Mıknatıslar Nasıl Çalışır? Feynman’ın Bu Cevabı Gerçeklik Algınızı ALTÜST EDECEK 8 Mar 2026 Bu videoda: Bir topu alıp bir noktadan diğerine fırlatıyorsun. Çok basit bir olay değil mi? Top A noktasından B noktasına gidiyor. Belli bir yol izliyor. Ama sana şunu sorayım. Top hangi yoldan gideceğini nereden biliyor? Öyle deli gibi sağa sola zigzaklar çizmek yerine neden kusursuz bir parabol çizmesi gerektiğini nereden biliyor? Böyle sorunca kulağa saçma geliyor farkındayım. E tabii ki parabol çizecek. Yer çekimi onu aşağı çekiyor. Eylemsizlik de ileri doğru itiyor. Hepsi bu diyorsun. Ama dur orada. Ya sana o topun aslında olası bütün yolları denediğini söylesem. Sadece senin gördüğün o tek yolu değil hepsini. Dümdüz gidiyor. Kendi etrafında fırıldak gibi dönüyor. Yukarı fırlıyor, aşağı iniyor. Spiraller çiziyor. Aklına gelebilecek en akıl almaz, en deli saçması rotaların hepsine giriyor o top. ve akıl almaz bir şekilde tüm o yolları, o imkansız yolculukların hepsini topladığında elinde tam olarak senin gözünle gördüğün o tek yol yani o parabol kalıyor. Bu anlattığım bir felsefe ya da edebiyat falan değil. Doğanın kuantum seviyesinde o mikroskopik dünyada tam olarak böyle çalışıyor. İşte Feyman yolunda bugün tam da bu konuyu kuantum dünyasının bu akıl almaz gerçeğini konuşacağız. Çünkü bu gerçeği anlamak ama gerçekten iliklerine kadar kavramak zamanında Richard Feman'ı tam bir delilik gibi görünen o meşhur fikre götürdü. Elektronlar zamanda geriye giderler. Öyle ara sıra falan değil. Her zaman yani tam olarak öyle değil. Bununla ne demek istediğimi sana iyice bir açayım. Çünkü lafı böyle bırakırsam ucuz bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi duruyor. Parçacıkların zamanda ileri ve geri hareket ettiği yönündeki bu düşünce tarzı Fman'ın fiziğin en büyük problemlerinden birini çözmesini sağladı. Ve evet ona o meşhur Nobel ödülünü kazandıran şey de tam olarak buydu. Ama bu ödülü tuhaf absürt bir şey icat ettiği için değil. Kimsenin hesaplayamadığı şeyleri hesaplamanın tıkır tıkır işleyen kusursuz bir yolunu bulduğu için aldı. Herkesin bildiği bir yerden girelim mevzuya. Zaman. Zaman hep ileri doğru akar. Bir yumurtayı kırarsın ve o yumurta bir daha asla eski haline dönüp bütünleşmez. Yaşlanırsın, gençleşmezsin. Nedenler sonuçlardan önce gelir. Bugün gibi ortadadır. O kadar ortadadır ki üzerine kafa yormazsın bile. Fakat sana çok ilginç bir detay göstereceğim. Fiziğin temel denklemlerinin hiçbir yerinde zaman sadece ileri doğru gitmek zorundadır diye bir kural yazmaz. Newton'un yasalarına bak. Güneşin etrafında dönen gezegenlerin videosunu çekip bunu tersine oynatırsan denklemler hala tıkır tıkır çalışır. Elektromanyetizmanın temeli olan Maxwell denklemleri için de aynısı geçerlidir. İleri doğru da çalışırlar, geri doğru da. Denklemlerin umurunda bile değildir zamanın yönü. O zaman işler neden hep ileriye doğru sarıyor? Bu epey derin bir mesele. Entropiyle, istatistikle alakası var ama şimdi oraya dalıp kafamızı bulandırmayacağız. Senin burada yakalamanı istediğim nokta şu. Temel düzeyde fizik yasaları zaman açısından simetriktir. İleri gitmekle geri gitmek yasalara göre tamamen aynı geçerliliktedir. Şimdi 1940'lara fiziğin büyük bir krizle boğuştuğu o yıllara gidelim. Bilim insanları elektronların ışıkla yani fotonlarla nasıl etkileşime girdiğini anlamaya çalışıyordu. Buna kuantum elektrodinamiği diyoruz ve hesaplamalar tam bir felaketti. Sayılar kağıt üzerinde oradan buradan fırlıyor. Devasa sonuçlar falan değil. Bas bayağı sonsuzluklar çıkıyordu. Fizikte bir denklemden sonsuz çıkıyorsa bir yerde çok fena çuvalladın demektir. Millet temel kuralları biliyordu. Elektronlar burada, fotonlar şurada. Birbirleriyle paslaşıyorlar. Ortada kuvvetler var. Ama iş gerçekten ne olup bittiğini, bir elektronun başka bir elektrondan nasıl saçıldığını veya bir elektronun ışığı nasıl soğurduğunu hesaplamaya gelince matematik resmen ellerinde patlıyordu. Saçbaş yolduran bir durumdu. Bir tarafta Schröinger ve Heisenberg'in o mis gibi kuantum teorisi vardı. Diğer tarafta ışığı açıklayan Maxwell denklemleri. Ama bu ikisini aynı kazanda kaynatmaya kalktığında ortaya çıkan şey tam bir çöptü. Derken bir gün, yıl sanırım 1940 ya da 41, Famon Princeton Üniversitesi'ndeyken hocası John Wier çıkıp o çılgın fikirle geldi. Wier dedi ki, "Bak Richard, bir elektron başka bir elektronla etkileşime girdiğinde aslında ne oluyor?" Normalde bir elektronun bir alan yarattığını düşünürüz. O alan uzayda yol alır. Diğer elektrona ulaşır. İkinci elektron o alanı hisseder. Ortada bir gecikme vardır. Uzaktan bir etki söz konusudur ama alanın yayılması gerektiği için bu etki gecikmelidir. Sonra Wier bombayı patlattı. Peki ya ortada bir alan yoksa ya etki doğrudan gerçekleşiyorsa birinci elektron ikinci elektron üzerinde doğrudan etki yaratıyor anında. Tamam kelimenin tam anlamıyla anında değil. O zaman Einstein'ın göreliliğini çöpe atmamız gerekirdi. Ama arada o iletici alan olmadan doğrudan bir etkiden bahsediyoruz. Kulağa