınların hedefi oluyordu. O günden beri bilim insanları Dünya’nın manyetik alanının getirdiği bozulmaya uğramadan bu parçacıkları gözlemeye çalışıyordu. Neyse ki kozmik ışınlardan bir tanesi manyetik alandan etkilenmiyordu: Nötrinolar. Ancak nötrinoları yakalamak çok zordu.
Victor Francis Hess (1883-1964), Avusturyalı-Amerikalı fizikçidir. 1912 yılında kozmik ışınları keşfetmiş ve bundan dolayı 1936’da Nobel Fizik Ödülüne layık görülmüştür.
Antarktika nötrinoları gözlemlemek için müthiş bir fırsat sunar. Çünkü yüksek enerjili nötrinolar buzun içinden geçip gidemez ya da buzdan yansıyamaz. Buzun içine hapsolur. NASA’nın Antarktika Dürtüsel Geçici Anteni (ANITA), nötrinolar hakkında bilgi edinmek için geliştirilmiş bir sistemdir. Evrenimizde sadece sol elli nötrinolar bulunuyor. Ancak ANITA uzun süren araştırmaların sonucunda sağ elli bir nötrino yakaladı.
Sağ ve sol elli nötrino terimini açıklamak için kiralite kavramına bakmamız gerekiyor. Kiral terimi, kendisinin rotasyonla elde edilemeyen bir ayna görüntüsünü oluşturabilen veya bu ayna görüntüsüne sahip olan cisimleri, özellikle molekülleri tanımlamak için kullanılır. Kimyada bu moleküllere enantiyomer, enantiyomerizm veya kiralite özelliği gösterir denir.
Kiral sözcüğü, kendisi de sağ ve sol arasında ayna görüntüsüne sahip olduğundan, insan elinden gelmektedir. Parmakların karşılıklı duruşlarından dolayı, 2 eli çevirerek tam olarak üst üste getirmek mümkün değildir. Görselde aynı aminoasidin sağ ve sol elli versiyonlarını görüyorsunuz.
Sağ elli bir nötrinonun varlığı bir anti-evrenin varlığına işarettir. Çünkü anti-evren hipotezine göre, nötrino uzaydan Dünya’ya gelirken yönü değişmiş olmalıydı.
Evrenimiz simetriyi sever. Birçok yerde simetriyi görmek mümkündür. Ancak öyle bir simetri vardır ki asla ihlal edilmemesi gerekir. İşte bu simetri CPT (charge-parity-time) simetrisidir. 2018’de yayınlanan bir makale, CPT simetrisini başka bir boyuta taşıyor. Söz konusu simetri, evrende fizikten sorumlu etkileşimler için geçerli görülüyordu. Makale yazarlarıysa CPT simetrisini evrenin tamamını fiziksel bir nesne olarak görüp o şekilde ele aldılar. ( Detaylar için: CPT Simetrisi: Evrenin Asla İhlal Etmemesi Gereken Tek Simetri)
CPT simetrisindeki C yani yük, pozitif ve negatif yük simetrisini ifade eder. P yani parite ise tersine, sağa-sola, yukarı aşağı çevirmelerle oluşan simetriyi ifade eder. T yani zaman ise geçmiş ve gelecek arasındaki simetriyi ifade eder.
İçinde yaşadığımız genişleyen evren, sürekli hareket eden birçok parçacık içerir. Bizim evrenimizde zaman ileri doğru akıyor ancak CPT’yi tüm evrene uygularsak simetri bozuluyor. Çünkü bu durumda zamanın geriye aktığı bir anti-evrene ihtiyaç duyuyoruz.
Eğer evren tümüyle CPT’ye uyuyorsa o halde elektron-nötrino, tau-nötrino, müon-nötrino gibi sol elli nötrinoların yanı sıra en az bir tane de sağ elli nötrinoya sahip olacaktır. Sağ elli nötrino sadece belli fiziksel gözlemlerle tespit edilebilir. Ve evreni kütle çekim yoluyla etkileyebilir. Bu nedenle uzmanlar bu sağ elli nötrinonun karanlık madde olduğundan şüpheleniyorlar.
Ne yazık ki anti-evrene erişmek imkansızdır. Çünkü eğer bir anti-evren varsa bile Büyük Patlama’nın da öncesinde vardır ve oraya ulaşmamız imkansız. Ancak anti-evrenin varlığını test etmemiz mümkündür. Eğer sol elli nötrino türlerinin hepsinin Majorana parçacıkları olduğu kanıtlanırsa o halde anti-evren teorisi doğrudur deriz.
5 Ağustos 1906’da doğan Ettore Majorana nötrino kütleleri üzerine çalışan İtalyan teorik fizikçidir. Majorana parçacığı olarak da adlandırılan Majorana fermiyonu, kendi anti parçacığı olan bir fermiyondur. 1937’de Ettore Majorana tarafından ortaya atılmıştır. Ettore Majorana’nın 1959 yılında veya sonrasında öldüğü düşünülüyor.
Nötrinolar hariç Standart Model’deki hiçbir fermiyon Majorana fermiyonu değildir. Hepsi Dirac fermiyonu gibi davranır. Paul Dirac’tan adını alan bu parçacıklar Dirac denklemiyle modellenebilirler. Ayrıca her birinin farklı anti parçacığı vardır. Nötrinoların henüz Majorana fermiyonu mu yoksa Dirac fermiyonu mu olduğunu bilmiyoruz. Fakat Majorana fermiyonu olduğunu kanıtlarsak anti-evrenin varlığına dair güçlü bir kanıtımız var demektir.
Anti-evren teorisi hakkında hala tartışmalar ve araştırmalar sürüyor. Eğer anti-evrenin varlığı kanıtlanırsa şüphesiz evrene bakış açımızda da büyük değişiklikler yaşanacaktır. Ayrıca ilginizi çekeceğini düşünüyoruz: Fizikçi Ettore Majorana Gizemli Bir Şekilde Nasıl Kayboldu?
⦿ https://www.matematiksel.org/ettore-majorana-hem-canli-hem-de-olu-olan-bir-fizikci/
Kaynaklar ve İleri Okumalar
Dark Matter Evidence: ‘Anti-Universe’ Running Backward Through Time and Mirrors Our Cosmos Might Exist; Bağlantı: Dark Matter Evidence: ‘Anti-Universe’ Running Backward Through Time and Mirrors Our Cosmos Might Exist | Science Times; Yayınlanma tarihi: 22 Mart 2022
Did scientists really detect an “anti-universe” where time runs backwards?; Bağlantı: Did scientists really detect an “anti-universe” where time runs backwards? – Big Think; Yayınlanma tarihi: 21 Mayıs 2020
Scientists Say There’s an ‘Anti-Universe’ Running Backward in Time; Bağlantı: Is There an ‘Anti-Universe’ Running Backward in Time? (popularmechanics.com); Yayınlanma tarihi: 27 Nisan 2023
Latham Boyle et al.; The Big Bang, CPT, and neutrino dark matter; Bağlantı: [1803.08930] The Big Bang, CPT, and neutrino dark matter (arxiv.org); doi: https://doi.org/10.48550/arXiv.1803.08930
Matematiksel, 2015 yılından beri yayında olan ve Türkiye’de matematiğe karşı duyulan önyargıyı azaltmak ve ilgiyi arttırmak amacıyla kurulmuş bir platformdur. Sitemizde, öncelikli olarak matematik ile ilgili yazılar yer almaktadır. Ancak bilimin bütünsel yapısı itibari ile diğer bilim dalları ile ilgili konular da ilerleyen yıllarda sitemize dahil edilmiştir. Bu sitenin tek kazancı sizlere göstermek zorunda kaldığımız reklamlardır. Yüksek okunurluk düzeyine sahip bir web sitesi barındırmak ne yazık ki günümüzde oldukça masraflıdır. Bu konuda bizi anlayacağınızı umuyoruz. Ayrıca yazımızı paylaşarak veya Patreon üzerinden ufak bir bağış yaparak da büyümemize destek olabilirsiniz. Matematik ile kalalım, bilim ile kalalım.
Matematiksel
=======================
25 Temmuz 2023
Nazmi Kal, İnönü ile Lozan röportajını SÖZCÜ'ye anlattı
İşgal edilmiş, sindirilmiş Anadolu’da, yurtseverlerin “Ya istiklal ya ölüm” şiarıyla başlattığı Kurtuluş Savaşı’nın ardından imzalanan ve tam bağımsız devletin kuruluşunun uluslararası tapusu ve ilanı olan Lozan Antlaşması’nın dün 100’üncü, aynı gün Basından Sansürün kaldırılışının da 115’inci yıldönümüydü. Basından sansürün kaldırılışı diyoruz ama günümüzde basının üzerindeki baskıların boyutlarını da biliyoruz, yaşıyoruz.
TRT'de yıllarca unutulmaz programlara damga vuran Nazmi Kal, Lozan görüşmeleriyle ilgili İsmet İnönü ve Celal Bayar’la yaptığı röportajlardan bize ilginç bölümler anlattı. İsmet İnönü, “Batılılar, Lozan’ı istemeye istemeye kabul etti” diyor. Celal Bayar da “Daha fazla ısrar etseydik, zaferimiz tehlikeye girerdi” görüşünü dile getiriyor. O zaman ayrıntılara girelim.
Nazmi Kal, 15 Ekim 1973 ‘de TRT’ deki programında İnönü’ye Lozan görüşmeleri günlerini soruyor. İnönü, o tarihi olayı şöyle anlatıyor:
“Lozan‘da İngiliz delegesi Lord Curzon ve Amerikan delegesi oturuyorduk. Konuşmamızı hiç bir zaman aklımdan çıkarmadım. İngiliz delegesi Lord Curzon ‘Lozan Muahedesi’ nden (antlaşmasından) memnun ayrılmıyoruz. Hiçbir dediğimizi yaptıramadık. Harap bir memleket alıyorsunuz. Bunu imar etmeyecek misiniz? Neyle, nasıl yapacaksınız? Para bir bunda var (Amerikan delegesini işaret etti), bir bende var. Geleceksiniz para isteyeceksiniz, diz çökeceksiniz… Reddettiklerinizin hepsini cebimden çıkarıp size göstereceğim’ dedi. Bunu hiçbir zaman unutmam.
Ben de kendisine şu cevabı verdim: ‘Bizim burada istediklerimiz, müstakil (bağımsız), medeni bir devlet olarak onun bütün şartlarını sağlamaktır. Bunu temin edelim, sulh olsun, gelirsem size, istediğinizi yaparsınız.”
Nazmi Kal, “Bu sözleri söylerken güvendikleri neydi?” diye soruyor. İnönü’nün cevabı şöyle oluyor:
“Güvendikleri bunlar (devrimler) yapılmayacaktır. Türkiye içinden birçok keşmekeşlere girecektir. Bu karışıklıklar içinde adalet müşavirleri, kabotaj hakkının ancak iki sene sürmesi, özetle kapitülasyonlara ait diğer meseleler fiilen kendi kendine sürüklenip giderek eski rejim iade olunacak diye düşünüyorlardı. Bu ümit sonuna kadar onlarda yaşadı. Ama bu benim zihnimde daimi bir tehlike olarak belirdi, yaşadı, taze bir halde durdu ve ben onu düşünerek idareye geçtim.
Ondan sonra büyük hata, ‘İsmet Paşa hep Lozan kafası ile idare ediyor. Halbuki dünya değişti’ diyerek gelişi güzel mali politika ile her türlü gedik açılmıştır. Asıl hata burada olmuştur.
Biz, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bir gram altın almadık. 1950’de iktidarı bıraktığımız zaman Merkez Bankası’nın elinde Türkiye’nin hiçbir zaman görmediği miktarda bir altın hazinesi var idi. 122 ton altın bıraktık. Her şey değişti. Lozan Muahedesi’nin neticeleri, sıkıntıları, o zaman için yenilecek büyük güçlüklerini gördükten sonra Türkiye’nin geçmişte nasıl sıkıntılarla adım adım çöküntüye gittiğini canlı olarak yaşamak hiç unutamayacağım bir ders olarak bugün de üzerimde tesirini yapar.”
Nazmi Kal, İnönü’ye 50. yılında da Lozan’ı nasıl değerlendirildiğini önceki bir röportajında sormuştu. O soruyu İnönü şöyle cevaplandırmış:
“Lozan’a ait şikayetler yapılmıştır ama Lozan Antlaşması 50 seneye yakın bir süredir her gün kıymetini yenileyerek önemini korumaktadır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan barış antlaşmalarının hiçbiri doğru dürüst 20 sene yaşamamış, hatta tamamlanamamıştır. Dahası İkinci Dünya Savaşı’nın anlaşmalarından hiçbiri ayakta değil. Lozan Antlaşması dün imza edilmiş gibi devletimizin politikasındaki yerini korumaktadır.”
Lozan ile ilgili 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ‘la 1980 yılında yaptığı TRT’ de yayımlanan röportajını da hatırlatan Nazmi Kal, Bayar’ın da Türk heyetinde o dönem bulunduğunu söyleyip, kendisine “Lozan başarı mı, hezimet mi?” sorusunu yöneltti. Celal Bayar bu soruya şu karşılığı verdi:
“Lozan’da daha fazla ısrar edemezdik. Zaferimizin tehlikeye girmesi ihtimali vardı.”
Son yıllarda Lozan’ı tartışmaya açanlardan “Hezimet” diyenler var. Lozan görüşmelerine katılan İsmet İnönü ve Celal Bayar’la röportajlar yapan, “Atatürk’ten Duymadığınız Anılar” kitabının da yazarı olan Nazmi Kal ise şöyle değerlendiriyor:
“Lozan Antlaşması’nı tartışmaya açmak, Atatürk’ün kurduğu laik, çağdaş, demokratik Türkiye’nin temel taşlarını oynatmak ve şeriat devletine kapı aralamaktır. Her Türk insanı Lozan Antlaşması’nı yapanlara minnet ve saygı duymalıdır.
Dün ve bugün ‘Keşke Yunan galip gelseydi’ diyecek kadar Kurtuluş Savaşı’nın önemini küçümseyen, çağdaş, modern, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni hiçbir zaman içlerine sindiremeyen padişah, hilafet ve şeriat yanlıları, karşı oldukları bu yönetimin temelini atan Lozan Antlaşması’na karşı çıkmaları çok normal. Çünkü Lozan onların hayallerini yıktı.”
İsmet İnönü ile Celal Bayar’ın sözleri ve onlarla röportajlar yapan Nazmi Kal’ın yorumundan sonra ne diyebiliriz?
https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/saygi-ozturk/para-icin-dizlerimize-kapanacaksiniz-7753104/
=======================
Bilim insanları son dönemin gözde beslenme türü"aralıklı oruç" hakkında dikkat çekici bir araştırma yaptı.
24 Temmuz 2023
İspanyol ve Fransız bilim insanları, son dönemde revaçta olan “aralıklı oruç” tipi beslenmenin sağlığa olumsuz etkisi olabileceğini duyurdu.
Uzmanlar, sabah 09.00’dan sonra kahvaltı yapmanın diyabet riskini artırdığını ortaya çıkarırken, saat 22.00’den sonra yemek yenmesinin de diyabet riskini artırdığını belirtti. Uzmanlar, kahvaltıyı geç yapanların tip 2 diyabet riskinin daha yüksek olduğunu belirtirken, bu durumun uzun vadeli sağlık sorunlarına sebebiyet verdiğini de açıkladı.
Bilim insanları kahvaltıyı sabah saat 08.00’den önce yapanların şeker hastalığı riskinin daha az olduğunu ve bu kişilerin tip 2 diyabet hastası olması riskinin yüzde 59 azaldığını duyurdu.
Araştırmayı yürüten ekipte yer alan Dr. Anna Palomar Cros, “Öğün zamanlarının sirkadyen ritim ve glikoz ve lipid kontrolü için önemli olduğunu biliyoruz. Fakat beslenme saatleri ile tip 2 diyabet arasındaki ilişkiyi ortaya çıkaran bir araştırma yapılmamıştı” dedi.
Yüzde 79’u kadın olan 100.000 yetişkinin verilerini inceleyen Dr. Palomar Cros, “Biyolojik olarak bu sonuçlar çok mantıklı. Zira kahvaltıyı atlamak glikoz ve lipid kontrolünü ve insülin seviyelerini etkiliyor” ifadesini kullandı.
=======================
24 Temmuz 2023
Tunus, hemen İtalya’nın altı Afrika kıyısında bir ülke kendisi… Mülteciler deniz botlarıyla akın akın İtalya kıyılarına gidiyorlar.
Avrupa Birliği, Türkiye’yi nasıl bekçi gibi kapıya diktiysek Tunus’a da para yollar kendi adımıza çalıştırırız dedi…
★★★
Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı, Hollanda Başbakanı, İtalya Başbakanı toplandılar Tunus’a gittiler. Tunus basını bizim zekasız yandaş basın gibi “Avrupa’yı ayağımıza getirdik” tarzı başlıklar atmadı.
Mülteci ve Geri Kabul Anlaşması Mutabakatı anlaşması imzalayalım size parası neyse verelim dediler, Tunus karakterli çıktı. Kabul etmedi tabii ki… Ne ısrara ne baskıya ne rüşvete aldırmadı.
★★★
Sadece Avrupa Birliği’ne iltica eden ve iltica talepleri kabul edilmeyen Tunus vatandaşlarını geri almayı kabul etti. Karşılığında da 607 milyon Euro’luk destek kaptı.
Avrupa Birliği Türkiye’yi ise bildiğin depo, toplama kampı yaptı. Keşke Türkiye, Tunus’u örnek alsaydı kendine… Keşke bizim de onlar gibi Avrupa’ya kafa tutan bir liderimiz olsaydı bu ülkede… Ama nerede?
Ne oldu Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği?
Erdoğan ‘ın İsveç’ in NATO’ya üyelik yolunu açma karşılığında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik yolunun açılması talebi vardı. Üç beş gazeteci çıktı bunu televizyonda utanmadan tartıştı.
Akılları mı yoktu, paçalarından cehalet mi akıyordu, öyle mi emir gelmişti bilemem ama üzerinde uzun uzun konuşuldu.
★★★
Peki sonra ne oldu? Avrupa Parlamentosu, Türk hükümetinin izlediği siyasi çizgide radikal bir değişiklik olmadığı sürece, AB-Türkiye arasında 2018’den bu yana dondurulan tam üyelik müzakerelerinin başlamayacağını içeren Türkiye raporunu kabul etti!
Utanmasalar “Bir ülkenin NATO'ya üyeliğiyle Avrupa Birliği üyelik sürecinin ne alakası var ahmaklar” yazacaklarmış. Böyle de ikiyüzlü bunlar…
★★★
Aynen iade ediyorum Avrupa Birliği’ne… Bunu tartışan güruh ile gazeteciliğin ne alakası var ahmaklar! Ver parasını sana ne istiyorsan onu anlatsınlar. Bunu dahi anlamadan acaba nasıl birlik oldu bunlar?
Tamam “yargı reformu” vaadinden bu yana 4 yıl, “insan hakları eylem planından” bu yana 2.5 yıl geçmiş olabilir. Halkımızın derdi fakirlik… Kafayı kaldıracak durumları mı var?
Önceki 10 milyar doları bile yollamadı!
Birleşik Arap Emirlikleri ile 50.7 milyar dolarlık anlaşma imzalandı. Bunun 8.5 milyar doları sukuk adı altında İslami finans esaslarına göre verilecek borç… Üç milyar dolar da kredi olarak şirketlere faizi karşılığında kaynak olarak gelecek. O da gelirse… Gerisi hikaye…
İşin enteresanı Birleşik Arap Emirlikleri ile son iki yılda 6 kez yapılan karşılıklı resmi ziyaretlerde 10 milyar dolarlık yatırım gelecekti. O bile daha gelmedi!
★★★
Aklıma ne geldi? Erdoğan, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Türkiye yatırımlarından bahsederken, “Varlık Fonu başkanımı davet ettiğim gibi yatırım destek fonu başkanımı da davet ettim ve hep birlikte görüşmeler yaptık” şeklinde açıklama yapmıştı.
Sorun şuydu ki, Varlık Fonu başkanı zaten kendisiydi… “Hep birlikte görüşmeler yaptık” derken, kendiyle mi yaptı hâlâ bir açıklık kazanmadı. İşin esas tehlikeli kısmı da burası…
Artarsa vergi istifa eder kendisi!
Geçen yıla göre bütçe gelirleri yüzde 48 artarken, harcamalarda yüzde 102 artış yaşandı. Bildiğin bakkal hesabı… Giderlerin gelirlerinden hızlı artıyorsa önce zora düşersin, sonra borç ararsın ve akabinde batarsın.
Haziran ayında geçen yılın 6 katı artışla 220 milyar lira olan aylık açık hemen hemen tüm zamanların aylık bütçe açığı rekoru… Anladık mı neden bu ek vergiler konuldu?
★★★
Şimdi yıl sonuna kadar 1.2 trilyon lira ek bütçe ve 2.1 trilyon ilave borçlanma ile yola devam ediyor. Toplanacak vergiler devede kulak kalıyor.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, “Yeni bir vergi artışı olmayacak” sözünü verdi. Koskoca yetkili, bilmeyecek mi? Eminim yeni vergi artışı olursa o dakika istifa eder kendisi… Devlet adamı sözünü yer mi? Mutlaka yapar gereğini…
https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/murat-muratoglu/buyuk-ulke-tunus-gibi-olur-7752202/
=======================
“Kemalist belediyeler Arapça tabelalar söküyor şimdi tamam sökün. Ama paçanız söküyorsa İngiliz, Fransız tabelaları sökün, göreyim. Hadi git Mc’Donalds’ın, Burger King’in, KİPA’yı, CarrefourSA’yı da sök. O da Türkçe değil, her taraf Türkçe olsun. Ben de ondan yanayım. Ama bu topraklarda son yüzyıldır yapılanın adı İslam düşmanlığı sadece.”
https://twitter.com/i/status/1683425562419765249
=======================
ASELSAN sadece savunma sanayisinde değil aynı zamanda yenilenebilir enerji alanında da boy gösteriyor. Son bilgilere göre IDEF 2023’te ASELSAN, rüzgar türbinini sergileyecek.
24 Temmuz 2023
ASELSAN’ın rüzgar türbinlerinde sona gelindi
Metin Akpınar
Teknoloji Editörü
ASELSAN, Türkiye’nin ilk MW üstü rüzgar türbinlerini üretiyor
ASELSAN’ın bir süredir yenilenebilir enerji ve yerli rüzgar türbini üzerinde çalıştığı biliniyordu. Elde edilen son bilgilere göre ASELSAN, Türkiye’nin en yüksek yerlilik oranına sahip rüzgar türbinlerini göreve hazırlıyor. Geliştirilen rüzgar türbinlerinin aynı zamanda Türkiye’nin ilk MW üstü rüzgar türbinleri olacağı belirtiliyor.
25-28 Temmuz’da İstanbul’da düzenlenecek 16’ncı Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı (IDEF 2023) kapsamında ASELSAN, haberleşme, hava savunma, aviyonik, elektro-optik, elektronik harp, radar ve insansız sistemler alanındaki ürünlerini sergileyecek. Tüm bunların yanın şirket, başta enerji, ulaşım, sağlık olmak üzere sivil alandaki teknolojilerini de tanıtacak. Bu kapsamda firmanın yerli rüzgar türbinlerini gözler önüne sereceği belirtiliyor.
Ana bileşenleri yerli ekosistem paydaşları tarafından üretilen yerli türbinde ASELSAN imzalı generatör, güç dönüştürücü, türbin kontrol sistemi ve SCADA sistemi bulunacak. Rüzgar türbininin güç kapasitesi 4,3 megavat olacak. Bu türbinler, Elektrik Üretim AŞ ile geçtiğimiz yıl imzalanan anlaşma kapsamında Alaçatı Rüzgar Enerji Santralı (RES) sahasında kurulacak. Adları ASELSAN ART4.X olan bu türbinler, 100 metre kule yüksekliğine ve 136 metre rotor çapına sahip 2 türbinden oluşacak.
Proje kapsamında, Türkiye’de daha önce yerli üretimi yapılmamış birçok rüzgar türbini bileşeni ASELSAN ve oluşturulan tedarik zinciriyle yerli olarak üretilmeye başlandı. ASELSAN tarafından geliştirilen generatör ve güç dönüştürücünün prototip üretimleri tamamlanırken testleri ise yine şirket tarafından kurulumuna başlanan megavat üstü güç elektroniği test laboratuvarında yapılacak. Kurulumu devam eden test laboratuvarı Türkiye’de bu güçte ilk test laboratuvarı olacak ve aynı zamanda askeri platformlarda kullanılan motor ve sürücü testlerini de gerçekleştirebilecek. ASELSAN’ın rüzgar türbinlerinin kurulumunun 2024’ün ikinci yarısına kadar tamamlanması planlanıyor.
Kaynakça
⦿ https://www.aselsan.com/tr/teknoloji/urun/3080/4x-mw-ruzgar-turbini#section-features
https://www.aa.com.tr/tr/bilim-teknoloji/aselsan-ruzgarin-gucunu-arkasina-alacak/2952746
https://www.donanimhaber.com/aselsan-turkiye-nin-ilk-mw-ustu-ruzgar-turbinlerini-uretiyor--166089
=======================
İsrail‘de yargı düzenlemesine karşı boykot kararı alan yedek askerlerin gönüllü hizmeti bırakmasının ‘ordunun etkinliğine zarar verdiği’ belirtildi.
26 Temmuz Çarşamba 2023
DUVAR - İsrail’de Yüksek Mahkeme’nin yürütme üzerindeki denetimini sınırlandıran yasa tasarısının Meclis’te onaylanmasına karşı protestoların bir parçası olarak askerlik hizmetini yapmayı reddetmenin ordunun etkinliğine zarar vermeye başladığı bildirildi. İsrail ordu radyosunun haberine göre, ordu sözcülüğünden konuya ilişkin açıklama yapıldı.
AA'nın aktardığına göre açıklamada, (hükümetin yargı düzenlemesine karşı yedek askerlerin gönüllü ordu hizmetini bırakması dolayısıyla) ordunun etkinliğine zarar verme sürecinin başladığı ve ordunun birkaç hafta içinde zarar görebileceği kaydedildi.
Ne olmuştu?
İsrail Meclisi, hükümetin yargı paketi kapsamında Yüksek Mahkeme’nin hükümet üzerindeki denetimini kaldıracak yasa tasarısını dün muhalefetin boykot ettiği oturumda onaylamıştı. İsrail Adalet Bakanı Yariv Levin’in, 5 Ocak’ta duyurduğu yargı düzenlemesi Yüksek Mahkeme’nin yetkilerini sınırlandırma ve iktidarın yargı atamalarında söz sahibi olması gibi değişiklikler içeriyor. Yasa tasarısı, Yüksek Mahkemenin, hükümetin aldığı kararları, "kamu çıkarına hizmet etmediği, akla yatkın olmadığı veya çıkar çatışması doğurduğu" gibi gerekçelerle bozma yetkisini ortadan kaldırıyor.
İsrail’de kadın ve erkekler için 3 yıl zorunlu askerlik hizmeti bulunuyor. Zorunlu askerliğini tamamlayan İsrailliler, gönüllülük esasına göre uzmanlıklarına göre her yıl düzenli şekilde askeri talime çağrılıyor ancak savaş pilotları ve diğer elit birlikler yıl içinde daha sık eğitim ve operasyona katılıyor. İsrail’deki zorunlu askerliği reddedenler içinse hapis cezasına varan yaptırımlar uygulanıyor.
Orduda görevli aralarında savaş pilotlarının da yer aldığı 10 bin kadar yedek asker hükümetin yargı düzenlemesine karşı gönüllü askerlik hizmetinden ayrılacaklarını duyurdu.
İsrail Savunma Bakanı Yaov Gallant’ın ordudaki kopuşun giderilmesi adına muhalefetle uzlaşılması için girişimde bulunduğu bildirilmişti. Meclis Genel Kurulunda yasa oylanmadan önce Gallant, Netanyahu ve yargı paketinin"mimarı" Adalet Bakanı Yariv Levin’in hararetli biçimde tartıştığı görüntüler kameralara yansımıştı. (DIŞ HABERLER)
=======================
Bunun ilk maddesi sen bana zarar verme, ben de sana vermeyeyim.
İkinci temel maddesi ise sen benim için yararlı ol ben de sana yararlı olayım.
Görüldüğü gibi her hal ve şartta ahlakta en temel ilke karşılıklı olmasıdır.
Tek taraflı ahlak olmaz.
Örneğin, kafirlerin canı, malı, ırzı haktır helaldir ilkesi tek taraflıdır.
Vee elbette evrensel olamaz.
Diğer yandan eğer birgün intergalaktik uzay yolculuklarında Klingkonglulara rastlarsak onlarla da aynı esaslar dahilinde uzlaşmak, ve birlikte yaşamak mümkün olabilir.
=======================
Avrupa genelinde, her 60 km ‘de bir elektrikli otomobiller ve kamyonetler için en az 150 kW’ lık hızlı şarj ve yakıt istasyonları kurulacak.
Candeğer Muradoğlu
5 saat önce
Avrupa yollarında, her 60 kilometrede bir elektrikli araçlar için şarj istasyonu olacak
Avrupa genelinde her 60 km ‘de bir elektrikli otomobiller ve kamyonetler için en az 150 kW’ lık hızlı şarj ve yakıt istasyonları kurulacağı açıklandı. AB Konseyi’nin alternatif yakıt altyapısı yönetmeliği (AFIR) kapsamında yapılan düzenleme, 2025 yılından itibaren Avrupa’da seyahati kolaylaştırmayı amaçlıyor. Aynı zamanda Avrupa genelinde alternatif yakıtlar için daha fazla şarj ve yakıt ikmal istasyonunun faaliyet göstereceği anlamına geliyor.
⦿ https://twitter.com/EUCouncil/status/1683817014157012992
150 kW'lık hızlı şarj istasyonları, elektrikli araçların bataryalarını daha hızlı şarj edebilir olması seyahat edenler için önemli bir avantaj olarak nitelendiriliyor. Bu tip şarj istasyonlarının genellikle otoyollar, ana yollar ve uzun mesafeli seyahatler için stratejik noktalara kurulduğunu hatırlatalım.
Elektrikli otomobillerin ve kamyonetlerin daha yaygın kullanımını teşvik etmeyi ve onların daha uzun mesafeleri daha kolay kat edebilmelerini sağlamayı amaçlıyor. Hızlı şarj istasyonları, elektrikli araçların bataryalarını daha kısa sürede şarj etmelerine olanak tanıyor ve bu sayede sürücülerin daha az bekleme süresiyle daha uzun mesafeleri rahatlıkla yol alabilmelerine yardımcı oluyor.
Yönetmelikte dikkat çeken diğer detaylar arasında ağır hizmet araçları için minimum 350 kW kapasiteli şarj istasyonları, AB’nin ‘trans-Avrupa ulaşım (TEN-T) ağı’ olarak adlandırılan çekirdek ağı boyunca her 60 km’de bir konuşlandırılması yer alıyor. Bunlar, 2025’ten itibaren ise her 100 km’de bir yerleştirilecek.
Aynı zamanda otomobiller ve kamyonlar için hidrojen yakıt ikmal istasyonları 2030’dan itibaren tüm kentsel düğüm noktalarında ve TEN-T çekirdek ağı boyunca her 200 km’de bir yer alacak. Bu madde, hidrojen ekonomisinin ve hidrojenle çalışan araçların yaygınlaştırılmasının önemli bir adım olarak nitelendiriliyor.
Asgari sayıda büyük yolcu gemisi veya konteyner gemisine ev sahipliği yapan limanların 2030 yılına kadar bu gemilere kıyıdan elektrik sağlanacağı da kaydediliyor.
Havalimanları tarafından 2025 yılına kadar tüm kapılarda ve 2030 yılına kadar tüm açık deniz stantlarında park halindeki uçaklara elektrik verileceği kaydedildi.
Elektrikli veya hidrojenle çalışan araç kullanıcıları, şarj veya yakıt ikmali noktalarında ödeme kartları veya temassız cihazlar kullanarak ve abonelik gerektirmeden, tam fiyat şeffaflığı ile kolayca ödeme de yapılabilecek.
https://webrazzi.com/2023/07/26/avrupa-her-60-kilometrede-bir-elektrikli-arac-icin-sarj-istasyonu/
=======================
Sibel Çağlar
03/08/2023
Budizm, dünya çapında 507 milyondan fazla takipçisi ile dünyanın en popüler dördüncü dinidir. Bununla birlikte Budizm, özellikle Batı’daki insanlar tarafından, popüler düşünce okullarıyla ortak birçok öğretiyi paylaştığı için, sıklıkla bir felsefe olarak da anılır
Bütün bunlar şu soruyu akla getiriyor: Budizm bir felsefe mi yoksa bir din mi? Bu makale de, Budizm’in farklı insanlar için neden ve nasıl farklı şeyler ifade ettiğini ve gerçekten şu ya da bu şey olarak sınıflandırılıp sınıflandırılamayacağını inceleyeceğiz.
Budizm ilk olarak MÖ 6. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıktı. Teist olmayan bir dindir, yani yaratıcı bir Tanrı’ya inanmaz. Kurucusu Hindu prensi olan Siddhartha Gautama’dır. Kendisini genellikle bütünüyle uyanmış anlamına gelen Buda ismi ile tanırız.
Budist metinler Buda’nın hayatından pek az biyografik olay aktarır. Ancak tarihçiler onun var olduğu konusunda hemfikirdir. Anlatılara göre varlıklı bir mevki sahibi bir ailede dünyaya gelen Siddhartha, krallık hükmünde yaşayan halkın yoksulluğuna ve hastalıklarına maruz kalmasın diye, etrafı güzelliklerle çevrili halde, bir sarayın duvarlarının arasında yaşıyordu.
Siddarta on altı yaşındayken kuzeni ile evlendi. Yirmi dokuz yaşındayken hayatı tıpkı daha önceki gibi lüks içindeydi. Ailesini sevmesine ve çocuğunun doğumuna sevinmesine karşın, çocuğunun doğduğu gün dünyaya çıkmaya karar verdi. Bunun sonucunda da insanın çektiği ıstırabın ve bunun insanlara verdiği acının farkına vardı. Güzellik de dahil, her şeyin geçiciliğini anladı. Devamında da aydınlanmaya ulaşmak ve özgürlüğü keşfetmek için çileciliğin ilkelerini deneyimledi.
Doğum ve ölüm döngüsü Siddarta’ya sonsuz ve bunaltıcı geldi; doğum doğum üstüne ve ölüm ölüm üstüne (samsara: oluşun sonsuz döngüsü) yaşanıyordu. Bu döngüden kaçmak için bir inanç sistemi geliştirecekti. Sonrasında da öğretisini sunmak için kırk yıl boyunca tüm Hindistan’ı dolaştı ve seksen yaşında hayatını kaybetti.
Buda’nın öğretileri her ne kadar sözlü tekrarlarla korunmuş ve yazıya ilk kez ölümünden yüzlerce yıl sonra aktarılmış olsalar da, çoğu kısımlarının güvenilir oldukları düşünülür. Yine de bunu kesinkes bilmek imkansızdır ve yüzyıllar boyunca bazı metinlerin eklendiği de açıktır..
Bugünkü popülaritesine rağmen, Budizm ilk başta takipçi kazanmakta yavaştı. İlgi görmesi ancak MÖ 3. yüzyılda oldu. Hint İmparatoru Büyük Ashoka, Budizm’i benimsedi ve sonuç olarak hızla Hindistan Yarımadası ve Güneydoğu Asya’ya yayıldı.
Buda, öğretilerini dünyadaki gerçek acı boyutunu fark ettikten sonra geliştirmeye başladı. İnsanın ölümlülüğü nedeniyle sevdiği her şeyin (kendisi dahil) sonunda öleceğini fark etti. Ancak insan hayatındaki tek acı ölüm değildir. Buda, insanların doğumda (hem anne hem de bebek) ve yaşamları boyunca arzu, kıskançlık, korku vb. nedenlerle acı çektiğine ve bu süreci sonsuza kadar tekrarlamaya mahkum olduğuna inanıyordu.
Bu nedenle Budist öğretimi bu döngüyü kırmayı amaçlar. “Dört Yüce Gerçek”, Buda’nın yaklaşımını daha ayrıntılı olarak göstermektedir:
Hayat acı verici
Acı çekmenin nedeni açgözlülüktür
Acı çekmenin sonu, özlemin sona ermesiyle gelir
İnsanı şehvetten ve ıstıraptan uzaklaştıran bir yol vardır.
Bu gerçekler, Budizm’in tüm amacının, yani aydınlanma yoluyla açgözlülük ve ıstıraptan uzaklaşmanın yolunu bulmak için temel oluşturur. Bu yönleri ile ele alındığında Budizm bir felsefeyi andırır. Ama bu dinin en somut felsefi unsurları Buda’nın kendisinden gelmektedir.
Çin restoranlarında gördüğünüz şişman ve keyfi yerinde “Buda”, gerçek Buda değildir. O, Çin’deki Budai ya da Japonya’daki Hotei’dir. Genellikle gülümserken ya da kahkaha atarken gösterilmektedir. Bir halk figürüdür fakat genellikle tarihi kişilik olan Buda ile karışır.
Buda, takipçilerine öğretilerini harfi harfine takip etmeleri yerine, insanları onları araştırmaya teşvik eder. Buda sizden kendisine inanmanızı ya da ona dua etmenizi istemez. Yaşadığınız huzur kutsal bir müdahale ile değil, kendi çabanızla gelir. Buda size tamamen kendi başına çıkmakta özgür olduğunuz bir yol gösterir. Körü körüne bir biat söz konusu değildir; sadece pratik etme vardır.
Dharma olarak bilinen Budist öğretileri (Sanskritçe: “gerçeklik hakkındaki gerçek”), biri Ehipassiko olan altı farklı özellik içerir. Bu kelime “gel ve kendin gör” anlamına gelmektedir. Bu da insanları eleştirel düşünmeye ve söylediklerini test etmek için kendi kişisel deneyimlerinden yararlanmaya güçlü bir şekilde teşvik eder. Bu yaklaşım biçimi Budizm’i diğer dinlerden farklı kılar. Bu nedenle daha çok bir felsefe olarak kabul görmesine neden olur.
Ancak Budizm pek çok dini yönü de vardır! Örneğin Buda reenkarnasyona inanmaktadır. Birisi öldüğünde başka bir şey olarak yeniden doğacağını anlatır. Bireyin ne olarak yeniden doğduğu, eylemlerine ve önceki yaşamlarında nasıl davrandığına (karma) bağlıdır. Bu nedenle de Buda’nın öğretilerinin takip edilmesi gerekir. Buda eleştirel sorgulamayı teşvik etse de, aynı zamanda söylediklerini takip etmek için mükemmel bir teşvik sağlar.
Birçok dinde ahiret inancı ve nihai hedef bulunur. Hıristiyanlar ve Müslümanlar için bu, ölümden sonra Cennete ulaşmaktır. Budistler için bu, nirvana olarak bilinen bir aydınlanma halidir. Bununla birlikte, nirvana bir yer değil, daha çok özgürleşmiş bir ruh halidir. Nirvana, birinin yaşamla ilgili nihai gerçeği fark ettiği anlamına gelir. Bir birey bu duruma ulaşırsa, o zaman acı çekme ve yeniden doğuş döngüsünden sonsuza kadar kurtulacaktır. Çünkü bu döngünün tüm nedenleri ortadan kalkmıştır.
Dünya çapında birçok insan için ibadetin önemli bir bölümünü oluşturan birçok Budist ritüeli ve töreni de vardır. Puja, takipçilerin tipik olarak Buda’ya adak sunacağı bir törendir. Bunu Buda’nın öğretilerine şükranlarını ifade etmek için yaparlar. Bu törenlerde dini bir lider yoktur. Kişiler Budist tapınaklarda veya kendi evlerinde dua eder ve meditasyon yaparlar.
Gördüğümüz gibi Budizm, felsefe ve din arasındaki çizgileri bulanıklaştıran birçok özellik içerir. Ancak onu şu ya da bu şekilde belirgin bir şekilde sınıflandırmamız gerektiği fikri, dünyanın diğer bölgelerinden çok Batı toplumlarında ortaya çıkma eğilimindedir.
Batı’da felsefe ve din çok farklı iki terimdir. Batı geleneğindeki birçok felsefe (ve filozof) kendilerini dindar bireyler olarak görmezlerdi. Kendilerini ateist veya agnostik olarak görenler Budizm’in dini yönlerini görmezden gelme eğilimindedir.
Ayrıca Budist öğretiler, son birkaç on yılda Batı ülkelerinde popülerlik kazanmış olan farkındalık, meditasyon ve yoga trendlerine de uygundur. Ancak çoğu zaman bu öğretiler, kökenleri tam olarak anlaşılmadan sahiplenilmektedir. İnsanlar sosyal medyada Buda’dan alıntılar yayınlar veya önemli metinlerinden herhangi birini incelemeden Budizm ile ilgilendiklerini iddia ederler.
Gerçek şu ki, Budizm hem din hem de felsefedir. Budist rahipler, tapınaklar ve dini bayramların bir nedeni vardır. Tören ve ritüel, dünya çapında milyonlarca insan için Budizm’in son derece önemli bir yönüdür. Ama işin dini boyutunu ele almadan ve bu ibadetleri uygulama yükümlülüğü olmadan herhangi bir kişinin Buda’nın birçok öğretisini takip etmesi de mümkündür.
Is Buddhism a Religion or a Philosophy?. Bağlantı: Is Buddhism a Religion or a Philosophy? Yayınlanma tarihi: 17 Eylül 2022
O’Brien, Lucy. (2020). Buddhism is often described as a philosophy rather than a religion. As such it provides ways to understand, and give meaning to, the challenges of being alive.. 10.13140/RG.2.2.28108.03202.
https://www.matematiksel.org/bir-din-mi-yoksa-felsefe-mi-budizm-nedir/
=======================
"Tıklım tıklım, kimse yalan konuşmasın. ‘Ekonomik kriz var’ demek bu ülkeye ihanettir."
https://twitter.com/i/status/1683096557036400641
=======================
https://twitter.com/i/status/1683366746273488897
=======================
Sizler hür ve namuslu değilsiniz..樂
https://twitter.com/i/status/1682273135746269184
=======================
21 Temmuz 2023
SÖZCÜ muhabiri Latif Sansür, ödüllere layık çok başarılı bir habere imza attı.
Okumuşsunuzdur ama ben yine de özetleyeyim:
“Libya’da uzun yıllar boyunca kimyasal atık depolamak için kullanıldığı belirtilen Sloug isimli tanker geminin, önce Mısır’a götürüldüğü, oradaki çevrecilerin tepkisi üzerine ise Türkiye’nin depremle sarsıldığı geçen şubat ayında, İzmir’in Aliağa Limanı’na getirildiği ortaya çıktı. Uluslararası denizcilik hizmeti veren firma, 2021 yılı aralık ayında açığa sürüklenen gemiyi, yaklaşık 1 milyon 100 bin dolar karşılığında istenilen bölgeye çekti. Ancak verilen çekici hizmetinin bedeli ödenmedi.
Türk firmasının yetkilileri, verilen hizmetin bedelini tahsil etmek için çaba gösterirken, uydu kayıtlarına göre Libya’da bulunan geminin, iddiaya göre sahte belgelerle, içindeki kimyasal madde boşaltılmak üzere Mısır’a götürüldüğünü öğrendi.
Geminin, içindeki kimyasal madde Mısır’da boşaltıldıktan sonra Hindistan’a götürülerek söküm için satılmak istendiği bilgisine ulaşıldı.
Ancak çok büyük olduğu için dikkat çeken gemide, 6 bin ton kimyasal madde bulunduğunun öğrenildiği ve bu ülkedeki çevrecilerin tepkileri üzerine herhangi bir işlem yapılamayınca da bu kez rotasını Türkiye’ye çevirdiği ortaya çıktı.
Türkiye’deki makamlara sunulan belgelere göre, bir Türk firması tarafından satın alınan gemiye, 23 Şubat 2023 tarihinde Aliağa Gemi Söküm Bölgesi’ne yanaşma izni verildiği saptandı. Buraya getirilen geminin de söküm amacıyla baştan karaya oturtulduğu ortaya çıktı.”
★★★
Latif kardeşimin haberini okurken gerilere gidip “Onca mücadeleye rağmen değişen hiçbir şey yok. Otuz yıl sonra hâlâ tehlike çanları çalıyor” diye düşünmekten kendimi alamadım.
Evet, tam otuz yıl önceydi.
1993’te gazeteler, dünyanın en büyük gemisinin İstanbul’a geldiğini müjdeliyordu!
Boy boy fotoğraflarla yayımlanan haberlerde, United States adlı devasa geminin Türkiye’de yenileneceği bildiriliyordu.
Oysa Amerikalıların ıskartaya çıkardığı dev transatlantiği bir armatör çok ucuza, iki milyon dolara satın almıştı. Aslında Amerikalıların ‘bedava’ denilebilecek rakama satmalarının sebebi, başlarından defetmekti! Çünkü gemi asbest deposuydu. Bazı yabancı uyruklu gemilerin sökümünün Türkiye’de yapılmasının nedeni de buydu, Türkiye’de insan hayatının değerinin olmaması, asbestin akciğer kanserine, mesothelioma adlı kansere ve asbestosis denen akciğer rahatsızlığına yol açmasının hiç önem taşımamasıydı!..
Türkiye’de tüm yetkililer, asbestin insan sağlığına inanılmaz zararlı bir madde olduğunu çok iyi bildikleri halde, asbest deposu olan dev gemilerin ülkemizde sökülmesini, bu işte çalışacak işçilerimizin bu maddeyi soluyarak kansere yakalanmalarını ve için için bitip tükenmelerini hiç umursamıyorlardı.
★★★
Asbest genelde lif şeklinde, ince ince kırılmış cam gibiydi. Yani yumuşak dokulu bir yere dokunduğu vakit oraya saplanarak derinlemesine işliyor ve bir daha da orayı tamamen temizlemek çok zorlaşıyordu. Hele ki bu yumuşak doku insan akciğeri ise temizlemek imkansızdı. Asbestin neden olduğu kanser her zaman akciğerden başlıyor ve genelde beş-on yılda etkisini gösterip, sonunda öldürüyordu.
★★★
Bu nedenle asbest, koruyucu özel kıyafetli işçilerin sökmesinden sonra rastgele çöpe atılamıyor, güvenlik önlemleri altında bertaraf edilmesi gerekiyordu. İnsan hayatının değerli olduğu gelişmiş hukuk devletleri için zehirli dev geminin bilimsel kurallara uygun olarak temizlenmesi, atıkların depolanması ve imha edilmesi büyük masraf anlamına geliyordu. Öyle ki yenisini almak neredeyse daha az maliyetli oluyordu. O halde, bir üçüncü dünya ülkesine kakalamak en avantajlısıydı!..
Örneğin insan hayatının en ucuz olduğu ülkelerden Türkiye ne güne duruyordu?
★★★
Madalyonun bu yüzüne kimse bakmazken, biz Arena ekibi olarak buna seyirci kalmadık. Zehirli dev gemi geldiği gibi gitmeliydi.
Geminin kızağa alındığı Tuzla’daki tersaneye gittiğimizde bir de ne görelim?..
Çok özel giysiler, eldivenler, ayakkabılar giyip, başlık ve maske takması gereken işçiler, yaka bağır açık, harıl harıl asbest sökümü yapmıyorlar mı? Eğer göz yummuş olsak, işçilerin solunum yoluyla akciğerlerine saplanacak asbest lifleri beş-on yıl içinde tümünü kanser hastası yapacaktı. Hastalığa yakalananların kurtuluş umudu ise hiç yoktu. Kısacası asbest liflerinin solunması ölüm anlamına geliyordu.
★★★
Çarpıcı haberler ‘Arena’ da peş peşe yayınlandı ve Türkiye asbest gerçeğiyle tanıştı. Garip ama gerçek; ’Arena’ya sadece iki yerden destek geldi: Boğaziçi Üniversitesi’nin efsanevi hocalarından Profesör Kriton Curi ve dünyanın en etkili çevre örgütü Greenpeace…
Tartışmanın alevlendiği günlerde yeşil barış örgütü Greenpeace, Rainbow Warrior (Gökkuşağı Savaşçıları) adlı gemisiyle Hızır gibi yetişti, Tuzla açıklarında yaptığı eylemlerle ortalığı birbirine kattı. Böylece dünya çevrecileri ayağa kalktı.
Bu işin altından kalkamayacağını anlayan armatör Kahraman Sadıkoğlu, çareyi United States ‘i Ukrayna’ ya satmakta buldu. Greenpeace orada da peşini bırakmadı. Nihayetinde, ölüm gemisi tornistan yaparak ABD’ye geri döndü. Geldiği gibi gitmişti… Bu olay dünya çevrecilik tarihine geçerken, biz, asbest tehlikesine karşı toplumun bilgi edinme hakkına hizmet etmeye ve yetkilileri uyarmaya devam ettik. Zira asbest, sadece gemi söküm sektöründe değil, tekstil, kimya (boya dolgusu, kauçuk), kağıt-karton, izolasyon (ısı, ses, yangın), tren vagonu, çimento-inşaat malzemeleri endüstrisinde de kullanılıyordu. Yani giydiğimiz kıyafetlerden evlerimizin duvarlarına değin…
Fikri takip haberlerimiz sonunda toplumda oluşan hassasiyet doruğa ulaştı ve çıkarılan yönetmelikle Türkiye’de asbest üretimi ve kullanımı yasaklandı. Böylece nice insan asbest nedeniyle akciğer kanserine yakalanmaktan kurtuldu.
★★★
Verdiğimiz büyük mücadeleden otuz yıl geçtikten sonra zehir gemisinin Aliağa’ya demirlediğini okurken “Tarih gerçekten tekerrürden ibaretmiş” demekten kendimi alamadım.
https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/ugur-dundar/zehir-gemisi-7749542/
=======================
Dün 19:35
© T24
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Körfez turunu eleştirerek, kendi bakanlık dönemlerini hatırlattı. Körfez ziyaretleriyle"kapı kapı para dilendildiğini" söyleyen Babacan, "Ben 13 yıl hükümetteydim, gidip de ‘Bize biraz para verin, paramız bitti, Merkez Bankası’ndaki dövizi bizim damat tüketti’ demedik" diye konuştu.
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne olan Körfez turu devam ediyor. Dün, Katar Emiri Al Sani’yle Lusail Sarayı’ndaki baş başa görüşmelerinin ardından heyetlerarası görüşme yapıldı.
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan da Erdoğan’ın Körfez turunu değerlendirdi. Gazeteci Cüneyt Özdemir’in programına katılan Babacan, "Kapı kapı kredi dilenmek Türkiye’ye hiç yakışmıyor. Biz bunu hiç yapmadık" dedi.
Geçmişte, AKP bakanlıkları yaptığı dönemine dair hatırlatmada bulunan Babacan, "Ben 13 yıl hükümetteydim, gidip de tek bir ülkeden, tek bir kuruş talebimiz olmadı" diye konuştu. Babacan, Özdemir’in programında şu değerlendirmeyi yaptı:
Babacan, Körfez turunu eleştirdi: 13 yıl hükümetteydim, 'Bize para verin, Merkez
"Şu son Körfez turuna bakın Erdoğan’ın. Evet, biz ihracattan memnun oluruz, Türkiye daha çok ihracat yapmalı. Savunma sanayii ürünlerimizi de daha çok ihraç etmeliyiz. Evet, Türkiye’ye daha çok yatırım gelmeli ama gidip de kapı kapı dolaşıp para dinlenmek, kredi dinlenmek Türkiye’ye hiç yakışmıyor. Biz bunu hiç yapmadık. Ben yıllarca başbakan yardımcılığı, ekonomi bakanlığı yaptım, dış işleri bakanlığı yaptım. Ben 13 yıl hükümetteydim, gidip de tek bir ülkeden, tek bir kuruş talebimiz olmadı. Biz ne yaptık? ‘Mal satalım size, gelin bize yatırım yapın’ dedik. İki talebimiz oldu. Gidip de ‘Bize biraz para verin, paramız bitti, Merkez Bankası’ndaki dövizi tüketti bizim damat falan’ demedik ki."
https://www.msn.com/tr-tr/haber/politika/babacan-körfez-turunu-eleştirdi-13-yıl-hükümetteydim-bize-para-verin-merkez-bankası-ndaki-dövizi-bizim-damat-tüketti-demedik/ar-AA1e4Vwz
=======================
23/07/2023
@bahadirkaynak
Bu hafta Arap yarımadasından sadece sıcak hava dalgası değil aynı zamanda müjdeli (?) haberler de geldi. Erdoğan’ın seçim sonrası geleneksel KKTC ve Azerbaycan ziyaretlerinden sonra ilk yolculuğunu Körfez ülkelerine yapması geziye verilen önemi gösteriyordu. Ardı ardına gelen ekonomik iş birliği, yeni yatırım fırsatı haberleriyle piyasalar moral buldu. Bundan istifade edip Merkez Bankası politika faizlerini beklentilerin altında artırdı ama biz buraya takılmayalım, Körfez seferinin anlam ve önemine geri dönelim.
Cumhurbaşkanı’nın ivedilikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’dan oluşan petrol ve doğalgaz zengini ülkelere yaptığı ziyaretin amacı açık. Her ne kadar iktidara yakın sesler taraflar arasında çok boyutlu iş birliği imkanları olduğunu iddia etse de temel hedefin ekonomik olduğu anlıyoruz. Türkiye acil biçimde yurt dışından kaynak sağlamak zorunda, bunun için de hızla çalabilecekleri kapı Körfez’deki cepleri derin krallıklar ve emirlikler. Bunlardan Katar, Türkiye’nin en yalnızlaştığı dönemde bile ilişkilerini iyi tuttuğu bir emirlik ancak diğer iki ülkeyle ilişkiler çok problemli bir dönemi geride bırakıyor. 15 Temmuz darbe girişiminin de sponsoru olarak gösterilen Körfez ülkeleri uzun süre iktidar medyasının hedefine konmuştu. Ancak sorunlar ondan da önce Mısır’daki darbe ile ayyuka çıkmıştı.
Erdoğan’ın neredeyse kendisini Mısır darbesinin muhatabı gibi konumlandırdığı dönemde Suudi Arabistan ve BAE’nin askeri rejimin finansörlüğüne soyunması tarafları çatışma konumuna getirmişti. 15 Temmuz da benzer bir girişimin Türkiye’de sahneye konması gibi pazarlanmış, taraflar açıkça düşmanca bir tutuma savrulmuştu. Bunun üzerine Suudi başkonsolosluğunda işlenen Kaşıkçı cinayeti de işin tuzu biberi oldu.
Bugün varılan noktada bu gerilimlerin hatırlatılması sinir bozuyor olabilir. Evet, siyaset olmayacak aktörleri yan yana durmaya zorlayabiliyor. Öte yandan hangi koşulların değiştiğini, neden bu çekişmelerin unutulup yeni bir rota çizildiğini anlamak da zorunlu. Her şeyden önce çatışmayı doğuran Türkiye’nin kendi imkanlarının ötesinde hedeflere yönelmesi, ilkeli bir dış politika yürütmek adına gerçeklerle yüzleşmeyi reddetmesiydi. Ankara’nın desteklediği aktörlerin Arap Baharıyla başlayan süreçte aldığı yenilgiler Türkiye’nin bölgeden kopuşuna neden oldu. Belki daha hızlı gerçekleştirilecek bir tamir süreci de dış politikanın içeride popülist söylemlerin malzemesi olması sebebiyle gerçekleşmedi. Erdoğan’ın kendi tabanında yankı bulan efelenmeleri dış dünyayla ilişkilerde bir fayda sağlamadı, belki böyle bir beklenti de yoktu. Sonuçta ‘muhteşem yalnızlık’ diye kılıfı hazırlanan bir garabetin içinde kendimizi bulduk.
Bugün bu yalnızlığın bir fayda getirmediği açıkça görüldüğünden olsa gerek bu tür hamleler ardı ardına geliyor. Geçtiğimiz ayki NATO zirvesiyle Batıya doğru kısmi de olsa bir rota ayarlaması gelmişken bu defa Körfez ülkeleriyle yakınlaşma aranıyor. Seçimler de geride kaldığına göre bıçkın dış politika söylemlerine ihtiyaç kalmıyor, uluslararası siyasetin gerekliliklerine göre pozisyon alınıyor. NATO zirvesi sonrası Batı dünyasıyla olan ilişkiler meselesi etraflıca tartışıldı, şimdi de Körfezle artan muhabbetimizi açıklamaya sıra geldi.
Aslında Erdoğan’ın bu haftaki gezisinin gerekçesi birçok kişi açısından son derece açık: Türkiye ekonomisi ciddi bir sıkışıklık içerisinde ve dış finansman ihtiyacının karşılanması lazım. Türk tipi ekonomi modeli belki Erdoğan’a seçim kazandırdı ama faiz indirimleri ve KKM isimli saadet zincirinin başlamasıyla beraber kalktığımız Amok koşusu her daim yeni takviye ve doping ihtiyacı getiriyor. Çarkların dönmesini sağlayan Noel Babamız bir süre için Putin’di; doğalgaz ödemelerin ötelenmesiyle bugünlere kadar döviz ihtiyacını karşılayacak kaynak yaratılmıştı. Gerçi daha seçimlerden önce bile Körfez ülkelerinden destek geliyordu ancak sırtımızı tamamen bu yeni dostlarımıza ancak bu dönemde yaslayacak gibi görünüyoruz. Açıkçası yeni Ekonomi Bakanı ve TCMB Başkanı’nın seçimi de bu yönelime işaret etmekteydi.
Türkiye ekonomisi çifte açık dediğimiz hem cari dengede hem de bütçede Cumhuriyet tarihi rekoru gedikler verdiği için bu yardım daha da önem kazanıyor, Erdoğan’ın elini ev sahipleri karşısında zayıflatıyor. Her ne kadar iktidar medyası bu ziyaretleri büyük bir başarı gibi sunsa da dışarıdan bulunacak kaynakla bir sonraki seçime kadar gemiyi yürütmeyi umut eden bir iktidarın ricacı durumunda olduğu, pazarlık gücünün azaldığı tartışılmaz.
Öncelikle deprem harcamalarının getirdiği ağır yükü paylaşmak üzere sukuk ihracı konusunda bir mutabakat gerçekleşiyor. Ardından enerji ve savunma sanayii alanında iş birlikleri gerçekleşeceği bilgisi paylaşılıyor. Kamuoyunda zaman zaman rahatsızlık yarattığı için gayrımenkul projeleri konusu diğerleri kadar ön plana çıkarılmıyor. Belki de en dikenli konulardan Kanal İstanbul da bu pazarlıkların bir parçası haline gelmiş olabilir. Elbette her zaman olduğu gibi kapalı kapılar ardında müzakereler yürütüldüğü için detayları bilemiyoruz. Sadece Erdoğan BOTAŞ’ın satılacağına dair söylentiler ortaya çıktığında bunu kesin dille yalanlıyor: “Biz neyin satılıp neyin satılmayacağını iyi biliriz”. Türkiye’nin elindeki ‘asset’ lerden bahis açıyor ama neyin ne kadar pazarlığa tabi tutulduğunu bilemiyoruz. Türk tipi demokrasiden alışık olduğumuz üzere bütün karar yetkisi sorgusuz sualsiz tek elde toplanıyor, o iradenin nasıl tecelli edeceğini de biz faniler bir kenardan izliyoruz. 50 hatta 100 milyarlara ulaşan muazzam büyüklükte fonlar konuşuluyor ancak bunun ne için hangi zaman diliminde geleceği de belirsiz.
İşin ticari kısmı nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bu hesaplarla ilgili daha vahim bir nokta var. Ekonomik sorunlar halının altına süpürülmeye başlanıldığından beri öngörülebildiği üzere Türkiye mali sıkıntıları üzerinden yönlendirmeye açık hale geldi. ‘Ankara’ nın Akhilleus topuğu’nun daimî dış kaynak ihtiyacı olduğunu gören muhatapları da bunu kendi çıkarları için kullanmaya yöneliyor. Elbette Türkiye’ye girecek sermayenin finansal bir getiri hedeflemesi normal, işin tabiatında bu var. Ancak işler doğal akışından çıktığından beri kimin parasının ne amaçla geldiği, kapalı kapılar ardında nelerin müzakere edildiği bilinemiyor.
Belki Rahip Brunson krizinde Trump’un mesajıyla beraber yaşanan finansal çalkantı böyle bir yola girilmesine, portföy yatırımlarını uzaklaştıracak deneysel bir politikaya savrulunmasına sebep oldu. Bilemiyorum. Durum buysa bile mevcut kırılganlık birkaç sene öncesinin kat be kat üzerinde. Belki IMF’ye gidilip onların dayattığı koşullara maruz kalınmıyor ama bu kez de kapsamını bilemediğimiz pazarlıklar, tavizler karşılığında günden güne idare edecek sermaye akışı sağlanmaya çalışılıyor. Taşıma suyla genel seçim çıkarıldı, şimdi yerel seçime kadar Amok koşucusuna takviye aranıyor.
Bu kritik üzerinden ayrımcılık yaptığımı Batı sermayesine kollarımı açtığımı ama Körfez sermayesi gelince eleştirel yaklaştığımı söyleyeceklere de baştan cevabımı vereyim. Mesele elbette paranın kaynağı değil. Şeffaf biçimde, ekonomik gerekçelerle gelecek, Türkiye’nin üretim potansiyeline olumlu katkı yapacak bir kaynağa kimsenin itirazı olamaz. Sorun, dara düşmüş bir ülkenin ne olursa olsun para arayışına çıkması, bunun için de detaylarını bilmediğimiz bazı tavizlere açık hale gelmesi. Bu kırılganlıkların bugün Körfez ülkeleri karşısında, yarın başka muhataplar karşısında zaaf olarak algılanacağı muhakkak.
https://www.diken.com.tr/korfezde-bir-amok-kosucusu/
=======================
23/07/2023
@bahadirkaynak
Bu hafta Arap yarımadasından sadece sıcak hava dalgası değil aynı zamanda müjdeli (?) haberler de geldi. Erdoğan’ın seçim sonrası geleneksel KKTC ve Azerbaycan ziyaretlerinden sonra ilk yolculuğunu Körfez ülkelerine yapması geziye verilen önemi gösteriyordu. Ardı ardına gelen ekonomik iş birliği, yeni yatırım fırsatı haberleriyle piyasalar moral buldu. Bundan istifade edip Merkez Bankası politika faizlerini beklentilerin altında artırdı ama biz buraya takılmayalım, Körfez seferinin anlam ve önemine geri dönelim.
Cumhurbaşkanı’nın ivedilikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’dan oluşan petrol ve doğalgaz zengini ülkelere yaptığı ziyaretin amacı açık. Her ne kadar iktidara yakın sesler taraflar arasında çok boyutlu iş birliği imkanları olduğunu iddia etse de temel hedefin ekonomik olduğu anlıyoruz. Türkiye acil biçimde yurt dışından kaynak sağlamak zorunda, bunun için de hızla çalabilecekleri kapı Körfez’deki cepleri derin krallıklar ve emirlikler. Bunlardan Katar, Türkiye’nin en yalnızlaştığı dönemde bile ilişkilerini iyi tuttuğu bir emirlik ancak diğer iki ülkeyle ilişkiler çok problemli bir dönemi geride bırakıyor. 15 Temmuz darbe girişiminin de sponsoru olarak gösterilen Körfez ülkeleri uzun süre iktidar medyasının hedefine konmuştu. Ancak sorunlar ondan da önce Mısır’daki darbe ile ayyuka çıkmıştı.
Erdoğan’ın neredeyse kendisini Mısır darbesinin muhatabı gibi konumlandırdığı dönemde Suudi Arabistan ve BAE’nin askeri rejimin finansörlüğüne soyunması tarafları çatışma konumuna getirmişti. 15 Temmuz da benzer bir girişimin Türkiye’de sahneye konması gibi pazarlanmış, taraflar açıkça düşmanca bir tutuma savrulmuştu. Bunun üzerine Suudi başkonsolosluğunda işlenen Kaşıkçı cinayeti de işin tuzu biberi oldu.
Bugün varılan noktada bu gerilimlerin hatırlatılması sinir bozuyor olabilir. Evet, siyaset olmayacak aktörleri yan yana durmaya zorlayabiliyor. Öte yandan hangi koşulların değiştiğini, neden bu çekişmelerin unutulup yeni bir rota çizildiğini anlamak da zorunlu. Her şeyden önce çatışmayı doğuran Türkiye’nin kendi imkanlarının ötesinde hedeflere yönelmesi, ilkeli bir dış politika yürütmek adına gerçeklerle yüzleşmeyi reddetmesiydi. Ankara’nın desteklediği aktörlerin Arap Baharıyla başlayan süreçte aldığı yenilgiler Türkiye’nin bölgeden kopuşuna neden oldu. Belki daha hızlı gerçekleştirilecek bir tamir süreci de dış politikanın içeride popülist söylemlerin malzemesi olması sebebiyle gerçekleşmedi. Erdoğan’ın kendi tabanında yankı bulan efelenmeleri dış dünyayla ilişkilerde bir fayda sağlamadı, belki böyle bir beklenti de yoktu. Sonuçta ‘muhteşem yalnızlık’ diye kılıfı hazırlanan bir garabetin içinde kendimizi bulduk.
Bugün bu yalnızlığın bir fayda getirmediği açıkça görüldüğünden olsa gerek bu tür hamleler ardı ardına geliyor. Geçtiğimiz ayki NATO zirvesiyle Batıya doğru kısmi de olsa bir rota ayarlaması gelmişken bu defa Körfez ülkeleriyle yakınlaşma aranıyor. Seçimler de geride kaldığına göre bıçkın dış politika söylemlerine ihtiyaç kalmıyor, uluslararası siyasetin gerekliliklerine göre pozisyon alınıyor. NATO zirvesi sonrası Batı dünyasıyla olan ilişkiler meselesi etraflıca tartışıldı, şimdi de Körfezle artan muhabbetimizi açıklamaya sıra geldi.
Aslında Erdoğan’ın bu haftaki gezisinin gerekçesi birçok kişi açısından son derece açık: Türkiye ekonomisi ciddi bir sıkışıklık içerisinde ve dış finansman ihtiyacının karşılanması lazım. Türk tipi ekonomi modeli belki Erdoğan’a seçim kazandırdı ama faiz indirimleri ve KKM isimli saadet zincirinin başlamasıyla beraber kalktığımız Amok koşusu her daim yeni takviye ve doping ihtiyacı getiriyor. Çarkların dönmesini sağlayan Noel Babamız bir süre için Putin’di; doğalgaz ödemelerin ötelenmesiyle bugünlere kadar döviz ihtiyacını karşılayacak kaynak yaratılmıştı. Gerçi daha seçimlerden önce bile Körfez ülkelerinden destek geliyordu ancak sırtımızı tamamen bu yeni dostlarımıza ancak bu dönemde yaslayacak gibi görünüyoruz. Açıkçası yeni Ekonomi Bakanı ve TCMB Başkanı’nın seçimi de bu yönelime işaret etmekteydi.
Türkiye ekonomisi çifte açık dediğimiz hem cari dengede hem de bütçede Cumhuriyet tarihi rekoru gedikler verdiği için bu yardım daha da önem kazanıyor, Erdoğan’ın elini ev sahipleri karşısında zayıflatıyor. Her ne kadar iktidar medyası bu ziyaretleri büyük bir başarı gibi sunsa da dışarıdan bulunacak kaynakla bir sonraki seçime kadar gemiyi yürütmeyi umut eden bir iktidarın ricacı durumunda olduğu, pazarlık gücünün azaldığı tartışılmaz.
Öncelikle deprem harcamalarının getirdiği ağır yükü paylaşmak üzere sukuk ihracı konusunda bir mutabakat gerçekleşiyor. Ardından enerji ve savunma sanayii alanında iş birlikleri gerçekleşeceği bilgisi paylaşılıyor. Kamuoyunda zaman zaman rahatsızlık yarattığı için gayrımenkul projeleri konusu diğerleri kadar ön plana çıkarılmıyor. Belki de en dikenli konulardan Kanal İstanbul da bu pazarlıkların bir parçası haline gelmiş olabilir. Elbette her zaman olduğu gibi kapalı kapılar ardında müzakereler yürütüldüğü için detayları bilemiyoruz. Sadece Erdoğan BOTAŞ’ın satılacağına dair söylentiler ortaya çıktığında bunu kesin dille yalanlıyor: “Biz neyin satılıp neyin satılmayacağını iyi biliriz”. Türkiye’nin elindeki ‘asset’ lerden bahis açıyor ama neyin ne kadar pazarlığa tabi tutulduğunu bilemiyoruz. Türk tipi demokrasiden alışık olduğumuz üzere bütün karar yetkisi sorgusuz sualsiz tek elde toplanıyor, o iradenin nasıl tecelli edeceğini de biz faniler bir kenardan izliyoruz. 50 hatta 100 milyarlara ulaşan muazzam büyüklükte fonlar konuşuluyor ancak bunun ne için hangi zaman diliminde geleceği de belirsiz.
İşin ticari kısmı nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bu hesaplarla ilgili daha vahim bir nokta var. Ekonomik sorunlar halının altına süpürülmeye başlanıldığından beri öngörülebildiği üzere Türkiye mali sıkıntıları üzerinden yönlendirmeye açık hale geldi. ‘Ankara’ nın Akhilleus topuğu’nun daimî dış kaynak ihtiyacı olduğunu gören muhatapları da bunu kendi çıkarları için kullanmaya yöneliyor. Elbette Türkiye’ye girecek sermayenin finansal bir getiri hedeflemesi normal, işin tabiatında bu var. Ancak işler doğal akışından çıktığından beri kimin parasının ne amaçla geldiği, kapalı kapılar ardında nelerin müzakere edildiği bilinemiyor.
Belki Rahip Brunson krizinde Trump’un mesajıyla beraber yaşanan finansal çalkantı böyle bir yola girilmesine, portföy yatırımlarını uzaklaştıracak deneysel bir politikaya savrulunmasına sebep oldu. Bilemiyorum. Durum buysa bile mevcut kırılganlık birkaç sene öncesinin kat be kat üzerinde. Belki IMF’ye gidilip onların dayattığı koşullara maruz kalınmıyor ama bu kez de kapsamını bilemediğimiz pazarlıklar, tavizler karşılığında günden güne idare edecek sermaye akışı sağlanmaya çalışılıyor. Taşıma suyla genel seçim çıkarıldı, şimdi yerel seçime kadar Amok koşucusuna takviye aranıyor.
Bu kritik üzerinden ayrımcılık yaptığımı Batı sermayesine kollarımı açtığımı ama Körfez sermayesi gelince eleştirel yaklaştığımı söyleyeceklere de baştan cevabımı vereyim. Mesele elbette paranın kaynağı değil. Şeffaf biçimde, ekonomik gerekçelerle gelecek, Türkiye’nin üretim potansiyeline olumlu katkı yapacak bir kaynağa kimsenin itirazı olamaz. Sorun, dara düşmüş bir ülkenin ne olursa olsun para arayışına çıkması, bunun için de detaylarını bilmediğimiz bazı tavizlere açık hale gelmesi. Bu kırılganlıkların bugün Körfez ülkeleri karşısında, yarın başka muhataplar karşısında zaaf olarak algılanacağı muhakkak.
https://www.diken.com.tr/korfezde-bir-amok-kosucusu/
=======================
Yaşanan ekonomik kriz bu yıl da üniversite tercihlerini etkileyecek. Birçok öğrenci, ailesinin de maddi durumunu düşünerek daha düşük puanlı kendi illerindeki üniversiteleri tercih edecek. Bir başka ilde üniversite okumak isteyen ve KYK yurdu çıkmadığı için ev tutacak olan öğrenciler, 1+1 bir daireye en az 6 bin lira kira vermek durumunda kalacak. Durumu el vermeyenlerin ise karşısına tarikat ve cemaat yurtları çıkıyor.
Kemal ATLAN
26 Temmuz 2023
YKS tercih işlemleri 27 Temmuz – 8 Ağustos tarihleri arasında alınacak. Üniversite sınavını kazanan öğrenci velilerini ise çocuklarını bir başka ilde nasıl okutacağının telaşı sardı.
İğneden ipliğe gelen zamlar ve yaşanan ekonomik kriz en çok öğrenci okutan aileleri etkileyecek. Özellikle üniversite okutacak olan aileler, şimdiden kara kara yapacakları masrafların hesabını yapıyor. YKS tercih işlemleri 27 Temmuz tarihinde başlıyor. Üniversite sınavını kazanan ve iyi puan almasına rağmen maddi sıkıntılar nedeniyle bir başka ilde okuması mümkün olmayan öğrenciler ya yaşadıkları ildeki üniversitelerde daha düşük puanla bir üniversiteye yerleşecek ya kayıtlarını donduracak ya da öğrenim hayatını sonlandıracak.
Bir başka ilde üniversite kazanan öğrencilerin en büyük problemi ise barınma olarak görülüyor. Yaşanan 6 Şubat depremleri sonrası ülkede birçok yurt depremzedelere tahsis edilirken bu yıl barınma probleminin daha da artacağı belirtiliyor. KYK'dan yurt çıkmayan öğrenciler ev tutmaları halinde en büyük giderlerinin başında ev kiraları gelecek. Yurt genelinde ev kiraları almış başını giderken tek odalı apartların kirası 6 bin liradan başlıyor.
KYK yurdundan Eskişehir’de okuyan 110 bin öğrencinin ancak yüzde 10’unun yararlanabildiğini bu nedenle ayrı ev tuttuğunu bunun için de çalışmak durumunda kaldığını ifade eden üniversite öğrencisi Berivan Özkara Eskişehir’de bir basın açıklaması sırasında şunları söyledi:
“Biz buraya çeşitli illerden okumak için gelen yaklaşık 110 bin üniversiteli öğrenciyiz. Fakat yalnızca 12 binimiz KYK yurtlarında yer bulabiliyor. Kapasiteleri yetersiz olduğu gibi koşulların da oldukça kötü olduğunu hepimiz biliyoruz. Çalışma alanı olmayan, öğünlerinin yetersiz olduğu, 35 metrekare alanda 5-6 kişinin yaşamaya çalıştığı yurtlar…
KYK'da yer bulamayanlarımız ise her dönem yüzde 100 zamlarla artan bugünlerde 6-7 bin TL’ye varan 1+1 ev kiralarıyla karşı karşıya. Evlere çıkamayan öğrenciler ise tarikat, cemaat yurtlarına mahkum. Bu koşullarda bizler için tarikat yurtları seçenekler arasında bir seçenek değil, dayatmadır. Bunun dışında, gıdadan kişisel bakım ihtiyaçlarına gelen fahiş zamlar sonrasında okumak için bir yandan da çalışmak zorundayız. Part time işlerde saatliği 25 liradan çalışarak giderlerimizi karşılamaya çalışıyoruz. Bazılarımız okullarını dondurup tam zamanlı işlerde çalışmak zorunda kalıyor.”
Eğitim Sen Eskişehir Şube Sekreteri Mahir Hamdi Sarı, ev kiraları konusunda Eskişehir’de, deprem sonrasında çok büyük sıkıntılar yaşandığını ifade ederek, “Deprem bölgesinden gelen vatandaşlarımız KYK yurtlarına yerleştirildi. Bu sırada bazı öğrenciler ev tutup çıkmak istedi. O süreçten itibaren ev kiralarında çok fazla bir yükseliş var. Şu anda birçok emlakçı kendilerinde kiralık ev olmadığını söylüyor.
Üniversite tercihlerinin ardından kayıtlar başlayacak. İl dışından gelecek olan öğrenciler yurtlara olmadı bir şekilde apartlara veya evlere yerleşmek isteyecekler. Şu anda Eskişehir’de çok ciddi boyutta bir kiralık ev bulamama sorunu var” dedi.
Eğitim Sen Eskişehir Şube Sekreteri Mahir Hamdi Sarı
Günümüzde başka bir ilde çocuk okutmanın artık çok ciddi bir masraf olduğunu vurgulayan Eğitim Sen Şube Sekreteri Sarı, “Aileler bunun hesabını yapıyor. Şu anki maaşlarla 7.500 lira gibi emekli maaşlarıyla veya asgari ücret alan birinin çocuğunu bir başka ilde okutması mümkün görünmüyor. Yani bu anlamda kamusal eğitim dediğimiz eğitimin her kademede parasız olmasıyla ilgili bir şeydir. Sendika olarak bunun mücadelesini yıllardır veriyoruz.
Üniversite öğrencilerinin bu kadar emek ve çaba ile hak etmiş olduğu eğitim hakkını bir şekilde parasızlık yüzünden heba etmesi hiç doğru değil. Bu anlamda bir şekilde KYK yurtlarının öğrenci mevcuduna uygun artırılması gerekiyor. İlimizde 3 tane üniversite var. Ama kapasite olarak çok yetersiz bir KYK yurduna sahibiz. Bunun acilen çözülmesi gerekiyor” diye konuştu.
Yurt çıkmayan ve kiralık eve de çıkma imkanı olmayan öğrencilerin tarikat yurtlarına mecbur bırakılmasının yıllardır kanayan bir yara olarak değerlendiren Mahir Hamdi Sarı şunları söyledi:
“Üniversite olan bütün illerde devletin imkanları yetersiz kaldığı için aileler, veliler ister istemez bir şekilde tarikat yurtlarına yönelmek zorunda kalıyorlar. Onların sunduğu imkanlar, fiyatlar daha cazip geliyor. Bunun da önüne geçilmesi için yine devletin eğitim alanına yatırım yapması gerekiyor. Öğrenci yurtlarının kapasitesini artırması gerekiyor.
Öğrencilerin bir şekilde tarikat yurtlarına mecbur bırakılmaması gerekiyor. En son Elazığ’da bir tarikat yurdunda yaşanan bir olay var. Bir gencimiz yurtta uğramış olduğu baskıdan dolayı intihar etmişti. Bu da ders olmadı maalesef yetkililere. Hem devletin hem de yerel yönetimlerin daha fazla kapasiteli yurt açması öğrencilere daha ucuz bir konut imkanı sağlaması gerekiyor.”
Eskişehir’in 3 üniversitesi ile bir üniversite kenti olduğunu ve şehirdeki kiralık ev durumu hakkında açıklamalarda bulunan Eskişehir Emlak Komisyoncuları Oda Başkanı Gazi Çelik, “Eskişehir üniversite olarak öğrencilerin en çok tercih ettiği illerin başında geliyor. Şimdiden tercihlerin yaklaşmasıyla birlikte bazı vatandaşlar şimdiden il dışından biz gayrimenkul danışmanlarını arayarak kiralık ev soruyor.
Vatandaşlarımız şu anda telaşlanıyor. Bunun da sebepleri 2 yıldan beri ev kiralarının Türkiye genelinde ve şehrimizde çok yüksek olması sebebiyle bilhassa emekli vatandaşlarımız kiraların çok yüksek olması nedeniyle çocuklarını okutamayacaklarını, kiraların çok pahalı olduğunu bu yönde araştırma yapıp bizlere sık sık soruyorlar” diye konuştu.
Şehirde emlakçıların da kiralık ev bulmakta güçlük çektiğini ve üniversite yerleştirme sonuçlarının açıklanmasının ardından sıkıntının daha da artacağını vurgulayan Eskişehir Emlak Komisyoncuları Oda Başkanı Çelik;
“Eskişehir’de şu anda öğrencilerimizin kalabilecekleri evler 5 bin lira ile 15 bin lira arasında değişiyor. Dayalı döşeli evlerimiz 8 bin lira ile 20 bin lira arasında. Ancak ilimizde kiralık ev bulmakta da sıkıntı yaşıyoruz. Bunun sebepleri var. En son yaşadığımız deprem sonrasında depremzede vatandaşlarımız öğrencilerin kaldığı yurtlara yerleştirilmesi ve şehrimize gelen yabancılardan dolayı kiralık gayrimenkul bulmakta çok büyük sıkıntı yaşıyoruz.
Pandemi zamanından gelen sorunlar bulunuyor. Pandemi zamanında arz talep dengesi bozuldu. Üniversite tercihlerinin açıklanmasının ardından ilimizde çok daha fazla kiralık ev sorunu yaşanacak. Eskişehir’de ev sahipleri evlerini öğrencilere kiralık olarak veriyor. Çünkü öğrencilerin sorunlarını biliyor” şeklinde konuştu.
=======================
Cihangir’de bir müşteri grubunun ‘hızlı flört’ etkinliği düzenlediği Sueno Cihangir adlı kafe, hedef gösterilmesinin ardından Beyoğlu Belediyesi ekipleri tarafından kapatıldı. Mekanın işletmecisi Gür, “Sosyal medyada lanse edildiği gibi bir olay yok” dedi
Artı Gerçek - Cihangir‘de yaklaşık 1 yıldır faaliyet gösteren bir kafe, gerçekleştirdiği iddia edilen tanışma etkinliği üzerinden sosyal medyada hedef haline getirildi. Mekanda cep telefonu kamerasıyla kaydedilen görüntüler, sosyal medyada ‘hızlı flört değiştirme’ ve ‘eş değiştirmeli’ etkinlik şeklinde paylaşılarak lanse edildi.
AKP'ye yakın sosyal medya hesapları ve medya organlarının da hedefi haline gelen kafe, AKP'li Beyoğlu Belediyesi’ne bağlı zabıta ekipleri tarafından bugün kapatıldı.
Kafe işletmecilerinden Kaan Gür, etkinliğin sosyal medyada yansıtılanların aksine özellikle iş dünyasına yönelik tanışma etkinliği olduğunu savundu.
Sosyal medyada yayılan görüntünün yaklaşık 1 ay önce gerçekleşen etkinliğe ait olduğunu ifade eden Gür, "Bir etkinlik için bizim dükkanımızı kiralamışlardı. Business etkinliği… İnsanlar burada tanışıyor, iş ortaklığı doğuyor. Buraya mühendisler, mimarlar geliyor, iş yapan insanlar geliyor. Bunu kamuoyunda tamamen bambaşka anlattılar. Eş değiştirmeli partiler olduğunu lanse ettiler. Böyle bir şey asla yok. Burası zaten Cihangir’in en işlek caddesi, böyle bir şeyi nasıl yapabiliriz. Bu etkinlik 2-3 kez başka mekanlarda da yapıldı. Artık bize kumpas mı kurdular bilmiyorum.
Böyle saçma bir olayla karşılaştık. Yıllardan beri bu tür etkinlikler dünyada yapılıyor. Bu sadece arkadaşlık için bir tanışma partisi. Mimarlar geliyor, doktorlar, mühendisler geliyor. Burada tanışıyorlar, meslekleri hakkında sohbet ediyorlar. Burası zaten aile olarak işletilen bir mekan. Komşularımız, mahalle bizi burada biliyor. Yıllardan burada oturan insanlarız. Saçma sapan bir şeyle karşılaştık" dedi.
"Bu bir uygulama ve burada gelip dükkanda yapmak istiyorlar" diyen Gür, "İspanya geceleri yapıyoruz, Türkiye’de yaşayan İspanyollar buraya geliyor, Kolombiyalısı, Meksikalısı gelip burada sohbet edip tanışıyorlar. Çekin videoda da kişiler genellikle yabancı ağırlıklıydı. İspanyol gecelerimiz, Latin gecelerimiz oluyor. Söz konusu videoda, Türkler de vardı, Finlandiyalılar da vardı. Zaten videoda da Finlandiya hakkında sohbet ediyorlar. Konu saçma sapan bir yere gitti. Burada sosyal medyada lanse edildiği gibi bir olay yok. Burada, gece kulüplerindeki gibi bir konsept yok, sadece kafe" diye konuştu. (DHA)
=======================
25/07/2023
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda (BMGK), kutsal kitaplara şiddeti uluslararası hukukun ihlali olarak tanıyan ve bu tür eylemleri şiddetle kınayan karar tasarısı kabul edildi.
BMGK, Fas tarafından sunulan, dini inançları nedeniyle kişilere ve kutsal kitaplarla dini mekanlara her türlü şiddeti uluslararası hukukun ihlali olarak tanıyan karar tasarısını oy birliğiyle kabul etti.
AA’nın haberine göre kararda, dinleri veya inançları nedeniyle kişilere her türlü şiddet eyleminin yanı sıra kişilerin dini sembollerine, kutsal kitaplarına, evlerine, iş yerlerine, mülklerine, okullarına, kültür merkezlerine ve ibadethanelerine yönelik şiddet eylemleri uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendirilerek şiddetle kınandı.
Ne olmuştu?
Daha önce de Kuran’a saldırılara sahne olan İsveç’te son olarak başkent Stockholm’de Irak asıllı Salwan Momika, 28 Haziran’da Kurban Bayramı’nın birinci gününde Stockholm Camisi önünde polis koruması altında Kuran’ı yakmıştı.
Momika, 20 Temmuz’da da Irak’ın Stockholm Büyükelçiliği önünde polis koruması altında Kuran’ı ve Irak bayrağını ayaklar altına almıştı.
Danimarka’daysa Irak’ın Kopenhag Büyükelçiliği önünde 22 Temmuz’da Kuran’ı yakan grup, 24 Temmuz’da sırasıyla İran ve Irak’ın Büyükelçiliği önünde Kuran’ı yakmıştı.
=======================
Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Temsil Kurulu çağrısı ile yurtsuz kalan öğrenciler yaşadıkları sorunu dile getirmek için üniversite içerisinde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.
Üniversite öğrencilerinin mağduriyetlerine her geçen gün bir yenisi eklenmeye devam ediyor. Sıradaki mağduriyetin yeri ise Boğaziçi Üniversitesi oldu.Boğaziçi Üniversitesi yönetiminin yurt kontenjanlarında yaptığı ciddi daralma öğrencilerin resmen kapıda kalmasına sebep oldu. Deprem güçlendirme çalışmaları nedeniyle yurtların bir kısmı kullanıma kapatılırken öğrencilerin karşılaşabilecekleri barınma soruna ise sessiz kalındı.
Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Temsil Kurulu (ÖTK) çağrısı ile yurtsuz kalan öğrenciler yaşadıkları sorunu dile getirmek için üniversite içerisinde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.
AKP’nin Boğaziçi Üniversitesine yaptığı rektör atamasından sonra, üniversite öğrencilerinin sorunları katlanarak artmaya devam ediyor.
https://gazetemanifesto.com/2023/erdogan-zam-yagmurunu-savundu-513417/
=======================
Kıbrıs Barış Harekâtı’mızın 49’ncu yılı...
Kutlu olsun!
O gün TSK'da görev yapan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasında rol oynayan komutanları kumpas bir dava ile yargıladılar.
İşte o komutanlardan bazıları
7⃣0⃣1⃣ GÜNDÜR İÇERİDE TUTULUYOR!
Sincan ve Buca cezaevlerindeki komutanlarımız
1 Org. Çetin Doğan (1940 doğumlu, 83 yaşında)
2. Org. Fevzi Türkeri (1941 doğumlu, 82 yaşında)
3. Korg. Yıldırım Türker (1941 doğumlu, 82 yaşında)
4. Tümg. Cevat Temel Özkaynak (1945 doğumlu, 78 yaşında)
5. Tümg. Erol Özkasnak (1946 doğmulu, 77 yaşında)
https://twitter.com/turkalican/status/1681921555935182853
=======================
"Bizim tarafımızda olan güvende. ”
Buhara sakinleri iki gruba ayrıldılar.
İlki Cengiz Han’a itaat etmeyi reddetti, ikincisi kabul etti.
Cengiz Han, kendisine boyun eğmeyi kabul edenlere şöyle yazdı:
"Eğer reddedenlerle savaşmaya yardım ederseniz, şehrinizi size emanet ederiz. "
Böylece onun emrine uydular ve iki grup arasında savaş çıktı.
Sonunda “Cenghis Han’ın destekçileri” kazandı, ancak büyük şok fetihlerin silaha sarılıp onları öldürmeye başlamasıydı.
Ve sonra Cengiz Han şu sözleri söyledi:
"Doğru olsalardı, biz onlara yabancıyken, bizim için kardeşlerine ihanet etmezlerdi"
Ahlak:
Bir kere ihanet edene iki kere ihanet eder. ”
Arap tarihçi İbn el-Atirir (1160-1234).
=======================
Ceylanpınar’da 2 polisin öldürülmesi sonrası çözüm sürecinin bitmesine neden olan olay 8 yıldır aydınlatılamadı. Davanın avukatlarından Hüseyin Akay yaşananları anlattı.
21 Temmuz Cuma 2023
DUVAR - Urfa’nın Ceylanpınar ilçesinde 22 Temmuz 2015’de Feyyaz Yumuşak ve Okan Acar isimli iki polisin evlerinde şüpheli şekilde öldürülmesinin üzerinden 8 yıl geçti. Polislerin ölümünden sorumlu tutulan gençlerden Mehmet Naci Yılmaz ve dava avukatlarından Hüseyin Akay, bu süreçte neler yaşandığını belirterek hak ihlallerine de değindi. Akay, sorgulama sürecinde savcının bir sanığa, "Bunları sınırdan sen getirdin, koca istihbarat yalan mı söyleyecek" dediğini aktardı.
Kaldıkları evde başlarından vurulmuş şekilde bulunan iki polisin “gizemli” ölümüyle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında 9 genç gözaltına alındı. Bir ihbar telefonu ile gözaltına alınarak 4’ü tutuklanan 9 genç hakkında açılan davanın Urfa 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde 1 Mart 2018’de görülen karar duruşmasında, “…her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı, yüklenen suçların sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmadığı tüm dosya kapsamından anlaşıldığından” denilerek, beraat kararı verildi.
Mezopotamya Haber Ajansı’nda yer alan habere göre, kararın Antep Bölge Adliye Mahkemesi 18’inci Dairesi tarafından 16 Nisan 2019 tarihinde onanmasıyla, dosya Yargıtay’a taşındı. Yargıtay Savcısı, 29 Haziran 2021’de verdiği mütalaasında, yerel mahkemenin verdiği beraat kararının “eksik inceleme ve araştırmayla hüküm kurulduğu” değerlendirmesinde bulunarak, kararın bozulmasını istedi.
Olay yaşandığında henüz 19 yaşında olduğunu ve aynı gün arkadaşlarıyla birlikte olduğunu anlatan Mehmet Naci Yılmaz, dönemin belediye başkanı Menderes Atilla’nın evinin önünde arkadaşları ile seyir halinde oldukları aracın durdurularak, etraflarının silahlı polisler tarafından sarıldığını söyledi. Polislerin kendilerini “Trafik şubeden geliyoruz” diyerek tanıttığını belirten Yılmaz, ilk gözaltı sürecini şu şekilde anlattı: “Ben böyle bir trafik şubeyi hiç görmemiştim. Farklı bir oyun oynanıyordu, biz o anda fark etmiştik. Bizi ‘arabanızda haciz var’ diyerek emniyete götürdüler, ancak araç engelli aracı ve bu araçların hacizlik olma durumları yok. Ancak yine de bizi bu sebepten gözaltına aldılar. Saat akşam 18.00 civarında bizi emniyete götürdüler. Gece 23.00’e kadar birkaç kez emniyete girip çıkardılar. Bizi sürekli olarak ‘sistem yok’ diyerek bekletiyorlardı. Ancak emniyetin içerisi özel harekat polisleri ile doluydu. Saat 23.30-00.00 sıralarında emniyet amiri gelerek, ‘Naci Yılmaz, Hasan Aydın, Sedat Aydın içeri girin, kimliklerinizi teslim edelim, siz de çıkın’ dedi. Ancak içeri girmemizle birlikte üçümüzün de üzerine çullanarak bizleri farklı odalara götürdüler.
İçeri bir polis memuru gelerek ismimi sordu ve benim 2 polisi öldürdüğüm iddiasıyla gözaltına alındığımı söyledi. Neye dayanarak böyle bir gözaltı yaptıklarını sorduğumda ise bana ‘Bir ihbar telefonu geldi’ denildi. Beni prosedür gereği gözaltına aldıklarını söylediler. Ancak emniyetten çıkarttıklarında resmi araç yerine ‘İki polisimizi öldürdünüz halk size saldırabilir’ bahanesi ile sivil araca bindirdiler. İşin gerçeği şuydu, bizi çıkarttıkları gibi işkence mekanizmasını devreye sokmuşlardı.”
Yılmaz, bu süreçte beş gün beş gece boyunca resmi gözaltı kaydı olmadan arkadaşlarıyla birlikte işkencelere uğradıklarını söyledi. Beşinci günün sonunda avukat ve siyasetçilerden oluşan bir grubun kendilerini ziyarete geldiğini ifade eden Yılmaz, “Bu ziyaretlere bizi kollarımızdan tutup çuval gibi götürüyorlardı. Çünkü gördüğümüz işkenceler sebebiyle yürüyecek halde değildik. Henüz 18-19 yaşındaydık. O zamana kadar televizyonda gördüğüm, kitaplarda okuduğum işkenceler için ‘Bu kadar da değildir’ diyordum. O beş gün boyunca yazılan, çizilen, söylenenlerin, yapılan işkenceleri anlatmakta eksik kalındığını anlamış oldum” diye konuştu.
Beş gün boyunca işkence gördükleri emniyette işlemlerin tamamlanmasının ardından savcılığa çıkarıldıklarını belirten Yılmaz, “Savcı, polislerin öldürülmesi dışında alakasız alakasız bir sürü soru sordu. ‘Olay nasıl oldu?’, ‘Ne bitti?’ diye bir soru sormadı. Sonra bizi tutuklama talebiyle hakimliğe sevk etti. Hakim hiçbir şey söylemeden tutuklama kararı verdi. O hakim ileriki süreçte FETÖ’den yargılanan Nuri Bulut’tu. Avukatımız kalkarak ‘Neye dayanarak tutukluyorsunuz?’ diye sorunca, Bulut ‘Karar önceden verilmiştir, kurcalamayın’ diyerek, avukatı susturmaya çalıştı” diye konuştu.
Yılmaz, gözaltından tutuklamaya giden süreçte dosyadaki çelişkileri şöyle anlattı: “Bizi ihbar eden kişi teker teker isimlerimizi vererek olayı kendince detaylı bir şekilde anlatıyor. Biz de, ‘Eğer bu şahıs olayı bu kadar detaylı biliyorsa, o zaman bu da işin içerisindeydi onu da getirin’ dedik. İhbar telefonu PTT önündeki ankesörlü telefonla yapılmış. Biz de oradaki mobese kayıtlarını istedik. Bize cevaben oradaki mobese kamerasının bozuk olduğunu ve o güne dair kayıtların olmadığını söylediler. O zaman ses analizi istiyoruz dedik, çünkü konuşan kişinin buralı olmadığı ve belirgin bir Erzurum şivesine sahip olduğu söylendi. Beni ihbar ederken ‘Cuma’ nın oğlu’ diyor. Ancak söylediği Cuma benim babam değil, başka biri. Ben 3 sene boyunca mahkemede babamı ispat edemedim.
Öyle bir ‘suikast’ timi oluşturulmuş ki iddianamede kimsenin kimseden haberi yok. Sadece ilçeden topladığı insan sayısı 15 kişi, bir de iddianameye göre Suriye’den de 10 kişi geliyor. Yani 25 kişi bir eve giderek 2 polisi öldürüyor. Bu insanların hiçbirini de kimse görmüyor. İddianamede kimin öldürdüğü, kimin eve girdiği, bunların hiçbirinin bilgisi yok. Benim tutuklanma sebebim yanımızdaki bir insanın parmak izinin karşı dairede çıkması. Yani bir başkasının parmak izi çıktı diye beni tutukluyorlar. Biz onlar için pimi çekilmiş bir bomba gibiydik, ne atabiliyorlardı ne tutabiliyorlardı.”
Dosyadaki gizlilik kararı nedeniyle iddianamenin oluşturulmasına kadar net bir bilgiye sahip olamadıklarını, sürecin sağlıksız ve tek taraflı bir şekilde yürütüldüğünü söyleyen avukat Hüseyin Akay, “Delillerin ya da aleyhte delillerin tam olarak neye dayandığını bilmediğimiz için bunları çürütme gibi bir şansımız da olmadı. Bir farazi üzerinde savcılıkla muhatap olduk. Sadece müvekkilimizin suçsuz olduğunu iddia edebildik. Oysaki suçlamaların neler olduğunu bilmediğimiz için delil toplama şansımız olmadı. Maalesef sonucunda faili meçhul bir vaka ortaya çıktı” diye konuştu.
İlk ifadeler esnasında yaşanan hukuksuzluğa değinen Akay, dosya savcısının gözaltına alınan gençlerden biriyle yaptığı bir konuşma üzerinden şunları söyledi: “Savcı, ifadesini aldığı kişiye, ‘Sınırdan bunları sen getirdin. Onlara sen yolu gösterdin, itiraf et’ dedi. Şahıs da savcıya delillerin ne olduğunu sordu. Bunun üzerine savcı, ‘Koca istihbarat yalan mı söyleyecek’ dedi. Yani bir savcının en son dayanabileceği delil istihbari bilgilerdir. Bunlar da zaten idari bilgilerdir. Bir adliyede bunların delil olarak kabul edilmesi mümkün değil. Buna rağmen savcının tek dayandığı şey buydu. Bu hukuk açısından çok trajik bir durumdu. Ortada bir delil olmadığını o an anladık.”
Yaşanan hukuksuzluklara rağmen gençlerin yıllarca yargılandıklarını ve cezaevinde tutulduklarını belirten Akay, olayın aydınlatılması için dosyadaki şüpheli polislerin ve ihbarı yapanın tespit edilerek şüpheli bir şekilde ifadelerinin alınması gerektiğini vurguladı.
İki polisin öldürülmesinin ardından polise yapılan şüpheli iki ihbar telefonuna dayanılarak 10 kişi gözaltına alındı. Dönemin Urfa Valisi ile İl Emniyet Müdürü tarafından olayla ilgili yapılan ilk açıklamalarda, ‘FETÖ ‘nün kentteki varlığına’ dikkat çekilerek, işlenen cinayetlerle ilgili üçüncü bir polise işaret edildi. Gözaltına alınanlardan 7’si yapılan sorgularının ardından çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. Cinayetlerle ilgili yürütülen soruşturmanın diğer safhaları da karartmalara sahne oldu. Şüphelilerin cep telefonlarına ait HTS dökümlerinin kopyasını almadan imha eden savcılık, ihbarı yapan ankesörlü telefondaki kişileri araştırmadı. Yine olayın gerçekleştiği dairede çıkan polislere ait parmak izlerinin peşine düşülmediği gibi, ifadelerine başvurulan polislerin çelişkili beyanları da görmezden gelindi.
Savcının 7’si tutuklu 9 kişi hakkında hazırladığı iddianamenin Urfa 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilmesiyle dava açıldı. İddianameyi hazırlayan savcı, Adalet Bakanlığı tarafından terfi ettirildi. Yargılamaya geçilmesiyle birlikte yaşanan 15 Temmuz darbe girişiminin akabinde aynı savcı hakkında Gülen Cemaati soruşturması kapsamında arama kararı çıkarıldı. Şüpheliler hakkında tutuklama kararı veren hakim ile tutukluların ihbar edildiği telefonun sahibi T.B.’nin kardeşi Ramazan B., Urfa’da yürütülen "Gülen Cemaati” soruşturması kapsamında tutuklandı. Diğer kardeş Mithat B. ise"FETÖ Urfa koordinatörü" iddiasıyla aranıyor. Dava sanıklarından 3’ünün dördüncü ara duruşmada tahliye edildiği yargılamanın 1 Mart 2018 tarihinde görülen son duruşmasında, tüm sanıkların hakkında beraat kararı verildi ancak 8 iki polisin ölümü “faili meçhul” olarak kaldı. (HABER MERKEZİ)
=======================
CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, dün kura töreninde CHP'yi hedef alan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı alkışlayan hakim ve savcılara tepki gösterdi.
26 Temmuz 2023
CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, dün Beştepe’de düzenlenen Adli Yargı Hakim ve Cumhuriyet Savcıları ile İdari Yargı Hakimleri Kura Töreni’nde bir skandal yaşandığını söyledi.
Törende, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef alan sözler sarf ettiğini savunan Başarır, şunları söyledi:
– Bir sürü iftira, hakaret, yalan yanlış şeyler söyledi. Beni üzen, partili cumhurbaşkanının söylediği bu cümleler değil. O zaten bunu hep yapıyor. Ama bu ülkede 1102 hakim ve savcı adayının, ülkenin ana muhalefet partisinin genel başkanına hakaret edilirken onları alkışlaması utanç verici.
– Biz, hakim ve savcı adaylarından cumhurbaşkanının önünde ayağa kalkmasını, onu alkışlamasını, partimize hakaret ederken alkış tutmasını beklemiyoruz. Biz onlardan adalet, karar kalitesi, adil yargılama, hukukun üstünlüğünün karşısında ayağa kalkmalarını bekliyoruz. Asla ve asla ne beni, ne Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu ne de Cumhurbaşkanını alkışlamayın. Siz, öyle kararlar verin ki 85 milyon, vicdanlarında ve yüreklerinde sizi alkışlasın.
CHP’li Başarır, dün olağanüstü toplantıya çağırdıkları TBMM Genel Kurulu’nda, Meclisin tatile girmeyip çalışmalarına devam etmesi için verdikleri önergenin, iktidar milletvekillerinin oylarıyla reddedildiğini söyledi.
İşçinin, memurun, emeklinin ve tüm kesimlerin sorunlarının, Mecliste konuşulmasını istediklerini anlatan Başarır, şöyle devam etti:
– Bunları konuşalım dedik ama pişkince bu teklifimiz reddedildi ve ekime kadar Meclis çalışmayacak. Türkiye bir felakete gidiyor. Biz, eğer bir asgari ücretlinin 7 katına kadar maaş alıyorsak, bu Meclis yazın çalışmalıydı, ezilen kesim için kararlar almalıydı, tartışılmalıydı. Maalesef yapmadılar.
– Bizim grubun yüzde 97’si dünkü oylamaya katıldı. Bir milletvekilimiz yurt dışında bulunduğu, bir milletvekilimiz ani bir kalp rahatsızlığı geçirdiği, iki milletvekilimiz de Muğla Akbelen’deki vatandaşların yanında olduğu için Genel Kurul’daki olağanüstü toplantıya katılamadı.
– “Muhalefet vekilleri niye oylamaya katılmıyor”diye bir algı yaratılıyor. Deprem olduktan sonra en çok imar affı konuşuldu. İmar affında da birçok arkadaşımız oylamaya katılmadı. Neden katılmadı? Hiç düşündünüz mü? Çünkü bu Meclis torba yasa denen bir rezaleti yaşıyor. Emekliye bayramda verilecek ikramiyenin ödenme hakkını da o torbaya koydular. Ben muhalefet partisi milletvekili olarak imar affı rezaletine oy vermek istemiyorum. Çünkü yüzbinler öldü.
– Aynı torbada 15 milyon emeklinin ikramiyesi de var. Ben bu yasaya nasıl “Evet”ya da “Hayır”diyeceğim. Torba yasa bir rezalettir. Adaleti adalete, çevreyi çevreye getir, plan bütçeyi plan bütçeye getir, görüşelim. Sapla samanı koyuyorsun, “Haydi bakalım oy verin”diyorsun. Eleştirelim ama bir parça sorarak ve neden gelmediğimizin sebebini arayarak yapalım bunu. Öncelikle niye oy kullanmadığımızı değil, torba rezaletini herkes anlasın. Çünkü imar affı ve emekli ikramiyesi aynı torbada. Ne yapacağımızı Türkiye takdir etsin.
https://www.sozcu.com.tr/2023/gundem/chpden-erdogani-alkislayan-hakim-ve-savcilara-tepki-7755039/
=======================
"Mısır Çarşısında dolaşırken hemen hemen her dükkânda baktım ki Suriyeli var, turist değil orada çalışıyorlar. Ama bazıları kaçak çalışıyor. Suriyeli var, Faslı var, Cezayirli var. Ama şimdi bir kısmı da baktım ki daha vatandaş olamamış, ama hemen hemen hepsi de anlaşılabilecek kadar Türkçe konuşuyor. Biz de kendimize bir hedef belirledik, dedik ki; biz bu insanları gerekirse vatandaşlığa alalım. Çünkü vatandaşlığa almadığımız zaman ne oluyor? Kaçak çalışıyor, ama hiç olmazsa vatandaşlığa alırsak, çünkü bunlar kimisi doktor, kimisi mühendis, kimisi avukat, kimisi ebe, yani birçok böyle insanlar var içlerinde. Bunlar eğer bizim vatandaşlarımız olacak olursa, hiç olmazsa vatandaşımız olarak SSK’lı vesaire gibi bizim ülkemizde çalışarak ekmeğini de buradan kazanmış olur. Biz bakalım onlar geçinsin yok, kendi kendini geçindirir hale gelir." 4 Mayıs 2018
https://twitter.com/i/status/1686734416901468161
=======================
Siber saldırıları filmlere konu olan 90’lı yılların en çok aranan bilgisayar korsanı Kevin Mitnick 59 yaşında öldü.
Kevin Mitnick ‘in ailesinin hafta sonu yayımladığı ölüm ilanında ABD’ li hacker’ın16 Temmuz’da öldüğü ve uzun süredir pankreas kanseriyle mücadele ettiği belirtildi.
İlk kez 1979 yılında bir bilgisayar sistemine sızan Kevin Mitnick, 1988 ‘de dönemin en büyük bilgisayar üreticilerinden ABD merkezli Digital Equipment Corporation’ dan 1 milyon dolarlık (yaklaşık 27 milyon Türk Lirası) özel yazılım çaldığı için tutuklanmıştı. Bir yıl hapis ve üç yıl denetimli serbestlik cezasına çarptırılan ünlü hacker, 1995 yılında denetimli serbestliği ihlal ettiği için yeniden tutuklanmıştı. ABD makamları, bilgisayar korsanının çok sayıda şirketin, cep telefonu firmasının ve eğitim kurumunun bilgisayar sistemlerine sızdığını öne sürmüştü. Kevin Mitnick ve federal savcılar 1999’da aralarında telekulak dolandırıcılığı ve bilgisayarlara zarar vermenin de bulunduğu yedi ayrı suçla ilgili bir anlaşmaya varmıştı. Anlaşma, 46 ay hapis cezası ve şartlı tahliye süresi boyunca ‘bilgisayarlara veya bilgisayarla ilgili ekipman veya yazılıma erişimi olan hiçbir işte çalışmama’ şartıyla işleme konulmuştu. Ancak 2000’de ‘iyi hâlden’ bu ceza kaldırılmış ve ünlü hacker o tarihten itibaren yeteneklerini işletmelerin sistemlerine girmeye çalışan kişileri tespit etmelerine yardımcı olmak için kullanmıştı.
Dünyanın en korkulan bilgisayar korsanı olarak nam salan Kevin Mitnick, Matthew Broderick’in başrolde yer aldığı ‘WarGames’ (Savaş Oyunları) adlı filme de ilham vermişti. Filmin konusu kısmen, Kevin Mitnick’in gençken Kuzey Amerika Havacılık ve Uzay Savunma Komutanlığı’ndaki (NORAD) bilgisayar sistemlerini başarıyla hacklediği iddialarına dayanıyordu.
Ünlü hacker, bilgisayar korsanlığı kariyeri üzerine ‘Ghost in the Wires’ adlı bir anı kitabı yayınlamıştı. ’Dünyanın en çok aranan bilgisayar korsanı olarak maceralarım' başlığıyla okuyucuya sunulan kitap 2011’de raflardaki yerini almıştı.
https://www.msn.com/tr-tr/haber/other/dünyanın-en-korkulan-bilgisayar-korsanından-üzücü-haber/ar-AA1ehARj
=======================
Gülencilerin nasıl taktikler izledikleri, adalet sistemini nasıl manipüle ettikleri, meşru siyasi mücadelenin dışına çıkmaya ne denli teşne oldukları (17/25 Aralık) 2013’te ortaya çıkmasına rağmen Kemalistler, solcular ve liberaller siyasi mücadelede ahlaki kriterleri kolayca bir kenara koyabildiler. İş 2016 Temmuz’unda darbeye kadar vardığında söz konusu ahlaki zaaf Cemaate destek veren bu kesimleri yıpratmış, halk nezdinde taşıdıkları (az çok) meşruiyeti de bitirmişti…Bu ülkenin geleceğinde radikal bir dönüşüm geçirmediği sürece artık Kemalizm (ve de solculuk ve liberallik) uzun süre anlamlı bir siyasi alternatif oluşturmayacak. Çünkü Kemalistler de solcular da liberaller de demokrat değiller ve henüz olmadıklarını bile fark edemedikleri için yolumuz uzun.
20 Temmuz 2023
Haftanın gündemine binaen bugünkü ‘İttihatçılık’ bahsine Gülen Cemaati ile başlayalım. Darbe girişiminin akim kalması sonrasında, Cemaatin bürokrasiden tasfiyesine paralel olarak cumhurbaşkanlığı sistemine geçildiğini ve bu sosyal siyasal sarsıntının Yeni İttihatçılığın yerleşmesi için bir zemin oluşturduğunu geçmiş yazılarda irdelemiştim.
Ancak Gülen Cemaatinin tasfiyesi bir başka açıdan daha İttihatçılığın başarısına katkı verdi: Bu gelişme Kemalizmin de (28 Şubat sonrası) bir kez daha yenilmesi anlamını taşıdı ve Kemalizm yeni düzene geçilirken ne alternatif olabildi ne de Yeni İttihatçılık karşısında direnç oluşturabildi.
Hikayeyi biliyoruz… Devlet kadrolaşması içinde insanı olmayan AK Parti, bir de iktidara geldikten sonra laik ‘zinde’ güçler tarafından engellenince Gülen cemaati ile ittifak yaptı. Oysa dini açıdan Gülenciler ile Milli Görüşçüler birbirine tamamen zıt akımlardı.
Dolayısıyla bu ittifak ikircikliydi, karşılıklı olarak ‘diğerini kullanma’ mantığıyla ilerledi ve 2010 yılında AK Parti’deki rahatsızlık belirgin hale geldi. 2010 Referandumundaki HSYK seçim maddesiyle Gülencilerin önü kesilmek istendi. Ne var ki CHP ilgili maddeyi Anayasa Mahkemesine götürdü, madde iptal edildi ve Gülen Cemaatinin adalet sistemine hakim olmasına zemin açıldı.
Bu özgüvenle 2011 seçimlerinde Cemaat AK Parti’den 100 küsur milletvekili talep etti ve ilişki koptu. Sonrasında önce istihbarat, ardından hukuk üzerinden gelişen ve giderek sertleşip darbe girişimine kadar giden bir kavga yaşandı.
2013 Gezi olaylarıyla birlikte ilginç bir gelişmeye daha tanık olundu… O zamana dek AK Parti ile Gülen Cemaati arasında pek fark görmeyen, ‘al birini vur ötekine’ diye bakan, ikisinin de ortadan kalkması gerektiğini vazeden birçok Kemalist, solcu ve liberal (ya da böyle addedilen gruplar) Cemaate yakınlaştı, toplantılarına katılmaya başladı, birlikte saf tuttu, onunla müttefik oldu.
Üstelik Gülencilerin nasıl taktikler izledikleri, adalet sistemini nasıl manipüle ettikleri, meşru siyasi mücadelenin dışına çıkmaya ne denli teşne oldukları (17/25 Aralık) 2013’te ortaya çıkmasına rağmen…
Diğer deyişle (bir kısım) Kemalistler, solcular ve liberaller siyasi mücadelede ahlaki kriterleri kolayca bir kenara koyabildiler. İş 2016 Temmuz’unda darbeye kadar vardığında söz konusu ahlaki zaaf Cemaate destek veren bu kesimleri yıpratmış, halk nezdinde taşıdıkları (az çok) meşruiyeti de bitirmişti. Nitekim darbe karşısında pasif bir duruş sergilediler. Ne yaşandığı anda ne de sonrasında direnişin parçası olmadılar, seyrettiler…
Üstelik bazı ‘Kemalist’ subayların da darbe girişimine destek verdiği iddia edildi ve (doğru veya yanlış) bu izlenim de kamuoyunun zihnine kazındı.
Dolayısıyla 2016 yılının ortasında rejimi, düzeni ve sistemi yeniden inşa edecek, ona sahip çıkacak olanlar artık Kemalistler, solcular, liberaller değildi. Mücadelenin yıllarca tarafı olup kazananlar şimdi ‘yeni’ olanı kurma gücünü de ele geçirmişlerdi.
Bu noktada bir parantez açalım: Kemalist, solcu ve liberallerin hepsinin Gülen Cemaatine destek vermediği, birçoğunun hala hem AK Partiye hem Gülencilere muhalif kaldığı öne sürülebilir. Doğrudur… Ama ironik olan şu ki bu tutum da söz konusu grupların siyasi meşruiyetini zayıflattı.
İki nedenle. Birincisi ortada bir büyük iktidar kavgası varken meşruiyetçi olanla olmayanı bir tutmak meşruiyet kaygısı olmadığını ima eder ve dolayısıyla meşruiyetçi olmayana destek vermek anlamına gelir. Kemalistler ve diğerlerinin temel hedefi AK Parti iktidarını indirmekti ve bu amaç için herkesle işbirliği yapabileceklerini göstermiş oldular. İkinci olarak bu sürede Kemalist, solcu ve liberallerin kendi içinde açık ve güçlü bir siyasi tartışma yaşadığına dair bir izlenim de elde edilmedi. Cemaate destek vermeyenler destek verenleri kınamadı, nihayette onlar da ‘her halükarda sonuç lehimize’ mantığıyla seyirci kaldılar.
Soru niçin böyle davrandıkları… Gülen Cemaatinin deşifre olduğu bir momentte niçin onunla yan yana durdular? Çünkü iflah olmaz bir AK Parti alerjisine sahipler. Ve bunun temelinde otoriter (Kemalist) laiklik anlayışı yatıyor… AK Parti geleneksel dindarlığın ve onun etrafında örülen hayat tarzının partisi olarak görülüyor. Amacının (hala!) şeriat getirmek, kadınları eve hapsetmek, kız çocukları okutmamak vesaire olduğu düşünülüyor.
Oysa Gülen Cemaati ‘modern’, ‘çağdaş’, gündelik hayatta dinin sınırlamalarını aşmış, ‘açık fikirli’ bir sosyal hareket olarak değerlendirildi ve bu ‘tespit’ Kemalistler (ve diğerleri) için o denli önemliydi ki Cemaatin idari, siyasi ve toplumsal alanda neler yaptığı, meşruiyetten nasıl kolayca sapabildiği ikincil addedildi, görmezden gelindi.
Velhasıl (otoriter) laikliği siyasetinin ‘kimliği’ olarak gören toplumsal ‘koalisyon’ (belki 28 Şubat iflasının da tepkisiyle) Gülen Cemaati üzerinden son kozunu oynadı ve kaybetti. Kemalist laiklik anlayışı (bence) tekrar ayağa kalkamayacak şekilde hasar gördü ve gelecekte de işlevsiz olacağı belli…
Nitekim bugün Yeni İttihatçılığın ayakta kalmasını, seçim kazanmasını sağlayan anlayış laikliğin dönüşümüyle yakından ilişkili. Dinin bizatihi siyasi ağırlık taşımasının önü ‘milllikle’ kesiliyor, ama dindarların kamusal alanın, ülkenin ve devletin asli sahipleri olduğu, hayat tarzlarının ve siyasi iddialarının bizzat devlet tarafından koruma altına alındığı teslim ediliyor.
Bu ülkenin geleceğinde (tekrarlamakta yarar var) radikal bir dönüşüm geçirmediği sürece artık Kemalizm (ve de solculuk ve liberallik) uzun süre anlamlı bir siyasi alternatif oluşturmayacak. Söz konusu radikal dönüşüme şimdilik kısaca ‘demokratlaşma’ diyelim… Çünkü Kemalistler de solcular da liberaller de demokrat değiller ve henüz olmadıklarını bile fark edemedikleri için yolumuz uzun…
►
Ayrı yazı hasretmek istemediğim için, konuyla ilgili ilginç bir nokta ve güncel bir detaya da bu vesile ile değinmek istiyorum…
Bugün Gülen Cemaati ‘FETÖ’ yaftası altında tümüyle kökü dışarda ve kötü niyetli bir yapı olarak resmediliyor. Ama bu çaba tarihin üstünü örtme, üzerimize yapışan utançtan sıyrılma ihtiyacını yansıtıyor sadece…
Gülen hareketi bu toprakların bağrından çıkan, devlet tarafından önemli ölçüde kollanan ve kullanılan, dünya deneyiminde benzeri pek olmayan ‘yerli’ bir oluşumdu. Ayrıca hem parlak gençleri okul sistemine katma, hem de yurt dışında ülke adına devletin beceremeyeceği bir prestij alanının üretilmesi yönüyle ‘milli’ bir oluşumdu.
Açıkçası Türkiye’nin son yüz yılı içinde gerçekten ‘yerli ve milli’ bir hareket arayacak olursak, belki de en başa Gülen Cemaatini koymak zorunda kalırız.
Bu olay bize kısa yoldan ‘yerli ve milli’ liğin çok çeşitli olabileceği ve her ’yerli ve milli’nin de matah olmayabileceği uyarısını yapıyor.
Ancak bu hazmı zor bir tespit. ‘Yerli ve milli’ liğin çoğulculuğa açık olması, bir sabit doğrultu değil siyasi bir yelpaze oluşturması, bunun içinde çok farklı zihniyetlerin karşı karşıya gelebileceği şu an kendisini ‘yerli ve milli’ olarak tanımlayanların işine gelmeyecektir. Ayrıca ataerkil zihniyetin hakim olduğu bir toplumda doğrunun çoğulluğu ve dolayısıyla belirsizliği de insanları rahatsız edecektir.
Nitekim Türkiye’de de tek bir (doğru) ‘yerli ve milli’ tutumun olması hem iktidarın hem de toplumun zihinsel tasavvuruna ve beklentisine çok daha uygun düşebiliyor.
Bu kriterle baktığınızda Gülen Cemaati’nin gerçekte ‘yerli ve milli’ olduğunu bilseniz bile, bu gerçeği reddetmeniz, reddetmenizi sağlayacak bir hikaye üretmeniz gerekiyor. Bunun en uygun yolu Gülen Cemaati’nin ‘dış mihrakların uzantısı’ olduğunu bir ‘apaçık gerçeklik’ olarak kayda geçirmek.
Bununla ilgili elinizde hiçbir delil olmayabilir… Gülen Cemaati’nin stratejisinin aslında tam aksi yönde işlediğini de biliyor olabilirsiniz (Yani darbeyi kimsenin desteği olmadan yapmak ve bunu daha sonra pazarlık gücü olarak kullanmak – o zamana dek bütün girişimlerinde olduğu gibi) … Darbenin önceden bilinip bir miktar yol verilmesi karşısında Gülencilerin istihbarat açısından ne denli zayıf kaldıklarının da muhtemelen bilincindesinizdir…
Hele askerseniz bu işlerden daha çok anlarsınız. Örneğin darbe girişimi saatler öncesinden biliniyor iken, Genelkurmay’ın niçin tüm birliklere ‘kışladan çıkış yasağı’ emri vermediğini haliyle sorgularsınız.
Nitekim darbenin başarısız kalmasında askeri (ve stratejik) açıdan en kritik rolü üstlenen General Zekai Aksakallı da o günlerde bunu gündeme getirmişti. Sonrasındaki gelişme ilginç oldu: Aksakallı tez elden emekli, yani tasfiye edildi. ‘Kahraman’ iken bir anda sistem dışına atıldı.
Muhtemelen yaşadıklarını şimdi gözden geçirdiğinde, Aksakallı da herkes gibi darbenin öncesi, akşamı ve sonrasıyla ilgili daha derinlikli, detaylandırılmış ve kesinleşmiş kanaatlere sahip olmalı.
Ne var ki Aksakallı geçen günlerde verdiği bir röportajda ‘devlet ne yapmışsa haklıdır’ minvalinde konuşabildi. Darbe gecesi ‘kışladan çıkış yasağı’ emri verilmemesini havsalası almayan deneyimli komutan, şimdi rejimi değiştirebilecek bir (tam teşekküllü) darbe girişiminin önceden haber alındığı gerçeğinin kesinleşmesine rağmen, bu kritik konuyu unutmuş gözüküyor.
Bu tutumu devleti yüceltme ve kollama misyonuyla yetişmiş bir Kemalist subay tavrı olarak görebiliriz. Emekli olduğunda susma, bildiklerini kendine saklama, böylece devletçi hegemonyanın sürdürülmesini sağlama, belli ki bu ülkede asker olmanın karakteri haline gelmiş.
Ancak Aksakallı’nın ne kadar zor durumda olabileceğini görelim: Muhtemelen Genelkurmay’ın ve iktidarın yanlış yaptığını, belki de bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünmeden edemiyor ama yine de yapılana sahip çıkma zorunluluğu hissediyor.
Neyse ki bu rahatsız edici konumdan kurtulmanın kolay bir yolu var: Düşmanın ölçeğini büyütmek… Düşmanı tanımlarken Gülen Cemaatinin ötesine geçmek ve (tercihan) başa çıkılamayacak ölçüde güçlü, kötücül ve gaddar bir düşmana işaret etmek.
O da öyle yapıyor… Söz konusu röportajda şöyle demiş: “Bu darbe Türkiye’nin milli bekasına yönelik küresel emperyalistlerin planladığı, FETÖ’ye icra ettikleri darbe girişimidir.”
Gayet ‘hazin’ bir açıklama olarak ‘küresel emperyalizm’ kavramının analizini yapmayı bir kenara koyalım (ama bunun esas olarak Batı’yı işaret ettiğini de atlamayalım). Önemli olan esas düşmanın ‘küreselliği’ ve ona ‘küresel’ yani topyekün bir cevap verme arayışı. Dolayısıyla bu, bütün detayları bir yana koymamıza neden olan bir ‘beka meselesi’ …
Bu tür bir önermeyi ne Kemalistler, ne solcular, ne de liberaller kolay yapamaz. Onlar Batı’nın karmaşıklığını, çeşitliliğini es geçen genellemelere (artık) yatkın değiller, daha rasyonel ve gerçekçi bir bakışa sahipler. İdeolojik olarak kendilerini kandırabilirler, ama palavraya daha kapalılar.
Kısacası hem Gülencilere karşı olma hem de devletle ters düşmeme ihtiyacı içindeyseniz yolunuz Yeni İttihatçılıktır… Çünkü diğer ideolojilerin ürettiği ‘hikayeler’ psikolojik yükünüzden kurtulmayı sağlamada yetersiz kalıyor.
Oysa Batı’yı ‘küresel emperyalizmin’ öznesi olarak şeytanlaştırdığınız ve Türkiye’deki her istenmeyen oluşum ve gelişmeyi (mesela Kürt siyaseti) bunun uzantısı haline getirdiğinizde rahatlıyorsunuz. Yaptığınız yanlışlar, korkaklıklar, kaçamaklar, fırsatçılıklar ’küçülüyor’, büyük dava karşısında önemini yitiriyor (hatta belki de davaya hizmet ediyor!).
Dolayısıyla Yeni İttihatçılık sadece ideolojik değil, psikolojik olarak da bir çekim merkezi! Sorun şu ki, Yeni İttihatçılığın hikayesi toplumu gerçeklerden uzaklaşmaya davet ediyor. Bu durumda anlatılan hikayenin ‘gerçekliğinin’ ideolojik tahkimatla sağlanması gerek ve bu da ideolojinin giderek ilkelleşmesiyle sonuçlanacak gibi gözüküyor…
=======================
İktidarın kesimler arası yakınlaşma istemediği, çoğunluğu elde tuttuğu sürece ayrışmayı tahrik edeceği belli… Önümüzdeki sürede de bu değişmeyecek. Ve muhtemelen kazanmaya yetecek. Diğer deyişle laik kesimin kendi kimliğini öne çıkararak iktidara gelmesi, ona eklemlenmiş olan Kemalist ideolojinin rejimin referansı olarak işlev görmesi artık pek mümkün gözükmüyor. Hal bu ise laik kesim ne yapmalı? Yönetmeye talip olmaktan vazgeçip İttihatçı siyasi yelpaze içinde eriyip gidebilir ve veya küçülerek onun ‘sol’ kanadını oluşturabilir… Ya da Kemalizm’e yapışıp anakronik bir marjinal grup olarak bir süre daha siyasete ‘çeşni’ katabilir. Ancak farklı bir yöne de gidebilir…
26 Temmuz 2023
Türkiye’nin önünde ‘siyasi’ değil, ‘antropolojik’ bir mesele var… Millet olarak tanımlanmış ama henüz toplum olamamış bir cemaatler eklemleşmesi olarak yaşıyoruz. Bir tarafta kendilerini modern ve ‘ileri’ olarak gören laikler, diğer yanda kendilerini kadim değerlerin sahibi olmakla birlikte haksızlığa uğramış gören dindarlar.
Laikler dindarları modernleşememiş, bilimsel yaklaşımdan nasibini alamamış, ilkelliği aşamamış bir güruh olarak görüyor. Dindarlar ise laikleri gelenekten kopmuş, kimliğini yitirmiş, kibirli ve despotik bir kitle olarak…
Tabii ki farklı tonlar, bireysel duruşlar, melezleşme alanları, temas ve ilişki imkanları da var ama durumu pek değiştirmiyor. Çünkü söz konusu yakınlaşmanın bir siyasi kimliği ve siyasi gücü yok. Bu melezleşmenin ‘teorisi’ (hikayesi) henüz üretilmediği için, sahiplenilip gurur duyulacak bir tutumdan ziyade bir tür ’arada kalmışlık’, neredeyse utanç duyulması gereken bir kişilik zayıflığı olarak görülebiliyor.