zırva gibi geliyordu ama Willer bunun matematiğini kurmayı başarmıştı. Bunu yapmak için gecikmiş ve ilerlemiş potansiyeller denen bir kavram kullanıyordu. Gecikmiş potansiyeller bizim bildiğimiz normal şeylerdir. Bir yükü burada hareket ettirirsen etkisi şuraya daha sonra ulaşır. Tıpkı suya bir taş attığında dalgaların dışa doğru yayılması gibi. Ama ilerlemiş potansiyeller zamanda geriye doğru giderler. Etki nedenden önce ortaya çıkar. Dalgaların taşı suya atacağın noktaya sen daha taşı atmadan önce gelmesi gibi düşün. İmkansız gibi duyuluyor. Haklısın. Zaten klasik fizikte nedenselliği yani sebep sonuç ilişkisini bozduğu için bu ilerlemiş potansiyelleri kaldırıp çöpe atarız. Nedenler sonuçlardan önce gelmelidir, sonra değil. Fakat Willer'ın kafasındaki şuydu. Eğer yarı yarıya gecikmiş ve ilerlemiş kullanırsan ve evrenin dört bir yanında mükemmel soğurucular olduğunu kabul edersen bu ilerlemiş çözümler birbirini sıfırlar ve geriye sadece tutarlı bir tablo kalır. Biraz kafa karıştırıcı evet ama temel mantık şu: Alanlara falan ihtiyacın yok. Sadece diğer parçacıklara doğrudan etki eden parçacıklara ihtiyacın var. Ve bu etkinin yarısı gelecekten, yarısı geçmişten geliyor. Finman Wier'la bu işin üzerine bayağı kafa patlattı. Matematiksel olarak acayip cazipti ama pürüzler vardı. Sistemi bir türlü tam oturtamadılar. Sonra araya Dünya Savaşı girdi. Feinman Los Alamos'a gitti. atom bombası projesinde çalıştı ve bütün bu kuantum hesaplamaları rafa kalktı. Savaş bitip de tozu dumanı dağıldıktan sonra Finman o eski problemlere geri döndü. Kafasında hala o doğrudan etki zamanda ileri ve geri giden potansiyeller fikri dönüp duruyordu ve aniden kafasında bir şimşek çaktı. bir dakikaya dedi. İlerlemiş bir potansiyelin varsa bu bir şeyin zamanda geriye gitmesi gibidir. Peki ya bunu sadece soyut matematiksel alanlar üzerinden değil de doğrudan parçacıklar üzerinden düşünürsen ne olur? Ya bir parçacık gerçekten zamanda geriye gidebiliyorsa? Bak zamanda geriye gitmek derken o Hollywood filmlerindeki gibi bir şeyden bahsetmiyoruz. Bir makineye atlayıp dinozorların zamanına falan gidemezsin. Devasa boyutlardan bahsetmiyoruz burada. Mikroskopik ölçekteki tekil parçacıklardan ve göz açıp kapayıncaya kadar bile sürmeyen anlardan bahsediyoruz. Ve işin aslı şu ki konuya doğru açıdan bakarsan bu gayet mantıklı bir tablo çiziyor. Doğada karşıt parçacık ya da antiparçacık dediğimiz bir olay var. Her parçacığın bir karşıt parçacığı bulunur. Elektronun pozitronu, protonun antiprotonu vardır. Bunlar birbirinin ayna görüntüsü gibidir. Kütleleri tıpatıp aynı, elektrik yükleri ise tam zıttır. Karşılaştıkları an birbirlerini yok ederler. Güm. İkisi de ortadan kaybolur ve geriye saf enerji kalır. Genellikle de fotonlara dönüşürler. İşin en can alıcı kısmı şimdi başlıyor. Paul Dirak elektron için yazdığı denklemlerde bu karşıt parçacıkları zaten doğal bir sonuç olarak bulmuştu. Ama kimse bunların neden var olması gerektiğini tam olarak çözememişti. Finman tam bu noktada şu soruyu sordu. Ya bir pozitron aslında sadece zamanda geriye doğru giden bir elektronsa, düşünsene bir elektron zamanda geriye doğru gidiyorsa yükü bize tersmiş gibi görünür. geriye doğru akıyorsa biz onun A'dan B'ye gittiğini sanırken aslında B'den A'ya gidiyordur. Her şeyin ters yüz olması durumu yani. Ve bu da tıp atıp bir pozitronun sergilediği davranıştır. Yükü zıttır ama geri kalan her şeyiyle tamamen aynıdır. Olayı şöyle kafanda canlandır. Zamanda ileri doğru giden bir elektronun var. Güm bir fotonla çarpışıyor. O foton yeni bir elektron pozitron çifti yaratacak kadar enerjiye sahip. Bir anda ortamda üç parçacık peydahlanıyor. Ama dur buna bir de şu açıdan bakabilirsin. Orijinal elektronumuz ileri doğru gidiyordu. Sonra zamanda bir U dönüşü yaptı. Şimdi geriye doğru gidiyor. İşte gördüğün o pozitron aslında bu. Sonrasında gördüğün öteki elektron da o orijinal elektronun zaman yolculuğuna kaldığı yerden devam etmesi aslında. Kısacası elimizde zamanda ileriye doğru giden, sonra geriye kıvrılan, sonra tekrar ileriye doğru zikzaklar çizen tek bir dünya çizgisi var. Ortada bir sürü elektron ve pozitron varmış gibi görünüyor ama aslında hepsi aynı elektronun farklı zamanlardaki halleri. Peki bu gerçek mi? Elektronlar harbiden de zamanda geriye gidiyor mu? Aslında yanlış soruyu soruyoruz. Doğru soru şu olmalı. Bu şekilde düşünmek işe yarıyor mu? Sana doğru cevapları veriyor mu? Ve bu sorunun cevabı koca bir evet. Kesinlikle evet. Bunun neden bu kadar işe yaradığını sana göstereyim? Kuantum elektrodinamiğindeki o büyük kriz şuydu. Etkileşimleri hesaplamaya kalktığında olayın gerçekleşebileceği akla hayale sığan tüm yolları hesaba katmak zorundaydın. Bir elektron bir foton fırlatabilir. O foton bölünüp bir elektron pozitron çifti doğurabilir. O parçacıklar daha fazla foton fırlatabilir. Sonu gelmeyen sonsuz olasılıklar yumağı. Tam bir kaostu. Tüm bu karmaşanın çetelesini tutacak bir yönteme ve beynin yanmadan o hesapları yapabilmeni sağlayacak bir