Siyasi alanın daha az ideolojik olduğu dönemlerde, cemaatler arasında köprü işlevi gören, ‘tampon bölge’ oluşturan kesimin talep ve tercihleri öne çıkabiliyor ama ‘toplumun genel menfaatleri’ yaftası altında eriyor. İdeolojik gerilimin belirginleştiği dönemlerde ise bu kesimin hiçbir ağırlığı kalmıyor. Çoğu gelmiş oldukları cemaatlerin ideolojik bakışına geri dönüyor. Toplumsal açıdan merkez ‘boşalıyor’. Her iki cemaat de diğerini tahayyülünde ‘katılaştırıyor’ ve bildik kalıplara oturtuyor.
Öte yandan durum simetrik değil. Dindar kesim çoğunluk, laikler azınlık. Ayrıca iki kesim arasında Cumhuriyet’in kuruluşundan gelen bir hiyerarşi var. Laikler kendilerini kültürel olarak daha üstün görüyor ve (modern Batı dünyasına yaslanarak) dindarlar üzerinde normatif bir baskı kuruyorlar. Dindarlar ise bu siyasileşmiş kültürel baskıya hem adapte olmaya hem direnmeye çalışıyor hem de iç dünyalarında kendi kültürlerinin daha üstün olduğuna dair bir inanç besliyorlar.
Bu anlattığım denge Kemalizm’in ideolojik hegemonyası altında on yıllarca yaşandı. Laik kesim azınlık ama ideolojik açıdan belirleyiciydi. Dindarlar ise ideolojik açıdan zayıf ama çoğunluktu. Bir tür ‘denge’ oluşabiliyordu.
Ama ya durum kalıcı olarak değişmekte ise? Ya Yeni İttihatçılık dindarları ideolojik açıdan tahkim ederken laiklerin gücünü de ellerinden almaktaysa? O zaman laik kesimin ‘cemaat’ olarak iktidara ulaşması çok zor, hatta işin aritmetiğine bakarsak belki de imkansız olacak…
Laik kesimin siyasette kalmak için siyaset dışında bir şeyler yapması gerek. Karşısındaki meseleyi öncelikle ‘kültürel ayrışma’ bağlamında ele alıp söz konusu ayrışmanın (demokratik bir çerçevede) nasıl ortadan kaldırılabileceği üzerine kafa yormalı. Bunu yapmak yerine siyasete sığınmak çare değil, çünkü Yeni İttihatçı dönemde siyasetin yetersiz kalabileceği açık…
Bu bir kültür savaşı. Kültürel ilerlemecilerle kültürel muhafazakarlar, daha derinde otoriter ve ataerkil zihniyetler arasında. Tabii ki olay bu kadar basit ve yalın değil… Ama yaşananı (pratik) gerçekliğe yaklaştırma gayreti aslında gerçeği bizden uzaklaştırabiliyor. Laik ve dindar cemaatlerin iç farklılaşması, zamansal ve mekânsal dağılım ve gelişmesi üzerine yoğunlaştığımızda olayı ‘yüzeye’ çekmiş oluyoruz. Kendimizi herhangi bir başka (genellikle Batılı) ülke gibi görmeye yatkın hale geliyor, meselenin siyaset içinde çözüleceğini sanıyoruz…
Oysa son seçimlerin de ima ettiği üzere ortada siyasetle çözülmeyecek, siyasetle çözmeye çalışıldığı ölçüde kabuk bağlayıp sertleşebilecek bir mesele var. Çünkü her iki cemaat da kendi ‘doğrularının’ tek doğru olduğuna inanıyor ve inancından kuşku duymuyor. Hayatı, evreni ve tüm gerçekliği ‘bilinebilir’ kabul etmekle kalmayıp kendi bilme usullerinin tek doğru yaklaşım olduğunu düşünüyor.
Bunun çarpıcı bir sonucu var: Laik ve dindar kesimler ne hayatı anlamak ve yorumlamak ne de bireysel ve cemaatsal hayatlarını sürdürmek açısından birbirine muhtaç değil… Diğer cemaatin bir gün aniden buharlaşıp yok olması diğer cemaat için sorun olmak bir yana, doğanın veya kaderin bir lütfu olarak algılanmaya daha yakın.
Dolayısıyla ötekini anlama gayreti yok, çünkü temelde birlikte yaşama isteği yok. Böylece her iki kesim de meseleyi siyaseten ve kendi uzun vadeli avantajlarını pekiştirerek çözmek istiyor. Laikler azınlık oldukları için siyaset üstü kurumları ve müdahaleciliği savunuyor, dindarlar çoğunluk oldukları için demokrasiyi çoğunlukçulukla sınırlamak istiyor. Bir taraf kimsenin değiştiremeyeceği (Cumhuriyet’in kuruluşundan gelen) insan-ötesi yasaların bekçiliğini yapıyor, diğer taraf da keyfi yönetimle gelen yeniden inşa yeteneğinin destekçiliğine soyunuyor.
Siyasetin zihniyeti de buna müsait. Çatışma ve güç devşirme üzerine kurgulanmış, ötekinin alanını daraltma, kendi cemaatini ‘millet’ olarak kurgulama, meşruiyeti yetki gaspı ile temellendirme özelliklerine sahip bir siyaset anlayışımız var. Sonuç kazanmak için her şeyin mübah hale gelmesi ve bunun ahlaki bir mesele olarak görülmemesi…
Seçimlerde daha iyi ‘yönetimin’ (yönetilmenin) peşinde değiliz. Kendi cemaatimizi iktidara taşımak istiyoruz. Ekonominin gidişatı, adalet mekanizmasının işleyişi, eğitim ve sağlık sisteminin niteliği (önemsiz değil ama) ikincil. Eğer kimliksel bir gerilim yoksa öne çıkan konular. Ama bu türden bir ayrışmanın ortasındaysanız seçiminizi de ideolojik olarak yapıyorsunuz. Yadırganacak, eleştirilecek bir durum da değil, çünkü rakip cemaat de olaya aynen sizin gibi bakıyor.
Laik ve dindar cemaatlerin bu açıdan simetrik olmadıkları söylenebilir. Ne de olsa laikler daha bireyselleşmiş, gündelik hayatlarında küresel standartlara daha bağımlı bir kesim. Onlar ‘iyi yönetim’ için daha fazla fedakarlık yapabilirler. Ama bunun ironik bir sonucu var: İyi yönetim için daha az fedakarlık yapmaya hazır olan taraf ideolojik açıdan kazanmaya da daha yakındır. Laikler iyi yönetim uğruna dindar bir yönetime ‘evet’ diyebilir ama dindarlar demeyecek ve ‘kötü’ bulmalarına karşın kendi cemaatlerinin temsilcisini seçeceklerdir.
Nitekim laik kesimin 2002-2013 aralığında AK Parti’ye kısmen destek verdiğini, ancak kimliksel ayrışma öne çıktığında ters yönde bir tepkisellik ve katılaşma yaşandığını biliyoruz. Dahası söz konusu dönemde bile laik kesimin göz ardı edilemeyecek bir bölümünün (muhtemelen çoğunluğunun) siyasete yönetimin ‘iyiliği kötülüğü’ üzerinden değil, açıkça ideolojik baktığını da biliyoruz.
Son seçimde bu tablo daha da netleşti. Muhalefet (içinde muhafazakar unsurlar bulundurmasına rağmen) ideolojik cepheleşme nedeniyle iktidar seçmeninin gözünde ister istemez ‘laikleşti’ ve ‘Kemalistleşti’. Gündelik hayatın zorluklarını öne çıkarmanın bir getirisi olmadı. Çünkü son kertede dindarlar açısından mesele ‘iyi’ bir yönetim seçmek değil, (uzun vadeli bakışla) cemaatler çatışmasından galip çıkmaktı. Eklemek gerek ki iktidar seçmeni muhalefetin de ‘aslında’ aynı amaca sahip olduğuna inandı ve yaşananları gözden geçirdiğimizde bu yargının çok da haksız olduğunu söyleyemeyiz.
İktidar ise basit bir strateji güttü: Asıl meselenin ideolojik ve kimliksel olduğunu vurguladı, bu vizyona uygun bir ‘hikaye’ sundu ve çoğunluğu elden kaçırma tehlikesi belirdiğinde de farklı partilerle (ama aynı hikaye üzerinden) konumunu tahkim etti.
Bu iktidarın kesimler arası yakınlaşma istemediği, çoğunluğu elde tuttuğu sürece ayrışmayı tahrik edeceği belli… Önümüzdeki sürede de bu değişmeyecek. Ve muhtemelen kazanmaya yetecek.
Diğer deyişle laik kesimin kendi kimliğini öne çıkararak iktidara gelmesi, ona eklemlenmiş olan Kemalist ideolojinin rejimin referansı olarak işlev görmesi artık pek mümkün gözükmüyor.
Bunda (geçmiş yazılarda detaylı anlattığım üzere) Yeni İttihatçılığın dindarları devletin asli sahipleri haline getiren kimlik tasavvurunun büyük payı olduğunu düşünüyorum. Dindarlar artık sayı olarak çoğunluk olmakla birlikte kamusal alanın çeperine ilişmek zorunda kalan bir ‘güruh’ değil. Devletin içindeler ve tarihsel olarak meşru haklarını yeniden elde etmiş olma duygusuna sahipler.
Dolayısıyla ‘iyi’ yönetimin cazibesi onlar için daha da azalıyor olabilir. Çünkü bedeli siyasi güç ve nüfuzdan feragat şeklinde ödenmek zorunda. Gerçekçi olacaksak ne kadar ‘iyi’ olursa olsun dindar kesimin ezici çoğunluğunun (şu an için) kendi dışlarındaki bir cemaatin iktidara gelmesine (ortak olmasına) sıcak bakmayacağını öngörebiliriz.
Nihayette dindarlar ‘millileşme’ şansını elde etti ve bu ülkede millilik dışlayıcı niteliğiyle öne çıkan bir niteleme. Milli olmak kapsayıcılığa değil, kimlerin ‘dışarda’ kaldığına işaret etmek üzere işlevselleşiyor.
Hal bu ise laik kesim ne yapmalı? Yönetmeye talip olmaktan vazgeçip İttihatçı siyasi yelpaze içinde eriyip gidebilir ve veya küçülerek onun ‘sol’ kanadını oluşturabilir… Ya da Kemalizm’e yapışıp anakronik bir marjinal grup olarak bir süre daha siyasete ‘çeşni’ katabilir.
Ancak farklı bir yöne de gidebilir… Kendisini, dindarları ve yaşananları anlamaya çalışabilir. Bu kimliksel ayrışmanın basit bir modernleşme veya modernleşememe meselesi olmadığını, muhatap alınması gereken bir ‘benlik’ sorunu yaşadığımızı idrak edebilir. İttihatçılığın bu soruna ‘doğal olarak’ Kemalizm’den (Cumhuriyet’in tasavvurundan) daha çekici bir yanıt getirdiğini kavrayabilir. Buradan hareketle laik ve dindar kesimler arasında geçişlilik sağlayan melezleşmeyi yeni (ama geçmişte damarı bulunan) bir ‘hikayenin’ öznesi kılabilir. Bu benlik tahayyülünden hareketle yerliliği ve milliliği çoğulcu bir zemin üzerinde tanımlayabilir. Vatandaşlığı tüm kimlikleri içermenin ötesinde, kimlikleri melezleşmeye ve gelişmeye açan bir kavram olarak yeniden ele alabilir.
Bunları ‘doğruyu biliyorum’ edası ile değil, doğrunun bilinemez olduğu gerçeğini hazmederek hayata geçirebilir. Doğruların dışardan ithal edilemeyeceğini, bu tür doğruların sadece cemaat üretip hiçbir zaman toplum üretemeyeceğini kavrayabilir. Toplum olmak için birlikte kendi öznel doğrumuzu üretmek ve onu değişime açık tutmak gerektiğini anlayabilir.
Bu söylediklerim ne kadar gerçekçi bilmiyorum. Herhalde fazla değil… Entelektüel zemine muhtaç bir çaba ve öyle bir zeminin varlığına dair pek bir işaret görülmüyor.
Yapıldığı takdirde hayat başarılı olmasına yardımcı olur mu, hangi vadede… Bilmiyoruz. Seçim kazandırır, iktidarı getirir mi, onu da bilmiyoruz. Ama şunu söyleyebiliriz: İktidar olmak için yapıldığı takdirde bir şansı olmayacaktır…
Meselemiz siyasi değil. Onu siyasete sıkıştırmak cemaatçiliği tahkim etmekten başka işe yaramıyor. Meselemiz (geçmişi reddetmeden) yeni bir kültürel sentezin, benlik duygusunun, kimlik tasavvurunun ve bunlardan hareketle vatandaşlık anlayışının üretilmesi.
‘Bu da nereden çıktı, yüz yıldır böyle bir gereksinim yoktu’ diyebilirsiniz. Haklı olursunuz, çünkü 2016 öncesinde Kemalizm’in sınırlarını çizdiği bir rejim, vatandaşlık, kimlik ve benlik tasavvuru hakimdi. Siyaset bu çerçevede yapılmaktaydı. Laik cemaat bu bağlamda ‘doğal’ olarak, ama aslında ideolojik destekle taşıyıcı ve yönlendirici özne olarak kabul görüyordu.
Ancak 2016 başarısız darbe girişimi Kemalizm’in (ve dolayısıyla laik cemaatin) de iddiasına darbe vurmuş oldu. Nitekim bir kültürel kimlik olarak laiklik ve onun ideolojik vizyonu Kemalizm, bugün giderek siyaset alanının çeperine doğru sürükleniyor. Siyasi merkez İttihatçı bir anlayış üzerinden yeniden tanımlanıp inşa ediliyor.
2016 öncesinde sahip olduğumuz gelecek tahayyülünden farklı bir gelecek tahayyülü var artık… Çok daha ihtiraslı, tehlikeli, kurnazlığı akıllılık sanan, kendimize zarar verme potansiyeli yüksek bir iddianın halkın çoğunluğu tarafından desteklenerek ülkeyi kırılgan bir noktaya sürükleme macerasına tanık olabiliriz.
Laik kesimin bu momentte tarihsel bir sorumluluğu var. Hayatın değiştiğini, eskisi gibi olmayabileceğini ve kendisinin de eskisi gibi davranarak hiçbir şey beceremeyeceğini görmeli. Ya da ‘laik cemaatin’ bir tarihsel ürün olarak miadını doldurma ihtimalini içine sindirmeli…
https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/laik-cemaat-artik-hic-iktidar-olamayacak-mi-137159/
=======================
Gazeteci Kaan Göktaş, İstanbul Silivri’de bir okul müdürünün, okul kantinini işleten kişiyle mesai saatleri içinde, öğrenciler okuldayken okulun spor salonunda cinsel ilişkiye girdiği haberini yaptı. Okul Müdürü, Göktaş hakkında suç duyurusunda bulunarak şikayetçi oldu. Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı da sendika üyeliği bilgisini kişisel veri kabul ederek “özel nitelikli kişisel veriyi yayma” suçlamasıyla iddianame hazırladı. İddianame Silivri 5. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Savcılık, yurtdışına yaşayan Göktaş hakkında yakalama kararı çıkartılmasını talep etti. Karar, Silivri Sulh Ceza Hakimliği’nce kabul edildi.
Serbestiyet
26 Temmuz 2023
Olay geçtiğimiz yıl Silivri’de yaşandı. İddiaya göre Silivri 75. Yıl İlköğretim Okulu Müdürü İ. G., okulda kantin işletmeciliği yapan G.T. isimli evli kadınla birliktelik yaşamaya başladı. Aynı zamanda okulun velisi de olan G.T., müdür Güzel’in ilişkilerinin bitmesi nedeniyle kendisini ve eşini tehdit ettiğini iddia ederek CİMER üzerinden Silivri Kaymakamlığı’na ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurdu. G.T. ayrıca müdü hakkında Savcılık şikayetinde bulundu ve uzaklaştırma kararı aldırdı.
G.T., dilekçesinde müdür İ.G. ile “okulun spor salonunda, gündüz mesai saatleri içerisinde, öğrenciler okuldayken cinsel ilişkiye girdiklerini” ve “G.’in okul aile birliği için toplanan paralarla şahsi harcamalar yaptığını” iddia etti. Hakkında soruşturma başlatılan müdür İ.G, açığa alındı.
Gazeteci Kaan Göktaş, söz konusu iddiaları ve şikayetleri haber yaptı. Göktaş haberinde Müdür İ. G.nin üyesi olduğu iktidara yakın bir sendikanın da ismini geçirdi. Okul Müdürü, bunun üzerine Göktaş hakkında suç duyurusunda bulunarak şikayetçi oldu. Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı da sendika üyeliği bilgisini kişisel veri kabul ederek “özel nitelikli kişisel veriyi yayma” suçlamasıyla iddianame hazırladı. İddianame Silivri 5. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Savcılık ayrıca siyasi sığınmacı olarak yurtdışında yaşayan Kaan Göktaş hakkında yakalama kararı çıkartılmasını talep etti. Karar Silivri Sulh Ceza Hakimliği’nce kabul edildi.
=======================
Gülencilerin nasıl taktikler izledikleri, adalet sistemini nasıl manipüle ettikleri, meşru siyasi mücadelenin dışına çıkmaya ne denli teşne oldukları (17/25 Aralık) 2013’te ortaya çıkmasına rağmen Kemalistler, solcular ve liberaller siyasi mücadelede ahlaki kriterleri kolayca bir kenara koyabildiler. İş 2016 Temmuz’unda darbeye kadar vardığında söz konusu ahlaki zaaf Cemaate destek veren bu kesimleri yıpratmış, halk nezdinde taşıdıkları (az çok) meşruiyeti de bitirmişti…Bu ülkenin geleceğinde radikal bir dönüşüm geçirmediği sürece artık Kemalizm (ve de solculuk ve liberallik) uzun süre anlamlı bir siyasi alternatif oluşturmayacak. Çünkü Kemalistler de solcular da liberaller de demokrat değiller ve henüz olmadıklarını bile fark edemedikleri için yolumuz uzun.
20 Temmuz 2023
Haftanın gündemine binaen bugünkü ‘İttihatçılık’ bahsine Gülen Cemaati ile başlayalım. Darbe girişiminin akim kalması sonrasında, Cemaatin bürokrasiden tasfiyesine paralel olarak cumhurbaşkanlığı sistemine geçildiğini ve bu sosyal siyasal sarsıntının Yeni İttihatçılığın yerleşmesi için bir zemin oluşturduğunu geçmiş yazılarda irdelemiştim.
Ancak Gülen Cemaatinin tasfiyesi bir başka açıdan daha İttihatçılığın başarısına katkı verdi: Bu gelişme Kemalizmin de (28 Şubat sonrası) bir kez daha yenilmesi anlamını taşıdı ve Kemalizm yeni düzene geçilirken ne alternatif olabildi ne de Yeni İttihatçılık karşısında direnç oluşturabildi.
Hikayeyi biliyoruz… Devlet kadrolaşması içinde insanı olmayan AK Parti, bir de iktidara geldikten sonra laik ‘zinde’ güçler tarafından engellenince Gülen cemaati ile ittifak yaptı. Oysa dini açıdan Gülenciler ile Milli Görüşçüler birbirine tamamen zıt akımlardı.
Dolayısıyla bu ittifak ikircikliydi, karşılıklı olarak ‘diğerini kullanma’ mantığıyla ilerledi ve 2010 yılında AK Parti’deki rahatsızlık belirgin hale geldi. 2010 Referandumundaki HSYK seçim maddesiyle Gülencilerin önü kesilmek istendi. Ne var ki CHP ilgili maddeyi Anayasa Mahkemesine götürdü, madde iptal edildi ve Gülen Cemaatinin adalet sistemine hakim olmasına zemin açıldı.
Bu özgüvenle 2011 seçimlerinde Cemaat AK Parti’den 100 küsur milletvekili talep etti ve ilişki koptu. Sonrasında önce istihbarat, ardından hukuk üzerinden gelişen ve giderek sertleşip darbe girişimine kadar giden bir kavga yaşandı.
2013 Gezi olaylarıyla birlikte ilginç bir gelişmeye daha tanık olundu… O zamana dek AK Parti ile Gülen Cemaati arasında pek fark görmeyen, ‘al birini vur ötekine’ diye bakan, ikisinin de ortadan kalkması gerektiğini vazeden birçok Kemalist, solcu ve liberal (ya da böyle addedilen gruplar) Cemaate yakınlaştı, toplantılarına katılmaya başladı, birlikte saf tuttu, onunla müttefik oldu.
Üstelik Gülencilerin nasıl taktikler izledikleri, adalet sistemini nasıl manipüle ettikleri, meşru siyasi mücadelenin dışına çıkmaya ne denli teşne oldukları (17/25 Aralık) 2013’te ortaya çıkmasına rağmen…
Diğer deyişle (bir kısım) Kemalistler, solcular ve liberaller siyasi mücadelede ahlaki kriterleri kolayca bir kenara koyabildiler. İş 2016 Temmuz’unda darbeye kadar vardığında söz konusu ahlaki zaaf Cemaate destek veren bu kesimleri yıpratmış, halk nezdinde taşıdıkları (az çok) meşruiyeti de bitirmişti. Nitekim darbe karşısında pasif bir duruş sergilediler. Ne yaşandığı anda ne de sonrasında direnişin parçası olmadılar, seyrettiler…
Üstelik bazı ‘Kemalist’ subayların da darbe girişimine destek verdiği iddia edildi ve (doğru veya yanlış) bu izlenim de kamuoyunun zihnine kazındı.
Dolayısıyla 2016 yılının ortasında rejimi, düzeni ve sistemi yeniden inşa edecek, ona sahip çıkacak olanlar artık Kemalistler, solcular, liberaller değildi. Mücadelenin yıllarca tarafı olup kazananlar şimdi ‘yeni’ olanı kurma gücünü de ele geçirmişlerdi.
Bu noktada bir parantez açalım: Kemalist, solcu ve liberallerin hepsinin Gülen Cemaatine destek vermediği, birçoğunun hala hem AK Partiye hem Gülencilere muhalif kaldığı öne sürülebilir. Doğrudur… Ama ironik olan şu ki bu tutum da söz konusu grupların siyasi meşruiyetini zayıflattı.
İki nedenle. Birincisi ortada bir büyük iktidar kavgası varken meşruiyetçi olanla olmayanı bir tutmak meşruiyet kaygısı olmadığını ima eder ve dolayısıyla meşruiyetçi olmayana destek vermek anlamına gelir. Kemalistler ve diğerlerinin temel hedefi AK Parti iktidarını indirmekti ve bu amaç için herkesle işbirliği yapabileceklerini göstermiş oldular. İkinci olarak bu sürede Kemalist, solcu ve liberallerin kendi içinde açık ve güçlü bir siyasi tartışma yaşadığına dair bir izlenim de elde edilmedi. Cemaate destek vermeyenler destek verenleri kınamadı, nihayette onlar da ‘her halükarda sonuç lehimize’ mantığıyla seyirci kaldılar.
Soru niçin böyle davrandıkları… Gülen Cemaatinin deşifre olduğu bir momentte niçin onunla yan yana durdular? Çünkü iflah olmaz bir AK Parti alerjisine sahipler. Ve bunun temelinde otoriter (Kemalist) laiklik anlayışı yatıyor… AK Parti geleneksel dindarlığın ve onun etrafında örülen hayat tarzının partisi olarak görülüyor. Amacının (hala!) şeriat getirmek, kadınları eve hapsetmek, kız çocukları okutmamak vesaire olduğu düşünülüyor.
Oysa Gülen Cemaati ‘modern’, ‘çağdaş’, gündelik hayatta dinin sınırlamalarını aşmış, ‘açık fikirli’ bir sosyal hareket olarak değerlendirildi ve bu ‘tespit’ Kemalistler (ve diğerleri) için o denli önemliydi ki Cemaatin idari, siyasi ve toplumsal alanda neler yaptığı, meşruiyetten nasıl kolayca sapabildiği ikincil addedildi, görmezden gelindi.
Velhasıl (otoriter) laikliği siyasetinin ‘kimliği’ olarak gören toplumsal ‘koalisyon’ (belki 28 Şubat iflasının da tepkisiyle) Gülen Cemaati üzerinden son kozunu oynadı ve kaybetti. Kemalist laiklik anlayışı (bence) tekrar ayağa kalkamayacak şekilde hasar gördü ve gelecekte de işlevsiz olacağı belli…
Nitekim bugün Yeni İttihatçılığın ayakta kalmasını, seçim kazanmasını sağlayan anlayış laikliğin dönüşümüyle yakından ilişkili. Dinin bizatihi siyasi ağırlık taşımasının önü ‘milllikle’ kesiliyor, ama dindarların kamusal alanın, ülkenin ve devletin asli sahipleri olduğu, hayat tarzlarının ve siyasi iddialarının bizzat devlet tarafından koruma altına alındığı teslim ediliyor.
Bu ülkenin geleceğinde (tekrarlamakta yarar var) radikal bir dönüşüm geçirmediği sürece artık Kemalizm (ve de solculuk ve liberallik) uzun süre anlamlı bir siyasi alternatif oluşturmayacak. Söz konusu radikal dönüşüme şimdilik kısaca ‘demokratlaşma’ diyelim… Çünkü Kemalistler de solcular da liberaller de demokrat değiller ve henüz olmadıklarını bile fark edemedikleri için yolumuz uzun…
►
Ayrı yazı hasretmek istemediğim için, konuyla ilgili ilginç bir nokta ve güncel bir detaya da bu vesile ile değinmek istiyorum…
Bugün Gülen Cemaati ‘FETÖ’ yaftası altında tümüyle kökü dışarda ve kötü niyetli bir yapı olarak resmediliyor. Ama bu çaba tarihin üstünü örtme, üzerimize yapışan utançtan sıyrılma ihtiyacını yansıtıyor sadece…
Gülen hareketi bu toprakların bağrından çıkan, devlet tarafından önemli ölçüde kollanan ve kullanılan, dünya deneyiminde benzeri pek olmayan ‘yerli’ bir oluşumdu. Ayrıca hem parlak gençleri okul sistemine katma, hem de yurt dışında ülke adına devletin beceremeyeceği bir prestij alanının üretilmesi yönüyle ‘milli’ bir oluşumdu.
Açıkçası Türkiye’nin son yüz yılı içinde gerçekten ‘yerli ve milli’ bir hareket arayacak olursak, belki de en başa Gülen Cemaatini koymak zorunda kalırız.
Bu olay bize kısa yoldan ‘yerli ve milli’ liğin çok çeşitli olabileceği ve her ’yerli ve milli’nin de matah olmayabileceği uyarısını yapıyor.
Ancak bu hazmı zor bir tespit. ‘Yerli ve milli’ liğin çoğulculuğa açık olması, bir sabit doğrultu değil siyasi bir yelpaze oluşturması, bunun içinde çok farklı zihniyetlerin karşı karşıya gelebileceği şu an kendisini ‘yerli ve milli’ olarak tanımlayanların işine gelmeyecektir. Ayrıca ataerkil zihniyetin hakim olduğu bir toplumda doğrunun çoğulluğu ve dolayısıyla belirsizliği de insanları rahatsız edecektir.
Nitekim Türkiye’de de tek bir (doğru) ‘yerli ve milli’ tutumun olması hem iktidarın hem de toplumun zihinsel tasavvuruna ve beklentisine çok daha uygun düşebiliyor.
Bu kriterle baktığınızda Gülen Cemaati’nin gerçekte ‘yerli ve milli’ olduğunu bilseniz bile, bu gerçeği reddetmeniz, reddetmenizi sağlayacak bir hikaye üretmeniz gerekiyor. Bunun en uygun yolu Gülen Cemaati’nin ‘dış mihrakların uzantısı’ olduğunu bir ‘apaçık gerçeklik’ olarak kayda geçirmek.
Bununla ilgili elinizde hiçbir delil olmayabilir… Gülen Cemaati’nin stratejisinin aslında tam aksi yönde işlediğini de biliyor olabilirsiniz (Yani darbeyi kimsenin desteği olmadan yapmak ve bunu daha sonra pazarlık gücü olarak kullanmak – o zamana dek bütün girişimlerinde olduğu gibi) … Darbenin önceden bilinip bir miktar yol verilmesi karşısında Gülencilerin istihbarat açısından ne denli zayıf kaldıklarının da muhtemelen bilincindesinizdir…
Hele askerseniz bu işlerden daha çok anlarsınız. Örneğin darbe girişimi saatler öncesinden biliniyor iken, Genelkurmay’ın niçin tüm birliklere ‘kışladan çıkış yasağı’ emri vermediğini haliyle sorgularsınız.
Nitekim darbenin başarısız kalmasında askeri (ve stratejik) açıdan en kritik rolü üstlenen General Zekai Aksakallı da o günlerde bunu gündeme getirmişti. Sonrasındaki gelişme ilginç oldu: Aksakallı tez elden emekli, yani tasfiye edildi. ‘Kahraman’ iken bir anda sistem dışına atıldı.
Muhtemelen yaşadıklarını şimdi gözden geçirdiğinde, Aksakallı da herkes gibi darbenin öncesi, akşamı ve sonrasıyla ilgili daha derinlikli, detaylandırılmış ve kesinleşmiş kanaatlere sahip olmalı.
Ne var ki Aksakallı geçen günlerde verdiği bir röportajda ‘devlet ne yapmışsa haklıdır’ minvalinde konuşabildi. Darbe gecesi ‘kışladan çıkış yasağı’ emri verilmemesini havsalası almayan deneyimli komutan, şimdi rejimi değiştirebilecek bir (tam teşekküllü) darbe girişiminin önceden haber alındığı gerçeğinin kesinleşmesine rağmen, bu kritik konuyu unutmuş gözüküyor.
Bu tutumu devleti yüceltme ve kollama misyonuyla yetişmiş bir Kemalist subay tavrı olarak görebiliriz. Emekli olduğunda susma, bildiklerini kendine saklama, böylece devletçi hegemonyanın sürdürülmesini sağlama, belli ki bu ülkede asker olmanın karakteri haline gelmiş.
Ancak Aksakallı’nın ne kadar zor durumda olabileceğini görelim: Muhtemelen Genelkurmay’ın ve iktidarın yanlış yaptığını, belki de bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünmeden edemiyor ama yine de yapılana sahip çıkma zorunluluğu hissediyor.
Neyse ki bu rahatsız edici konumdan kurtulmanın kolay bir yolu var: Düşmanın ölçeğini büyütmek… Düşmanı tanımlarken Gülen Cemaatinin ötesine geçmek ve (tercihan) başa çıkılamayacak ölçüde güçlü, kötücül ve gaddar bir düşmana işaret etmek.
O da öyle yapıyor… Söz konusu röportajda şöyle demiş: “Bu darbe Türkiye’nin milli bekasına yönelik küresel emperyalistlerin planladığı, FETÖ’ye icra ettikleri darbe girişimidir.”
Gayet ‘hazin’ bir açıklama olarak ‘küresel emperyalizm’ kavramının analizini yapmayı bir kenara koyalım (ama bunun esas olarak Batı’yı işaret ettiğini de atlamayalım). Önemli olan esas düşmanın ‘küreselliği’ ve ona ‘küresel’ yani topyekün bir cevap verme arayışı. Dolayısıyla bu, bütün detayları bir yana koymamıza neden olan bir ‘beka meselesi’ …
Bu tür bir önermeyi ne Kemalistler, ne solcular, ne de liberaller kolay yapamaz. Onlar Batı’nın karmaşıklığını, çeşitliliğini es geçen genellemelere (artık) yatkın değiller, daha rasyonel ve gerçekçi bir bakışa sahipler. İdeolojik olarak kendilerini kandırabilirler, ama palavraya daha kapalılar.
Kısacası hem Gülencilere karşı olma hem de devletle ters düşmeme ihtiyacı içindeyseniz yolunuz Yeni İttihatçılıktır… Çünkü diğer ideolojilerin ürettiği ‘hikayeler’ psikolojik yükünüzden kurtulmayı sağlamada yetersiz kalıyor.
Oysa Batı’yı ‘küresel emperyalizmin’ öznesi olarak şeytanlaştırdığınız ve Türkiye’deki her istenmeyen oluşum ve gelişmeyi (mesela Kürt siyaseti) bunun uzantısı haline getirdiğinizde rahatlıyorsunuz. Yaptığınız yanlışlar, korkaklıklar, kaçamaklar, fırsatçılıklar ’küçülüyor’, büyük dava karşısında önemini yitiriyor (hatta belki de davaya hizmet ediyor!).
Dolayısıyla Yeni İttihatçılık sadece ideolojik değil, psikolojik olarak da bir çekim merkezi! Sorun şu ki, Yeni İttihatçılığın hikayesi toplumu gerçeklerden uzaklaşmaya davet ediyor. Bu durumda anlatılan hikayenin ‘gerçekliğinin’ ideolojik tahkimatla sağlanması gerek ve bu da ideolojinin giderek ilkelleşmesiyle sonuçlanacak gibi gözüküyor…
=======================
İktidarın kesimler arası yakınlaşma istemediği, çoğunluğu elde tuttuğu sürece ayrışmayı tahrik edeceği belli… Önümüzdeki sürede de bu değişmeyecek. Ve muhtemelen kazanmaya yetecek. Diğer deyişle laik kesimin kendi kimliğini öne çıkararak iktidara gelmesi, ona eklemlenmiş olan Kemalist ideolojinin rejimin referansı olarak işlev görmesi artık pek mümkün gözükmüyor. Hal bu ise laik kesim ne yapmalı? Yönetmeye talip olmaktan vazgeçip İttihatçı siyasi yelpaze içinde eriyip gidebilir ve veya küçülerek onun ‘sol’ kanadını oluşturabilir… Ya da Kemalizm’e yapışıp anakronik bir marjinal grup olarak bir süre daha siyasete ‘çeşni’ katabilir. Ancak farklı bir yöne de gidebilir…
26 Temmuz 2023
Türkiye’nin önünde ‘siyasi’ değil, ‘antropolojik’ bir mesele var… Millet olarak tanımlanmış ama henüz toplum olamamış bir cemaatler eklemleşmesi olarak yaşıyoruz. Bir tarafta kendilerini modern ve ‘ileri’ olarak gören laikler, diğer yanda kendilerini kadim değerlerin sahibi olmakla birlikte haksızlığa uğramış gören dindarlar.
Laikler dindarları modernleşememiş, bilimsel yaklaşımdan nasibini alamamış, ilkelliği aşamamış bir güruh olarak görüyor. Dindarlar ise laikleri gelenekten kopmuş, kimliğini yitirmiş, kibirli ve despotik bir kitle olarak…
Tabii ki farklı tonlar, bireysel duruşlar, melezleşme alanları, temas ve ilişki imkanları da var ama durumu pek değiştirmiyor. Çünkü söz konusu yakınlaşmanın bir siyasi kimliği ve siyasi gücü yok. Bu melezleşmenin ‘teorisi’ (hikayesi) henüz üretilmediği için, sahiplenilip gurur duyulacak bir tutumdan ziyade bir tür ’arada kalmışlık’, neredeyse utanç duyulması gereken bir kişilik zayıflığı olarak görülebiliyor.
Siyasi alanın daha az ideolojik olduğu dönemlerde, cemaatler arasında köprü işlevi gören, ‘tampon bölge’ oluşturan kesimin talep ve tercihleri öne çıkabiliyor ama ‘toplumun genel menfaatleri’ yaftası altında eriyor. İdeolojik gerilimin belirginleştiği dönemlerde ise bu kesimin hiçbir ağırlığı kalmıyor. Çoğu gelmiş oldukları cemaatlerin ideolojik bakışına geri dönüyor. Toplumsal açıdan merkez ‘boşalıyor’. Her iki cemaat de diğerini tahayyülünde ‘katılaştırıyor’ ve bildik kalıplara oturtuyor.
Öte yandan durum simetrik değil. Dindar kesim çoğunluk, laikler azınlık. Ayrıca iki kesim arasında Cumhuriyet’in kuruluşundan gelen bir hiyerarşi var. Laikler kendilerini kültürel olarak daha üstün görüyor ve (modern Batı dünyasına yaslanarak) dindarlar üzerinde normatif bir baskı kuruyorlar. Dindarlar ise bu siyasileşmiş kültürel baskıya hem adapte olmaya hem direnmeye çalışıyor hem de iç dünyalarında kendi kültürlerinin daha üstün olduğuna dair bir inanç besliyorlar.
Bu anlattığım denge Kemalizm’in ideolojik hegemonyası altında on yıllarca yaşandı. Laik kesim azınlık ama ideolojik açıdan belirleyiciydi. Dindarlar ise ideolojik açıdan zayıf ama çoğunluktu. Bir tür ‘denge’ oluşabiliyordu.
Ama ya durum kalıcı olarak değişmekte ise? Ya Yeni İttihatçılık dindarları ideolojik açıdan tahkim ederken laiklerin gücünü de ellerinden almaktaysa? O zaman laik kesimin ‘cemaat’ olarak iktidara ulaşması çok zor, hatta işin aritmetiğine bakarsak belki de imkansız olacak…
Laik kesimin siyasette kalmak için siyaset dışında bir şeyler yapması gerek. Karşısındaki meseleyi öncelikle ‘kültürel ayrışma’ bağlamında ele alıp söz konusu ayrışmanın (demokratik bir çerçevede) nasıl ortadan kaldırılabileceği üzerine kafa yormalı. Bunu yapmak yerine siyasete sığınmak çare değil, çünkü Yeni İttihatçı dönemde siyasetin yetersiz kalabileceği açık…
Bu bir kültür savaşı. Kültürel ilerlemecilerle kültürel muhafazakarlar, daha derinde otoriter ve ataerkil zihniyetler arasında. Tabii ki olay bu kadar basit ve yalın değil… Ama yaşananı (pratik) gerçekliğe yaklaştırma gayreti aslında gerçeği bizden uzaklaştırabiliyor. Laik ve dindar cemaatlerin iç farklılaşması, zamansal ve mekânsal dağılım ve gelişmesi üzerine yoğunlaştığımızda olayı ‘yüzeye’ çekmiş oluyoruz. Kendimizi herhangi bir başka (genellikle Batılı) ülke gibi görmeye yatkın hale geliyor, meselenin siyaset içinde çözüleceğini sanıyoruz…
Oysa son seçimlerin de ima ettiği üzere ortada siyasetle çözülmeyecek, siyasetle çözmeye çalışıldığı ölçüde kabuk bağlayıp sertleşebilecek bir mesele var. Çünkü her iki cemaat da kendi ‘doğrularının’ tek doğru olduğuna inanıyor ve inancından kuşku duymuyor. Hayatı, evreni ve tüm gerçekliği ‘bilinebilir’ kabul etmekle kalmayıp kendi bilme usullerinin tek doğru yaklaşım olduğunu düşünüyor.
Bunun çarpıcı bir sonucu var: Laik ve dindar kesimler ne hayatı anlamak ve yorumlamak ne de bireysel ve cemaatsal hayatlarını sürdürmek açısından birbirine muhtaç değil… Diğer cemaatin bir gün aniden buharlaşıp yok olması diğer cemaat için sorun olmak bir yana, doğanın veya kaderin bir lütfu olarak algılanmaya daha yakın.
Dolayısıyla ötekini anlama gayreti yok, çünkü temelde birlikte yaşama isteği yok. Böylece her iki kesim de meseleyi siyaseten ve kendi uzun vadeli avantajlarını pekiştirerek çözmek istiyor. Laikler azınlık oldukları için siyaset üstü kurumları ve müdahaleciliği savunuyor, dindarlar çoğunluk oldukları için demokrasiyi çoğunlukçulukla sınırlamak istiyor. Bir taraf kimsenin değiştiremeyeceği (Cumhuriyet’in kuruluşundan gelen) insan-ötesi yasaların bekçiliğini yapıyor, diğer taraf da keyfi yönetimle gelen yeniden inşa yeteneğinin destekçiliğine soyunuyor.
Siyasetin zihniyeti de buna müsait. Çatışma ve güç devşirme üzerine kurgulanmış, ötekinin alanını daraltma, kendi cemaatini ‘millet’ olarak kurgulama, meşruiyeti yetki gaspı ile temellendirme özelliklerine sahip bir siyaset anlayışımız var. Sonuç kazanmak için her şeyin mübah hale gelmesi ve bunun ahlaki bir mesele olarak görülmemesi…
Seçimlerde daha iyi ‘yönetimin’ (yönetilmenin) peşinde değiliz. Kendi cemaatimizi iktidara taşımak istiyoruz. Ekonominin gidişatı, adalet mekanizmasının işleyişi, eğitim ve sağlık sisteminin niteliği (önemsiz değil ama) ikincil. Eğer kimliksel bir gerilim yoksa öne çıkan konular. Ama bu türden bir ayrışmanın ortasındaysanız seçiminizi de ideolojik olarak yapıyorsunuz. Yadırganacak, eleştirilecek bir durum da değil, çünkü rakip cemaat de olaya aynen sizin gibi bakıyor.
Laik ve dindar cemaatlerin bu açıdan simetrik olmadıkları söylenebilir. Ne de olsa laikler daha bireyselleşmiş, gündelik hayatlarında küresel standartlara daha bağımlı bir kesim. Onlar ‘iyi yönetim’ için daha fazla fedakarlık yapabilirler. Ama bunun ironik bir sonucu var: İyi yönetim için daha az fedakarlık yapmaya hazır olan taraf ideolojik açıdan kazanmaya da daha yakındır. Laikler iyi yönetim uğruna dindar bir yönetime ‘evet’ diyebilir ama dindarlar demeyecek ve ‘kötü’ bulmalarına karşın kendi cemaatlerinin temsilcisini seçeceklerdir.
Nitekim laik kesimin 2002-2013 aralığında AK Parti’ye kısmen destek verdiğini, ancak kimliksel ayrışma öne çıktığında ters yönde bir tepkisellik ve katılaşma yaşandığını biliyoruz. Dahası söz konusu dönemde bile laik kesimin göz ardı edilemeyecek bir bölümünün (muhtemelen çoğunluğunun) siyasete yönetimin ‘iyiliği kötülüğü’ üzerinden değil, açıkça ideolojik baktığını da biliyoruz.
Son seçimde bu tablo daha da netleşti. Muhalefet (içinde muhafazakar unsurlar bulundurmasına rağmen) ideolojik cepheleşme nedeniyle iktidar seçmeninin gözünde ister istemez ‘laikleşti’ ve ‘Kemalistleşti’. Gündelik hayatın zorluklarını öne çıkarmanın bir getirisi olmadı. Çünkü son kertede dindarlar açısından mesele ‘iyi’ bir yönetim seçmek değil, (uzun vadeli bakışla) cemaatler çatışmasından galip çıkmaktı. Eklemek gerek ki iktidar seçmeni muhalefetin de ‘aslında’ aynı amaca sahip olduğuna inandı ve yaşananları gözden geçirdiğimizde bu yargının çok da haksız olduğunu söyleyemeyiz.
İktidar ise basit bir strateji güttü: Asıl meselenin ideolojik ve kimliksel olduğunu vurguladı, bu vizyona uygun bir ‘hikaye’ sundu ve çoğunluğu elden kaçırma tehlikesi belirdiğinde de farklı partilerle (ama aynı hikaye üzerinden) konumunu tahkim etti.
Bu iktidarın kesimler arası yakınlaşma istemediği, çoğunluğu elde tuttuğu sürece ayrışmayı tahrik edeceği belli… Önümüzdeki sürede de bu değişmeyecek. Ve muhtemelen kazanmaya yetecek.
Diğer deyişle laik kesimin kendi kimliğini öne çıkararak iktidara gelmesi, ona eklemlenmiş olan Kemalist ideolojinin rejimin referansı olarak işlev görmesi artık pek mümkün gözükmüyor.
Bunda (geçmiş yazılarda detaylı anlattığım üzere) Yeni İttihatçılığın dindarları devletin asli sahipleri haline getiren kimlik tasavvurunun büyük payı olduğunu düşünüyorum. Dindarlar artık sayı olarak çoğunluk olmakla birlikte kamusal alanın çeperine ilişmek zorunda kalan bir ‘güruh’ değil. Devletin içindeler ve tarihsel olarak meşru haklarını yeniden elde etmiş olma duygusuna sahipler.
Dolayısıyla ‘iyi’ yönetimin cazibesi onlar için daha da azalıyor olabilir. Çünkü bedeli siyasi güç ve nüfuzdan feragat şeklinde ödenmek zorunda. Gerçekçi olacaksak ne kadar ‘iyi’ olursa olsun dindar kesimin ezici çoğunluğunun (şu an için) kendi dışlarındaki bir cemaatin iktidara gelmesine (ortak olmasına) sıcak bakmayacağını öngörebiliriz.
Nihayette dindarlar ‘millileşme’ şansını elde etti ve bu ülkede millilik dışlayıcı niteliğiyle öne çıkan bir niteleme. Milli olmak kapsayıcılığa değil, kimlerin ‘dışarda’ kaldığına işaret etmek üzere işlevselleşiyor.
Hal bu ise laik kesim ne yapmalı? Yönetmeye talip olmaktan vazgeçip İttihatçı siyasi yelpaze içinde eriyip gidebilir ve veya küçülerek onun ‘sol’ kanadını oluşturabilir… Ya da Kemalizm’e yapışıp anakronik bir marjinal grup olarak bir süre daha siyasete ‘çeşni’ katabilir.
Ancak farklı bir yöne de gidebilir… Kendisini, dindarları ve yaşananları anlamaya çalışabilir. Bu kimliksel ayrışmanın basit bir modernleşme veya modernleşememe meselesi olmadığını, muhatap alınması gereken bir ‘benlik’ sorunu yaşadığımızı idrak edebilir. İttihatçılığın bu soruna ‘doğal olarak’ Kemalizm’den (Cumhuriyet’in tasavvurundan) daha çekici bir yanıt getirdiğini kavrayabilir. Buradan hareketle laik ve dindar kesimler arasında geçişlilik sağlayan melezleşmeyi yeni (ama geçmişte damarı bulunan) bir ‘hikayenin’ öznesi kılabilir. Bu benlik tahayyülünden hareketle yerliliği ve milliliği çoğulcu bir zemin üzerinde tanımlayabilir. Vatandaşlığı tüm kimlikleri içermenin ötesinde, kimlikleri melezleşmeye ve gelişmeye açan bir kavram olarak yeniden ele alabilir.
Bunları ‘doğruyu biliyorum’ edası ile değil, doğrunun bilinemez olduğu gerçeğini hazmederek hayata geçirebilir. Doğruların dışardan ithal edilemeyeceğini, bu tür doğruların sadece cemaat üretip hiçbir zaman toplum üretemeyeceğini kavrayabilir. Toplum olmak için birlikte kendi öznel doğrumuzu üretmek ve onu değişime açık tutmak gerektiğini anlayabilir.
Bu söylediklerim ne kadar gerçekçi bilmiyorum. Herhalde fazla değil… Entelektüel zemine muhtaç bir çaba ve öyle bir zeminin varlığına dair pek bir işaret görülmüyor.
Yapıldığı takdirde hayat başarılı olmasına yardımcı olur mu, hangi vadede… Bilmiyoruz. Seçim kazandırır, iktidarı getirir mi, onu da bilmiyoruz. Ama şunu söyleyebiliriz: İktidar olmak için yapıldığı takdirde bir şansı olmayacaktır…
Meselemiz siyasi değil. Onu siyasete sıkıştırmak cemaatçiliği tahkim etmekten başka işe yaramıyor. Meselemiz (geçmişi reddetmeden) yeni bir kültürel sentezin, benlik duygusunun, kimlik tasavvurunun ve bunlardan hareketle vatandaşlık anlayışının üretilmesi.
‘Bu da nereden çıktı, yüz yıldır böyle bir gereksinim yoktu’ diyebilirsiniz. Haklı olursunuz, çünkü 2016 öncesinde Kemalizm’in sınırlarını çizdiği bir rejim, vatandaşlık, kimlik ve benlik tasavvuru hakimdi. Siyaset bu çerçevede yapılmaktaydı. Laik cemaat bu bağlamda ‘doğal’ olarak, ama aslında ideolojik destekle taşıyıcı ve yönlendirici özne olarak kabul görüyordu.
Ancak 2016 başarısız darbe girişimi Kemalizm’in (ve dolayısıyla laik cemaatin) de iddiasına darbe vurmuş oldu. Nitekim bir kültürel kimlik olarak laiklik ve onun ideolojik vizyonu Kemalizm, bugün giderek siyaset alanının çeperine doğru sürükleniyor. Siyasi merkez İttihatçı bir anlayış üzerinden yeniden tanımlanıp inşa ediliyor.
2016 öncesinde sahip olduğumuz gelecek tahayyülünden farklı bir gelecek tahayyülü var artık… Çok daha ihtiraslı, tehlikeli, kurnazlığı akıllılık sanan, kendimize zarar verme potansiyeli yüksek bir iddianın halkın çoğunluğu tarafından desteklenerek ülkeyi kırılgan bir noktaya sürükleme macerasına tanık olabiliriz.
Laik kesimin bu momentte tarihsel bir sorumluluğu var. Hayatın değiştiğini, eskisi gibi olmayabileceğini ve kendisinin de eskisi gibi davranarak hiçbir şey beceremeyeceğini görmeli. Ya da ‘laik cemaatin’ bir tarihsel ürün olarak miadını doldurma ihtimalini içine sindirmeli…
https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/laik-cemaat-artik-hic-iktidar-olamayacak-mi-137159/
=======================
Gazeteci Kaan Göktaş, İstanbul Silivri’de bir okul müdürünün, okul kantinini işleten kişiyle mesai saatleri içinde, öğrenciler okuldayken okulun spor salonunda cinsel ilişkiye girdiği haberini yaptı. Okul Müdürü, Göktaş hakkında suç duyurusunda bulunarak şikayetçi oldu. Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı da sendika üyeliği bilgisini kişisel veri kabul ederek “özel nitelikli kişisel veriyi yayma” suçlamasıyla iddianame hazırladı. İddianame Silivri 5. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Savcılık, yurtdışına yaşayan Göktaş hakkında yakalama kararı çıkartılmasını talep etti. Karar, Silivri Sulh Ceza Hakimliği’nce kabul edildi.
Serbestiyet
26 Temmuz 2023
Olay geçtiğimiz yıl Silivri’de yaşandı. İddiaya göre Silivri 75. Yıl İlköğretim Okulu Müdürü İ. G., okulda kantin işletmeciliği yapan G.T. isimli evli kadınla birliktelik yaşamaya başladı. Aynı zamanda okulun velisi de olan G.T., müdür Güzel’in ilişkilerinin bitmesi nedeniyle kendisini ve eşini tehdit ettiğini iddia ederek CİMER üzerinden Silivri Kaymakamlığı’na ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurdu. G.T. ayrıca müdü hakkında Savcılık şikayetinde bulundu ve uzaklaştırma kararı aldırdı.
G.T., dilekçesinde müdür İ.G. ile “okulun spor salonunda, gündüz mesai saatleri içerisinde, öğrenciler okuldayken cinsel ilişkiye girdiklerini” ve “G.’in okul aile birliği için toplanan paralarla şahsi harcamalar yaptığını” iddia etti. Hakkında soruşturma başlatılan müdür İ.G, açığa alındı.
Gazeteci Kaan Göktaş, söz konusu iddiaları ve şikayetleri haber yaptı. Göktaş haberinde Müdür İ. G.nin üyesi olduğu iktidara yakın bir sendikanın da ismini geçirdi. Okul Müdürü, bunun üzerine Göktaş hakkında suç duyurusunda bulunarak şikayetçi oldu. Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı da sendika üyeliği bilgisini kişisel veri kabul ederek “özel nitelikli kişisel veriyi yayma” suçlamasıyla iddianame hazırladı. İddianame Silivri 5. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Savcılık ayrıca siyasi sığınmacı olarak yurtdışında yaşayan Kaan Göktaş hakkında yakalama kararı çıkartılmasını talep etti. Karar Silivri Sulh Ceza Hakimliği’nce kabul edildi.
=======================
‘Efendimiz, Tayyip Erdoğan hakkında ne düşünüyor?’ sorusuna sözde ruh “Yanlış yapıyor, hak yiyor”yanıtını verdi.
https://twitter.com/i/status/1686754872077541376
=======================
ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi, Manatee Körfezi’nde su sıcaklığını 38,38 derece olarak ölçtü. Kuzey Atlantik bölgesinde, okyanus sularındaki sıcaklığın eylül boyunca artacağı belirtildi.
Artı Gerçek - ABD'li meteoroloji uzmanları, Florida eyaletinin güneyindeki Manatee Körfezi’nde bulunan bir şamandıranın 24 Temmuz’da okyanus suyu sıcaklığını 38,38 derece olarak ölçtüğünü ve bunun küresel bir rekor olabileceğini açıkladı. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nden (NOAA) uzmanlar, dünya genelinde görülen hava sıcaklıklarındaki artışın okyanus suyu sıcaklarını da yükselttiğini açıkladı.
Florida kıyılarında okyanus sıcaklığının mevsim normallerinin üstündeki artışla"eşi benzeri görülmemiş" sıcaklar kaydedildiğini aktaran uzmanlar, en son 24 Temmuz’da ölçülen 38,38 dereceyle yeni bir küresel rekor kırılmış olabileceğini kaydetti.
NOAA, Kuzey Atlantik bölgesindeki okyanus sularındaki sıcaklık dalgasının eylül ayı boyunca artacağını tahmin ederek, su sıcaklıklarındaki artışın yıl sonuna kadar sürme ihtimali olduğunu bildirdi. (AA)
=======================
Mezopotamya Haber Ajansı’ndan Ferit Can Arslan; Diyarbakır’da geçen ay gözaltına alınan 16 gazeteciyle ilgili soruşturmayı hazırlayan savcı ile mahkeme hakimlerinden birinin karı koca olduğunu, son kararname ile Vezirköprü’ye atandıklarını yazdı. MA’dan Delal Akyüz, T24’ten Sibel Yükler ve Bianet’ten Evrim Kepenek de bu paylaşımı Twitter’da RT’ledi. Dört gazeteci bugün bu gerekçeyle evleri basılarak gözaltına alındı. Ferit Can Arslan tutuklandı, Sibel Yükler ve Delal Akyüz adli kontrolle serbest bırakıldı. Evrim Kepenek ise geceyi karakolda geçirecek, yarın SEGBİS ile ifade verecek.
Serbestiyet
25 Temmuz 2023
Mezopotamya Ajansı muhabirleri Delal Akyüz İzmir’de, Fırat Can Arslan Diyarbakır’da ve T24 editörü Sibel Yükler İstanbul’da evlerine bu sabah erken saatlerde yapılan baskın ile gözaltına alındı.
Bugün (25 Temmuz) öğlen saatlerinde ise Bianet Kadın ve LGBTİ+ hakları editörü Evrim Kepenek’in evine polis baskını düzenlendi.
Polisler; avukat gelmesini beklemeden yaptıkları aramanın ardından Kepenek’i plastik kelepçe takarak gözaltına aldı.
Mezapotamya Ajansı’nın haberine göre gözaltına alınan 4 gazeteciden Delal Akyüz’ün gözaltı gerekçesi 8 Haziran 2022’de gözaltına alınan 22 Kürt gazeteciden 16’sının tutuklanmasının ardından haklarındaki iddianameyi hazırlayan savcı ile davaya bakan heyet üyesi eşinin görev yerlerinin değiştirilmesine dair haberi paylaşması.
Habere göre Akyüz’ün sosyal medya paylaşımıyla “terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterdiği” iddia ediliyor.
Bianet editörü Evrim Kepenek, T24 editörü Sibel Yükler ve MA muhabiri Fırat Can Arslan’ın da aynı gerekçeyle gözaltına alındığı tahmin ediliyor.
Ne olmuştu?
Diyarbakır merkezli yürütülen soruşturma kapsamında 8 Haziran’da gözaltına alınan ve 16 Haziran 2022’de tutuklanan gazeteciler hakkında açılan davanın ilk duruşması 11 Temmuz’da 2023’te görüldü.
Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eşbaşkanı Serdar Altan, Mezopotamya Ajansı (MA) editörü Aziz Oruç, Xwebûn gazetesi Yazı İşleri Müdürü Mehmet Ali Ertaş, gazeteciler Zeynel Abidin Bulut, Ömer Çelik, Mazlum Doğan Güler, İbrahim Koyuncu, Neşe Toprak, Elif Üngür, Abdurrahman Öncü, Suat Doğuhan, Remziye Temel, Ramazan Geciken, Lezgin Akdeniz ve Mehmet Şahin ile tutuksuz Esmer Tunç, İbrahim Bayram ve Mehmet Yalçın, “örgüt üyeliği” iddiasıyla hakim karşısına çıktı.
Davada, gazetecilerin iddianamesini hazırlayan soruşturma savcısı Mehmet Karababa’nın eşi Seda Karababa’nın heyette yer aldığı ortaya çıkmıştı. Gazetecilerin avukatları, reddi hakim talebinde bulunmuştu ancak talep kabul edilmemişti.
Duruşmadan sonra 18 Temmuz’da Erdoğan’ın imzasıyla adli-idari yargıdaki 3 bin 423 hakim ve savcının görev yeri değiştirildi. Diyarbakır’da 18 gazetecinin iddianamesini hazırlayan savcı Mehmet Karababa ile davaya bakan Ağır Ceza Hakimi Seda Karababa da yeri değiştirilen isimler arasında yer aldı.
=======================
bianet’e konuşan Sona Y. “Oğlumun geleceği çok etkilendi, eğitim hayatı bölünüyor. Oğlum için çok endişeliyim” dedi.
Evrim Kepenek İstanbul - BİA Haber Merkezi 24 Temmuz 2023, Pazartesi 14:5
“Deportu kendim istedim artık dayanamıyordum. iki yıldır tedavi alıyorum durumumun sabitliğini korumam gerekiyordu, GGM'deki şartlar benim için zorlaşmıştı. Edirne Geri Gönderme Merkezi’ndeki durum dolayısıyla sadece su ve sigara içiyordum.”
"Bana oradaki görevliler ‘Seni deport etmeyeceğiz belirsiz bir süreç seni bekliyor burada 4-5 ay kalabilirsin’ dedi. Bu sırada komşum erkek her tarafa olumsuz haberler yaymış, yazılı ve sözlü olarak ulaştırıyor. Oğlum orada yalnız yaşıyor. Komşum, ev sahibimi sıkıştırıyor o da oğlumu arıyor ‘dikkatli olun' diyor. ’Evi uluslararası mülteci kampına çevirmiş kaçak kalıyorlar’ diye iddia etmiş."
"Ev sahibine bu şekilde baskı yapıyor. Ev sahibimi aradım ‘çocuğumu rahatsız etmeyin’ dedim. Ama diğer komşu sürekli arıyor baskı yapıyor. Benim de elim kolum bağlı birşey yapamıyorum oğlum için. Çok üzgünüm. Oğlum lise son sınıfta, üniversiteye hazırlanıyor.”
“Çocuğum risk altında. Psikologla görüştürüldüm. Uyuyamıyordum durumum daha kötüye gidiyordu. Mecburen kendim deportumu istedim. Durumu yazdım. Dilekçe yazdım. Video yapalım dediler. ‘Burada sana baskı yapılmadığını, sana iyi davranıldığını söyle’ dediler. Ben kabul etmedim. Beni zorunlu deport etmediler fakat üzerimde psikolojik baskı yapıyorlardı. O yüzden öyle bir video çekmeyeceğimi söyledim.”
Azerbaycan’dan Türkiye’ye göç eden ve 2017’den bu yana Türkiye’de yasal ikametgâhı olan göçmen olarak yaşayan Sona Y., Edirne Geri Gönderme Merkezi’nden 22 Temmuz Cumartesi günü Bakü’ye deport edildi. Kendisi deportu kendisinin istediğini bunun nedeninin de"psikolojik baskı" olduğunu söyledi.
Bu cümleleri de bize Bakü’den iletti.
Telefonda konuştuğumuz Sona, “Benim çocuğumun bir yılı başladı. Oğlum orada kaldı ben buraya geldim. Benim tek derdim oğlum. Oğlumun okulunun bitmesini bekliyorduk. Bu ayın 20’sinde memlekete dönecektik. Bizim için önemliydi. Bizim planlamalarımız bozuldu. Şimdi oğlumun okul düzeni de bozuldu. Burada konsolosluğa gittim. Erkek arkadaşım geldi buraya ve evleneceğiz. Burada durumum iyi değil. Annemle de doğru düzgün iletişim kuramıyorum" dedi.
Komşusu erkeğin kendisini darp ettiğini hatırlatan Sona, şöyle dedi:
“Halen daha elimde kolumda darp izleri var. Bir de bana dava açmışlar. Ben nasıl onu yaralayabilirim?. Komşum hakkımda “terör suçlusu”gibi algı yaratıyor. İktidar partisi üzerinden algı yaratıyor. Yazılı bir suçlama yok fakat böyle bir algı yaratıyor. Komşu bana ‘seni hapishaneye attırırım, ülkeden de attırırım’ diyordu. Demek ki dediklerini yapabiliyor, bu kadar güçlü. İktidar partisi ile bağlantıları var sanırım. Çok endişliyim büyük bir haksızlığın kurbanı oldum.”
Sona’nın avukatı Yakup Sevinçhan’ın verdiği bilgiye göre, Sona’nın serbest bırakılması için iki kez Edirne Sulh Ceza Hâkimliğine başvurdu. İkisi de reddedildi.
“Sona Hanım’ı darp eden komşusu Sona Hanım’ın ev sahibine baskı kurup Sona Hanım’ın oğlunu evden çıkartmaya çalışıyordu. Ev sahibi evden çıkaramayınca da apartman sakinlerinden imza toplayip çıkartma yoluna başvurdu. Aynı zamanda Sona Hanım’ın oğlu hakkında polise şikayette bulunup sınır dışı etmekle tehdit ediyordu sürekli. "
"Tüm bu gelişmeler üzerine ve GGM sartlarindan da iyice psikolojisi bozulan Sona Hanım kendi isteğiyle deport edilip Azerbaycan’a döndü. Cumartesi günü deport edildi. Şimdi Bakü’de. Bizim de yasal süreçlerimiz devam edecek.” (EMK)
https://bianet.org/bianet/yasam/281907-azerbaycanli-sona-y-baku-ye-deport-edildi
=======================
3 sa. önce
Hindistan’ın son dönemlerde şiddet olaylarına sahne olan Manipur eyaletinde, sosyal medyada paylaşılan, bir grup çete üyesinin iki kadını çıplak şekilde sürükleyerek taciz ettiği görüntü tepki çekti. Yerli Kabile Liderleri Forumu, Kuki-Zo etnik grubuna mensup iki kadına"toplu tecavüz" edildiğini belirtti.