araca ihtiyaç vardı. Feinman da bunu çizebilmek için bir yöntem icat etti. Basit, minik şemalar, elektronlar için düz çizgiler, fotonlar için dalgalı çizgiler çizdi. Çizgilerin kesiştiği noktalar da etkileşimleri temsil ediyordu. Her bir çizim o sürecin nasıl gerçekleşebileceğine dair bir olasılığı gösteriyor ve spesifik bir matematiksel hesaba karşılık geliyordu. Eğer bir elektronun başka bir elektrondan saçılma ihtimalini bulmak istiyorsan o işlem için olabilecek bütün diyagramları kağıda döküyor, her biri için gereken sayıyı hesaplıyor ve hepsini alt alta toplayıveriyordun. İşte bunlar zamanla meşhur Feman diyagramları olarak fizik tarihine geçti. Finman çok özel bir adam olduğu için değil. Sadece bunları o icat ettiği ve bizim bilim camiası olaylara birinin adını yapıştırmayı çok sevdiği için. Ama asıl mesele o çizimlerin kendisi değil temsil ettikleri o derin manaydı. Her bir diyagram başlı başına bir hikayeydi. Parçacıkların oradan oraya nasıl seyahat ettiklerini, birbirlerine nasıl tosladıklarını, nasıl var olup nasıl yok olduklarını anlatan hikayeler ve kural çok basitti. Gerçekte ne olduğunu bulmak için olası tüm hikayeleri toplarsın. Öyle sadece en muhtemel olanı ya da en basiti değil hepsini istisnasız bir araya getirirsin. Ve işte zaman yolculuğu da tam bu noktada sahneye çıkıyor. Bu diyagramlarda zamanda geriye doğru giden çizgiler çekebilirsin. Bunlar o bahsettiğimiz karşıt parçacıklar ama matematiğin dilinde sadece geriye doğru yürüyen elektronlardan ibaretler. Hesapları bu kafayla yaptığında her şey yağ gibi akıyor, muazzam bir şekilde basitleşiyordu. O herkesin kafasını patlatan, denklemlerden fışkıran sonsuzluklar bir anda yola geliyordu. Fizikte renormalizasyon denen bir cambazlık vardır. Temelinde şöyle dersin: "Bak kardeşim, biz hiçbir zaman çırıl çıplak tek bir elektronu tek başına ölçmeyiz. Elektron daima sürekli var olup yok olan sanal parçacıklarla dolu bir bulutla çevrilidir. Fotonlar elektron pozitron çiftleri ve diğer tüm o tantana onun etrafında vızır vızır döner. Hal böyle olunca gerçek hayatta laboratuvarda ölçtüğün o kütle ve yük değerleriyle işe başlarsın ve denklemlerdeki o uçuk kaçık sonsuzlukların bu ölçülen değerler tarafından yutulmasını sağlarsın. Geriye kalan şey gayet derli toplu, sonlu ve hesaplanabilir bir hale gelir. O dönem birçok saygın fizikçi bunun düpedüz hile yapmak, çöpleri halının altına süpürmek olduğunu savundu. Ama sistem tıkır tıkır işliyordu ve öyle böyle değil, akıl almaz derecede kusursuz çalışıyordu. Örneğin elektronun manyetik momentini yani bir elektronun ne kadar manyetik olduğunu belirten o değeri hesaplayabiliyorduk. Bu yöntemleri, bu diyagramları ve tüm hikayeleri toplama fikrini kullanarak bir hesap yapıyorsun ve çıkan sonuç laboratuvardaki deneylerle virgülden sonraki 10 basamağa kadar tıp atıp uyuşuyor. Bu ne demek biliyor musun? Bu Edirne'den Kars'a olan mesafeyi bir insan saçının telinden bile daha küçük bir hata payıyla tahmin etmek demek. Böylesine bir nokta atışı hassasiyet tesadüfen falan olmaz. Bir şeyleri kesinlikle doğru yaptığın için olur. Şimdi sana Feynman'ın bu tüm hikayeleri toplama fikrine nasıl vardığını anlatayım. Çünkü bütün bu meselenin kalbi tam olarak burada atıyor. Kendisi kuantum mekaniğini kendi kafasında oturtmaya, gerçekten anlamaya çalışıyordu. Schrodinger'in o klasik yaklaşımı dalga fonksiyonlarını kullanır. Ama Femon bu durumdan pek hoşnut değildi. Ona çok karmaşık ve soyut geliyordu. Dalga fonksiyonu dediğimiz şey gerçekten nedir? gerçekten ne anlama gelir diye sorguluyordu. O sırada lise yıllarında duyduğu üniversite fizik derslerinde de karşısına çıkan bir şeyi hatırladı. Klasik fizikte olayları çözmenin çok zarif bir yolu vardır. Buna en küçük etki ilkesi deriz. Bu ilkeye göre bir parçacık A'dan B'ye giderken etki dediğimiz o matematiksel değeri en aza indiren yolu seçer. Esnaf mantığı gibidir bu. Doğa biraz cimridir. Hep en masrafsız, en verimli yolu tercih eder. Ancak kuantum mekaniğinin dünyasında işler tek bir yoldan ilerlemez. Ortada koca bir belirsizlik ve ihtimaller denizi vardır. Fayman da dedi ki, "Etkiyi en aza indirmek yerine parçacık A'dan B ya gidebilecek bütün o yolları tek denese ne olur? Ve her bir yola eylemine yani etkisine bağlı bir numara bir gen atasan. Sonra da bütün bu genlikleri toplasan. Feyman bunu kağıda döktüğünde ortaya doğrudan kuantum mekaniği çıktı. Öyle yaklaşık bir versiyon falan değil. Olayın ta kendisi. Schröinger'in tahminlerinin birebir aynısı ama bambaşka bir pencereden bakılarak bulunmuş hali. Zamanla değişen dalga fonksiyonları yerine artık elinde aynı anda tüm olası yollara sapan parçacıklar vardı. Peki biz günlük hayatta neden sadece o tek klasik yolu görüyoruz? Çünkü diğer bütün o çılgın yollar yıkıcı girişim dediğimiz bir olayla birbirini yok ediyor. Havuzdaki dalgaların farklı yönlerden gelip çarpışması ve birbirini söndürmesi gibi bu yollar da birbirini iptal ediyor. Neredeyse tamamı birbirini sıfırlıyor. Geriye sadece o en masrafsız etkiyi minimize eden klasik yol kalıyor. Ama o mikroskobik kuantum seviyesine indiğinizde özellikle mesafeler çok küçük veya enerjiler çok yüksek olduğunda o diğer imkansız yolların hepsi işin içine giriyor ve sonuca katkı sağlıyor. İşte yollar üzerinden yapılan bu hesaplama yöntemi Feinman'ın kuantum mekaniğine bakış açısı oldu ve bunu alıp elektrodinamiğe uyguladığınızda ortaya muazzam bir tablo çıkıyor. Bir foton buradan şuraya giderken tek bir çizgiden gitmiyor. Bütün yollardan birden gidiyor. Dümdüz çizgiler, kavisli yollar, akıllara ziyan düğümler, aklınıza gelebilecek her şey. Bir elektron da aynısını yapıyor. Tüm yolları test ediyor. Etkileşime girdiklerinde yani bir elektron bir foton fırlattığında bu sayısız ihtimalden sadece bir tanesi oluyor. Elektron o fotonu burada da fırlatabilir, şurada da. Belki de hiç fırlatmaz. Bütün bu hikayelerin, bütün ihtimallerin bir değeri var ve hepsini alt alta topluyorsun. denkleme parçacıkların zamanda geriye gitme ihtimalini yani pozitronların aslında ters yönde ilerleyen elektronlar olduğu fikrini de kattığında bütün bu sistem son derece simetrik ve zarif bir bütünlüğe kavuşuyor. İyi de bu gerçekten de bir elektronun aynı anda her yolu fiziksel olarak denediği anlamına mı geliyor? Sahiden de elektronlar zamanda bir ileri bir geri zigzaklar mı çiziyor? Bakın bu bana mıknatıslarla ilgili kafası karışan insanların sorduğu o klasik soruyu hatırlatıyor. Derler ki mıknatısın arasında gerçekten ne var? Orada görünmez ipler falan mı çekiyor? Hayır, görünmez ipler mıknatısları bizim bildiğimiz tanıdık kavramlarla açıklama çabasından ibarettir. Gerçek olan işin temeli olan şey o manyetik çekimin kendisidir. Kuantumdaki durum da tıpatıp aynı. Elektronların tıpkı geriye sarılan bir kaset gibi birebir zamanda geriye doğru koştuğunu hayal etmene gerek yok. Elindeki şey matematiksel bir iskelet, olayları hesaplamaya yarayan bir yöntem. Ve bu yöntem karşıt parçacıkları zamanda geriye giden parçacıklar olarak ele alıyor ve işe yarıyor. Sana kabak gibi doğru cevapları veriyor. Bize dönüp iyi de Feyman yolu orada gerçekten ama gerçekten ne oluyor diye sorarsan sana vereceğimiz cevap şu olur. Gerçekte olan şey tam olarak bu. İnebileceğin en derin kuyu bu kadar. Perdenin arkasında saklanan başka bir gizli sinema filmi yok. Biliyor musun Femman bu fikirleri kürsüde ilk anlattığında ortalık bayağı karışmıştı. Millete o basit diyagramlar falan çok ciddiyetsiz gelmişti. Nerede kardeşim o ciddi janjanlı denklemler diye burun kıvırdılar. Halbuki o dağ diyagramlar denklemlerin ta kendisiydi. Sadece gözle görülebilir halleriydi. Her bir çizgi, her bir köşe noktası spesifik bir matematiksel ifadeye karşılık geliyordu ve kurallara uyarak bunları birleştirdiğinde şak diye cevabı buluyordun. Fiziği yapmanın yepyeni, çok daha görsel, çok daha sezgisel bir yoluydu bu. En azından Finman için durum böyleydi. Saçı başı ağırmış eski toprakların bir kısmı bu işi hiçbir zaman kavrayamadı. Eski köye yeni adet getirmeden bildiklerini okumaya devam ettiler. Ama genç fizikçiler bu sisteme hemen dört elle sarıldı. Çünkü hem tıkır tıkır işliyordu hem de çok daha kolaydı. devasa matrislerle ve kafayı yedirten soyut operatörlerle boğuşmak yerine bir resim çiziyor ve kuralları takip ediyordum. Ve işin en güzel tarafı şuydu. Hangi süreci hesaplamak istersen iste kullanacağın yemek tarifi hep aynı. Belli bir karmaşıklık seviyesine kadar olabilecek tüm diyagramları çiz. Her diyagram sana bir sayı versin. O sayıları topla. İşte cevabın karşında. Bu kadar basit. Tamam. daha yüksek karmaşıklık seviyelerine çıktığında iş o kadar da basit olmuyor. Milyonlarca diyagram işin içine giriyor ama temel mantık dümdüz net bir çizgi. Ve bunu yaptığında masaya oturup da örneğin elektronların saçılmasını hesapladığında eline geçen sonuçlar laboratuvardaki deneylerle birebir uyuşuyor. Öyle yaklaşık falan değil. deneydeki hata payı sınırları içinde noktası virgülüne örtüşüyor. İşe yarıyor derken kastettiğimiz şey tam olarak bu. Burada felsefe yapmıyoruz. Bas bayağı deneysel fizik yapıyoruz. Eğer doğayla laboratuvardaki deneyle örtüşüyorsa o doğru demektir. Şimdi şu zaman yolculuğu meselesine geri dönelim. Çünkü biliyoruz ki bilim kurgu soslu şeyleri duymak herkesin hoşuna gidiyor ve insanların aklına hep şu sorular takılıyor. Zamanda geriye bilgi gönderebilir miyiz? Geçmişi değiştirebilir miyiz? Cevap net. Hayır. En azından senin düşündüğün şekliyle hayır. Zamanda geriye giden bu parçacıklar bir zaman makinesine binmiş insanlar gibi değiller. Bunlar diyagramların üzerindeki sanal parçacıklardır. Sadece matematiğin, hesaplamanın bir parçası olarak var olurlar. Onları doğrudan gözünle göremezsin. Hiçbir zaman elinle bir pozitronu yakalayıp da "Aha! Yakaladım seni. Sen aslında gelecekten gelen bir elektronsun diyemezsin. İşler öyle yürümüyor. Pozitron pozitrondur. Pozitron gibi davranır. Artı yüke sahiptir. Gider bir elektronla çarpışır ve yok olur. Her şey son derece sıradandır. Bizim onu matematik dilinde