Hindistan’da iki kadının çıplak şekilde sürüklenip taciz edildiği görüntü tepki topladı
Dosyal medyaya yansıyan ve tepkilere yol açan görüntülere dair Yerli Kabile Liderleri Forumu’ndan (ITLF) yapılan açıklamada, çetenin Kangpokpi bölgesindeki bir köyü ateşe verdiği, iki kişiyi"ölümüne dövdüğü" belirtildi.
Açıklamada, çete üyelerinin, Kuki-Zo etnik grubuna mensup olduğu tespit edilen iki kadına"toplu tecavüz" ettiği vurgulandı.
Polis de olayın 4 Mayıs’ta gerçekleştiğini ve o tarihlerde Thoubal bölgesinden bir kaçırma ve toplu tecavüz olayının ihbar edildiğini açıkladı.
İki kadının çıplak bir şekilde bir tarlaya sürüklendiği videonun dün gündeme gelmesinin ardından polis, konuya ilişkin toplu tecavüz dosyası açtı ve bir kişiyi gözaltına aldı.
Hindistan’da iki kadının çıplak şekilde sürüklenip taciz edildiği görüntü tepki topladı
Hindistan Başbakanı Narendra Modi, parlamentoda yaptığı açıklamada, olayın "Hindistan’ı utandırdığını" dile getirerek "Manipur’un evlatlarına olanlar asla affedilemez." ifadesini kullandı.
Hükümet, sosyal medya şirketlerine, söz konusu videonun tüm platformlardan kaldırılması çağrısında bulundu.
Manipur eyalet Başbakanı N Biren Singh de Twitter’dan yaptığı paylaşımda, olaya dair detaylı soruşturmanın başlatıldığını ve tüm faillere karşı "idam cezası da göz önünde bulundurularak ciddi yasal işlemlerin başlatılacağını" duyurdu.
Eyalet nüfusunun yüzde 53’ünü oluşturan Meitei topluluğu,"Planlanmış Kabile" kategorisine dahil edilmedikleri gerekçesiyle gösteriler düzenlerken, nüfusun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan Kukilerin de aralarında bulunduğu grupların buna itirazı şiddet olaylarına yol açıyor.
Gösteriler 3 Mayıs’tan itibaren şiddet olaylarına sahne olmuştu.
4 Mayıs’ta askere"vur emri"nin verildiği Manipur’daki şiddet olayları nedeniyle yaklaşık 130 kişi hayatını kaybederken, 60 bin kişi yerlerinden edildi.
Hindistan’da"Planlanmış Kabile" kategorisinde yer alan topluluklara siyasi temsil, okullarda kota ve memuriyet gibi olanaklar sağlanıyor.
Yasalara göre, dağlık alanlara yerleşmelerine izin verilmeyen Meiteiler, eyalette Myanmar ve Bangladeşli göçmen nüfusunun artması nedeniyle zorluklarla karşılaştıklarını iddia ediyor.
https://www.msn.com/tr-tr/haber/dunya/hindistan-da-iki-kadının-çıplak-şekilde-sürüklenip-taciz-edildiği-görüntü-tepki-topladı/ar-AA1e75nB
=======================
Hiranur Vakfı’nın kurucusu Gümüşel’in altı yaşında evlendirdiği kızının yaşını sahtecilik yaparak büyüttükleri gerekçesiyle 3’ü doktor 7 kişi hakkında dava açıldı. Bir doktorun ifade bile vermeden yurt dışına çıktığı anlaşıldı.
Sevgim Begüm YAVUZ
29 Temmuz 2023
Hiranur Vakfı ‘nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’ in kızı H.K.G.’nin Kadir İstekli ile 6 yaşında evlendirilmesi olayında, 2012 yılında ‘sahte kemik yaşı raporu’ alınmasına yönelik 3 ‘ü doktor 7 kişi hakkında 8 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Raporda imzası bulunan Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi doktorlarından M.O.B.’ nin yurt dışına kaçtığı ortaya çıktı.
Savcılığın 28 sayfadan oluşan iddianamesinde “dahili patalojisi yoktur” şeklinde teşhis ve tespitte bulunan şüpheli doktor M.O.B'nin ifadesine başvurulmak istendiği ancak 15 Haziran 2023 günü saat 06.08 ‘de İstanbul Havalimanı’ ndan yurt dışına çıkış yaptığının tespit edildiği kaydedildi. Bu sebeple şüphelinin ifadesinin alınamadığı aktarıldı. İddianamede, Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen idari soruşturma kapsamında şüphelinin 15 Aralık 2022 tarihli ifadesinde bahse konu evraktaki imza ve kaşenin kendisine ait olduğunu beyan ettiği yer aldı. İddianamede, 5 Aralık 2012’de kemik yaşının tespiti amacıyla hastaneye götürülen H.K.G.’nin 14 yaşında olmasından dolayı bir başka kadının röntgen alanına sokulduğunun altı çizildi. Savcılık, şüpheli doktorlar A.K.Ö., M.O.B., M.G.L. hakkında “kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği” suçundan 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezası talep etti.
Öte yandan Kadir İstekli, Mehmet Emin Marankoz, Yusuf Ziya Gümüşel ve hastane çalışanı K.Ş. hakkında “kamu görevlisinin azmettirilmesi suretiyle resmi belgede sahtecilik” suçundan da 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezası istendi. Sanıklar dava kapsamında 11 Eylül 2023 tarihinde ilk kez hakim karşısına çıkacak.
Çevreci kadının Milas’a girişi yurt dışına çıkışı yasaklandı!
Akbelen Ormanı için mücadele eden çevreci Deniz Gümüşel, 26 Temmuz‘da gözaltına alındı. Aynı gün akşam saatlerinde ‘görevi yaptırmamak için direnme’ suçundan adliyeye sevk edildi. Milas Cumhuriyet Başsavcılığı, Gümüşel’i adli kontrol istemiyle Milas Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk etti. Gümüşel’in avukatlarından Nihat Arman Atılgan, kendisinin de gözlemci olarak olay yerinde bulunduğunu, müvekkilinin anayasal hakkı olan gösteri hakkını kullandığını, kimseye mukavemette bulunmadığını, ortada bir taşkınlık da yokken gözaltına alındığını söyledi.
Deniz Gümüşel’e karşı aşırı bir güç kullanımının söz konusu olduğunu dile getirdi. Hakim, Deniz Gümüşel hakkında kuvvetli suç şüphesi bulunduğu gerekçesiyle, mevcut delil durumunu dikkate alarak Milas Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi doğrultusunda, adli kontrole hükmetti. Bu kapsamda her hafta pazartesi günü 08.00-24.00 saatleri arasında bulunduğu yerdeki adli kolluk birimine başvurarak imza vermesine, yurt dışına çıkışının yasaklanmasına, Milas ilçe sınırlarına gidememesine karar verdi.
https://www.sozcu.com.tr/2023/gundem/hiranurun-doktoru-yurt-disina-kacti-7757760/
=======================
Adanada HÜDA-PAR İl Başkanlığında namaz kıldıkları sırada İl Sekreteri Sacit Pişgini (33) bıçaklayarak öldürüp, İl Başkanı Salih Demiri (62) de yaralayan A.S.nin (71) ifadesi ortaya çıktı. A.S., "Sık sık sokakta görürdüm ve selamlaşırdık. İyi çocuklardı. Olay günü evde otururken, içime bir his doğdu. İçimden bir ses, Git, bunları öldür dedi. Bıçakla parti binasına gittim. İçeriye girdiğimde oturuyorlardı. Ben de olayı gerçekleştirdim" dediği öğrenildi.
Olay, 22 Temmuz saat 17.00 sıralarında Seyhan ilçesindeki HÜDA-PAR İl Başkanlığı binasında meydana geldi. İl binasına giren A.S., HÜDA-PAR İl Başkanı Salih Demir ile İl Sekreteri Sacit Pişgin!i namaz kıldıkları sırada bıçakla karınlarından yaralayıp kaçtı.
Demir ve Pişgin, saldırının ardından kanlar içerisinde il binasının iç kısmından kadınların çalışma ofisine sığındı. Bir süre sonra dışarı çıkan Demir ile Pişgin, ihbar üzerine olay yerine gelen sağlık ekipleri tarafından Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırıldı. Ancak yaralılardan Pişgin kurtarılamadı. Tedavisi tamamlanan Demir ise taburcu edildi.
HÜDA-PAR saldırganından şoke eden ifade
Sokaktaki bir güvenlik kamerasına yansıyan görüntülerde; A.S.nin, binanın içerisinde bıçakladığı Salih Demir ve Sacit Pişgini, dışarı kaçtıktan sonra da bıçakla tehdit ettiği, Demiri kovaladığı görüldü.
Yaralı Pişginin ise binadan kaçmak için fırsat beklediği ancak A.S. nedeniyle bir süre dışarı çıkamadığı da görüntülerde yer aldı. Ayrıca binadan 4 kişinin daha çıkıp olaya müdahale etmek istediği ancak A.S.nin çevreye bıçak savurması nedeniyle yapamadıkları anlaşıldı.
HÜDA-PAR saldırganından şoke eden ifade
Polis ekiplerince gözaltına alınan ve psikolojik rahatsızlığı olduğu ileri sürülen A.S. ise sevk edildiği mahkemede tutuklandı.
A.S.nin, olay sonrası götürüldüğü emniyetteki ifadesi ortaya çıktı. A.S.nin, ifadesinde, "Kurban ve Ramazan bayramlarında, yardımlarımı ulaştırması için partililerle görüşürdüm. Sık sık sokakta görürdüm ve selamlaşırdık. İyi çocuklardı. Olay günü evde otururken, içime bir his doğdu. İçimden bir ses, Git, bunları öldür dedi. Bıçakla parti binasına gittim. İçeriye girdiğimde oturuyorlardı. Ben de olayı gerçekleştirdim" dediği öğrenildi.
https://www.msn.com/tr-tr/haber/gundem/hüda-par-saldırganından-şoke-eden-ifade/ar-AA1ejGRc
=======================
Bu canlı türü, tutuklanmadığı gibi hâlâ kamuda çalışabiliyorsa, Cumhuriyet Savcıları ya görevlerini bıraktılar ya da uzun süreliğine tatile çıktılar!
İlaç için Nöbetçi Savcı da mı kalmadı?
https://twitter.com/i/status/1683392119459774465
=======================
Hasta mahpus Özge Özbek, ‘Cezaevinde kalamaz’ raporuna rağmen tahliye edilmiyor. Hasta mahpus Özbek’in eşi, “ Bir an önce özgürlüğüne kavuşması ve sağlıklı bir ortamda tedavisinin yapılması gerekiyor” çağrısı yaptı.
Esra ÇİFTÇİ
DİYARBAKIR - Özge Özbek, 1985 yılında Bingöl’de dünyaya geldi. Babasının öğretmen olmasından kaynaklı eğitimine farklı şehirlerde devam etmek zorunda kaldı. İlk okulu Bingöl ve Van’da liseyi Diyarbakır’da okudu. Ankara Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler bölümünden mezun oldu. Mezun olduktan sonra Diyarbakır Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğüne atanıp sosyal hizmeti uzmanı olarak çalışmaya başladı. İlgi alanı kadınlardı. Şiddet gören kadınlara ve dezavantajlı kadınlara yönelik şiddet önleme merkezinde çalıştı.
2012 yılında evlendi ve 2013 yılında hapis cezası aldı. Hapis cezasından sonra Özge için hayat başka türlü akmaya başladı. İşinden ayrılmak zorunda kaldı ve cezaevine girmemek için çok uğraştı. Bir yandan evi, bir yandan işyeri polisler tarafından sürekli takip halindeydi. Bu sırada Özge’nin hastalığı baş göstermeye başladı, ağrılarıyla baş edemeyince hastaneye kaldırıldı ve beyin ameliyatı oldu. Ameliyat sonrası daha kendine gelemeden gözaltına alındı ve tutuklandı. Özge, tam teşekküllü devlet hastanesinden “cezaevinde kalamaz” raporu almasına rağmen Adli Tıp Kurumu bu raporu dikkate almıyor.
Özge’nin eşi Özgür Özbek, Özge’nin sağlık durumunu Artı Gerçek’e anlattı.
Özgür Özbek, Özge’nin hastalığının ilk olarak 2009 yılında başladığını söylüyor. Özge’nin ilk olarak bayılması ile Diyarbakır’da hastaneye gittiğini ama bir süre sonra İstanbul Marmara Üniversitesi Araştırma Hastanesinde “Meningiom” diye bilinen Nörofibromatosis tip 2 beyin tümörü teşhisi konulduğunu söyleyen Özbek, 2009 ve 2013 yılında 2 defa ışın tedavisi (GamaKnife) aldığını sonra toparlandığını ifade ediyor.
“Biz evlendikten sonra bu hastalık tekrar nüksetti. Yeniden hastane sürecimiz başladı. Işın tedavisi aldıktan sonra doktorlar sürekli kontrol altında olması gerektiğini, her üç ayda bir düzenli hastaneye gitmemiz gerektiğini söyledi. Tabi o sırada Özge ceza aldığı için ve hastalığı cezaevini kaldıramayacağı için saklanmak zorunda kaldı. Durum böyle olunca da İstanbul’a hastaneye gidemedik ve Özge’nin hastalığı da bayağı arttı. Ta ki 2020 yılında baş ağrıları dayanamayacak şekilde artmaya başlayınca mecbur kalarak bir şekil MR çektirdik. MR sonucunu İstanbul’daki doktoruna gönderdiğimizde acil ameliyat olması gerektiğini söyledi. İstanbul’a gittik ve MR sonucunu başka doktorlara da gösterdik, onlar da bir an önce ameliyat olması gerektiğini söylediler.”
“Hastaneye giriş yapıldıktan sonra herhangi bir sıkıntı olmadı. Birkaç gün sonra 26 Ekim 2020 yılında ameliyat gerçekleşti. Ameliyattan üç-dört gün sonra tam hastaneden çıkacağız polisler hastaneyi bastı ve Özge’yi aldılar. Oysa 7 saatlik bir ameliyat geçirmişti hem fiziki olarak hem psikolojik olarak toparlayamamıştı kendini, dikişleri dahi alınmadan Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine götürdüler. Özge o dönem çok kötüydü, kendi doktorunun kontrolü dahilinde olması gerekirken, başka bir hastaneye götürdüler. Cezaevi idaresindeki doktorlar tarafından dikişleri alındı.”
Doktorunun Özge’nin ameliyattan sonra yalnız kalmamasını, bakıma ihtiyacı olduğunu önemle belirttiğini söyleyen Özbek, buna rağmen Özge’nin 33 gün cezaevinde kaldığını ifade ediyor. Özbek, o süre zarfında avukatların başvuruları ile Özge’nin heyete çıktığını, heyetin cezaevinde kalamaz raporu verdiğini ve Adli Tıp Kurumu’na (ATK) sevk edildiğini belirtiyor.
“ATK 3 aylığına Özge ‘yi tahliye etti. 3 aylık tahliye süreci bittikten sonra süreci uzatmadı ve Özge’ yi tekrar cezaevine götürdüler. Tabi bu süre içerisinde Özge’nin baş ağrıları, nöbetler geçirmesi devam ediyordu. 24 Aralık 2021 tarihinde cezaevinden Farabi Eğitim Araştırma Hastanesine götürülüyor ve hastane Özge’nin cezaevinde kalamayacağı yönünde rapor veriyor. Özge bu raporla ATK’ye gidiyor, ATK ise, ‘Sen yürüyebiliyorsun, görebiliyorsun’ cevabını vererek raporu kabul etmiyor. Bu kararın tamamen siyasi olduğunu düşünüyorum. Objektif olduğunu düşünmüyorum. Madem tam teşekküllü devlet hastanesine gönderiyorsunuz o zaman ATK neden bu raporu dikkate almıyor.”
ozge-ozbek-ozgur-ozbek.jpeg
Özge ile haftada bir telefon görüşmesi yaptıklarını söyleyen Özbek, kendisi Batman’da kaldığı için ayda bir açık görüşe gittiğini ama aileden muhakkak birilerinin sürekli ziyarete gittiğini belirtiyor. Telefon görüşmelerinin 10 dakikayla sınırlı olduğunu söyleyen Özbek, Özge’nin hastalığının sürekli ilerlediğini, sürekli baş dönmesi, titreme ve nöbetler geçirdiğini söylediğini ifade ediyor.
“En son görüşe gittiğimde Özge’deki değişiklikleri bariz görebildim. Dışarıdaki haliyle hiçbir alakası yok. Kilo kaybı, yürüme de ve konuşmada zorlanma. En son Gebze’de hastaneye gittiğinde orada çekilen MR’la cezaevine girmeden önce çekilen MR arasında da ciddi fark var. Tümör sayılarında ciddi artış söz konusu. Bu tümörler beynin farklı yerlerinde olduğu için beynin farklı fonksiyonlarına baskı uyguluyor. Mesela biri sağ kulağının arkasında bu da yüzde 70 işitme kaybına neden oldu. Zamanla, görme kaybı, hafıza kaybı gibi telafisi mümkün olamayacak hastalıklara neden olacak.”
Özge’nin 6 yıl 3 ay ceza aldığını, 2 yıldır da cezaevinde olduğunu söyleyen Özbek, bu koşullarda cezaevinde kalamayacağının altını çiziyor. ATK’nin cezaevinde kalamaz raporuna rağmen, “kalabilir” demesinin Özge için işkence olduğunu söyleyen Özbek, şöyle devam ediyor.
“En son 10 Temmuz günü cezaevinde kafasını çarpıyor. O gün telefon günümüzdü. 2 dakika konuştuk, kalan 8 dakika için de sonra arayacağını söyledi. Fakat aramadı. Bizde bayağı bir endişelendik. Cezaevini aradım, herhangi bir şekilde bilgi vermediler bize. Ertesi gün tekrar cezaevini aradım ve yine bilgi alamadım. İstanbul’da bulunan avukatları aradım, durumu anlattım. Avukatların devreye girmesiyle Özge’nin düştüğünü, başını çarptığını ve hastaneye götürüldüğünü öğrendik. Hastane sonrası Özge bizi aradı, düştüğünü revire kaldırıldığını, cezaevi hastanesine götürüldüğünü, orada toplu çekilen tomografilerde beyinde kanama olduğu söylenmiş. Sonra apar topar şehir hastanesine götürüyorlar. Orada da çekilen tomografilerde kanamanın olmadığı ama yeni tümörlerin olduğu ve var olan tümörlerin büyüdüğü söyleniyor ve ameliyat öneriyorlar. Özge ‘de “madem ölüm riskim var, komaya girme riskim var, ben burada ameliyat olmak istemiyorum”diyor, dilekçe imzalatıp tekrardan cezaevine götürüyorlar.
Özgür Özbek, Özge’ye karşı uygulanan hukuksuzluğun bir an önce bitmesini istediğini söylüyor. Bir an önce Özge’nin cezaevinden çıkıp tedavisinin yapılmasını ve infazının ertelenmesini talep ettiğini söyleyen Özbek, Özge’nin yaşamının tehlikede olduğunu ve cezaevinde kaldığı sürece de ölüm riskiyle baş başa kaldığını ifade ediyor. Özbek son olarak cümlelerini şöyle tamamlıyor:
“En kutsal insan hakkı olan yaşama hakkının korunması gerekiyor. Bir an önce özgürlüğüne kavuşması ve sağlıklı bir ortamda tedavisinin yapılması gerekiyor.”
=======================
Temmuz 2023
Türkiye FATF‘nin gri listesinde. Bakan Şimşek “Türkiye, terörün finansmanı ve kara parayla mücadelede yürüttüğü çalışmalarla FATF’ın gri listesinden çıkmak için adımlar atıyor” diyor. İsveç’i tehdit ederek AB’ye girebileceğimizi zannedenlere selam olsun
Muhalefettin seçim sonrası performansına bakacak olursak kayda değer bir rakip de kalmadı karşısında. Milyonlarca vatandaşın aç, mutsuz, güvencesiz, umutsuz uyandığı bir Türkiye’yi en az 5 yıl daha Erdoğan yönetecek.
Tek adam rejiminin tüm kurumlarıyla çökerttiği bu “gemi” açık denizlerde nasıl yol alacak? İnsan hakları, hukuk, adalet, liyakat olmadan hayat normal seyrinde devam edebilir mi? Uluslararası ilişkilerde saygın bir yerimiz olabilir mi? Hukuk devleti olmadan, demokrasi işlemeden, tek adam rejimi çoğulculuğa ve kurumlar bağımsızlığa kavuşmadan yaşanılan derin yoksulluk son bulabilir mi?
Büyük umutlarla Hazine ve Maliye Bakanı yapılan Mehmet Şimşek, memleketi gerçekten açlık sınırından çıkarabilir mi?
Sanmıyorum…
Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek AA’ya verdiği bir demeçte “Türkiye, terörün finansmanı ve kara parayla mücadelede yürüttüğü çalışmalarla FATF’ın gri listesinden çıkmak için önemli adımlar atıyor” diyor. Türkiye yaklaşık 20 aydır FATF’nin gri listesinde.
“FATF,"Financial Action Task Force"(Finansal Eylem Görev Gücü) kara para aklama, terörizmin finansmanı ve diğer mali suçlarla mücadele amacıyla kurulan uluslararası bir örgüt. 1989 yılında G7 ülkelerinin öncülüğünde kurulan örgüt, şu anda 39 üye ülke ve bölgeye sahip. Türkiye de FATF'ye 1991 yılından beri üye.”
FATF‘nin kendi sitesindeki tanıma göre gri liste aslında kapsadığı ülkelerin artırılmış bir izlemeye tabi olmasını öngörüyor. Suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanı ile mücadelede eksiklikleri olduğu kanaatine varılıp da bu eksiklikleri iyileştirici aksiyonlar alarak gidereceğini taahhüt eden ülkeler"gri liste" olarak adlandırılan"Yüksek Risk Altında Ülkeler" listesine alınıyor. FATF tavsiyelerine uymayı kabul etmeyip kara para aklama ve terör finansmanı konusunda iş birliğinde bulunmayan İran, Kuzey Kore, Myanmar gibi ülkeler ise örgütün ’kara liste’sinde takip ediliyor.”
FATF Başkanı Marcus Pleyer, Türkiye’nin gri listeye alındığının duyurulduğu toplantıdaki konuşmasında "Türkiye, kara para aklama vakalarını, El Kaide ve IŞİD gibi BM tarafından terörist olarak tanınan gruplarla bağlantılı para transferlerini takibe almalı. Türkiye’nin; kara para aklamayı önlemede, terörün finansmanını engellemede, suç şebekeleri ve yolsuzluklarla mücadelede adımlar attığını göstermesi hayati önem taşımaktadır. Türkiye’nin bankacılık, altın ve değerli taşlar ile emlak sektörü gibi yüksek riskli sektörlerde düzenlemeler yapması gerekiyor” demişti.
Arnavutluk, Barbados, Birleşik Arap Emirlikleri, Burkina Faso, Cayman Adaları, Cebelitarık, Fas, Filipinler, Güney Sudan, Haiti, Jamaika, Kamboçya, Kongo Cumhuriyeti, Mali, Mozambik, Panama, Senegal, Suriye, Tanzanya, Uganda, Ürdün ve Yemen…
Yani büyük transfer Mehmet Şimşek’in önündeki en büyük ödevi memleketi siyasi yolsuzluklar ve biat etmiş yargı ülkesi, kara para aklama ve narkotik merkezi, mafya ve suç örgütleri cenneti, IŞİD gibi örgütlere kaynak sağlayan haydut devlet sıfatlarından kurtarması gibi görünüyor.
Bu iş Can Dündar’ı İnterpol’ün Gri listesine eklemeye benzemiyor. Medeni alemde Türkiye “dünyanın cehennemi” olarak adlandırılıyor.
İnsan gibi yönetilmiyoruz ki insan gibi yaşayalım. İsveç’i tehdit ederek Avrupa Birliği’ne girebileceğimizi zannedenlere selam olsun…
Kaynak: DW Türkçe muhabiri Pelin Ülken konu hakkında oldukça detaylı bir haber yapmış.
Hayko Bağdat: 1976 yılında Rum bir anne ve Ermeni bir babanın dördüncü çocuğu olarak İstanbul’da doğdu. 1994’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne başladı. Babasının beklenmedik vefatı sebebiyle eğitimini tamamlayamadı. 2002’de Yaşam Radyo’da Türkiye’de ilk azınlık sorunlarını gündeme taşıyan “Sözde Kalanlar” programı ile gazeteciliğe başlayan Bağdat, Türkiye’nin önemli basın organlarından gazetecilik, köşe yazarlığı ve yorumculuk yaptı. 2007’de katledilen Hrant Dink’in ardından kurulan ve adalet arayışını sürdüren “Hrant’ın Arkadaşları” ekibinin kurucuları arasında yer alan Bağdat’ın “Türkiye’de Ermeni ve öteki olmayı” anlatan ilk kitabı ‘Salyangoz’ 2014’te, ikinci kitabı ‘Gollik’ 2015 yılında, üçüncü kitabı ‘Kurtuluş Ҫok Bozuldu’ ise 2016 yılında okurlarıyla buluştu. Kitabından esinlenerek kurguladığı tek kişilik gösterisi Salyangoz, 2016’da seyirci ile buluştu. 2017’de Almanya’ya taşınan Bağdat, Berlin’de gazeteciliğe ve üretmeye devam ediyor.
https://artigercek.com/makale/dunyanin-cehennemi-259022
=======================
Temmuz 2023
Türkiye FATF‘nin gri listesinde. Bakan Şimşek “Türkiye, terörün finansmanı ve kara parayla mücadelede yürüttüğü çalışmalarla FATF’ın gri listesinden çıkmak için adımlar atıyor” diyor. İsveç’i tehdit ederek AB’ye girebileceğimizi zannedenlere selam olsun
Muhalefettin seçim sonrası performansına bakacak olursak kayda değer bir rakip de kalmadı karşısında. Milyonlarca vatandaşın aç, mutsuz, güvencesiz, umutsuz uyandığı bir Türkiye’yi en az 5 yıl daha Erdoğan yönetecek.
Peki nasıl?
Tek adam rejiminin tüm kurumlarıyla çökerttiği bu “gemi” açık denizlerde nasıl yol alacak? İnsan hakları, hukuk, adalet, liyakat olmadan hayat normal seyrinde devam edebilir mi? Uluslararası ilişkilerde saygın bir yerimiz olabilir mi? Hukuk devleti olmadan, demokrasi işlemeden, tek adam rejimi çoğulculuğa ve kurumlar bağımsızlığa kavuşmadan yaşanılan derin yoksulluk son bulabilir mi?
Büyük umutlarla Hazine ve Maliye Bakanı yapılan Mehmet Şimşek, memleketi gerçekten açlık sınırından çıkarabilir mi?
Sanmıyorum…
Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek AA’ya verdiği bir demeçte “Türkiye, terörün finansmanı ve kara parayla mücadelede yürüttüğü çalışmalarla FATF’ın gri listesinden çıkmak için önemli adımlar atıyor” diyor. Türkiye yaklaşık 20 aydır FATF’nin gri listesinde.
“FATF,"Financial Action Task Force"(Finansal Eylem Görev Gücü) kara para aklama, terörizmin finansmanı ve diğer mali suçlarla mücadele amacıyla kurulan uluslararası bir örgüt. 1989 yılında G7 ülkelerinin öncülüğünde kurulan örgüt, şu anda 39 üye ülke ve bölgeye sahip. Türkiye de FATF'ye 1991 yılından beri üye.”
FATF‘nin kendi sitesindeki tanıma göre gri liste aslında kapsadığı ülkelerin artırılmış bir izlemeye tabi olmasını öngörüyor. Suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanı ile mücadelede eksiklikleri olduğu kanaatine varılıp da bu eksiklikleri iyileştirici aksiyonlar alarak gidereceğini taahhüt eden ülkeler"gri liste" olarak adlandırılan"Yüksek Risk Altında Ülkeler" listesine alınıyor. FATF tavsiyelerine uymayı kabul etmeyip kara para aklama ve terör finansmanı konusunda iş birliğinde bulunmayan İran, Kuzey Kore, Myanmar gibi ülkeler ise örgütün ’kara liste’sinde takip ediliyor.”
FATF Başkanı Marcus Pleyer, Türkiye’nin gri listeye alındığının duyurulduğu toplantıdaki konuşmasında "Türkiye, kara para aklama vakalarını, El Kaide ve IŞİD gibi BM tarafından terörist olarak tanınan gruplarla bağlantılı para transferlerini takibe almalı. Türkiye’nin; kara para aklamayı önlemede, terörün finansmanını engellemede, suç şebekeleri ve yolsuzluklarla mücadelede adımlar attığını göstermesi hayati önem taşımaktadır. Türkiye’nin bankacılık, altın ve değerli taşlar ile emlak sektörü gibi yüksek riskli sektörlerde düzenlemeler yapması gerekiyor” demişti.
Arnavutluk, Barbados, Birleşik Arap Emirlikleri, Burkina Faso, Cayman Adaları, Cebelitarık, Fas, Filipinler, Güney Sudan, Haiti, Jamaika, Kamboçya, Kongo Cumhuriyeti, Mali, Mozambik, Panama, Senegal, Suriye, Tanzanya, Uganda, Ürdün ve Yemen…
Yani büyük transfer Mehmet Şimşek’in önündeki en büyük ödevi memleketi siyasi yolsuzluklar ve biat etmiş yargı ülkesi, kara para aklama ve narkotik merkezi, mafya ve suç örgütleri cenneti, IŞİD gibi örgütlere kaynak sağlayan haydut devlet sıfatlarından kurtarması gibi görünüyor.
Bu iş Can Dündar’ı İnterpol’ün Gri listesine eklemeye benzemiyor. Medeni alemde Türkiye “dünyanın cehennemi” olarak adlandırılıyor.
İnsan gibi yönetilmiyoruz ki insan gibi yaşayalım. İsveç’i tehdit ederek Avrupa Birliği’ne girebileceğimizi zannedenlere selam olsun…
Kaynak: DW Türkçe muhabiri Pelin Ülken konu hakkında oldukça detaylı bir haber yapmış.
Hayko Bağdat: 1976 yılında Rum bir anne ve Ermeni bir babanın dördüncü çocuğu olarak İstanbul’da doğdu. 1994’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne başladı. Babasının beklenmedik vefatı sebebiyle eğitimini tamamlayamadı. 2002’de Yaşam Radyo’da Türkiye’de ilk azınlık sorunlarını gündeme taşıyan “Sözde Kalanlar” programı ile gazeteciliğe başlayan Bağdat, Türkiye’nin önemli basın organlarından gazetecilik, köşe yazarlığı ve yorumculuk yaptı. 2007’de katledilen Hrant Dink’in ardından kurulan ve adalet arayışını sürdüren “Hrant’ın Arkadaşları” ekibinin kurucuları arasında yer alan Bağdat’ın “Türkiye’de Ermeni ve öteki olmayı” anlatan ilk kitabı ‘Salyangoz’ 2014’te, ikinci kitabı ‘Gollik’ 2015 yılında, üçüncü kitabı ‘Kurtuluş Ҫok Bozuldu’ ise 2016 yılında okurlarıyla buluştu. Kitabından esinlenerek kurguladığı tek kişilik gösterisi Salyangoz, 2016’da seyirci ile buluştu. 2017’de Almanya’ya taşınan Bağdat, Berlin’de gazeteciliğe ve üretmeye devam ediyor.
https://artigercek.com/makale/dunyanin-cehennemi-259022
=======================
Oysa İslam daha dün zuhur etmedi.
1500 yıldır yüzlerce toplumda, denenmiş, test edilmiş bir ideoloji(!)
Dikkat bilinçli olarak ideoloji dedim.
Çünkü İslam yalnızca kişinin inanç alemini düzenlemez.
Toplumsaldır.
Devlet nizamı, ekonomik model, yeni bir ahlak önerir.
Peki İslam bir ideoloji olarak başarılı mıdır?
Tarih şahittir, kesinlikle hayır.
İslamın altın çağı denilen çağlar henüz İslamın iman, itikat ve ibadetinin ayrıntılı olarak tanzim edilmediği mezhepsiz yıllardır.
O yıllarda basitçe ben Müslümanım demek yeterliydi.
Mezheplere ortaya çıktıktan sonra da İslam zaten bütün gerçekliği ile kendini ortaya koymuştur.
İslamın kaynaklarına en yakın olan Araplar 1000li yıllardan itibaren, Türk ve Farisiler ise 1500’lü yıllardan itibaren gerileme, çürüme çağına girmiştir.
O gün bu gündür de İslam aleminde inovasyon, çeşitlilik kabiliyeti azalmıştır.
Otobüs firması markları gibi, has İslam, öz İslam, hadislerdeki İslam, Kur’andaki İslam gibi çeşitlemeler boşunadır.
Çünkü siz ne anlarsanız anlayın, İslam aleminin erken dönem, ve sonraki dönem ve şimdiki çağdaş çoğunluğu İslamdan ne anlamışsa İslam odur.
Tek kişilik mezhepler üretmeye bir son vermek gerekir.
=======================
Almanya’dan Mısır’a otomobil sevkiyatı yapan Panama bandıralı kargo gemisi Hollanda açıklarında alev aldı. Yangın nedeniyle bir mürettebat ölürken dumandan zehirlenen ve tahliye sırasında yaralananlar helikopterle hastaneye sevk edildi. Yangın sürüyor.
Artı Gerçek - Hollanda’nın kuzeyinde araba taşıyan kargo gemisinde çıkan yangında bir kişi öldü. Geminin mürettebatından bazılarının denize atlayarak kurtulmayı başardığını açıklayan Hollanda Sahil Güvenliği, Panama bandıralı gemide Almanya’dan Mısır’a götürülmek üzere 25’i elektrikli toplam 2 bin 857 otomobil bulunduğunu dile getirdi.
Sahil Güvenlik Sözcüsü, Fremantle Highway adlı şirkete ait gemide çıkan yangının büyük olasılıkla bir elektrikli otomobilden kaynaklandığını ve yangının hâlen sürdüğünü ekledi. Geminin, dün gece meydana gelen olay sırasında, 23 mürettebatıyla Hollanda’nın Ameland adasının 27 kilometre kuzeyinde seyretmekte olduğu belirtildi.
https://artigercek.com/dunya/hollanda-aciklarinda-kargo-gemisi-alev-aldi-bir-olu-259076h
=======================
Eylem yapanları darbederek gözaltına alan polis, görevini yapmak isteyen avukatlara dahi şiddet uygulamaya başladı. “Yeni değil fakat son yaşanılanlar açıkça pervasızlık” diyen hukukçular, polis devleti olgusunun artık tamamen hayata geçtiğini ifade etti.
Ezgi YILDIZ
İSTANBUL - Basın açıklaması yapmak isteyenlerin ve avukatların maruz bırakıldıkları polis müdahalesini değerlendiren hukukçular, “Çok tehlikeli bir gidişattan söz ediyoruz” diyerek uyardı. Kolluğun keyfi uygulamalarının yeni olmadığını fakat son yaşanılanların açıkça pervasızlık olduğunu söyleyen hukuçular, “Artık polis devleti dediğimiz şey gerçekleşmiş durumda. Kolluğun iki dudağı arasından çıkan söz kanun oldu, bunu görmek lazım. Kolluk, cumhuriyet savcısının talimatlarını dahi tanımaz hale geldi” dedi.
Türkiye’de iç hukukunda Anayasa’nın 34. Maddesi ile kişilerin"önceden izin almaksızın barışçıl toplantı ve gösteri yapma hakkını" koruma altına alırken, Türkiye’nin imzacısı olduğu Birleşmiş Milletler anlaşmaları ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de bu hakkı garanti ediyor. Ancak son zamanlarda yapılmak istenen eylem ve etkinliklerin birçoğu engelleniyor, eylemciler ise darbedilerek gözaltına alınıyor. Tüm bunlara avukatların darbedilmesi ve baro başkanlarının engellenmesi de eklendi. Geçtiğimiz hafta Suruç anmaları sırasında gözaltına alınanları savunmak için Vatan Emniyet’te giden avukatlar darbedilerek emniyetten dışarı atıldı. Aynı hafta içinde Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın eylemelerine destek vermek için gelen 16 ilin baro başkanları ve yöneticileri de engellendi.
Suruç gözaltıları için emniyete giden ve kolluk tarafından darbedilen Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukat Oğuzhan Topalkara, Cumartesi Anneleri’ni desteklemek için alana gelen açıklama yapmaları engellenen Hakkari Barosu Başkanı Ergün Canan ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı (TBB) Erinç Sağkan değerlendirmelerde bulundu.
Erinç Sağkan
Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Erinç Sağkan, “Bunlar açıkça anayasaya ve hukuka aykırıdır. AYM kararları emsal niteliğindedir. Bu barışçıl eylemlere izin vermeyenler ve buna ilişkin hukuka aykırı emri uygulayanlar açıkça suç işlemektedir. Her hafta yeni yasaklama kararı çıkarmak ise kimseyi cezai sorumluluktan kurtarmaz” dedi.
TBB Başkanı Sağkan 15 Temmuz sürecinden sonra kolluğun amir tanımaz hale geldiğini, kişilerin en temel anayasal haklarının kolluk tarafından yok edildiğini söyleyerek yargı bağımsızlığına vurgu yaptı. Erinç Sağkan şunları söyledi:
“Kolluğun, amir tanımaz cumhuriyet savcısının talimatlarını yerine getirmez hale geldiği bu zamanlarda kullandığı orantısız güçle Türkiye’yi maalesef hukuk devleti olmaktan çıkarıp bir polis devleti olmaya ilerletti. Kolluk, cumhuriyet savcısının talimatlarını dahi tanımaz hale geldi. Kendisine aldığı gücü ise yurttaşlar üzerinde gösterdiği bir süreci yaşıyoruz. Çok tehlikeli bir gidişattan söz ediyoruz. Burada en kötü sınavı yargı veriyor. Bu tarz gösteri ve yürüyüşleri engelleyen kararlara karşı suç duyuruları var. Kolluğun buralardaki hukuka aykırı tavırlara yönelik yaptıkları suç duyuruları yargıda karşılık bulmuyor. En çok ihtiyacımız olan şey bağımsız yargı. Fakat bakıyoruz ki suç işleyen kişilere karşı etkin bir süreç ilerletmiyor.”
Geçtiğimiz hafta birçok ilin baro başkanlarının ve yöneticilerinin de destek verdiği Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın eylemi sırasındaki avukatların polis tarafından engellenmelerine yönelik değerlendirmede de bulunan TBB Başkanı Sağkan şunları söyledi:
“Geçtiğimiz hafta bazı baro başkanları ve yöneticileri avukatlık kanunundan kaynaklanan (madde 76 ve madde 95) insan haklarını korumak ve bu haklara işlerlik kazandırmak görevi kapsamında Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın her hafta gerçekleştirdikleri son derece demokratik hak taleplerinin yanında olmak istediler. Baro başkanları yasadan aldıkları yetkiyle orada bulunmalarına rağmen aynı hak tanımaz hukuk tanımaz tavırla karşılaştılar. Bizler tabii ki barolar başkanlarımızın ve yöneticilerimizin bundan sonra yürütecekleri hukuki süreçte yanlarında olacağız.”
Son olarak Suruç’un 8’inci yıl dönümünde yapılan eylemlerde avukatların emniyetten darbedilerek çıkarılmalarını hukuksuz bir tavır olarak yorumlayan Sağkan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Burada birden çok hak ihlali var. Birincisi tıpkı Cumartesi Anneleri/İnsanları’nda da olduğu gibi kişilerin barışçıl hak kullanımlarının hukuka aykırı bir şekilde kollukla birlikte engellenmesi. İkincisi ise ve bir o kadar önemli olan kişilerin savunma haklarının gasbedilmesi. Bir avukatın emniyetten apar topar çıkarılması sadece avukatın görevini yapmasının engellenmesi anlamına gelmiyor. Gözaltında bulunan kişiler etkin savunma hakkından mahrum bırakılması anlamına geliyor. Gözaltında olan biriyle avukat 7 gün 24 istediği her an görüşme hakkına sahiptir. Bunu kısıtlamak adil yargılanma hakkının ihlal edilmesidir. Haliyle avukatların şiddet gösterilerek oradan çıkarılması bir suçtur. Meslektaşlarımız gerekli suç duyurularında bulunacaklardır. TBB olarak sürecin takipçisiyiz.”
Ergün Canan
Cumartesi İnsanları/Anneleri’nin eylemine destek vermek için Galatasaray Meydanı’na gelen Hakkari Barosu Başkanı ve aynı zamanda 1996 yılında gözaltında kaybedilen Abdullah Canan’ın yeğeni olan Ergün Canan, engellemelerin hukuka aykırı olduğunu söyledi. Ergün Canan, gözaltıların ardından Vatan Emniyeti’nde yapmak istedikleri basın açıklamasının da engellendiğini belirterek sözlerine şöyle devam etti:
“Temel amacımız AİHM ve AYM kararlarının uygulanması gerektiğine vurgu yapmaktı. Uluslararası anlaşmalara uygun bir eylem tarzları var. Bütün bunlara rağmen engellemeler oluyor. Biliyorsunuz şu sıra Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girip girmeyeceği yine gündemde. Türkiye Avrupa Birliği ülkesi olmak istiyorsa bu tarz yüksek mahkemelerin kararlarını uygulamak durumundadır. Aksi hali çelişki yaratır. Amcam da gözaltında kaybedilen biri ben de bir kayıp yakınıyım. Baro başkanı olmadan önce ben de katılmıştım bu eyleme ama ilk defa o gün baro başkanı olarak gittim. Amacım bu kişilerin meşru haklarını kullanabilmeleriydi. Bu mücadele hepimizin. Burası bir hukuk devleti. AİHM gibi uluslararası sözleşmelere tarafız bunlar uygulanmadır. Dilerim ki AYM kararları uygulanır”dedi.
Suruç Katliamı’nın 8’inci yıl dönümünde gözaltına alınanların savunmalarını yapabilmek için Vatan Emniyet’e giden birçok avukat polis tarafından darbedilerek dışarıya atıldı. Bu şiddete maruz bırakılan avukatlardan biri de Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi Oğuzhan Topalkara. “Kolluğun keyfi uygulamaları yeni değil fakat son yaşanılanlar açıkça pervasızlık” diyen Topalkara o gün yaşanılanları, şu ifadelerle anlattı:
“Normal şartlarda hemen görebilmemiz gereken müvekkillerimizi görmek için 8 saat sabrettik. Ama yaklaşık onlarca avukata meydan dayağı atar gibi döve döve attıkları bir durumla karşı karşıya kaldık. Orada ‘Süpür, atın şunları, kaldırımda dahi durmayacaksınız’ sözlerini duyduk. 8 saatlik bekleme yalnız başına avukatlar için bir yorgunluk anlamı taşımıyor. İçeride bir işkence sürecine dönüşüyor ters kelepçe, açlık vb. uygulamalarla. Biz de artık görüşme noktasında ısrarcı olduk. Darp orada başladı. İlk de değil tabii bu uygulama bir yere kadar sürüklenir sonra müzakere sürecine başlardık ama bu defa farklı ilerledi. Her birimiz bir çembere alınıp sıkıştırılıp bir darba maruz kaldık. Ben düştüğümde polis bariyerine elmacık kemiğimi çarptım gözlüğüm kırıldı. Yaklaşık 100 tane polis memuru avukatları döve döve o alandan çıkardılar. Tamamen gözü dönmüşlük haliydi.”
ÇHD’li Topalkara, AYM ve AİHM kararlarının uygulanmadığına dikkat çekerek sözlerine şöyle devam etti:
Cumartesi Anneleri ile birlikte AYM kararı tedavülden kaldırıldı. AİHM kararları Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş gibi dosyalarla yürürlükten kalktı. Bunlar kademe kademe oldu. Mevzuat hala var. Fakat geldiğimiz noktada polisin yönetmeliği ve genelgesi bütün normların üzerinde. Suruç anmalarına yapılan saldırılar bunun son örneklerinden. Ertesi gün Vatan Emniyet’te bir protesto yapmak isteyen baro başkanları engellenerek çember altına alındı. Bu konunun önü alınmaz bir noktaya geldiğini görmek lazım. Hukuk tanımazlık, polis devleti dediğimiz şey gerçekleşmiş durumda. Kolluğun iki dudağı arasından çıkan söz kanun oldu bunu görmek lazım.”
Oğuzhan Topalkara, avukatların darp raporlarını alarak ortak suç duyurusunda bulunacaklarını ifade etti.
=======================
Son dönemde Kuran yakma olaylarının yaşandığı İsveç’te dün yine benzer bir"eyleme" onay verilmesi Irak’ta bir infial yarattı.
20 Temmuz 2023
İsveç’in Çarşamba günü yine bir Kuran-ı Kerim yakma olayına onay vermesi Irak’ta adeta bir infial yarattı…
İsveç’in Kuran-ı Kerim yakılmasına onay vermesinden saatler sonra yüzlerce eylemci, Irak’ın başkenti Bağdat’taki İsveç Büyükelçiliği önünde eylem yaptı. Sabahın erken saatlerinde başlayan eylemde göstericiler büyükelçiliği basarken, bina kompleksini ateşe verdi.
Eylemciler, büyükelçilik kompleksine girdi.
Son dönemde Kuran-ı Kerim yakma olaylarının giderek arttığı ve geçmişte Ankara’nın da büyük tepkisini çeken bu kışkırtıcı olayların ardından dün Stockholm polisi, Irak’ın İsveç Büyükelçiliği önünde kutsal kitabın yakılmasına izin vermişti.
Yüzlerce Iraklı, Sadr’dan gelen çağrının ardından büyükelçilik önünde toplandı.
İsveç Dışişleri Bakanlığı olaylarla ilgili bir açıklama yaptı. Açıklamada büyükelçilikte görevli diplomatların güvende olduğu ve sağlık durumlarının iyi olduğu belirtilirken, büyükelçiliğe düzenlenen saldırı kınandı.
Irak’ta öfkeli kalabalık güvenlik güçleriyle çatıştı.
Iraklı yetkililerin binayı ve diplomatları korumak için yardım etmesi gerektiğinin altı çizildi.
Iraklı Şii din insanı Mukteda es-Sadr tarafından eylem çağrısı yapıldı. Sadr tarafından sosyal medya platformları üzerinden ve diğer medya kuruluşları tarafından yapılan çağrının ardından yüzlerce eylemcinin sokağa döküldüğü belirtildi.
Irak çevik kuvveti tazyikli su ve coplarla göstericilere müdahale ederken, bazı göstericilerin ellerindeki Kuran-ı Kerim’i kaldırdığı ve bazılarının ise Sadr’ın posterini taşıdığı görüldü.
Eylemciler sabahın erken saatlerinden beri büyükelçilikte eylem yapıyor.
Birçok eylemci yüksek duvarları geçerken, binanın çatısında görüntülendi. Bazı video ve fotoğraflarda ise binadan dumanların yükseldiği görülüyor.
Bazı eylemciler Fransız haber ajansı AFP’ye konuşarak baskının detaylarını paylaştı. Genç bir protestocu, “Sabaha kadar bekleyemedik ve şafak vakti içeri girdik, İsveç’in büyükelçiliğini ateşe verdik” dedi.
Büyükelçilik binasına giren eylemciler binayı ateşe verdi.
Fransız haber ajansına konuşan bir diğer eylemci ise, “Sadece sevgi ve inanç temelli olan Kuran’ın yakılmasına protesto etmek için harekete geçtik. İsveçli yetkililerin bu tür eylemleri sonlandırmasını talep ediyoruz” ifadesini kullandı.
Son aylarda Kuran-ı Kerim yakma olaylarının giderek arttığı İsveç’in bu adımları Irak’ın yanı sıra Türkiye, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas’tan da büyük tepki çekmişti.
Irak polisi göstericilere tazyikli su ile müdahale etti.
İsveç’in NATO üyeliğinin gündemde olduğu bir dönemde yaşanan Kuran-ı Kerim yakma olayları büyük tepki çekerken, ABD de bu olayı kınamıştı.
Geçen hafta Litvanya’da düzenlenen NATO Liderler Zirvesi’nde İsveç’in NATO üyeliğine yeşil ışık yakan Cumhurbaşkanı Erdoğan, son kararı TBMM’nin vereceğini açıklamış ve İsveç’in NATO üyeliğine destek için daha fazla adım atması gerektiğini söylemişti.
Irak Dışişleri Bakanlığı, İsveç’in Bağdat Büyükelçiliği binasını ateşe verenlerin yakalanmasını talep etti.
Dışişleri Bakanlığından, Sadr Hareketi lideri Mukteda es-Sadr taraftarlarınca İsveç Büyükelçiliği’nin ateşe verilmesiyle ilgili açıklama yapıldı.
“Dışişleri Bakanlığı, İsevç’in Bağdat Büyükelçiliği binasının yakılmasını şiddetle kınıyor”denilen açıklamada, “Bu eylem, diplomatik misyon temsilciliklerine saldırı ve güvenliğini tehdit etme kapsamına giriyor”ifadesine yer verildi.
Açıklamada, hükümet tarafından, İsveç Büyükelçiliğine yönelik eylemi gerçekleştirenlerin bulunup yasalara göre cezalandırılması ve olayın perde arkasının aydınlatılması için güvenlik güçlerine soruşturma başlatma talimatı verildiği de bildirildi.
Şii dini ve siyasi lider Sadr yandaşı gruplar, Bağdat’ın merkezindeki İsveç Büyükelçiliğini önce protesto etmiş ardından binayı basarak bazı bölümlerini ateşe vermişti. Sadrcılar, söz konusu olayları İsveç’te Kur’an-ı Kerim’e yönelikler eylemler gerekçesiyle gerçekleştirmişti.
Sadr’a bağlı kişiler, daha önce de İsveç Büyükelçiliği binasını basmıştı. (AJANSLAR)
=======================
Depremin ardından çatır sattığı ortaya çıkan Kızılay’ın yeni yönetimi huzur hakkı ödemelerini kaldırdı. Yönetim ayrıca genel müdürlerin ve il yöneticilerinin maaşlarına zam yapılmadığını duyurdu.
Artı Gerçek - Maraş merkezli depremlerin ardından çadır sattığı ve maden suyunda arsenik tespit edildiği ortaya çıkan Kızılay’da Kerem Kınık’ın istifasının ardından gelen yeni yönetim Kınık’ın kurduğu 12 şirket ve holding için çalışma başlattı. Bu kapsamda, şirketlerin yönetim kurulu üyelerine huzur hakkı adı altında yapılan ödemeler de durduruldu.
Depremzedelere göndermesi gereken çadırları satan Kerem Kınık’ın, Kızılay başkanlığından istifa etmesinin ardından 9 Temmuz’daki kongrede Menzil cemaatine yakınlığıyla bilinen Fatma Meriç Yılmaz Kızılay’ın yeni başkanı oldu.
BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre, kongrenin ardından Kerem Kınık’ın kurduğu 12 şirket ve holding için çalışma başlatıldı. Şirketlerin yönetim kurulu üyelerine huzur hakkı adı altında yapılan ödemelerin kaldırılmasına karar verildiği öğrenildi.
Ayrıca, Kızılay’ın genel müdürleri ile yöneticilerine zam yapılmadığı, maaşlarının 60-70 bin lira seviyesinde tutulduğu ve Kızılay çalışanlarına ise yüzde 40’a yakın zam yapılmasına karar verildiği bildirildi.
Kızılay’ın Yönetim Kurulu’ndan, Kerem Kınık’ın Kızılay’ın itibarını zedelediğini ve bu yüzden bağış oranlarında büyük düşüş yaşandığına dikkat çekildi.
Öte yandan Kızılay’ın bazı şirketlerinin kapatılmasına yönelik de bir çalışma yürütülüyor. (HABER MERKEZİ)
https://artigercek.com/guncel/kizilayda-huzur-hakki-odemeleri-kaldirildi-258873h
=======================
Politika faizini yüzde 17,5 düzeyine yükselten Merkez Bankası, Kur Korumalı Mevduat nedeniyle oluşan likidite fazlasının piyasadan çekilmesi için ‘sıkılaştırıcı’ ek önlemlere yöneldi.
21 Temmuz Cuma 2023
DUVAR - Merkez Bankası Para Politikası Kurulu temmuz toplantısında politika faizini 250 baz puan artırdı ve yüzde 15 seviyesinden yüzde 17,5’e çıkardı. Hem vergi artışlarının etkisine hem yurtiçindeki ücret ve kur artışlarının enflasyonist etkisine dikkat çeken Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun 250 baz puanlık artışını piyasa yetersiz buldu.
Ekonomim’den Şebnem Turhan’ın haberine göre, Merkez Bankası Para Politikası Kurulu metinde kurulun faiz artırımının yanı sıra, parasal sıkılaştırma sürecini destekleyecek seçici kredi ve miktarsal sıkılaştırma kararları aldığı yer aldı. Merkez Bankası’nın kararına piyasanın anlamlı bir tepkisi olmadı. Dolar 26.90, Euro 30.12 lira seviyesindeki hareketini sürdürdü, Borsa İstanbul’da endekslerdeki pozitif hava devam etti.
PPK’nın hemen ardından ihracatçıya reeskont kredilerinin miktarı artırıldı, kullanma koşulları gevşetildi. Ayrıca Merkez Bankası kur korumalı mevduata zorunlu karşılık uygulaması planlıyor. Bu adımla Merkez Bankası miktarsal sıkılaştırma kapsamında KKM ödemeleri kaynaklı likidite fazlasını çekmeyi hedefliyor. Piyasa uzmanları bu hamlenin KKM’nin bankalara maliyetini artıracağını belirtirken KKM mevduat faizlerinin gerileyebileceği ve cazibesinin azalacağını dile getirdi.
PPK metninde kurulun, dezenflasyonun en kısa sürede tesisi, enflasyon beklentilerinin çıpalanması, fiyatlama davranışlarındaki bozulmanın kontrol altına alınması için parasal sıkılaştırma sürecinin devamına karar verdiği belirtilerek küresel merkez bankalarının parasal sıkılaştırma süreçlerinin devam ettiği metne girdi.
Piyasa uzmanları faiz artışının beklenenden az olmasının bu hafta satın alındığını ve döviz kurlarında bunun etkisinin oldukça ciddi gözlendiğini belirterek Merkez Bankası’nın bundan sonra da kademeli 200-300 baz puanlık artışlarla yoluna devam etmesini beklediklerini kaydetti.
PPK metninde yakın döneme ilişkin göstergelerin enflasyonun ana eğiliminde yükselişin sürdüğüne işaret ettiği belirtilerek bu gelişmede yurtiçi talepteki güçlü seyir, ücret ve kur kaynaklı maliyet yönlü baskılar ile hizmet enflasyonundaki katılık belirleyici olduğu vurgulandı. Kurul, bu unsurlara ek olarak vergi düzenlemeleri ve fiyatlama davranışlarındaki bozulmanın enflasyon üzerinde ilave olumsuz etki yapacağını öngördü.
Döviz kurları bu ay TL karşısında ortalama yüzde 5, son PPK’dan bu yana ise yüzde 17 seviyesinde yükseldi. Döviz kurlarındaki bu hızlı yükselişin de enflasyona etkisi olacak. Uzmanlar yılsonu enflasyon beklentilerini yüzde 55-65 seviyelerine yükseltti. Haftaya Perşembe günü yapılacak Enflasyon Raporu’nda Merkez Bankası’nın da enflasyon tahminini yüzde 22,3’ten yukarı yönlü güncellemesini bekliyor.
Merkez Bankası’nın PPK metnine “Doğrudan yabancı yatırımlar, dış finansman koşullarındaki belirgin iyileşme, rezervlerde süregelen artış ve turizm gelirlerinin desteğiyle cari işlemler hesabındaki dengelenme fiyat istikrarına güçlü katkıda bulunacaktır” ifadesini almasını da uzmanlar Körfez’den gelmesi beklenen sermayeye dikkat çekilmesi olarak yorumladı.
Uzmanlar, cari işlemler hesabında dengelenme konusunda Merkez Bankası’nı oldukça iyimser bulurken eğer beklentiler gerçekleşmezse sıkılaştırma yapılıp yapılmayacağının ise belirsiz olduğuna işaret etti.
Kurul’un, mevcut mikro- ve makroihtiyati çerçeveyi, piyasa mekanizmalarının işlevselliğini artıracak ve makro finansal istikrarı güçlendirecek şekilde sadeleştirdiği kaydedilen metinde “Sadeleşme süreci, etki analizleri dikkate alınarak kademeli olarak devam edecektir. Bu kapsamda Kurul, faiz artırımının yanı sıra, parasal sıkılaştırma sürecini destekleyecek seçici kredi ve miktarsal sıkılaştırma kararları almıştır” denildi.
Piyasanın da en önem verdiği ifadeler de bunlar oldu. Seçici kredi adımına yönelik olarak reeskont kredilerinin günlük limiti 300 milyon TL'den 1.5 milyar TL'ye çıkarılırken reeskont kredilerinde yüzde 30 ilave döviz satış şartı ve önden döviz satış şartı gibi koşullar kaldırıldı. Miktarsal sıkılaştırma adımı ise KKM’ye yönelik oldu. Kaynakların verdiği bilgiye göre KKM hesaplarına zorunlu karşılık uygulanacak. Böylece Merkez Bankası KKM ödemeleri kaynaklı likidite fazlasını çekmeyi hedefl iyor. Bankacılık sektörü kaynakları bunun yanı sıra direkt ihalelerle de piyasadan para çekilebileceğini dile getirdi.
► MERKEZ BANKASI KENDİ İŞİNİ ZORLAŞTIRDI
Ekonomist Fatih Özatay: Enflasyon şu an 38 seviyesinde, kur artışları, vergi artışları ile beraber yıl sonunda yüzde 70’e gelmesi muhtemel. Şimdi yüzde 65-70’e gelecek bir enflasyon varken politika faizini 17,5’e artırıyorsunuz, 20 olsa ne olacak 25 olsa ne olacak. İşin bir bu noktası var. İkincisi ilk toplantıda 15 yapacağınıza 25 yapsaydı ya da 30 yapsaydı politika faizini o zaman enflasyon böyle gitmeyecekti. Yüzde 70 olmayacaktı belki yüzde 45 olacaktı çünkü kur bu kadar artmayacaktı. O faiz yeterli olacaktı, şimdi yüzde 30 politika faizi de yeterli değil. Merkez Bankası kendi işini zorlaştırdı bir sarmala girdi kur, enflasyon, faiz garip bir şekilde arkadan geliyor. Bir anlamı yok faizin 15- 20 olmasının mevcut koşullarda. Kur şoku çok fazla, akaryakıt zammı taşımaya, gıdaya, yansıyacak. Metinde halen daha orta vadeli yüzde 5 hedefine ulaşana kadar deniliyor. Biz hala Merkez Bankası’nın tahminini bilmiyoruz. Körfez sermayesi yer almış ancak bunun sürekli olması lazım cari işlemler hesabı açığı sürekli çünkü. Bir seferde gelmesi işi çözmüyor. Ciddi program uyguluyorsanız para politikanız ciddiyse ilk başta sermaye normal yollarla gelene kadar böylesi para girişleri can suyu olur o para ama arkası ne olacak?
► DOLARİZASYON EĞİLİMİ DEVAM EDECEKTİR
Prof. Dr. Hakan Kara: Merkez Bankasının enflasyon risklerini gerçekçi bir şekilde ele alırken faizlerde sınırlı artış yaparak miktarsal sıkılaşmadan bahsetmesi, faiz konusunda elini rahat olmadığını dolaylı olarak bize anlatıyor. Körfez ülkeleri ile yapılan finansman anlaşmalarına rağmen, enflasyon beklentileri henüz kontrol edilemediği için döviz kuru üzerindeki baskı ve dolarizasyon eğilimi devam edecektir.
► KKM’Yİ SÖNÜMLENDİRMEYE YÖNELİK ADIM
TOBB ETÜ Öğretim Üyesi Doç. Dr. Atılım Murat: PPK faiz kararı sonrası hemen miktarsal sıkılaştırma adımları geldi. Kur korumalı mevduata zorunlu karşılık getirildiğinde banka KKM yaptığı zaman daha fazla karşılık ayıracak. Zaten KKM’yi orta vadede sönümlendirmeye çalışılacaktı ilk hamle TL mevduata dönüşe yönelik uygulamayla atılmıştı. İkinci hedef de eş zamanlı olarak piyasadan likidite çekilmesi planlanıyor ve enflasyonist etkiyi azaltmaya çalışılıyor. Çünkü likidite fazlası yüksek enflasyon demek. Üçüncü olarak da piyasadan TL çektiğiniz zaman TL arzı azalacağı için TL’ye talep artabilir ve döviz kurlarındaki yükseliş törpülenebilir. Faiz artışı ise Faiz artırım beklentinin altında kaldı. Görünen o ki yıl sonuna kadar 200- 300 baz puan artırılacak ve yıl sonu yüzde 30’lar seviyesine gelecek. Merkez Bankası önden yüklemeli bir faiz artışı düşünmüyor. Görülüyor ki daha başka kanallardan miktarsal sıkılaşma zorunlu karşılıklar üzerinden, kredi musluklarının kapatılması gibi yan araçlarla enflasyonla mücadele edecek. enflasyon beklentileri çok bozuldu faizle mücadele etmeyecek. Yüzde 30 politika faizi de enflasyonu yönetme konusunda yetersiz kalır. O zaman yan araçlar kullanacaklar. enflasyonla mücadelesi sıkılaştırması politika faizi odaklı değil yan araçlarla miktarsal sıkılaşma, kredi musluklarının kapatılması, zorunlu karşılıklar ile yürüyecek gibi duruyor.
Ekonomist İnanç Sözer: TCMB politika faizini %15,0’ten %17,5’ye yükseltirken, piyasadaki TL bolluğuna karşı kredileri düşürecek ve miktarsal sıkılaştırma kararı aldı. Yeni yönetimle beraber ekonomideki kusursuz dengesizlikten rasyonelleşmeye doğru adımlar atıldığına şahit olsak da, bugünkü karar da zayıf ve enflasyonla mücadelede yavaş adım olarak değerlendirilebilir. Bu noktada karar sonrası ima edilen ve yakın zamanda açıklanmasını beklediğimiz faiz dışı kararların ne boyutta olacağı önemli olacak. Zorlu konjonktüre ve rasyonelleşme konusunda gecikmeli ve sınırlı politik reaksiyonlara rağmen, TL’deki değer kaybının geçici olarak duracağını tahmin ediyorum. Bununla beraber devam eden zorluklar ve kusursuz dengesizliğin tamamen sonlandırılamamış olması nedeniyle, TCMB Başkanı’nın önümüzdeki hafta bugün yapacağı toplantı kritik önemde olacak.
İş Yatırım Araştırma Direktörü Serhat Gürleyen: Ücret artışı, Türk lirasının değer kaybı ve vergi artışları nedeniyle enflasyonun yeniden yükselme eğilimine girdiği bir ortamda Merkez Bankası’nın faiz adımını küçültmesini açıklamakta zorlanıyoruz. İktisat teorisi merkez bankalarının önden yüklemeli büyük adımlarla faiz artırarak ve miktarsal sıkılaşma ile faiz artırması gerektiğini söylüyor.