zamanda geriye giden bir elektron olarak tanımlamamız sadece işimizi kolaylaştıran bir tanımdan, bir araçtan ibarettir. Ama hakkını verelim. Muazzam çalışan bir araç. Ve burada fizikteki zamanın doğasına dair çok derin bir mesaj var. En temel, en alt seviyede doğa yasaları geçmişle geleceği birbirinden ayırt etmez. O bizim gündelik hayatta hissettiğimiz zamanın sadece ileriye aktığını düşündüren tek yönlülük bambaşka bir yerden büyük ihtimalle termodinamikten yani termodinamiğin ikinci yasasından peydahlanıyor. Entropi yani o ünlü düzensizlik hep artar ve bu da sana zamanın yönünü çizen bir ok verir. Ancak tekil parçacıkların mikroskobik dünyasına indiğinde böyle bir zaman oku yoktur. İleri gitmekle geri gitmek tamamen aynı kapıya çıkar ve anti parçacıkları zamanında geriye giden parçacıklar olarak ele almamızı sağlayan şey de tam olarak budur. O temel seviyedeki simetriden faydalanırız. Tabii o dönemde bu büyük problemler üzerinde kafa patlatan tek kişi Finman değildi. Harvard'da Julian Schwinger çok daha resmi, bol denklemli ve ağır matematiksel bir yöntem kullanıyordu. Japonya'da Shinichiro Tomonaga bambaşka bir yaklaşımla olaya dalmıştı. İşin garibi günün sonunda üçü de tıp atıp aynı cevaplara ulaşmıştı. Bu harika bir şeydi. Kendi kendini kandırmadığını işte böyle anlarsın. Eğer üç kişi üç ayrı yöntemle aynı sonuca çıkıyorsa büyük ihtimalle o bulduğunuz şey doğrudur. Sonrasında Freeman Dyson adında gencecik zehir gibi bir fizikçi çıkıp geldi ve bu üç yöntemin aslında birbirine denk olduğunu, sadece aynı hesabı yapmanın farklı yolları olduğunu ispatladı. Sonunda 1965 yılında Schwinger, Tomonaga ve Famon Nobel ödülünü paylaştılar. Aslında bu biraz komik bir durumdu. Çünkü ortada keşfettikleri yepyeni elle tutulur bir şey yoktu. Elektronlar, fotonlar, elektromanyetik etkileşimler. Bunların hepsi zaten biliniyordu. Onların yaptığı şey nasıl hesap yapacaklarını çözmekti. var olan kuantum alan teorisini alıp ondan düzgün, sonlu ve laboratuvarda test edilebilir cevaplar çıkarmayı başarmışlardı. Onların bilime katkısı yeni bir fizik bulmak değil, yeni bir matematik, daha doğrusu matematiğe yepyeni bir bakış açısı getirmekti. Ve sonra anlaşıldı ki bu yepyeni düşünce tarzı yani tüm hikayeleri toplama fikri sadece elektrodinamikte değil çok daha geniş bir alanda işe yarıyordu. Bütün kuantum mekaniğine uyarlanabiliyordu. Bunu her şey için kullanabilirdin. Kutudaki parçacıklar, atomlar, moleküller, aklına ne gelirse. Sistem her seferinde tıkır tıkır çalışıyordu. Olası tüm yolları belirle, etkiye bağlı olarak onlara birer genlik ata ve topla gü. Kuantum mekaniği elinde ve üstelik daha da ötelere uzanabiliyor. 1970'lere ve 80'lere gelindiğinde bilim camiası bu fikirleri doğanın diğer temel kuvvetlerine de uygulamaya başladı. Kuarkları bir arada tutan güçlü nükleer kuvvet radyoaktif bozulmadan sorumlu zayıf nükleer kuvvet. Anlaşıldı ki bütün bu kuvvetler de o aynı temel tekniklerle, Finman diyagramlarıyla, hikayelerin toplamıyla, parçacıkların birbirleriyle başka parçacıkları takas etmesiyle açıklanabiliyordu. Hepsi aynı çatı altındaydı. Ve bugün elimizde parçacık fiziğinin standart modeli dediğimiz o muazzam tablo var. bilinen tüm parçacıkları ve onların birbirleriyle nasıl etkileştiğini açıklıyor ve evet canavar gibi de çalışıyor. Daha sonra laboratuvarda bulacağımız şeyleri önceden tahmin ediyor. Tıpkı 2012'de sernde en nihayetinde keşfedilen hi bozonu gibi. Hepsi ta 1940'larda ve 50'lerde atılan bu fikirlerin üzerine inşa edildi. Fakat mesele şu: Standart model ne kadar tıkır tıkır işlerse işlesin hala aklımızın ermediği devasa boşluklar var. Fizikteki o meşhur 137 sayısı gibi gizemli sayıların nereden geldiğini hala bilmiyoruz. Bunlar sadece laboratuvarda ölçüp teoriye el yordamıyla yerleştirdiğimiz parametreler. Üstelik kafamızı kurcalayan çok daha büyük sorular var. Neden bu kuvvetler? Neden bu parçacıklar? Neden başkaları değil de bunlar var? Kimsenin en ufak bir fikri yok. Ve tabii bir de başımızın belası, kütle çekimi var. O bu tabloya bir türlü uymuyor. Kütle çekimini o kuantum çarklarına oturtamıyoruz. Oturtmaya kalktığında o meşhur renormalizasyon cambazlığıyla bile düzeltemeyeceğin saçma sapan sonsuzluklar çıkıyor ortaya. İnsanlar 10 yıllardır bunun üzerine kafa yoruyor. Sicim teorisi, halka kuantum kütle çekimi ve daha bir sürü akıl almaz fikir. Ama hala elle tutulur bir cevap yok. Yani belli ki daha çözmemiz gereken çok ama çok şey var. Ama biliyor musun bu çok güzel bir şey. Bilim tam olarak böyle işler. Çünkü bir problemi çözersin, o seni çözmen gereken yeni problemlere götürür. Asla bitmez. Asla arkanı yaslanıp, "Tamam her şeyi çözdük, dükkanı kapatıyoruz demezsin. Her zaman bekleyen daha derin, daha karmaşık ve çok daha ilginç bir şeyler vardır. Heyecanlı olan kısmı da budur zaten. Bütün cevapları bilseydik hayat inanılmaz sıkıcı olurdu. Hala o gizemlerin var olması, hala o kapkaranlık sırların köşede bizi beklemesi fiziği hayatta tutan ve taze kılan yegane şeydir. Tekrar şu orijinal fikre, anti parçacıkların zamanda geriye giden parçacıklar olduğu fikrine geri dönelim. Bu sadece matematiğin ilginç bir cilvesi değildi. Bizim boşluk kavramına bakış açımızı kökünden değiştirdi. Boşluk nedir bilir misin? Hiçlik olduğunu sadece bomboş bir alan olduğunu düşünürsün. Ama kuantum mekaniğinde hiçlik diye bir şey yoktur. Boşluk dediğin şey aslında fokur fokur kaynayan bir cadı kazanıdır. O boşluğun içinde durup dururken bir parçacık antiparçacık çifti yoktan var olur. Mikroskobik bir an için hayatta kalır ve sonra birbirlerini yok edip kaybolurlar. Her yerde, her an vızır vızır uçuşan sanal parçacıklar vardır. Ve bu sanal parçacıkların gerçek dünyada çatır çatır sonuçları vardır. Gerçek parçacıkların nasıl davranacağını doğrudan etkilerler. Örneğin lam kayması dediğimiz bir olay vardır. Bir hidrojen atomundaki enerji seviyeleri diragın o sade denkleminin hesapladığı yerden çok ufak bir miktar kaymıştır. Peki neden? Çünkü atomun içindeki o elektron o boşlukta durmadan kaynayan sanal fotonlarla ve sanal elektron pozitron çiftleriyle sürekli etkileşim halindedir. Bu bitmek bilmeyen itiş kakış enerji seviyelerini milimetrik bir şekilde kaydırır ve biz o kaymayı hesaplayabiliyoruz ve çıkan sonuç deneyle yine noktası virgülüne örtüşüyor. Kuantum boşluğu dediğimiz şey tam da budur. O bir hiçlik değil bir şeydir. Çılgınca bir aktiviteyle doludur ve bu aktivite evrenin işlemesi için hayati bir önem taşır. Yani bir pozitronu zamanda geriye giden bir elektron gibi düşündüğünde bu sadece bir muhasebe cambazlığı olmaktan çıkar. Kuantum boşluğunun nasıl işlediğine dair o derin gerçekliğe sıkı sıkıya bağlanır. Yoktan var olup yok olan parçacıklar ve antiparçacıklar, zamandaki döngüler, o zigzaklar, bunların hepsi aynı büyük resmin, aynı yapbun parçalarıdır. Ve bak biliyoruz bütün bunlar sana acayip tuhaf geliyor. Farkındayız. Bizim sokağa çıktığımızda günlük hayatta gördüğümüz işleyişe hiç benzemiyor. Zaten can alıcı nokta da bu. Kuantum seviyesinde doğa senin günlük hayatın gibi akmaz. Öyle olmak zorunda falan da değildir. Taşlara, ağaçlara bakarak sağduyla eğittiğin o kafana yatmak zorunda değildir. Sadece matematikle, kendi içinde tutarlı olması ve laboratuvardaki deneylerle örtüşmesi yeterlidir. Ve bu iki şartı da paşalar gibi sağlar. O yüzden bir gün biri sana gelip de bu parçacıklar cidden zamanda geriye mi gidiyor ya?" diye sorarsa onlara aynen şunu söyle. Parçacıkların nasıl davrandığını hesaplamak için kullandığımız matematiksel tanımda antiparçacıklar zamanda geriye giden parçacıklar olarak ele alınır ve bu sistem kusursuz bir şekilde çalışır. Deneylerle kıyaslandığında insanın ağzını açık bırakan akıllara zarar bir hassasiyetle nokta atışı tahminler yapar. Peki bu zaman yolculuğu gerçekten var mı? Yine aynı yere geliyoruz. Bu yanlış bir soru. Doğru soru şu: Bu düşünce yapısı işe yarıyor mu? Doğayı anlamamıza ve geleceği tahmin etmemize yardımcı oluyor mu? Ve cevap elbette sonuna kadar evet. Sana bu işin gerçek bir hesaplamada nasıl pratik edildiğine dair somut bir detay verelim. İki elektronun birbirlerinden nasıl saçıldığını yani birbirlerine yaklaşıp birbirlerini itip sonra nasıl farklı yönlere savrulduklarını hesaplamak istiyorsun. Çok basit bir olay değil mi? Bunu nasıl yaparsın? bir diyagram çizersin. Gelen iki elektron çizgisi aralarında takas edilen bir foton ve dışarı çıkan iki elektron çizgisi. Bu çizebileceğin en basit diyagramdır. Biz fiziğin dilinde buna tek foton takası deriz. Bir elektron bir foton fırlatır. Diğeri bunu yakalar ve işte o U itici kuvvet de böyle oluşur. Ama olay sadece bu diyagramdan ibaret değil ki. İki elektron birbirlerine iki foton fırlatabilir. Ya da elektronlardan biri bir foton fırlatır. O foton yolda bir elektron pozitron çiftine dönüşür. Sonra onlar anında yok olup tekrar fotona dönüşür ve en sonunda diğer elektron o fotonu yakalayabilir. Bu çok daha çetrefilli bir diyagramdır ve buna benzer sonsuz tane akıl hastası senaryo yazabilirsin. E hal böyleyken hangilerini hesaba katacağını nereden bileceksin? Burada imdadımıza pertürbasyon teorisi dediğimiz olay yetişir. Çizdiğin her ekstra diyagram daha karmaşıktır ve işin güzel tarafı bu karmaşık senaryoların nihai sonuca olan katkısı gittikçe azalır. Bu yüzden en basit diyagramla işe başlarsın. Bu sana kaba taslak ilk yaklaşımı verir. Sonraki basit diyagramları eklersin. Cevabın biraz daha güzelleşir. Daha fazlasını eklersin. Hassasiyet daha da artar. Doğru cevaba doğru adım adım yaklaşan sonsuz bir matematik serisi gibidir bu iş. İşin en tatlı kısmı da şudur. Sadece birkaç diyagramla bile inanılmaz hassas bir sonuç elde edersin. Elektron saçılması için ilk diyagram seni yolun %90'ına götürür. İkinci dereceyi ekleyince %99'a ulaşırsın. 