Merkez Bankası ise geriden ve mahcup adımlarla gelmeye devam ediyor. enflasyon beklentilerinde ve fiyatlama alışkanlıklarında sert bozulmaya rağmen piyasa beklentilerinin iki aydır yarısında kalınması Türkiye’nin ücret, kur, enflasyon sarmalından çıkmasını zorlaştırıyor. Piyasalar bu tutuma kur ve enflasyon tahminlerini artırarak cevap verecektir. PPK kararını piyasaların gerisinde kalan yetersiz bir adım olarak görüyoruz.
Şu ana kadarki faiz adımlarının beklenenin altında kalması ve açıklama metninde “doğrudan yatırımlar, dış finansman koşullarında iyileşme, rezerv artışı, cari dengenin iyileşmesi” gibi kendi kontrolü dışında faktörlerin fiyat istikrarına katkısının vurgulanması nedeniyle sene sonu için yüzde 30 politika faizi tahminimizi yüzde 22’ye çekiyoruz. Merkez Bankası’nın enflasyonun yapısal unsurlarla düşeceği beklentisiyle faiz artırımını erken sonlandırmasını, kredilerde seçici daralma ve miktarsal sıkılaşma ile yoluna devam etmesini bekliyoruz.
Piyasa tahminlerinin altında kalan faiz adımları nedeniyle 30,00 TL olan (geçen ay 28,00) 2023 sonu dolar kuru tahminimizi 32 TL’ye, %50 olan (geçen ay %45) enflasyon tahminimizi %54’e yükseltiyoruz. Özellikle enflasyon tarafında riskleri yukarı yönlü görüyoruz." (EKONOMİ SERVİSİ)
https://www.gazeteduvar.com.tr/kkmden-cikis-hamlesi-maliyeti-artiyor-galeri-1629173
=======================
İstanbul İstiklal Caddesi’nde,
20 -25 yaşlarında bir genç,
Elinde"yeşil bir bayrak" açıyor…
Bir anda etrafında,
Afgan
Suriyeli
İranlı
Iraklı
Pakistanlı
Malezyalı"gençlerden oluşan on binler" toplanıyor…
Aralarına yerleştirilmiş binlerce,
Sakallı ve şalvarlılar…
Hep birlikte slogan atıyorlar.
► Burası İslam toprağı…
► Kafir Atatürk…
► Kahrolsun Laiklik…
Peki,
Kim bunlar?
Ortadoğu’da …
ABD’nin,
Terör
Cinayet
Hırsızlık
Tecavüz
Kaos için yetiştirdiği komando gençliği…
İngilizlerin…
Din satsınlar,
Gericiliği hakim kılsınlar,
Sömürü düzenimiz devam etsin diye,
Cemaat ve tarikatlarca beslenen uşakları…
İşte bunları!
Resmi - sivil binlerce polis seyrederken,
Halk şaşkınlıkla izleyip,
Caddeye giremiyor…
Bugün,
İstanbul İstiklal Caddesi işgal altında…
Yarın,
Ankara Kızılay Meydanı…
İzmir Konak Meydanı…
Tüm illerin meydanları ve taşra…
Artık işgal için,
Sayıları yetiyor artıyor bile…
Çünkü,
20 milyon civarında nüfus oluşturuldu bunlara…
Var ediliş sebepleri ise;
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) için…
BOP demek?
Emperyalizmin,
Ortadoğu’daki sömürü düzenine,
Yahudi-Arap kardeşliğinin öncülüğünde,
Laikliğin yok edilmesi,
Yerine şeriatçılığın hüküm sürmesi demek…
Nasıl isyan etmeyeyim?
Çünkü artık!
Güzelim Türkiye’mde,
Şeriat İN…
Laiklik OUT…
İşte bu nedenlerden dolayı…
Devlet Bahçeli’ye isyan ediyorum!
Düş artık Türkiye Cumhuriyeti’nin yakasından…
Ülkü ocaklarına isyan ediyorum!
Vatan sevmenin,
Milliyetçi olmanın…
Kabadayılık olmadığını,
Mafyacılık-çetecilik olmadığını,
Emperyalist ruha hizmet etmek olmadığını,
Anlayın - görün artık…
MİT’e isyan ediyorum!
Temizleyin artık içinizdeki,
MSS ajanlarını…
Türkiye için haberleşin…
TSK’lerine isyan ediyorum!
Sınırları kapatıp koruyun artık…
NATO şemsiyesi altındaki,
Gayri milli komuta kademesine siz de isyan edin…
Para babalarına isyan ediyorum!
Türkiye elden gidince,
Sizi,
Çocuklarınızı,
Torunlarınızı,
Paralarınız koruyamayacak!
Akademisyenlere - aydınlara isyan ediyorum!
Korku yalanın ürünüdür…
Yalan yönetimlerden korkmayın, çıkın artık kabuğunuzdan...
STK’lara isyan ediyorum!
Bozun rantçı rahatınızı…
Sanatçılara isyan ediyorum!
Türkiye elden gidince,
Sanat şemsiyesi altında,
Tanınmışlık sizi sokağa çıkaramayacak!
Siyasilere isyan ediyorum!
Türkiye elden gidince…
Ne dokunulmazlığınız,
Ne eşitsiz geliriniz kalmayacak!
Sıradan insanlar gibi sürükleneceksiniz...
Halka isyan ediyorum!
Türkiye elden gidince,
Ortadoğu’daki halklar gibi,
Bombalar altında aç-susuz yaşayıp öleceksiniz…
Hiçbir insanca yaşam hayaliniz,
İsteğiniz olamayacak!
İsyanımı bastırmamın,
Tek umudu,
Tek tesellisi,
Yukarıda isyan ettiklerim değil elbette!
Laik Atatürk Cumhuriyeti’nin,
Gençleri, kadınları var hâlâ...
İsmet Orhan
Esenlikle kalın....
Kubilay Aziz ERSOY
=======================
© Hürriyet
Ankara 8’inci Sulh Ceza Hakimliği’nce, İsveç’in başkenti Stockholm’de Türkiye Büyükelçiliği önünde Kur’an-ı Kerim yakan Danimarkalı Sıkı Yön Partisi Genel Başkanı Rasmus Paludan hakkında yakalama kararı verildi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Stockholm’deki Türkiye Büyükelçiliği önünde 21 Ocak’ta Kur’an-ı Kerim yakan Danimarkalı aşırı sağcı Sıkı Yön Partisi lideri Rasmus Paludan hakkında soruşturma başlattı.
Başsavcılık, ‘halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama’ suçundan başlatılan soruşturma kapsamında Paludan hakkında, Ankara 8‘inci Sulh Ceza Hakimliğinden ‘ifade alınmasına yönelik yakalama’ kararı talep etti.
Talebi değerlendiren mahkeme, Paludan hakkında yakalama kararı çıkardı
https://www.msn.com/tr-tr/haber/dunya/kur-an-ı-kerim-yakan-paludan-için-flaş-karar/ar-AA1e6C2r
=======================
Türkiye dahil birçok ülkenin sert tepkisine yol açan Avrupa’daki Kur’an-ı Kerim’i yakma provokasyonlarında son adres Danimarka oldu.
Dünyada büyük tepkilere yol açan Kur’an-ı Kerim’i yakma provokasyonları sürüyor.
Küçük bir grup bu sabah Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da Irak Büyükelçiliği önünde Kur’an yaktı. Kendilerini “Danimarkalı Vatanseverler” olarak niteleyen grup, provokasyonlarını sosyal medyada da canlı olarak yayınladı.
Geçen hafta İsveç ve Danimarka’da Kuran’ı hedef alan provokasyonlar büyük tepkiye yol açmış, Irak’ın başkenti Bağdat’taki İsveç Büyükelçiliği ateşe verilmişti.
Büyük diplomatik krize yol açan gerilim sürerken, Danimarka’daki İslam karşıtı ve aşırı milliyetçi gruplar geçen hafta da Kur’an-ı Kerim’i yere atarak üzerine basmış, olaylar tansiyonun daha da tırmanmasına neden olmuştu.
https://www.sozcu.com.tr/2023/dunya/kuran-yakma-provokasyonlari-hiz-kesmiyor-7752713/
=======================
Eşinin başörtüsü olmadan fotoğraf çektirdiğini gören adam 10 el ateş ederek eşini öldürdü.
Adamın ağabeyi, kardeşinin işyerini ona teşekkür ederek açtı ve: “Eğer onu öldürmeseydi, ailenin onurunu geri getirmek zorunda kalacaktım” dedi.
https://twitter.com/i/status/1683086822560104450
=======================
Lozan Barış Antlaşması yıldönümünde bir kez daha gündeme geldi. Antlaşmanın maddeleri ve içeriği ile ilgili detaylar Dışişleri Bakanlığı tarafından paylaşıldı. Peki, Lozan Antlaşması nedir, maddeleri neler? Lozan Barış Antlaşması ne zaman imzalandı ve kaçıncı yılı?
24.07.2023
Lozan Barış Antlaşması’nın yıldönümünde Lozan’ın önemi bir kez daha hatırlandı. Madde madde içerik Dışişleri Bakanlığı tarafından duyuruldu. İşte o maddelerin tamamı…
Dışişleri Bakanlığı‘nın anlaşmaya ilişkin bilgilendirmesi şöyle; Taraf Devletler (Ülke veya Uluslararası Kuruluşlar): Türkiye, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya. İsviçre’nin Lozan kentinde, Lozan Üniversitesi salonunda imzalanması itibariyle, Lozan antlaşmaları adıyla anılan, Barış antlaşması ve Nihai senetle birlikte 18 antlaşmanın bir arada anılmasıdır. Bu antlaşmaların ilginç bir özelliği de her antlaşmanın taraflarının değişik olabilmesidir. Lozan Konferansı, 13 Kasım 1922’de başlayacağı kararlaştırılmış fakat, 20 Kasım 1922’de başlamıştır. T.B.M.M.’ni Dışişleri Bakanı İsmet İnönü’nün başkanlığında, Sağlık Bakanı Rıza Nur, Trabzon Milletvekili Hasan Saka’nın üyeliklerinde 24 müşavir, 8 katip ve 1 tercümandan oluşan heyet temsil etmiştir. I. Konferans adıyla anılan devre 20 Kasım 1922-04 Şubat 1923 tarihleri arasında devam etmiştir. II. Konferans devresi ise, 23 Nisan 1923’de başlamış ve 23 Temmuz 1923’e kadar sürmüş 23 Temmuz 1923’de Barış Antlaşması ve eklerinin imzalanması ile sona ermiştir. Türkiye ise 23 Ağustos 1923 tarih ve 340, 341, 342 ve 343 sayılı kanunlarla bu antlaşmaları onaylamıştır. Onay belgelerini Fransa hükümetine 31 Mart 1924 tarihinde sunmuştur.
LOZAN ANTLAŞMASI MADDELERİ İÇİN TIKLAYINIZ…
Lozan Barış Anlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalandı. 2023 yılı anlaşmanın 100. yılı olarak kayıtlara geçti.
Bağımsız ve egemen Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi #LozanBarışAntlaşması 100 yaşında!
Antlaşma detaylarına erişmek için⬇️https://t.co/QeJXQSZmiSpic.twitter.com/Q00Ytarei2
— T.C. Dışişleri Bakanlığı (@TC_Disisleri) July 24, 2023
https://twitter.com/TC_Disisleri/status/1683356334983454720
=======================
Eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez,"Acı Reçete" başlıklı yeni yazısında fahiş fiyat artışlarının sebeplerini değerlendirdi.
21 Temmuz Cuma 2023
DUVAR - Artan döviz kurları sonrası neredeyse tüm ürünlere zam geldi. Ekonomist Mahfi Eğilmez fahiş fiyat artışlarına dikkat çekerek konuyla ilgili kendi blogunda bir köşe yazdı.
Eğilmez‘in ‘Acı reçete’ yazısı şöyle:
"Fiyatlar niçin enflasyondan daha hızlı artıyor? Yanıtlamamız gereken ilk soru budur. Çünkü bu soru gerçeği ama saçma bir durumu gösteriyor. Tüketici fiyatları enflasyonu (TÜFE) dediğimiz şey sonuçta en çok tüketilen mal ve hizmetlerin fiyatlarının, bu mal ve hizmetlerin aile bütçelerinde işgal ettiği ağırlığa göre hesaplanmış bir katsayıyla çarpılarak dâhil edildiği bir sepetin değerinin sürekli artması demektir.
Bizde hangi mal veya hizmetin fiyatına bakarsanız bakın sepetin gösterdiği yüzde 38,21’lik yıllık artışı bulmak mümkün değil. Geçen yılın gıda fiyatlarına baktığımızda yüzde 100’ün üzerinde artışlarla karşılaşıyoruz. Konut fiyatları, kiralar, otomobil, benzin, ulaştırma, okul ücretleri, apartman veya site aidatları yüzde 38,21’in üç katına varan artışlar gösteriyor.
Bunun için araştırma yapmamıza gerek bile yok, hepimiz bunu yaşayarak görüyoruz. ENAG grubu da yıllık enflasyonu yüzde 108,58 hesaplıyor. ENAG’ın tüketici enflasyonu hesabı TÜİK’in TÜFE hesabından 2 kat kadar daha yüksek. Yani ENAG’ın hesabı bizim yaşayarak deneyimlediğimiz fiyat artışlarına çok daha yakın bir durumu gösteriyor.
O zaman sorunun yanıtını şöyle verebiliriz: Fiyatlar, enflasyondan daha hızlı artmıyor, enflasyon hesabı doğru yapılmıyor. Yani gerçekte saçma bir durum yok; saçmalık, ölçüm ve hesaptan kaynaklanıyor. Yanıtlamamız gereken ikinci soru fiyatların niçin (gerçek) enflasyona göre olması gereken düzeyden de öteye gittiği sorusudur.
Bunun yanıtı aslında ilk sorunun yanıtında gizli. Eğer bir ülkede açıklanan enflasyon verisi gerçeği yansıtmıyorsa yani enflasyon açıklanandan daha yüksekse ya da en azından insanlar öyle olduğunu düşünüyorsa, o zaman fiyat artışları enflasyondan daha yüksek olur. Satıcılar, gelecekte yaşanacak gerçek enflasyon artış payını bugünün fiyatına eklemeye başlıyor.
Öyle olunca da ortaya fahiş fiyat denilen fiyatlar çıkıyor. Geleceğin enflasyonunu bugünün fiyatlarına geçirmeye neden olan şey satıcının aç gözlülüğü değil, kendini koruma güdüsüdür. Bunu yapmadığı takdirde sattığı maldan elde edeceği parayla yeni mal alma imkânı olmayacağını düşünüyor.
Geleceğin enflasyonunun bugünün fiyatına yansıtılmasını önlemenin yolu fiyatları denetlemek ya da satıcıya ceza vermek değil, ekonomi politikasında bir hata olup olmadığını, varsa hatanın nerede olduğunu araştırmak ve hatayı düzeltmeye çalışmaktan geçiyor. Hatanın nerede olduğunu bulmak o kadar zor değil, zaten yıllardır bunu göstermeye çalışıyoruz.
Bütün mesele hatayı düzeltecek önlemleri alacak cesarete sahip olmak. Geleceğin enflasyonunun bugünün fiyatlarına yüklenmesini önlemek için yapılması gereken şey insanların beklentilerini düzeltmek. Bunun da yolu doğru ekonomi politikasını uygulamaya koymaktan geçiyor. Doğru ekonomi politikası sadece faizi azar azar artırmak ve vergileri yükseltmek değildir. Bunlar, geçmişte yapılan yanlışları, seçim nedeniyle bol keseden dağıtılan paraları toparlamaya yarar ama ne yazık ki beklentileri düzeltemez. Dışarıdan bir yerlerden para bulmakla da bu sorunlar düzeltilemez, bunlar geçici iyileşmeler sağlayabilir. Beklentileri düzeltmek için yapılması gereken şey yapısal reformlardır. Beklentileri düzeltmenin başka yolu ne yazık ki yok.
Önce gerçek enflasyonu hesaplayıp kabul etmek gerekiyor. Ki alınacak önlemlerin ne olduğu ortaya çıksın. Hemen ardından hukukun üstünlüğünün ve yargının bağımsızlığının sağlanmasından başlayarak, güçler ayrımına, vergi dilimlerinin yeniden ayarlanmasına, eğitimin yalnızca bilime dayandırılmasına kadar bir dizi yapısal reformun yapılmasını öngören bir programın açıklanması gerekiyor. Eğitim reformuyla ekonominin ne ilgisi var diye sormayın, başımıza ne geldiyse bilim dışı eğitimden geldi. Yanlış ekonomi politikası uygulamamızın ve bu duruma düşmemizin de nedeni yanlış eğitim.
Yapısal reformlarla birlikte Merkez Bankasının faizi yavaş yavaş gerçek enflasyon düzeyine yükseltmeye başlaması gerekiyor. Bunun bir üst sınırı olmamalı. Merkez Bankası’nın, faizi ne kadar yükselteceğini önceden yavaş yavaş topluma aktarması, beklentileri düzeltmek için uygun olur (eğer yapısal reformlar yapılmayacaksa faizi yükseltmenin fazlaca bir yararı olmaz.)
Bu dönem döviz açısından sıkıntılı olacağı için IMF’ye gidilmesi de bir seçenek olarak mutlaka düşünülmeli. Hiçbir yerden IMF’den alınacak destek kadar ucuza borç bulma imkânı yok. Buna ek olarak birçok yatırımcı ve borç veren IMF’nin program uyguladığı ülkeye para yatırır. IMF bize acı reçete uygulatır diye düşünülüyorsa acı reçete zaten vergi artırımları ve düşük ücret artışlarıyla uygulandı ve IMF gelsin gelmesin uygulanmaya devam edilecek. Çünkü bugüne kadarki yanlışları düzeltmenin yolu ne yazık ki başka yolu yok.” (EKONOMİ SERVİSİ)
https://www.gazeteduvar.com.tr/mahfi-egilmez-yazdi-aci-recete-galeri-1629205
=======================
Maldivler’in, Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan dolayı "Rusya’ya yönelik yaptırımları delmek için bir sevkiyat noktası olarak kullanıldığı" iddia edildi.
Salih Okuroğlu | 21.07.2023 - Güncelleme: 21.07.2023
Ankara
Japon Nikkei Asia medya kuruluşunun araştırmasına göre, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının ardından ABD merkezli şirketlerin ürettiği, yaklaşık 54 milyon dolar değerinde 400 bin çip, Maldivler üzerinden Rusya’ya sevk edildi.
Hindistan merkezli araştırma şirketi Export Genius’dan elde edilen ihracat-ithalat verilerinde, sadece 50 bin doların üzerindeki sevkiyatlar incelenirken, savaştan önce Maldivler’den bu miktarlarda sevkiyat yapılmadığı ortaya konuldu.
Söz konusu veriler, Maldivler’i, savaşın başlamasından sonra Rusya’ya en çok çip sevkiyatı yapan ülkeler arasında Çin’in ardından ikinci ülke konumuna getirdi.
Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre ise Maldivler’in 2021’deki çip ihracatı yaklaşık 280 milyon doları buldu. Maldivler’den Rusya’ya sevk edilen ABD üretimi çipler ise bu miktarın yaklaşık yüzde 20’sine tekabül etti.
Mayıs 2022’de bu sevkiyatlar ciddi ölçüde artarken, aynı ayda Rus hava yolu şirketi Aeroflot, savaş nedeniyle Şubat 2022’de askıya alınan başkent Male ile Moskova arasındaki uçuşlarını da yeniden başlattı.
Ayrıca bu ani artış, Maldivler’de bir çip pazarının mevcut olmamasına rağmen gerçekleşti.
Araştırmada, birçok şirketin "Rusya’ya yönelik yaptırımları delmek için Maldivler’i bir sevkiyat noktası olarak kullandığı" ileri sürüldü.
Gümrük verilerine göre, 14 ihracatçı firmanın, Maldivler’den Rusya’ya çip sevkiyatı yapmasına rağmen hiçbirinin Maldivler merkezli olmadığına işaret edildi.
=======================
Kanadalı yazar Margaret Atwood, yapay zeka şirketlerini, çalışmalarını kullandığı yazarlara tazminat ödemeye çağırdı.
20 Temmuz Perşembe 2023
DUVAR - Margaret Atwood, ‘Authors Guild’ isimli yazar haklarını koruma grubunun öncülüğünde başlatılan ve 8 bini aşkın yazarın imza verdiği açık mektup kampanyasına katıldı.
Kanadalı yazar, yapay zeka şirketlerini, yazarların telif haklarıyla korunan çalışmalarını teknolojilerine dahil etmeden önce izin almaya davet etti.
Atwood’un da imza koyduğu açık mektupta, "Milyonlarca telifli kitap, makale, deneme ve şiir, yapay zeka sistemleri için faturası olmayan sonsuz öğün yiyecekleri sağlıyor. Yapay zeka (AI) teknolojisini geliştirmek için milyarlarca dolar harcıyorsunuz. Yazılarımızı kullandığımız için bize tazminat ödemeniz adildir ki, bu olmadan yapay zeka son derece sınırlı olurdu" ifadesine yer verildi.
OpenAI, Meta, Microsoft ve diğer AI üreticilerine yönelik hazırlanan mektuba, arasında Pulitzer Ödüllü romancılar Jennifer Egan, Michael Chabon ve Louise Erdrich’in yanı sıra Jonathan Franzen, Celeste Ng, Nora Roberts ve Ron Chernow gibi yazarlar da imza attı.
Kampanyaya katılan yazarlardan Nora Roberts, yaptığı açıklamada, "Yazarlara yazmaları için para ödenmezse, yazmaya paraları yetmez. İnsanoğlu, okuduğu öyküleri yaratır ve yazar. Bizler programlanacak robotlar değiliz ve yapay zeka zaten yazılmış insan hikayelerinden yararlanmadan insan hikayeleri yaratamaz” dedi.
Kanadalı şair, yazar, eleştirmen, denemeci, feminist ve çevre aktivisti. Özellikle ‘ütopya’ ve ‘distopya’ kavramlarını birleştirerek ‘üstopya’ adını verdiği kendine özgü bilimkurgu türündeki romanlarıyla tanındı.
Atwood’un Türkçeye çevrilen eserleri arasında Damızlık Kızın Öyküsü, Kör Suikastçı, Nam-ı Diğer Grace, Antilop ve Flurya, Kalp Gidince, Tufan Zamanı, Penelope ve Başka Dünyalar adlı kitapları bulunuyor. (KÜLTÜR SANAT SERVİSİ)
=======================
Marmara Denizi için alarm... ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü uzmanları, denizin dibinde oluşan oksijensiz tabakanın yüzeye doğru ilerlediğini ve artan kirliliğin felakete yol açabileceği uyarısında bulundu.
26 Temmuz 2023
Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün verilerine göre Marmara Denizi’nde, Karadeniz suyunun bulunduğu ilk 30 metrelik tabakada oksijen değeri litrede 8-9 miligram olarak ölçülürken, 30 metreden itibaren başlayan Akdeniz suyunda 1 ila 2 miligrama, denizin tabanından itibaren 300 metreye kadarki tabakada ise 1 miligramın altına düşüyor.
ODTÜ’nün Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile yürüttüğü Marmara Denizi Bütünleşik Modelleme Sistemi (MARMOD) Projesinin Doğu Marmara’daki Çınarcık Çukuru’nun derin suları için derlediği uzun yıllar verilerine göre, 1980’lerde litrede 2 miligramın üstünde seyreden oksijen değerleri, bugün litrede 0,5 miligramın altına inmiş durumda.
AA muhabirinin sorularını yanıtlayan ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Mustafa Yücel, oksijenin belli bir sıcaklık ve tuzluluk düzeyinde daha az miktarda çözündüğünü, özellikle dip sulardaki oksijenin, son 30-35 yılda eşik değerlerin altına indiğini söyledi.
Yücel, “Son durumda Doğu Marmara’da dip suları neredeyse oksijensiz. Son yıllarda oksijensizleşme giderek yüzeye doğru dayanmış durumda ve oksijen seviyesi 25-30 metreden sonra litrede 2 miligramın altında.” dedi.
Deniz suyundaki oksijen değerinin litrede 2 miligramın altına düşmesinin, ticari balık türlerinin çoğunun bu suda yaşayamayacağı ve kaçacağı anlamına geldiğini vurgulayan Yücel, oksijene sadece balıkların değil, solunum yapan, besin zincirinde önemli yeri olan zooplanktonların da ihtiyacı olduğunu ve bunların yaşam alanlarının küçüldüğünü kaydetti.
YÜZERKEN KOLUMUZU GÖREMEYECEĞİZ…
Marmara’ya ait canlıların veya burayı göç yolu olarak kullanan türlerin habitat alanlarının da çok daraldığı tespitini paylaşan Yücel, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Oksijen azlığının sebebi her şeyden önce kirlilik. Zararlı alg patlamaları ile kirlilik iç içe geçiyor ve oksijen azlığı da daha fazla kirlilik oluşturuyor. Bu yolun sonu; kötü kokan, yüzerken kolunuzu bile göremeyeceğiniz, renk değişimlerinin olduğu, enfeksiyona yol açabilecek müsilaj tabakaları gibi çürümeye başlamış organik tabakalar olabilir. Değişim hala sürüyor ve bu değişimin sonu maalesef saydığımız şeyler. Kirliliğin boyutu Karadeniz’in en az 2 katı. Sistem sürekli bunu içinde biriktiriyor, bu birikim içeride dönüyor ve yeni alg patlamalarını destekliyor.”
Oksijen azalmasının hidrojen sülfür oluşumuna neden olacağına dikkati çeken Yücel, “Hidrojen sülfür her şeyden önce ölüm anlamına geliyor. Bu, artık denizin bozulmasının son noktası. Kötü koku, balık çiftlileri gibi denizdeki ekonomik aktivitelerin zarar görmesi, denizden elde ettiğimiz birçok servisin kaybı anlamına gelir. Turizmden akuakültüre kadar her şey etkilenir, biter.” ifadelerini kullandı.
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, Marmara Denizi’nin fiziksel ve ekolojik olarak birbirinden çok farklı olan Akdeniz ve Karadeniz sularının geçiş noktası olması ile sosyoekonomik açıdan çok önemli olduğunu belirtti.
Konumu ve yapısı itibariyle hassas olarak nitelendirdiği Marmara Denizi’nde tarih boyunca çok fazla insan baskısı yaşandığını, bu baskıların da giderek arttığını bildiren Salihoğlu, “En yüksek olanlar, kirlilik ve balıkçılık baskısı. İklim değişikliği baskısı da çok yoğun, bu zaten global bir baskı ve Marmara’da da çok şiddetli hissedilmekte.” diye konuştu.
Marmara Denizi’nde Karadeniz’in etkilerinin çok fazla görüldüğünü dile getiren Salihoğlu, Tuna Nehri’nden gelen kirliliğin kontrol altına alınmasıyla bu baskının azaldığını, buna karşılık denizi çevreleyen şehirlerin baskısının çok arttığını aktardı.
Salihoğlu, şöyle devam etti:
“Bunun sonucunda da Marmara hasta bir denize dönüşmüş. 25 metrenin altında, oksijen, canlı yaşamına el vermiyor. Şu anda neredeyse anoksik olmuş. Bu da denizde yaz koşullarının çok kötü geçeceğine işaret ediyor. Oksijen, 28 metredeki bir tabakada sıfırlanmış, yukarıdaki oksijenli tabakanın hemen altında belli ki ciddi bir organik birikim var ve bu çürüyerek oksijeni sıfırlamış. Derinlerde oksijen biraz artarak hipoksik seviyelere tekrar çıkıyor. Kirliliği bugün yarıya indirsek, Akdeniz’den gelen ve Marmara’yı besleyen suyun, oksijen seviyelerini 5-6 yıl içinde bizim hedeflediğimiz, en azından o hipoksik seviyenin üzerine çıkaracağını görüyoruz. Akdeniz’den gelen su kısılırsa ya da kirliliği artarsa Marmara için bir felaket olur. Giderek hızla Karadeniz’e döner.”
Yaşanabilecek en kötü senaryonun gerçekleşmemesi için tüm arıtma sistemlerinin bir an önce ileri arıtmaya geçmesi ve denize akan 11 nehrin temizlenmesi gerektiğinin altını çizen Salihoğlu, “Marmara’ya akan nehirler çok kirli, Susurluk Havzası’ndan çok ciddi bir kirlilik girdisi var. Bunlar artarsa artık Marmara ölü bir denize dönebilir. Şu anda kötü durumda, çok daha kötü bir noktaya geçmeyiz diye umuyorum.” ifadelerini kullandı.
Kirliliğe karşı önlem alınmaması halinde müsilaj, denizanası sayısında artış ve toksik gazlar çıkaran zararlı alg patlamaları gibi olayların daha fazla yaşanacağı uyarısında bulunan Salihoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:
“Denizlerin bize sağladığı 2 tür servis var. Birisi doğrudan paraya dönüşen, denizden gıda elde etmek. Diğeri de doğrudan markette yeri olmayan ancak çok ciddi bir ekonomik sosyal karşılığı olan oksijen ve sağlık. Bu servisleri kaybediyoruz artık. Denizlerin absorbe ettiği karbondioksit düşüyor, ürettiği oksijen azalıyor. Belki rahatsız edici zehirli gazlar üretmeye başlayacak.”(AA)
https://www.sozcu.com.tr/2023/gundem/marmara-denizi-alarm-veriyor-7754661/
=======================
24 Temmuz 2023
Melih Gökçek, bu sefer de Kocaeli Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi’nin dış cephesindeki renkleri hedefe aldı. Binanın resnki kısımları branda ile kapatıldı.
Binanın renkli kısımları Gökçek’in hesef göstermesinin ardından kapatıldı
Binanın renkli kısımları Gökçek’in hesef göstermesinin ardından kapatıldı. | Fotoğraf: Evrensel
Son günlerde LGBTİ karşıtı çok sayıda hedef göstermeleriyle gündemde olan Melih Gökçek bu sefer de Kocaeli Şehir Hastanesi kampüsünde yer alan bir binayı hedef aldı.
Ankara Büyükşehir Belediyesinin eski başkanı Melih Gökçek, binanın pencere kısımındaki rengarenk döşemelerin fotoğraflarını paylaştı ve twitter hesabından “Hayırdır? Kocaeli Şehir Hastanesi. LBGT’ye hayranlığınız nereden?” diye bir paylaşımı yaptı.
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi binasının dış cephesinde yer alan döşemeler Gökçek’in hedef göstermesinin ardından brandalarla kapatıldı. (Kocaeli/EVRENSEL)
=======================
Abdülbaki Erol’un ölümünün ardından kardeşler arasında anlaşmazlık olduğu öne sürülen Menzil cemaatinde bölünme yaşandı. Erol’un büyük oğlu Muhammed Saki Elhüseyni,"bağımız kalmamıştır" dedi.
25 Temmuz Salı 2023
DUVAR - Menzil cemaatinin Gavs olarak adlandırılan şeyhi Abdülbaki Erol ya da bilinen adıyla Abdülbaki Elhüseyni’nin ölümünün ardından oğullar arasında başlayan kavga bölünmeyle sonuçlandı. Abdülbaki Elhüseyni’nin halifesi olarak adlandırılan büyük oğlu Muhammed Saki Elhüseyni iki kardeşinin de şeyhliğini ilan etmesi ardından cemaatin bölündüğünü açıkladı.
Cumhuriyet’ten Rıfat Kırcı’nın haberine göre Muhammed Saki Elhüseyni yeni örgütlenmenin nisan ayında kurduğu Serhendi Vakfı olarak devam edeceğini ve Menzil’in 28 yıldır omurgasını oluşturan ve holdingleşen Semerkand Vakfı ile bir bağının kalmadığını açıkladı.
Muhammed Saki Elhüseyni, babası Abdülbaki Elhüseyni ölmeden aylar önce Serhendi Vakfı’nı kurmuş ve babasının ölümünden sonra yola bu vakıfla devam edeceğini açıklamıştı. Muhammed Saki Elhüseyni yaptığı son açıklamayla resmi olarak tüm bağlarının koptuğunu açıkladı.
Elhüseyni sosyal medyadan yaptığı açıklamada “Sevgili kardeşlerimiz, Serhendi Vakfı olarak aşağıdaki sivil toplum kuruluşlarıyla hiçbir bağımız kalmamıştır: Semerkand Vakfı, Tümsiad, Beşir Derneği, Gençkon” ifadelerini kullandı.
pic.twitter.com/KC2WAWJWIY
— Muhammed Sâqî Elhuseyni (@HasemiErol) July 24, 2023
Bu açıklamadan saatler sonra bir mesaj daha paylaşan Elhüseyni “Bir dava için yürüyorsan, davan Hakk’sa (c.c), davan seni ayakta tutar ve zafere götürür” dedi.
Asıl kavganın ekonomi yönetiminin başına kimin geçeceğinin kararlaştırılamaması ve küçük kardeşlerin ağabey Muhammet Saki Elhüseyni’nin otoritesini tanımamasının oluşturduğu öne sürülen bölünme cemaat içinde fikirsel ayrılıklara oturtuluyor.
Cemaat içerisinde Muaviye üzerinden bir tartışma yaşandığı ve Muhammed Saki Elhüseyni’nin Serhendi Vakfı’nı, Muaviye aleyhtarı konuşmalardan duyduğu rahatsızlık nedeniyle kurduğu öne sürülmüştü. (HABER MERKEZİ)
Menzil’de bir gün: Tarikat bölündü mü, yeni lider kim olacak?
Ahmet Mahmut Ünlü duyurdu: Menzil’de oğulların arasına Muaviye girdi
'Menzilciler, hayatını kaybeden Abdülbaki Erol ‘un giysilerini sergiledi’ iddiası’Menzilciler, hayatını kaybeden Abdülbaki Erol’un giysilerini sergiledi’ iddiası
Tövbe 4.0, şeyhler, müritler cumhuriyeti
⦿ https://www.gazeteduvar.com.tr/tovbe-40-seyhler-muritler-cumhuriyeti-makale-1628399
Kalpsiz dünyanın kalbi
⦿ https://www.gazeteduvar.com.tr/kalpsiz-dunyanin-kalbi-makale-1628736
Erdoğan’dan Menzil cemaati lideri Abdulbaki Erol için tam sayfa ilan
Menzil’de şeyh cenazesi: 40 yıldır gelirim, biz burada şarj oluruz
https://www.gazeteduvar.com.tr/menzil-seyhinin-olumunun-ardindan-cemaat-ikiye-bolundu-haber-1629921
=======================
Menzil Cemaati’nin yeni şeyhleri arasındaki kavga her geçen gün büyüyor. Cemaati birlikte yöneteceklerini açıklayan üç şeyhin çocukları da kavgaya dahil oldu. Cemaatin yeni şeyhlerinden Muhammet Fettah Elhüseyni’nin oğlu "Sofiler ile kofiler ayrılıyor. Fitne çıkmasın diyorum ama dayanamıyorum. Zoruma gidiyor, içim içimi yiyor” açıklamasını yaptı.
21 Temmuz 2023, 17:03 yayınlandı 21 Temmuz 2023, 17:20 güncellendi
Gavs olarak nitelendirilen Menzil Cemaati’nde Abdulbaki Erol’un ölümünün ardından cemaatin başına Abdulbaki Elhüseyni’nin büyük oğlu Muhammed Saki Elhüseyni’nin geçmesi bekleniyordu. Fakat yapılan açıklamada; Abdulbaki Elhüseyni’nin üç oğlu, Muhammed Saki, Muhammed Fettah ve Muhammed Mübarek’in cemaati birlikte yöneteceği belirtildi.
Muhammed Saki Elhüseyni, cemaatin Semerkand Vakfı’ndan ayrılıp Serhendi isimli bir vakıf kurduğu ve yeni yayınevi ve televizyon kanalı kuracağı açıklandı.
Birgün gazetesinden İsmail Arı’nın haberine göre; Menzil cemaatindeki taht kavgasına “şeyhlerin” çocukları da dahil oldu. Menzil’in yeni şeylerinden Muhammed Fettah Elhüseyni’nin oğlu Muhammed Nafi Elhüseyni, cemaat mensuplarına yönelik yaptığı açıklamada, şu ifadeleri kullandı:
“Gavsımızın vefatının üzerinden daha bir hafta geçmedi. İntisap ettikleri mürşidlerini paylaşıyorlar, profil fotoğrafı yapıyorlar, methiyeler düzüyorlar. Hangisi olursa olsun, biri babam ikisi amcam. Hepsi kendine makam hazırlıyor akıllarında. Sofiler ile kofiler ayrılıyor. Siz onlardan olmayın… Böyle yüce bir gavsı unutup tarikat adabı gereği 3-5 gün önce intisap ettiği mürşidlere bu denli aşık olamaz hiçbir kalp. Aşık oldum diyorsa yalan söylüyor, hainlik ediyor vallahi de billahi de. Konuşmayayım, fitne çıkmasın diyorum ama dayanamıyorum. Zoruma gidiyor, içim içimi yiyor. Sizin sevginiz de sizinle beraber yerin dibine batsın…”
Öte yandan ölen şeyhin büyük oğlu Muhammed Saki Elhüseyni Menzil’deki camideki müritleri tarafından karşılanma anı ilginç görüntülere sahne oldu. Cezbeye gelen müritlerin çıkardıkları sesler dikkat çekti.
⦿ https://www.dailymotion.com/embed/video/x8morb4
https://www.veryansintv.com/menzilde-yeni-kavga-sofiler-kofiler-2/
=======================
26 Temmuz 2023
Türkiye bu yönetimi hak etti!
Merkez Bankası kredi kartı nakit kullanımlarına ve kredili mevduat hesaplarına uygulanan aylık azami faiz oranını artırma kararı aldı.
İşin aslına bakarsak vatandaş için kötü oldu ancak ekonomik anlamda doğru olan yapıldı. Anlamı, paranı harcama, talep enflasyonu yaratma, krediden uzak dur mümkün olduğunca…
★★★
Nitekim seçim öncesi aynı yol izlenmişti. Tepki çok büyük olunca geri çekilmişti. Şimdi korkacak ne var ki? Kim tepki gösterecek sahi? Muhalefet mi? Güldürmeyin beni…
Muhalefet denen güruhun ülke ile hiçbir alakası yok. Tek dertleri kendi gelecekleri… Hele ana muhalefetin lideri… Kafayı fena yemiş, orası çok belli…
★★★
Seçim biteli iki ay olmuş, “Gelsin şimdi seçim yapsınlar. Koysunlar sandığı, boylarının ölçüsünü alsınlar. Niye yapmıyorlar?” falan diyor…
Muhtemelen sonraki seçimin beş yıl sonra olduğunu kimse ona söylemiyor. Erken teşhis önemli diyeceğim ama geç kalındı galiba… Yazık valla…
★★★
Meydanı boş bulunca, muhalefet meşgul çalınca yaparlar akıllarında ne varsa… Diğer yandan ülkeyi yönetenleri sadece 2 ay önce bu halk seçmedi mi? Böyle olacağı belli değil miydi? Bunların sebep değil sonuç olduğunu göremedi mi?
Vergiler yeni zamlandı, faizler yeni arttı. Yani yapılan düzenlemelerin esas etkisini tam olarak hisseden olmadı. Gerçekten bunlar iyi günlerimiz bekleyin yaz sonrasını…
★★★
Yine de merak etmesinler yerel seçimler öncesi fazla üzmezler milleti… Parasal daralma ile durgunluğa, batık şirketlere ve ağır işsizliğe izin verileceğine inanmayacağımıza göre geçici bir heves sanki…
Pahalıkta sorumlu yönetim değil, marketler… Gıdada fiyatlarında sorumlu yönetim değil, çiftçiler… Otomobillerde sorumlu yönetim değil, galeriler… Kredilerde sorumlu yönetim değil, bankalar… Bu böyle uzar…
★★★
İşin enteresan tarafı yine aynı açıklamalar… Merkez Bankası’nın hedefi yüzde 5’te takıldı kaldı. “Fiyat istikrarının kalıcı olarak tesis edilmesi amacıyla enflasyon hedeflemesi uygulamasına devam edilecek” deniliyor. Yani bu uygulanmış hali…
Türkiye kredi ile büyüyen, ekonomisi döviz girişine bağımlı bir ülke… Bu bağımlılık çok canlar yakacak. Lakin birçok şirket için geç kalındı, ne yapsanız çoğu batacak! Kimsenin elinde sihirli değnek yok! Bu süreç illa yaşanacak.
★★★
Esasında kendimize gelmemiz dönüp halimize bir bakmamız gerekiyor. Yapılan yanlışlara, yolsuzluklara kimsenin gıkı çıkmıyor. Sesini çıkartan ceza alıyor. Onu da kimse savunmuyor.
AKP'ye oy veren çiftçi, ben size oy verdim diye devlet kapısına gidip torpil istiyor. Rüşvet ile iş görmek normalleşiyor. Haliyle önce sistem sonra ekonomi çöküyor. Vergi ve faiz artışları gayet normal… Önce daha iyisini hak etmek gerekiyor.
https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/murat-muratoglu/turkiye-bu-yonetimi-hak-etti-7754239/
=======================
Cumhurbaşkanlığı, Muhafız Alayı‘na bağlı unsurların ‘cumhuriyet karşıtı bir ayaklanma’ başlattığını ancak ordunun bunu desteklemediğini duyurdu.
26 Temmuz Çarşamba 2023
DUVAR - Nijer ‘de Cumhurbaşkanı Mohamed Bazoum’ un ayaklanma başlattığı belirtilen Muhafız Alayı’na bağlı unsurlar tarafından alıkonulduğu bildirildi. Cumhurbaşkanlığı’nın açıklamasında, muhafızların ‘cumhuriyet karşıtı bir ayaklanma’ başlattığı ve Bazoum’un sağlık durumunun iyi olduğu belirtildi. Ordunun ayaklanmayı desteklemediğini duyuran Cumhurbaşkanlığı’nın açıklamasında,"Akılları başlarına gelmezse ordu saldırmaya hazır" denildi.
Ayaklanmanın arkasında yaklaşık 10 yıldır Cumhurbaşkanı Muhafız Alayı komutanı olarak görev yapan General Omar Tchiani’nin olduğu belirtiliyor. Bazoum’un son günlerde, bir önceki Cumhurbaşkanı Mahamadou Issoufou döneminde de aynı görevde bulunan Tchiani’yi görevden almak istediği iddia ediliyor.
Fransa’dan bağımsızlığını 1960’da alan Nijer’de bugüne kadar 4 darbe ve sayısız darbe girişimi yaşandı. Ülkede en son darbe 2010’da Mamadou Tandja’nın devrilmesiyle kayda geçti. Mohamed Bazoum Şubat 2021’de seçilmiş ve ülkede ilk kez demokratik yollarla seçilmiş cumhurbaşkanı, görevini, yine demokratik yollarla seçilmiş halefine bırakmıştı.
Bazoum henüz yemin edemeden 31 Mart 2021’de bir ayaklanma yaşamış ve kısa sürede bastırılmıştı. Bir ziyaret için Türkiye’de bulunan Bazoum, Mart 2022’de de bir darbe girişimi atlatmış ve hemen ülkesine dönmüştü. Nijer, Sahel bölgesinde Mali ve Burkina Faso’da askeri yönetimlerin başa gelmesinden sonra Batılı güçlerin bölgedeki tek müttefiki olarak değerlendiriliyordu. Komşusu Mali ve Burkina Faso Rusya ile yakınlaşırken Nijer, Wagner ile işbirliğine karşı çıkıyordu. (DIŞ HABERLER)
https://www.gazeteduvar.com.tr/nijerde-ayaklanma-cumhurbaskani-bazoum-alikonuldu-haber-1630043
=======================
2020’den bu yana Mali, Çad, Gine ve Burkina Faso’da yaşanan askeri darbelere bir yenisi Nijer’de eklendi. Nijer, Sahel bölgesinde Fransa’nın en sıkı müttefikiydi. El Kaide bağlantılı grupların faaliyetlerine karşı 2013’te Serval Operasyonu’nu başlatan Fransa, 2014’te ise askerlerini Moritanya, Çad, Nijer, Burkina Faso’ya konuşlandırarak Barkhane Operasyonu’nu başlatmıştı. Ancak bu ülkelerdeki güvenlik sorunlarını çözemeyerek tek tek çekilen Fransız askerleri geçen sene Nijer’e konuşlanmıştı. Nijer’de ABD’nin de askeri üssü var. Nijer’deki darbeye destek verenler ise sokaklara Rus bayraklarıyla çıktılar. Çünkü Rusya bölgedeki ülkelere terörle mücadelede paralı askerleriyle destek veriyor. Wagner’in halihazırda Orta Afrika Cumhuriyeti, Mali, Sudan, Mozambik ve Madagaskar’da eğitim ve koruma faaliyetleri bulunuyor. Nijer darbesinin olduğu günlerde 17 Afrika lideri de Rusya’da Putin’le zirvede buluşmuştu.
Serbestiyet
28 Temmuz 2023
Nijer’de 2021 seçimlerini kazanan Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum, kendilerine “Vatanı Koruma Ulusal Konseyi (CNSP)” adını veren bir grup asker tarafından 26 Temmuz’da darbe sonucu devrildi.
Darbenin arkasında yaklaşık 10 yıldır Cumhurbaşkanı Muhafız Alayı komutanı olarak görev yapan General Omar Tchiani’nin olduğu ortaya çıktı.
Nijer ordusu, güvenlik güçlerinin farklı unsurları arasında kan dökülmesinin önüne geçmek, Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum ve ailesini korumak için darbe bildirisini desteklemeye karar verdiklerini duyurdu.
Batı Afrika’da terör nedeniyle binlerce kişi can verdi
Batı Afrika ülkelerinde siyasi istikrarsızlık, kıta dışı aktörlerin güç rekabeti, bölge rejimlerinin zayıflaması ve Libya’da Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesi güvenlik açığını derinleştirdi.
Uyuşturucu, silah ve akaryakıt kaçakçılığı gibi yasa dışı yollardan yüksek gelirler elde eden silahlı örgütlere karşı devletler, darbe ve iç karışıklık gibi nedenlerle ordularına yeterli bütçe ve ekipman sağlayamıyor. Terör örgütü El Kaide ve DEAŞ bağlantılı gruplar, Çad Gölü Havzası, Nijerya, Mali, Nijer ve Burkina Faso’nun ortak sınır hattında yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği saldırılar düzenliyor.
Nijerya, Nijer, Mali ve Burkina Faso başta, bölgedeki 15 ülkede terör saldırılarının artması nedeniyle ocak ile haziran ayları arasında yaklaşık 4 bin 600 kişi hayatını kaybetti.
Batı Afrika’da yılın ilk 6 ayında 1800 terör saldırısı düzenlendi, yaklaşık 7 milyon kişi evini terk etmek zorunda kaldı.
Geçmişte sömürge güçlerinin rekabet merkezi Afrika kıtası, bugün özelikle Rusya, Fransa ve ABD gibi küresel aktörlerin güç mücadelesine sahne olmaya devam ediyor.
Eski sömürgelerinde hakimiyetini sürdürmeye çalışan Fransa, diğer ülkelerin Afrika’da artan varlığından rahatsız olan ABD ve askeri ilişkilerle kıtada hakimiyetini derinleştirmeye çalışan Rusya bu rekabette öne çıkan ülkeler arasında yer alıyor.
Rusya, ham madde kaynakları ve enerji üretimi ile altyapı projelerine hakim olmaya çalışıyor. Bu adımlarıyla Rusya, Afrika’nın toplam silah ithalatının yüzde 35’ini karşılıyor.
Kıtanın eski sömürge güçlerinden ve halen farklı alanlarda Afrika’da nüfuz sahibi olan Fransa ise Rusya’nın Afrika’daki adımlarından rahatsızlığını belli eden ülkelerin başında geliyor.
Öyle ki France24 televizyonu, Afrika-Rusya Zirvesi öncesi Rusya’nın Afrika’da desteklediği kişileri konu aldığı yayınında Rusların Pan-Afrikanizm üzerinden Fransa karşıtlığını körüklediğini öne sürdü.
Nijer’deki darbenin ardından darbeyi destekleyen grupların sokaklarda Rus bayrakları sallaması ve Rusya’ya destek sloganları atması Fransa’nın şüphelerini doğruluyor.
Büyük bir rastlantı eseri Nijer’de darbe olurken, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de St Petersburg’da Afrikalı liderleri ağırlıyordu.
Ama 2019’da aynı konferansına 43 Afrika ülkesi devlet başkanı katılırken, bu yıl sayı 17’de kaldı.
Kremlin, ABD ve Avrupalı ülkeleri zirveye katılmamaları için Afrika ülkelerine “eşi benzeri görülmemiş bir baskı” uygulamakla suçladı.
Ukrayna tahıl anlaşmasından çekilen Putin, zirvede Afrika ülkelerine ücretsiz tahıl göndermeyi teklif etti.
Birçok Afrika ülkesi tahıl ithalatı için büyük ölçüde Rusya ve Ukrayna’ya bağımlı. BM verilerine göre Somali ve Eritre’nin ihtiyaç duyduğu buğdayın %90-100’ü bu iki ülkeden geliyor.
Tahıl dışında Afrika ülkelerinin Rusya’dan beklentisi de Wagner paralı askerleri.
Wagner’in kurucusu ve şefi Yevgeny Prigozhin de isyandan sonra ilk kez Rusya’da zirve sırasında görüldü.
Wagner’in halihazırda Orta Afrika Cumhuriyeti, Mali, Sudan, Mozambik ve Madagaskar’da eğitim ve koruma faaliyetleri bulunuyor.
Mali’de siyasi istikrarsızlık ve El Kaide bağlantılı grupların faaliyetlerine karşı 2013’te Serval Operasyonu’nu başlatan Fransa, 2014’te ise askerlerini Moritanya, Çad, Nijer, Burkina Faso’ya konuşlandırarak Barkhane Operasyonu’nu başlatmıştı. Ancak bu ülkelerdeki güvenlik sorunlarını çözemeyerek tek tek çekilen Fransız askerleri geçen sene Nijer’e konuşlanmıştı.
Fransız askerlerinin çekildiği son kale Nijer de düştü.
Kıtadaki en fazla askeri üsse sahip ülkelerden biri olan ABD’nin Kenya, Nijer, Burkina Faso, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti (OAC), Cibuti, Çad, Somali ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti (KDC) gibi ülkelerde kalıcı ve geçici askeri üsleri bulunuyor.
Afrika’daki askeri varlığını 2007’de kurulan ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) bünyesinde birleştiren ABD’nin, Afrika’daki 54 ülkenin 50’sinde askeri personeli bulunuyor.
Afrika ülkeleriyle Soğuk Savaş döneminden beri ilişkilerini geliştiren Çin ise Afrika ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini derinleştiriyor.
Enerji güvenliği için bölge ülkeleriyle işbirliği yapan ve ürettiği ürünler için Afrika’da pazar oluşturmayı amaçlayan Çin, Afrika ülkelerindeki güvenlikle ilgili problemlerden uzak duran bir politika yürütüyor.
Afrika’da ABD’den sonra en fazla askeri üsse sahip ülke ise Fransa.
Fransa’nın Cibuti, Çad, Gabon, Fildişi Sahili, Nijer ve Senegal’de askeri üssü bulunuyor.
İngiltere’nin Kenya’da ve Almanya’nın da Nijer’de askeri üssü mevcut.
İtalya, Japonya, Çin, Suudi Arabistan’ın Cibuti’de, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Somaliland’da askeri üsleri bulunuyor. Hindistan’ın ise Seyşeller’deki askeri üssü dikkati çekiyor.
Rusya’nın kıtada askeri üssü bulunmazken, 6 ülkede üs kurmayı planladığı ileri sürülüyor.
Kıta’daki diğer darbeler…
Mali’de cunta lideri 2 kez darbe yaptı
Mali’de bir grup asker 18 Ağustos 2020’de ayaklanarak eski Cumhurbaşkanı İbrahim Boubacar Keita’yı devirip yönetimi ele geçirdi. Keita’nın istifasından sonra 25 Eylül’de geçiş sürecinin Cumhurbaşkanı Bah N’Daw ve yardımcısı, cunta lideri Assimi Goita yemin ederek göreve başladı.
24 Mayıs 2021’de ordu, kabine değişikliğini gerekçe göstererek tekrar yönetime el koydu ve Geçiş Konseyi Başkanı Bah N’daw ve Başbakan Moctar Ouane’yi gözaltına aldı. Darbenin arkasındaki Assimi Goita, 7 Haziran 2021’de yemin ederek resmen cumhurbaşkanlığı görevine başladı.
Tepkilere rağmen hükümet, anayasal yönetime geçiş için cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Şubat 2024’te yapılacağını duyurdu.
Çad’da eski cumhurbaşkanının oğlu yönetime el koydu
Cephe hattında çıkan çatışmada yaralanan Cumhurbaşkanı İdris Debi İtno’nun hayatını kaybetmesi sonrası oğlu Muhammed İdris Debi İtno, 20 Nisan 2021’de ülke yönetimine el koydu.
Askeri Geçiş Konseyi (AGK) Başkanı General Muhammed İdris Debi İtno 2022’de, seçimlere kadar sürecek 2 yıllık yeni geçiş dönemi için cumhurbaşkanlığına getirildi.
İtno’nun geçici cumhurbaşkanı seçilmesi muhalefetin tepkisine neden oldu.
Gine’de Conde dönemi son buldu
Mali’nin komşusu Gine’de devrik lider Alpha Conde’nin anayasayı değiştirerek 3’üncü dönem de cumhurbaşkanı adayı olması ülkede darbeye giden sürecin başlangıcı oldu.
82 yaşındaki Conde 2020’de 3’üncü kez seçilerek başa gelmeyi başarsa da iktidarı hayal ettiği gibi olmadı ve 2018’de oluşturduğu elit timin başına bizzat getirdiği Yarbay Mamady Doumbouya tarafından 2021’de devrildi.
Terör olaylarının artışa geçmesinin ardından Ocak 2022’de Yarbay Paul-Henri Sandaogo Damiba’nın yönetime el koyduğu ülke, tüm yaptırımlara rağmen cuntayı sürdürdü.
Burkina Faso’da darbeciler darbeyle indirildi
Terör olaylarının artışa geçmesinin ardından Ocak 2022’de Yarbay Paul-Henri Sandaogo Damiba’nın yönetime el koyduğu ülke, tüm yaptırımlara rağmen cuntayı sürdürdü.
Sık sık ülkedeki güvenlik sorununu çözememekle suçlanan Damiba, 30 Eylül 2022’de Yüzbaşı İbrahim Traore ve destekçileri tarafından düşürüldü.
Komşu ülke Mali’deki El Kaide ve DEAŞ bağlantılı terörist grupların, 2015’ten bu yana ülkenin kuzeyinde ve doğusunda yaptığı saldırılar, ülkeyi darbeye götüren sürecin omurgasını oluşturdu.
Gine Bissau’da darbe girişimi
Gine Bissau’nun başkenti Bissau’da 1 Şubat 2022’de Cumhurbaşkanı Umaro Sissoco Embalo’nun kabine toplantısı esnasında darbe girişimi yaşandı.
Cumhurbaşkanı Umaro Sissoco Embalo, olayın ardında uyuşturucu çetelerinin yer aldığını belirterek “Amaçları darbe yaparak beni, Başbakanı ve tüm kabineyi öldürmekti.” ifadesini kullandı. (AA- Le Monde- ABC)
=======================
21 Temmuz 2023
Okul üniformanız bile bazılarını tahrik etmek için yeterli ama suçlu sizsiniz, sebebini sormayın ben de bilmiyorum.
Maltepe Fen Lisesi
İstanbul
Merhaba, ben Nisa. 15 yaşında bir lise öğrencisiyim. Bu yazıda 21. yüzyılda kadınların yaşamları boyunca karşılaşmak zorunda kaldığı ilkel uygulamalardan bahsedeceğim.
Cinsiyet rolleri olarak adlandırılan kalıplardan dolayı günümüzde hâlâ kadın-erkek fark etmeden çoğu birey, toplum tarafından bastırılarak “normalleştiriliyor.” Ancak ben bugün deneyimlerim sebebi kadınların gündelik yaşamına odaklanan bir yazı yazacağım.
Bir genç kadın olarak güç bela aldığınız eğitimle üniversite okumak tek kurtuluş şansınız. İş hayatınızda cinsiyetiniz sebebiyle aldığınız para adil olmasa da en azından size ait ve kimseye bağlı olmamanızın kanıtı.
Ardından tabi ilk regliniz var. Bazı yerlerde hâlâ ilk reglilerinde kanser olduğunu düşünecek kadar konu hakkında bilgi sahibi olmayıp o şokun üstüne bir de gelenek olduğu için tokat yiyenler var. Pedi yaşamsal ihtiyaç olarak saymayan bir sağlık bakanlığımız, utanılacak bir şey olduğu için pedi gazete kâğıdında satan bakkallarımız var. Bu duruma hasta olmak diyenler var ki regl sağlıklı olduğunuzun bir kanıtı.
Günümüzde 5 yaşındaki kızını başka 5 yaşındaki erkeklerin yanında okutmak istemeyenler var. Akıllarından ne geçiyor düşünmek istemiyorum ama bu insanların, öldürülen kadınlara "O da, o saatte kuyruk sallamış." diyenlerden ya da cansız bedenlerin üzerindeki eteğin boyunu ölçenlerden farklı olduklarını düşünmüyorum.
Biliyorsunuz kadın olmak demek, belli zihniyetler için ahlaksız olmak demek ki bunu söyleyenlerin önüne seçmen mikrofon verdi. O yüzden etekli, çarşaflı, kapalı, açık fark etmez hepimiz ahlaksız (!) varlıklarız.
Ve merak etmeyin taciz edilmek için etek giymenize gerek yok. Okul üniformanız bile bazılarını tahrik etmek için yeterli ama suçlu sizsiniz, sebebini sormayın ben de bilmiyorum.
Normal olan 10 yaşından itibaren yeme bozukluğuna sahip kız çocukları değil. Normal olan kızlık zarı dikme ameliyatları değil. Normal olan sırf kadın olduğun için düşük ücret almak değil. Normal olan ifadenin yarım olması değil. Normal olan okul sıralarından, parklardan alınıp gelinliğe girmek, sürekli birilerine hesap vermek değil. Normal olan kendine özgürce bir hayat kurmak, eşit şartlarda çalışmak, maaşının aşağıdakine göre değil yaptığın işe göre yatması ve bir gün sapkının biri gelirde seni otelin birinden aşağı atarsa babasının kim olduğuna bakılmaması. Umarım gelecekte 15 yaşındaki kızlar bunları bilmek zorunda kalmaz.
https://www.evrensel.net/haber/495184/aldatildik-dunya-boyle-degil
=======================
Uyumakta zorlanıyor musunuz? Aklınıza sürekli kötü düşünceler mi geliyor? Dünyanın en rahatlatıcı şarkısı şayesinde bunlardan kurtulacaksınız
Öykü Demirağ Öykü Demirağ
26 Temmuz 2023
Müzik
Müzikolog Nolan Gasser’e göre, beynimiz müziğe karşılık verecek şekilde programlanmış. Spor yaparken dinlediğimiz hızlı şarkılar ya da evde yalnızken açtığımız arabesk parçalar… Durum ne olursa olsun müzik beynimizin en derin seviyelerine dokunuyor. Şarkılar zihnimiz ve duygularımız gibi, vücudumuzun fizyolojik tepkilerini de etkiliyor. Bu konuda yapılan araştırmalara göre vücudumuz en çok, tempoda veya ses seviyesinde ani değişiklikler olmayan, dakikada yaklaşık 60 vuruşlu şarkıları dinlerken rahatlıyor. Bu durumun nedeni aslında çok basit: uykuya elverişli sağlıklı kalp atış hızımız dakikada 60 vuruşlu şarkılarla senkronize oluyor. Kalp atış hızımız sakinleşirken, vücudumuzun doğal gevşeme tepkisi olan parasempatik sinir sisteminde de değişiklikler meydana geliyor. Nefes alışımız yavaşlarken kan basıncı düşüyor. Sakinleşen sinir sistemi ile stres hormonu kortizol üretimini azaltıyor, mutluluk hormonu dopamin seviyeleri yükseliyor, serotonin ve oksitosin gibi uyku dostu hormonlar salınıyor. Düşünmesi bile rahatlatıyor! Peki var olan en rahatlatıcı şarkı hangisi ve neden? Bu yazımızda dünyanın en rahatlatıcı şarkılarına bir göz atacağız.
Daha derin bir rahatlama için bu kokulara da bakabilirsiniz
Enerjinizi Yükseltin! Ruh Halinize İyi Gelecek 7 Koku
Müzik zihninizi ve bedeninizi nasıl etkiler?
şarkıları
Yukarıda belirtildiği gibi, müziğin zihin ve bedenimiz üzerinde derin bir etkisi var. Bu yüzden de rahatlamak için oldukça güçlü bir araç. İşte müzik, zihnimizi ve bedenimizi şu şekillerde etkiliyor:
Stresi azaltır: Müzik, fizyolojik tepkileri tetikleyerek stres düzeylerini azaltabilir. Kalp atış hızını yavaşlatabilir, kan basıncını düşürebilir ve kortizol gibi stres hormonlarının üretimini azaltabilir.
Duygusal tepkiler ortaya çıkarır: Müzik, duyguları uyandırma ve kalbimizin en derinlerine dokunma gücüne sahiptir. Sakinleştirici ve yatıştırıcı melodileri dinlemek, kaygı ve gerilimi hafifletmeye yardımcı olur.
Odaklanmayı teşvik eder: Müzik dinlemek, dikkatimizi kötü düşüncelerden uzaklaştırır. Odak noktamızı, olması gereken yere yeniden yönlendirir ve zihnimizin netleşmesine yardımcı olur.
Gevşeme tepkisini harekete geçirir: Rahatlatıcı müzikler dinlemek vücudumuzun gevşeme tepkisini uyarabilir. Sakinlik durumunu teşvik eder, kas gerginliğini azaltır ve genel bir rahatlama hissi uyandırır.
Meditasyonu destekler: Fark ettiniz mi bilmiyoruz ama müzik, meditasyon uygulamalarının vazgeçilmez bir parçası. Çünkü nazik ve yatıştırıcı melodiler, sakin ve meditatif bir atmosfer yaratarak zihni sakinleştirmeye, kişisel farkındalığı artırmaya ve bir rahatlama durumunu teşvik etmeye yardımcı oluyor.
Çağrışımsal hafızayı destekler: Bazı şarkılar, olumlu anıları veya rahatlık hissini geri getiren kişisel veya nostaljik çağrışımlar yaratabilir. Bu anıları hatırlamak, zihin ve beden üzerinde yatıştırıcı bir etkiye sahip olabilir.
Şarkıları rahatlatıcı yapan nedir?
şarkıları
Bir şarkının rahatlatıcı olmasının çeşitli nedenleri var. İşte genellikle rahatlatıcı bir şarkıyı karakterize eden temel unsurlar
Tempo: Rahatlatıcı şarkıların tempoları genellikle daha yavaş oluyor. Böylece kalp atış hızımızı, nefesimizi ve genel fizyolojik tepkilerimizi yavaşlatarak bir sakinlik ve rahatlama duygusu uyandırıyor.
Melodi: Rahatlatıcı şarkılar genellikle basit ve yatıştırıcı melodiler içerir. Bu melodiler yumuşak, pürüzsüz ve ilginç bir şekilde tahmin edilebilir olma eğiliminde. Böylece dinleyiciler müzikal kalıpları kolayca takip edip rahatlayabiliyorlar.
Uyum: Rahatlatıcı şarkılardaki uyum genellikle karmaşık değil, ama armonik olarak kararlıdır.
Enstrümantasyon: Enstrümanların seçimi ve tınıları, bir şarkının rahatlatıcı kalitesini önemli ölçüde etkileyebilir. Akustik gitar, piyano, yaylılar veya ortam elektronik sesleri gibi yumuşak ve nazik enstrümantasyon, rahatlatıcı müziklerde yaygın olarak kullanılır.
Ritim: Rahatlatıcı şarkılar genellikle karmaşık veya ağır vurmalı unsurlar olmadan sabit ve düzenli bir ritme sahiptir. Nazik ve tutarlı bir ritim, yatıştırıcı bir his oluşturmaya yardımcı olabilir.
Ambiyans ve atmosfer: Bir şarkının genel ambiyansı ve atmosferi, rahatlatıcı bir deneyim yaratmada çok önemli bir rol oynar. Yumuşak yankılanma, ferahlık ve ortam sesleri sakinlik ve rahatlama hissini artırabilir.
En rahatlatıcı şarkı hangisi?
şarkıları
Elbette müzik, kişisel bir şey. Ancak Mindlab International’da çalışan uzmanlara göre dünyanın en rahatlatıcı şarkısı Marconi Union grubunun “Weightless” isimli şarkısı. Şarkının en yüksek düzeyde rahatlama sağladığından emin olmak için, ses terapistleriyle işbirliği yapılmış. Araştırmacılar, “Weightless”ın 8 dakikalık versiyonunu dinlemenin stres ve kaygı düzeylerini yüzde 65 oranında azalttığını ve “bugüne kadar test edilen diğer tüm müziklerden daha çok rahatlattığını” ortaya çıkardı. Bu şarkı o kadar etkili ki dinlerken araba kullanmamanız öneriliyor. O halde şimdi dünyanın en rahatlatıcı şarkıları nelermiş bir göz atalım.
Stresli anlarınızda imdadınıza koşacak en rahatlatıcı 20 şarkı
Bununla birlikte, rahatlatıcı tek şarkı “Weightless” değil. Enya’dan Coldplay’e, Brian Eno’dan Ed Sheeran’a kadar rahatlamayı teşvik eden birçok sanatçının şarkısı var. İşte bunlardan 20 tanesi:
1. Weightless- Marconi Union
2. Clair de Lune- Claude Debussy
3. Spiegel im Spiegel- Arvo Pärt
4. Gymnopédie No. 1- Erik Satie
5. Watermark- Enya
6. Adagio for Strings- Samuel Barber
7. Moonlight Sonata- Ludwig van Beethoven
8. Ave Maria- Franz Schubert
9. Stairway to Heaven- Led Zeppelin
10. Canon in D- Johann Pachelbel
11. Imagine- John Lennon
12. Hallelujah- Leonard Cohen
13. Fields of Gold- Sting
14. The Sound of Silence- Simon & Garfunkel
15. What a Wonderful World- Louis Armstrong
16. Yesterday- The Beatles
17. Time After Time- Cyndi Lauper
18. Hotel California- Eagles
19. Blackbird- The Beatles
20. Over the Rainbow- Israel Kamakawiwo’ole
Dünyanın en rahatlatıcı şarkıları listemizin sonuna geldik. Bu içeriğimiz de ilginizi çekebilir:
https://listelist.com/dunyanin-en-rahatlatici-muzikleri/
=======================
18 Temmuz 2023
“Şeyhlik, şıhlık kavramı, 5000 yıl önceki totemizm kavramının insana dönüşmüş halidir. Bu toplumda şeyh, şıh çok, fakat tek filozofumuz yok! O nedenle olguyu okuyamıyoruz.”
“Biyolojik yönden aklı bozuk insanların evliyadır diye peşlerinden koşup, “Benim hâlim ne olacak?”diye soranlarımız var!”
“Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz! Fakat onlar kendi insanlarını sömürmüyorlar. Biz ise dışarda değil, içerde sömürgeciyiz. Kendi insanımızı sömürüyoruz. Buna “ ekonomik ensest ilişki”deniyor. Bana göre en büyük vatan hainliği budur.”
“Bu ülkede en çok satılan, en çok satın alınan fakat hiç kullanılmayan tek şey dindir. Bunu satın alan halk problemlidir! Halkın zihin yapısı problemlidir! Bu problemlerin faturasını millet olarak birlikte ödüyoruz”(Prof. Dr. Niyazi Kahveci – İlahiyatçı, yazar, araştırmacı)
Hiçbir yerde “Ben, Cumhuriyetin yıkılması ve şer’i hukuka geçilmesi için çalışıyorum” diye mertçe ve açıkça konuşan bir dinci siyasetçi göremezsiniz. Bunların hepsi sinsi, art niyetli, korkak, sapık kişilerdir. Bunları tanımak için bazı ayıraçlar vardır! Turnusol kâğıdı gibi… 28 Şubat Kararları bunlardan biridir!
Laikliğin olmadığı yerde cumhuriyet, demokrasi, halkın egemenliği olmaz; teokrasi, din devleti, ruhban sınıfının egemenliği olur. AKP 21 yıllık karşıdevrim sürecinde, laiklik ilkesini fiilen ortadan kaldırarak anayasayı ihlal etmiştir, anayasal düzeni yıkarak sivil darbe yapmıştır, Cumhuriyeti yıkarak teokrasiyi kurma sürecine girmiştir.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da seçimden önce Nurcuları ziyaret ederek, Atatürk’e deccal diyen Said Nursi’nin kitabının Diyanet tarafından basıldığını duyurdu. Menzil’le ilişkisi bilinen Beşir Derneği’ne ise Erdoğan tarafından seçimden önce “Devlet Üstün Fedakârlık Madalyası” verildi.
Bu arada ilginç bir açıklama gündeme düştü;
CHP Milletvekili Bülent Kuşoğlu şöyle diyordu; “Şu anda toplumu kültür ve inanç konusunda besleyecek bu damardan yoksunuz. Bu tür kurumlara ihtiyaç var, yeniden kurulması için gerekli hazırlıkların yapılması gerekir. Tekke ve zaviyeler, çağdaş kurumlar olarak tekrar benimsetilmeli. ‘Bunlar irtica yuvaları!’ Yok öyle bir şey. Tam tersine kültür yuvaları.”
Geçmişte Kılıçdaroğlu’nun İRTİCA TEHLİKESİ olmadığını söylemesinden sonra bir CHP milletvekilinden böyle bir açıklama gelmesi CHP’nin kuruluş ilkelerinden ve laiklikten uzaklaştığını açıkça gösteriyordu… Kuşoğlu açık açık yasaklanmış olan tekke ve zaviyelere, tarikat ve cemaatlere göz kırpıyordu.
İlahiyatçı Prof. Dr. İbrahim Maraş bu duruma tepki gösterdi. Maraş, “Türkiye nasıl dışarıdan kıskaca alınmaya çalışılıyorsa, içeriden de miadını yüzlerce yıl önce doldurmuş, medreseli zihniyetin kuşatması altına alınmaya çalışılıyor” dedi. “Türkiye, merdivenaltı medreseler yoluyla selefileştiriliyor. Türkiye’de ciddi bir ilahiyat yüksek eğitimi var. Bütün okullarda seçmeli dersler ve zorunlu dersler var. Din eğitiminin yapılacağı yerler buralar. Ülkeyi yönetenlerin, ileride kendilerinin de toplumun bütünün de başına bela olabilecek bu sözde alternatif din eğitimine dur demesi gerekli. Çocuklar devletin okullarında okumak istiyor. Eğitimden anlamayan saçma sapan ellere onları teslim etmek ihanettir.”
İlahiyatçı ve felsefeci Prof. Dr. Şahin Filiz ise tarikat ve cemaatlerin uzantıları olan medreselerde kamuoyuna yansımayan ölüm, işkence ve baskıların olabileceğine işaret etti. Bu yapıların sadece yasadışı değil, aynı zamanda ahlak ve insanlık dışı olduğunu vurguladı. Filiz, “Mevcut iktidar, tarikat ve cemaatlerin bu yasadışı faaliyetlerine her türlü desteği veriyor. ‘Paralel İslam’ ve ‘paralel eğitim’ kurulmasının yolunu açıyor. Yasal kurumlara karşı yasal ve ahlaki olmayan ‘paralel kurumlar’ ın teşkili, ‘paralel devlet’ yapılanmasına karşı göğsünü siper etmiş Türk ulusunun FETÖ ile mücadelesine karşı da en hafif deyimle saygısızlıktır” dedi.
İktidar, Mayıs 2023 seçimlerinden sonra anayasayı ve eğitimi din kurallarına göre değiştirmek için yeni yeni adımlar atıyor. Bir yandan başörtüsüyle ilgili anayasa değişikliğini TBMM’ye getirirken bir yandan da yaptığı protokollerle okullara imam, din adamları görevlendiriyor. Laik Cumhuriyetten, Öğretim Birliği’nden, demokratik düzenden daha çok uzaklaşıyor. Din ağırlıklı bir devlet yönetimine doğru koşuyor.
Bu süreç devam ederken gündeme düşen habere göre MEB ile Diyanet yeni bir protokol yaptıkları ortaya çıktı. İlköğretimde görev yapan öğretmenlerin dışlanarak ÇEDES isimli yeni bir proje ile eğitim diyanete teslim edildi.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile ortak yürüttüğü proje tartışma yarattı. Okullarda öğrencilere hem yaz aylarında hem de eğitim yılı boyunca spor, izcilik, matematik gibi derslerle birlikte imam ve vaizler tarafından “değerler eğitimi” de verilecek. 2021 yılında ortaokullarda uygulamaya başlanan ve bu yıl ilkokul ve liseler dahil tüm okulları kapsayan şekilde düzenlenen “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” adlı ÇEDES Projesi kapsamında okullarda “manevi danışmanlar” yer alacağı açıklandı.
AKP dönemine değin aralıksız sürdü. Sonra yapılan düzenlemelerle adım adım laiklikten, bilimsel eğitimden uzaklaşıldı. Özellikle 2012’de getirilen 4+4+4 düzenlemesiyle, eğitim yoğun bir biçimde dinselleştirildi. Milli Eğitim Bakanlığı’nı Diyanet İşleri Başkanlığı, tarikatlar sardı. Okulla caminin işlevi birbirine karıştırıldı. ( CUMHURİYET – Mustafa GAZALCI – 19 Haziran 2023
İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü, ‘Manevi danışmanlık’ projesi ile kentte her üç okuldan birine imam görevlendirildi. Okullar arasında İmam Hatip Liselerinin ve kadın vaizlerin de olması dikkat çekti.
İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü, ‘Manevi danışmanlık’ projesi ile İzmir’de 842 ilkokul, ortaokul ve liseye imam, müezzin, vaiz kuran kursu öğreticisi görevlendirmesi yapıldı. İl Müftülüğü ile yapılan bu uygulamayı değerlendiren Veli-Der İzmir Şube Başkanı Necati Kalafat ise yapılanın bir kadrolaşma çalışması olduğunu ve gericiliği eğitimin içerisine sokmak olduğunu söyledi.
İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile İzmir İl Müftülüğü arasında üç yıl önce imzalanan ‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi’ ile İzmir’de, müezzin, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve kuran kursu öğreticisi atanmaya başlandı. 2 bin 497 okulun bulunduğu İzmir’in 30 ilçesinde ilk olarak imam hatip mezunu 842 kişinin okula görevlendirme yapıldı. Atama yapılmayan diğer okulların tamamına ise 1 yıl içerisinde atama yapılacağı öğrenildi. 842 okul içerisinde İmam Hatip Lisesi ve Anadolu Liseleri bulunması dikkat çekerken okullara atananlar arasında kadın vaizlerde yer alıyor. (Cumhuriyet – 05.06.2023)
14 Mayıs seçimleriyle oluşan Meclis, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yıllık tarihindeki en milliyetçi ve İslami siyasi köklerden gelme anlamında, en muhafazakâr parlamentosu oldu.
Ele geçirdikleri modern devleti, Aydınlanma devrimleri ile birlikte ortadan kaldırarak sivil bir darbe ile İhvan modeline geçtiler, “dava” dedikleri şifreli mesajın, 100. yılında Atatürk Cumhuriyetinin tasfiyesinin resmileştirilmesi olduğunu netleştirdiler.
Kuruluşundan 80 yıl sonra ele geçirdikleri modern devleti, Aydınlanma devrimleri ile birlikte ortadan kaldırarak sivil bir darbe ile İhvan modeline geçtiler, “dava” dedikleri şifreli mesajın, 100. yılında Atatürk Cumhuriyetinin tasfiyesinin resmileştirilmesi olduğunu netleştirdiler. Her devrim belli aşamalardan geçerek vücut bulur. “Karşıdevrim” de herkesi uyutarak kimi aşamalardan geçti:
Yoksul halkın hazinesini talan ederek -ham hayal olan- şeriat devletinin öncü ideologlarına ve militanlarına devasa kaynak transferi sağladılar. Çankaya yerine Saray’da oturarak Atatürk’ü ve Cumhuriyeti hatırlattığı için Ulus’tan Çankaya’ya uzanan protokol yolunu iptal ettiler. Devlet tesislerine isimlerini vererek Kurtuluş Savaşı ve Atatürk karşıtlarını kutsadılar. Cumhuriyetin köklü kurumlarını ve bürokrasisini çökerterek koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni parti devletinden öte, aile devletine dönüştürdüler. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, iktidar destekli FETÖ kumpasları ile omurgasını kırdıktan sonra, okullarını, hastanelerini ve hiyerarşisini elinden alarak bu şanlı kurumu sıradan bir genel müdürlük haline getirdiler. TSK, hastanesi olmayan dünyanın tek ordusudur. Tarikatların ve dinci vakıfların kucağına bıraktıkları Türk milli eğitimini şeri eğitime dönüştürdüler.
Diyanet’in ihtiyacından fazla imam hatip liseleri açılması ile aslında neyin amaçlandığının bilincindeki aydın kesimin itirazları “Dinini bilenden ne zarar gelir” yaygarası ile bastırıldı ve bu iktidarla birlikte imam hatip ve ilahiyat furyası dalga dalga yayıldı. An itibarı ile bürokrasinin bütün köşeleri, başına getirildiği kurumla ilgisiz ilahiyatçı ve imam hatip kökenlilerin elinde. Bir bölümü Selefi/Vahhabi öğretisi ile yetiştirildikleri için Cumhuriyetin yıkılmasında ve devletin soyulmasında önemli roller üstleniyorlar. Saygın ve özgün meslekleri adına çok üzücüdür. (CUMHURİYET – Gani AŞIK – 21 Şubat 2023)
Naci Kaptan 18 Temmuz 2023
=======================
26/07/2023
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, “Süresiz nafaka ödemek gibi uygulama kabul edilebilir olamaz” dedi.
Göktaş, göreve geldikten sonra ilk kez Ankara’da gazetecilerle bir araya geldi.
Independet Türkçe’den Gökçen Tuncer’in aktardığına göre ‘süresiz nafaka konusu’ nu önemsediğini söyleyen Tuncer, şunları dedi:
“Bazı insanlar 1990’lı yıllarda evlenmiş. Süresiz nafaka ödemek gibi uygulama kabul edilebilir olamaz. Dolayısıyla bunu da ele almak ve buna da dikkat etmek lazım. Eğer bir mağduriyet oluşuyorsa üstesinden gelmek lazım.
Süresiz nafaka, adil bir durum değil. Bu durumun gerçekten önemli bir şekilde ele almaması lazım. Açıkça sormak istiyorum. Süresiz bir nafaka sizin için adil mi?”
Bozdağ taslak hazırlamıştı
Eski adalet bakanı Bekir Bozdağ, AKP’nin dönem dönem gündeme getirdiği ‘nafaka sorunu’ konusunda geçen yıl bir taslak hazırlamıştı.
Taslağa göre iki yıla kadar evli kalanlarda beş, beş ila 10 yıl süren evliliklerde 12 yıl nafaka ödenmesi planlanıyor. 15 yıldan fazla süren evliliklerde de evlilik süresine bakılacak. Nafaka bitiminde eşin maddi durumu incelenecek, süreye iki-üç yıl daha eklenebilecek.
Boşanma davalarında nafaka hakim tarafından belirleniyor. Uygulamada nafaka ödemesi ‘süresiz’ olabiliyor.
Nafakada ‘devlet destekli’ yeni formül
⦿ https://www.diken.com.tr/nafakada-devlet-destekli-yeni-formul/
Mahkemeden ‘süreli nafaka’ kararı
⦿ https://www.diken.com.tr/mahkemeden-sureli-nafaka-karari/
Adalet Bakanlığı’ndan nafaka süresini altı yılla kısıtlayan öneri
⦿ https://www.diken.com.tr/adalet-bakanligindan-nafaka-suresini-alti-yilla-kisitlayan-oneri/
https://www.diken.com.tr/nafakaya-sure-siniri-yeni-bakanin-da-gundeminde/
=======================
NASA, ekim ayında üzerinde değerli madenler bulunan 16 Pysche isimli göktaşına bir misyon gerçekleştirecek.
© CNN TÜRK
NASA, ekim ayında üzerinde değerli madenler bulunan 16 Pysche isimli göktaşına bir misyon gerçekleştirecek. Mars ve Jüpiter arasında konumlanan ve Güneş’in etrafında dönen göktaşının üzerinde 10 katrilyon dolarlık demir, nikel ve Altın olduğu tahmin ediliyor. Gezegenimize 4 milyar kilometre uzaklıktaki göktaşında bulunan madenlerin yapısını araştırmak ve Dünya’nın merkezindeki metallerle benzerliklerini saptamak amacıyla 5 Ekim’de gerçekleştirilecek fırlatmada SpaceX firmasının Falcon Heavy roketi kullanılacak. NASA, alçak irtifa uçuşları ile günlük emisyonları inceleyecek
https://www.msn.com/tr-tr/yasam/seyahat/nasa-altın-göktaşına-inecek/ar-AA1e9qD1
=======================
NASA, bu yılın ilerleyen günlerinde 16 Psyche isimli bir göktaşına çıkma planlarını duyurdu. Göktaşının çekirdeğinde altın, nikel ve demir gibi metallerin bulunduğu ve değerinin yaklaşık olarak 10 bin katrilyon dolar olduğu tahmin ediliyor.
NASA, dünya ekonomisinin 10 katı değerinde olabileceği iddia edilen ‘16 Psyche’ adındaki göktaşına çıkma planını açıkladı.
Kurum tarafından yapılan açıklamada, NASA ekipleri gelecek 100 gün içinde fırlatışı tamamlayarak göktaşına çıkabileceklerini duyurdu.
Açıklamada, 16 Psyche kod adı verilen göktaşının çekirdeğinde demir, nikel ve altın olduğu tahmin ediliyor.
Açıklamada, ‘Metal yoğunluğu yüksek olan göktaşının çekirdeğinde demir, nikel ve altın olduğu tahmin ediliyor’ denilirken bunun değerinin ise 10 katrilyon dolar olduğu açıklandı.
Bilim insanlarının bu göktaşı üzerinde inceleme yapmak istedikleri de belirtilirken, Mars ve Jüpiter arasında konumlanan ve Güneş’in uydusu olan 16 Psyche’nin değerinin küresel Dünya ekonomisinin 10 katı olduğu iddia edildi.
NASA, ABD'nin Florida eyaletinde bulunan Cape Canaveral üssündeki hazırlıklarını büyük ölçüde tamamladı. Devasa göktaşına gidecek olan roketin 5 Ekim’de fırlatılması planlanıyor.
NASA'dan ‘Kalkışa 100 günden az kalırken mühendis ve teknisyenlerden oluşan ekipler, 2.5 milyar millik yolculuk için zamanla mücadele ediyor. Bu göktaşı üzerinde yapılacak çalışmalar bize gezegenlerin nasıl oluştuğu ile ilgili bilgi verecek’ açıklaması yapıldı.
Öte yandan ekim ayında planlanan görev roketinin Ağustos 2029’da asteroide varması hedefleniyor.
https://www.msn.com/tr-tr/haber/other/nasa-duyurdu-çekirdeğinde-altın-nikel-ve-demir-var/ar-AA1e7fHP
=======================
NASA, dünya ekonomisinin 10 katı değerinde olabileceği iddia edilen ‘16 Psyche’ adındaki göktaşına çıkma planını açıkladı.
Kurum tarafından yapılan açıklamada, NASA ekipleri gelecek 100 gün içinde fırlatışı tamamlayarak göktaşına çıkabileceklerini duyurdu.
Açıklamada, 16 Psyche kod adı verilen göktaşının çekirdeğinde demir, nikel ve altın olduğu tahmin ediliyor.
Açıklamada, ‘Metal yoğunluğu yüksek olan göktaşının çekirdeğinde demir, nikel ve altın olduğu tahmin ediliyor’ denilirken bunun değerinin ise 10 katrilyon dolar olduğu açıklandı.
Bilim insanlarının bu göktaşı üzerinde inceleme yapmak istedikleri de belirtilirken, Mars ve Jüpiter arasında konumlanan ve Güneş’in uydusu olan 16 Psyche’nin değerinin küresel Dünya ekonomisinin 10 katı olduğu iddia edildi.
NASA, ABD'nin Florida eyaletinde bulunan Cape Canaveral üssündeki hazırlıklarını büyük ölçüde tamamladı. Devasa göktaşına gidecek olan roketin 5 Ekim’de fırlatılması planlanıyor.
NASA'dan ‘Kalkışa 100 günden az kalırken mühendis ve teknisyenlerden oluşan ekipler, 2.5 milyar millik yolculuk için zamanla mücadele ediyor. Bu göktaşı üzerinde yapılacak çalışmalar bize gezegenlerin nasıl oluştuğu ile ilgili bilgi verecek’ açıklaması yapıldı.
Öte yandan ekim ayında planlanan görev roketinin Ağustos 2029’da asteroide varması hedefleniyor.
https://www.msn.com/tr-tr/haber/other/nasa-duyurdu-çekirdeğinde-altın-nikel-ve-demir-var/ar-AA1e7fHP
=======================
Nostradamus‘un 500 yıl önceki kehaneti doğru çıktı! ‘Deccal geliyor’ demişti...
© Posta
Yüzyıllar önceki kehanetleriyle günümüzde bile ilgiyle takip edilen Fransız kahin Nostradamus’un 2023 kehanetlerinden birisi gerçek çıktı. Sıcak hava dalgalarının dünyayı kavuracağından söz eden Nostradamus daha önce Fransız Devrimi ve Adolf Hitler’in yükselişi gibi dünya tarihinde yer edinen tarihi olayları da bilmişti.
Japonya’ya karşı başlatılan nükleer savaşa bile 500 yıl önceki kehanet kitabında yer veren Nostradamus’un, Kraliçe 2. Elizabeth’in ölümünü de bildiği ortaya çıkmıştı.
Nostradamus adıyla tanınan Fransız astrolog Michel de Nostredame’nin kehanetlerinde yüksek hava sıcaklıklarına dair tahminler de yer alıyor.
Fransız kahin, kavurucu havayı ve yükselen deniz sıcaklıklarını ima ederek, "Baş, güneş gibi parıldayan denizi kavuracak: Karadeniz’in canlı balığı neredeyse kaynayacak. Rodos ve Cenova yarı aç kaldığında, onları kesmek için yerel halk zahmet çekecek” ifadelerini kullandığı ortaya çıktı.
Nostradamus’un diğer 2023 kehanetleri arasında yer alan"Kraliyet binasında göksel bir ateş" ifadesine de değinen yorumcular, bu sözlerin Prens Harry ve karısı Meghan’ın yayınladığı son belgesel nedeniyle Kraliyet ailesinin kaybolan itibarı olduğunu öne sürdü.
3. dünya savaşının çıkacağını söyleyen Fransız kahinin, Ukrayna’da 10 aydır devam eden savaşı kastettiği tahmin ediliyor.
Nostradamus, "Yedi aylık büyük savaş, kötülük yüzünden ölen insanlar" ifadelerine yer veriyor.
Kehanete göre çatışma büyüyerek bir dünya savaşına dönüşecek. Bu kehanetin gerçekleşmesi, insanlık tarihi için büyük bir yıkım demek.
Nostradamus‘un ‘Deccal gelecek’ ifadesi de tüyler ürpertici cinsten.
Fransız astrolog, "Deccal çok yakında üçünü yok edecek. 27 yıl sürecek savaşta kafirler ölecek, esir düşecek ve sürgün edilecek. Cansız insan bedenleri, kan ve su karışıp yeryüzünü kaplayacak" dedi.
https://www.msn.com/tr-tr/haber/other/nostradamus-un-500-yıl-önceki-kehaneti-doğru-çıktı-deccal-geliyor-demişti/ar-AA1e7DIY
=======================
• Abdullah Rıza Ergüven - Dinlerin Kökeni ve İslamda Reform,
• Abdullah Rıza Ergüven - Evren Bilim ve Tanrı Kavramı,
• Abdullah Rıza Ergüven - Sanat ve Erotizm,
• Abdullah Rıza Ergüven - Tanrıları Nasıl Yarattık,
• Abdullah Rıza Ergüven - Yasak Tümceler,
• Ahmet Nedim Çakmak - İşgal Günlerindeki İşbirlikçiler, (Hüsnüyadis Hortladı)
• Ali Rıza Demircan - Cinsel Hayat
• Arif Tekin - Hz. Muhammed’in Hocaları
• Arif Tekin - Sümerler’den İslam’a Kutsal Kitaplar ve Dinlerin
• Arif Tekin - Kur’an’ın Kökeni
• Arif Tekin - Kur’an’ın Tarihçesi ve Yazım Serüveni
• Arif Tekin - İslam’da Cinsellik
• Arif Tekin - İslam’da Şiddet
• Arif Tekin - İslam’da İçki
• Arif Tekin - Kur’an’da Kadın ve Hz.Muhammed’in Hanımları
• Arif Tekin - Kuran’da Allah
• Arif Tekin - Bilinmeyen Yönleriyle Hz Muhammed’in Ölümü
• Arif Tekin - Bilinmeyen Yönleriyle Kur’an’da
• Arif Tekin - Hz. Ömer’in Kur’an’daki İzleri
• Bronis?aw Malinowski - Büyü, Bilim ve Din.
• Baki Yaşar Altınok - Şeyh Bedreddin ve Varidat.
• Bertrand Russell - Neye inanıyorum
• Bertrand Russell - Din ve Bilim
• Cengiz Özakıncı - Derin Yahudi Siyon-Türk-Zelda,
• Cengiz Özakıncı - Dil ve Din,
• Cengiz Özakıncı - Din Ve Devlet
• Cengiz Özakıncı - İblisin Kıblesi,
• Cengiz Özakıncı - Türkiye’nin Siyasi İntiharı
• Cengiz Özakıncı - Yeni Osmanlı Tuzağı
• Charles Darwin - Türlerin Kökeni
• Elvin Azar Süzer - Ana Tanrıça Şeytan
• Elvin Azar Süzer - Seks Tanrıları
• Erdoğan Aydın - İslamiyet Gerçeği, 1,2,3,4
• Erdoğan Aydın - Nasıl Müslüman Olduk?
• Faik Bulut - Allah Devletinde Demokrasi
• Henri Laborıt - Evrenin Oluşumu
• İlhan Arsel - Arap Milliyetçiliği ve Türkler,
• İlhan Arsel - Aydın ve Aydın,
• İlhan Arsel - Cahiliye,
• İlhan Arsel - İslam’a Göre Diğer Dinler,
• İlhan Arsel - Kurandaki Tanrı,
• İlhan Arsel - Kuranın Eleştirisi – 1-2-3
• İlhan Arsel - Müslümanlık Sınavı,
• İlhan Arsel - Şeriat ve Eşitsizlik,
• İlhan Arsel - Şeriat ve Kadın 1 ve 2 seri
• İlhan Arsel - Şeriat ve Kölelik,
• İlhan Arsel - Şeriat, İnsan ve Akıl,
• İlhan Arsel - Şeriatçıyla Mücadelenin El Kitabı,
• İlhan Arsel - Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük,
• İlhan Arsel - Şeriat’tan Kıssalar,
• İsmet Zeki Eyüpoğlu - Dilin Kemiği,
• İsmet Zeki Eyüpoğlu - Gülen Anadolu,
• İsmet Zeki Eyüpoğlu - İnsanın Boyutları,
• İsmet Zeki Eyüpoğlu - Mevlâna Celalettin,
• İsmet Zeki Eyüpoğlu - Şeytan Ayetleri Söylencesi,
• İsmet Zeki Eyüpoğlu - Şeytan Ayetleri Tartışması,
• İsmet Zeki Eyüpoğlu - Tasavvuf Tarikatlar Mezhepler Tarihi
• İsmet Zeki Eyüpoğlu - Toplum Sarsıntıları,
• İsmet Zeki Eyüpoğlu - Türk Şiirinde Tanrı’ya Kafa Tutanlar,
• Jean Meslier - Sağduyu (Tanrısızlığın İlmihali)
• Jose Rodrigez Dos Santos - Tanrının Formülü
• Lev Nikolayeviç Gumilöv - Eski Türkler
• Mark Engels Lenin - Marksizm Kadın ve Aile
• Maria Dzıelska - İskenderiyeli Hypatıa,
• Mehmet U.Sakioğlu - İncili Kim Yazdı?
• Montaigne - Denemeler
• Muazzez İlmiye Çığ - Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği,
• Muazzez İlmiye Çığ - Gılgamış,
• Muazzez İlmiye Çığ - İbrahim Peygamber,
• Muazzez İlmiye Çığ - Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki kökeni,
• Muazzez İlmiye Çığ - Sümerli Ludingirra,
• Muazzez İlmiye Çığ - Sümerlilerde Tufan ve Tufanda Türkler,
• Nedim Gürsel - Allah’ın Kızları
• Nietzsche - Tüm kitapları
• Richard Dawkins - Gen Bencildir
• Richard Dawkins - Tanrı Yanılgısı
• Texe Marrs - İlluminati (Entirika Çemberi )
• Turan Dursun - Tüm kitapları (22 adet)
• Wolfgang Günter Lerch - Bağdat’ta Ölümü
• Wolfgang Günter Lerch - Hallacı Mansur
• Yuval Noah Harari - Homo Deus
• Yuval Noah Harari - Homo Sapiens
(Bunları kaydetmeyi ve arşivinizde bulundurmayı unutmayın...); )
=======================
Hayati Akçay | 26.07.2023 - Güncelleme: 26.07.2023
Ordu’da doktoru darbettiği iddia edilen hasta yakını tutuklandı Fotoğraf: Nursel Kızıl/AA
Ordu
Fatsa Devlet Hastanesi’nde görevli kadın doğum uzmanı Dr. Okay Kurtbay, odasında hasta yakını Ü.E. tarafından darbedildi.
Kafasından darbe alan doktor, hastanenin acil servisinde tedavi edildi.
Olayın ardından gözaltına alınan şüpheli, emniyetteki işlemlerinin ardından Fatsa Adliyesi’ne sevk edildi. Ü.E, çıkarıldığı nöbetçi hakimlikçe tutuklanarak cezaevine gönderildi.
=======================
25 Temmuz 2021
Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan ve Tarık Zafer Tunaya’dan sonra en büyük tarihçimiz olan Halil İnalcık’ı da beş yıl önce bugün 25 Temmuz 2016 tarihinde kaybetmiştik…
Bugün, boyalı boyalı cerideleri, ciddi ciddi gazeteleri bir tarayınız, renkli renkli TV kanallarını bir dolaşınız istiyorum Halil İnalcık hakkında bir anma yazısı, bir anma programı olacak mı diye… Heyhat… Pop şarkıcısının anma yazısını bulursunuz da Halil İnalcık’ı bulamazsınız... (Tabii ki pop şarkıcısının anılmasına karşı değilim. Amacım sadece bir eksikliği vurgulamak....) Fesli şarlatanlardan da değil ki geçen sene olduğu gibi Ayasofya açılışındaki Cuma hutbesinde Diyanet İşleri Başkanı tarafından fikirleri zikredilsin! Nietzsche’nin şu varsayımı sanırım bu toplumda gerçeğe dönüşecektir: ”Toplum yalnızca maddi arzuları tatmin etmenin peşinde koşup kültürün önemini göz ardı ederse, daha üstün ve daha soylu hiçbir şey düşünemeyen son erkekler ve son kadınlar sürüsüne dönüşecektir.”
Neyse sitemi, sızlanmayı bir kenera bırakayım... Ancak bu büyük tarihçi Halil İnalcık’ı ben anmasam olmaz!...
Hayatı
Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu zamanında 7 Eylül 1916 tarihinde İstanbul’da dünyaya geliyor. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım oluyor… 1923-1930 yılları arasında Ankara Gazi Mektebi’nde, bir yıl da Sivas Muallim Mektebi’nde eğitimine devam ediyor. Ortaöğrenimini Ankara Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladıktan sonra, liseyi Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde bitiriyor. (Şimdiki Balıkesir Üniversitesi, Necatibey Eğitim Fakültesi bu okul oluyor) 1936 senesinde Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Yeni Çağ Tarihi Bölümü’nde yükseköğrenimine başlıyor… 1940 senesinde mezun olup aynı fakültede asistanlığa başlıyor. Bu asistanlık, değil Türkiye’nin, dünyanın en büyük tarihçisi olmasının yolunu açıyor…
Hakkında söylenenler
Kendisini methetmek haddimi aştığı için hakkında söylenenleri kısaca aktarıyorum:
“Onun çalışmalarını çıkarın, Osmanlı tarihinde hiçbir şey kalmaz.”Prof. Mark L. Stein
“Hoca, Fransızca yazar. İngilizce malum, Almanca en çetrefil metinleri hiç tercümansız ve hatasız okur. Chicago’dayken 50 yaşındaki Halil İnalcık eski Fiorentine metinleri okuyordu. Dil öğrenmeyi de ayrıca çok teşvik eder. Beni ‘Fransızca, İtalyanca bilmeyen tarihçi olamaz’ diye adeta haşlamıştır.”Prof. İlber Ortaylı
“Bilgisinin çağları kapsayan genişliğine ve tarihin çeşitli alt dallarına hâkimiyetine hayranım. Onun bulunduğu konuma bizim alanda başka kimse sahip olamamıştır.”Prof. Suraiya Faroqhi
“Halil Bey, ABD bilim hayatına ve şahsi hayatımıza bir lütuftur. ”Prof. Howard Reed
“Bir tarihçi olarak hiçbir şekilde abartmadan söyleyebilirim ki, onun ders ve seminerlerinde aldığım düzinelerce sayfa not, sahip olduğum en değerli şeyler arasındadır.”Prof. Victor Ostapchuk
"Zamanın büyük âlimleri vardır ama Halil İnalcık bütün zamanların büyük tarihçisidir." Bernard Lewis
“Bugün dünya üniversitelerinde Halil İnalcık okunuyor ve okutuluyor. Onu dar anlamda bir tarihçi olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir. İnalcık ekolüne mensup yüzlerce öğrenci, sadece birincil kaynakları kullanma, belge ve arşivleri inceleme yönünden değil modern anlamda tarihe sosyo-ekonomik ve kültürel birçok cepheden bakabilme becerisini ondan öğrenmiştir. Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur. Kitapları, sayısız makale ve ansiklopedi maddeleri, sosyal bilimciler için göz kamaştırıcı bir hazine mahiyetindedir. Halil İnalcık, bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri. Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece tefekkür etmek düşer.”Immanuel Wallerstein (Dünyaca tanınan Amerikalı sosyal bilimci)
Eserleri ve makaleleri
20. yüzyıl sona ererken Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi (Cambridge International Biographical Center) Halil İnalcık’ı, dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında gösteriyor.
Halil İnalcık’ın Osmanlı imparatorluğunun siyasi ve sosyal tarihinin toplumsal–ekonomik altyapısını incelediği dört ciltlik “Devlet-i Aliyye” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017) isimli kitabı en önemli kitabı oluyor. Eserlerini okumak tarihçi olmayan birisi için zor gelse de bu büyük zatı tanımak için Emine Çaykara’nın, tarihçi ile yaptığı ve kitap haline getirdiği söyleşiyi (Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005) mutlaka okunması gereken bir eser olarak değerlendiriyorum.
Halil İnalcık; Fuad Köprülü ve Ömer Lütfi Barkan ile beraber dünyaca ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel ile aynı tarih görüşünü paylaşıyor. F. Braudel ve çevresinin bağlı olduğu “Annales” okulunun temsil ettiği tarih görüşü; “bütüncül tarih” (histoire totale) ve “uzun süredeki dönüşümler” (longue durée) fikirleri üzerine çalışıyor… Bu sayfada Braudel’i anlatırken bu fikirleri de detaylıca anlatmıştım.
Halil İnalcık, Emine Çaykara’nın “Nehir söyleşi”sinde “ben doktora tezimden itibaren Marx’ın sosyolojisinin etkisi altındayım, ama doktriner değilim” diye sosyoloji olmadan tarihin tam anlaşılamaz olduğunu ifade ediyor. Halil İnalcık, 75 yaşında iken de Max Weber’i okuyor... Zaten sosyoloji, antropoloji, etnoprafya, coğrafya ve felsefe olmadan da tarih anlaşılmıyor...
Halil İnalcık, bir makalesinde Yusuf Has Hacib‘in şu sözlerine yer veriyor: ’’Ülkeyi elde tutmak için çok asker ve ordu lâzımdır, askeri beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır, bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir, halkın zengin olması için de doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır. Dördü birden ihmal edilirse beylik çözülmeye yüz tutar.”
Bir makalesinde de şunu yazıyor: "...ideal devletin dayandığı kilit kavram adâlettir."
Bir yazısında da şu uyarıda bulunuyor: "Bu memlekete ve geleceğine güvenerek çok çalışmalı. Esas mesele fikir zenginliğidir. O yüzden ne olursa olsun fikir hürriyetini muhafaza etmek gerekiyor."
Halil İnalcık, “Atatürk ve Demokratik Türkiye” (Kırmızı Yayınları, 2017) isimli kitabında “demokrasi”yi; “toplumda barışı güvence altına almak için bir uzlaşma ve denge zemini” olarak görüyor…
Halil İnalcık, Osmanlı ve Atatürk
Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu tebaasına mensup olarak doğmuş olmaktan gurur duyuyor. Mustafa Kemal Atatürk’ten “Halaskâr Gazi” diye bahsediyor. Halil İnalcık, Mustafa Kemal Atatürk’ü Osmanlı’nın modernleşme ve Batılılaşma çabaları içerisinde konumlandırıyor. Liboşlar ve neo - Osmanlıcılar gibi Osmanlı’yı Mustafa Kemal Atatürk’ün karşısına oturtmuyor… Halil İnalcık, Cumhuriyet değerlerine sıkı sıkıya bağlı ve tam anlamıyla gerçek bir Mustafa Kemal Atatürk sevdalısı olarak yaşıyor… Yukarıda bahsettiğim Emine Çaykara’nın kitap haline getirdiği söyleyişinde adı en çok geçen devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk oluyor…
Halil İnalcık, bir yazısında “Biz Osmanlı değiliz. Osmanlı azınlıkların üzerindeydi. Aynı şeyi biz yapalım olamaz. Biz milli bir devletiz. Osmanlı bir imparatorluktu. Sultanın hâkimiyetini kim tanırsa, tebaası oluyordu. Bu bunalım (Neo - Osmanlıcılık) çok kötü neticeler verebilir” diye Neo - Osmanlıcıları uyarıyor…
Halil İnalcık, Osmanlı’nın yıkılış nedenleri arasında birinci neden olarak padişahın kimseye hesap vermeyen sorumsuz otorite sahibi olmasını gösteriyor. Bunu Osmanlı’nın yıkılma nedenlerinin başında sayıyor…
Vefatı, cenazesi ve kabri
İşte, Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan ve Tarık Zafer Tunaya’dan sonra bu büyük tarihçiyi de “ağaçlar ayakta ölür” sözünü kanıtlarcasına, 100 yaşında iken berrak bir zihinle beş yıl önce, 25 Temmuz 2016 tarihinde kaybediyoruz…
Halil İnalcık’ın cenazesi, Bakanlar Kurulu kararıyla, çok sevdiği, gönül verdiği, hayranı olduğu ve hakkında da çok makale yazdığı Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet’in de türbesinin bulunduğu Fatih Camisi Haziresine defnediliyor… Ancak cenaze töreni vefatından on gün önce yapılan 15 Temmuz darbe girişiminin gölgesinde kalıyor…
Halil İnalcık, Fatih Cami Haziresi’nde, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın kabrinin hemen yanına defnediliyor… Halil İnalcık’ın kabri de Osmanlı tarihçisi olması hasebiyle geleneksel Osmanlı ulemâsı kabri şeklinde yapılıyor…
Halil İnalcık’ın mezar taşı kitabesi de Osmanlı tarih düşürme geleneğine uygun olarak Murat Bardakçı tarafından kaleme alınıyor. Bu kitabe de bir dönem kendisi ile beraber çalıştığım ve kendisini tanımaktan ve kendisiyle çalışmaktan mutlu olduğum felsefe öğretmeni, ney sanatçısı ve hattat Sabri Mandıracı tarafından Osmanlıca olarak yazılıyor…
Kitabede şunlar yazıyor:
"Kutb-ı aktâb-ı müverrîhîn idi
Cümle âsârı buna muhkem delil
Rıhletiyle artık öksüzdür ilim
Böyle emretti bunu nazm-ı celîl
Şimdi mutlak Fatih’in bağrındadır
Fethi ondan dinliyorken biz melîl
Hüzn içinde söyledim tarih-i tâm
Kalbi yıkdı hicr göçdü Mîr Halîl-1437"
(O, tarihçilerin kutuplarının kutbu, hepsinden yüksek mertebede idi ve yazdığı bütün eserler bunun böyle olduğunun delilidir. Vefatıyla ilim artık öksüz kalmıştır, herkesin günü geldiğinde öleceğinin bir emir olduğu da Kur’an’da zaten geçmektedir. Halil İnalcık, şimdi mutlaka Fatih Sultan Mehmed’in yanında, onun bağrındadır; İstanbul’un fethini bizzat ondan dinliyordur ama biz üzgün ve boynu bükük haldeyiz. Böyle bir hüzün içerisinde tarih düşürdüm ve hicrî 1437’ye karşılık gelen ‘Ayrılık kalbi yıktı, Halil Bey göçtü gitti’ sözü vefatının tarihi oldu.)
Ancak Halil İnalcık’ın bu şekilde bir mezar taşı, kitabe ve defin hakkında bir vasiyetinin olup olmadığı konusunda bir bilgi bulunmuyor… Ancak kendisinin Mustafa Kemal Atatürk sevdalısı, Osmanlı uzmanı bir Cumhuriyet aydını olduğu biliniyor…
O çağımızın İbn-i Haldun’u idi
İşte Halil İnalcık bu kavruk ve çorak coğrafyanın yetiştirdiği zamanımızın en büyük tarihçisi oluyor… Kendisine “Şeyh-ûl Müverrihîn” (Tarihçilerin Şeyhi), "Kutb-ûl Müverrihîn” (Tarihçilerin Kutbu) ve hocaların hocası deniliyor… Kendisi asaletin, bilginin ve kültürün vücut bulmuş hali olarak gösteriliyor… Türk tarihinin kartalı, şahini oluyor… Çağımızın İbn-i Haldun’u olarak biliniyor… Vefatından bu yana Osmanlı ve Türk tarihi yetim kalıyor…
Bu büyük tarihçiyi rahmetle anıyorum...
Osman AYDOĞAN
Halil İnalcık’ın Fatih Camii Haziresi’nde, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın kabrinin hemen yanındaki kabri:
⦿ https://www.sehriyar.info/FileUpload/ep785363/File/halil_inalcik_kabri.jpg
=======================
Centre National de la Recherche Scientifique bünyesindeki "Türk ve Osmanlı Araştırmaları Bölümü”nün yöneticisi François Georgeon, “Rakının Ülkesinde” kitabında Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze içki kültürünü ele alıyor.
Tuğçe Yılmaz İstanbul - BİA Haber Merkezi 24 Temmuz 2023, Pazartesi 14:40
"Osmanlı İmparatorluğu Müslümanlarının içki yasağına harfiyen uyduklarını hayal edelim –tıpkı bu dinden olanların ezici çoğunluğunun İslâm’ın diğer yiyecek tabusu olan domuz eti yeme yasağına uyduğu gibi–. Bu durumda, imparatorlukta alkollü içeceklerin tarihi yazılabilir miydi? Bu, cemaat duvarlarının arasına sıkışmış, Hıristiyanlarla ve Yahudilerle sınırlı, marjinal bir anlatı olup çıkardı. Oysa durum farklıdır: İlerleyen sayfalarda da göreceğimiz gibi, şarap ve alkol Osmanlı İmparatorluğu tarihinde merkezî bir yer tutar."
Centre National de la Recherche Scientifique (CNRS) bünyesindeki"Türk ve Osmanlı Araştırmaları Bölümü"nün yöneticisi, Osmanlı İmparatorluğu ve modern Türkiye tarihi üzerine çalışmaları olan François Georgeon, yaklaşık altı-altı buçuk asırlık bir dönemde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ve yakın dönem"Erdoğan Türkiyesi"ndeki içki kültürünü ele alıyor.
Georgeon’u en çok tartışılan sultanlardan biri olan II. Abdülhamid’i anlattığı"Sultan Abdülhamid" kitabından da hatırlayabiliriz.
"Rakının Ülkesinde - Osmanlı İmparatorluğu’ndan Erdoğan Türkiyesi’ne Şarap ve Alkol" kitabında esas kayıtlar "İstanbul’un fethi"nden sonraki İstanbul üzerinden ilerliyor; ancak yazar kitabın zeminini 1453 öncesine yerleştiyor. Toplumdaki alkol alışkanlıklarının başlangıç noktasını ve nasıl şekillendiğini ele aldığı birinci bölümde, Osmanlı’nın kadim Bizans İmparatorluğu’ndan devraldığı mirası anlatıyor.
Osmanlı Devleti’nin klasik döneminde piyasaya üç temel içecek hâkim. Bunlar önem sırasına göre şarap, boza ve rakı. Bozanın Osmanlı’daki hikâyesi hayli ilginç. Osmanlı’da 14. yüzyıldan itibaren rastlanan boza besleyici bir içecek olmasının yanı sıra bir de alkollü türünün olmasıyla dikkat çekiyor. Fransalı seyyah Jean de Thévenot’ya göre, bozanın çok ucuz olan bu çeşidi"fakir fukaranın keyif kaynağı". Fakat bu keyif kaynağı, içenleri sarhoş etmesi müsebbibiyle Hanefi fakihlerin"kesin yasak" listesinde.
Bozada dahi alkolün olduğu bir toplumda, böyle bir kültürü yerle bir etmek mümkün müydü? Ya da yazar Georgeon’un deyimiyle: "Bizans İmparatorluğu’nun bu mamur üzüm ve şarap medeniyeti İslâmi bir gücün, Osmanlı Devleti’nin kontrolüne geçtiğinde ne oldu? Bunlar yerine başka ekinler ekmek için bağları tahrip mi edeceklerdi? Yoksa miras aldıkları şartlara uyum mu göstereceklerdi?"
Osmanlı İmparatorluğu, tam da yazarın ikinci sorusuna odaklanarak bu mirası sürdürmeyi tercih ediyor. Bir nevi de zorunda kalıyor. İmparatorluk sınırları içerisinde yaşayan ve "ehl-i kitap" olarak tanımlanan Hıristiyan ve Yahudilere bir şekilde müsamaha göstermiş gibi görünse de Osmanlı İmparatorluğu alkolü, üretici ve tüketicilerini yüksek vergilere tabi tutuyor.
Yani ticari ilişkileri daha güçlü olan Hıristiyan ve Yahudilere uygulanan bir hoşgörü politikası değil, şaraptan alınan verginin hazineye getirisinin yüksekliği. Yazarın deyimiyle Osmanlı Devleti alkolü vergilendirme pratiğini hem kendisinden önceki İslâm devletlerinin mirasına hem de"boyun eğdirdiği" halkların yerel âdetlerine uydurmuştu. İmparatorluğun kuruluşundan itibaren de Bizans İmparatorluğu’nda yürürlükte olan vergilerin çoğunu korudu.
Bizans üzerine kurulan imparatorluk, diğer yandan da toplumdaki yurttaşların yaşamında önemli bir yeri olan içkiyi gündelik yaşamdan bir anda koparamadı. Osmanlı bir de Balkanlara"açıldıktan" sonra Osmanlı bürokrasisi Şeriat’ın gerektirdiği şarap yasağı ile devletin bu önemli gelir kaynağını kullanmaktaki çıkarı arasındaki çelişkiyi çözmek için incelikli bir yaklaşım sergiledi.
Alkol tüketmek her daim Müslümanlar için zor ve görece yasak olsa da bu yasaklar zaman içerisinde bir esnedi, kalktı ve yeniden yürürlüğe girdi. Ve zaten alkolü Müslümanlar arasında da toplumun en üst katmanları tüketebiliyordu. Yani sultanlar ve imparatorluk ailesinin diğer fertleri. Öyle ki bazı Osmanlı şehzadeleri ya da ailenin başka üyeleri bu"düşkünlüklerini" gizlemiyor ve sarayda"işret âlemleri" düzenliyorlardı. Yazar, Osmanlı’daki içme kültürüne dair ilerleyen sayfalarda şu tahlili yapıyor: "İmparatorluk bir alkol severler cenneti olmak için gereken her şeye sahipti..."
Alkol bir gelir kapısı ise kapının kolunu tutanlar Ermeniler ve Rumlar olduğu için Osmanlı, amiyane tabirle altın yumurtlayan kazdan da vazgeçmedi. Ve böylelikle o dönem bilinen bütün İslâm ülkeleri içinde en çok alkol tüketilen topraklardan biri haline geldi. Alkol tüketenlerin dağılımı ise yoğunlukla en yüksek ve en alt sınıf arasında dağılıyordu. Orta sınıflar alkole ulaşacak pozisyona dahi gelemiyorlardı. Sokakta yaşayanlar, toplumdan dışlananlar için ise alkol tüketmekte bir beis yoktu, çünkü bu kesim kendilerine"ahlâki düşkün" denmesinden de rahatsız olmuyordu. Keza yapacakları başka bir işleri de yoktu yazara göre.
Kitabın belirleyici tahlillerinden biri ise yazarın Osmanlı coğrafyasının şu anki Fas’tan Endonezya’ya kadar en çok içki tüketilen İslâm ülkesi olmasının nedenini Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini atan Kemalist devrimde değil; Tanzimat reformlarında araması. Tanzimat reformları bunu nasıl sağlıyor?
Alkol meselesi Osmanlı bürokrasisi için zaman içerisinde bir teatiye dönüşüyor. Ve burada neredeyse bir"imaj çalışması" yürütülüyor. Yazar, kitabın bu bölümlerinde içki kültürünün Kemalizm sayesinde değil de Tanzimat reformları sayesinde bu coğrafyaya sağlamlaştığı savını detaylarıyla açıklıyor: "Kemalist Cumhuriyet’in tek yaptığı yarım asır önce varlığına gayet iyi tanıklık edilen bir hareketi sürdürmek, nihayetinde de büyütmek olacaktı."
Burada aslında güncel bir tartışmaya da işaret ediyor, çünkü sıkça duyduğumuz ve zaman zaman gerçeklikten kopuk tartışmalarda da alay konusu da olabilen "Mustafa Kemal olmasaydı..." cümlelerine yanıt veriyor yazar. Hayır, Bizans’ın göbeğine kurulan bir Osmanlı İmparatorluğu’ndan zaten bir Suudi Arabistan, bir Suriye çıkmayacaktı, diyor. Çünkü "Türkler içmeye Cumhuriyet’le başlamadı."
Bu savının üzerine yazar bir de Mustafa Kemal’in ilk Meclis kararlarından birinin içki yasağı olmasına değiniyor. Bu kararı"U dönüşü" olarak nitelendiren Georgeon, içki yasağının Mustafa Kemal’in kendisi de dahil siyasi elitler arasında kabul görmediğini söylüyor.
Kitabın son kısmı, yani "Erdoğan Türkiyesi’nde İçmek" ise Nicolas Elias ve Jean-François Pérouse isimli başka iki yazar tarafından kaleme alınıyor. Yazarlar bu bölümde Mustafa Kemal’in alkol konusundaki pragmatizminin AKP pragmatizmi ile olan bağına dikkat çekse de, Georgeon kadar derinlikli, orijinal ve ince bir dil ile aktarmıyorlar bunu ne yazık ki.
Ancak yazarların dikkat çektiği önemli noktalar elbette var ve bunlardan biri, AKP'nin"alkole sıfır tolerans" imajına rağmen toplumdaki alkol tüketiminden rahatsız olmaması. Rahatsız olmuyor, çünkü yüksek vergilere tabi tuttuğu bu ürünü zenginlerin ve güçlülerin tüketmesi tıpkı AKP'yi rahatsız etmez. Ve dışarıdan bakıldığında görünen "Erdoğan’ın Türkiyesi"nde alkole sıfır tolerans tablosu, bize hiçbir gerçeklik sunmuyor:
"Uzun lafın kısası, Türkiye’de alkolün izlerini takip etmek söylemlerin sarhoşluğundan kurtulmayı sağlar."
Rakının Ülkesinde
Osmanlı İmparatorluğu’ndan Erdoğan Türkiyesi’ne Şarap ve Alkol (14.-21. Yüzyıllar)
François Georgeon
Çeviren: Renan Akman
Kapak: Suat Aysu.
İletişim Yayınları
bianet muhabiri. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu.
=======================
Araştırmacılar, parmak ucundan alınan kan örneği ile Alzheimer hastalığının erken teşhis edilmesinin mümkün olabileceğini belirledi.
Dilara Karataş | 24.07.2023 - Güncelleme: 24.07.2023
Ankara
Alzheimer Derneği Uluslararası Konferansı’nda yayımlanan araştırmaya göre, İsveç’te araştırmacılar, 17 farklı birinci basamak sağlık tesisinde kalan 307 orta yaşlı ve yaşlı hastanın verilerini inceledi.
Bu kapsamda, ilk olarak doktorlar tam kapsamlı bir hastanede katılımcıları muayene ettikten sonra teşhis koydu.
İkinci aşamada ise araştırmacılar, Alzheimer hastalarının beyninde bulunan"amyloid beta" proteini ve merkezi sinir sisteminde bulunan"tau" proteinine sahip olup olmadığını anlamak için katılımcılardan kan örneği istedi.
Katılımcılar, daha sonra hafızlarının incelenmesi için kapsamlı klinik muayeneye tabi tutuldu.
Tüm incelemelerin sonunda doktorlar, katılımcıların yaklaşık yüzde 55’inin Alzheimer ya da Alzheimer ilişkili hastalığa sahip olduğunu saptarken, ikinci aşamada istenen kan tahlilinde doktor teşhisine kıyasla Alzheimer hastalığı yüzde 85 daha doğru tespit edildi.
Araştırmada, söz konusu kan testlerinin, Alzheimer’a daha hızlı ve doğru teşhis konulmasına yardımcı olabileceği tespit edildi.
İsveç Göteborg Üniversitesi Psikiyatri ve Nörokimya Bölümü’nden Hanna Huber, diyabet hastalarının düzenli olarak parmak ucu kan şekeri ölçümü yapması gibi Alzheimer hastalığının teşhisi için de benzer kan testinin evde kolayca yapılabileceğini söyledi.
Huber, parmak ucundan alınan kan örneğinin, hastalığın erken teşhisine yardımcı olmasının yanı sıra hastalık sürecinde de Alzheimer hastalığının ilerlemesinin daha iyi takip edilmesini sağlayacağını belirtti.
İsveç’teki Lund Üniversitesinden baş araştırmacı Sebastian Palmqvist de "Doğru teşhis araçlarının bulunmaması nedeniyle, birinci basamak doktorlarının bilişsel bozukluğu olan hastalar arasında bile Alzheimer hastalığını teşhis etmesi, şu anda çok zor." ifadesini kullandı.
Araştırmanın sonuçları, Amsterdam’da düzenlenen Alzheimer Derneği Uluslararası Konferansı’nda yayımlandı.
ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), ocak ayında ön onayı alınan, yetişkinlerde görülen Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatmaya yönelik üretilen bir ilacı ilk kez tam onaylamıştı.
Araştırmalara göre, 18 aylık tedavi ile hastalığın ilerlemesini yüzde 27 yavaşlattığı görülen ilacın, beyindeki amiloid-beta plaklarını hedef aldığı belirtiliyor.
İlaç, hafıza ve düşünmedeki zayıflamayı yavaşlatabileceğini ortaya koyan, türünün ilk örneği olarak gösteriliyor. Piyasadaki diğer ilaçlar hastalığın yalnızca semptomlarını hedef alıyordu.
=======================
Prof. Dr. Naci Görür, peş peşe yaşanan depremlerin ardından yaptığı açıklamalara gelen eleştirilere yanıt verdi. Görür, "Derhal beni takibi durdurun. Sizi kendim engelleyip üzmek istemiyorum" dedi.
Artı Gerçek - Yerbilimci Prof. Dr. Naci Görür, bugün art arda yaşanan depremlerle ilgi sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlara gelen eleştirilere yanıt verdi. Görür, "Derhal beni takibi durdurun. Sizi kendim engelleyip üzmek istemiyorum" ifadelerini kullandı.
Görür, paylaşımı şöyle:
"Adana Havzası’nda yaşayan takipçilerimle söyleşi:
1- Bilim insanı bilimsel öngörüleri ve bilgisi ile konuşur ve bilimin sınırları içinde kalmaya çalışır.
2- Bilim insanı sizin istediğinizi, beklediğinizi ve hoşunuza gidecek şeyleri söyleyen insan değildir.
3- Bilim insanının kesin bir şeyler söyleyememesi, kimi konuların net olarak bilinmediği anlamına gelir.
4- Deprem konusunda çok ucuz söylemlerde bulunup bilgiçlik taslamak hoş bir şey değildir. En azından benim takipçilerime yakışmıyor. Eğer öyleyseniz derhal beni takibi durdurun. Sizi kendim engelleyip üzmek istemiyorum.
5- Her depremi yorumlayıp koca koca laf eden, her şeyi bilen biri arayışında iseniz kendinize bir falcı bulun.
6- Benim amacım insanlarımı bilgilendirmek, deprem farkındalığını ve kültürünü artırmaktır. Ben her an Twitter’ı kullanan gevezelik yapan, dedikodu üreten biri değilim. Benim için Twitter insanlarımla amacım doğrultusunda iletişim kurduğum bir yoldur.
7- Kimseyi beni izlemeye mecbur etmiyorum. Herkesi seviyor ve sayıyorum. Yazdıklarımı beğenir, beğenmezsiniz. O sizin bileceğiniz bir iş. Ama saygılı ve terbiyeli olacaksınız. Kimi kendini bilmezleri aramızda görmek istemiyorum.
8- Seviyeli takipçilerimden özür diliyor, gözlerinden öpüyorum"
⦿ https://twitter.com/nacigorur/status/1683870531299184645
=======================
26 Temmuz 2023
Rize Devlet Hastanesi Acil Servisi’ne gelen kimliği belirsiz kişinin tabancayla rast gele ateş açması sonucu, bir polis, bir jandarma, bir sağlık çalışanı ve iki hasta, yaralandı. Saldırıdan sonra kaçan şüpheliler yakalanarak gözaltına alındı.
Artı Gerçek - Rize Valiliği karşısındaki Rize Devlet Hastanesi Acil Servis koridorunda kimliği belirsiz kişi, henüz bilinmeyen nedenle belinden çıkardığı tabancayla rast gele ateş açtı.
Acil servis önünde kurşunların isabet ettiği bir polis, bir jandarma, bir sağlık çalışanı ve iki hasta, yaralandı.
İhbar üzerine çok sayıda polis ekibi hastaneye sevk edilirken, görevli sağlık çalışanları yaralılara ilk müdahalede bulundu.
Saldırı sonrası kaçan şüpheli, hastane yakınında polis ekiplerince yakalanarak gözaltına alındı.
Geniş güvenlik önlemleri alınan hastanenin acil servisi kapatılırken, yaralılar ambulanslarla Recep Tayyip Erdoğan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Tedavi altına alınan yaralılardan, pansuman için hastaneye gelen kişinin, hayati tehlikesinin bulunduğu belirtildi. Olayla ilgili geniş çaplı soruşturma başlatıldı.
Vali Vekili Gülhani Ozan Sarı, gazetecilere yaptığı açıklamada, daha önceden aralarında husumet bulunduğunu değerlendirdikleri kişilerin acil serviste sözlü münakaşa yaşadığını söyledi.
Tartışmanın büyüdüğünü belirten Sarı, "Bu daha sonrasında silahlı çatışmaya dönüşüyor. Bir başka vesileyle hastanede bulunan jandarma uzman çavuşumuz ve bir polis memurumuz mesleki sorumlulukları gereği şahıslar arasında gerçekleşen çatışmaya müdahale ediyorlar. Bu süreç esnasında uzman çavuşumuz ve polis memurumuz ayaklarından yaralandılar. Bunun yanı sıra bir hastane personelimiz hafif şekilde yaralandı" dedi.
Sarı, uzman çavuş, polis memuru ve sağlık personelinin hayati tehlikesinin bulunmadığını öğrendiklerini dile getirerek, şunları kaydetti:
"Olaydaki şüpheli şahıslardan bir tanesi Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanemizde müşahede altında ve diğer şüpheli emniyet ekiplerimizce suç aleti ile gözaltına alındı. Başsavcılığımız tarafından süreç başlatıldı."(DHA/AA)
=======================
26 Temmuz 2023
CHP çökerse ülkenin beka sorunu olur!
CHP'de “Değişim” diye tutturup da değişimin ne olduğunu, nasıl olacağını anlatmayanların yanı sıra, Prof. Yılmaz Büyükerşen gibi, partinin bölünmesinden endişelenip “İtidal çağrısı” yapanlar da var.
“CHP'de birlik, beraberlik içinde olmalıyız”diyenler partideki iç kavgaların bitmesini istiyor.