3üncü dereceye geldiğinde ise laboratuvardaki aletlerin ölçüm hassasiyetinin sınırlarına dayanmışsındır bile. Sistemin bu kadar iyi çalışmasının asıl sebebi de budur. Gerçekten sonsuz sayıda diyagramı oturup tek toplamana falan gerek yoktur. İlk birkaç tanesi işini fazlasıyla görür. Zaman yolculuğu yapan antiparçacık fikri de tam bu sulara daldığımızda devreye girer. O diyagramların bazılarında düğümler, döngüler vardır. Bir foton elektron ve pozitrona ayrılır. Biraz yol alırlar. Birbirlerine çarpıp yok olup tekrar fotona dönüşürler. Bu bir döngüdür. Bunu istersen çok kısa bir anlığına var olup sonra puf diye ortadan kaybolan bir elektron ve pozitron gibi düşünebilirsin. Ya da tek bir elektronun ileri doğru gittiğini, zamanda U dönüşü yapıp geriye geldiğini, sonra tekrar ileri fırladığını da hayal edebilirsin. Matematiğin defterinde ikisi de birebir aynıdır. Sana tamamen aynı sonucu verir. Lakin o ikinci resim yani zaman yolculuğu fikri bazen kağıt üzerindeki o kafa yakan hesapları çok daha basit hale getirir ve sistemin simetrisini kabak gibi ortaya çıkarır. Yani bu sadece aa ne ilginç diyeceğimiz bir hikaye değil. sahalarda çatır çatır kullandığımız pratik bir alettir. Bu zaman yolculuğu çerçevesini kullandığında başlangıçta çok dallı budaklı görünen problemler bir anda lokum gibi çözülür. Adamın canını okuyan o hesaplamalar dümdüz bir yola girer. Bunun sağlam bir düşünce tarzı olduğunun en net kanıtı da budur. Felsefi açıdan ulvi bir gerçeği temsil ettiği için falan değil. Bas bayağı işe yaradığı için böyledir. Gelelim şu ünlü Nobel meselesinin perde arkasına. Yıl 1965'ti. Gecenin bir köründe sabaha karşı 3 sularında Fanon'ın telefonu acı acı çaldı. Hattın ucunda ağır İsveç aksanlı bir adam ona Nobel ödülünü kazandığını söylüyordu. Açıkçası Finman ilk başta bunun muzip arkadaşlarından birinin tezgahladığı uyduruk bir şaka olduğunu sanmıştı. Ama şaka falan değildi. Bal gibi de gerçekti. İşin tuhafı içinden bir ses bu ödülü reddetmesini söylüyordu. Çünkü böyle ödüller onu fena halde geriyordu. O şatafatlı törenler, smokingler, alkışlar, insanların ona gökten inmiş bir dahiymiş gibi davranması hiç haz etmediği şeylerdi bunlar. O bu işleri birileri madalya taksın diye değil, evrenin o gizemli çarkları nasıl dönüyor anlamak istediği için, çok merak ettiği için yapıyordu. Ama eşi onu uyardı. Reddederse daha büyük bir velvele koku, medyanın üstüne daha beter çullanacağını söyledi. Hal böyle olunca o da mecburen kalkıp Stockholmette'e gittiği İsveç kralının karşısına çıktı. O koca tören yalan yok. Onun için çok daraltıcı ve rahatsız ediciydi. Ama yine de güzel bir yanı vardı. Yanında Schwinger ve Tomonaga bulunuyordu. Yani o gece orada ne başardıklarını gerçekten idrak edebilen, doya doya fizik konuşabileceği adamlar vardı. Komiktir ki bu Nobelin veriliş sebebi öyle dünyayı sarsacak cinsten bir icat falan değildi. Yepyeni bir parçacık yakalamamış, yeni bir doğa kuvveti bulmamışlardı. Yaptıkları tek şey o kafa karıştırıcı hesapların içinden çıkacak düzgün yöntemler, teknikler geliştirmekti. Ama bu diğerinden daha önemsiz değildi. Aksine belki de çok daha hayatiydi. Çünkü doğru dürüst hesaplama yöntemlerin yoksa tahmin yürütemezsin ve elinde doğru tahminler yoksa o cafcaflı fikirlerini laboratuvarda test edemezsin. Fizik dediğin şey sadece kafanda uçuşan şahane fiyakalı fikirlerden ibaret değildir. O fikirleri gerçek hayatla bağdaştırmak işler hale getirmektir. Ve bu bağ doğrudan matematikle, hesaplamalarla bu sayıları zapt etme gücüyle kurulur. Eğer fikrinin doğru olduğunu iddia ediyorsan çıkıp aslanlar gibi benim fikrim doğruysa deney sonucu çıkacak sayı 2. 34167 olmalıdır. 2.34168 3 4 1 6 8 değil diye bilmen gerekir. Sonra birileri laboratuvara girer. O deneyi yapar ve ölçer. Çıkan sonuç senin sayınla örtüşüyorsa cebinde kapı gibi bir gerçek var demektir. Örtüşmüyorsa da geçmiş olsun çuvallamışsındır. Bu kadar nettir bu iş. Kuantum elektrodinamiğinin bu kadar sükse yapması ve başarılı olmasının sebebi tam da budur. Deli gibi hesap yapabiliyoruz. Önceden nokta atışı tahminlerde bulunabiliyoruz ve bunu deneyle ispatlayabiliyoruz. Havada kalan muğlak felsefi bir muhabbet yok. Saat gibi işleyen bir kesinlik var. Ve o şaşırtıcı kesinlik doğrudan Finman diyagramlarından, tüm o hikayeleri toplamaktan, renormalizasyondan, kısacası kurulan o matematiksel devasa çarklardan gelir. O yöntemler olmasaydı olduğumuz yerde patinaj çekerdik. Elektromanyetik kuvvetlerin var olduğunu bilirdik bilmesine ama belli durumlarda tam olarak ne kadar güçlü olduklarını santimi santimine asla hesaplayamazdık. İşte bu yüzden Feynman o Nobel ödülünü somut bir nesne için değil yöntemler geliştirdiği için aldı ve bunu da her zaman gururla taşıdı. Çünkü bu yöntemler o fiziğin paslı dişlilerinin yağ gibi dönmesini sağlayan asıl şeydi. Şimdi sana işin çok daha başka bir boyutundan bahsedeyim. Bu hikayelerin toplamı muhabbeti o tek bir parçacığın olası bütün yolları aynı anda denediği fikri beraberinde çok tuhaf felsefi sonuçlar da getiriyor. Bu durum parçacığın her farklı yola saptığı sonsuz sayıda gerçekliğin çoklu evrenlerin var olduğu anlamına geliyor. Camiada bunu hararetle savunan fizikçiler var. Kuantum mekaniğinin çoklu dünyalar yorumu gibi teorileri ortaya çıkan