Düğüm, sonbahardaki Kurultay’dan önce çözüleceğe benzemiyor!
CHP Türkiye’nin kurucu partisidir ve temel güvencesidir. Yeni bir yol haritası ile bu zor günleri aşması ve kurucu değerlerine dönüp, seçmenle barışması gerekiyor.
★★★
Ülkede ekonomi çökmüş…
Kamu sistemi çökmüş…
Ücret sistemi çökmüş…
Ahlâk ve inanç çökmüş…
Eğitim sistemi çökmüş…
Adalet sistemi çökmüş…
Bir de CHP çöktü mü, işte o zaman bu “Ülkenin beka sorunu” olur, umutlar biter!
CHP çökerse, inanın ki “Laik Cumhuriyet” başta olmak üzere tüm değerler sistemi de çöker!
★★★
Aytun Çıray eski bir CHP milletvekilidir. İYİ Parti ‘nin kuruluşunda Genel Başkan Kılıçdaroğlu’ ndan izin alarak CHP’den ayrılıp Meral Akşener’in yanında yer aldı.
Başlangıçta umut veren İYİ Parti lideri Meral Akşener, daha sonra hayal kırıklığı yarattı. İYİ Parti yüzde 10’u aşamayan sıradan bir parti olarak kaldı.
Bundan sonra gelişmesi de pek mümkün görünmüyor.
İYİ Parti kurmaylarının saplantılı yapıları yenileşmeye ve gelişmeye uygun değil!
Partide, Dr. Aytun Çıray, Prof. Ahad Andican gibi halk psikolojisini iyi bilen, gelişime uygun, deneyimli siyasetçiler saf dışı bırakıldı.
Aytun Çıray, eski bir CHP milletvekili olarak, seçim sonrası CHP'de yaşanan kargaşa için ne düşünüyor? Bunu sordum ona…
“Ben Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Yılmaz Büyükerşen ile aynı fikirdeyim”diyen Aytun Çıray, Kılıçdaroğlu’nun çizdiği yolu doğru buluyor.
Aytun Çıray’ın gönderdiği ilginç bir e-mektubu (özetle) sizlerle paylaşmak istiyorum. Okuyalım:
Aytun Çıray’ın mektubu
“İlginç zamanlarda yaşıyoruz…
İktidar temsilcileri PKK ile masaya oturuyor.
Ama CHP, PKK'lı oluyor…
FETÖ'yü büyütüp, geliştirip, hâkim, savcı, emniyet müdürü, vali, general yapıyor…
Kemal Kılıçdaroğlu FETÖ ile işbirliği yapmış oluyor.
Oy kaybeden parti bile özeleştiri yapmak yerine CHP'yi suçluyor.
AKP, zulme varan zamlar yapıyor, yine de gündem ana muhalefet!
Göç İdaresi açıkladı. Göçmen sayımız resmi rakamlara göre 5 milyona ulaşmış…
Nedenini yandaşlara sorarsanız eğer, “Sus” diyorlar,
“Suriye milli politikamız!”
Yani “Düzensiz göçe karşı çıkarsan millî değilsin!”
“Suriyeliler giderse ekonomimiz çöker”diyen AKP'li bakanlar bile oldu!
Neyse ki, bunun suçunu henüz Kılıçdaroğlu’na atmadılar.
Yine de Tayyip Bey, “Motorlu Taşıtlar Vergisi’ni duble almamızın nedeni Bay Kemal’dir” dese alkışlayanlar olacaktır.
Bu nasıl oluyor?
Çok açık değil mi?
Medyanın yüzde 95’ini zaten iktidar kontrol ediyor. Sosyal medyaya yatıracak paraları ve muazzam imkânları var.
Demokrat basın ise, ismi üzerinde ‘demokrat’ olduğu için denge kuruyor.
O yüzden, sabah kirli olan, bir de bakıyorsunuz akşam aklanmış!
Saygılarımla” (Aytun Çıray)
Biden’in mantığı!
ABD Başkanı Biden bir basın toplantısı yaparak “Orta Doğu’da savaş açıp bir milyon Arap ile 50 marangozu öldüreceğiz…” demiş.
Gazeteciler şaşırarak sormuşlar:
“50 marangoz mu? Marangozları neden öldüreceksiniz efendim?”
Biden hafifçe gülümseyerek maiyetindekilere dönüp:
“Ben demedim mi?”demiş “Bir milyon Arap kimsenin umurunda değil!”
Alışkanlıklar örümcek ağları gibi insanı sarar, kurtulmak zordur!
https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/rahmi-turan/chp-cokerse-ulkenin-beka-sorunu-olur-7754332/
=======================
26 Temmuz 2023
Merkez Bankası kredi kartı nakit kullanımlarına ve kredili mevduat hesaplarına uygulanan aylık azami faiz oranını artırma kararı aldı.
İşin aslına bakarsak vatandaş için kötü oldu ancak ekonomik anlamda doğru olan yapıldı. Anlamı, paranı harcama, talep enflasyonu yaratma, krediden uzak dur mümkün olduğunca…
★★★
Nitekim seçim öncesi aynı yol izlenmişti. Tepki çok büyük olunca geri çekilmişti. Şimdi korkacak ne var ki? Kim tepki gösterecek sahi? Muhalefet mi? Güldürmeyin beni…
Muhalefet denen güruhun ülke ile hiçbir alakası yok. Tek dertleri kendi gelecekleri… Hele ana muhalefetin lideri… Kafayı fena yemiş, orası çok belli…
★★★
Seçim biteli iki ay olmuş, “Gelsin şimdi seçim yapsınlar. Koysunlar sandığı, boylarının ölçüsünü alsınlar. Niye yapmıyorlar?” falan diyor…
Muhtemelen sonraki seçimin beş yıl sonra olduğunu kimse ona söylemiyor. Erken teşhis önemli diyeceğim ama geç kalındı galiba… Yazık valla…
★★★
Meydanı boş bulunca, muhalefet meşgul çalınca yaparlar akıllarında ne varsa… Diğer yandan ülkeyi yönetenleri sadece 2 ay önce bu halk seçmedi mi? Böyle olacağı belli değil miydi? Bunların sebep değil sonuç olduğunu göremedi mi?
Vergiler yeni zamlandı, faizler yeni arttı. Yani yapılan düzenlemelerin esas etkisini tam olarak hisseden olmadı. Gerçekten bunlar iyi günlerimiz bekleyin yaz sonrasını…
★★★
Yine de merak etmesinler yerel seçimler öncesi fazla üzmezler milleti… Parasal daralma ile durgunluğa, batık şirketlere ve ağır işsizliğe izin verileceğine inanmayacağımıza göre geçici bir heves sanki…
Pahalıkta sorumlu yönetim değil, marketler… Gıdada fiyatlarında sorumlu yönetim değil, çiftçiler… Otomobillerde sorumlu yönetim değil, galeriler… Kredilerde sorumlu yönetim değil, bankalar… Bu böyle uzar…
★★★
İşin enteresan tarafı yine aynı açıklamalar… Merkez Bankası’nın hedefi yüzde 5’te takıldı kaldı. “Fiyat istikrarının kalıcı olarak tesis edilmesi amacıyla enflasyon hedeflemesi uygulamasına devam edilecek” deniliyor. Yani bu uygulanmış hali…
Türkiye kredi ile büyüyen, ekonomisi döviz girişine bağımlı bir ülke… Bu bağımlılık çok canlar yakacak. Lakin birçok şirket için geç kalındı, ne yapsanız çoğu batacak! Kimsenin elinde sihirli değnek yok! Bu süreç illa yaşanacak.
★★★
Esasında kendimize gelmemiz dönüp halimize bir bakmamız gerekiyor. Yapılan yanlışlara, yolsuzluklara kimsenin gıkı çıkmıyor. Sesini çıkartan ceza alıyor. Onu da kimse savunmuyor.
AKP'ye oy veren çiftçi, ben size oy verdim diye devlet kapısına gidip torpil istiyor. Rüşvet ile iş görmek normalleşiyor. Haliyle önce sistem sonra ekonomi çöküyor. Vergi ve faiz artışları gayet normal… Önce daha iyisini hak etmek gerekiyor.
https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/murat-muratoglu/turkiye-bu-yonetimi-hak-etti-7754239/
=======================
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkede dijital rublenin yürürlüğe girmesine yönelik yasayı onayladı. Putin tarafından imzalanan kararnameye göre, Rusya’da dijital rublenin kullanımına başlanacak.
24 Temmuz 2023
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkede dijital rublenin yürürlüğe girmesi ve kullanımına yönelik elektronik platform kurulmasına yönelik yasayı onayladı.
Putin tarafından imzalanan kararnameye göre, Rusya’da dijital rublenin kullanımına başlanacak.
Rus rublesinin nakit ve nakit olmayan kullanım şekillerine ilaveten dijital olarak da kullanılmasını öngören kararnameye göre, kurulacak yeni elektronik platform üzerinden yeni ruble formatında işlemler yapılabilecek.
Kararnamede, söz konusu platformun Rusya Merkez Bankası tarafından yönetileceği belirtildi. (AA)
https://www.sozcu.com.tr/2023/ekonomi/rusyada-dijital-rublenin-kullanimi-basliyor-7752772/
=======================
21/07/2023
İtalyan polisi, Sicilya adası açıklarında bir ticari gemiden balıkçı teknesine uyuşturucu nakli sırasında 5,3 ton kokain ele geçirdiğini duyurdu.
Polis, Palau Cumhuriyeti bandıralı ticari geminin, yükünü boşalttıktan sonraki varış noktasının Türkiye olduğunu tespit etti.
İtalyan polisi, salı Sicilya adası açıklarında durdurduğu balıkçı teknesinde 5,3 ton kokain ele geçirdi. Beş kişinin gözaltına alındığı operasyonda yakalanan kokain, bugüne kadar ülke sınırlarında tek seferde ele geçirilen en yüksek miktar.
Polis, kokainin İtalya iç pazarı için taşındığını ve toplam piyasa değerinin 850 milyon avroyu aştığını belirtti.
Yükü bırakıp Türkiye’ye gelecekti
Kokaini balıkçı teknesine nakleden ticari geminin kalkış ve varış limanları açıklanmadı. Ama BBC Türkçe’den Övgü Pınar’ın sorusunu yanıtlayan bir yetkili, geminin nihai varış noktasının Türkiye olarak göründüğünü kaydetti.
Yetkili, ‘Plutus’ adlı geminin Güney Amerika’dan, muhtemelen Venezuela ya da Trinidad’dan denize açıldığını da ekledi.
Geminin 15 kişilik mürettebatı arasında Türk, Azeri ve Ukrayna uyruklu kişilerin olduğu açıklandı.
Balıkçı teknesinde gözaltına alınanlardan ikisinin Tunus vatandaşı, diğerlerininse İtalya, Fransa ve Arnavutluk uyruklu oldukları belirtildi.
https://www.diken.com.tr/sicilya-aciklarinda-53-ton-kokain-yakalandi-geminin-son-duragi-turkiye/
=======================
İstanbul 1453 yılında 54 gün süren bir kuşatmanın ardından fethedilmiştir. Fetihle birlikte şehir üç gün yağmalanmıştır. Üç gün yağma...
14.09.2009
İstanbul 1453 yılında 54 gün süren bir kuşatmanın ardından fethedilmiştir.
Fetihle birlikte şehir üç gün yağmalanmıştır.
Üç gün yağma yapılması padişah II.
Mehmet’in buyruğudur.
Yabancı tarih kitaplarının pek çoğunda, İstanbul’un ele geçirilmesini izleyen cümle üç gün yağma yapılmasına ilişkindir.
Yağma, kentin düşmesi denli bir önemle vurgulanmıştır.
Sistem içi, düzen içi tarihçi yaklaşımlarında, “fetih” altın cümlelerle sayfalarca bezenir, yağma hususu atlanır.
Oysa, yağma, dönemin hukukuna ve siyasal/ekonomik düzenine aykırı değildir.
İstanbul’un günlerce kuşatılması sonrasında asker homurdanmaya başlar.
Pek çok yerde olduğu gibi.
Ganimet kaygısı başlar.
Padişah komutanları toplar.
Kentin bütün zenginliklerinin onların olacağını söyler.
Normal zamanda bir gün olan yağma süresi üç güne çıkarılır.
Üç günün bitiminde ise nöbetçi çavuşlar çıkartılır.
Yağmaya devam edenler engellenir.
Hoca Saadetin İstanbul’un yağmalanmasını süslü bir biçimde anlatır;
“Padişah buyruğu gereğince askere üç gün üç gece yağma tanındı.
Onlar dileklerini boyunlarına dolayıp, tatlı dilli güzeller, huri misali cariyeler ile gönül bağlarını gül yüzlerine kement ettiler, umutları gözlerinde parıldayan güzelliklerle safa buldular”
Tacü’t-Tevarih, 2.Cilt.Haz.İsmet Parmaksızoğlu).
Osmanlı’nın tarihçisinin ballandıra ballandıra anlattığı bu yağmada halk Aya Sofya’ya kaçmış, kilisedekilerin bile bir kısmı esir/ganimet olarak alınmıştır.
Yağma ekonomisi, dünyanın her yerinde oldukça eski tarihlerde yaşanmış, tarihe karışmıştır.
Asya/İslam kültüründe ise bu uygulama görece yakın zamanlara değin ana ekonomik bir yol olarak kabul edilmiştir.
Dar-ül Harp sayılan, İslam olmayan ülkelerin hepsi genel olarak ganimete konudur.
Osmanlı İmparatorluğunun gerilemesinde, ülke kaybı ve “yağma”dan gelen ganimet/gelir yollarının tükenmesi etkenlerden biri olarak sayılmıştır.
Yağma kültürü sosyal bir gen olarak hala kanımızda.
Üstelik en ilkel haliyle.
Roma hukukundaki incelik, Asya/Müslüman toplumlarında oluşmamıştır.
Roma Hukukunda “bulunmuş mal” kavramı vardır.
Sahipsiz bulunan mal için bile mülk edinme ince kurallara bağlanmıştır.
Burada tipik bir Avrupa merkezci ve elitist bir tavırla topluma üsten bakan bir konumda olmak istemiyorum.
Basit ve yüzeysel karşılaştırmalarla kuramlar kurmak da amacım değil.
Ancak, İstanbul’da yaşanan son yağma ilkelliğinde artık bazen diplomasiyi bırakmak ve eşyaya adıyla seslenmek gerekiyor.
Toplumu gericileştirme, toplumu sadaka ile yönetme bir politik tercih olunca, ilkel genlerin en küçük fırsatta ortaya çıkmasına, yetkililer utanmadan şaşırıyorlar.
Doğrusu, bu yazının temel kurgusu “yağma” olayından önce oluşturulmuştu.
Birkaç haftadır yazdığım tarihsel değinilerin devamı olarak sıra yağmaya gelmişti.
Bu maliye yöntemi ile yüzleşilmediği, bunun tarihsel, toplumsal muhasebesinin tam olarak yapılmadığı gibi yüksek entelektüel çıkarımlarda bulunacaktım.
Hayat beni aştı.
Yağma kültürü, haydutluk olanca gücüyle toplumda bir temel kültür olarak korunurken, hangi yüzümüzle yüzleşmeden söz edilebilir ki?
Üstelik bu saldırı, kimi batı metropollerinde yaşanan ani yağmalara da pek benzemiyor.
O örneklerde, kapitalizmin sıkı işleyişi içinde oluşan ara/ani gevşeme anlarında, standart sapmalarda yaşanan bilinçli/bilinçsiz anti-kapitalist bir öz bulmak olası.
İstanbul’da 1204 de Birinci yağma yaşandı.
Yapanlar Haçlı/Latinlerdi.
İkincisi 1453’de; her şeye karşın meşru.
Üçüncü yağma, her ikisinden kötü, geri ve ilkel.
Dediğimiz gibi, suç da olsa metropol yağmalarında içselleşen yasadışı yüceltilme koşulları bile yok.
Her şeyi kendi mülküne katma, kendi sınırlarının dışındaki her şeyi düşman toprağı görme ırkçılığı… Bunu yapanlar, fırsatını bulsalar, cinsel tecavüzde de bulunurlardı… Yüzümüz yok yüzleşmeye… Bilinçli olarak yaratılan kültürel düzey ortalama kalite budur.
Haftanın dizesi;
“Söz bitti. Annem öldü. Saklanacak karanlığım kalmadı.”(Oya Uysal, Kimselerin Akşamı, YKY)
https://www.birgun.net/makale/bir-tarihsel-miras-olarak-yagma-kulturu-18103
=======================
20.07.2023
Türk Dil Kurumu, bazı sözcüklerin yazımında değişikliğe giderken adıyla çelişen bir adım attı. TDK, Türkiyeli sözcüğünün tanımını yaparken Türk kelimesine yönlendirme yapmazsak Fransalı ifadesini Fransız, Yunanistanlı ifadesini Yunanlı sözcüğüne yönlendiriyor. TDK’nın bu adımı akıllara son dönemde çeşitli çevrelerce sürdürülen ‘Türkiyelilik’ tartışmasını getirdi.
Uğurcan Yardımoğlu
Türk Dil Kurumu’nun (TDK) bazı sözcüklerin yazımında değişikliğe gitti. Artık “unvan” değil “ünvan”, “çiğ börek” değil “çi börek”, “kümeden düşmek” değil “küme düşmek” yazılacak. Ancak kamuoyu bu değişiklikleri konuşurken TDK’nin “Türkiyeli” sözcüğüne karşılığı gözlerden kaçtı. TDK’nın güncel Türkçe sözlük sayfasında “Türkiyeli” yazdığınızda “Türk” kelimesine yönlendirilmiyorsunuz. “Türkiyeli” sorgusunun karşılığında “Türkiye’de yaşayan halk ve bu halkın soyundan olan kimse” tanımı çıkıyor. Ancak aynı TDK, “Fransalı” sorgusunda sizi “Fransız” sayfasına yönlendiriyor. Aynı şekilde “Yunanistanlı” yazınca “Yunanlı” sayfasını işaret ediyor.
Odatv‘nin haberi üzerine sosyal medyada yurttaşların tepki göstermesiyle TDK harekete geçti. ‘Türkiyelilik’ sözcüğü sözlükten kaldırıldı.
=======================
‘Barbie’ ve ‘Oppenheimer’ sinema salonlarını hafta sonu yaptığı açılışla doldurdu. Tüm dünyada popüler kültür ürünleri hakkında yaptığı felsefi ve psikanalitik çözümlemelerle tanınan filozof Slavoj Zizek de iki filmi değerlendirdiği bir yazı kaleme aldı.
Artı Gerçek - Popüler kültür ve kült sinema filmleri üzerine yaptığı psikanalitik tahlillerle tanınan ünlü Sloven filozof Slavoj Zizek, yılın merakla beklenen ve 21 Temmuz’da aynı anda vizyona giren iki filmi Barbie ve Oppenheimer hakkında Newstatesman dergisine yazdı.
Zizek yazısında, filmlerin her ikisinin de fantezi ve gerçek arasında bir tür diyaloğa dikkat kesildiğini vurgulayarak, "Barbie ve Oppenheimer filmleri, en karanlık gerçeklerin kalbinde bile ne türden fanteziler beslediğimizi bizlere göstermekte. Gerçekle yüzleşmekten kaçınmak için sadece fanteziye kaçmayız, fantezilerimizin beyhudeliğine dair yıkıcı gerçekten kaçınmak için de bizatihi gerçekliğe kaçarız!" yazdı.
Zizek, Barbie filminin konusuna da kısaca değindiği yazıda, Barbie ve Ken çiftinin ideal Barbie evreninden kovulmasını ve gerçek dünyayla yüzleşmesini şöyle yorumladı:
"Oyuncak bebek çift, Barbie Ülkesi’nin ötesinde sadece acımasız bir gerçeklik olmadığı, Barbie ütopyasının da bu acımasız gerçekliğin bir parçası olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalırlar. Çünkü Barbie Ülkesi gibi fanteziler olmadan, bireyler gerçek dünyaya katlanamazlar".
Oppenheimer filmini de kaleme alan ünlü filozof, filmin kıyamet temasıyla gerçeklik arasındaki gerilime odaklandığı, etik tartışmalar etrafında yürüyen anlatısını şu sözlerle yorumladı:
"Christopher Nolan’ın Oppenheimer’ı bu gerçekliğe giriş fikrini karmaşıklaştırıyor. Filmin teması sadece akademinin cennetinden savaşın gerçek dünyasına, yani zihinden cepheye geçişi değil, aynı zamanda bilimin meyvesi olan nükleer silahların gerçeklik algımızı nasıl paramparça ettiğini de anlatıyor. Çünkü nükleer patlama günlük hayatımıza ait olmayan bir şey. Oppenheimer’ın duruşu cesur ve etik olsa da, kendisi yarattığı cihazın varoluşsal sonuçlarını hesaba katmakta başarısız olmuştu."
Serbestiyet’te yer alan yazıda, kıyamet mitini nükleer çalışmalar etrafında yeniden yorumlayan Alman filozof Günther Anders’e referans veren Zizek, şöyle devam etti:
"Filozof Günther Anders, “Krallığı Olmayan Kıyamet” adlı makalesinde “çıplak kıyamet” kavramını ortaya atar: ‘Yeni, olumlu bir durumun ( ‘krallığın’ ) açılışını temsil etmeyen, yalnızca çöküşten ibaret olan kıyamet.’ Anders’e göre, nükleer bir felaket çıplak bir kıyameti temsil edecektir: Bundan yeni bir krallık doğmayacak, sadece dünyanın tamamen yok olması söz konusu olacaktır."
Atom bombasının mucidi olan Robert Oppenheimer’ın kişisel inançlarının, Hinduizmle olan bağının, gerçeklik algısını şekillendirmede oynadığı role de değinen sloven filozof, "Oppenheimer bu çıplaklığı kabullenememişti. Upanişadları orijinalinden okumak için Sanskritçe öğrendiği 1930’ların başından beri ilgi duyduğu Hinduizm’e daha fazla kendini adayarak, gerçeklikten kaçmıştı. New Mexico’daki Trinity testinde atom bombasının ilk patlamasından sonra hissettiklerini anlatan Oppenheimer, Krishna’nın Arjuna’ya söylediği Bhagavad Gita’dan bir alıntı yapar: “Şimdi ben Ölüm oluyorum, dünyaların yok edicisi!” dedi.
Zizek, Nolan’ın filmde Oppenheimer’ın ruhani derinliğini ön plana çıkaran kutsal Hindu metinlerinin, bir taraftan bilimin yarattığı gerçekliğin dehşetini örtmekteki maharetini göstermekte başarısız olduğunu söyledi:
"Oppenheimer’ın Gita’ya duyduğu hayranlık, kuantum fiziğinin metafizik çıkarımlarını Doğu geleneklerinde temellendirmeye çalışan uzun geleneğe aittir....Ancak Nolan’ın filmi, her türlü ruhani derinliğin çağrıştırılmasının, bilim tarafından yaratılan yeni bir gerçekliğin dehşetini nasıl gizlediğini göstermekte başarısız oluyor." (KÜLTÜR SANAT)
=======================
Sorun yalnızca İslam değil.
Özelde İslam, genelde bütün dinler her toplumda nifak yaratır.
Bunu Muhammedin son derece büyük cüretle ve saygısızca diğer kabilelerin putlarını kırmasıyla örneklemek mümkündürü.
İslam için ayrımlar başlıca;
1) İnananlar ve inanmayanlar,
2) Özgür bireyler ve köleler,
3) Erkekler ve kadınlar,
4) İmanı, ibadeti, itikadına göre takvada üstün olanlar ve olmayan Müslümanlar şeklindedir.
Bu haliyle İslam toplumu çok derin fay hatları ile böler.
Bu bağlamda dindar olan bir toplumda herşeyden önce iç barışın olması mümkün değildir.
Din pek çok temel safsatanın en kapsamlı olanıdır.
1) Matematik ve Numeroloji,
2) Astronomi ve Astroloji,
3) Kimya ve Simya,
4) Bilimsel öngörü ve fal
…………
X) Bilim ve din.
ikilemlerinde olduğu gibi gerçek olan, bilimsel olan ile totodan uydurulan arasındaki fark aynı şekilde bilim ve din içinde mevcuttur.
Bilim etimolojik olarak bilmek kökünden gelir.
Din ise doğrudan mutlak imana, dogmaya dayanır.
Din ve bilim tamamen ayrı alemlerin işleri değildir.
Bir ipte iki cambaz gibi geçimsizdir.
Yağ ile su kadar ayrıktır.
Bilim ile safsata (kıyas-ı batıl)yı çok çalkalarsanız karıştırabilirsinizi.
Nitekim günümüz sosyal medyasında, geleneksel medyada bunun sayısız örnekleri vardır.
Ancak, yalnızca yeteri kadar beklerseniz bile din ile bilim kendiliğinden ayrışır.
Her ikisinin de kozmolojik açıklamaları vardır.
Her ikisi de ahlak üretme iddiasına sahiptiri.
Her ikisi de doğanın olgularını açıklama iddiasına sahiptir.
Ancak, dinler uydurmadır, sahte bilimdir, safsata (kıyas-ı batıl)dır.
Bilimi yalnızca var olan doğa olaylarını açıklamakla kalmaz.
Öngörü üreteme kabiliyeti de verir.
Öngörüleriniz planlama, önlem alma imkanı verir.
Dinin ise öngörü üretme anlamında hiçbir değeri yoktur.
Olmamıştır.
Geleceği planlamak, önlem almak imkansızdır.
Bu anlamda bağlamda gerçek olan, yararlı olan dindir, bilim ise tam tersine ket vurur.
İslam tarihi de bize bunu örnekler.
İslam dininin iman, ibadet, itikat ayrıntılarının çok belirgin olmadığı ilk birkaç yüzyıla İslamın Altın Çağı denir.
Mezheplerin ortaya çıkması dini esasların ayrıntılı şekilde tanımlanması ve derlenmesinden ibarettir.
İslamın kaynaklarına en yakın olan Arap toplumlarında bu nedenle hemene hemen 1000li yıllardan itibaren gelişme çağı bitmiş, gerileme, çekilme, çürüme dönemi başlamıştır.
Farisi ve Türklerde bu olumusuzluk 1500’lerde belirginlik kazanmıştır.
1800’lerden sonra İslam aleminde bilim ve sanat bayrağını önde taşıyan hiçbir ülke ve toplum kalmamıştır.
Bütün bu süreç aslında Müslüman hakların dindarlaşmasıyla bağlantılıdır.
Avrupa’da Rönesan bilimin din karşısında önünü açarak inovasyon kabiliyetinde büyük artış sağlamıştır.
Protestanlaşma, sekülerleşme derken ilahiyatçıların gündelik sorunlar, devlet işleri, toplumlsal işlerdeki önemini yok etmiştir.
İslam toplumlarının henüz hiçbirinde dinin millileşmesi anlamında protestanlaşma,
içselleştirilmiş bir sekülerleşme,
laik toplumun yaratılması,
ilahiyatçıların gündelik yaşamın içinden sıyrılıp atılması,
halkın gündelik yaşamını bilimsel verilere göre tanzim etmesi gerçekleşmemiştir.
Tam tersine Müslüman Kardeşler, İhvan gibi İslami akımlar İslamın Katolikleşmesine eş değerdir.
Temelde ibadet dili Arapça olan, toplumlar üstü, ülkeler ve devletler üstü bir hilafet makamının karşılığı tam olarak Katolik (Evrensel demektir) Papalık kurumu araşıyına eş değerdir.
Katolik İtalyanlar ihaliyatçıların dualarını tıpkı bizim gibi anlamazlar, çünkü Latincedir.
Ama Protestan Almanlar anlar, çünkü ibadet dili Almancadır.
Açıkçası tarih dinlerin hem toplum içinde, hem toplumlar arasında nifak çıkardığını, toplumsal çeşitliliği önlediğini, totaliterleştiğini, inovasyon kabiliyetini yok ettiğini, sonunda kendini dahi savunamayacak derecede sakatladığını kanıtlamaktadır.
Günümüzde dindar Müslümanların yoğunlaştığı toplumlar uluslararası toplum içinde adeta mahallenin delisi kıvamındadır.
Dileyen Müslüman toplumları sınırsızca sömürebilmekte, işgal edebilmekte, yağmalayıp, yıkabilmektedir.
Müslüman toplumlar açıkçası kafirlerin insafına kalmıştır.
İşte müslümlanların ve Müslüman toplumların kayıpları ve dinin toplum içinde ağırlığını ve etkisini azaltabilmiş, sınırlayabilmiş batılı toplumların kazanımları bunlardır.
Refah, barış ve huzur.
=======================
TÜİK verilerine göre, Türkiye’ye göç edenler 2022’de 2021’e oranla yüzde 33,2 azaldı. Türkiye’den yurt dışına göç eden kişi sayısı ise 2022’de 2021’e göre yüzde 62,3 arttı.
Artı Gerçek - Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2022 yılına ilişkin"uluslararası göç istatistikleri"ni yayımladı. Buna göre, Türkiye’ye göç edenlerin sayısı 2022’de bir önceki yıla göre yüzde 33,2 azalarak 494 bin 52 kişi oldu. Bunların yüzde 52,9’unu erkekler, yüzde 47,1’ini ise kadınlar oluşturdu. Türkiye’ye yurt dışından gelenlerin 94 bin 409’u Türk vatandaşları, 399 bin 643’ü ise yabancı uyruklu nüfus olarak belirlendi.
Türkiye’den yurt dışına göç eden kişi sayısı 2022’de 2021’e göre yüzde 62,3 artışla 466 bin 914 olarak kayıtlara geçti. Bu nüfusun yüzde 55,7’si erkekler, yüzde 44,3’ü ise kadınlardan oluştu. Türkiye’den yurt dışına giden nüfusun 139 bin 531’inin Türk vatandaşıyken, 327 bin 383’ünün ise yabancı uyruklu olduğu belirlendi.
Türkiye’ye 2022’de göç edenler yaş grubuna göre incelendiğinde, ilk sırada yüzde 12,2 ile 25-29 yaş grubu olduğu görüldü. Bunu yüzde 11,7 ile 20-24 ve yüzde 11,3 ile 30-34 yaş grubundakiler izledi.
Türkiye’den göç eden nüfusun yaş gruplarına bakıldığında ise en fazla göçün yüzde 15,8 ile yine 25-29 yaş grubunda olduğu belirlendi. Bunu yüzde 13,4 ile 30-34 ve yüzde 12,8 ile 20-24 yaş grubu takip etti.
Türkiye’ye 2022 yılında göç edenlerin illere göre dağılımı incelendiğinde, yüzde 35,4 ile en fazla göç alan il İstanbul oldu. İstanbul’u yüzde 14,8 ile Antalya, yüzde 5,4 ile Ankara, yüzde 3,9 ile Bursa ve yüzde 3,8 ile Mersin izledi.
Türkiye’den göç eden nüfusun illere göre dağılımına bakıldığında ise yüzde 39,5 ile İstanbul’un en fazla göç veren il olduğu görüldü. İstanbul’u yüzde 9,8 ile Ankara, yüzde 6,7 ile Antalya, yüzde 3,4 ile Samsun ve yüzde 3 ile İzmir takip etti.
Ülkeye 2022’de gelen yabancı nüfus içinde ilk sırayı yüzde 25 ile Rusya vatandaşları aldı. Bu ülkenin ardından, yüzde 8,1 ile Ukrayna, yüzde 6,5 ile İran, yüzde 5,4 ile Afganistan ve yüzde 4,8 ile Irak geldi.
Türkiye’den göç eden yabancı uyruklu nüfus içinde ilk sırayı ise yüzde 20 ile Irak vatandaşları aldı. Bunu yüzde 10,6 ile İran, yüzde 7 ile Özbekistan, yüzde 6 ile Afganistan ve yüzde 4,8 ile Türkmenistan izledi. (AA)
=======================
Çocuğa cinsel istismarla suçlanan TÜGVA Kastamonu Ortaokul Koordinatörü Rıdvan Kara, il duruşmada tahliye edildi. Tanık olarak dinlenen çocukların ifadeleri ise istismara uğrayan çocuk sayısının daha fazla olduğuna işaret ediyor.
Artı Gerçek - TÜGVA Kastamonu Ortaokul Koordinatörü Rıdvan Kara’ya, 16 yaşındaki çocuğa tecavüz ettiği gerekçesi ile 23 yıl hapis istemiyle dava açıldı ancak Kara yurt dışına çıkış yasağıyla tahliye edildi.
16 yaşındaki erkek çocuk S. N. M.’nin yaşadıklarını, rehber öğretmenine anlatmasının ardından geçen ocak ayı ortasında gözaltına alınan Rıdvan Kara tutuklandı.
Rıdvan Kara hakkında, “Çocuğun nitelikli cinsel istismarı” ve “şantaj” suçundan 23 yıla kadar hapis istemi ile dava açıldı. Davanın ilk duruşması geçen 5 Temmuz’da yapıldı. Tutuklu bulunan Kara, duruşmaya SEGBİS ile katıldı. Kara, suçlamaları kabul etmedi, tanık beyanlarının ise çelişkili olduğunu söyledi.
Anadolu 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya göre Kara, İstanbul Pendik’te başka çocuklarla da tanıştı. Ses kayıtları üzerinden çocuklara şantaj yapmaya başladı.
Duruşmada söz alan sanık avukatı, şikayetçi çocuğun ifadelerinin çelişkili olduğunu öne sürdü.Duruşma savcısını, Rıdvan Kara’nın tutukluluğunun devamı yönünde talepte bulundu. Duruşma sonrası kararını veren mahkeme, Kara’yı, yurtdışına çıkış yasağı şartı ile tahliye etti. (Kaynak)
=======================
Türk savunma sanayisindeki yeteneklerin birleştirilmesiyle ortaya çıkan Uçaktan Atılabilir Güdümlü Akıllı Dip Mayını UÇA, muharebe sahasında düşman üzerinde"sürpriz etkisi" yaratacak.
Göksel Yıldırım | 24.07.2023 - Güncelleme: 24.07.2023
Ankara
AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, dünyanın önde gelen savunma sanayisi buluşmalarından biri haline dönüşen ve 25-28 Temmuz’da İstanbul’da düzenlenecek 16’ncı Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı’nda (IDEF 2023), son dönemde geliştirilen yerli ve milli teknolojiler gün yüzüne çıkacak.
Fuarda ilk kez sergilenecek en dikkati çeken çözümlerden biri UÇA olacak.
Makine ve Kimya Endüstrisi AŞ, Koç Savunma ve TÜBİTAK SAGE tarafından kendi öz kaynaklarıyla başlatılan UÇA Projesi, MK-84 tipi genel maksat bombalarına GÖKÇE Kanatlı Güdüm Kiti (KGK) ve akıllı hedef tespit ve mayın ateşleme birimi entegre edilerek, bunların taarruzi deniz mayınına dönüştürülmesini içeriyor.
Türkiye’nin başarısını kanıtlamış milli teknolojileri arasında yer alan GÖKÇE KGK ile MK serisi uçak bombaları atıldığı noktadan çok uzağa uçabilen ve hedefe hassas vuruş sağlayan sistemlere dönüşüyor.
Uçaklar ve taarruzi insansız hava araçları (TİHA), UÇA'nın aerodinamik özellikleri ve sunduğu yeteneklerle düşman deniz üssü çıkışlarını, geçiş güzergahlarını riske girmeden uzaktan taarruzi mayınlama yapabilecek.
Tamamıyla yerli ve milli imkanlarla geliştirilen UÇA, dünya literatüründe ilk uzun menzilli akıllı dip mayını olmaya aday bulunuyor.
F-16, F-4, Bayraktar AKINCI, AKSUNGUR gibi MK-84 genel maksat uçak bombası atabilen envanterdeki hava platformlarıyla taşınacak UÇA, alçak-orta irtifa hava savunma sistemlerinin menzili dışından yüksek irtifalardan, yüksek hızlarda bırakılacak, planör uçuşu ile mayınlama noktasına ilerleyecek, radar abzorban kaplama yeteneği sayesinde radara yakalanmadan hedef noktadan denize girecek. UÇA, akustik soğurucu kaplaması sayesinde suyun içinde sonarlara yakalanmadan hedef gemiyi bekleyeceği deniz tabanına hassas olarak yerleşebilecek.
UÇA, sahip olduğu sensörlerle hedefleri akustik, manyetik, basınç izlerine göre tespit ve sınıflandırarak düşman gemilerin ve denizaltıların harekatını kısıtlayan, MALAMAN hedef tespit ve ateşleme sisteminin özelliklerine haiz etkili bir güdümlü stratejik mühimmat olarak görev yapacak.
Sualtı Akustik IFF (Dost-Düşman Tanımlama) Sistemi’ne sahip olacak mayın üzerinde, basınç, titreşim, manyetik anomali ve akustik sensörleri yer alacak.
UÇA sahip olduğu bu ileri sensör füzyonu teknolojisiyle hedef gemileri tespit edip imha etme özelliğine sahip olacak.
MALAMAN akıllı deniz dip mayını geliştirme süreçlerinde elde edilen tecrübeler ve kazanılan teknolojik birikimle farklı ihtiyaçları karşılayan fonksiyonel bir mühimmat daha geliştiriliyor. Geliştirme süreçlerinin kısa süre sonra tamamlanması ve bu yıl içinde test süreçlerine geçilmesi hedefleniyor.
https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiyenin-yeni-silahi-uca-dusmanin-elini-kolunu-baglayacak/2952695
=======================
00:00 -Başlangıç
00:15 -Montrö Türk Boğazları Sözleşmesi nedir? Neleri kapsar? Tarihi bakımından bu süreç nasıl gerçekleşti?
10:57 -Gemi Sağlık Resmi ile Fener ve Tahliyesi ücreti nedir? Bunlar gemilerden nasıl alınıyor?
15:48 -1998 Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü Boğazlara etkisi nedir? Türkiye’nin bu tüzük ile elde ettiği kazanımlar nelerdir? Tüzükle birlikte ortaya konan geçiş düzenlemeleri nasıl olmuştur?
26:45 -Boğazın Güvenliğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Denizcilikte kaza tabiri
32:50 - Boğazda yaşanan sis akıntı vb durumlarda geçiş rejimini hangi kurum kontrol etmekte?
45:16 - Altın Frankı’nın 1983’de boğaz ücretlerine endekslenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu fiyatlar Türkiye’nin talebiyle güncellenebilir mi?
47:40 - Kanal İstanbul yapılırsa boğazdan geçecek gemileri kanala ücrete tabi tutarak yönlendirebilir ve böyle bir zorunluluk getirebilir miyiz?
50:53 - Kanal İstanbul yapılırsa eğer çıkan toprak ile Marmara denizine yapay adalar yapılırsa bu durum kılavuzluğu ve seyri nasıl etkiler?
55:43 - Savaş veya barış durumlarında savaş gemilerinin boğazlarımızdan geçiş kriterleri nelerdir? Karadeniz’in güvenliğini bu kriterler ne ölçüde sağlıyor?
1:07:59 Kapanış
Kılavuz Kaptan Ali Cömert ile “Türk Boğazları ve Montrö Türk Boğazları Sözleşmesi” konulu yayınımızı 18.04.2021 tarihinde gerçekleştirdik. Başta yayın konuğumuz Kılavuz Kaptan Ali Cömert’e ve tüm katılımcılarımıza teşekkürlerimizi iletiyoruz.
Yayınlarımızla ilgili duyuruları tüm sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilirsiniz.
Kanalımıza abone olmayı ve videoyu beğenip yorum yapmayı unutmayınız.
İnstagram: http://bit.ly/2XEMuI3
Facebook: http://bit.ly/2J0WuDn
Twitter: http://bit.ly/2XGeaw6
Youtube: http://bit.ly/2xkNxxQ
Web Site: dargeb.com #montrö #türkboğazlarsözleşmesi #türkboğazları
=======================
20 Temmuz 2023 Perşembe
Herkese eşit sanıyorsun. Oysa seni kesen bıçak başkasına kör oluyor.
Gazeteci Toygun Atilla, Patronlar Dünyası sitesinde, Türkiye’nin en güzel yerlerinden Cennet Koyu’nun başına gelenlerin peşinde. Nasıl oluyor da ağaçlar kesiliyor, beton dökülüyor, kuralsız inşaat yapılıyor sorularını soruyor.
Haklı ve halkın yararına bir soru. Gelgelelim, acı bir gerçek var. Bu düzen tam da Cennet Koyu’nun başına bu işleri getirmek için kuruldu. Uyduğumuz kurallar yalnız güçsüzler için var.
Şöyle anlatayım...
Önümde yepyeni bir mahkeme kararı duruyor.
Davacı: Cengiz İnşaat.
Davalı: Bodrum Belediyesi.
Konusu elbette Cennet Koyu...
Malum, Cennet Koyu eskiden Hazine’ye aitti. Ancak müteahhitlerin gözü üzerindeydi. 2010 yılında özelleştirme kapsamına alındı. 2012’de ihaleyi Bodrumbir Turizm Yatırım AŞ kazandı. Şirket, o dönem Mehmet Cengiz ve Fettah Tamince’ye aitti. İşadamları, koyu, kamu bankası Ziraat’in kredisiyle aldı. Yani ceplerinden kuruş çıkmadı. Devlet kendi arazisini alsınlar diye onlara para verdi. Birkaç yıl sonra ortaklık bozuldu, arazi Mehmet Cengiz’in oldu.
İşte o koyun satışının iptali için Danıştay’a çok sayıda dava açıldı. Nihayetinde kazanıldı da. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 8 Aralık 2016’da özelleştirme kararını iptal etti. Gözler devlete çevrildi. Mahkeme kararının uygulanması, arazinin geri alınması bekleniyordu. Ancak Özelleştirme Yüksek Kurulu, bunu yapmadı. Satışın iptaline rağmen arazi Mehmet Cengiz’in mülkü olmaya devam etti.
Cengiz, geçen yıl Cennet Koyu’na inşaat yapmak için harekete geçti. Bodrum Belediyesi’ne ruhsat için başvurdu. Koyda tam 60 yapılık tesis inşa edecekti. Belediye, 12 Aralık 2022 tarihinde ruhsat verdi.
Gelgelelim, karar tartışma yarattı. Öyle ya, Türkiye seçim sürecine girmişti. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cengiz’in adını “beşli çete” ifadesiyle anıyordu. Kamuoyu bu hassas süreçte olaya her zamankinden fazla tepki gösterdi. Hem haksız hem hukuksuz olduğu dillendirildi.
Bodrum Belediyesi itirazları değerlendirdi. Başkan Ahmet Aras, 6 Ocak’ta Cengiz İnşaat’ın ruhsatını iptal ettiklerini açıkladı. Cengiz İnşaat, bu kararı mahkemeye taşıdı. Muğla 1. İdare Mahkemesi, martta yürütmeyi durdurmuştu. (Birgün, Aycan Karadağ).
İşte önümdeki karar tam da bununla ilgili. Seçimden 12 gün sonra, 9 Haziran’da mahkeme, Cennet Koyu hakkında nihai kararını vermiş.
Bodrum Belediyesi, “söz konusu taşınmazın mülkiyetinin edinilmesine dair özelleştirme işleminin Danıştay kararı ile iptal edilmiş olması sebebi ile taşınmazın tapudaki tescilinin hukuka aykırı hale gelmesi”ni gerekçe göstermiş. Yani demiş ki: “Özelleştirme kararı iptal oldu, öyleyse bu arazi tapusunda onun olduğu yazsa dahi hukuken artık Cengiz’in değil, haliyle kendisinin olmayan araziye inşaat yapması da hukuka uygun değil”.
Mantıklı ve görünür gerçeğe uygun bir işlemmiş gibi duruyor. Gelgelelim, Bodrum Belediyesi’nin bilmediği bir şey var. Türkiye’de mahkeme kararları herkes için geçerli değil.
Sonuç olarak Muğla 1. İdare Mahkemesi ruhsatın iptalini yanlış buldu.
Aklınız almıyor olabilir. Nasıl mı oldu? Kararda, Danıştay’ın Cennet Koyu özelleştirmesini iptal ettiği kabul edildi. Ancak Hazine’nin, bu karara rağmen, gidip tapuyu kendi üzerine geçirecek işlem yapmadığı söylendi. Bu nedenle de tapuda, Cennet Koyu’nun resmi olarak halen Cengiz’in göründüğü anlatıldı.
Devamında şu söylendi: “Tapu sicilinin aleniyeti, geçerliliği ve tapuya güven ilkeleri uyarınca tapu kaydının idare hukuku alanındaki işlemlerden bağımsız olarak özel hukuk sahasında kendine özgü bir hukuki geçerliliğinin bulunduğu...”
Yani mahkeme, “Cennet Koyu Cengiz’in olmasa da Cengiz’indir” dedi. Böylece milletin Cennet Koyu, “Cengiz Koyu” olmuş oldu.
İşte hikâye özetle böyle...
Milletvekili Can Atalay hapiste. Gazeteci Merdan Yanardağ iki cümleden içeride. Sorsan hepsi mahkeme kararı. Gelgelelim, konu Mehmet Cengiz olunca, mahkeme bile, mahkeme kararını devlet uygulamadığı için bir şey yapılamayacağını söylüyor. Mayıs seçimlerinin sonucu farklı olsa, belki de bu karar çok farklı olacaktı!
Müteahhitlerin yatak odasında kalem oynatan gazetecilere inat, Toygun Atilla, Cennet Koyu’nu kurtarmaya çalışıyor. Ama patronların asıl dünyası işte bu!
O kim olur bilmem... Adaleti eşitliğe en çok ihtiyacı olanlar getirecek.
=======================
Tayvan, Temmuz ayının başında Türkiye’den ithal edilen yumurtalarda kanserojen madde bulunduğunu tespit etti.
20 Temmuz 2023
Tayvan’ın Türkiye’den satın aldığı yumurtalarda kanserojen madde bulunması ülkede gündem oldu…
127 ton yumurta satın alan hükümetin Tarım Bakanı Chen Chi-chung, Türkiye’den satın alınan yumurtalarda yasaklı bir madde olan nitrofurans izine rastlandığını açıkladı. Chi-chung, “Hükümet Türk tedarikçiden anlaşma kapsamında bunu telafi etmesi için talepte bulunacak” dedi.
Temmuz ayının başında kontrol edilen yumurtaların hepsinin imha edildiği açıklanırken Tayvan Gıda ve İlaç Dairesi bunların yerel piyasaya sürülmediğini de duyurdu.
Tayvan hükümeti adına Türk yetkililerle iletişime geçecek Tayvan Ulusal Hayvancılık Endütrisi Kurumu CEO’su Peter Chen, ülkenin yaklaşık 160 bin dolar zararda olduğunu açıkladı. Chen, “Türkiye’den satın alımlar Haziran sonunda durduruldu ve hükümet ABD’den ithal etmeye yöneldi” dedi.
Ülkede yaşanan yumurta krizi sonrasında Tayvan, aralarında Türkiye’nin de olduğu Brezilya, Malezya, Filipinler, Singapur ve Tayland’dan yumurta almaya başlamıştı. Tayvan hükümetinin ABD, Avustralya ve Japonya’dan yumurta almaya devam ettiği de belirtildi.
=======================
İsrail Meclisi aylardır protestoların hedefindeki tartışmalı yargı düzenlemesine ilişkin yasa tasarısını onayladı. Binlerce kişi sokağa akın ederken ülkede gerilim had safhaya ulaştı.
24 Temmuz 2023
İsrail Meclisi, Başbakan Binyamin Netanyahu hükümetinin Yüksek Mahkemenin yürütme üzerindeki denetimini kaldıracak tartışmalı yasa tasarısını 2. ve 3. oylamada onayladı.
İsrail Meclisi, hükümetin tartışmalı yargı düzenlemesinde Yüksek Mahkemenin yetkilerini kısıtlayacak yasa tasarısının 2. ve 3. oylaması için parlamento çevresinde pazar gününden bu yana devam eden protestoların eşliğinde toplandı. Mecliste yasa tasarısı görüşmelerinin tamamlanmasının ardından oylamaya geçildi. Muhalefet milletvekilleri, yasa tasarısını boykot etmek için Meclis Genel Kurulu’nu terk etti.
İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant ve Başbakan Netanyahu’nun oylamada haraketli konuşması kameralara yansıdı.
Hükümetin yargı düzenlemesinde Yüksek Mahkemenin yürütme üzerindeki denetimini kaldıracak maddeyi Meclis, 2. ve 3. oylamada da 64 lehte oy ile kabul etti. Meclisteki 56 muhalefet milletvekili ise oylamaya katılmadı.
İsrail Meclisindeki oylamanın ardından gün boyunca başta Batı Kudüs’teki İsrail Meclisi çevresi olmak üzere ülke genelinde hükümetin yargı düzenlemesine karşı gösterilerin devam etmesi bekleniyor. İsrail polisi şu ana kadar gösterilerde 19 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.
İsrail istihbaratı da gösterilerin daha da büyüyeceği uyarısında bulundu.
Yüksek Mahkemenin hükümetin aldığı kararları “kamu çıkarına hizmet etmediği, çıkar çatışması doğurduğu” gibi gerekçelerle “mantık dışı olduğunu” belirterek bozma yetkisini ortadan kaldırmayı öngören yasa, kamuoyunda “akla yatkınlık” yasa tasarısı biçiminde tartışılıyordu. Yasa tasarısı Mecliste görüşülmeye devam ederken Netanyahu koalisyonu ve muhalefet arasındaki uzlaşı müzakerelerinin sürdüğü ancak sonuç alınamadığı bildirilmişti.
İsrail Adalet Bakanı Yariv Levin’in, 5 Ocak’ta duyurduğu “yargı reformu” Yüksek Mahkemenin yetkilerini sınırlandırma ve iktidarın yargı atamalarında söz sahibi olması gibi değişiklikler içeriyor.
Başbakan Netanyahu, 27 Mart’ta, ülke çapında giderek artan kitlesel protestolara ve grevlere neden olan yargı düzenlemesini ertelediğini açıklamış ancak 2023-2024 bütçesinin mayıs sonunda Meclisten geçmesinin ardından yargı düzenlemesini tekrar gündeme getireceklerini duyurmuştu. Hükümet, muhalefetle müzakerelerin tıkanmasının ardından yakın zamanda yargı düzenlemesi için yeniden düğmeye basmıştı.
Netanyahu hükümeti, yargı düzenlemesi kapsamında Yüksek Mahkemenin hükümet üzerindeki denetimini kaldıracak yasa tasarısının 11 Temmuz’da birinci oylamadan geçmesinin ardından 2. ve 3. oylama için bugün Meclise getirileceğini açıklamıştı.
Hükümetin “yargı reformuna” karşı çıkan, aralarında savaş pilotları, denizaltı subayları ve diğer elit birliklerin yer aldığı on bin kadar orduda görevli İsrailli, gönüllü yedek askerlik görevini bırakacaklarını açıklamıştı. İsrail basını, Savunma Bakanı Gallant’ın, orduda yedek askerlerden gelen tepki üzerine Yüksek Mahkemenin hükümet üzerindeki denetimini kaldıracak yasa tasarısının ertelenmesi için çalıştığını öne sürmüştü.
Netanyahu hükümetinin yargı düzenlemesine karşı protesto hareketi, yaklaşık 7 aydır gösterilerine devam ediyor. (AA)
=======================
Kafirler geçmişte soykırım yapmışlar.
Kafirler geçmişte sömürgecilik yapmışlar.
Kafirler geçmişte köle ticareti yapmışlar.
Oysa Müslümanlar köle ticareti yapmış ama çok insancıl yapmış.
Müslümanlar yalnızca baş eğmeyen, cizye ödemeye razı olmayanları katlemiş.
vb.
Konu o değil.
Konu İslamın hâlâ daha dört temel eşitsizliği kurumsal anlamda koruması, tanzim etmesidir.
İslam tartışılabilecek, pazarlık yapılabilecek, içinden bazı değerleri seçip alarak, diğerlerini dışlayacak bir yapıda değildir.
Hiçbir din öyle değildir.
630 yılında İslamın temel ilkeleri neyse, 1500 yılında da, 2023 yılında da, 3687 yılında da hiç tavizsiz, aynı şekilde geçerlidir.
Ve bir gün intergalaktik uzay yolculuklarında Klinkonglurla rastlaşırsak, onları da üç seçenek bekler.
Ya boyun eğecekler, ve cizye ödemeye ve Müslüman insanlara tabii olarak yaşayacaklar.
Ya da Müslüman olacaklar.
Ya da Tevbe suresinin gereği olarak katledilecekler.
Tevbe Suresi ise özel hükümleriyle Medine Sözleşmesini GEREKÇESİZ olarak hükümsüz kılmayı emreden,
Ubeydiye Sözleşmesini ise geçici olarak koruyan,
Genel hükümleriyle bütün dünya Müslüman olana, ya da başeğene kadar savaşmayı emreden bir suredir.
Savaş ve barışla ilgili son suredir.
Kendinden önceki barışla alakalı bütün hükümleri nesh eder, hükümsüz kılar.
İslamın koruduğu, kurumsallaştırdığı,, tanzim ettiği dört temel eşitsizlik ise şunlardır:
1) Müslümanlar ile kafirler asla eşit hukuka sahip değildir.
2) Özgür bireyler ile köleler asla eşit hukuka sahip değildir.
3) Erkekler ve kadınlar asla eşit hukuka sahip değildir.
4) Takvada üstün olan Müslümanlar ile olmayanlar asla eşit hukuka sahip değildir.
Bu anlamda şeriat rejimi, yani Dar-ül İslam hükmünün olduğu ülkelerde devlet bu dört temel eşitsizliği korumaya, denetlemeye çalışır.
Misal İran ahlak polisinin sokaklarda yaptığı denetimler.
Misal Suudi polisinin oruç, namaz gibi ibadetleri yapılıp yapılmadığını denetlemesi gibi.
Günümüz Türkiye’sinde özgürce kafasından din uyduranların, bana göre, bence diyerek genel geçer İslam öğretisinin dışında laflar söyleyenlerin tamanı da gerçek bir şeriat nizamında kafirdir, münkirdir, münafıktır, ya da başka bir şeydir.
Her hal ve şartta en iyimser ihtimalle söyledikleri her şeyi inkar edene kadar şiddeti artan bir uyarılar zincirinden sonra katli vaciptir.
Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) militanlarına dırdır eden yaşlı kadının tepesinden tüfekle vurulduğu o an hâlâ daha gözlerimi önündedir.
Bu nedenle özgürlüklerimizin, laikliğin, çağdaş medeniyet değerlerinin kıymetini bilelim, ve anlayalım.
=======================
ABD'de yaşayan bir adam, kendisine sadece dokuz ayı kaldığı söylenmesinin ardından 45 yıl daha yaşadı.
21 Temmuz 2023
Aslen Yunanistanlı olan Stamatis Moraitis’in kanser teşhisine ve hayatının 1 yıldan az süre önce sona ereceği söylenmesine rağmen uzun yıllar yaşaması tıp dünyasını hayrete düşürdü.
98 yaşındaki Moraitis’e, 1976’da doktorlar, akciğer kanseri teşhisi konduktan sonra yalnızca altı ila dokuz aylık ömrü kaldığını söylediler.
Yıllardır ABD’de yaşayan Moraitis, ülkede düzenlenecek bir cenaze töreni çok pahalı olacağı için Yunan adası Ikaria’daki evine dönme kararı aldı.
“Şarap içmeye başlamak ve ölümün kapısını çalacağı günü beklemek”için memleketine döndüğünü söyleyen Moraitis, Ikaria’ya döndükten sonra aylar geçti ve zaman geçtikçe güçlendiğini hissetti.
Dokuz ayı geçtikten sonra, yaşayacak daha çok hayatı olabileceğini fark etti. 98 yaşında vefat eden adam, kanser teşhisinin ardından 45 yıl daha dayandı.
“İnsanların ölmeyi unuttuğu ada”olarak bilinen küçük Yunan adası Ikaria, aynı zamanda “mavi bölge”olarak da bilinir ve sakinlerinin Batı Avrupa’nın geri kalanından ortalama 10 yıl daha uzun yaşadığı bir yer olarak kaydedilir.
Moraitis, onlarca yıl hayatta kalmasını yalnızca saf gıdalar, otlar, şarap, temiz hava ve stressiz bir yaşam tüketmeye bağladı.
UniLad’a göre Yunan adası dünyadaki tek “mavi bölge” değil, insanların istatistiksel olarak daha uzun yaşadığı başka yerler de var.
Bununla birlikte, Ulusal Tıp Kütüphanesi tarafından yapılan araştırmalar, bir kişinin yaşam beklentisinin büyük ölçüde yaşamlarını sürdürme şekline bağlı olduğunu ve bir kişinin genetiğinin yalnızca % 20’sinin yaşam beklentisine katkıda bulunduğunu gösteriyor.
“Mavi bölge”lerde yaşayan insanlar istatistiksel olarak daha uzun yaşıyor ve daha sonraki yaşamlarında ciddi hastalıklara yakalanma olasılıkları dünyadaki diğer kişilere göre daha düşük olsa da, Healthline bunun nedeninin, doktorların düzenli olarak tavsiye ettiği, kendi bölgelerinde üretilen yiyeceklerin bir sonucu olarak daha sağlıklı beslenmeleri olduğunu iddia ediyor.
=======================
https://www.facebook.com/groups/2785537421686024/
=======================
25 Temmuz 2023
Mesnetsiz gürültü
Nazi ideolojisi-stratejisi ve Türk bağımsızlık hareketiyle ilgili mukayeseli tarih çalışması yapan Stefan Ihrig, “Naziler ve Atatürk” kitabında bu hayranlığı ayrıntılarıyla yazdı. (Yazarın, Cambridge Üniversite tarih bölümünde yaptığı bu doktora tezinin, subjektif olması ve bariz hatalar bulundurması bu yazının konusu değildir.)
Birinci Dünya Savaşı sonunda galip ülkeler/ İtilaf Devletleri, Almanya ile Versailles, Avusturya ile Saint-Germain, Macaristan ile Trianon, Bulgaristan ile Neuilly, Osmanlı ile Mondros ve ardından Sevr antlaşmaları yaptı…
Sadece Atatürk’ün, dayatılan emperyalist antlaşmaları yırtıp atıp, ulusal kurtuluş savaşı yapıp, yenilgi küllerinden yeni devlet kurması, Nazi yayın organlarında detaylarıyla neredeyse günbegün takip edildi. Bağımsızlığı inşa etmek için Atatürk’ü rol model aldılar: “Biz neden Türkler gibi Versailles’i yırtıp atmıyoruz?”
Konuyu şu soruya bağlayacağım:
★★★
Mondros ve Sevr antlaşmalarını yırtıp atan Lozan Barış Antlaşması niçin günümüzde hâlâ tartışma konusu?
Lozan hezimettir!
Lozan’ın gizli maddeleri var! Vs.
Zaman zaman insafsızlığa varan yüz yıllık tartışma bu…
İddiaları ortaya atanlar bilgi, belge ile mi, yoksa keskin ideolojik önyargılarıyla mı hareket ediyor?
Bu iddiayı ortaya atanların referans verdiği bilimsel tek bir temel kaynak yok. Mesela:
Prof. Seha L. Meray’ın sekiz ciltlik “Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar ve Belgeler”…
Bilal Şimşir’in Lozan ile Ankara arasındaki haberleşmeyi yazdığı, 544 belgenin yayınlandığı iki ciltlik “Lozan Telgrafları”…
Taner Baytok’un İngiliz arşivlerindeki binlerce belgeyi incelerek yazdığı “İngiliz Belgeleriyle Sevr’den Lozan’a”…
Lozan’da danışman olarak bulunan Prof. Cemil Bilsel ya da gazeteci Ali Naci Karacan’ın “Lozan” eserlerini…
Dışişleri Bakanlığı, İnönü Vakfı yayınları ya da Çağrı Erhan, Yaşar Yazıcıoğlu, Taha Akyol- Sefa Kaplan, Sevtap Demirci’nin yazdığı kitapların tek sayfasını açıp baktıklarından şüpheliyim!
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların ülkesi Türkiye…
★★★
Lozan’ın “başarısız” olduğunu iddia edenler, genellikle güncel politik propagandanın sözcüleri.
Rauf (Orbay) başkanlığındaki Osmanlı heyetinin, İngiliz Amiral Arthur Calthorpe ile şampanya tokuşturarak imzaladıkları Mondros Mütarekesi gündemlerinde hiç yok!
Asıl mesele ne biliyor musunuz? Büyük Millet Meclisi’ndeki hizipleşme idi. Ortak amaç “misakı milli” gerçekleştirildikten sonra, başta saltanatın kaldırılması olmak üzere köklü değişimlere meclisteki bir grup karşıydı.
Lozan Konferansı’nın ilk bölümü 20 Kasım 1922’den 4 Şubat 1923’e kadar 77 gün sürdü.
Başta iktisadi ve hukuki kapitülasyonların kaldırılması olmak üzere bazı maddelerde anlaşma olmayınca konferansa ara verildi.
Kesinti olunca hükümet, meclise bilgi vermek için 5 Şubat’ta gizli oturum düzenledi.
Ali Şükrü, Hüseyin Avni, Ziya Hurşit gibi muhaliflerin başını çektiği milletvekillerinin hedefinde Atatürk vardı. Lozan bahaneydi aslında…
Mecliste görüşmeler 6 Marta kadar sürdü. Ki zaman zaman hayli gerilimler yaşandı. Tartışmalar, sataşmalar, hakaretler yüzünden oturumlara ara verildi.
Konu Lozan konferansı olmaktan çıktı; muhalif grup, hükümeti devirmek için meclisi kilitlemeye başladı.
Atatürk anlamıştı ki; barış dönemine geçilirken Birinci Büyük Millet Meclisi tarihi misyonunu tamamlamıştır. “Kellesinin” istendiğinin farkındaydı!
Hükümet, 6 Martta güvenoyu aldıktan sonra, 1 Nisan 1923 günü seçim yapılmasına karar verdi.
İşte… O süreçte muhaliflerin kopardığı mesnetsiz gürültü yüz yıldır tekrarlanıp duruyor. Hedef hep aynı aslında: Atatürk.
https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/soner-yalcin/mesnetsiz-gurultu-7753125/
=======================
"Genel ahlakı bozduğu" iddiasıyla memuriyetten men edilen trans doktor Larin Kayataş hakkında mahkeme, meslekten men edilişinin hukuka aykırı olduğuna ve görevine iade edilmesine karar verdi.
Artı Gerçek - Meslekten men edilerek doktorluk görevine son verilen Trans doktor Larin Kayataş, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda hakkında Üst Mahkeme’nin verdiği kararı duyurdu.
Kayataş, mahkeme kararıyla göreve iade edildiğine dair şu paylaşımı yaptı:
Kayataş’ın paylaşımı şu şekilde:
"Üst Mahkeme;
1-Men cezasının hukuka aykırı olduğuna,
2-Toplam 20 aylık doktor maaşının faiziyle birlikte geri ödenmesine,
3-Göreve iade edilmeme karar verilmiştir!
Demokrat, laik, özgür bir Türkiye Cumhuriyeti adına
Saygılarımla
https://artigercek.com/lgbti/trans-doktor-larin-kayatas-mahkeme-karariyla-meslegine-donuyor-258424h
=======================
Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar olan çok büyük bir bölge vadedilmiş toprakların sınırları içinde gösteriliyor.
Caner Cem Martı Caner Cem Martı
20 Temmuz 2023
İsrailoğulları için vadedilmiş topraklar, Tanrının onlara vadettiği, yani söz verdiği toprak bütünüdür. İsrailoğulları, Tanrı tarafından kendilerine vadedildiğine inanılan topraklara ulaşabilmek için çok eski yıllardan beri sürekli göç etmek zorunda kaldılar. Ancak en nihayetinde Yahudiler İsrail’i kurdular ve Filistin’in kendilerine vadedilen toprakların içinde olduğuna inanarak Filistin halkına zulüm etmeye başladılar. Sizler için vadedilmiş topraklar nedir ve neresidir, Türkiye bu toprakların içinde yer alıyor mu gibi konuları açıkladık.
Ayrıca bu içeriğe bakmak isteyebilirsiniz: “Yahudilerin “Işık Bayramı” Hanuka Hakkında Bilmeniz Gerekenler”
Yahudilik tek Tanrılı bir dindir ve kutsal kitapları Tevrat’tır. Yahudilikte, İslamiyette olan bazı inançlar bulunmaktadır. Ahiret inancı, tevhit, peygamberlik ve mesih bunlara verilebilecek örneklerden bazılarıdır. Yahudiliği diğer dinlerden ayıran iki ayırt edici özellik vardır; biri “seçilmişlik” diğeri ise “vadedilmiş topraklar” inancıdır. Tevrat’ta vadedilmiş topraklar ve seçilmişlik inancı birbirini tamamlar. Yahudilikte Tanrı dünyayı yoktan var etmiştir ve her şeyin sahibidir. Bu inanca göre, Tanrı istediği toprağı istediği kişiye verir ve kimse bu duruma itiraz edemez. Dolayısıyla, Tanrı şu anda Filistin’in bulunduğu toprakları İbrahim’e ve onun soydaşlarına sonsuza kadar vermiştir.
Vadedilmiş topraklar, Tanrı tarafından İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere vadedilmiş bölgeye verilen isimdir. Bu bölgenin tam olarak sınırları belli değildir. Ancak, günümüzde Filistin ve İsrail’in topraklarını kapsayan bölge olduğuna inanılır. Tevrat’ın Tekvin kitabının 15. Bab’ında şu kelimeler bulunmaktadır:
“O günde Rab, Abraham’la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim.”
Bu kelimeler göz önüne alındığında, Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar olan çok büyük bölge İsrailoğulları’na vadedilen topraklar arasında bulunmaktadır. Fakat sınırları tam olarak belirtilmediği için bu tanım halen daha tartışılmaktadır.
Az önce belirttiğimiz gibi bu topraklar için Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar olan çok büyük bölge tanımı kullanılmaktadır. Fırat Nehri, ülkemizde Tunceli, Sivas, Erzincan, Erzurum, Şanlıurfa, Elazığ, Diyarbakır, Gaziantep, Adıyaman ve Malatya il sınırlarını belirler. Daha sonra Suriye ve hemen ardından Irak topraklarına girer.
Nil Nehri ise 11 Afrika ülkesinin içinden geçmektedir. Bu ülkeler Mısır, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Ruanda, Güney Sudan, Etiyopya, Kenya, Burundi, Tanzanya, Uganda, Sudan ve Eritre’dir. “Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar olan çok büyük bölge” tanımı göz önüne alındığında bu bölge büyük bir toprak bütünlüğünü kapsar.
⦿ https://tr.wikipedia.org/wiki/Vadedilmi%C5%9F_Topraklar
https://listelist.com/vadedilmis-topraklar-neresi/
=======================
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Yüksekova-Yeniköprü arasında tünel çalışmalarında önemli aşamaya gelindiğini belirterek, “Yurtiçi karayolu ulaşımı ile uluslararası ticaretin daha hızlı gelişmesine büyük katkı sağlayacak. Ayrıca yol güzergahında can ve mal emniyetini arttırarak Yüksekova-Hakkâri arası seyahat süresini 1 saat 15 dakikadan 50 dakikaya indireceğiz. Seyahat süresini 25 dakika azaltırken aynı zamanda akaryakıt ve zamandan büyük tasarruf sağlamayı hedefliyoruz” dedi.
26.07.2023
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Yüksekova’yı Van-Hakkari Devlet Yolu’na bağlayan 16,3 km’lik Yeniköprü-Yüksekova Yolu T1 Tüneli Işık Görme Törenine katıldı. Uraloğlu, törende yaptığı konuşmada YeniKöprü-Yüksekova Yolu T1 Tüneli’nin hizmete girmesiyle birlikte yurtiçi ve yurtdışı ticarete sağlayacağı katkıya vurgu yaptı. Uraloğlu bu konuda şunları kaydetti:
“Bilindiği üzere Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacmi, gerçekleştirilen ikili anlaşmaların da etkisiyle hızla artmaktadır. Bu nedenle ülkemizi İran’a bağlayan yolların standardının artırılması önem kazanmıştır. Bu kapsamdaki yol kesimlerimiz arasında yer alan ve yoğun ağır taşıt trafiğine hizmet veren Yeniköprü-Yüksekova Yolu uluslararası ticaretin gelişmesi için büyük önem arz etmektedir. 16,3 kilometre uzunluğundaki bu proje ile 12 metre genişliğindeki mevcut devlet yolunu BSK kaplamalı 2x2 şeritli bölünmüş yol haline getireceğiz.Proje kapsamında Işık görme töreni vesilesiyle bizleri bir araya getiren 3 bin 965 metrelik T-1 Tüneli ve 4 bin 566 metrelik T-2 Tünellerini açacağız. Ayrıca;151 metrelik Çığlı Köprüsü, 282 metrelik Dilektaşı-1 ve 227 metrelik Dilektaşı-2 Köprülerini de inşa edeceğiz. Böylece projenin tamamlanması ile birlikte mevcut güzergahı 7 kilometre kısaltarak fiziki ve geometrik standartları yükseltmeyi planlıyoruz. Ayrıca yol güzergahında can ve mal emniyetini arttırarak seyahat süresine de ortalama 25 dakika azaltarak akaryakıt ve zamandan büyük tasarruf sağlamayı hedefliyoruz. Zamandan 84,3 milyon TL, akaryakıttan 27,1 milyon TL olmak üzere yıllık toplam 111,4 milyon TL tasarruf yapacağımızı öngörüyoruz.”
Uraloğlu, konuşmasında Doğu Anadolu Bölgesi’nin İran’a açılan en önemli kapılarından biri olan Hakkari’nin ulaşım ve iletişim altyapısına 2003 yılından bu yana yaklaşık 23 milyar 250 milyon lira harcama yaptıklarını, 2003’te sadece 1 kilometre bölünmüş yol var iken, 97 kilometre daha yol yaparak, bölünmüş yol uzunluğunu 98 kilometreye yükselttiklerini söyledi.
Uraloğlu ayrıca AK Parti iktidarları döneminde ulaşım alanında yapılan yatırımlara da değinerek, şunları söyledi:
“2003 yılında başlattığımız karayolu hamlesi ile özellikle karayolu ulaşım ağımızın gücüne güç kattık. Yaklaşık 2 Trilyon 550 milyar Lira yatırım ile aslan payını karayollarını verdik. 6 bin 100 kilometreden devraldığımız bölünmüş yol uzunluğunu, 29 bin kilometrenin üzerine çıkardık. Ana akslarımızın tamamına yakınını bölünmüş yol haline getirdik. Bölünmüş yollarla bağlanan şehir sayımız 6 iken, 77’ye yükselttik. Ülkemizin yalçın kayalarını, derin vadilerini tünel ve viyadüklerle aştık. 2003 yılından bu yana; 439 kilometre uzunluğunda 3 bin 770 adet köprüyü, 673 kilometre uzunluğunda 403 adet tüneli tamamlayarak hizmete sunduk. Çok yakında bunlara Yeniköprü-Yüksekova Yolu kapsamında inşa ettiğimiz 3 bin 965 metre uzunluğundaki T-1 Tünelimizi de ekleyeceğiz.”
https://www.cnnturk.com/turkiye/yuksekova-yenikopru-tunelinde-isik-gorundu
=======================
ChatGPT ve Midjourney gibi araçların piyasaya sürülmesinin ardından iş dünyasında yapay zekaya dair ilgi patlaması yaşanıyor. Dünya Ekonomik Forumu’na ait İşlerin Geleceği Raporu’na göre yapay zeka, önümüzdeki 5 yıl içinde en hızlı büyüyecek işlere liderlik ediyor. Araştırmaya göre yapay zeka ve makine öğrenimi uzmanları, sürdürülebilirlik uzmanları ve iş zekası analistleri hızla yükselecek meslekler arasında ilk 3 sırada yer alıyor.İSTANBUL (İGFA)-
Geleceğin mesleklerini icra edebilmek için kodlamayı ve yazılımı iyi öğrenmek gerekiyor.
Dünya Ekonomik Forumu’na ait İşlerin Geleceği Raporu,14 milyon işin tehlikede olduğunu gösterirken yakın gelecekte sürdürülebilirlik çalışmalarında belirgin bir artış olacağına işaret etti. Kodlama ve yazılım konusunda ustalaşmak isteyenlere eğitimler veren bir Laba markası geleceğin okulu robot_dreams’in Türkiye Ülke Müdürü Elif Tuzlakoğlu, yapay zekanın işgücü piyasasında iddialı bir dönüşüm yaratacağını, yazılım ve kodlamanın değerinin artacağını söyledi.
Teknoloji devrimi, yeniliğe yol açmasının yanında birçok iş kaybına da neden oluyor. İş dünyasının bu yeni yapay zeka çağından ne derece etkileneceği merak ediliyor.
Yapay zekanın gelmesiyle beraber iş piyasasını teknolojik atılımların yönlendireceğini vurgulayan Elif Tuzlakoğlu, “Birçok şirket, çalışanlarına şimdiden yapay zeka kullanımına dair eğitim çalışmalarına başlamalı. Bununla birlikte yazılım ve kodlama öğrenmek için fırsatlar yaratılmalı. 10 çalışandan en az 6’sının bu beceriyi kazanması gerekiyor ki gelecek her yeni teknolojiye hızlıca ayak uydurup kurumlarına katkı sağlayabilsinler.” dedi.
Dünya iklim kriziyle baş etmeye çalışırken, sürdürülebilirliğe dair mesleklerde artış olacağı beklendiğini kaydeden Tuzlakoğlu, üretken yapay zeka çağının hem toplumsal konularda, hem iş dünyasında çeşitli fırsatları beraberinde getireceğini kaydetti.
1. Yapay zeka ve makine öğrenimi uzmanları
2. Sürdürülebilirlik uzmanları
3. İş zekası analistleri
4. Bilgi güvenliği analistleri
5. Fintech mühendisleri
6. Veri Analistleri ve mühendisleri
7. Robotik mühendisleri
8. Elektroteknoloji mühendisleri
9. Tarım ekipmanı operatörleri
10. Dijital dönüşüm uzmanları
https://www.demokrathaber.org/yapay-zeka-ile-birlikte-yukselise-gececek-10-meslek
=======================
"Yeni restoranın açılması müşterilerden çok toptancıların ilgisini çekmişti. İlk gelen sezonluk su stoğumu bana satmaya çalışan bayi oldu. Toptan alırsam, büyük su 3 liraya, küçük su 50 kuruşa geliyordu…
Onun ardından toptan gıdacı, meşrubatçı ve biracılar da geldi tabii.
Buraya kadar her şey normaldi…
Ancak arkası kapalı, üzerinde hiç yazı bulunmayan kamyonet geldiğinde ilk şokumu yaşadım.
Adam kaşar peyniri satıyordu. Kilosu 50 liradan… Ben, “Nasıl böyle ucuz satıyorsun?” deyince de adam açık açık söylemekten çekinmedi, “Abi bu dandik kaşar ama kimse ayırt edemez. Bak al bi parça…”
Nutkum tutulmuştu.
“Zararlı değil abi, patates püresine yağ ve kaşar aroması koyuyorlar…”demez mi?
O şokla adamı nasıl gönderdiğimi hatırlamıyorum.
Ertesi gün daha beterdi…
Kıymacı, köfteciydi gelen… Kilosu 60 liradan kıyma satıyordu…
Sinirlerime güç bela hakim olup kıyma denilen seyin muhtevasını sordum… Et aroması, tavuk deri ve
kemikleri, soya vs gibi “Zararsız” maddelerden üretiliyormuş.
Adam öğünerek, “Her şey dahil otellerden alan var abi” dediği an defettim dükkandan
Adamı kovdum kovmasına da, bu iş fena halde aklıma takıldı.
Kardeşim bu memlekette sahte olmayan bir şey yok mu?
Ben bu tip restoranlarda yemek yedim mi acaba? Yediysem kaç kere? Bu işin ucu nereye kadar gidiyor?
Oturdum bilgisayarın başına, başladım araştırmaya…
Aman tanrım! Neler neler varmış bu memlekette?
Yahu neredeyse gerçek bir şey yok piyasada. Her şeyin aroması var.
Üstelik bunlar internette online olarak satılmakta.
Aromalar saymakla bitmiyor.
Acı Biber Aroması, Acıbadem Aroması, Ahududu Aroması, Alabalık Aroması, Ananas Aroması, Anason Aroması, Antep Fıstığı Aroması, Ayran Aroması, Bal Aroması, Bergamot Aroması, Böğürtlen Aroması, Çam Sakızı Aroması, Çedar Peyniri Aroması, Ceviz Aroması, Çikolata Aroması, Çilek Aroması, Et Aroması, Fındık Aroması, Fıstık Aroması, Keçi Peyniri Aroması, Keçi Sütü Aroması,
Kekik Aroması, Kimyon Aroması, Koyun Peyniri Aroması, Koyun Sütü Aroması, Parmesan Peyniri Aroması, Tereyağı Aroması, Yoğurt Aroması, Zeytin
Aroması, Zeytinyağı Aroması, Ekmek Aroması…
Yahu, ekmeğin bile aroması var. Çakma ekmeği nasıl yapıyorsunuz kardeşim? Neden yapıyorsunuz?
Araştırdım, ekmekte durum bildiğiniz gibi değil…
Unun beyazlatıcısından tutun da maya besleyicisine (Yahu maya besleyici satıyor adamlar. Ninem ekşi mayadan, nohuttan yapardı ekmeği) hacim arttırıcısına kadar neler neler var. Adam gibi ekmek bile yedirmeyecekler bize.
Kahvelere köpük yapıcı satıyorlar yahu…
Köfte kızartılırken hacminin küçülmemesini sağlayan kimyasallar var.
Bilumum E-bilmemkaç maddelerini gördüm. Yeminle bin civarında ‘E’ li madde var…
Bir o kadar da ‘E’ siz katkı maddesi piyasada…
Bütün bunları yaşayıp öğrendikten sonra tımarhanelik olmadığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum.
İşte bu yüzden pılıyı pırtıyı toplayıp dükkânı kapattım ve bu işe bir daha girmemeye, hatta turistik yerlerde iyi tanımıyorsam, restoranlarda yemek yememeye karar verdim."(alıntıdır)
=======================
24 Temmuz 2023
Küresel rüzgârlar faşizmden yana esiyor. Bu rüzgârların başında, bu yaz doğrudan yaşadığımız gibi küresel ısınmanın getirdiği iklim krizi var. Bir araştırmanın işaret ettiği gibi genelde küresel çapta sıcaklık artışına bakarken kimi önemli yerleşim merkezlerinde ani ve aşırı sıcaklık artışlarının, 1950’den bu yana çok daha büyük sıklıklarda yaşanıyor olması gözden kaçabiliyor
Avrupa’da ilk “faşistleşme” döneminde (1920-33), liberal demokrasi, ekonomik krize ve komünizme karşı bir çare üretemiyordu; bu kez ekonomik krize, küresel ısınmaya, büyük göç dalgasına karşı çözüm üretemiyor.
Bu “durum” içinde Avrupa Birliği ülkelerinde faşist partiler güçleniyor, gittikçe artan oranda ya hükümetlere ortak oluyorlar ya da muhafazakâr partilerin, hükümet kurmalarına yardımcı olurken önemli tavizler koparıyorlar. Bu dinamikler önce Türkiye, Macaristan son olarak İsrail örneklerinde gördüğümüz gibi devlet biçimini değişmeye zorluyor ya da “değişim” için gerekli siyasi kültürel zemini geliştiriyor.
Bir “faşist Avrupa” olasılığının arkasında bu partilerin, Avrupa Birliği projesine, klasik milliyetçilik bazında muhalefet etmekten vazgeçerek beyaz/Hıristiyan üstünlüğüne dayalı bir AB oluşturma amacına yönelmeleri yatıyor. İtalyan Başbakanı Meloni, İspanyol faşizmini temsil eden VOX’un bir mitingine uzaktan katılarak yaptığı konuşmada “Avrupa yurtseverlerinin, Avrupa’nın dünyadaki rolünü ve gücünü yeniden kazanmasını sağlamak için birleşmesi gerekiyor” diyordu.
AB’nin, 4. büyük ekonomisi, 5. en kalabalık ülkesi İspanya’da pazar günü genel seçimler vardı. Muhafazakâr Halk Partisi’nin (PP) bu seçimlerde tek başına hükümet kurmasına olanak verecek bir çoğunluğa ulaşması beklenmiyordu. Son belediye seçimlerinde birçok bölgede, falanjist gelenekten gelen Katolik, ırkçı ve göçmen, feminizm, LGBTİ+, Katalan-Bask ayrılıkçılığı karşıtı VOX ile işbirliği yapan PP’nin yeni hükümeti VOX ile kurma olasılığı güçlüydü.
Bu gerçekleşirse Macaristan, Polonya, İtalya, Yunanistan’dan sonra İspanya’da da bir faşist parti devlete erişecek. Almanya, Avusturya, Fransa’da faşist hareketler güçleniyor. Kısacası AB’nin merkez ülkelerinde ve kimi çevre ülkelerinde hükümetler giderek faşist partilerin eline geçiyor. Böylece “göçmenlere, ‘geleneksel değerleri yıkan’ feminizm, LGBTI+ karşıtı, beyaz, emperyalist/sömürgeci bir AB fantezisi” giderek güçleniyor.
Küresel rüzgârlar faşizmden yana esiyor. Bu rüzgârların başında, bu yaz doğrudan yaşadığımız gibi küresel ısınmanın getirdiği iklim krizi var. Bir araştırmanın işaret ettiği gibi genelde küresel çapta sıcaklık artışına bakarken kimi önemli yerleşim merkezlerinde ani ve aşırı sıcaklık artışlarının, 1950’den bu yana çok daha büyük sıklıklarda yaşanıyor olması gözden kaçabiliyor (Örneğin Atina’da 2.7 kez, Bangkok 1.3x, Barcelona 3.7x, Pekin 5.7x, Hong Kong 5.3x, Kuala Lumpur 4.4x, Londra 10.4x, Marsilya’da 4.2x, Paris’te 8.1x, Roma’da 2.6x). Geçen hafta sıcaklıklar Tunus’ta 49, Cezayir’de 51, Ürdün’de 46 dereceye ulaştı. Genel olarak sıcak kıta diye bilindiğinden Afrika’da sıcaklıkların birçok yerde yaşanmaz düzeye ulaşmaya başlaması ise gereken dikkati çekmiyor.
Bu gelişmeler kronik su ve gıda krizlerinin, güneyden kuzeye doğru sonu gelmez göç dalgalarının habercisi. Aşırı sıcaklar Avrupa nüfusunun tükettiği meyve, sebze gibi ürünlerin tedarik zincirlerini aksatıyor, gıda krizini fiyat artışları üzerinden yaygınlaşma eğilimi güçleniyor. Stratejik teknolojiler için gerekli kıymetli mineraller de genellikle Afrika’da bu sıcaklık krizlerinin yaşandığı bölgelerde çıkarılıyorlar. Bu alanda da ya tedarik zinciri ya da maliyet artışı sorunlarının oluşması riski hızla artıyor.
Son olarak ABD’nin militarist boyutlu bir sanayi politikası izlemeye başlaması karşısında, AB devletlerinin de benzer militarist politikaları, korumacı önlemleri gündeme almaya başladığı görülüyor. “Büyük/müdahaleci devlet” geri dönerken buna uygun bir ideoloji ve siyasi söylem de gerekiyor. Dahası, “Büyük güçler” arası rekabet sertleştikçe Avrupa’nın yalnızca bir ekonomik blok değil aynı zamanda askeri bir güç olarak ağırlığını koyma arzusu artıyor. Bu da bir aşamada egemen sermaye grupları, devlet seçkinleri ve “faşist Avrupa” projesi arasında bir yakınlaşma olasılığına açılıyor.
https://sendika.org/2023/07/yeni-fasist-bir-abye-dogru-ergin-yildizoglu-cumhuriyet-688779/
=======================
Menzil şeyhi öldü. Devleti yönetenler taziye için sıraya girdi. Tarikatları kapatan yasa hala yerli yerinde duruyor. Bu durumda ülkeyi yöneten kadro ve bürokratlar yasayı çiğnemeye devam ediyor. Naylon muhalefet her zamanki gibi sessiz kalıyor.
Tarikatlar hakkında çok yazan var. Hemen hepsi, hastalığı teşhis etmeden reçete yazan tüccar doktor gibiler. Anadolu il ve kasabalarında yaşamamışsanız, konuya tam hakim olamazsınız. Sahi, tarikatlara bu kadar insan neden gidiyor, hiç düşündünüz mü? Sosyologlar, Psikologlar bu konuda bir araştırma yaptı mı? Ben böyle bir çalışma bilmiyorum.
Gidenlere sadece cahil teşhisi koymak kolaycılıktır. Madem yazan yok, GENE İŞ BAŞA DÜŞTÜ.
Şeyhlere giden veya götürülenlerin çoğu travmalı insanlardır. Ya çok büyük bir günah işlediğini düşünür, ya çare bulunamayan bir hastalığı vardır, ya da iflas etmiştir gibi... Köşeye sıkışan bu insanlara bir tarikatın müridi, şeyhine gidip bir de ondan görüş almanın iyi olacağını söyler. Zaten sıfırı tüketmiş olan kişi; “gidelim bakalım, kaybedecek neyim var” diye düşünüp teklifi kabul eder. Ondan sonrası çorap söküğü gibi gelir. Şeyh yargılamaz. En ağır imtihanları Allah sevdiği kuluna yükler der. Daha afilli yorum ise;
“Gam o değil ki, gide dünya, gele din
Gam o ki, gide din, gele dünya”
Yani, dünya varlıklarının gitmesi dert değil, din giderse dert diyor.
Gelen bir de tövbe aldıysa, geçmiş bütün günahları af olur. Tıpkı papaza, rahibe günah çıkartmak gibi… Psikolojik rahatlamayı bir düşünün artık. İmamlar günah çıkartamadığı için işe yaramazlar.
Böylece şeyh köşeye sıkışan travmalı kişiye bir kapı açıyor. Kişi için ondan sonrası, milattan önce, milattan sonrası kadar büyük bir değişim olacaktır. Kişi bir anda kendini başka bir dünyada bulur. Çok özel biri olduğu için, Tanrı’nın kendisine bir dert vererek kendine davet ettiğine inanır artık. Nefis terbiyesi alıp, cenneti kazanacağı bir okula gelmiştir. Şeyh bu okulun kutsal bir öğretmenidir. Ölü gibi şeyhine teslim olursa hızlı yol alacaktır. Üç kademeden bahsedilir. Önce şeyhinde yok olacaktır. Fenafişşeyh makamı. Sonra peygamberde yok olacaktır. Fenafirresul makamı. Sonra Tanrı’da yok olacaktır. Fenafillah makamı. Şeyhinde yok olursan zaten bu üç makama da çıkmış olursun. Çünkü şeyh zaten Fenafillah makamındadır. Fenafillah makamı demek, şeyhten konuşan artık Allah’tır. Bütün müritler buna inanır. Buna inanınca Şeyhin söylediğinin sorgulanması diye bir durum söz konusu bile değildir.
Neden bu başlığı koydum? Çünkü ülkemizde devleti yönetenlerin uygulamaları buna izin vermez. Ülkemizde fakir-zengin ayrımı çok keskindir. GELİR ADALETSİZLİĞİ ADETA UÇURUM HALİNE GELDİ. Bazılarının telaffuz ettiği para miktarlarını sadece fakir değil, küçük esnaf, memur, işçi, emekli, zanaatkar rüyasında bile göremez. Sınıflara göre mahalleler, oturum alanları oluşmuştur. Dolayısıyla kimsenin kimseden haberi yok. Aile bağları zayıflamış. Bu durumda insanlar çok yalnız kalmıştır. Bir tarikata girdiğinizde ne olur biliyor musunuz? Koskoca bir aileniz olur. Tarikatlarda toplumda ne varsa hepsi vardır. Doktor, mühendis, öğretmen, tüccar, esnaf, sanatçı, asker,avukat, eczacı, işçi, hamal… Tarikata girdiğiniz an şeyh size; “gerçek kardeşlik budur, birbirinizden ayrılmayın. Sürüden ayrılanı kurt kapar” der. Artık aileleri ile bile bağları kopar. Eski arkadaş ve dostlar terk edilir. Çünkü onlar zahirdir. Sizi gaflete düşürür…
Şeyh birçok ile vekil atar. O vekiller müritleri toplayıp tarikat sohbeti yapar. Her şeyh imtihan saydığı için günah-sevap kavramından pek bahsedilmez. Mürit alacağı buzdolabının markasını bile şeyhine sorar. İyi çıkarsa şeyhin lütfu, kötü çıkarsa imtihanıdır. Başına gelen her şeyi efendisi yapmıştır. Çünkü nefsini terbiye etmek için gereklidir. Tekkelerde şeyhin dışında kimsenin makamı yoktur. Nefis terbiyesi için doktor, bir kurumun müdürü, iş adamı, eczacı diğer müritlere çay dağıtır. Yeri gelir sofra kaldırır, temizlik yapar. Bu durumu da mürit avlamak için övünerek anlatırlar. Siz, ezilen, gariban insanlar için bu ne demektir anlayabiliyor musunuz?
Bir yerde bir işi olsa şeyhine söyler. Oralarda şeyhin bir müridi mutlaka vardır. O müridin adı verilir. Selam söylenir. Onu bul denir. Bu bir doktor adı, bir müdür adı, öğretmen adı, işveren adı olur. Mürit efendisinin selamıyla gider. Selamı alan mürit efendim yolladı diyerek gidenin her işini bizzat kendisi yapar. Artık yalnızlık bitmiştir. Müritler kardeş olduğu için, evleri birbirine açıktır. Canı sıkılan gece yarısı başka bir müridin kapısını çalar. Bunun adı muhabbet, Alllah aşkıdır. Uzak bir ilde işi çıkan mürit, hiç tanımadığı bir müridin kapısını çalabilir. O mürit de geleni; “efendimin misafiri” diye baş tacı eder. Nasıl, ne yapacağım telaşı bitmiştir. Efendi her derde bir çare bulmaktadır. Küçük bir devlet haline gelen tarikatlar her işi kendi içinde çözer. Tekkelerde yemek çıkar. Zengin olanlar taşır. Köylüler yetiştirdiğinden götürür. Her biri neye gücü yetiyorsa onu yapar. Darda olanın sıkıntısı giderilir. Eksiği tamamlanır. Çünkü neleri varsa zaten efendilerinin verdiğine inanırlar.
Çocukların hangi mesleği seçeceğine, kiminle evleneceğine şeyh veya vekil karar verir. Hatta doğan çocukların adını bile şeyh verir. Yani, her şeye tek kişi kara verir. Diğerleri var gibi görünse de aslında YOKTUR. Beyinleri olmayan, şeyh tarafından yönetilen kukla ordusu…
Tarikatlar ALAMUT KALESİNİN başka bir örneğidir. Sürekli aynı sohbetlerİ dinleyerek, müritlerin dışındaki insanlardan mümkün olduğunca uzak kalarak efsunlanırlar. Buna da manevi sarhoşluk denir. Efendileri aşk şarabı sunan bir sakidir. Hepsi Tanrı’nın özel ve seçilmiş kullarıdır. Tarikat dışında kalan herkese acırlar.
Türkiye gibi asosyal bir devlette, böyle bir yapıyı kapatarak kırabileceğini düşünmek, kavak ağacında balık yetişir demek kadar ahmakçadır.
Bir arkadaşımın Almanya’da emekli olmuş ve birçok hastalığı olan halası Türkiye’ye gelmişti. Kadın hastalandı. Bizim sağlık kurumlarında rezil olup geri döndü. Almanya’da boynuna asılan bir aletle sağlık durumu uzaktan kontrol edilip en ufak sıkıntıda sağlık ekibi evine gelip müdahale ettiği için kadıncağız yalnız olmasına rağmen Almanya’da kalmak zorunda kaldı. İnsanlar kendini güvende hissederse, karanlık yapılardan medet ummaz.
Bizimki gibi, kimsenin kendini güvende hissetmediği bir ülkede, şu anlattığım tarikat yapısı sadece yasaklayarak çö-zü-le-mez. Yer altına inerler. Evlerde toplanırlar. Kimsenin misafirine müdahale edemezsin.
Artık şunu kabul edelim;
Türk insanı kültüründen kopmuş, sosyal doku hastalanmış, insani değerlerini büyük ölçüde yitirmiş insan topluluğu haline gelmiştir. Türk toplumu amaçsız ve mutsuzdur. Amacı olmayan bir toplum vatandaş olma niteliğini zaten yitirmiştir. Kolay avdır.
Sizlere din söylemli tarikatların işleyişini biraz anlattım. Asosyal bir devlet tarikat gibi yapılar için insan kaynağı yaratır. Çaresiz bırakılan, ezilen, öteki olan insanlar tutunacak bir dal aradığında bu tarikatlar bize gelin” der. Hastalığı yaratan nedenler ortadan kaldırılmadan, hastalık tedavi edilemez. Koskoca bir bataklık var, önce o bataklık kurutulmalıdır.
Peki, siz modern, tarikatlara burun kıvıran birçok insanın sosyete tarikatlarını biliyor musunuz? Bir ara, Amerikan mistiklerini okuyarak, “ ben Allah’ım” diye dolaşan, Hintli Budist kadının secde ederek ayağını öpenleri biliyor musunuz…. Namaz, oruç, şeriat kısmını geçin, öğretileri din bazlı tarikatlarla aynıdır. Nirvanaya ulaşmakla, fenafişşeyh olmak aynı anlamı taşır. Türkiye’de AKAŞA yayınlarından çıkan bu kitaplara bir göz atın. İyi, kötü yoktur. Her şey olandır der. Bütün bu öğretiler kişileri vatansızlaştırır. Kimliksizleştirir. Bu noktada;
“Türkiye’de 72 tarikatı ben kurdum”diyen hahambaşı(Dr. Ramazan Kurdoğlu), tarikat şeyhleri vasıtasıyla mankurt ordusu yaratmış olmuyor mu? İngilizler Osmanlı topraklarına 500 İngiliz ajanı ile girip vatansız, tembel, asalak mankurt ordusu yaratmıştı. Türkiye Cumhuriyeti aynı tehlike ile burun burunadır. İç Anadolu illerinde ezici çoğunluk tarikatların eline geçmiştir. Yabancı istihbarat ajanı olan şeyhlerin tek sözü ile beynini kullanmayı terk eden mürit ülkesini bile yakar. Çünkü şeyhinden konuşanın Allah olduğuna iman etmiştir.
Yıl 1919=yıl 2023. Bu resim artık nettir.
Watsap gruplarında, sosyal ağlarda birbirimize kendi reklamımızı yaparak, konforumuzu bozmadan vatanseverlik taslayarak sadece kendimizi tatmin ederiz ama gerçekleri değiştiremeyiz. Hızla rehber imamlık rejimine geçişi durduramayız. Torunlarımız “bu vatanı nasıl kaybettiniz, bizlere ve ülkeye nasıl ihanet ettiniz?” diye sorduklarında da;
“Vallahi sosyal medyada gruplarında çok savaştık, oralardaki savaşımıza karşılık kahramanlık madalyası beklerken, baktık ki ülke gitmiş, fark edemedik”deriz gari…
Zahide UÇAR(16. 07.2023)
=======================
Emekli Korgeneral Zekai Aksakallı, "ABD’nin kendi çıkarlarına ve stratejik hedeflerine göre PKK, PYD, DEAŞ ve FETÖ ve içimizdeki diğer gayri milli unsurlar vasıtasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasına yönelik faaliyetlerini yakından biliyoruz. 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimi de bunlardan biridir." dedi.
“15 Temmuz’un kahramanı”Emekli Korgeneral Zekai Aksakallı, M5 Dergi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ardan Zentürk’ün sorularını yanıtladı.
İşte o röportaj:
Sayın Aksakallı, 1984 yılında şerefli üniformayı giydiniz. Yani, Türkiye’nin 10 yılda bir kendini tekrarlayan 1960- 1980 arasındaki darbeler döneminden hemen sonra… 1960-1971-1980 süreçleri… Sizce Soğuk Savaş yıllarında yaşanılan bu darbeler geleneği neye dayanıyordu?
Konuyu fazla uzatmamak adına Osmanlı’dan başlayarak günümüze kadar birçok darbe, darbe girişimi ve isyanlarla karşı karşıya kalındığını görmekteyiz. Büyük fetihler yapan, zaferler kazanan ordular adalet ve liyakat temelinde kuramsallaştırılamadığı, iyi yönetilmediği ve kontrol edilemediği dönemlerde devleti ve milleti zaafa düşürmüştür. Örneğin; toplam 36 Osmanlı Padişahının 12 tanesi yani üçte biri isyan ve darbe ile tahttan indirilmiştir, bazıları hunharca katledilmiştir. Cumhuriyet dönemine bakacak olursak; 27 Mayıs 1960, 1962 ve 1963 Talat Aydemir’in darbe girişimleri, 12 Eylül 1980, 1998 MGK Bildirisi, 27 Nisan 2007 e- muhtırası, 15 Temmuz 2016 Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) darbe girişimi, hepsinin ayrı ayrı özellikleri ve sonuçları olmasına rağmen, hiçbirinin asla ve asla haklı sebepleri olamaz. Bunların sonucunda ülkemiz büyük kayıplara uğramış, en büyük zararı da Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) görmüştür.
Tecrübeler bize şunu gösteriyor; üzerinde bulunduğumuz coğrafyada tam bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti istenmiyor ve istenmeyecektir. FETÖ; CIA, PENTAGON, CENTCOM ve ülkemizi hedef alan devletler ve İstihbarat servisleri tarafından desteklenmiştir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ziyareti / Mayıs 2016
Bu tecrübeler bize şunu gösteriyor; üzerinde bulunduğumuz coğrafyada tam bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti istenmiyor ve istenmeyecektir. Bunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Darbelerin arka planında farklı yöntemlerle ve farklı sevi-yelerde dış etki mevcuttur.
Başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti devletinin içine yerleştirdikleri, koruyup kollayıp üst kademelere taşıdıkları devşirme insan gücü ile ki, bunlar manda ve himayesiz kendi başımıza ayakta kalamayız inancında olanlardır ve bazı iktidar ve ikbal hırsında olanlarla birlikte darbeleri hazırlamışlardır.
Son olarak 15 Temmuz 2016’da darbe girişiminde bulunan Fetullahçı Terör Örgütü küresel emperyalistlerin bir ürünüdür. FETÖ; CIA, PENTAGON,CENTCOM ve ülkemizi hedef alan devletler ve istihbarat servisleri tarafından desteklenmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti devletini parçalamaya yönelik girişimdir. Eğer başarılı olun-saydı kukla bir yönetimle ülkenin adım adım parçalanma sürecine gireceğini değerlendiriyorum. 15 Temmuz darbe girişiminin öncesini, girişimini ve sonrasını yaşamış bir asker olarak, ordunun emperya- list sistemin emrinde kendi halkına, kendi askerine uçakla, tankla hunharca saldırması dünya tarihinin ve bizim tarihimizin en dramatik hadiselerinden biridir. Bu tür felaketlerin yaşanmaması için darbe girişimin çok iyi incelenmesi, irdelenmesi, her yönüyle ortaya konması gerekmektedir. Dış etkilerden uzak, yalnızca kendi ülkesinin çıkarlarını düşünen, gayri milli ve gayri yasal faaliyetlerden arın- mış milli ve muharip bir ordu, bu coğ- rafyada güçlü ve tam bağımsız olmanın en temel şartlarından biridir. Bunu sağlamanın yolu ise adalet ve liyakat temelinde ordunun kurumsallaşmasıdır. Bir ordunun karakterini üst komuta heyetinin öz geçmişinin ve safahatını objektif biçimde incelediğinizde anlayabilirsiniz. Darbe öncesine baktığımızda Türkiye sathındaki tugay ve alay seviyesindeki birlik komutanlarının çoğunluğunun FETÖ mensubu olduğunu görmekteyiz. Son yıllarda kurmay subay yetiştiren Harp Akademileri’nden mezun olan subayların tamamına yakınının da FETÖ mensubu olduğunu (diğer Askeri Okullar da aynı) görüyoruz. NATO görevinde olan subayların çoğunluğunun FETÖ mensubu olduğu Genelkurmay ve kuvvet komutanlıklarının karargahlarında çok etkin olduklarını görmekteyiz.
NATO, genelde ABD çıkarlarına göre hareket eden bir örgüttür. Tarihsel süreç içerisinde NATO’nun Türkiye’ye olan fayda ve zararları çok iyi incelenmesi gereken bir konudur. Kanaatimce NATO, Türk Ordusu’nun çağın gerekliliklerine göre gelişimini geciktirmiş ve engellemiştir. NATO, Amerikan stratejisi ve çıkarlarına göre hareket ettiğinden darbelerdeki etkisi de yadsınamaz. Bunlarla birlikte bugünkü konjonktürde milli çıkarlarımız açısından NATO içinde kalarak ülke çıkarlarına göre milli duruş sergilemek daha önemlidir. Bunun için NATO kadrolarının seçimi de çok önemlidir. Bunun örneği pek çok kez geçmişte yaşanmıştır. FETÖ mensupları ve mandacı, himayeci zihniyetin adamları haricinde pek çok diplomatımız ve askerimiz, NATO bünyesindeki görevlerinde Türkiye’nin milli çıkarlarını savunmuş ve milli duruş sergilemişlerdir. Biliyoruz ki, 15 Temmuz gecesi, komutanı olduğunuz Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın vatansever personeli, Irak-Suriye hattında harekattaydı. İhanet, ÖKK’yi ele geçirseydi, darbe sürecinin seyri hangi rotada olurdu?
Özel Kuvvetler Komutanlığı yaptığı görevlerin stratejik ve siyasi sonuçları olan, yurt içi ve yurt dışı terörle mücadelede öncü rol oynayan stratejik bir komutanlıktır. Dünyada modern orduların yeniden yapılanmasında da kon-vansiyonel kuvvetler küçültülerek Özel Kuvvet yapılanmasına özel önem ve öncelik verilmektedir. Uzun yıllardan beri her kademesinde görev yaptığım için bölgesel ve küresel anlamda kendi alanında Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak bu kurumun yeniden yapılanmanın zorunlu olduğunun farkındaydık. 2013 yılı sonunda başlayan özel kuvvetlerin yeniden yapılanma, değişim, dönüşüm ve gelişim süreci 2015 yılına kadar büyük ölçüde tamamlanmıştı. Dönem içerisinde en çok enerjimizi tüketen konu FETÖ yapılanmasıydı. Genelkurmay başta olmak üzere her tarafa etkinlerdi, başta terörle mücadele olmak üzere Türkiye’nin milli menfaatlerini sekteye uğratmak için ihanetleri hız kesmiyordu. Bunların büyük bir bölümü mahkeme ifadelerimde mevcuttur. Ancak çok güçlü bir mekanizmaları vardı, kural tanımayan, her türlü yöntemi kullanarak atamalar yolu ile her türlü kadrolarda yer alabiliyorlardı.
2014 yılında benim mahiyetimdeki 3 tugay komutanının FETÖ mensubu olduğu kanaatine vardık. Bunlardan biri Semih Terzi’ydi. Üçünün de değiştirilmesi için dönemin Genelkurmay Başkanı’na durumu arz ettik. 2015 Ağustos şurası sonucunda üç FETÖ mensubu tugay komutanından ikisi değişti. Semih Terzi değiştirilmedi. Sonra çok uğraş verdik ama gönder- meyi başaramadık. Eğer bu değişimlerin hiç biri yapılmasaydı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde Özel Kuvvetler’in üç tugay komutanı da FETÖ mensubu olacaktı. Yani, bütün muharip birliklerin kontrolü FETÖ’nün elinde olacaktı.
EL-BABönleri / 2017
Bir örnek daha verecek olursak; 2015 alay komutanlıkları atamalarında iki FETÖ mensubu kurmay albayın, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na alay komu- tanı olarak planlandığını öğrendik. Bu atamaların yapılmaması için mücadele verdik.
Genelkurmay 2’nci Başkanı E. Orgeneral Yaşar Güler de bu atamalara karşıydı. Kara Kuvvetleri Komutanı E. Orgeneral Salih Zeki Çolak ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Personel Başkanı Tümgeneral Şevki Gençtürk de bizimle aynı görüşteydi. Buna rağmen bu atamalar yapıldı. Albaylardan biri Fırat Alakuş, 15 Temmuz ihanetinde Genelkurmay Karargahı’nı ele geçiren ekibin başında yer aldı, diğeri ise Alb. Fatih Yarımbaş beni ele geçirmeye çalışan ekibin başındaydı.
Bu dönemde beni görevden alma gayretleri oldu. Fakat bunu yapamadılar, daha sonra FETÖ mahrem imamlarının itiraflarında bunu görmekteyiz. O dönemki Genelkurmay 2’nci Başkanı Yaşar Güler’in buna engel olduğunu biliyorum. Şimdi Milli Savunma Bakanı olan E. Orgeneral Güler’in gerek özel kuvvetlerin gelişimi için olağanüstü çabaları, gerekse başta FETÖ olmak üzere terör örgütlerine karşı verdiği ödünsüz mücadele hiçbir zaman unutulmamalıdır. Örnekleri çoğaltabiliriz. 15 Temmuz 2016’ya bu şartlar altında gelindi.
15 Temmuz gecesi, Türk milletinin en zor gecelerinden biriydi. O gün verdiğiniz mücadeleyi anlatır mısınız?
2013 yılı sonunda başlayan özel kuvvetlerin yeniden yapılanma, değişim, dönüşüm ve gelişim süreci 2015 yılına kadar
büyük ölçüde tamamlanmıştı. Dönem içerisinde en çok enerjimizi tüketen konu FETÖ yapılanmasıydı.
Her dakikası büyük bir mücadele içinde geçen bitmeyen bir geceydi. 15 Temmuz akşamı saat 21:30’da yolumu kesen darbecilerden kurtulduktan sonra başlayan mücadele, ertesi gün Akıncı Üssü’ndeki rehinelerin kurtarılması ve Genelkurmay Karargahı’nın darbecilerden temizlenmesine kadar devam etti. Gece boyunca Başbakan, İçişleri Bakanı, Mit Müsteşarı, Müsteşar Yardımcısı, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve bazı valiler ile Türkiye genelinde FETÖ’cü olmadığından emin olduğum komutanlar ile görüşerek darbeye karşı mücadeleyi koordine ettik. Özel Kuvvetler karargahına gitmek üzere çağırdığım araçla buluşmak üzereyken taaruruz helikopterleri tarafından ateş açıldı ve Emir Astsubayım Kamil ile Uzman Çavuş korumam Osman yara- landı. Osman’ın sağ bacağı kasıktan koptu. Gönderdiğim bir ekip tarafından Genelkurmay Karargahı darbecilerden alındı. Akıncı Üssü’ndeki rehin tutulan komutanları kurtarmak için intikal ederken Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar aradı. Çankaya’da, Başbakanlık’ta olduğunu ve oraya gelmemi söyledi. Malumunuz Genelkurmay Başkanı, FETÖ’cüler tarafından Akıncı’dan Çankaya’ya getirilmişti. Ekibi Akıncı’ya gönderdim, ben Çankaya’ya gittim. Oradan Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı alarak evine götürdüm. Ertesi gün, yani 17 Temmuz sabahı, saat 08:00’da evinden alarak benim aracımla Genelkurmay Karargahı’na gittik. Kendi personelimden emir subayı, özel kalem, koruma müdürü ve koruma per- soneli görevlendirdim. Genelkurmay Karargahı’nı toparlamaya başladık. Ele geçen kamera kayıtlarından gece darbeye fiilen iştirak edenleri tespit etmeye başladık. İlginç olan darbe gecesi darbeye fiilen katılıp darbe başarısız olunca kaçanların pazartesi günü hiçbir şey olmamış gibi üniformalarını giyip Genelkurmay Karagahı’na mesaiye gelmeleriydi.
Kahraman Astsubay Ömer Halisdemir’e verdiğiniz o tarihi emir… Ve kahraman şehidin gerçekleştirdiği vazife… 15 Temmuz gecesi içindeki özel konumunu yorumlar mısınız?
Ömer Halisdemir; 1997 yılında, ben yüzbaşı rütbesindeyken geçici görevle 3’ncü Ordu’nun emrinde ve sorumluluk sahasında bulunan Erzincan, Tunceli, Bingöl, Sivas, Tokat bölgelerinde terörle mücadele operasyonları yaptığımız dönemde Özel Kuvvetler’deki kurslarını bitirerek, B.S adında bir arkadaşı ile birlikte uzman çavuş rüt- besiyle benim komuta ettiğim tabura atandılar ve Erzincan’da göreve katıldılar. Uzun yıllar terörle mücadelede birlikte yer aldık. Yüzlerce çatışma ve çok zorlu mücadelelerden geçtik. Bu süreçler; cesaret, fedakârlık, itaat ve birbirine gönülden bağlılık, zerre- sine kadar her yönü ile birbirini tanımanın en önemli ortamlarıdır. Ömer Halisdemir dürüstlük, fedakârlık, cesaret, kahramanlık, vatan sevgisi gibi değerlere sahip olduğunu bu süreçte bize gösterdi. Bundan dolayı aynı meziyetlere sahip diğer uzman çavuşları astsubay olmaları için teşvik ettim. Operasyonlardan kalan boş zaman- larda subayların nezaretinde sınavlara hazırlanmalarını sağladım. Astsubaylık sınavlarına ben götürdüm, sınavı kaza- narak astsubay oldu. Darbe öncesinde Ömer Halisdemir, aynı özelliklere sahip koruma astsubaylarımdan biriydi, ben Ankara’da karargah dışındayken korumalar sıra ile 24 saat esasına göre Özel Kuvvetler Komutanı’nın makamında nöbet tutarlar. Darbe gecesi Ömer Halisdemir makam korumasındaydı.
Olay günü arkadaşımın Gazi Orduevi’ndeki düğününe davetli olduğum için saat 20.30 sularında orduevinde bulunuyordum. Burada protokol olarak askeri nezaket ve görgü kuralları gereği oturmamam gereken arkalarda bir masada, protokol gereği olmaması gereken şahıslarla birlikte oturmamın planlanmış olması olağan bir durum değildi. Bu neden- le saat 21:30 sularında protesto maksatlı düğünden ayrıldım. Darbe girişiminden sonra aynı masada baş köşede oturan şahsın FETÖ mensubu başçavuş olduğunu ve dışarıda beni alıkoymak için görevlendirilen ekip ile irtibatlı olduğunu öğrendim. Daha sonra özet- le; orduevinden ayrıldıktan sonra FETÖ mensubu Kurmay Albay Fatih Yarımbaş ve ekibi tarafından yolum kesildi, ekibi bertaraf ettikten sonra Özel Kuvvetler Karargahı’nı aradığımda, FETÖ üyeleri tarafından karargahın ele geçirildiğini öğrendim. Görüştüğüm darbeci kurmay albay, Genelkurmay’dan mesaj geldiğini, Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koyduğunu ve şahsımın da görevden alındığını, yerime Semih Terzi’nin yeni Özel Kuvvetler Komutanı olduğunu söyledi. Tehditli ikazlarıma, uyarılarıma rağ- men artık benden emir almayacakları- nı beyan ettiler.
Bu olayın ve bundan önceki olayların darbe girişimine yönelik bir durum olduğuna kanaat getirdim. Bundan sonra amansız bir mücadele başladı. Irak, Suriye dahil yurtiçinde darbeye karşı FETÖ mensubu olmayan subaylarım ve astsubaylarımla mücadele ver- meye başladık. Televizyonlara bağlanarak paralel ihanet şebekelerinin darbe girişiminde bulunduğunu, buna karşı mücadele ettiğimizi ve başarılı olamayacaklarını beyan ettim. Bu açıklamalarım hem Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hem de milletimizin nezdinde dar- beye karşı kararlı direnişte pozitif etki yaratmış, FETÖ’cülerin faaliyetlerinin üzerinde olumsuz bir etki yaratmış- tır. Türkiye sathındaki FETÖ mensubu olmayan kritik komutanlıklarla irti- bata geçilerek, hem medyaya beyanda bulunmaları, hem de darbeye karşı mücadele koordine edilmiştir. Darbe gecesi 00:55 ten itibaren Özel Kuvvetler Makamı’nda koruma nöbet-çisi olan Ömer Halisdemir ile irtibata geçtim. Karargahı ele geçirmek isteyen kurmay albayların yaptıklarını takip etmesini ve fırsat bulursa etkisiz hale getirmesini istedim. Gece boyu birçok kez kendisinden darbeciler hakkında bilgi aldım.
Şehit Ömer Halisdemir’in sizden gelen bir telefonla, sonra-sında güvenlik kameralarından gördük, ölüme adeta düğüne gider gibi yürümesi… İnsanlar bunu asla unutamıyor… Özel Kuvvetler personelinin karakteri nasıl şekilleniyor?
Ben özel kuvvetler komutanı olduktan sonra, Kıbrıs’ta Türk varlığının korunması için 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın başa- rıya ulaştırılmasında tarihi rol oynamış Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın yaşadığı Süleymaniye Olayı gibi kötü tecrübeleri dikkate alarak, çok geniş bir coğrafyada görev yapan Özel Kuvvetler’i doğru ve temel bir çerçevede yönetmek, prensipler dahilinde hareket etmesini sağlamak için sekiz maddelik Özel Kuvvetlerin Temel Prensipleri adı altında emir yayınladım ve imza karşılığı her personele tebliğ edilmesini ve sürekli ceplerinde taşınmasını sağladım.
Çünkü milletimizin başını öne eğdiren Çuval Hadisesi olarak bilinen Süleymaniye Olayı yaşanmıştı, bu bir emir komuta zafi yetiydi. Kritik zamanlarda emir beklememeli, alandaki liderler muhtemel durumlara karşı önceden tedbir almalıdır. Çünkü stratejik bir komutanlık olan Özel Kuvvetler mensuplarının bir liderde bulunması gereken A-B-C-D olarak formüle ettiğim ADALET, BASİRET, CESARET ve DİRAYET özelliklerine sahip olması gerekmektedir. Bu özellikler kapsamında olayları önceden görüp cesaretle karar vermeli, her ne olursa olsun verdikleri kararların sonuna kadar dirayetle arkasında durmalıdırlar. Yaşanan ve yaşanacak olaylarda personele yön vermek, emredilen çerçevede hareket etmelerini sağlamak için verdiğim sekiz maddelik emrin birincisi; Bütün faaliyetlerde yasallık esastır. Sekizinci ve son maddesi ise; Durum ve şartlar ne olursa olsun esarete düşmek ve teslim olmak asla düşünülemez, ŞEHADET ESASTIR.
1. Bütün faaliyetlerde yasallık esastır.
2. Başarı için görevlere ve olaylara daima soğukkanlı ve pozitif yaklaşım esastır.
3. Her zaman çözüm ve sonuç odaklı çalışma esastır.
4. Nitelikli, yetişmiş özgüveni tam ve vazife için adanmış insan gücü her şeyden daha önemlidir.
5. Değişik coğrafya, durum, şartlara göre yüksek durumsal farkın- dalığa dayalı bireysel ve kurumsal güvenlik anlayışı şarttır.
6. Her türlü ortamda adalet, merhamet, karşılıklı güven, saygı, bir- biri için canını veren kalben bir bağlılık oluşturmak herkesin temel görevidir.
7. Kural hatası; kan, gözyaşı ve başarısızlık demektir.
8. Durum ve şartlar ne olursa olsun esarete düşmek ve teslim olmak asla düşünülemez, şehadet esastır.
Diyarbakır’da bulunan özel kuvvetler mensubu albay tarafından Semih Terzi’nin bir tabur kuvvetle Ankara’ya Özel Kuvvetler Komutanlığı emir komutasını almak üzere hareket ettiğini öğrendikten sonra 02:00 sularında Ömer Halisdemir’i aradım. Bu onunla son görüşmemizdi. Bu son görüşmemizin haleti ruhiyesini anlatmak çok zor. Aramızda çok duygusal bir görüşme oldu. Bir taraftan memleketin halini diğer taraftan Silahlı Kuvvetlerin düştüğü durumu, bir diğer taraftan da yaşanan ihanetin acısını yaşarken tarif edilmez dramatik duygular içerisinde tek yürek olmuş bir baba oğulun inanılmaz hisleri içerisinde o tarihi emri verdim. Özetle; “Ömer, kardeşim 20 yıla yakın birlikteliğimize dayanarak sana tarihi bir görev veriyorum; Semih Terzi darbeci bir haindir, onu karargaha girmeden öldür. Bunun sonunda şehadet olduğunu biliyorsun, hakkını helal et” dedim. O da “emredersiniz, başüstüne komutanım, hakkım helal olsun” dedik- ten sonra telefonu kapattık. 02:16’da Ömer Halisdemir’in darbeci Semih Terzi’yi öldürdüğünü ve kendisinin de şehit olduğunu öğrendim. 16 Temmuz sabahı, Özel Kuvvetler Karargahı’na ulaştığımda Ömer Halisdemir’in naaşının yanına gelerek onu alnından öptüm. 15 Temmuz 2016 saat 21:30’da başlayan mücadelemiz 16 Temmuz akşamına kadar devam etti.
Semih Terzi’nin öldürülmesi darbe girişiminin seyrini değiştiren en kritik anlardan biriydi. Semih Terzi’nin darbe girişimindeki rolü neydi?
Semih Terzi ‘yi 2008 yılında ben Kara Kuvvetleri İç Güvenlik Şube Müdürü iken Kara Kuvvetleri Komutanı’ nın Özel Kalem Müdürü olarak tanıyordum. Daha sonra Özel Kuvvetlerde birlikte çalıştım. 2015-2016 yılları arasında Semih Terzi’nin buradaki görevinden alınması için 2 defa tek- lifte bulundum. Ancak görevden alın- madı. Semih Terzi’ye olumsuz sicil ve olumsuz kanaat yazdım. Darbe girişiminden 5-6 ay öncesinde kendisine Silopi’de"dilekçeni yaz ve bu birlikten defol git" dedim. Ben Semih Terzi’nin FETÖ’cü olduğunu tahmin ediyordum. Buna yönelik şüphelerim vardı, aynı zamanda da görevinde çok yetersizdi. 15 Temmuz 2016’ya geldiğimizde darbe girişiminin baş aktörlerinden Semih Terzi, Ankara ve Ankara’nın stratejik noktaları başta olmak üzere, Asayiş Kolordu Komutanlığı’na, Marmaris’te Cumhurbaşkanı’na operasyon dahil bütün kritik kara darbe operasyonlarını yönetecekti. Bunları Silopi, Irak, İskenderun, Suriye sınırından ve diğer bölgelerden getireceği özel kuvvet birlikleri ile yapacaktı. Örneğin Marmaris’te Cumhurbaşkanı’na yönelik operasyonu yöneten Havacı General Gökhan Sönmezateş, emri Semih Terzi’den aldığını itiraf etmişti. Darbe girişiminde Semih Terzi Türkiye sathında önemli rol üstlenmişti. Semih Terzi’nin etkisiz hale getirilmesi, darbe girişiminin sekteye uğratılmasında çok önemli bir kırılma yaratmış, aralarında iletişimi koparmış, büyük bir moral çöküntüsüyle birlikte darbe faaliyetleri durma noktasına gelmiştir. Bunları kendi aralarındaki telefon görüşmeleri ve mesajlardan da anlamaktayız.
15 Temmuz ihanetinin perde arkasına dönük görüşleriniz nedir? Bu girişim, pek çok kez ifade edildiği gibi TSK bünyesindeki farklı yapıların dirsek temasında bir “matruşka” kimliği mi taşımaktadır? Yani birbirinden haberdar farklı grupların ittifakıyla mı karşılaştık, böyle bir ittifak var idiyse, iş nerede koptu, vatansever kadroların kararlı müdahalesi, süreci nerede değiştirdi?
Yakın tarihimizde sözde müttefikimiz ABD’nin kendi çıkarlarına ve stratejik hedeflerine göre PKK, PYD, DEAŞ, FETÖ ve içimizdeki diğer gayri milli unsurlar vasıtasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasına yönelik faaliyetlerini yakından biliyoruz. 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimi de bunlardan biridir. 15 Temmuz’a gelmeden önce sahada bizlerin iyi niyet ve samimi iş birliklerimize rağmen her zaman bir şekilde ihanete uğradığımızı gördük. 2011 yılında Uludere olayı bir istihbarat tuzağıydı. CIA tarafından içimizdeki FETÖ ve PKK iş birliği ile planlanmıştır. 2015 yılı eylül ayından sonra Ağrı, Tendürek,
40 gün süren Doski Vadisi-İkiyaka Operasyonları’nda FETÖ mensubu askerlerin operasyonları engelleme ve ihanetleri devleti zaafa uğratma süreçleri yaşandı.
Sizce, 15 Temmuz arkasındaki emperyal güçler ve bölgedeki müttefikleri açısından “Türkiye’ye müdahale dosyası” kapanmış mıdır, yoksa, zaman içinde yeni bir saldırı tehdidi bulunmakta mıdır?
15 Temmuz ihanet girişiminden 40 gün sonra başlayan Fırat Kalkanı Harekatı’nda ABD’nin çirkin yüzünü bir kez daha gördük. 11 Kasım 2016 tarihinde harekatın son safhası olan EL-BAB bölgesine yöneldiğimizde ABD harekat alanında PKK, PYD, DEAŞ dahil bütün terör örgütlerini destekleyerek karşımıza çıkarmıştır.
Rusya ve rejim de aynı hedefte birleşerek karşımıza çıktılar. O dönem SİHA'larımız henüz kullanılmaya başlanmamıştı. Hava sahasının kontrolü nedeniyle de Hava Kuvvetlerinin desteği kısıtlı oldu. Bu dönem tam bir istiklal mücadelesiydi. Biz de İncirlik Üssü’ü dahil Fırat’ın doğusunu destekleyen Gaziantep’teki ABD helikopterlerini ve İHA uçuşlarını kontrol altına aldık. Akabinde şahsım içerde ve dışarda hedef haline getirildi. Medya ve sosyal medyadan direkt ve dolaylı saldırılar başladı ve hala devam ediyor. Bu operasyonda şehit olan kardeşlerimizin ruhu şad olsun.
Özel Kuvvetler Komutanlığı personeli
Onların her biri destan yazarak şehadete ulaştı. Normal de 3 ayda tamamlanacak harekat 6 ay kadar sürmüştür. Bu safhaya kadar (harekat alanının yüzde 80’ni) toplam 9 şehit verilmiş, bu safhadan sonra 58 şehit verilmiştir. ABD, işbirlikçi terör örgütlerini kullanarak saldırılarına devam etmiştir. Bu dönemde harekatın durdurulması için, içimizdeki ABD güdümündeki gayri milli unsurlarda harekete geçirilmiştir. Sonuç olarak; 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra da devletimize karşı hain emel ve eylemlerin amacı, özellikle 9 Kasım 2016’da büyük bir oyun oynandı maksatları ordumuzu yenilgiye uğratarak geri çekilmek zorunda bırakmak bunu etkisiyle Türkiye’yi kaosa sürüklemekti. Özel Kuvvetler Komutanlığı; gerek yurtiçi ve yurtdışı terörle mücadele, 15 Temmuz darbe girişimine karşı verdiği mücadele ve darbeden sonra icra edilen Fırat Kalkanı Harekatı’nda büyük bir mücadele vermiştir.
Siz, yalnız 15 Temmuz gecesinde değil, devamında FIRAT KALKANI HAREKATI’nda komutanlık yeteneğini en üst düzeyde temsil etmiş bir subaysınız. 2020 yılında korgeneral rütbesinde “kadrosuzluktan” emekli edilmenizi nasıl karşıladınız? Tarihe yön vermiş bir komutanın terfi etmesinden kim, neden rahatsız olmuş olabilir?
Özel kuvvetler personelini yetiştirirken çeşitli tarihi olaylardan örnekler veririz. Onlardan biriyle konuya girmek istiyorum. Malumunuz milli mücadele döneminde baştan beri Yunan işgalini tanımayan ve sonuna kadar mücadele eden Manisa Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey milli mücadele için toplanan akıncılara şunu ifade eder; ”Bu bir vatan namus ve istiklal mücadelesidir, kişisel hiç bir karşılığı yoktur. Milli mücadele başarıya ulaştığında, sağ kalanlar geriye döndüğünüzde, bizimle birlikte mücadeleye katılmayanların, geri planda kalanların, makam mevki ve servet sahibi olduğunu görebilir- siniz. Eğer bir hak iddia edecekseniz şimdiden vazgeçin ve bizimle beraber mücadeleye katılmayın.”
Öncelikle bizler için en büyük rütbenin ŞEHİTLİK, en büyük makamın ise ŞEHADET makamı olduğu inancına sıkı sıkı bağlı olarak mücadele ettik. Yüzlerce çatışma bir çok saldırıya uğradık, kalleşçe sahsımı ortadan kaldırma girişimleriyle karşı karşıya kaldım. Maalesef mucize eseri de olsa şehadet makamına ulaşamadık. Allah onurlu, şerefli yaşamayı ve ölmeyi nasip etsin. Bu çerçevede asla küskün değilim, devletle küslük olmaz. Önemli olan onurla şerefle görevini tamamlamaktır. Savaşçılar; rütbe ve makamdan ziyade onurlarını şereflerini önemserler gitmesi gerektiği zaman giderler, arkada bırakılan sadece makamdır.
2017 yılında çıkan haberlerde Zekai Aksakallı’nın “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz ‘Personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında mesaiye devam eder. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz 2016’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı" şeklinde konuştuğu ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı eleştirdiği iddia edilmişti.
Odatv.com
https://www.odatv4.com/guncel/zekai-aksakalli-roportaj-67834325
=======================