her kuantum ihtimalinin ayrı bir evrende gerçekten yaşandığını iddia eder. Fakat biz Feynman yolu olarak bu konuda o kadar da emin değiliz. Bu meseleyi gereksiz yere Arap saçına çevirmek gibi hissettiriyor. Bizim emin olduğumuz tek bir gerçek var. O matematik takır takır çalışıyor. Tüm o akıl almaz yolların genliklerini topluyorsun ve karşına cuk oturan o doğru ihtimal çıkıyor. Bu laboratuvarda gözlemlenebilir bir şey. Test edip masaya koyabileceğin bir kanıt. Eğer gerçekten paralel evrenler varsa oralara gidip kendi gözünle bakamazsın. alet edevatını kurup ölçemezsin. Hal böyle olunca bu iş fizikten çıkar. Metafiziğin sularına yelken açar. Üzerine hayal kurmak, düşünmek elbette çok keyifli ama bu deneysel fiziğin masasında meze edilecek bir şey değil. Fizik elinle ölçebildiğin, somut olarak kanıtlayabildiğin şeylerle ilgilenir ve o hikayeleri toplama kavramı matematiksel bir alet olarak ele alındığında peşine takılan o ağır felsefi bagajlara zerre ihtiyaç duymadan işini kusursuz bir şekilde yapar. O yüzden ne zaman bize dönüp çoklu evrenlere inanıyor musunuz diye sorsalar bilmiyoruz. Hatta buna inanmanın tam olarak ne anlama geldiğini bile bilmiyoruz deriz. Bu bize dalga fonksiyonuna iman ediyor musun diye sormakla aynı şey gibi gelir. Dalga fonksiyonu senin alet çantandaki bir tornavidadır. Hesap yapmanı sağlar. Gerçek dünyada bunun etten kemikten bir karşılığı olup olmadığını bilmemize imkan yok. Gerçek olan tek şey deneylerin sonuçlarıdır. Dedektörlerden gelen o cızırtılı tık sesleri ekranlara düşen desenlerdir. Parmağınla gösterip de işte tam orada bu olay gerçekleşti diyebileceğin şeyler sadece bunlardır. Ve bizim yaptığımız bu hesaplar o dedektör tıklarını o ekranlardaki desenleri noktası virgülüne tahmin edebiliyorsa işte önemli olan günün sonunda masada kalan tek şey budur. Yani sen istersen zamanda geriye giden elektronların fiziken gerçekten orada olduğuna inanmakta özgürsün. Tutan yok. Ya da bunu işi kolaylaştıran bir matematiksel kılıf olarak düşünmek istersen o da başımızın üstüne. Önemli olan zihnini bu formata soktuğunda doğru cevapları şak diye bulabilmendir. Çünkü günün sonunda fizik tam olarak budur. o doğru sonuçları bulabilmek, evrenin o karmaşık dilini neyin ne zaman olacağını tahmin edebilecek kadar çözmek ve sonra bu tahminleri laboratuvarda tekrar, tekrar ve tekrar test etmektir. İşte tüm bu ölçümler birbirini tuttuğunda çok büyük ve hakiki bir şeyin peşinde olduğunu anlarsın. Fiziğin o ihtişamlı güzelliği de buradadır. İşte otoritelerin borusu ötmez. Kimin omuzlarının daha kalabalık, kimin unvanının daha fiyakalı olduğu, kimin laf salatası yaparak daha zeki göründüğü zerre kadar önemli değildir. Tek önemli olan doğadır ve doğa sana asla yalan söylemez. Eğer senin ortaya attığın janjanlı teori bir şeyi iddia ediyorsa ama yapılan deney apayrı bir sonuç gösteriyorsa geçmiş olsun o teori çöktür. Denklemlerin ne kadar göz alıcı, matematiğin ne kadar zarif ve şiirsel olursa olsun, eğer gerçeklerle uyuşmuyorsa yanlış yoldasın demektir. Ve bu aslında insana inanılmaz bir özgürlük hissi verir. Çünkü dışarıda bir yerlerde mutlak ve sarsılmaz bir gerçeğin var olduğunu kanıtlar. Onu her zaman göremeyebiliriz. Bazen zerre kadar bile anlamayız. Ama o gerçek oradadır ve bizim tüm mesaimiz o gerçeğin sınırlarına olabildiğince yaklaşmaktan ibarettir. Yani evet zamanda geriye uçuşan o elektronlar Richard Feeman'a bir Nobel ödülü getirdi. Doğru. Ama bunu ona Delorean gibi bir zaman makinesi icat ettiği için değil. Antiparçacıklar üzerine öyle akıllıca bir bakış açısı geliştirdiği, matematiği yola getirdiği ve o imkansız saç baş yolduran problemleri tereyağından kıl çeker gibi çözülebilir hale getirdiği için kazandırdı. Aslına bakarsan fiziğin ruhu tam da budur. En çetrefilli düğümleri çözmek, o paslı dişlilerin nasıl döndüğünü kavramak ve edindiğin bu bilgiyle bir sonraki adımda ne olacağını şaşmaz bir keskinlikle tahmin edebilmektir. Ve sen bunu başardığında, o işin hakkını gerçekten verdiğinde masadan sadece madalyayla falan kalkmazsın. Doğanın o en saklı kalmış ruhuna kadar uzanan tarifsiz bir kavrayışa erişirsin. Daha önce kimsenin göremediği o gizli köprüleri görürsün. Kaosun o karanlık sularından yükselen muazzam düzeni fark edersin ve tüm o akıl almaz karmaşanın altında yatan o saf basitliği idrak edersin. Ve inanın bana o his dünyadaki bütün yaldızlı ödüllerden daha büyüktür. Kafanda şimşeklerin çaktığı o an. Aha şimdi anladım. Yappozun parçalarının nasıl cuk diye oturduğunu şimdi görüyorum. Dediğin o aydınlanma anı. Bir insan işte tam da bu yüzden fizik yapar. Sırtı sıvazlansın diye değil. O eşsiz aydınlanma anını iliklerine kadar yaşamak için yapar. Evrenin o uçsuz bucaksız karanlığı içinde sadece ufacık bir köşenin kısacık bir anlığına bile olsa bir anlama kavuştuğunu görmek. İşte Feyman yolu olarak bizim için gerçek büyük ödül budur. Geriye kalan her şey sadece arka plandaki cızırtıdan, gürültüden ibarettir. https://www.youtube.com/watch?v=0OVrxe0851o ==============